Üstad’ımızın Üstad’ı

Sonsuzluk Plânının Irşad Kutbu… O’na

Sonsuzluk plânının irşad kutbu…
Ferdî – Muhammedî hakikat vârisi…
Tesbihin son tanesi…
Benim kurtarıcım, müjdecim, mürşidim, şeyhim, nurum,
ruhum,canım, efendim, topyekûn hayatım…

O’na

Benim efendim!
Ben sana bendim!
Bir üfledin de
Yıkıldı bend’im.
Ben ki, denizdim,
Dağbaşı bendim.
Şimdi sen oldun,
Âleme pendim.
Benim efendim!

Benim efendim,
Feza levendim!
Ölmemek neymiş;
Senden öğrendim.
Kayboldum sende,
Sende tükendim!
Sordum aynaya;
Hani ya kendim?
Benim efendim!

Benim efendim!
Emri yüklendim!
Dağlandım kalbden
Ve mühürlendim.
Askerin oldum,
Başta tülbendim;
Okum sadakta,
Elde kemendim.
Benim efendim.
1978
Necip Fazıl Kısakürek

Tasavvuf Nedir? – Manası Ve Başlangıcı / Efendi Hazretleri’nin Tasavvuf Bahçeleri Kitabından

Aşağıdaki metin, Esseyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri tarafından kaleme alınan ve üstad tarafından sadeleştirilen, Tasavvuf Bahçeleri isimli eserin giriş kısmıdır ve tasavvufun kelime manası, terim anlamı ve doğuşu hakkında aydınlatıcı malumat ihtiva etmektedir.

BAŞLANGIÇ

Zahir ilimlerinin, mevzu genişliği itibariyle tasavvuf ilmine nisbeti, bir damlanın bir deryaya kıyası gibi olduğu, bazı tasavvuf büyüklerinin açıkladıkları hususlardandır. Zira, tasavvufun mevzuu, yerinde de bahs ve zikrolunacağı gibi, meal olarak, Allah’ın Zâtıdır. Öbür ilimlerin mevzuu, ne kadar geniş farzedilse de “mümkinât dairesi – olabilirler âleminden dışarı çıkamaz. “Vücup âlemi – olması gerekenler âlemi”ne nisbetle “imkân âlemi – olabilirler âlemi”nin ne olduğu, beyandan uzaktır. Şu halde, tasavvuf ilmi, zevkî ve vicdanî olduğundandır ki, şanına lâyık bir şekilde kalemlerin diliyle yazılması ve insanların diliyle ifadesi mümkün değildir. Bununla birlikte, bağlıları tarafından pek çok kitap ve risaleler telif ve tertip edilmek suretiyle, imkân nisbetinde izahına gayret sarfedilmiş, muazzam maksat ve meseleleri de onların sohbetleri esnasında beyan ve izah oluna gelmiştir.

Bu hususta, değişik derecelerde olan üstün tasavvuf adamlarının, çeşitli meşreplerde bulunan büyüklerin her biri, muhtelif suretlerde kendi mizaçlarına göre beyanlarda bulunmuşlardır. Bir kısmı, belki büyük bir kısmı, keşfe bağlı hakikatler ve ilhama dayalı incelikler üzerinde, zeyli uzun meali bir, ibaresi değişik kitaplar yazmışlardır.

Şeyh-i Ekber, bu yolun öncüsüdür ki, rivayete göre, yazdıkları beşyüz kitaptan büyük kısmı bu mevzu üzerinedir. Bu cümleden olarak, “Fusûs-ül Hikem”, “El-Fütuhat’ul-Mekkiye”, “Et-Tedbîrât’ül-İlâhiyye”, “Et-Tenezzülât’ül-Muvassaliyye”, “El-îsrâ-u İlâ Makam’il-Esrâr”, “Minhâc’ül-Ve-sâil” “Kitab’ül-Azame”, “Kitab’ül-Beyân”, “Kitab’ül-Müsikke An Es’ilet’il-Hakim’it-Tirmizî”, “El-Müsâmerat” gibi kitapları, bu kutsî yolun hakikatlerini beyan mevzuundadır. Bu kısmın felsefeyle münasebeti vardır. Şu kadar ki, felsefe, yalnız akla tâbi olurken; bu kısım tasavvuf, şeriat ve selim akıl dairesinde, açık bir keşfe dayalı ve sıhhatli bir zevke mutabıktır.

Bu kitapların bir kısmı da, tasavvuf adamlarının derecelerini, keşif yoluyla mertebelerinin beyanını ve kerametlerini, doğum ve vefat tarihlerini, memleketlerini, İrşad havzalarını, kimlerle çağdaş bulunduklarını, hayat tarzlarını, mübarek mezar ve merkadlerini ve buna benzer meşeleri İhtiva eden kitaplardır ki, bu adeta bir tasavvuf tarihi teşkil eden bir ilim koludur. “Tezkirat’ül-Evliyâ”, “Tabakât-ı Şa’râni”, “Nefehât-ül-Üns”, “Ravzat-i Riyâhin Fi’l Hikâyât’is-Sâlihin” ve bunlar gibi… Bu kısım tasavvuf kitaplarının da tarihle münasebeti fazladır. Ancak bu kitaplar, Hadîs-i Şeriflerin an’aneleri gibi, güvenilir ve muteber rivayetçilerin rivayetlerine dayalı olmak zorundadır. Böyle olan kitapların her meselesinde, haber ve hadîs nakletmenin usûl ve an’anesine riayet olunmuştur.

Bu kitaplardan bir kısmı da, bu yola girme ve bu yola almanın edepleri hususundadır ki, üstün velilik makamlarına yükselmeye ve büyük insanların mertebelerine erişip, ilâhi yakınlık menzillerine ve “Seyr fîllâh – Allah’ta seyr”, “Seyr billah – Allah’ı seyr”, Seyr minallah – Allah’tan seyr”e ve diğer kulları irşada vesile olan faaliyetlere ve batını amellere aittir. Tasavvufun özü de budur. Havas ve avama faydalı ve mühim olan da bu kısımdır.

Bunun bir yönü de fıkıh kitaplarındaki ibadet kısımlarının dörtte bir kadarıyla münasebetlidir. Gazalî’nin “İhyâ”sı, Gavs-ı Azam’ın “Gunye”si, İmam Rabbânî’nin “Mektubât”ı ve diğer Ahmedî velilerin kitap ve risaleleri gibi… Bu fakir ve âciz de işbu risaleyi gösterdiğimiz bu üç kısım üzerine inşa etmeyi uygun görmüştür.

Bu kitapların bir bölümü de, velilerin kerametleri ve menkıbeleri, bazı hususî kişilerin faziletleri ve kemâlleri hakkında telif ve tertip olunmuş risalelerdir. Bu kısım risalelerin faydaları, zikri geçen kısımlara nazaran daha az olduğu ve hususiyle bu risaleler, ihlaslarında ifrata kaçanların şahsî fikirlerinden kaynaklanmış bulunduğu için, itibara değer görülmemiş ve bu yüzden de risalemiz, bunların muhteviyatının pek çoğundan uzak tutulmuştur. Bir kısmı da virdler ve zikirler, dualar, hizipler ve bir takım İsimlerin hususiyetlerine ait olup, ancak sahiplerine yararlı; mürid ve sâliklere faydası sınırlı, âdeta zahirî ibadetlerden kopmuş şahıslara mahsus olduğundan, risalemiz, bunu da içine almış değildir.

Diğer bir kısım ise, Allah dostlarının, büyüklerin sohbetleri ve teveccühleri esnasında sükût ettikleri ve murakebe-ye daldıkları zaman, İlâhi tecellî dairesinden yansıma ve dökülme yoluyla aldıkları ilimler ve İlâhi marifetlerdir ki, söz ve kalemle beyanı kabil olmadığından, ancak bu meşrep için, sır ve hakikatlere ulaştırıcı bir melekenin kazanılmasına hizmet edegelmiş bir haldir. Bu da ancak sahibine hüccet teşkil ettiğinden risalemiz bu bahsin de dışında kalmıştır.

Kırk seneyi aşkın bir zamandan beri, vakitlerimi tasavvuf ilminin nazarî ve amelî yönüyle meşgul olmaya tahsis etmiş olduğumdan, Allah’ın lûtfuyle, bu sır ve hakikatlere bir nisbet kazanmışımdır.

“- Allah’tan başka kimsede, hiç bir davranış ve kuvvet yoktur!”

TASAVVUF KELİMESİNİN DOĞUŞU VE İSİMLENDİRİLMESİ

“Safa” kelimesi, her lisanda övülen; ve zıddı olan “kedûret-bulanıklık” ise kınanan hâllerden sayılmıştır.

Rivayet edilmiştir ki, Allah’ın Resulü, mübarek peygamberlik simalarında açık bir hüzün ve değişiklik eseri olduğu halde, Sahabîler meclisini şereflendirmişler ve “Bu dünyanın safası gitti, kederi kaldı” buyurmuşlardır. Bu Hadîs-i Şerifte “tasavvuf, “süfî” ve “mutasavvıf kelimelerinin, “safvet”den geldiğine bir remz ve İşaret vardır. “Safv” kelimesinde “f’ harfinin önce gelmesi, “sûfî” de ise sonra gelmiş olması, bu kelimelerin değişik köklerden geldiğini gösterirse de, tasavvuf kelimesinin çokça kullanılmasından, “f’nin ‘V’den önce söylenmesinin kelimeye hafiflik kazandırmak için olduğu, yani bir telaffuz galatı bulunduğu bazı tasavvuf kitaplarında zikredilmiştir. Hattâ, peygamberlerin “safvet”le vasıflanmış olmalarındandır ki, Kur’an’da ‘İstifa, Estafi, Yestafî, Mustafâ” kelimeleri, onların üstün hallerini beyânda zikredilmiştir. Demek oluyor ki, tasavvufî hakikatlerle vasıflanmak, topyekûn Resuller ve Nebiler boyunca görülmüş ve muteber olagelmiştir.

“Her nebinin zamanında, şeriatı yürürlükte olduğu, uygulandığı gibi, kendi manevî hallerinin üstün meziyetleriyle de donanmayı, ümmetinin seçkinlerine feyizleriyle ifade buyururlardı. Mânevi safvet, Risalet ve Nübüvvetle başlamıştır. Tasavvuf, şeriatların manevî kıymetlerini kazandırıcı ve onlara ulaşmayı kolaylaştırıcıdır.

Üstad Ebul Kasım dedi ki: “Bu taife İçin sûfî (sofi) tabiri, galip halde, çokça kullanılmış; ve filan kimse sûfîdir, falan cemaat sûfîyye ve mutasavvifedir, denilmiştir. Yoksa bu isim için, bu mânâda kullanılışına dair Arapçada herhangi bir işaret, bir kıyas ve bir kelime türemesi sözkonusu değildir. Açık olan şey, bu ismin, yani sûfî isminin bu taifeye lakap olarak kullanılmasıdır.”

Bazıları, “kamîs” giyenden bahsedilirken, “tekammus” denildiği gibi, bu taife de “sof-yün” elbise giydiklerinden, onlardan bahsedilirken, “sofî” denildiği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Bu çevrenin, yalnızca sof elbise giymediği biliniyorsa da, bu sebebin ileri sürülmesi, hükmün çokluğa bina edilmiş olmasına göredir.

Şeyh Sühreverdi’nin “Avârifinde şöyle denilmiştir: “Bazıları “sûfî” kelimesinin, isim olarak kullanılmasındaki münasebeti tetkik ederken demişlerdir ki; kıymette en düşük ve tevazua en yakın bulunan ve çok zaman Peygamberlerin giydikleri sof elbiseler taşıdıklarından, onlara Arapça kıyasa bakmayarak, “sûfî” lâkabı verilmiştir.”

Gerçekten, Kâinatın Efendisi de, yetmiş kadar peygamberin sof giydiklerini haber vermişlerdir. İsa Peygamberin, softan elbise giydikleri malûmdur. Hasan Basri; “Ben, Bedir Eshâbı’ndan yetmiş kadarıyla görüştüm ki, hepsinin de elbisesi softandı.” demiştir. Ebu Hureyre ve Feddal bin Ubeyd, Bedir Sahabîlerini anlatırken, bütün elbiselerinin softan olduğunu söylemişlerdir.

Bazıları, nasıl “Kûfî”, Kûfe’ye mensup demekse, “sûfî” de “sûf’a mensuptur, demişlerdir. Sûf (sof), bir çeşit yünden mamul hırka demektir.

Bazıları ise, bu ismi ariflerin İlâhi Huzur’da “saf olmalarına nisbet etmişlerdir. Bunlar, mânâ bakımından tezlerinde doğruysalar da; lügat bakımından “sûfî”, “safa nisbet edilemez.

Bazıları da, “sûfi”yi Mescid-i Suffe’ye nisbet etmişlerse de nisbetin, kaideye aykırılığından dolayı bu görüş reddolunmuştur.

Hülâsa; “sûfî” kelimesi bir sebep ve münasebet aranmaksızın, kalp safâsına, gönlü, bütün yabancılardan arındırma ve İlâhi zikirle ruhu donatmaya malik olanlara isim olarak verilmiştir. Bu üstün taife ise, “ehemmi takdim” ölçüsüne riayetle, böyle kıyas ve kelime iştikakîyle meşgul olmaktan kaçınmışlar ve kıymetli vakitlerini, pek az faydası olan bu gibi şeylerle zâyi etmemişlerdir.

TASAVVUFUN TARİFİ

Sufi taifesinin efendisi Cüneyd, buyurdular ki: “- Tasavvuf, Hakk’ın seni sende Öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir.”

Muhammed Bin Ali El-Kassab, tasavvufu; “- Keremli zamanda, keremli insanlardan, keremli topluluklar içinde beliren keremli ahlâk…” diye beyan etmiştir.

Cüneyd’e tasavvuf nedir, dîye sorulduğunda; “- Başkasına alâkasız kalarak Allah ile olmaktır.” Cevabını aldılar. Bundan maksat, “mâsiva-dış dün-ya”dan sevgi alâkasını kesip, ancak o alâkayı Allah’a hasretmektir.

Yine Cüneyd;

“-Tasavvuf, içtima ile zikir, istima (dinleme) ile vecd, İttiba ile ameldir.” Yani, toplulukla zikir, Kur’an dinlemekle vecd ve Peygambere uymakla amel etmektir.

Ruveym Bin Ahmed Bağdadî dedi ki:

“-Tasavvuf, yalnız Allah’a acz ve ihtiyaçla sığınmak, mahlûkatın ihtiyaçlarına koşmak, Şeriat yasakları dışında taarruz ve mücadeleyi terketmektir.”

Şiblî, tasavvufu; “her türlü endişe ve düşünceden uzak, Allah ile olmaktır” şeklinde tarif etmiştir.

Ebu Muhammed Cerirî, tasavvufun tarifinde dedi ki: “- Tasavvuf, her düşük ahlâktan çıkmak, her yüksek ahlâka ermek…”

Yine Cüneyd, başka bir yerde dedi ki: “-Tasavvuf, şeriat yasaklarına ve kötü ahlâka karşı sürekli mücâhededir.”

Maruf Kerhi:

“-Tasavvuf, sevgilinin kapısından kovulunsa da orada yerleşmektir.”

Yine Maruf:

“-Tasavvuf uzaklığın kederinden sonra, yakınlığın safasıdır.”

Şiblî:

“-Sûfî, kalple halktan kopan ve sürekli Hakk’la olandır.”

Yine Şiblî:

“-Tasavvuf, yakıcı şimşek…”

Cerîri:

-Tasavvuf, hallerin murakabesi ve edep tavrı…”

Ebu Turâb:

“-Sûfî odur ki, hiç bir şeyden kederlenmez ve herşeyde safa bulur.”

Zünnun Mısrî:

“-Tasavvuf ehli, Allah’ı herşeye tercih eden, Allah’ın da onları her şeye tercih ettiği topluluk…”

Ebu Yakup:

“-Tasavvuf, öyle bir hâldir ki, bütün beşerî sıfatları yok eder.”

Ebu Hüseyin:

-Tasavvuf kalbe gelen nurların, İlâhî mânâların keyfiyetinden ibarettir; yoksa, Allah’ı anmanın kemmiyeti değil…”

Ebu Sehl Sa’lûki:

“-Tasavvuf, itirazdan vazgeçmektir. Yani, mukaddes Şeriat’in yasakladığı şeyler dışında itirazı terketmek…”

Bazıları da şöyle dediler:

“-Sûfî’nin hâli değişmez; değişse de kederlenmez.”

Hasılı, tasavvuf, beşerî sıfatlardan çıkıp; meleklik sıfatınna bürünmeye ve İlâhi Ahlâk ile ahlâklanmaya hizmet eden bir hâldir.

TASAVVUFUN BAŞLANGIÇ VE DOĞUŞU

En üstün peygamberin saadet devirlerinde olduğu gibi, ondan sonra da İslâm’ın fazilet örneklerine, Peygambere arkadaşlık yapmalarından daha üstün bir fazilet olmadığından “Sahâbi” ismi verildi. Hemen onlardan sonra gelenlere “tabiin-uyanlar”, onları takip edenlere de “etba-ı tâbiîn-uyanlara uyanlar” denildi. İnsanlar arasında ihtilâflar başlayıp, ayrılıklar doğunca, dini mertebelerde de değişiklikler ve bozulmalar meydana geldi. Ümmetin seçkinlerinden, dini işlerde şiddet ve inayetleri olanlara “zühhâd ve ubbad – zühd ve kulluk gösterenler” isimleri verildi; ve böylece avamdan ayrılmaları sağlandı. Daha sonra, bir takım bid’atler ve uydurmalar doğup fırkalar arasında ayrılıklar meydana çıkınca, her fırka kendi havassına (seçkinlerine) “zahid” ve “abid” dedi. “Fırka-i nâciye- Kurtuluş Fırkası”ndan olan Ehl-i Sünnet bağlılarından, kalplerini gaflet yollarından koruyan, nefslerini Allah ile hıfz edip murakebe edenlerin bu vasıflarına “tasavvuf ve kendilerine de “sûfî” denilerek, bununla diğerlerinden ayrıldılar.

Bu isimler, Hicretin İkinci Asrının sonlarına doğru kullanıldı. “Sûfî” denilenlerin ilki; “Ebu Haşim Sûfî”dir ve bu künyesiyle meşhurdur. Aslen Kûfe’li olup Şam’da irşâdla meşguldü.

Süfyân-ı Sevrî’nin de çağdaşı… Süfyân, Basra’da H. 161 senesinde vefat etmiştir, Süfyân dedi ki: “-Ebû Haşim Sûfî olmasaydı, ben İlâhî incelikleri öğrenemezdim. Onu görmeden, tasavvufun ne olduğunu da bilmiyordum.

Ebû Haşim’den önce, ümmette bazı büyükler vardıysa da O, kendi zamanında zühd ve Şer’î hassasiyetlerde, tevekkül ve muhabbet yolunda emsallerini aşmıştı. Ondan evvel kimseye “sufî” denilmemiştir. İlk tekke, Şam’da, Remle, denilen yerde onun için inşa edilmiştir.

Bu tekkenin yapılışının sebebi şöyle rivayet olunuyor:

Emirlerden birisi avda iken, Ebû Hâşim’in gönül ehlinden bir kişiyle buluşup birbirlerinin ellerinden tutarak, derin bir sevgiyle görüşüp söyleştiklerini ve hemen oracıkta ellerinde bulunan yemeği birlikte yiyip’ vedalaştıklarını görür. Onların, böylesine samimi bir muamele ve ülfet içinde olmaları, Emirin hoşuna gider. Ebû Hâşim’e arkadaşının kim olduğunu sorar ve “bilmiyorum!” cevabını alır. “Nereli?” sorusuna da cevap aynıdır. Emir hayretler içinde, böyle ciddi olarak görüşüp sevişmelerinin sebebini sorunca: “Bu bizim meslek ve yolumuzdur, böylece emrolunmuşuz!” karşılığını alır. Bunun üzerine, Emir bir içtimâgâh’ın, yani kendilerinin buluşmalarına mahsus bir yerlerinin olup olmadığını sorar; buna da “Hayır!” cevabını alan Emir: “Öyleyse, size bir yer yaptırayım da orada toplanırsınız!” dedikten sonra, “Remle” denilen yerdeki “Hankâhı-tekkeyi” inşa ettirir.

İşte, gönül ve muhabbet ehline yapılan ilk tekke, bu bina olup ilk sûfı de bu zattır. O, bütün madde ve ruh ilimlerine vakıftı.

“Dağları iğne ile kazımak, kalplerden kibri kazımaktan daha kolaydır.” ifadesi, onun büyük sözlerinden… “Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırım.” sözünü de dilinden hiç düşürmezdi.

Tasavvuf ilmi, İslami faziletlerin Şer’i ilimler kısmına aittir. Tasavvuf ehlinin yolu, ötedenberi Sahabî ve Tâbîlerden olan ümmetin büyüklerinin nezdinde hak ve hidayet yoluydu. Bu bakımdan hidayet ehli, diğer Şeriat ehlinden fazla olarak, bir başka ilimle de imtiyaz kazandılar. Bu yüzden Şeriat ilmi iki kısım oldu: Bir kısmı; fakihler ve fetva ehline mahsus ilim ki; ibadetler, âdetler ve muamelelerden olan umumi hükümlerdir. Diğer bir kısmı da, tasavvuf ehline mahsustur ve bu kısım ilim, nefs ile mücahede ve muhasebe esnasında, bu yolda, meydana gelen zevk ve vecd hallerinden, bir zevkten diğer bir zevke yükseliş keyfiyetinden ve bunlara dair aralarında dolaşan ıstılahların şerhi mevzuundaki kelâmdan ibarettir. Ne zaman, ilimler âlimlerin kafalarından, gönüllerinden satırlara aktarılarak fıkıh, usûl-i fıkıh, ilm-i kelâm, tefsir ve sair ilimler telif ve tertip olununca, bu yolun adamları da kendi yollarının edep ölçülerini kaleme alarak, eserler telif etmişlerdir.

Bazıları zühd ve takvaya; alacakları veya terkedecekleri şeyde Resul’e uymak yolunda nefs muhasebesine dair kitaplar yazmışlardır. Nitekim, Muhasibî, “Kitâb’ur-Rîâye” adlı eserinde bu usûlü gözetmiştir.

Bazıları da tarikat edepleriyle, tarikat ehlinin zevk, vecd ve hallerine dair kitaplar yazmışlardır.

Nitekim, İmam Kuşeyrî “Risale”sini ve Sühreverdi “Avârif-ul Maârif”ini bu usûl üzerine kaleme almıştır.

İmam Gazali, “İhyâ-ı Ulûm”unda iki kısmı bir araya toplamış; kitabında zühd ve takva ve Peygambere tâbilik hükümlerini, sonra da tarikatın usûl ve adabını beyân etmiş, aralarında dolaşan usûl ve ıstılahları da şerh edip açıklığa kavuşturmuştur.

İşte bu beyanlara bağlı olarak, tasavvufun başlangıcı, nübüvvet ve risaletin başlangıcıdır. Tasavvuf, semavi şeriat-lerin hakikatleriyle vasıflanmaktan doğmuştur. Şeriatlerden murad, semavi kitaplar ve İlâhî Emir ve Yasaklardır ki, tasavvuf, her zaman, itikat mevzuu hususları sabit olan şeriatlerin değişip yenilenmesiyle yenilenen amelî hususlarının da tatbikini ve kolaylıkla yerine gelmesini sağlayıcı bir vasıftan ve vesileden ibarettir.

Şu halde tasavvuf denilen sıfat, nübüvvet ve risaletle beraberdir.

Hakikatlar denizi olan ve pek çok incelikleri kuşatan tasavvufun, büyük bir meselesini teşkil eden “Vahdet-i Vücud”, Buda ve diğer batıl mezhep adamlarının kendi akıl ve mezhepleri hükmünce bahsettikleri “Vahdet-i Vücud”tan meal itibariyle büsbütün başkadır. Çünkü, tasavvufun “Vahdet-i Vücud”u zevki bir hâdise; diğeri ise, aklî vakıadır. Bunların arasındaki farkı, ona, tam mânâsı ve bütün incelikleriyle vâkıf olanlar ve ancak o üstün makama yükselme imtiyazını kazananlar bilir. Akıl ve zahir adamları, bu zevk yönünden mahrum ve mahcup oldukları için, yürüttükleri akla göre, bu iki görüş arasında bir münasebet bulurlar.

Üstad Ve Efendi Hazretleri

Büyük bir buhran geçirdiği ve Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanıştığı yıl olan 1934’ün adeta Necip Fazıl’ın hayatının birden bire bütünüyle değiştiği bir milat olarak kabul edilir. Kanaatimce bu değişimden (1934) sonrasına vurgu yapılması, Necip Fazıl hakkında pek çok önemli gerçeğin gölgede kalmasına sebep olmuştur. Ne yazık ki Necip Fazıl hakkında yazılanların ekserisi bu eksendedir.

Romain Rolland, Tolstoy’un hayatını anlattığı eserinin önsözünde ‘Biz, bugünün eleştirmenleri gibi: “İki Tolstoy var, bunalımdan önceki ile bunalımdan sonraki: biri iyidir, öteki değildir1”, demiyorduk. Bizim için yalnız bir Tolstoy vardı, onu bütünüyle seviyorduk. Çünkü, böyle ruhlarda her şeyin tutarlı, her şeyin birbirine bağlı olduğunu seziyorduk’ der.

Bence Necip Fazıl’ı anlatmak isteyen birisi de benzer ifadelere başvurmalıdır. Büyük bir buhran geçirdiği ve Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanıştığı yıl olan 1934’ün adeta Necip Fazıl’ın hayatının birden bire bütünüyle değiştiği bir milat olarak kabul edilir. Kanaatimce bu değişimden (1934) sonrasına vurgu yapılması, Necip Fazıl hakkında pek çok önemli gerçeğin gölgede kalmasına sebep olmuştur. Ne yazık ki Necip Fazıl hakkında yazılanların ekserisi bu eksendedir. Bunda en önemli etkenlerden biri şüphesiz bizzat Necip Fazıl’ın hayatını bu tip bir tasnifle kaleme alışıdır. Tabii olarak onu anlatanlar da genelde bu yolu izlemiştir. Düşünülmesi gereken nokta şudur ki Necip Fazıl’ın bu dönemleri detaylı olarak ele aldığı eserlerinde dönemler arası ilişkiler yani çocukluğunun, ilk gençliğinin sonraki hayatına etkileri diğer bir ifade ile onun gün gün Arvasi Hazretlerinin kapısına gelmeye hazırlanışı çok iyi anlaşılırken hayatının özeti niteliğindeki yazılarda bu ayrıntılar gözden kaçar. Buna insanların Necip Fazıl gibi Müslümanların gönlünde taht kurmuş sembol bir ismi gençlik yıllarındaki bir takım uygunsuz davranışlarıyla anmak istememesi de eklenince iş gittikçe içinden çıkılmaz bir hal alır. Oysa yine gözden kaçar ki Necip Fazıl bizzat bu dönemleri bazı gerçeklerin iyice anlaşılması için üstünde durarak kaleme almıştır. “Çocukluğumda ve ilk gençliğimde, masal gibi bir rüya ikliminden topladığım karanlık ve karışık haberler …(O ve Ben)” diye tarif ettiği kendi gelişiminin ve ruh dünyasının daha iyi anlaşılması için başta “ O ve Ben”, “Kafa Kağıdı” ve “Babıali” de kaleme aldığı bu dönemler aynı zamanda her insanın kendi iç dünyasını aydınlatmasında projektör vazifesi görecek önemli ayrıntılardır. Yoksa eserlerinin en dakik şeriat mihengine vurulmasını isteyen Necip Fazıl’ın bunları sırf kendini gençliğindeki başarılarıyla övmek veya süfli şeylere dikkat çekmek için yazdığını düşünmek, en hafif ifadeyle onu hiç mi hiç anlamamaktır! “Kendimi fikirde, sanatta, şunda bunda, dünyanın en büyük adamı görmek, bilmek, göstermek, bildirmek isterdim; tek, O Kapı’nın köpeğine mahsus derece bilinsin diye… Sana ve senden, bağlı olduğum O’na devretmek için… (O ve Ben)” diyen biri başka türlü mütalaa edilebilir mi?

Aslında diğer bir husus da bence şudur ki Necip Fazıl’ın bu yıllarının ipuçları otobiyografilerinden çok sanat eserlerindedir. Mesela kendinden derin izler taşıyan hikâyelerindeki Hasta Kumarbaz bomboş bir insan değildir. O bir manevi arayışın, arayıp da bulamayışın, insandaki ruh düğümlerinin en mühim misallerindendir: “ Ben de, nefsin ne demek olduğunu kumardan öğrendim. Nefsim eli yanan bir çocuk gibi irademi kavurdu. Nasıl eli yanan çocuk, acısı dinsin diye elini soğuk suya daldırır da sudan çekince onun daha fazla ağrıdığını duyarsa, ben de kumarın soğuk suyunda ruh yanığımı bir an için dindirmekten ve neticede büsbütün kıvranmaktan başka bir şey yapamadım. Bu hareketim, susuzluğunu gidermek için gaz içen bir adamın işinden farksız oldu. İçtikçe su ihtiyacım arttı, arttıkça da gazdan başka içecek bir şey bulamadım. (Hasta Kumarbazın Notları, Hikâyelerim) “ Yirmi yaşında henüz İslamî aksiyon içinde bulunmadığı yıllarda” Yeryüzünde yalnız benim serseri/ Yeryüzünde yalnız ben derbederim./ Herkesin dünyada varsa bir yeri,/ Ben de bütün dünya benimdir derim. / Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,/ Aradım bir ömür, arkadaşımı./Ölsem dikecek yok mezar taşımı;/Halime ben bile hayret ederim. /Gönlüm ne dertlidir ne de bahtiyar;/Ne kendisine yar ne kimseye yar,/Bir rüya uğrunda ben diyar diyar,/ Gölgemin peşinde yürür giderim… (1924, Çile)” diye yazdığı “Serseri” şiirini Hekimoğlu İsmail’in “Serseri şiiri, İslam uğrunda başını koyanları tasvir eder2” diyerek taçlandırması da tesadüf değildir mutlaka!

Necip Fazıl mizacındaki pek çok hususiyetle çok genç yaşlardan itibaren kendisini ve çevresini sorgulamaya başlar. “Çocukken gün bitti mi bir köşede ağlardım / Nihayet döne döne aynı noktaya vardım” , mısralarında Heybeli Ada’da okuduğu romanların tesiriyle ağlayan, konağın içinde sokak satıcılarının bağrışlarından bile derinden etkilenen bu hassas çocuğun içli dünyasının hisli kokusu tütecektir haliyle. Yine bir hastalık anında3 ermişlik vehimlerine kapılan bu çocuk, ‘daire’4 sabit fikriyle yaka paça olduğunda ise henüz Askeri Okula5 yeni başlamıştır. Zaten Necip Fazıl’ı, Necip Fazıl yapan onu diğerlerinden farklı kılan en önemli hususiyet bu olmuştur. Hatta bazen bu kendisini bile öyle rahatsız eder ki daha bu erken yaşlarda artık buna dayanamayacağını düşünür ve kendi kendine “Niçin semtine kimsenin uğramadığı muhaller peşinde koşuyorum da herkesin rahatça içinde barındığı bedahetler ve mümkünler dünyasına sığamıyorum? «Bu hezeyan!» de ve geç (Kafa Kâğıdı)” der. Oysa o zaman zaman herkes gibi görünse de aslında hiçbir zaman zamanın akışına kapılıp herkes gibi olamayacaktır. Tam tersine “Zeynep! Ben şehirleri, sokakları, kahveleri dolduran seri malı insanlardan değilim. Keşke onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli, tabii, mükemmel mahlûklar. Benim en lazım tarafım sakat. Ben Allah’ın yalnız acı çeksin, yalnız kıvransın diye yarattığı bir aletim galiba. Kâinatı dolduran her şey, her hadise, her hareket, benim için bir işkence vesilesi. Bir türlü rolümü ve rahatımı bulamıyorum. Tabii zevkleriyle yaşayan hayvanlara bakıyorum da ne güzel, ne emniyetli bir vasıtanın öksüzü olduğumu anlıyorum. Ben, içindeki hayvanı ürkütmüş, incitmiş bir hastayım. (Bir Adam Yaratmak) “ diye haykırdığı “Bir Adam Yaratmak” adlı piyesinde, geçmişin elemlerini ve geleceğin endişelerini ruhunun en derinlerinde duyan insanın asla diğer canlılar gibi olamayacağını derin bir ironiyle en veciz şekilde dile getirecektir.

İlk şiir kitabı olan “Örümcek Ağı”na ismini veren şiir adeta onun ilk gençlik hafakanlarının portresidir. “Duvara, bir titiz örümcek gibi,/ İnce dertlerimle işledim bir ağ./ Ruhum gün doğunca sönecek gibi,/ Şimdiden ediyor hayata veda./ Kalbim, yırtılıyor her nefesinde,/ Kulağım, ruhumun kanat sesinde;/Eserim duvarın bir köşesinde;/ Çıkamaz göğsümden başka bir seda…(1922) “ diye ruh yangınlarını yeni yeni dile getirmeye başlar. Baştan başa korku, vehim ve belli belirsiz bir hasret ve arayışla dolu, onu asıl ününe kavuşturan “Kaldırımlar” şiirinin dışında ayak seslerinin kara haber olup yaklaştığı sonra saadet olup uzaklaştığı “Ayak Sesleri” şiirinde, yağmurun kanını boğan bir iplik, teninde acısız yatan bir bıçak olduğu “Bu Yağmur” şiirinde, çırpınamadan birden bire gitmiş bir ölünün kendisine dönüştüğü “Ölünün Odası” şiirinde, aydınlığın bile onu boğmaya hazırlandığı “Aydınlık” şiirinde, mumu söndürünce ölüler içinde en yalnız ölünün karşısına dikildiği “Geceye Şiir” şiirinde, vapurun6 sularda kabrinin yolunu açtığı “İskele” şiirinde bu acı, korku ve metafizik sancıları belirgin bir şekilde kendini gösterir. Adeta bütün dünyası ölümle çevrilir. İşte bu yıllarda onu bütün bu düşüncelerden kurtaran acılarını dindiren yegane ilaç kumardır ama nasıl bir ilaç: “Ben maddi ve manevi neyim varsa kumara, eczaneden ilaç alır gibi veriyorum… …düşünmemenin, acıya battıkça daha fazla batmak ihtiyacının ilacı… Gittikçe daralan ve düğümlenen bir yol… Yangına, itfaiye hortumuyla su yerine gaz sıkar gibi bir şey… (“Hasta Kumarbazın Notları, Hikâyelerim). “Herkes benim kumarı kumar için oynadığımı sanıyor. Bir zamanlar o kadar bağlı olduğum sanat ve edebiyatı bunun için bıraktığımı sanıyorlar. Hâlbuki ben kumarı, düşünmemek için oynuyorum. Ruhuma üşüşen sabit fikirlerin, beyin zarımı yırtan vehimlerin biricik ilacı olarak onu buldum, der (Hasta Kumarbazın Ölümü, Hikâyelerim). Fakat bunun sadece bir aldanıştan, insanın kendi kendini aldatışından başka bir şey olmadığını da ondan iyi bilen yoktur: “Yalan söylüyorsun, sen bir yalancısın!… Sefil adetine bir özür tedarik etmek için el-aleme ruh inceliklerine dair masallar uyduruyorsun… Asıl yalanı da, sırrını güya kendine saklayarak nefsine söylüyorsun… Sabit fikirlerden kurtulmak için kumar oynuyorsun, öyle mi? Mutlak olanı arayan, aradıkça kaybeden, kaybettikçe bütün dayanaklarını yitiren, yitirdikçe cımbız cımbız lifleri sökülen beynini susturmak için, öyle mi? Aslında bu da bir yalan… Sen yalnız meçhulü kurcalamak şehveti yüzünden kumara yakalandın. Sabit fikirlere gelince onların ateşine bir an için bir keçe atmışsın, ne çıkar. Kumar bitip keçe de tutuşunca, düşün halin ne olur? Emsalsiz bir sıhhat ve hastalık arası insanlara kurum satma! Kendi kendini aşmaya bak! (Babıâli)” Her soru, her vehim7 beyninde bir burgu açar, her düşünce ruhunu kanatır. Artık “Kaldırımlar Şairi” diye anılan genç şair ‘etten bir kalıp’la ‘ince bir ruh’ arasında bocalamaktadır. Ve nihayet tarif edilmez acılarla8 kıvrandığı günlerden bir gün bir vapura biner ve o vapurda hayatı boyunca bilerek ya da bilmeyerek aradığı o büyük zatın adresini alır. Artık o büyük zatla yani Abdülhakim Arvasi Hazaretleri ile tanışacak ve o güne kadar masal gibi bir rüya âleminden topladığı karanlık ve karışık haberlerin aydınlık ve açık asılları ile karşılaşacaktır. Düğümler çözülecek, sorular cevaplanacaktır. Hayatındaki bu büyük inkılâbı Abdülhakim Arvasi Hazretlerine ithaf ettiği Tanrıkulu yazısıyla destanlaştır: “Dinmek bilmez bir ağrı çeken diş. Ne kibrit çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı güllacından…

İşte böyle! Bir zamanlar beynim «mutlak hakikat» acılarına yataklık etti.
Ağrıyan akıl dişimdi.

Hayatımda öyle bir gün doğdu ki, kundaktan patiğe, emzikten kısa pantolona, oyuncaktan boyun bağına, karalama defterinden polis hafiyesi romanına, beş taştan iskambil kâğıdına ve ayva tüyünden kır saça kadar anne, baba, dadı/mektep, arkadaş, kitap, hoca, tabiat, şehir, cemiyet, kimden ne aldımsa hepsini geriye verdim? Ruhuma istifledikleri hazırlop dünya bir sarsılışta yıkıldı gitti. Bilmem ki hiçbir fani, dünyaya gelmiş olmak adına bu kadar ağır bir borç senedi imzalamaya davet edilmiş midir?

Bir tohumu, cevherini bulmak için merkezine doğru, tabaka tabaka soyup hiçbir şey bulamamak, üstelik tohumun ezbere inanılmış hakikatini de kaybetmek gibi, her şeyin iç yüzünü ararken her şeyi elden çıkarmayayım mı?

İmam-ı Gazali’nin midesine aylarca tek damla suyu bile kabul ettirmeyen ve Paskal’ın beyninde urların en müthişini kabartan kanlı fikir çilesinden payıma düşenleri anlatmağa kalkmayacağım. Dünyaya gelmiş olmakla adına benimki kadar ağır borç taahhüdüne sokulmuş olanlar bilirler ki, çoğu yeryüzüne alacak senetleriyle gelen insanlara bu bahiste anlatılabilecek şeyler pek az.

Ben yalnız doğrudan daha gerçek bir yalan, vakıadan daha ölçülü masal, maddeden daha katı bir hayal anlatacağım:

Eşya ve hadiselerin aslını, özünü, cevherini araştırırken galiba öyle bir sırrı tırmıkladım ki bu sır şahlandı, şahlandı ve beni çarptı; rahat ve mesut insanın nezaret ufkunu kararttı ve artık hiçbir şeyi görmemek yerine ensemden bastırıp bana dipsiz bir kuyuda yokluğu göstermeğe kalktı.

Bu kuyuda, «öz ağzımdan kafatasımı kusarcasına9» Allah’ın gölgesini gördüm.

Maddenin mahpus olduğu kaba bir dört köşe içinde, bir takım eşya ve hadiseleri düzenleyip Allah’a yok diyenlere nisbet, ruhumda beşeri kanunların tezgâhı o türlü devrildi ki bu devrilişin altından yalnız mutlak hakikat doğrulabilirdi.
Her şeyi o türlü kaybettim ki Allah’ı kazandım.

Bu destan 1939 yılında yazdığı ve en önemli şiiri kabul ettiği “Çile” şiirinde gerçek manasını bulur ve bu şiir, ilerde ‘şiirlerimin eksiksiz kadrosu’ diyerek sanat dünyasına armağan edeceği şiir kitabına hem isim hem de mana olarak asıl hüviyetini verir.

Necip Fazıl yaşadığı çağın buhranını şahsında billurlaştıran nadir insanlardandır. Bunda yetiştiği muhit, aldığı eğitim kadar hassas ruhunun ve keskin zekâsının rolü büyüktür. O bu donanımıyla çağının problemlerini en şiddetli şekilde özünde duymuş ve onlara çözüm aramıştır. Henüz kendisine yol gösterecek bir rehber bulamadığı gençlik yıllarında bile, kurtarıcı çizgiyi tam olarak gösteremese de çağının insanlara sunduğu sahte haritaların çarpıklıklarını sezmiş ve hakikat yolunu aramıştır, bu yolda bin kez sürçse de düşse de… Bu yüzden Necip Fazıl’ın Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin kapısına gelişine kadar yaşadıkları da en az sonrası kadar önemlidir. Necip Fazıl’ın bu yolculuğunun pek çok insana kendi yolculuğu hakkında pek çok sır vereceği şüphesizdir. Burada yazılanlar yalnızca o yolculuktaki birkaç durağa işaret. Yapılması gereken o büyük yazarı detaylıca okumak ve onun yolcuğuyla kendi yolculuğumuza ışık tutmaktır. Bir gün siz de Necip Fazıl’la o hayatınızın akışını değiştirecek vapura bindiğinizde o vapurun penceresinden bambaşka bir dünya seyredeceksiniz.

1R. Rolland: Tolstoy’un Yaşamı, Yapı Kredi Yayınları 1993, Çeviren: Tahsin Yücel
2Sevdalı Şiirler, Timaş Yayınları
3“Bir gün yine böyle bir hastalık deminde, gece yarısı hafif bir dalgınlıktan silkelenip doğrulunca kendimi öyle güçlü, hayalimi öyle berrak, hasselerimi öyle keskin, gökleri öyle açık ve mesafeleri öyle yakın hissettim ki -iyice hatırlıyorum- kendi kendime mırıldandım: Bu dünyada acaba, benden daha derin duyan ve düşünen ikinci bir kimse var mı diye? (Kafa Kağıdı)”
4“Her şey daire içinde, bir yuvarlakta mahpus… Dünya daire, başım daire, bileklerim daire… Dümdüz bir hat bile asgari belirtide bir genişlik göstermesi için uzatılmış, incelmiş bir daire olmaya muhtaç… Her şey bükülmüş, kırılmış, yassılaştırılmış, köşelendirilmiş dairelerden oluşuyor. Ya bu dairenin dışına çıkmak nasıl mümkün? Boğuluyor fakat kimseye halimi açamıyorum. (Kafa Kâğıdı)”
5“İlk Metafizik arayıcılıklarım orda başladı. Madde ötesini düşünce ve bedahetler ilerisi eşyayı kurcalama, altında ne var diye tırmıklama gayreti. Sabit ve burgu burgu işleyici, sülük gibi yapışkan asla kovulmaz, atılmaz, sökülmez hayaller. (Kafa Kağıdı)”
6Eski İstanbullular vapura, vapor derdi.
7“Vehim ve şüphe! Beni ısıran vehim ve şüphe akrebini hiç bir insan gözü görmedi. Bakınız:— Sakın bu dünya, göze görünür ve görünmez her şeyiyle doğacak bir çocuğu kandırmak için, bütün insanların birlik olup uydurduğu müthiş bir yalan olmasın? Ve sakın o çocuk ben olmayayım? (O ve Ben)”
8“Tam bir yıl süren uykusuzluk…
Lisanımla bildirmediğim halimi uzaktan görüp etrafımda pervane gibi dönen anneme diyorum ki:
Bir gece, bir gececik tam uyku her şeyi düzeltecek ama nerde?
Çalıştığım bankanın şubesini açmak için gittiğim Edirne’de, bir doktordan, tıbbın zavallı tıbbın son imkânını soruyorum:
Sizin insanı uyutmaya, olmazsa bayıltmaya ve şuursuz bırakmaya mahsus bir ilacınız yok mu? Ne yapacaksınız diyor doktor, niçin?
Onu sormayın da var mı, yok mu, söyleyin!
Bana, önünde ölü kafası resmi bulunan ve «şu kadar dozdan fazlası için ölüm tehlikesi» yazılı bir ilaç veriyor. Dozunu biraz kaçırdığım halde uyuyamıyorum; demirden bir el göz kapaklarımı aşağı çekerken, bir başka el bütün ruhumu yırtıyor ve ben yataktan fırladığım gibi kendimi Edirne’nin sokaklarına atıyorum. Sabaha kadar gezinti ve banka…(O ve Ben)”
9“Efendi Hazretlerini tanıdıktan sonra ve bu halden evvel, kendimi muvazeneli sandığım demlerde gördüğüm başka bir rüya: Yalımıza giden iki taraflı ağaçlık yolda gece karanlığında yürürken ağzından balon gibi şeffaf bir şey çıkıyor. Küçük bir balon, ceviz büyüklüğünde, derken elma derken ayva… Nihayet kafa büyüklüğünde. Balonu iki avucumun içinde tutup bakıyorum. Dehşet! Kafatasım!… Kafamı da, içi boş bir zar, neredeyse patlayacak bir zar halinde ve yerinde hissediyorum… Aman!… Buhran gecesi olduğu gibi, bütün enerji mevcudumla, onu, kafatasımı yutuyor ve yerine iade ediyorum.(O ve Ben)”

Bu yazı www.yagmurdergisi.com.tr adresinden alınmıştır. Ali Osman KURUN

Üstad’ın Efendi Hazretlerine Hasreti

Efendim! Benim Efendim! Benim, güzellerin güzeli Efendim!

Vaktiyle: «keşke bu kadar zeki olmasaydın!» buyurduğun adamın beynini, zerre zerre kıskaca alıp atom gibi çatlattıkları bu hengâmede, eminim ki, her dem beraberimde, her ân baş ucumdasın…

Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyarda birin eder? Sen benim böyle bir şeyimsin! Babamla anneme Allah’ın bana tattırdığı varlık şevkine vesile oldukları için bağhysam, sana da, bu ölçünün ebedî hayat mikyasiyle per-çinliyim… Düşünsünler farkı!..

Seni, Bağlum köyündeki, namsız ve nişansız çukurunda, bembeyaz ve taptaze bir kefene bürülü, esmer ve pembe-cik teninin hiç bir noktası tozlanmamış ve paslanmamış, derin gözlerin ebediyete çevrili, Allah’ı zikrederken görüyorum.

Yirmidokuz yıl değil, ikibin dokuzyüz yıl değil, sayılar boyunca devirler gelip geçse, üzerinden zaman geçmiyecek velîlerdensin sen… Ruhun gibi kalbin de mahfuz… Kalıbın orada; fakat ruhaniyetin, Allah’ın izniyle her tarafta ve benim yanımda…

Benim güzel Efendim!

Baş ucumdasın, biliyorum; ama ben ne yapayım ki dünya zindanı içinde, ayrıca beş hassemin zindanında kapalıyım ve seni göremiyorum.

Hayatta biricik gayenin, yaşarken ölümü delmek ve öteye geçmek gayesinin; o, anahtarını Kapı’yi açmak üzere senin elinden aldığım gayenin, henüz, «Anahtar hangi elle tutulur ve nereye yerleştirilir?» hakikatinden bile uzak bir müflisiyim. Hakikatte müflis, sadakatte müflis, gayrette müflis, her şeyde müflis… Bendeki, sadece, dağdan geçerken, tepesinde çadır kuran şimşekleri arkadaşlarına anlatmaya yeltenici sümüklü bir mahalle çocuğu ağzı; o kadar…

Ama bu Kapı’ya beni köpek diye yazan, bu gemiye paspas diye alan sen, kabul etmez misin ki, «O Kapı’nın köpeği» ve «O geminin paspası» olmak Türbesinin üstüne bu dünyada paye yoktur?

Kendimi, fikirde, sanatta, şunda bunda, dünyanın en büyük adamı görmek, bilmek, göstermek, bildirmek isterdim; tek, O Kapı’nın köpeğine mahsus derece belirsin diye… Sana ve senden bağlı olduğum O’na devretmek için…

Güya seni yazdım; atom ve füze devrindeki, inkâr ve ihtilâç asımdaki mâverâ kılavuzunu anlatmaya savaştım güya…

Soluk bir kumaş üzerinde hareli lekeler güneşi ne kadar gösterebilirse, bu kargacık, burgacıklar da seni o derecede anlatabilir.

Eğer bu arada, kendimden, nefsimden birçok şey kattımsa, yine hareli lekelerin güneşe bağlı olmasından; ucunda sen varsın, diye. Bu ölçü dışında, nefsim için, kendi başına ele aldığım tek nokta bulunduğunu sanmıyorum.

Seni tanıyıncaya kadar hayatım, sana yaklaşmanın, uzaklıkta yaklaşmanın saadeti; seni tanıdıktan sonra da senden uzaklaşmanın, yakınlıkta uzaklaşmanın felâketi içinde, bütün teferruatiyle senin…

Hayatım sensin!..

Aç bana Kapı’yı, artık aç!.. Allah’tan izin iste ve ardına kadar aç!.. Ebediyen köpeğin olarak kendi köpekliğimden çıkayım ve insan olayım…

Allah izin verirse eğer, O Kapı’dan içeriye, topyekûn insanoğlunun; atom ve füze devrinde, inkâr ve ihtilâç asrında muhtaç olduğu fikir ve ruh hamulesini kervanlaştırıp geçireyim…

Bu, senin papucunu silmekten daha değersiz bir hizmettir kapıya…

Kapının içini hayâl ediyorum.

Huzmeleri ebediyet boyunca mesafeleri ışıldatan projektörler altında, fildişi kaldırımlardan sonsuz bir cadde… Şehrah… Bu şehraha açılan ve nisbet ölçülerinin her biriyle ayrı istikâmetlerden gelen namütenahi yol… Yollarda, ellerini yüksekliklere kaldırmış, yalınayak ve başı kabak, çığlık içinde bir insanlık… Ve tepede caddenin yokuş başında billurdan pırıl pırıl kurtuluş beldesi…

Ebedî safa şehri…

İmân edeceklerdir ki, bu yollara düşecekler…

Ve ölmeden öleceklerdir ki, şehraha girecekler…

Ve beldeye ulaşacaklar…

Ve beldenin merkezinde bir saray…

İçinde Allah’ın Sevgilisi ve etrafında… Has oda sırrının emanetçisi «Altun Silsile» kahramanları…

Benim Efendim!

Çocukluğumda ve ilk gençliğimde, masal gibi bir rüya ikliminden topladığım karanlık ve karışık haberlerin, apaydınlık ve dümdüz gerçeğini bana sen verdin…

Şimdi bırakacak mısın beni, bir solucan gibi toprak üstünde sürünmeye…

Bilip de câhil, anlayıp da unutkan, görüp de kör, duyup da hissiz kalmanın felâketine düşmeyeyim!..

Sabah namazlarına kalkamamanın, yığılıp kalmanın, sızıp silinmenin acısiyle döğündüğüm bir gece, (1 Nisan 1961, Cumartesi, sabaha karşı) güneşin doğmasına tam 23 dakika kala, sol elime, tak, tak, tak, üç kere vurup beni dehşetler içinde yerimden fırlatan ve içinde tek telkin ve nefsimi aldatma hissi bulunması imkânsız bu harika karşısında aklımı çatlatan sen değil miydin?..

Bu tecelli karşısında büsbütün köpekleşmiş, son nefesime kadar Kapı’nın köpek kulübesinde ve o köpeğe mahsus liyakat şartları içinde kalacağıma söz veren benim!..

Çarklar işlemekten aşındı, vâdeler dolmaktan çatladı. Akşam oluyor… Bir mızrak boyu kaldı, benim de hayat güneşimin batmasına…

Allah’tan af istiyorum. Allah’ın Sevgilisinden ve bütün Silsileden teker teker suçlarımın bağışlanmasını ıstiyorum.

Benim avuçlarımdan süzülen, işte o kaynaktan aldığım sudur; bu suyun eğer bulanık bır tarafı varsa nefsime, güzel bir tarafı varsa da efendime aittir.

Pırıltılar içinde suyu arayan ceylân gençliği o pınara koşsun!..

(O ve Ben kitabından)

Yaratmak…

Üstad’ın O ve Ben kitabından:
Üstad, efendi hazretlerine soruyor:

- Efendim; son günlerde bir modadır tutturuldu. En adî işlerde “yarattık, yarattığımız, yarattığınız” diye konuşuyorlar. Olur mu bu?

- Eğer (yarandırmak, yararlı kılmak) mânasına kullanılıyorsa, olur; halketmek mânasınaysa asla!..»

- Türkçede (yaratmak) halketmek manasınadır. Ancak Allah yaratır.

- Olmaz, olmaz! İnsanî fiillere bu tâbir yakıştırılamaz.

(O ve Ben – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s. 173)

Yeryüzünde İki Türk Var İse Biri Mutlaka Benim

Şimdi de Van eski Müftüsü Kasım Arvas Beğ’den dinlediğim bir hatıradan bahsetmek istiyorum. Bu, büyük mutasavvıf Abdülhakim Arvasi (K.S.)’ ye aittir. Ruslar, 1915 yılında Doğu Anadolu’yu işgal ettiklerinde müslüman ahaliye çok zülm ettiler. Zulümlerini Ermeniler’le birlikte, onların rehberliğinde gerçekleştiriyorlardı. Yani Ermeniler gösteriyor, Ruslar katlediyordu. Öyle bir imha ki; kadın, erkek, çoluk çocuk demeden.. Müslüman mı müslüman deyip imha ediyorlardı. Anadolu’nun kaderi müşterek, her yerde aynı hadise yaşanıyordu. O tarihlerde, bizim aile Van’ın Müküs (Bahçesaray) kasabasının Arvas köyünde, Doğu Beyazıt’ta, Erciş’te.. Çeşitli yurt köşelerine dağılmışlar. Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri Başkale’de o zaman; Van’ın Başkale kazasında… Rus-Ermeni zulmünden çevresindekileri kurtarmak için çoluk çocuğunu toplayıp Van’ı terk ediyor. Rus işgali ve Ermeni zulmünden kurtulmak için kaçmaktan başka çare yok. Irak, Suriye yolu ile İstanbul’a geçecek. O zaman geçtiği yol, yani Irak ve Suriye, bizim; Osmanlı toprağı. Yabancı ülke, yabancı topraklar değil… İmparatorluğun sınırları içerisinde. Suriye’de bulunduğu sırada Suriyeliler diyor ki;

”Siz İstanbul’a, Türkiye’ye, gitmek istiyorsunuz. Halbuki, Türkiye çok müşkil durumda, imparatorluk çöktü çökecek, yıkıldı yıkılacak. Türkiye artık iflah olmaz perişan olursunuz. En iyisi burada kalın. Size medrese veririz mektep veririz, hocalık veririz, her türlü imkanı veririz… Evladlarınızla mes’ud yaşarsınız.”

Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin onlara verdiği cevap şudur:

”Türkiye’ye gideceğim. Yeryüzünde iki Türk var ise biri mutlaka benim. Ben Türk’üm ama Jön Türk değilim.”

Kaynak: Seyid Ahmed Arvasi – Doğu Anadolu Gerçeği. Sayfa: 70, 71. 1992 Boğaziçi Yayınları.
…..
Seyid Ahmed Arvasi’nin babası emekli gümrük memuru Seyyid Abdülhakim Arvasi’dir. Üstad’ın hocası Esseyyid Abdülhakim Arvasi Hz’den farklı bir zattır. Yukarıda bahsi geçen Üstad’ın mürşidi Seyyid Abdülhakim Arvasi Hz’dir.