Hakkında Yazılanlar ve İncelemeler

” Durun Kalabalıklar “

DURUN KALABALIKLAR

Kimin önce gideceğini Allah bilir, amma Üstadın yaşlandığını, rahatsızlandığını duydukça arkasından yazı yazmak zorunda kalacağım korkusunu yaşadım hep. Üstadın arkasından yazı yazmak, bir devrin kapandığını görmek, bunu anlatmak ne kolay ne de güzel…
Yoksa onun için neler yazılmaz ki?

O, ölümün şâiriydi. Bütün hayâtı boyunca ölümün nefesini ensesinde duydu. «Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm, yetişir çektiğim mesafelerden»… Ölümün lâvları onun muhayyilesini kaplıyordu. «Bu benim kendi ölüm bu benim kendi ölüm./Bana geldiği zaman böyle gelecek ölüm»… Ve ölüm karşısında tek doğru tavrı haşyet ve haşmetle belirtiyordu: «Ölümse/gel! dese/Tak… Tak… Tak/Muhakkak. Ve dahasında en güzeli söylüyordu:

«Son gün olmasın dostum, çelengim top arabam/ Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam».
Kaç nesil ondan öğrendi: Hadiselere bakmayı, değerlendirmeyi, açmazları izah etmeyi. Kargaşalık kıyametini yaşayan bir cemiyette «Cemiyetin rahminde ben doğum sancısıyım» diyordu. «Otursun yerine bende her şekil» diyordu ve unutulmuş cevapları gül kokulu bohçalardan çıkarıp sunuyordu:
«İmam efendi, Athenagoras nam papaz seni takdis etmek cür’etini gösterince sen niçin onu hak dine davet etmek vazifesini aklına getirmedin?» Ya, demek böyle imiş, inanmanın borcu böyle ödenir, politikacı bir papaza böyle cevap verilirmiş.
Hep düşünmüşümdür… Bu, cemiyetin bir ölçüsü olmuştur benim için. Şeyhülislâmların söylemesi gereken sözleri tiyatro yazarı, modern şâir, gazeteci Necip Fazıl söylemiştir. Niçin? Başkası söyleseydi acaba aynı çevrelerde bu kadar yankılanır mıydı? Ve ıskartaya çıkartılmış sanılan ölmez gerçekleri, ulaşılmaz san’at devinin ağzından bir daha duyanlar nasıl çarpılmışlardır?

Ben artık ne şâirim, ne fıkra muharriri,
Sade beyni zonk zonk çatlayanlardan biri
Bakmayın gezdiğime meşhur Bâb-ı âli’de
Bulmuşum rahatımı ben de bir teselli’de
Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası
Bir vicdanın bilemem kaçtır havaparası.
Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana»
«Bir Adam Yaratmak» isimli büyük «drama»nın yazarı Necip Fazıl Kısakürek bir gün Bab-ı-âlî’ye şu haykırışla gelmişti:

«Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!»
Ne müthiş bir nağraydı o. Amma, cemiyet bu çıkmazı tercih etmiş yürüyecekti. Yürüdü.
Necip Fazıl ise, cemiyetin peşinde, hep alarm zili çalarak, önündeki çukurları soluk mum ışıklarıyla aydınlatmaya çalışarak koştu durdu. Amma bu cemiyet onu, erişilmez san’at gücüne rağmen, dinlememeye, yüzüne bile bakmamaya kararlıydı. O ise, vazifesini eksiksiz yapmaya çalışıyor ve tesellisini tasavvufî neş’ede buluyordu. «Sonsuzluk kervanı peşinizde ben/Tek ayakla seken topal köpeğim/Bastığınız yeri taş taş öpeyim/Bir kırıntı yeter kereminizden/Sonsuzluk kervanı peşinizde ben.»

Bu tasavvufî «muhasebe» duygusu onun erişilmez güzellikte şiirlerinin de kaynağı oldu. «Suratımda her suç bir ayrı imza/Benmişim kendime en büyük ceza». Halbuki suratındaki imzalar cemiyetin günahlarıydı. Hem bu cemiyet onları günah da saymıyordu şâirimiz gibi. Halbuki o hep cemiyeti düşünüyordu. Kendi aynasında cemiyeti, cemiyetin aynasında kendisini:

Doğmaz güneşlere bağlandı vade Dişlerinde köpek nefsin irade…
Ve mısralar hafızama sereserpe doluyor:

Aynalar bakmayın yüzüme dik dik/İşte yakalandık kelepçelendik.
Çıktınız umulmaz anda karşıma/Başımın tokmağı indi başıma.
Bir hukuk dehasıydı. Mahkemelerin .hukukî inceliklere daha çok ehemmiyet verdiği devirlerde yaptığı müdafaalar, demarşlar birer hukuk şaheseridir. Giriştiği polemikler basın tarihimizde eşi benzeri olmayan şiddeti ve esprisi ile eşsizdir. O buna «fikir öfkesi» diyordu.

Son birkaç senedir uzağındaydım ve onun «Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan/Suç benim aşılmaz duvar bendedir» mısralarının gölgesinde dinleniyor, bu duvarı aşmayı uygun görmüyordum. Amma, insanlar arasında ne kadar sıkı ve çözülmez kader bağları vardır. Onun dediği gibi «içice mimari içice benlik.»

Ve biliniz ki ölen onun «köpek nefsi»… Her nefs gibi, ölecek olan nefsidir. Amma onun maveradan getirdiği melek ruhu, şu anda maveraya iltihak, «Esselâm» isimli şaheseriyle ve «Bastığın çölde bir kum tanesi olsaydım» diyerek bağlılığını belirttiği Allah’ın sevgilisinin şefaatine iltica etmiş bulunuyor. Durun kalabalıklar!. Ona ve her şeye rağmen bir tarafıyla onu bir ana rahmi gibi taşıyan bu cemiyete umduğu şefaati ve saadeti bulması için dua ediniz. Onda cemiyete, cemiyette ona…
Vefatı haberiyle bunu bir daha anladım.
Durun kalabalıklar durun!.. Bu geçen Necip Fazıl’ın tabutudur. Bu cemiyette çok amma çok rastlanan günahlarını bu cemiyette hiç amma hiç rastlanmayan bir ıstırap asaletiyle. çile hummasıyia, tevbe ve pişmanlık yangınıyla ödeyerek giden Ahmet Fazıl oğlu Mehmet Necib’in. tabutu.

Durun ve ayağa kalkın! Ona rahmet…

(Ergun Göze – Seçmeler)

” Ve Dağ Dağ Elveda “

” VE DAĞ DAĞ ELVEDA ”

Üstadı öteye yolculadık. Haberi duyduğumdan beri, içimde duygular, düşünceler, anılar düğüm düğüm. Onları çözmek ve yazıya dökmek bu gün için ne mümkün! Bizim nesilden, kimimiz dünyaya henüz gözünü açtığı, kimimizin ise daha dünyaya bile gelmediği günlerde, küfrün, ortalığı taun gibi istila ettiği, toplumda İslam davasını dile getirenlerin parmakla sayılabilecek kadar az olduğu bir dönemde, taa 1940larda kaleme aldığı “VASİYET” adlı beyitiyle o şöyle demişti:

“Son günüm olmasın dostum, çelengim, top arabam,
Alıp götürsün beni tam dört inanmış adam.”

Dört inanmış adam değil, duyunca ülkesinin dört bir tarafından koşmuş; her birinin İslam adına bilinçlenmelerinde babalarından çok Üstadlarının hakkı olan, onbinlerce inanmış adam götürdü O’nu ölümsüzlüğün kapısına! Şimdi Üstad Necip Fazıl;

“İnsandan murad onlar, ölümü öldürenler!

Ötenin ötesinde sonsuz hayat sürenler!”

diye şiirleştirdiği İslam kahramanlarının arasındadır.

Mü’min için zindandan başka bir şey midir dünya? O, eğer sağlığı elverseydi, Allah yolunda cihada adadığı ömrünü zindan içinde zindanda tamamlamış olacaktı. 20 yıl önce yazdığı bir kitapta dile getirdiği fikirleri için “hüküm” giymişti. “Dünyadan tek nokta seçecek” kadar gözlerinde fer, ayakta duracak kadar dizlerinde derman kalmış olsaydı, “kanun” onu zindana koyacaktı. Şimdi ise “hüküm” sadece Allah’ındır!

“Gideriz, nur yolu izde gideriz.

Taş bağırda, sular dizde gideriz.

Bir gün aksam olur biz de gideriz

Kalır dudaklarda şarkımız bizim.”

Şimdi O’nun şarkısını, yetişmeleri için uğruna ömrünü vakfettiği BÜYÜK DOĞU NESLİ terennüm edecek; ta ki Allah’ın hükmü galip olsun!

“Mehmed’im sevinin başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir!”

O, küçük cihadın fırtınalı anaforundan sıyrılıp; büyük cihadın sessiz sularına açıldığı anlarda “Merhamet! suçumdan aşkın merhamet!” diye inlerdi.

Şimdi yetiştirdiği Büyük Doğu Nesli O’nu:

-Rahmet! Yüce Allah’ımız Üstadımıza Rahmet! diye uğurluyor.

(Yeni Devir, 27 Mayıs 1983)

“Büyük Doğu”nun Düşünürü

“BÜYÜK DOĞU”NUN DÜŞÜNÜRÜ

Dr. İhsan ALPEREN

Türk düşünce hayatının mihver ismi… XX. yüzyıla damgasını vuran büyük düşünür. Yaşadığı dönemde, toplumun ruhunu okuyup, onu can damarından yakalayan ve yediden yetmişe herkesi peşinde koşturan büyük eylem adamı…

Evrensel ve millî düşünce perspektifini zihin ve gönül dünyasında fıtratın hamulesiyle yoğurup insanımıza servis yapan büyük insan… Keskin ve kıvrak bir zekâ… XX. yüzyılın yüz akı…

Yaşarken her fâniye nasip olmayacak bir şekilde kıymeti bilinen, herkesin tanıdığı, bildiği, sözüne sohbetine itibar ettiği,düşüncelerinden istifade ettiği fakat vefatından sonra sanki unutturulmak istenen büyük aksiyon adamı…

Ender insana nasip olacak derecede güçlü bir kalem sahibi… Kitapları, Büyük Doğu’su ve gazete yazıları hasretle beklenen büyük yazar…

Matbaa kapısında bekleyip, basıldığı günün akşamında, ertesi güne bırakmadan matbaa ve mürekkep kokuları arasında satır satır sünger gibi emdiğimiz Büyük Doğu dergisinin yazarı, çizeri, tasarımcısı, emekçisi, hâsılı her şeyi…

Her yazısı, her çizgisi ve her yorumu büyük ilgi uyandıran, güne, zamana, hatta bütün döneme damgasını vuran bakış açısıyla ve en zor konuları en anlaşılır hale getirmesiyle entelektüel bir idol halinde peşinden koşulan büyük düşünür…

Bugün kursağında “düşünce kırıntısı” taşıyan herkesin üzerinde büyük emeği vardır. Son yıllarda onun kadar gençleri “damardan etkileyen” başka bir düşünür olmamıştır.

Evet, çok okunan, kitapları çok satan nice yazar var. Hatta düşüncesini paylaştıklarını söylemelerine rağmen, anlamadan, anlaşılmadan peşinde koşulan nice kimse var. Fakat onun düşünceleri, eserlerini okuyan veya bizzat kendisini dinleyenlerin anladığı, benimsediği, kendini onun düşünceleriyle özdeşleştirdiği bir başka düşünür yoktur.

O kuru kalabalıkların değil, “diri” ve dirilmek isteyenlerin önderiydi. O, peşinden gidenleri şifa arayan hasta gibi iyileştiren, derdine derman olan bir doktordu. Gençlik onun aldığı nefesi izliyordu.

Yüzyılda bir gelecek bir insandı o. Türk düşünce hayatı kadar, siyasî hayatını da derinden etkilemiş ender bir insandı.

Bugün, onun “mayalanması için bir ömür verdiği” düşüncelerine lâyık bir şekilde hayatını sürdürenlerin varlığının yanı sıra, onun düşüncesine lâyık olmayacak şekilde menfaatlerinin esiri olmuş kimseler de bulunmaktadır.

Kalabalıkların değil gönüllerin fâtihliğine talip olan büyük düşünür, şahidiz ki görevini lâyıkıyla yapmıştır. Kabrinde rahattır. En halis duygularla ona rahmet diliyorum. O, zor zamanda yaşamış ve zor olanı başarmış bir insandır. Onun döneminin kahramanlığı ile bugünün kahramanlığı mukayese dahi götürmez.

O kemmiyetin değil keyfiyetin peşindeydi. O, bir gönül adamıydı, o bir “gönüldaş”tı. Rabbim! Ona cennet bahçelerinden bahçeler ikram et!

Onun her bir kitabını, çıktığı gün veya günlerde “su gibi” okuduk. Bize okuma, öğrenme aşkını kazandırdı, düşünmeyi öğretti. Gençliğin yolunu bulmasında rehber oldu. Kimliğimizi ve kişiliğimizi bulmamızı sağladı, cümle âleme kişilikli, haysiyetli bir şekilde “Ben de varım” demeyi öğretti.

O, toplumun en badireli, en sıkıntılı günlerinde kara bahtını yenmesi ve kendine gelmesi, kendini tanıması için Allah’ın milletimize bir nimetiydi. O, sinmedi, susmadı, gizlenmedi; gizlemedi, hep “hakikat”i, “mutlak hakikat”ı haykırdı.

İdeolocya Örgüsü adlı kitabı onun düşüncelerini formüle ettiği baş eseridir. Ciltler dolusu kitaplarda işlenebilecek konuları, en anlaşılır ve en özlü biçimde gençliğe armağan etmiştir. Birçok kitapta evirile çevirile anlatılan şeyler, burada yasa maddesi gibi evrilmez ve çevrilmez bir şekilde ifadesini bulmuştur.

Bir nebzecik tat için keçi boynuzu yedirmeden, okuyucusunu, gönüldaşını halis bal kavanozunun içine sokmuştur. Düşüncenin en asilini öğretmiştir. Şiire, hikâyeye, tiyatroya, nesre hâsılı sanata asalet ve vizyon kazandırmıştır.

Nur içinde yat üstadım! Makamın cennet-i firdevs olsun. Rabbim sana gani gani rahmet etsin.

25.05.2008 / Milli Gazete

“Kanatlarım Ufuklara Çarpa Çarpa Kanıyor, Beni Kimseler Anlamıyor!…”

KANATLARIM UFUKLARA ÇARPA ÇARPA KANIYOR, BENİ KİMSELER ANLAMIYOR!…

26 Şubat 2009 tarihinde Atılım Üniversitesi Edebiyat Topluluğu tarafından düzenlenen “Necip Fazıl Kısakürek’in Edebiyat Hayatı” konulu panelde Mustafa Miyasoğlu’nun yapmış olduğu konuşma:

Öncelikle bu güzel toplantıyı tertip eden genç arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Ben size Necip Fazıl’ın çok yönlü şahsiyetinden söz edeceğim. Önce şahsî gözlemlerimden başlayacağım: Bundan 45 yıl önce, bir lise talebesi iken, 1963’te Çile adlı şiir kitabı yayınlanmıştı. 1964 yılında Büyük Doğu dergisi yayınlanırken ben ilk kez kendisini o zaman bu dergiden tanıdım. Necip Fazıl şiirleri, yazılarıyla bana bilgece bir şahsiyet gibi göründü. O yıllarda Adalet Partisi’nin kongresi vardı.

Sadık Bey’in söylediği gibi o çalkantılı dönem içerisinde Adalet Partisi’nin kongresine siyasî yazılarıyla müdahale etmesini, doğrusu ben kafamdaki Necip Fazıl portresine pek yakıştıramadım. Bilge, düşünür, şair, hatip; böyle önemli bir adamın, aktüel bir siyasi parti olayı ile ilgilenmesini, doğrusu ben yadırgamıştım. Ben kendisini böyle tanıdığım için, ona günlük politik tavrı yakıştıramadım. Hâlbuki zamanla anlayıp kavradık ki, gençliğin doğru düşünebilmesi için iktidarların kültür politikaları önemlidir.

Doğru düşünebilmek için önce düşünebilmek gerekir. Onun için üniversiteli arkadaşlarımızın felsefe kitaplarını okumalarını tavsiye ederim. Ben lise yıllarımda Descartes’in Metod Üzerine Konuşmaları’nı Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü ve Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye eseriyle birlikte okudum.

O dönemlerde Necip Fazıl’ın bu kadar kitabı yoktu. Kitapçılarda beş tanesi ancak bulunabiliyordu. Çile’den başka hikâyeleriyle piyesleri basılmıştı. O yüzden Necip Fazıl’ın şair ve düşünür portresini ben aynı dönemde idrak ettim. 1965’te Dünya Görüşümüz adlı konferansını dinledikten sonra Necip Fazıl’ı daha yakından tanımaya çalıştım. Bu konferans sonrası sohbet için bir eve gittiğinde ben de oraya gittim. O gün bana benim düşünmem gereken şeyleri ifade etmiş gibi görünüyordu. O zaman ben bir lise talebesiydim. Okuyarak mutlu olan, kelimelerden bir dünya kuran ve bundan mutlu olan bir gençtim.

Orhan Pamuk’un hoşuma giden bir sözü var: “Ben roman okuyanlar tarikatı için yazıyorum.” Bu şu demektir: Kelimelerden bir dünya kurmaya alışmış olacaksınız ki, okumanın bir anlamı olsun… Elinizde kitap gördüklerinde, genelde ailelerinizden size yöneltilen bir eleştiri vardır: “O kitapla niye zaman harcıyorsun? Git dersine çalış.” Hâlbuki derse çalışmanın en önemli hazırlığı, o hikâye, roman, şiir, hatta belki mizah, tarih, araştırma okuyarak okumaya alışmaktır. Kitap okumak, insanın zihnini açan, ufkunu geliştiren en önemli faaliyettir. Kitap okuyarak, benliğinizin dar kafesinden dünyaya açılıyorsunuz. Ondan sonra da kelimelerden bir dünya oluşturuyorsunuz ve kendinizi dünyaya açıyorsunuz.

Bizim gibi insanların rüya görmeden yaşaması mümkün değil. Rüya görmemiz engellenirse, hiç dinlenmiş olmuyorsunuz. Psikiyatrisiler, rüya olayını bir at üzerinde denemişler. Atın, rüya gören nadir hayvanlardan biri olduğu belirtiliyor. At rüya görürken uyandırılırsa ki, böyle bir deneme yapmışlar ve beş gün rüyası engellenmiş, sonunda at çıldırmış. Dolayısıyla at, rüya göremediği için hayatını kaybetmiş.

Biz de öyleyiz. Bana göre, bu kitaplarla bize ait olmayan, dört duvar arasında geçen dünyamızın üstünde bir meta âlemine, yani ötelere geçtiğimizi ve bu âlemin kelimelerden oluştuğunu söyleyebilirim. Ben Necip Fazıl’ı şairliği, yazarlığı ve mütefekkirliği içinde tanıdım. Daha sonra politik müdahalelerinde insan ve hayat anlayışının öne çıktığını gözlemledim. Kendisi, günlük politik menfaat, çıkar eleştirisinden hakikaten uzak, ama sokaktaki insanın hayatını değiştirecek yenidünya görüşüne ve onun yaradılış hikmetine uygun bir hayat yaşayabilmesi için iktidar ya da muhalefette olan siyasi partilerle görüşmüştür. Bazı oluşumları yönlendirerek kadrolar yetiştirme ve bir şekilde genç toplulukları organize etme, böylece devletin işleyişine müdahale etmeyi istedi. Organize bir güç olan devletin yapılanmasında, bu toplumun tarihi-kültürel mirasına uygun hareket edilmesi için müdahale ettiğini söyleyebiliriz.

Necip Fazıl, milletimizin tarihi-kültürel mirası çerçevesinde sanat-fikir-aksiyon dışında herhangi bir memuriyet düşünmemiştir. Siyasi partilerle herhangi bir şahsî menfaat ilişkisi olmamıştır. Kendisinin milletvekillik veya senatörlük gibi istediği zaman elde edebileceği bir talebi hiç olmamıştır. O kendisini ve tüm hayatını imanlı nesiller yetiştirmeye adadı. Bunu Gençliğe Hitabesi’nde çok güzel anlatır…

Paraya karşı tavrı konusunda çok şey söylenir. Osman Yüksel Serdengeçti’nin şöyle bir esprisi var: “Necip Fazıl üstadımıza para yetmez. Küçük çapta bir Afrika devletinin hazinesi ancak onun masraflarını karşılayabilir.” Yani Üstadın paraya ihtiyacı olmadığından değil, bazı şeylere tenezzül etmediğinden söz konusu etmez. Eline inanılmaz miktarda para geçer ve inanılmaz çabuklukla o parayı tüketirdi.

Bu konuda arkadaşlardan biri Üstatla ilgili şöyle bir hatırasını anlatmıştı. Bir gün Üstadın bürosunda otururken, bir adam geliyor ve masaya para dolu bir çanta bırakıyor. Üstada diyor ki, “Benim bir vaadim vardı, Allah lütfetti kazandım, bu parayı da size getirdim. Siz bunu istediğiniz hayır işinde kullanabilirsin.” Sohbet devam ederken, çantadaki paraya bakılmıyor bile. Biraz sonra büroya başka bir adam giriyor ve Üstada halini şöyle arz ediyor: “Üstadım, biz bir cami yaptırıyoruz, ama imkânlarımız sınırlı, paramız yetmedi… Bizi tanıdığınız zenginlerden birkaç adrese gönderin de oradan bağış alalım.” Üstat, biraz önce adamın masanın üzerine bıraktığı çantayı göstererek, “Bu çantada biraz para var. İşinizi görürse alın, kullanın!” diyor. Adam, çantadaki paraya bakıyor ve teşekkür ederek odadan çıkıyor.

Necip Fazıl’ın yerinde başkası olsaydı, masanın üzerine konulan çantayı açar, sayar ve saklardı.

Benim şahit olduğum başka bir hadiseyi anlatayım. Üstat, 1973’te hacca gidip geldikten sonra Büyük Doğu Yayınevi’ni kurdu. Bütün eserlerini gözden geçiriyordu. Her sene böyle üç dört kitap çıkartmayı planlıyordu. Burada kitaplarını bastırıyor, ama müthiş sabırsız. Kitap matbaadan çıkar çıkmaz dağıtıyorlar. Ama vakti ve sabrı yok. Ben böyle günlerden birinde kendisini MTTB’de gördüm. Gidip karşısına oturdum. Üstat konuşurken biraz sonra genç bir delikanlı odaya girdi. Elinde bir büyük zarfla küçük başka zarflar vardı. Zarfları üstada verdi. Üstad büyük zarfı açtı, paraları çıkarttı. Gencin yardımıyla paraları sayarak, küçük zarflara koymaya başladı. Bu arada bazı paralar yerlere dökülüyordu. Genç arkadaş paraları toplayarak masanın üzerine bırakıyordu. Üstad paraları küçük zarflara koydu ve genç arkadaşa da bazı yerlere ulaştırmasını istedi. Bana döndü, “Mustafa, hamd olsun zekât verecek hale geliyoruz!” dedi.

Ben üstadı 1965’ten ölümüne kadar 18 sene boyunca bazen ziyaret ederek tanıdım. Üstadı hiçbir zaman ümitsiz görmedim. Peygamberimizin sünnetine uygun olarak şöyle bir şey de yaptı. Hacdan geldikten sonra, ölünceye kadarki 18 yıl boyunca, “Bende kimin ne alacağı varsa, senetsiz-sepetsiz de olsa gelsin alacağını istesin benden!” dedi. Şimdi böyle bir cesaret peygamberimizden başka kimde vardı?

Üstadın şiirlerinde hakikaten daha önce hiç duymadığımız metaforlar, benzetmeler ve imajlar vardır. Bu imajlar, bazen nesirlerine, fikir kitaplarına da kayıyor. Çünkü fikrî ve evrensel gerçekleri bazen şiirle bulmuştur. Üstat Necip Fazıl, Akşam, Çile, Kaldırımlar, Sakarya Türküsü, Muhasebe, Geceye Şiir gibi ilk şiirinden son şiirine kadar şiir dünyamıza müthiş güzellikler sunmuştur.

Peyami Safa diyor ki: “Necip Fazıl’ın bir şiiri var. Bütün şiirleri o şiirin mısraları gibidir.”

Gerçekten de ilk şiir kitabı ile son şiir kitabı arasında ciddi bir fark yok. Aynı düşünceyi söylüyor. Üstadın şiirlerinde böyle bir bütünlük var.

Ben sizleri üniversiteli gençler olarak gerçekten talihli buluyorum. Bu çağda yaşayıp da, Necip Fazıl’dan habersiz bir Türk genci olmak gerçekten acınacak bir durum. Çünkü Necip Fazıl hakikaten çok farklı ufuklara götürüyor insanı. Bir akşamüzeri Çetin Altan’a şöyle bir şey söylemiş, o da bunu 40 yıl unutamamış: “Kanatlarım ufuklara çarpa çarpa kanıyor, beni kimseler anlamıyor!”

Necip Fazıl’daki Anka kuşunu andıran kanatlardaki kanama öyle bir kanama ki, Sokrates’in kanaması gibi. Sokrates’in savunmasını hatırlarsınız. Öğrencisi Eflatun, “Efendim, sizi haksız yere öldürüyorlar. Bunun için ağlıyorum” der. Sokrates, “Beni haklı yere öldürselerdi asıl o zaman üzülmen lazımdı. Bunun için üzülme!” Gençlere mitolojik söylemleri sorgulayarak düşünmeyi öğrettiği için Sokrates’i zehir içerek ölüme mahkûm ettiler. Çünkü onun kanatları da ufuklara çarpıyordu…

Necip Fazıl da buna benzer bir suç yüzünden mahkûm oldu. Suçu neydi? Bu ülkenin aydınlarına tarih muhasebesi yapmak ve yakın tarih üzerinde düşünmeyi öğretmekti. Bunu bir şiirinde şöyle bir imajla anlatmaya çalışır: Kafanızı iki dizinizin arasına koyuyorsunuz ve düşünmeye başlıyorsunuz. Bir hesaplaşma, bir mütalaa yapmaya başlıyorsunuz. Bu müthiş bir kuyuya girmek gibidir. Bu kuyuya girmediğiniz zaman, bu dünyaya girmediğiniz zaman nasıl bir dünyada yaşadığınızı anlayamazsınız.

Necip Fazıl’ın yayınladığı Büyük Doğu’nun 1964 döneminin ilk dört sayısıyla iki-üç eserini okuduktan sonra, Adalet Partisi kongresine müdahalesi bana yadırgatıcı gelmişti. Ama Necip Fazıl’ı daha yakından tanıdıktan ve tüm eserlerini okuduktan sonra bir bütün olarak ele aldığım zaman onu daha iyi tanıyıp değerlendirdiğimi sanıyorum. Ne cemaatler, ne politikacılar, ne esnaflar, ne gazeteciler, ne şairler, ne yazarlar; bunların hiçbirisi Necip Fazıl’ı anlayabilecek seviyede değildir, çünkü o çok başka birisidir. Ben, her ay birkaç kez Necip Fazıl’ın yanına giderdim. Gideceğim gün o günü tam ona ayırırdım. Onun yanına gitmeden önce hiçbir şey okumuyor, hiçbir şey incelemiyor, zihnimi tamamen boşaltıyordum. Anlattığı şeyleri değerlendirebilmek ve anlayabilmek için yaz günlerinde sabah namazına kadar dolaşıyordum. Çoğu zaman kendimi yüksek gerilim hattına bağlanmış bir beyaz eşya, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi hissettiğim oluyordu. Yani, o eşya ne kadar sarsılırsa, ben de öyle sarsılıyordum. Ama Necip Fazıl’ı ciddiye almadan, bu ne diyor diye öylesine dinleyen arkadaşlarımız da vardı. Bugün bu ülkenin fikir hayatı, sanat hayatı, dini-tasavvufi hayatı, politika hayatı, tarih değerlendirmeleri, tiyatro edebiyatı gibi alanlarda onun çok ciddî bir etkisi var. Necip Fazıl’ın eserlerini okumuş, ondan bir şekilde yararlanmış insan çok farklı olur. Ama ne yazık ki, bu ülkede Necip Fazıl’ın eserlerinden beslenmemiş, ondan yararlanmamış insanların çok olduğunu üzülerek görüyoruz.

Toparlayacak olursak, ben, Necip Fazıl’ı hem uzaktan, hem yakından tanıma fırsatı buldum. Onu tanıdığınız zaman gerçekten çok farklı ufuklara, başka dünyalara, başka rüyalara gider, insanlık için çok farklı şeyler düşünürsünüz. Tolstoy, Dostoyevski, Shakespeare, Cervantes gibi büyük bilge şair ve yazarların eserlerini okuduğunuzda, onlarda görülen insanlığın kendisiyle ilgili olduğu, binlerce insanın kaderinin bir noktada kesiştiği anlardan birini yaşıyorsunuz. Bu çok önemlidir…

Türkiye eğer dönüşecekse, değişecekse, dünya ile birlikte daha iyiye, daha huzurlu hayata ulaşarak yaşanabilir, insana yakışır bir duruma gelecekse bazı şeylerin okuyarak bilincinde olmalıyız

Necip Fazıl’ın eserlerinde temel düşünce şu:

Biz Aydınlanma düşüncesinin oluşturduğu modern bir çağda yaşıyoruz. Modern çağ, Batı medeniyetinin globalleştirdiği bir modernizmi içine alıyor. Bu pozitivizm, materyalizm ve tarihi maddeciliğe yol açan bir düşüncedir. Rasyonalizm bunun en önemli aracıdır. Bu meseleyi anlamadığımız sürece, yani 18. yüzyıldan başlayan, Fransız İhtilâli’nın geliştirdiği, imparatorlukların, derebeyliklerin çöktüğü, ama meta olmayan her şeyin ötelendiği, metafiziğin bir tarafa bırakıldığı bir çağda yaşıyoruz.

Pozitivist dünya görüşüyle önce Meşrutiyet ve sonra da Cumhuriyet kurulmuştur. Elbette aklı başında kimse saltanat çağına, tek adam sultasına dönmek istemez. Kendi hayatımıza kendimiz hükmetmek isteriz, kendi ihtiyaçlarımıza göre çıkarılan kanunlarla yönetiliyoruz. Cumhuriyet, belki de rejimler içerisinde İslam’a ve Türk kültürüne en uygun idarî yapıdır. Ama bunun Pozitivizmle, Rasyonalizmle ve Aydınlanma düşüncesiyle oluşturulması şart mıydı? Bu hayatî soruyu sormamız lazım.

Bu soruyu dünyada ilk kez çok kuvvetli bir şekilde sorabilen ve alabildiğine muhasebesini yaparak ortaya koyan düşünür Necip Fazıl’dır. Aydınlanma düşüncesi yerine vahyin ışığında alternatif bir başka yaşama biçiminin, “Bugünküne mazi, yarınkine istikbal” diye ifade edildiğini görüyoruz.

Necip Fazıl’ın bütün eserlerinde, şiirlerinden tiyatrolarına, yazılarından tarih muhasebesine kadar hepsinde bu var. Bu bakımdan Necip Fazıl, kendi çağının tarihteki en önemli dördüncü örneğidir. Ötekiler de Sokrates, İmamı Gazali ve Descartes’tir; bunların hepsi de diyalektik sorgulamacıdır.

Aydınlanma düşüncesinin Kartezyen düşüncenin yozlaştırılarak oluşturulduğu bilinir. Metafiziğin inkâr edildiği, “meta” olmayanın “meta” değil diye küçümsendiği bir çağda yaşıyoruz. Aydınlanma düşüncesi, felsefi olarak ortaya koyduğu bakış açısını sanat eserleriyle yaymıştır. Necip Fazıl da sanat eserlerinde fark ettiği bir güzelliği fikir eserleriyle takdim etti. Bu takdim çok önemlidir.

Necip Fazıl gibi felsefi bir düşünce disiplini aldığınız zaman, felsefenin temel kitaplarını okuyarak etraflıca düşündüğünüz zaman bunun farkını anlarsınız. Felsefi eserlerle sanat eserleri iki ayrı dille yazılır. Necip Fazıl bu iki ayrı dilin ikisinde de mükemmel eserler ortaya koymuştur.

Zaman zaman Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’i karşılaştırırlar. Hâlbuki Nâzım, Ârif Nihat Asya gibi, o seviyede bir şairdir. Ârif Nihat Asya, Osmanlı-Selçuklu sentezi bir Türk-İslam dünya görüşünün propagandasını yapar, Nazım Hikmet ise Sosyalizm ve Marksizm’in Sovyet yorumunun propagandasını yapar. Necip Fazıl’ın yorumu kendine özgü tasavvufi İslam anlayışı ile İmamı Gazali’de bir kök bulur. Onu maziden alıp istikbale getirir. Yunus’tan bugüne evliya şairlerin benimsediği tarih şuuru, kendine özgü bir hürriyet anlayışı vardır. Necip Fazıl, ne Yahya Kemal gibi Osmanlı yorumunu, ne Mehmet Âkif gibi Selefi yorumu kabul edip bunu tebliğ etmez. O hep kendine özgüdür…

Kaynak: Ay Vakti Dergisi (105. sayı)

‘Tohum’ Ve Anadolu….

«TOHUM» VE ANADOLU

Necip Fazıl’ın «Tohum» adlı harikasını gördükten sonra eserin felsefesi ve temsili hakkındaki fikirlerimi Tan gazetesinde yazmıştım. İçinde bir kâinat vizyonunun bütün unsurlarını taşıyan büyük kategoride piyesler, her sınıf düşünceyi ayrı ayrı mihraklarda harekete getirmek kabiliyetinde oldukları için Tohum’u bir başka tarafından anlamaya çalışmak istiyorum.

Necib’in eserinde Millî Mücadele sadece mazlum bir milletin emperyalizme karşı ayaklanması ve Anadolu, sadece bir istihsal perspektifi içinde mütalâa edilecek alelâde bir toprak yığını, ruhsuz ve şapşal bir tabiat parçası değildir. Zekâyı maddeden kaidesi üstüne kaskatı bir idrak cihazı gibi oturtan materyalist görüşü parçalayarak bu maddenin dibini ve ruhunu eşeleyen Necip Fazıl, silâhın silâha değil kendi muhtevasını seferber etmiş bir kahraman ruhunun bütün bir kavga endüstrisine karşı çıkarak onu nasıl mağlûp ve kepaze ettiğini göstermek suretiyle ruhun topa tüfeğe, gizlinin açığa, sırrın bedâhete, namerinin meriye, kavranmıyan yakalanmayan mahiyetin, tutulan ve dar bir idrakte zincire vurulan sathî realiteye galebesini ilân, telkin ve ispat etmiş oluyor. Bu yepyeni idealist görüşle Anadolu bir seyyah fotoğrafçının filme çektiği standardize bir dere, tepe, yayla, toprak manzarası değildir. Basit ve geçici gözün gördüğü Anadolunun altında bir de görünmeyen, hakikî Anadolu vardır. Bakınız işte, üçüncü perdede Anadolunun ezelî ifadesi, kaval, size uzaklardan bu görünmeyen Anadolunun içini söylüyor. Bu sesin mantığı materyalist mantık mıdır? Bu sesin içindeki mânanın riyaziyesini tâyin etmek kabil midir? Hayır… Bu içeri plân, çizgi, fotoğraf, dar bakışa sığmaz. Fakat Necib’in piyesinde içinden dağlar geçen göz deliğinden, içinden deve geçen iğne deliğinden daha küçük bir cevhere, Tohumun cevherine bütün bir kâinat sığar. Anadoluyu anlamak, mevzuu anlamaktır. Nitekim her şeyi anlamak da yine Tohumun beşerce mümkün olabilecek en geniş idrakine varmak demektir.

Peyami SAFA
Hafta Mecmuası, sayı: 4 – 1935

1- Adımız, Davamız, Manâmız/Fahri BESNEK / İdeolocya Sınıfı

1- ADIMIZ, DAVAMIZ, MANÂMIZ

Herhangi bir iddia sahibi olmaksızın ve üstadın İdeolocya Örgüsü eserini daha kolay kavrama gayesi ile hazırladığımız bu çalışmada “ortaya koyduğumuz her türlü kayda değer noktalar üstada aitken, manasını yansıtamadığımız veya yanlış aksettirdiğimiz noktaların hepsi ise kendi nefsimize aittir” anlayışını şiar edindik. Hazırladığımız çalışmamızda üstadın eserine tamamen sadık kaldık. Kitabın orjinalinde aktarılan anlamları biz de sade bir dille ama yine üstadın üslubunu da andıracak tarzda ifade ettik. Ve kitapta çok açık manalara sahip olan veya püf noktayı gösteren bazı cümlelerini aynen aktardık. Genel olarak anlam bütünlüğü sağlamaya ve eserin vermek istediği manayı biz de aynen vermeye çalıştık… Büyük Doğu’nun namütenahi zenginliğine sahip gönüllerine selam olsun…

I-Adımız, Davamız, Manamız

1- Büyük Doğu

2- Orkestra, Senfonya ve Biz

3- Doğu-Batı

1- Büyük Doğu

*Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş ahengi olan Büyük Doğu, gelmiş ve gelecek zaman içinde bütün eşya ve hadiseler zeminini avlamaya memur fikir ağı halinde örülü manzume(dir)�
*Büyük Doğu� “Doğuş” hadisesine bağlı, asıl Şark âlemini bütün dış çizgileri ve iç nakışlarıyla kucaklayan; “Doğuş” hadisesi ve “Şark alemi”nden sonra tüm insanlığa örnek olmak davasıyla, onlarında üzerinde yeryüzünü yalayıcı mana�
*Doğunun doğuşu�
*Büyük Doğunun bütünleştirdiği Şark, vatan sınırları dışında herhangi bir ırk ve coğrafya planına bağlı değildir. Büyük Doğu öz vatanımızdan başlayıp güneşin doğduğu istikamette yani kemiyette değil, ruh ve keyfiyet planında; mekân çerçevesinde değil zaman çerçevesinde gerçekleşmeye talip�
*Maddi ve manevi sınır dışı ırk gayreti, toprak ve kavim hırsı ise yüzde yüz düşmanı olduğumuz zıt ve batıl hedeflerden bir tanesi�
*Önce kendimizi içten ve dıştan tamamlığa erdirmeli� Ötesi, olduktan sonra�
*Yani Büyük Doğu, çizmeli ayaklarla dışımızdaki iklimlere doğru kaba ve nefsanî bir yürüyüşten ziyade, rüzgârdan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ince ve ruhani bir sefer�
*Doğudan fışkırıp, Doğunun gerçek ruhuna ermiş, Batıyı devirecek hale gelmiş; sonra kabuk üstü donup kalmış, hikmetsiz ölçülere tutunmaya çalışmış; sonra gelişen Batıya karşı geriledikçe gerilemiş, sükutun dibini boylamış, gizli bir bünye sırrı yüzünden hastalığa dayanmış, devir devir sahte ve gülünç kurtuluş hareketlerine şahit olmuş, nihayet büsbütün tasfiye vaziyetine düşmüş ve yalnız mekân çerçevesinde kurtulmuş, işin Garp taklitçiliğine döküldüğünü görmüş, zaman çerçevesindeyse bir türlü kurtulamamış bir millet olmak şuuruna sımsıkı bağlıyız.
*Bir zamanlar Doğunun teknesinde yuğurulan, kendi teknesinde de doğuyu yuğuran şahsiyet hamurumuz, Doğu ile bizim zaafımızda mecalden düştü, Şimdiye dek kendi cevherleriyle yabancı cevherler arasındaki tüm olumsuz katışmalar yüzünden çürüye çürüye şimdiki hale geldik.
*Viyana bozgunundan bu yana içimizle dışımız ve köklerimizle dallarımız arasında, dünya çapında, çile dolu muhasebe yapabilecek bir tek insan bile yetiştiremedik. Onbaşı kültürlü aksiyonerlere uyup onları kahramanlaştırdık.
*Tanzimattan beri devam eden sahte inkılâplar ve türetilen sahte kahramanlarsa davamızın müşahhas planda baş meselesidir.
*Kendi cebimizde kaybettiğimiz ve hep yabancı ceplerde aradığımız anahtarın kum üzerindeki yuvası� Büyük Doğu budur. Hem mana hem madde, hem zaman hem mekân. Bütün insanlığa örnek halinde Doğu âlemine remz�
*Büyük Doğu, İslamiyet’in emir subaylığı� İslam içinde ne yeni bir mezhep ne de yeni bir içtihat kapısı� Sadece “Sünnet ve Cemaat ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi ve bunu eşya ve hadiselere tatbik işi�

2- Orkestra, Senfonya ve Biz

*İçindeki tüm kısımlarıyla birlikte orkestra, bir devlettir.
*Büyük Doğu, Senfonik bir orkestra� Doğunun ruh kökünde, öz gövdesi ve dallarıyla iç içe, Batının madde ağacını yetiştiren ve Doğu âleminden Büyük Doğunun fışkırmasını hedefleyen bir mefkûre senfonyası�
*Doğunun madde hakikatlerini tekrardan kavramasının ve Batının da ihmal ettiği ruhu, bulmasının ilacı, senfonisi�
*Doğunun, mücerret iman vatanına kavuşmuşken, buna, en ileri zaman ruhunu yüklemesinin ve mekânı lif lif örmesinin senfonyası çalıyor.
*2 asırlık fikir hayatımızın asli halini bulma ve terkip davası�
*Madem orkestra bir devlettir, şimdi onun tüm parçalarının (enstrümanların) özelliklerini gösterme zamanı. Yani büyük senfonyaya başlama zamanı geldi. Bu Büyük Doğu’dur.
*Bu senfonya, Büyük Doğu’nun dünya görüşü sadece saf ve gerçek İslam ruhunun tüm hak ve hakikatleriyle Doğu ve Batı dünyasını kucaklama davasıdır.
*Büyük Doğu, kendi başına, kendisiyle vardığı bir sebep ve netice hükmü halinde hiçbir hürriyet, istiklal ve benlik haletine malik değildir. Mutlak istiklal, mutlak hakikat sahibinindir. İslam ona teslim olup selameti bulmaktır, hürriyet ve teslimiyetin hakikati de işte bu hakikate teslimiyet ve esaret.
*Şu halde Büyük Doğu, güya hür ve istiklalli fikirlerin manzumelerini güneş ışığı yanında kibrit alevinden aşağı bilir ve insan gayretlerinin en büyüğünü de bu güneşe pencere açmaktan ibaret kabul ederken kendisini tekrar tekrar yineleyerek İslam şualarını süzen bir prizma, bir anlayış mihrakı olduğu söyler ve bunu borç addeder.
*Biz aklımızı peşin olarak sahibine teslim ettik ve ondan sonra bize geri verilen akılla düşünmeye başladık. İşte gerçek akıl budur!
*Zahirde 14 asır evvelinde başlayan, esasta tüm zamanı ve mekanı kuşatan “sonsuz ileri”!.. Gayemiz sensin!..

3- Doğu-Batı

*Biz kendimizi Doğu-Batı diye mevhum ve mutaassıp bir ayırt edişe bağlamayız. Böyle bir darlığa sığdıramayız. Hakikat her yeri kuşatırken biz de her türlü mekân hasisliğinden mücerret ve münezzeh anlayıştayız. Doğu-Batı ayrımını coğrafi bir kadroya bağlamayıp Doğunun rengini ruhta, Batının rengini akılda görüyoruz. Bu durum tüm hakikati ortaya koyuyor. Yoksa kaba mekân ölçüleriyle Doğu da Batı da anlamsızdır�
*Biz, Doğuya galip rengini üfleyen, onu bütün dünyaya karşı taarruza ve aksiyona kaldırmış olan ve batıya, kendini korumak adına engeller koyduran, Doğuyu da davamızın “ruh tarlası” kabul eden anlayışın davacılarıyız.
*Doğu ile Batı bu aksiyon ve engel hareketleriyle kendini net olarak ayırırken, bu işi başlatan, aksiyonundan ötürü biz, araya sınırları çizense onlardır. Biz ifadelerimizi Doğu-Batı bölümünde şekillendiriyorsak davamızın namütenahiliğine karşı mahcup, zıtlarımıza karşı da onların ayrım çizgilerini yok saymayan gerçekçi kişileriz.
*Doğu ve Batı ayrımını yaptıktan sonraki manzara şu şekilde karşımıza çıkıyor: İçeride, Doğu âlemi ve yılgın, bitkin, bezgin ölü bir insanlık. Dışarıda da, galip, mağrur, saldıran ve Doğuya örnek gösterildikçe Doğuyu zehirleyen bir âlem, Batı âlemi. Dava ise içli ve dışlı bu iki zıt dünyanın tüm aldatıcılıklarını bir tarafa bırakıp muzaffer olmak için tüm iç ve dış cephelerde savaşan ebedi hakikat davası�
*Böylece Doğu, Batı ve Büyük Doğu anlamları şimdiden hecelenmeye başlanmış olmuyor mu?

İdeolocya Sınıfı / Fahri BESNEK

20. Asrın ‘Çile’ Harmanı: Üstad Necip Fâzıl Kısakürek

20. ASRIN “ÇİLE” HARMANI : ÜSTAD NECİP FÂZIL KISAKÜREK

Dr. Mehmet GÜNEŞ

O, Türkçe’yi emsâlsiz bir mahâretle kullanan, kelimeleri bir kuyumcu titizliliğiyle işleyip taçlandıran, infilâk hâlindeki yanardağlar gibi için için yanan, rûhu fırtınalı ummanlar gibi dalgalanan, engin muhayyilesiyle has şiirin şafağına dayanan ve “her mısraı bir şiir mecmuası” olan “Şâirler Sultânı”ydı… O, çölleşen fikir dünyamıza düşünceleriyle hayat veren, kandilleri sönmeye yüz tutmuş bir kubbenin rûhunu kalemiyle ateşleyen, kendimize ait mukaddes rüyâları görmemiz için “küllî bir tefekkür şuuru” oluşturmayı hedefleyen ve yeniden câmi merkezli bir medeniyet inşâ etmeyi gâye edinen eşsiz bir mütefekkirdi…

O, hem tasavvuf deryâsının derinliklerine dalan, hem de şâirliğin zirvesine ulaşan; mekânla zamanı, ezelle ebedi, idrâkle sezgiyi, akılla duyguyu, coşkuyla ritmi, biçimle ahengi birleştiren; fikrî yazılarında sanatkârlığını tebârüz ettiren, sanat eserlerinde de mütefekkirliğini terennüm eden müstesnâ bir edipti…

O, mücerredi müşahhas sembollerle ifâde eden anlatım biçimiyle nesri canlandıran, makâlelerini çarpıcı cümlelerle şâha kaldıran ve müthiş hitabetiyle kitleleri heyecanlandıran muazzam bir kalem ve kelâm ustasıydı…

O, maddede vârolan ihtişâmın sırrına eren, maddenin esrârında Allah(c.c.)’ın azâmetini gören, madde-ruh problemini iç âlemindeki coşkuyla bütünleştirip, zekâsının kıvraklığı sayesinde tadına doyulamayan muhteşem bir üslûpla dile getiren,

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,
Mârifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.”

diyerek poetikasını en veciz bir biçimde ortaya koyan büyük bir sanatkârdı…

O, kendine has tarzı, büyülü anlatımı, estetik kaygıları, sembollere yüklediği mânâların modern yansımaları, zıtlıkların ahengini ortaya koymadaki ifâde gücünün erişilmezliği, metafizik derinliği, kelime zenginliği, fikrî ve felsefî alanlardaki düşünce bütünlüğüyle kendine has bir nesir dili inşâ eden mükemmel bir nâsirdi…

O, el attığı her alanda şahikalaşmış, üç hâneli rakamlarla ifâde edilen telif eserlere imza atmış, keyfiyette olduğu kadar kemiyette de Türk Edebiyat ve tefekkürünün yüzünü ağartmış; şiir, tiyatro, hikaye, din-tasavvuf, roman, polemik ve tefekkür sahalarında “kitaplık çapında” eserler vermiş bir velût yazardı…

O, karanlık devirleri aydınlatmış, kendini bütün varlığıyla inancına adamış, “Türk’ün ruh köküne bağlı” nesillerin yetişmesi için çıra gibi yanmış, beyinlere ve gönüllere ışık tutmuş, gençliğe istikâmet vermeyi başarmış, millî kalarak evrenseli yakalamış müthiş bir fikir ve aksiyon kasırgasıydı….

O, mağdurların, mâsumların, mazlumların safında yer aldı, çiğnenen mukaddesat ve unutturulmak istenen millî değerler için mücâdele verdi, her zaman zora tâlip oldu… İslâm’ı müdâfaadan aslâ geri durmadı, emniyet-mahkeme-cezaevi arasındaki baskılardan hiç çekinmedi, fikir kılıcını çekerek fildişi kuleleri tek başına yıkmaya çalıştı… Türk Milleti’nin akıl almaz bir zillet içinde boğulmasına karşı isyan etti; baş koyduğu yolda tatmadığı eziyet, görmediği cefâ, çekmediği çile kalmadı; dûçâr olduğu baskılar karşısında azâmetinden, asâletinden, cesâretinden, metânetinden ve izzetinden hiçbir zaman tâviz vermedi… O, mahcup tavırlı bir kitleye, zâlimler karşısında nasıl bir mağrur duruş sergilenmesi gerektiğini tebliğ ve temsil eden ser-âzâd bir kahramandı…

O, “Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir” “ diyerek fikirde aksiyon arayan, “aksiyon düşmanı fikir adamı, dişleri sökülmüş ve pençeleri törpülenmiş bir sirk aslanı kadar merhamet telkin edicidir” hükmünün “Çerçeve”sini çizen ve aksiyonerliğini hayata geçirirken;

“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık nereden esersen es”

diyen büyük bir davâ adamıydı…

O, İslâm’ı yok sayan, millî değerlerimizi göz ardı eden zihniyete karşı “ ciddî, tutarlı ve seviyeli ilk hesaplaşmayı başlatan” korkusuz bir şâir ve mütefekkirdi…O’nun mısraları ilkbahar çiçeklerinin üzerine yağan rahmet misâli gönüllerimize damlarken, nesri de inkârın buz dağlarını bir ağustos güneşi gibi eritti ve “Tarihteki Yobazların” yobazlıklarını ispat etti…

O, herkesin kullandığı kelimelere hiç kimsenin tasavvur edemediği anlamlar yükleyerek çarpıcı nüanslar kazandıran, onlara yeni ufuklar açan, duyguları söylenebilme imkânlarının son haddiyle dile getiren, insan muhayyilesinin müntehâsını zorlayacak ifâdeleri terennüm eden muhteşem bir erbâb-ı kalemdi…

Bu yüzden O, isminin müterâdifi olan “Üstad” sıfatını kâmil mânâsıyla hak etmiş, hiç boşluk bırakmadan, hatta taşacak bir biçimde üstad kelimesinin içini bihakkın doldurmuş ve hatta, üstad sıfatı bile O’nu ifâde etmek için yetersiz kalmıştı…Çünkü üstad kelimesi, Hâşim’in ifâdesiyle, “ehliyetin son olgunluk mertebesi” olup “dâhînin bir derece aşağısıydı”… O, üstad kavramını aşan birisi, hakkıyla ifâde etmek gerekirse ‘Üstadların Dâhîsi’ydi…

Hülâsâ O; şiirde, nesirde, tefekkürde, hitâbette zirveyi tutan; edebiyatın bir çok sahasında, tiyatro, hikaye, roman, tarih, biyografi, inceleme, deneme, fıkra, makâle ve mizah dallarında, fikrî ve felsefî alanlarda, din ve tasavvuf mevzuunda mühim eserler veren; ilgi çekici bir hayatın, müstesnâ bir sanatın ve çaplı bir şahsiyetin sahibiydi…

O, şiirdeki tartışılmaz büyüklüğünün yanında; bir çok konuya derin vukûfiyeti olan bir muharrirdi…

O, “şiirdeki kudreti ve bir dâvâ adamı olarak samîmiyeti naif taraflarını setreden”; inandıkları ve yazdıkları ile yaşadıkları arasında “kendini arayan” bir insandı…

O; kâbiliyetinin, özelliklerinin, üstünlüklerinin ve dehâsının farkında olan ve bu konuda hiç de mütevâzılık göstermeyen, aksine mütehâkkim olan, kendini beğenen ve kendine güvenen bir insandı… Hayatı boyunca ruhundaki cezbesi hiç eksilmeyen, yüreğindeki coşkusu hiç durulmayan, hitabetindeki hükmedici üslûbu hiçbir şartta zevâl bulmayan, enerjisi hiç tükenmeyen, yazılarında ve özel hayatında da otoriter tavrından hiç taviz vermeyen güç bir adam, hükümranlığını her an hissettiren güçlü bir adam, yaşarken klasik olmuş müstesnâ bir adamdı …

O, inanılmaz medler ve cezirler yaşayan, buhranlar geçiren, fırtınalar atlatan, iç dünyasındaki hafakanları dağıtmak için fikir çilesiyle baş başa kalan nev’i şahsına münhasır bir yazardı…

O, insan ve toplumun içinde bulunduğu sıkıntıları, çatışmaları, psikolojik hâlleri, eşyâ ve tabiatın künhüne vâkıf olmak için yaşanan hafakanları, ölüm gerçeği karşısında kulun acziyetini, mustarip “ben”in yalnızlığını, “ben” içinde yaşanan çatışmaları, hesaplaşmaları ve çözüm yollarını gösteren bir tefekkür burcuydu…

O; katıksız bir îman şâiri, müstesnâ bir yazar, muhteşem bir sanatkâr, dâhî bir mütefekkir, muazzam bir hatip, gerçek bir münevver, yılmaz bir inanç ve dâvâ âbidesi, ideâlist bir aksiyoner, tâvizsiz bir “Büyük Doğucu” ve başlı başına bir “Mektep Adam”dı…

O, şiirde farklı bir çıkış yaparak çağımızın buhranlarını dile getiren, Yunus’un derûnî sesinin, Fuzûlî’nin yakıcı nefesinin, Nedim’in sevgisinin, Nef’i’nin öfkesinin, Nâbî’nin hikmetli söyleyişinin, Şeyh Galip’in İlâhî aşkının, Zîyâ Paşa’nın hicvinin, Abdulhak Hâmid’in metafizik ürpertisinin, Mehmet Âkif’in dînî duyarlılığının, Yahyâ Kemâl’in tarih şuurunun terkibini yapan ve “ “Anamızın ağzımızdaki ak sütü” olan güzel Türkçe’mizi çok efsûnkâr bir biçimde “hâlis şiir”le buluşturan ve bu yüzden de “Sultân-üş Şuarâ” unvânını her yönüyle hak eden dâhî bir îman şâiriydi. …

O, bütün şiirlerini hece vezniyle yazmış, millî veznimize kentli bir muhtevâ kazandırmış; modern şiir ölçüleriyle, insanın kâinattaki yerini, hayatın soylu acılarını, iç âlemin gizli duygu ve ihtiraslarını, ölüm ve ölüm ötesini, madde ve ruh problemlerini, ebedî dünyayı ve “Sonsuz’a varmayı” anlatmıştı…

O, şiirlerinde, “boşluğu ense kökünde” gezdiren insanın “kızılca kıyâmet” kopartarak “öz ağzından kafatasını kusmasını”, “kül ettiği can elmasını” terennüm ederken çok orijinal söz gruplarını ve sıra dışı benzetmeleri edebiyatımıza kazandırmıştı…

O, sürekli infilak hâlindeki bir yanardağdı…O, ufuklarımızdaki zifiri karanlığı fecr-i sâdıka çevirecek olan tek istikâmetin Kıble, bu menzile ulaşabilme vâsıtasının “Sonsuzluk Kervanı” ve tek gerçeğin “Mutlak Hakîkât” olduğunu dünyaya haykıran bir volkandı…

O, sadece şâirane hayallerin peşinde olan, depresif tiyatro densizlikleriyle vakit geçiren, sathî düşüncelerle zaman öldüren bir edip değildi…

O, öyle bir erbâb-ı kalemdi ki; kalemi sadece ufukları zorlamakla kalmaz, ufkumuzda olup da göz ardı edilenlerle birlikte, ufuk çizgimizin ardındakileri ve Mâverâ’dan gelen lâhutî esintileri de en lâtif ifâdelerle dile getirirdi…

O, bilip de farkında ol(a)madığımız güzellikleri, unutturulmak istenen bize ait değerleri, unutulmaz bir biçim ve çok etkili bir tarzda bizlere anlatırdı…

O, İslâm’ın özünü anlayan ve anlatan, yaratılış gâyesini idrâk edemeyen hiçbir muhâkemenin idrâksizliğin ötesine geçemeyeceğini bilen ve bildiren, İslâm’ın topyekûn bir hayat nizâmı olarak kabul edilmesi gerektiğini kavrayan ve kavratan, hayâtın ve ölümün murâkabesini eserleriyle en güzel bir biçimde yapan ve yaptıran, aksiyonsuz bir îmana düşüncelerinde aslâ yer vermeyen, nesillerin muhtaç olduğu fikir yoksulluğunu hayatı boyunca telafi etmeye çalışan ve bütün eserlerinde ”olağan”ın ötesine geçerek, “Aşkın” olanla, yâni “Müteâl” olanla irtibâtımızı sağlayan inanç âbidesi bir mütefekkirdi…

O, büyük kalabalıkları teshir edebilen mükemmel bir hatipti…O’nun gür sesi ve müthiş hitâbet gücü dinleyenleri büyüler, gönülleri dalgalandırır, konuya hâkimiyeti, felsefî derinliği ve millî yorumlarıyla muhataplarını etkiler, kısa sürede ruhlara nüfuz eder, meydanları aşka getirirdi..

O, tâvizsiz bir kişilikti…Yılmayan bir irâde, tükenmeyen bir enerji, eğilmeden dimdik ayakta duran kendinden emin bir insandı… Gerektiğinde noktasız, virgülsüz hitap etmiş, dur-durak bilmeden yazmış ve söylemiş, rakiplerini yıldırmış bir polemik erbâbıydı… O, taşı gediğine koyan bir nüktedandı…

O’nun hayatından hiç eksilmeyen “tefekkürün çile hâline gelmesi”, insanlığın yetiştirdiği çok büyük dâhîlere münhasır bir hâlettir… İşte bu hâlet-i rûhiye bütün ihtişâmıyla; Üstad’ın hayatında, sanatında, ve düşüncelerinde tezâhür etmiştir… O’nun çilesi, bedeninin çektiği ıstırapların çok ötesinde olan; ruhta, gönülde ve beyinde yaşanan “hafakanlar”, “burkuntular”, “zonklamalar”, “kanlı kıymıklar” ve “mukaddes azaplar”dır… Üstad’ın bedenen dûçâr olduğu sıkıntılar, mücâdele zorlukları, karşı karşıya kaldığı yokluklar, uğradığı haksızlıklar, cezaevinde çektiği çileler; tefekkür çilesine göre bir hiç mesâbesindedir…

O, “Allah, ıstırabını çektirmediği şeyin nîmetini vermez” dediği için devamlı çileye tâlip oldu, çile çekti, çileyi tâlim etti..

O, bastığı “Kaldırımlar”a, baktığı “Ayna”lara, duvarları yaralı “Otel Odaları”na, ölüm çanından daha acı bulduğu kampana seslerine, kesik çığlıklı trenlere, içinde korku dumanlarının kıvrıldığı bacalara, hülâsâ haricî âlemin her şeyine çile nazarıyla baktı, yağmurda bile “kanını boğan bir ipliğin “çilesini tasvîr etti.. O, çehresinde sayılamayacak kadar çok çile çizgisi olan, çektiği ruh ve fikir çilesini bütün eserlerine yansıtan, çileyi yaşayan, çile içine yeni bir “Çile” parantezi açan ve 79 yıllık çileli bir ömrün “Çile”sini “hayâl kanatları kan içinde” kalarak kaleme alan 20. ASRIN ÇİLE HARMANI’ydı…

O, “hor, öksüz ve büyük” olan bir dâvânın “mukaddes yüküne” bir ömür boyu “rütbe” ve “mal” beklemeden “hamal”lık yaptı…

O, “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya” durumuna düşürülenlerin kısıl(a)mayan sesi oldu… O, solan ümitlerimizi yeşertti… Ulvî bir gâyeye yönelmenin mutluluğunu tattırdı bizlere… “Allah yolunun divânesi” olan “Anadolu” insanına; güvenilmesi gerekenle, yapılması icâp edeni anlatmak için:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya;
Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk. Sakarya!..”

dizelerini haykırdı…

O, bizim her alandaki sancaktarımızdı…

O, çilesini çekmediği, bedelini ödemediği bir dâvânın dâvâcısı değildi…

O, “Vîrân olası hânede evlâd ü ıyâl var” demeyen, hânenin vîrân olmasına rızâ göstermeden umrâna imkan olmadığını bilen “bir inanmış insan”dı..

O, Allah demenin yasaklandığı, elifin bile dar ağacına çekilmek istendiği devirlerde mangal gibi yüreğiyle ortaya çıktı, her türlü tehlikeyi göze alarak sesini yükseltip küfre giden yolların yanlışlığını anlattı… Hayatının hiçbir döneminde zâlimlerin hiddetini çekmemek için kısık sesle yapılan duâların gizli âmincisi olmadı; “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” demenin ötesine geçip, zindanları umursamadan insanlığı kurtaracak tek yolun “İlâhî Nîzâm” olduğun en yüksek perdeden ve en gür biçimde haykıran yılmaz bir mücâhitti…

O, inancını yılmadan savunan bir insan olarak sayısız tâkibata uğramış, dokuz defa “Taşmedrese” görmüş, dört yıla yakın bir süre Yusufiyeli olmuş, inancının çilesini çekmeyi şeref bilmişti..Hiç recûliyyet eksikliği göstermemiş, hiç ümitsizliğe düşmemiş, yenilgiyi ve alt edilmeyi aslâ kabul etmemişti:

“Mehmet’im sevinin başlar yüksekte,
Ölsek de sevinin, eve dönsek de,
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte,
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir,
Gün doğmuş-gün batmış ebed bizimdir”

diye haykıran, zafere bütün kalbiyle inanan, her zaman ümitvâr olan bir yiğit insandı…

O, ömür boyu “Ölümsüz Gerçek” in peşinden yürüyen, “ağrıyan akıl dişi”nin ilacını arayan, “göklerin kamçısıyla yediği dayaklar” sebebiyle metafizik gerilimler yaşayan, suyun kaynağında susuzluk çeken bir mustaripti…

O; İslâm’ın nâmütenâhi ikliminde kendine gelmesiyle, Allah Resûlü’nün izinde doğru yolu bulmasıyla ve Abdülhakîm Arvâsî’nin rahlesinde irşâd olmasıyla “Mutlak Hakîkati” en güzel bir biçimde anlamış ve onun ruhlara sükûnet veren âsûde iklimine vâsıl olmuş bir bahtiyârdı……

O, Anadolu insanının derûnunda -küllenmiş olsa da- bütün saflığıyla yatan İslâm’ın ihyâ edilmesi gerektiğine inanan bir Müslümandı… O, “Yiğit, düştüğü yerden kalkar” “Yitik, kaybedildiği yerde aranır” diyen “hâlis bir Türk”tü…

O, “Dışı pırıl pırıl Türk, içi alev alev İslâm; içi dışına hâkim, dışı içine köle” diye târif ettiği gençliğin Anadolu’da yeniden ayağa kalkması ve medeniyet tasavvuru olan bir hareketin yeniden kendi “ruh köküne” sahip çıkması gerektiğine gönülden inanırdı…

O, Batılılaşma mâcerâmızı en güzel bir biçimde ve en basit ifâdelerle anlattı…

O, “Benim adım Bay Necip, babamınki Fâzıl Bey” dizesiyle ciltler dolusu bir kitabın anlatabileceği gerçeği; bu kadar yalın, bu kadar çarpıcı ve bu kadar hüküm verici bir şekilde bir mısrada ifâde etti… “Cebimizde unuttuğumuz evimizin anahtarını yâd ellerde arar olduk” diyerek çıkış yolumuzu tek cümlede özetledi… .. Bu günkü geldiğimiz noktayı, üç katlı bir ev sembolüyle, her katın durumunu bir nesle hasrederek târif etti, üç katta 80 yılın tahlîlini en çarpıcı bir biçimde ortaya koydu, sehl-i mümtenî tarzıyla bir mîzân çıkardı ve müthiş bir “Muhâsebe” yaptı…

İnsanoğlunun şu fânî dünyadaki sevinci de, çilesi de elbette gelip geçer, elbette bir gün biter; ama Üstad’ın altın işlemeli “Çile”si asırlar boyu yaşayacak, yeni nesillerin gönül sevincine, fikren istikâmet bulmasına ve “Türk’ün ruh kökünü” yeniden idrâk etmesine vesile olacaktır…

Bu sebeple “Meçhûller caddesinin bu kimsesiz seyyâhı”na kimsesiz olmadığını gösterelim… “Vasiyet”inin son cümlesinde: “Beni de Allah ve Resûl aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divânesi olarak arada bir hatırlayınız!” diyen Üstadımıza olan vefâ borcumuzu ödeyelim ve O’na “Vasiyet”i mucibince hediyeler gönderelim… Üstad’ın “Yemeğim Fâtihâ, günde beş öğün” mısraından ilhâm alarak, O’nu hiç olmazsa “arada bir” yâd edelim ve “Fâtihâ”sız bırakmayalım… Cenâb-ı Hakk, Üstâdımıza ganî ganî rahmet eylesin, Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in şefaati O’nun üzerinden hiç eksilmesin; kabri nûr, rûhu şâd, mekânı Cennet olsun… Âmîn…

Adam Kalbine Yürür, Kalbi Rabbine!

ADAM KALBİNE YÜRÜR, KALBİ RABBİNE!

Yürüdükçe açılan yollar; bir adıma on adım geleceğini vaat edenin mukabelede bulunmasıdır insana. Söz verilmiştir kutsaldan ve yürünecek olan yol bellidir mukaddes eşiğin süpürücüsü olarak.

Adam yürür… Gök devrilir kalbinin tavanına, kopmuştur kıyameti adamın: ölecek ve yeniden dirilecektir, kaçış yok çünkü ses gelmiştir gaiplerden. Okun ucundaki zehri göğüsleyebilmek öz ağzından kafatasını kusabilenlere nasip… Bir bardak suda çalkalanan dünya istikameti söndürür, boşluğu yıkar ve hakikat ile rüyanın mukayesesini yüzüne tokat gibi çarpar kapandığı yatağında büzülen adamın!

Akrepler nokta nokta ruhunu sokarken, adamı lûgatlara yalvarttıran bu hâl de nedir? Halinden isim veremeyen lügat ne bilsin anne duasının düşüp de perde olduğu hâli. Muşamba dekorlarda sürdürüp giderken hayatını ne bilsin sıcak yarada kezzaptır artık fikirler, sülüklüdür beyin zarında taşıdıkları. Yanmadan temizlenmez ruh; yanar da yandıkça gelişir ruh kütüğü!

Çil horozlar kan – ter içinde sabaha kavuştururken geceyi ve içindekileri, yepyeni bir dünya hediye ederler ensesinde balyoz taşıyan adama. “Açıl susam açıl açıl” açılır mavera, açılır kapılar. Yürüyüp gider adam, elinin tersiyle ittiği cüce şairlik ardında kalır…

(Hacer Akıcı – Yedi İklim Dergisi – Mayıs 2008)

Ağaç Dergisi’ndeki Yazarlar, Dergide Yayımlanan Yazılar Ve Üstad’ın Kaleme Aldığı Yazılar Listesi

Ağaç Dergisinde Kimler Vardı

17 sayılık küçük bir koleksiyon olmasına rağmen Ağaç dergisinde çok zengin bir sanatçı kadrosu vardır. İlk sayıdan başlayarak son sayıya kadar dergide yer alan isimleri sıralamak bu konuda kafi derecede fikir verebilir.

Birinci Sayı (14 Mart 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç, Abdülhak Şinasi Hisar, Burhan Toprak, François Mauriac, Fikret Adil Kamertan, Sabahattin Ali.

İkinci Sayı (21 Mart 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Burhan Toprak, Suut Kemal Yetkin, François Mauriac, Sabahattin Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Adalı (Abasıyanık), Ahmet Muhip Dranas.

Üçüncü Sayı (28 Mart 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Şekip Tunç, Sabahattin Rahmi Eyüboğlu. Abdülhak Şinasi Hisar, İ. Galip Arcan, François Mauriac, Nurullah Cemal Berk, Nurettin Artam, Sait Faik Adalı (Abasıyanık), Feridun Fazıl Tülbentçi.

Dördüncü Sayı (4 Nisan 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Şekip Tunç, Suut Kemal Yetkin, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Kutsi Tecer, François Mauriac, Nurullah Cemal Berk, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Adalı (Abasıyanık), Hıfzı Şevket Rado.

Beşinci Sayı (11 Nisan 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Falih Rıfkı Atay, Suut Kemal Yetkin, Abdülhak Şinasi Hisar, Cevat Memduh Altar, François Mauriac, Nurullah Cemal Berk, Ziya Osman Saba, Samet Ağaoğlu, Fuat Ömer Keskinoğlu, Fikret Adil.

Altıncı Sayı (18 Nisan 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Abdülhak Şinasi Hisar, İ. Galip Arcan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cevat Memduh Altar, François Mauriac, Nurullah Cemal Berk, Ömer Bedrettin Gökbelen, Fikret Adil.

Yedinci Sayı (16 Mayıs 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Şekip Tunç, İ. Galip Arcan, Ahmet Muhip Dranas, Abdülhak Şinasi Hisar, Burhan Toprak, Andre Suares, Cevdet Kudret Solok, Sait Faik Abasıyanık.

Sekizinci Sayı (23 Mayıs 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Şekip Tunç, İ. Galip Arcan, Abdülhak Şinasi Hisar, Nurettin Şazi Kösemihal, Cahit Sıtkı Tarancı, Georges Cattani, Andree Babellon, Miraç Katırcıoğlu, Cevdet Kudret Solok, Sait Faik Abasıyanık, Fuat Ömer Keskinoğlu.

Dokuzuncu Sayı (30 Mayıs 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Şekip Tunç, Ahmet Muhip Dranas, İ. Galip Arcan, Georges Cattani, Andre Babellon, Miraç Katırcıoğlu, Cevdet Kudret Solok, Fikret Adil.

Onuncu Sayı (6 Haziran 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Suut Kemal Yetkin, Asaf Halet Çelebi, Salih Zeki Aktay, Zühtü Müridoğlu, Georges Cattaui, Andre Babellon, Miraç Katırcıoğlu, Cevdet Kudret Solok. Fikret Adil.

On Birinci Sayı (13 Haziran 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İ. Galip Arcan, Salih Zeki Aktay, Asaf Halet Çelebi, Georges Cattaui, Andre Babellon, Miraç Katırcıoğlu, Cevdet Kudret Solok, Fikret Adil, Ahmet Muhip Dranas.

On îkinci Sayı (20 Haziran 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Abdülhak Şinasi Hisar, Feridun Fazıl Tülbentçi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Asaf Halet Çelebi, Georges Cattaui, Andre Babellon, Salih Zeki Aktay, Cevdet Kudret Solok, Ayetullah Sümer, Miraç Katırcıoğlu, Şerif Hulusi Sayman.

On Üçüncü Sayı (27 Haziran 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Abdülhak Şinasi Hisar, Suut Kemal Yetkin. Ahmet Muhip Dranas, Asaf Halet Çelebi, Georges Cattaui, Andre Babellon, Salih Zeki Aktay, Cevdet Kudret Solok, Zühtü Müridoğlu, Samih Nafiz Tansu, Şerif Hulusi Sayman.

On Dördüncü Sayı (4 temmuz 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Abdülhak Şinasi Hisar, Ziya Osman Saba, İ. Galip Arcan, Miraç Katırcıoğlu, Asaf Halet Çelebi, Georges Cattaui, Andre Babellon, Salih Zeki Aktay, Cevdet Kudret Solok, Fikret Adil, Cahit Sıtkı Tarancı.

On Beşinci Sayı (18 Temmuz 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Şekip Tunç, Suut Kemal Yetkin, Cahit Sıtkı Tarancı, Mahmut Ragıp Kösemihal, Asaf Halet Çelebi, Georges Cattaui, Grilparzer, Salih Zeki Aktay, Cevdet Kudret Solok, Ahmet Hamdi Tanpmar, İsmail Safa Esgin.

On Altıncı Sayı (25 Temmuz 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Suut Kemal Yetkin, Ahmet Hamdi Tanpmar, Asaf Halet Çelebi, Grilparzer, Salih Zeki Aktay, Cevdet Kudret Solok, Miraç Katırcıoğlu, Zahir Sıtkı Güvemli.

On Yedinci Sayı (29 Ağustos 1936): Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Şekip Tunç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Grilparzer, Asaf Halet Çelebi, Salih Zeki Aktay, Cevdet Kudret Solok.

Bu belirgin isimlerden başka dergide yer alan bazı isimler kısaltma şeklinde verilmiş. Kısaltmalardan bazılarının hangi şahsa ait olduğu ilk harflerden anlaşılmaktadır. Mesela, “N.F.K.” kısaltmasının Necip Fazıl’ı gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu manada dergi boyunca geçen kısaltmalar şunlardır: “N.F.K.”, “B.T.”, “S.A.”, “N.C.B.”, “A.H.İ.”, “S.”, “FA.”, “C.S.T.”, “Ş.H.S.”, “Z.F.F.”, “C.T.” Bu kısaltmalardan “S.A.”nın Samet Ağaoğlu, “FA.”nm Fikret Adil, “C.S.T.”nin Cahit Sıtkı Tarancı,”Ş.H.S”nin Şerif Hulusi Sayman, “Z.F.F”nin ise Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu oldukları anlaşılmaktadır. Diğer kısaltmaların kime ait oldukları konusunda dergide açık bir bilgi yer almamaktadır.

Ağaç dergisinin dış kapağında, “Alfabe Sırasıyla Yazıcılar” şeklinde bir liste yer almaktadır. Adı bu listede yer aldığı hâlde dergide hiç yazmayan şu isimlere de değinmek gerekir: Peyami Safa, Ertuğrul Muhsin, Hilmi Ziya Ülken, Nasuhi Baydar, Hasan Ali Yücel, Nahit Sırrı Örik, Kenan Hulusi Koray, Mehmet Karasan, Sabri Esat Siyavuş-gil, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Zeki Faik İzer, Mustafa Nihat Özön.

Ağaç Dergisinde Neler Yayımlanmıştır?

Ağaç dergisinin kapağında, büyük puntolarla yazılmış “Ağaç” adının altında “Sanat – Fikir – Aksiyon” kelimeleri yer almaktadır. Bu kelimeler derginin yayın çizgisi hakkında ilk ip uçlarını vermektedir. Her hâlinden sanat ağırlıklı bir dergi olduğu anlaşılan Ağaç’ta başta edebiyat olmak üzere hemen her sanata yer verilmiştir. Bunlar arasında “resim”, “tiyatro”, “sinema”, “heykel”, “musiki” gibi sanatlarla ilgili olarak dergide önemli yazılar yayımlanmıştır. Hatta devrin ünlü ressamları olan Abidin Dino, Arif Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçılar Ağaç’ın muhtelif sayılarına çizdikleri resimlerle katkıda bulunmuşlardır. Dergide bu sanatlarla ilgili olarak yayımlanan yazılardan bazıları şöyledir: “Nurullah Cemal Berk: “Resim Nedir I, II” (Sayı: 4, 5)”, “İ. Galip Arcan: “Tiyatro ve Aktör Nasıl Doğdu?”, (Sayı: 14)”, “Fikret Adil Kamertan: “Şar-lo ve Son Filmi” (Sayı: 1)”, “Zühtü Müridoğlu: “Hadi ve Adana Abidesi (Heykelle ilgili yazı)”, (Sayı: 10)”, “Ce-vat Memduh Altar: “Müzikte Madde ve Problemi I, II”, (Sayı: 5, 6)”.

Daha önce de değindiğimiz gibi, dergi edebiyat ağırlıklıdır. Ağaç, özellikle şiir bakımından oldukça zengin bir muhtevaya sahiptir. Pek çoğu Cumhuriyet döneminin önemli şairi olacak olan şu isimler derginin şair kadrosunu oluşturmuşlardır: Başta Necip Fazıl’ın kendisi olmak üzere, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Muhip Dranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Ahmet Hamdi Tanpmar derginin şairleridirler. Ahmet Hamdi Tanpınar ayrıca dergide hikâye de yayımlamıştır. Tanpınar dışında dergide hikâyesi yayımlanan isimler arasında Sabahattin Ali, Samet Ağaoğlu ve Sait Faik de yer alır. Necip Fazıl, dergide yayımlanan bazı yazı ve şiirlere takriz yazmıştır. Meselâ, Sabahattin Ali’nin “Kafa Kâğıdı” adlı hikâyesi için şairin yazdığı takriz şöyledir:
“Bugün, Türk hikâyesi diye bir şey var mıdır? Bu sorgu edebe aykırı görünmesin, var mıdır? Her gün Sirkeci garına giren trenlerin getirdikleri en pespaye Fransız gazetelerinden en pespaye şartlar altında hırsızlanan ve altına iki isim, bir de soyadı hâlinde üç Türk ismi atılan bir gündelik gazete hikâyesi ve hikâyeciliği vardır. Bundan başka yerli ve bir yazıcının yazdığı, yerli bir sanat kıymetini, yerli bir realite görüşünü, yerli bir ruh haletini arz eden bir hikâye var mıdır? İlk gençliklerinde hikaye yazmış ve artık yazmaz olmuş bir iki kişi bir tarafa, bugün bu vasıfları taşıyan tek bir hikayeci faaliyette değildir. Bu hikâyeyi okuyunuz. Bakalım onda Anadoluya ait nasıl bir ruh haleti ve nasıl bir perspektif görceksiniz.”

Asaf Halet Çelebi, Ağaç’ta Mevlânâ’dan tercüme ettiği rubaileri yayımlamıştır. Bunun dışında, uzun bir süre tefrika edilen François Mauriac’in yazdığı ve Burhan Toprak’ın tercüme ettiği altı sayı boyunca devam eden “Roman” başlıklı yazı Ağaç’ın en önemli yazılarından biridir. Yine Salih Zeki Aktay’ın yazdığı ve sekiz sayı devam eden “Klasizma ve Klasikler” başlıklı yazı da son derece önemli bir incelemedir.

Mustafa Şekip Tunç ve Suut Kemal Yetkin gibi hem felsefeci hem de sanat tarihçisi olan isimler de dergiye sanat-edebiyat teorisi ağırlıklı önemli yazılar yazmışlardır. Bu yazılardan bazıları şunlardır: Mustafa Şekip Tunç: “Sanat Dünyası” (Sayı: 1)”, “Şiir ve Fikir” (Sayı: 4), “Şiirin Macerası” (Sayı: 7). Suut Kemal Yetkin: “Kendine Yeten Sanat” (Sayı: 4), “Mev’ut Edebiyat” (Sayı: 5), ” Pascal ve Yaratıcı Endişe” (Sayı: 10).

Dergide edebiyat dışında fikir yazıları da geniş yer tutar. Bu yazılarda genellikle devrin Türk kültür hayatındaki buhranlar ve problemler konusunda yazılmış eleştiri ağırlıklı düşünceler dile getirilmiştir. Sadece Türk kültür hayatındaki aksaklılar değil, yer yer o dönemin insanlığı tehdit eden bütün buhranları konusunda eleştirici ve tahlil edici yazılar derginin hemen her sayısında yerini almıştır.

Ağaç dergisinin her sayısının son sayfası “Aktüalite” başlığını taşır ve bu başlık altında Türkiye’deki ve dünyadaki dikkate değer güncel olaylar değerlendirilir. Sadece güncel olaylar değil, o sıralarda yeni yayımlanan bir kitap, açılan bir sanatsal sergi, gösterimde olan bir sinema filmi, yeni yayımlanan bir mecmua, gündem oluşturan tartışmalar gibi hemen her türlü güncel fenomen kısa kısa yorumlarla değerlendirilir. Bazen de “Aktüalite” sayfasında mizaha yer verilir. Haftanın dedikodusu veya tartışması mizahî bir dille ele alınır. Haftalık dergilerden seçilen bazı karikatürler de bu sayfada zaman zaman yerini alır.

Derginin son sayısında devamının gelecek sayıda yayımlanacağı duyurulan fakat dergi artık kapandığı için yarım kalan yazılar vardır. Bunlardan biri Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri” adlı hikâyesi, diğeri de Cevdet Kudret Solok’un dergide tefrika edilen “Yaşayan Ölüler” adlı tiyatro eseridir. Ayrıca derginin sekizinci sayısında başlayan Georges Cattaui’nun yazdığı ve Selmin Tevfik Siber’in tercüme ettiği “Proust Dostluğu” adlı yazı, sekiz sayı devam ediyor. Derginin on beşinci sayısında bu yazı bitirilmiş. Oysa yazının sonunda yer alan “Yürüyor” şeklindeki ifadeden söz konusu yazının devam edeceği anlamı çıkıyor. Fakat yazı derginin son iki sayısı olan on altıncı ve on yedinci sayılarda yer almıyor. Dolayısıyla “Proust Dostluğu” adlı yazı da dergide yarım kalan yazılardandır.

Necip Fazıl Ağaç Dergisinde Neler Yayımlamıştır?

Necip Fazıl, derginin her sayısında birden fazla çalışma ile okuyucu karşısına çıkmaktadır. Şiirlerinde, makale ve denemelerinde “Necip Fazıl Kısakürek” adını kullanan şair, bazı yazılarında ise “N.F.K.” kısaltmasını tercih etmektedir. Dergide (*) işaretiyle yayımlanan yazıların da Necip Fazıl’a ait olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca dergide yayımlanan imzasız yazıların da Necip Fazıl tarafından yazıldığını söyleyebiliriz.

Şairin “Necip Fazıl Kısakürek” adını kullanarak Ağaç’ta yayımladığı şiirler şunlardır:
“Yolculuk” (Sayı: 1), “Zaman” (Sayı: 2), “Ölüler” (Sayı: 3), “Gökler ve Yollar” (Sayı: 5), “Bendedir” (Sayı: 7), “Bu Yağmur” (Sayı: 9), “Ne İleri Ne Geri” (Sayı: 10), “Ben” (Sayı: 12).

Şairin “Necip Fazıl Kısakürek” adını kullanarak Ağaç’ta yayımladığı makale ve denemeler ise şunlardır:
“Adımız”, “Hırsız, Polis ve Komünist” (Sayı: 1), “Allahsız Dünya” (Sayı: 2), “Fildişi Kule” (Sayı: 3), “Manzara I” (Sayı: 4), “Manzara II: Türk Orta Çağ Sanatkâr ve Entellektüeline Kısa Bir Bakış” (Sayı: 5), “Manzara III: Tanzimat Sanatkâr ve Entellektüeline Kısa Bir Bakış” (Sayı: 6), “Manzara IV: Dünya Harbine Gelinceye Kadar Tanzimat Sonrası Türk Sanatkâr ve Entellektüeline Kısa Bir Bakış” (Sayı: 7), “Manzara V: Büyük Harp Sonrası Türk Sanatkâr ve Entellektüeline Kısa Bir Bakış” (Sayı: 8), “Manzara VI: Bugün ve Netice”, “Beklenen Sanatkâr” (Sayı: 9), “Manzarayı Kapatırken” (Sayı: 10), “Döğüş Horozu ve Babıâli Tipi” (Sayı: 11), “Ahlâkımız” (Sayı: 12), “Ahlâkımıza Ait Birkaç Söz” (Sayı: 13), “Ahlâkımıza Ait Son Birkaç Çizgi” (Sayı: 14), “Sağ, Sol” (Sayı: ), “İleri Geri” (Sayı: 16), “Kendimize Dair” (Sayı: 17).

Necip Fazıl, “N.F.K.” kısaltma adını, derginin “Aktüalite” ve “Kitap-Mecmua-Gazete” sayfasında kullanmıştır. Şairin bu kısaltmayı kullanarak Ağaç’ta yayımladığı yazılar:
“Antoloji ve Doğurduğu Mesele”, “Mecmua Yağmuru” (Sayı: 1), “Fotoğraf Sergisi” (Sayı: 2), “Aksiyon ve Entellektüel” (Sayı: 3), “Gençlere Anket”, “Aktüalitelerin Aktüalitesi: Nurullah Ataç” (Sayı: 4), “İlk ve Son Kitap” (Sayı: 5), “Curcuna Hakkında Bütün Fikrimiz” (Sayı: 6), “Memleket Mecmualarının Geçit Resmi” (Sayı: 8), “Memleket Mecmualarının Geçit Resmi”, “Vicdan Azabı” (Sayı: 9), “Memleket Mecmualarının Geçit Resmi” (Sayı: 10), “işte Tenkit” (Sayı: 11).

Necip Fazıl Ağaç’ta yayımlanan bazı yazılarında ise isim kullanmamıştır, yani imzasız yazılar yazmıştır. Yazılardan bazılarının altında (*) işareti vardır. Bu yazılar da derginin “Aktüalite” ve “Kitap-Mecmua-Gazete” sayfasında yayımlanmıştır. Yazıların pek çoğu haber niteliğinde olup, bir çoğu da kısa notlardan oluşmaktadır. Şairin (*) işaretiyle yayımladığı imzasız yazılar şunlardır:
“Okuyucuya Mahrem Birkaç Söz”, “Bizde ve Dışarıda Rusya” (Sayı: 1), “Bernard Shaw Sanatkâra Çatıyor” (Sayı: 2), “Siyah Melekler” (Sayı: 3).

Şairin, altına hiçbir imza-isim koymadan yazdığı yazılar ise şunlardır:
“Sinemanın Istırapları”, “Burhan Toprak”, “Hazırlanan Romanlar”, “Çıplaklar”, “Esprit” (Sayı: 5), “Mistik”, “Freud”, “Bir İzah” (Sayı: 6), “İki Dünya Arasında”, “Dickens’e Ait Hatıralar”, “Delilere Dair”, “Ellinci Sene”, “Montparnasse Kahvelerinde”, “Oidipe”, “Radi”, “Akademi Koltukları”, “Edebiyata Ait Tarihler” (Sayı: 7), “Colette”, “Mevlevi Besteleri”, “Tenkit Mükafatı”, “Edebiyat Tarihleri” (Sayı: 8), “Proust ve İngiltere”, “Altıncı Enternasyonal Felsefecileri”, “Edebiyat Tarihleri” (Sayı: 9), “Hokkabaz”, “2139 Senesinde Bütün İnsanlık Deli”, “Edebiyat Tarihleri”, “Gaip Aranıyor” (Sayı: 10), “Bergson Katolik mi?”, “Aynen Olmuş Bir Vaka” (Sayı: 11), “Edebiyat Tarihleri” (Sayı: 13), “Edebiyat Tarihleri” (Sayı: 14), “Yahya Kemal’in Üç Esprisi” (Sayı: 16), “Bayan Vahdet Nuri”, “Edebiyat Tarihleri” (Sayı: 17).

(Necip Fazıl Kısakürek- Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, s. 212-217)

//Ağaç Dergilerinin tamamını aşağıdaki linkten indirebilirsiniz:

http://www.n-f-k.com/index.php?ind=downloa…der=0&st=20

Ahşap Konak ( Eser İncelemesi )/reyhan / Üstad Sınıfı

AHŞAP KONAK

“Düşürüldü kitabım işlemeli rafından,
Ceylandan doğma çakal nesiller tarafından…”[*]

Ahşap konak, bir devrin rengini, çizgisini ve ruhunu taşımaktadır. Her bir katı başka âlem olan konağın içinde ise 3 farklı neslin rengiyle, çizgisiyle, ruhuyla, haliyle, tavrıyla birlikte numuneleri yaşamaktadır. Aslında yaşamaktan çok çatışmaktadır. Müşahhas ve mücerret olarak en üst katta oturanlar din, iman, ahlak çizgisinde yaşayanlar ve ruhlarının remzi olan bir levha; orta kat güvercinden karganın çıktığı, kumar ile morfin müptelası, mukallit, köprü nesil ve adi, zevksiz modern eşyaları; müşahhas ile mücerrette en altta olanlar ise kargadan çıyanların çıktığı, şuursuz, çapsız, dinsiz, şahsiyetsiz, hodbin neslin mümessilleridir. ( Üstad 1983’de kendisi ile yapılan bir röportajda, devrin iyice soysuzlaşan nesli için, bu üç kata onları temsilen bodrum katını da eklemenin lazım geldiğini söylemiştir. ) İçi dışı mamur insandan, her cephesi viraneye dönüşmüş nesillere uzanan tarih çizgisi, Türkün ruh köküne düşman binlerce elin o ruha musallat olmasıyla, mütecaviz muamelelerin talan ettiği memlekette vara vara bir kerteye varmış ve o kertenin ruhu o konakta tecessüm etmiştir. Devrimbaz kodamanların sarhoş olunca farkına bile varmadan içki şişelerini devirmeleri gibi, mukallitçilik sarhoşluğu içindeki bu güruh her türlü manevî, ahlakî, ruhî temeli devirmiş ve iman nesline düşman olan öz evlatların, torunların yetişmesine zemin hazırlamışlardır. İşte bu birbirine zıt 2 kutbun birlikte yaşamaya mecbur oldukları ev ve daha geniş boyutuyla koca bir cemiyet.

“Bir çözülüş, bir kopuş, cinnet üstü bir buhran,
Eseri devrimlerin, şeytan bu hale hayran”[*]

Et ve tırnak gibi muttasıl olması gereken ruh ve iman birbirinden çözülünce, nesiller arası çözülüş ve kopuş da vuku bulmuş, cinnetin, buhranın hüküm sürdüğü bir aile ve cemiyet hayatı başlamıştır. Yeni nesli dehşetler içinde takip eden 75’lik Recai, sorunun kökenini bilmekte, her çarpıklığın tahlilini yapmakta, çilesiz, fikirsiz kafalar tarafından anlaşılamayacağını bilse de tenkitlerini savurmaktadır. Bu bataklığın içinde en büyük mesnedi, yaveri, yoldaşı, gönüldaşı ve umudu, cinsinin çürüğünü görebilecek sağlam öz’e malik olan torunu Yüksel’dir. Yüksel, bu sefil, rezil, şeni, münkir bahçede boy attığı halde varlığının, hayatının muhasebesini yapabilecek, yeni iman gençliğinin ilk basamağı olabilecek tıynettedir.

Kitaptaki olay örgüsü, Yüksel’in, tahsilini sürdürmekte olduğu akademinin mimarî şubesinde kendisine imtihan vazifesi olarak verilen bir ahşap konak maketi üzerinde nesilleri tahlil eden fikir akışı ile başlar. Gayri insani bir yaşamın içindeki ilk katın karakterlerinden olan şair ve futbolcu, cemiyete yayılan sığ ve basit sanat anlayışı ile sadece iptidai bir spor heyecanı duymak için patates yığınları gibi stadyumlara yığılan ruhsuz, fikirsiz, çilesiz insan kümelerinin; kardeşi olan Aysel ve arkadaşları da cinsi yönünü öne çıkarmanın ötesine geçemeyen, kadınlık özünü bilmeyen, anlamayan ve kalıpta, satıhta kalan kadının birer mümessilidirler. Yüksel bu köstebek hayatın tahlilini yapabilmiş ve böylece neslinin tereddisini, tefessüh eden yapısını tenkid edebilecek, onlardan tiksinecek ve kendini hakikate ulaştıracak olan yolu görebilecek seviyeye, mertebeye, basamağa gelebilmiş-çıkabilmiştir.

“ Eczane, ama hangi rafta şişede
İslam ki, tek ilaçtır, örümcekli köşede.” [*]

Yüksel’in bir vesile ile tanıştığı, öğütleri sayesinde kendine gelerek ahlak, iman, terbiye, ideal peşine düştüğü ve İslam nuru taşıyan kızına tutulduğu Eyüp Sultan’daki aktar ona: “ Allah’ı tanı, gerçek Müslüman ol, kurtul.” demiştir. Yüksel, ölüden doğanlar ile ölü doğanlar arasında sıkışıp kalmayacak, kaybolup gitmeyecek, büyükbabasından aldığı ruh ipliğini kendi hayatının örgüsüne katıştıracaktır. Bütün bu çalkalanmaların, kaynamaların, fokurdamaların haznesi olan Ahşap Konak, yüklüce miktar para veren bir Amerikalıya satılmak istenmektedir. Orta nesilden Belkıs ve genç nesilden Aysel’in arasında gidip gelen, iki kadını da elinde oynatan ahlaksızlık, kokuşmuşluk, yalancılık, rezillik, imansızlık timsali Tekin de bu işin elebaşıdır. Recai tüm ruhuyla bağlı olduğu, her noktasına anılarının sindiği konağın satılmasına karşı çıkmaktadır. ( “Bak Yüksel! Elli yıldır bu konağın içindeyim. Elli yıldır açık havalarda, güneşin, bu vakitler duvara çizdiği şekilleri seyreder dururum. Her gün elifi elifine aynı çizgiler” Recai’nin dilinden dökülen bu sözler Üstadın hayatındaki hassas bir ruhî noktayı hatırlatır bize. Üstad da küçükken, odasının tavan köşesine doğru bir noktada can çekişen günün son ışıklarına bakıp hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlama isteğinden bahsetmiştir. [**] )

Tekin, seciyesine ve şenaatine uygun olarak tapunun üzerine kayıtlı olduğu 69’luk Hacer’in, kızı Belkıs tarafından öldürülmesini ister. Bomboş, sefil, sığ bir mahlûk olan ve her şeyiyle kendini Tekin’e teslim eden Belkıs, kısa süren bir direnmenin ardından anne katili olmayı kabul edecek ancak beklenmedik olayların yaşanmasının ardından plan vuku bulamayacaktır.

“Meyveler cevherini gömer de kabuğuna;
İnsan, kadını soyar başından topuğuna.” [*]

İlerleyen sayfalarda Batı taklitçiliğinin ne boyutta olduğunu resmeden bir tablo karşımıza çıkar. Recai, torununun arkadaşlarından olan bir genç kıza sorar: Eğer kadını yalnız gözleriyle burnu ve ağzı meydanda, kundaktaki çocuk gibi dolaklara saran bir moda gelseydi Amerika’dan, kabullenir miydin? Aldığı cevap: Tabii kabul ederdim; moda olsun da… ( Üstadın zamanında Batı taklitçisi bir kadına aynı mealde sorduğu sorudan ve aldığı cevaptan oluşan hadise, kitabın olay örgüsüne yerleştirilmiştir.) Recai’nin ve Yüksel’in konağa gelen diğer gençleri tenkid etmesi esnasında cemiyetteki birçok yaraya da parmak basılmaktadır. Yeni neslin basit ve sığ şiir anlayışından (Yeni yazdığı bir mide gurultusu şiirini okuyan genç şaire Yüksel tenkidini yaptıktan sonra, Aysel söylenenleri beğenmeyerek- sen yeni şiirden ne anlarsın, koyuna ısırgan dururken karanfil koklatabilir misin- der. Yüksel de: -asıl senin gibi ineğe deve dikeni yerine orkideden bahsedebilir misin, der ve şair Pindaros’un :”Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!” sözüyle eleştirisini yaptığı zihniyete tenkid okları saplanır.), Batının hayvani yönünün hiç düşünmeden taklit edilmesine, betonlaşan, şahsiyetsizleşen, çirkinleşen şehirden gençliğin ‘gürültülü’ eğlence ihtiyacına, din ile alay etmeyi marifet sayan anlayıştan, bugün yaşananları yeni, geçmişte kalanları eski olarak nitelendiren, asıl yeninin, hiç eskimeyen yeninin muhasebesini yapmaktan yoksun çilesiz, fikirsiz kafalara kadar uzanan bir tenkid ve tahlil ağı kitaba yayılmıştır.

“Ruhu, çürük diş gibi sökmesinden ötürü;
Memeli hayvan soyu, şimdiki insan türü…”[*]

Kitabın sonlarına doğru Recai’nin yaptığı iç muhasebe dikkate şayandır. “Onların bu kadar azması işte bizim bu halimiz yüzünden… Bizim hastalık çapında vericiliğimiz olmasaydı, onlar bu kadar azabilir miydi? “ Vuku bulan birçok rezaletten sonra artık Recai, Hacer ve Yüksel konaktan ayrılmak isterler-mecburiyetinde kalırlar. Giderken yanlarında götürmedikleri levhayı almak için konağa gelen Recai, kanını donduracak, gözünü döndürecek, bardağı taşıracak, aklını başından alacak bir faciayı öğrenir. Konağı, içindekiler ile birlikte yakmaya karar verir. Kendisi de içindeyken evi ateşe verir. Evdeki maketini almaya gelen Yüksel’e levhayı pencereden atar. Emanet emin ellerdedir. Gözü arkada kalmadan ölüme gidebilir. Yeni kurulacak ve içi iman dolu bir çatının ruhu olacaktır artık o levha.

Üstadın bu eseri; Tanzimat’tan beri kabuk değiştirmeye çalışan, yenisini bir türlü tutturamadığı için yangınlar içinde tutuşan ve çözümü küfür içindeki Batı’nın hayat biçiminin mukallitliğinde bulan ve o günden bu güne bu mukallitlik sonucu yozlaşan imansız ruhların ne türlü rezaletlere düşüp her iki dünyalarını da tarumar ettiklerini, İslam’a sarılmadan hiçbir ferdi ve içtimai sorunun çözülemeyeceğini, bin bir türlü bozukluğun içinde dahi davaya sahip çıkan, İslam’a, ahlaka, imana göre yaşamayı en büyük saadet bilen nesillerin yetişeceğini ve ruh kökümüzden kopmakla ne kadar zavallı, mülevves, rezil rüsva duruma düşüşümüzün iyice idrakine vardırıcı; iyiye, güzele, imana, hakka, nura doğru yol arayan nesil için, soysuzlaşan cemiyetin ve bu ahvalin tarihçesinin muhasebesini yapma konusunda başlangıç noktası olabilecek ve bu neslin; milletinin, devletinin, milli ve mukaddes değerlerinin alçaltılıp zelil düşürülmesine seyirci kalmayıp, sorumluluk şuurunu harekete geçiren dinamizmin kaynağını teşkil edecek keyfiyettedir.

* Öfke ve Hiciv
** O ve Ben

Üstad Sınıfı / Reyhan

Allah Derim ( Şiir İncelemesi )/mürid / Üstad Sınıfı

ALLAH DERİM

Hiç şüphesiz dünya, ahiretin tarlası mahiyetindedir. Dipsiz fâniliği, gelip-geçiciliği ve mütenahiliği içerisinde dünya, nâmütenahi sır ve mâna sahibidir. Bu hudutsuz mâna, Hak ve Hakikat yolcusu bir beşerin vâkıf olması gereken uçsuz bucaksız girift ve uçsuz bucaksız basit bir telakkidir. Tüm madde ve mânası ile ferdî hakimiyet dairesi olması gereken dünya, bir Müslüman için kabuğa çekilme mekânı değil, bilakis; bedenen ve ruhen İslam minvalinde hareketli olma yeridir. Âlemlerin Efendisi, Nebiler Nebisi, Allah’ın habibi ve Resulü, Gaye İnsan Ufuk Peygamberin mealen “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmalı” şeklindeki zaman ve mekân üstü kutsî kelâmı, dünya hayatının önemini gözler önüne sermekte ve bizler için dosdoğru yolu gösteren tabela mahiyeti taşımakta…

Eşya ve hâdiselerin sırrına hudutları içerisinde ermeye memur insan, İslam zaviyesinden dünyaya bakabilmeli, mikrodan makroya, atomdan fezaya kadar üstün İslam telakkisini nakış nakış işleyebilmelidir. Bu vazifenin bilincine haiz olan insanın zamanını boş işlere adaması, merkezde yegâne, muhitte sayısız olan Hak davasından sapması, vazifesinden ve memuriyetinden şaşması düşünülemez. Zira yaratılış gayesi ve ifa etmekle yükümlü olduğu vazifesi, o insanın dimağına keskin (jilet) lerle kazınmıştır. Bu yaradan akan ulvî kan kesilecek olsa bile, yaranın izi her daim kalacaktır.

Bu ulvî ve mefkurevî insan, ruhî veya cesedî uzuvları ile yapacağı her işte, atacağı her adımda Allah’ı hatırlama ve O’nun emir ve yasaklarını gözetme gibi güzide bir hâl üzere olur, nefsini muhasebe ve murakabeye tabiî tutmaktan bir an bile geri durmaz, dünyaya madden ve mânen hâkim bir eda sergiler. Dünyaya Allah’ın halifesi olarak avdet etmiş ve “fânilik zemininde ebedilik tacı (*)” giymiş insanın, parmak hesabı ile olan hiçbir şey ile tatmin olması tasavvur edilemez, düşünülemez.

“Sırtımda taşınmaz yükü göklerin;
Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!
İsterseniz hayat aşını verin;
Sayılı nimetler bal olsa yemem!”

İnsanın bu dünya için yaratılmadığı bedihi iken, gün gibi aşikâr iken; beşer nazarında ne altlarından ırmaklar akan köşkler, ne üzerinde basılıp geçilen ipek halılar, ne altun işlemeli abalar, ne şunlar ve ne bunlar beş metelik eder. Çünkü “Biricik meselem, sonsuza varmak” diyen, “İçimde oralı bir bülbül vardır” diyen bir insan, vesilelere ancak vesile olduğu için, ancak vesile oldukları kadar kıymet hükmü biçecek, hedefe giden bir okun havada mola vermesi ve akabinde yere çakılma ihtimalinin hâsıl olması gibi olan vesilelere ve araçlara, hedef ve amaç muamelesinden kaçınacak ve ebedi varlığa erişecektir.

“Ey akıl, nasıl da delinmez küfen?
Ebedî oluşun urbası kefen!
Kursa da boşluğa asma köprü, fen,
Allah derim, başka hiçbir şey demem!”

İnsan idraki, Malik-ül Mülk’ün hudutlarını çizdiği bir alan içerisinde işlev gören ve bu belirli dairenin dışına çıkamayan bir yapıdır. Mütenahi alan içerisinde nâmütenahi girift ve ince mânalara tam anlamı ile nüfuz edebilmek, bazı istisnaların dışında, mümkün bir hadise değildir. Bu yönüyle insan, kafese konulmuş bir kuşu andırır ki bu kafesin kapılarının büsbütün ebediliğe açılması ancak ölüm ile kabildir. Fânilikten ebediliğe açılan bu kapı sayesinde insan asıl mevkiine irca edilecek, asıl dünyasına avdet eyleyecektir.

Her şeyin olduğu gibi ilmin de asıl sahibi Alim olan Allah’tır. Kendi ilminden insanlara da cüz’i ölçüde bahşeden, maddeyi ve mânayı cüz’i ilmi ile İslam minvalinde ihata etme vazifesine insanı layık gören de O’dur. Buram buram acizlik ve fakirlik tüten beşer ilmi ise O’nun nâmütenahi ve tüm eksikliklerden münezzeh ilminin ispatı ve göstergesidir. Hiç şüphesiz insanı madden ve mânen tüm zerreleri ile yoktan vareden de O kuvvettir. Hâl böyle iken, acizliğin abidesi eşref-i mahlûkat, basit (teknik) ve usullerle ancak vesilesi olduğu işleri ifa etmekle yalnız Allah’ın varlığını ve birliğini haykırır.

Bedeninin içerisinde mahpus bir ruha sahip, maddeyi tüm perdelerinden sıyırarak görmeye ehil sıra dışı ve gizemli kafaların, ulvî ruh ıstıraplarına, fikir çilelerine, idrak acılarına mâlik olması tabiîdir. Yaşamının belli bir kesiminde bu misalden fikir buhranlarının esir ettiği Üstad Necip Fazıl Kısakürek, bir zaman sonra sancılarını dindirecek devayı İslam’da bulmuş, maddenin ardındaki sırra vâkıf olabilmiş, her şeyin “Tek” de toplandığına şahit olmuş, sanatını Allah’ı aramaya adamış ve Hak-Hakikat davasının yılmaz savunucusu olma şerefine vasıl olmuştur.
Rabbim bizlere de Üstadımızın yolundan gitmeyi müyesser eylesin.

………………………………………………………..

* İdeolocya Örgüsü

Üstad Sınıfı / Mürid

Ana Kaynak İslam/Fahri BESNEK / İdeolocya Sınıfı

ANA KAYNAK İSLAM

Herhangi bir iddia sahibi olmaksızın ve üstadın İdeolocya Örgüsü eserini daha kolay kavrama gayesi ile hazırladığımız bu çalışmada “ortaya koyduğumuz her türlü kayda değer noktalar üstada aitken, manasını yansıtamadığımız veya yanlış aksettirdiğimiz noktaların hepsi ise kendi nefsimize aittir” anlayışını şiar edindik. Hazırladığımız çalışmamızda üstadın eserine tamamen sadık kaldık. Kitabın orjinalinde aktarılan anlamları biz de sade bir dille ama yine üstadın üslubunu da andıracak tarzda ifade ettik. Ve kitapta çok açık manalara sahip olan veya püf noktayı gösteren bazı cümlelerini aynen aktardık. Genel olarak anlam bütünlüğü sağlamaya ve eserin vermek istediği manayı biz de aynen vermeye çalıştık… Büyük Doğu’nun namütenahi zenginliğine sahip gönüllerine selam olsun…

IV – ANA KAYNAK İSLAM

1) Neye İnanıyoruz

2) İslam ve Her şey

3) İslam ve Kâinat

4) İslam ve Dünya

5) İslam ve İnsan

6) İslam ve Ahlak

7) İslam ve Cemiyet

8) İslam ve Devlet

9) İslam ve İnkılâp

10) İslam ve Siyaset

11) İslam ve Adalet

12) İslam ve Mülkiyet

13) İslam ve Ordu

14) İslam ve Müspet Bilgiler

15) İslam ve Güzel sanatlar

16) İslam ve Kadın

17) Dışı ve İçiyle İslam

1) Neye İnanıyoruz

* Yalnızca İslamiyet’e inanıyoruz.
* Rönesans’tan sonraki dünyanın İslami gözle görülemediğine ve güdülemediğine inanıyoruz.
* Tanzimat’a kadar tüm hezimet tarihimiz boyunca, meydanın ham ve kaba softaların elinde olduğuna inanıyoruz.
* Tanzimat’tan beri yapılan inkılâpların, bu cemiyeti örseleyip gerilettiğine inanıyoruz.
* Davanın kendi ruh kökümüzü muhasebe ve murakabe etmek olduğunu; kaybettiğimiz kıymetleri öz bahçemizde kuyuya düşürüp şaşkınlar gibi sokak sokak dışarıda kıymet aradığımıza inanıyoruz.
* İslamiyeti bildiğimizi sandığımıza, halbuki tek bilmediğimizin İslamiyet olduğuna inanıyoruz.
* Biz, kısaca, her şeyin İslam’da olduğuna inanıyoruz. Yeni asrın ruh ve kafa çilesinde süzülecek tahlil ve terkiplerin bir ideolocya binası kuracağına, onun isminin de zaman ve mekan ölçüsüyle “Büyük Doğu” olduğuna inanıyoruz!

2) İslam ve Herşey

* Merkezde tek, muhitte sayısız davamızın mihrak noktasındayız. Bugünkü dünyanın asırlık hastalıklarına gerçek tedaviyi sunan şifa laboratuarındayız.
* Muhitten merkeze doğru toplana toplana tekte karar kılan, merkezden muhite doğru açıla açıla sonsuzluğa erişen davamızın böylece menba ve mansup olarak ikişer heceli iki ismi var… Menbamız İslam, mansabımız Herşey…
* Herşey İslamda…
* Bir asır bile sürmeyen Saadet Devrinden bu yana O Nur, kör ve kaba nefislerde Nasrettin Hocanın harikulade buluşundaki hikmete doğru yol aldı.
- Hoca; bize kuyu ne demektir; anlatır mısın?
-Tersine, çevrilmiş minare demektir!
*İşin hüzün noktası ise tüm bunlar din adına oldu. Bu halleri yanlış bulanlar ise, yobaz neslini kurutacakları yerde, İslamiyet’i bu yobazların temsil ettiğini sandılar, dinden soğudular, dinsizlikten harekete geçtiler. Meydanı da dinsizlik yobazlarının yüzüne güldürdüler. Ve İslam kelimesini eski, bayat, gericilik ifadesi haline soktular.
* Düşünün, çözmeye çalıştığımız kördüğümün giriftliğini… İşte, bize böyle ağır bir yük altına girme şerefi yeter!
* Bundan büyük şeref, hareket, çetin hamle bundan yeni dava olamaz. İslamı Amerika veya Rusya’ya savunmaktan daha zor olan bir vaziyetin şerefi…
* İnsana, bildiğini sandığı bir şeyi bilmediğini kabul ettirmek, hiç bilmediği birşeyi kabul ettirmekten daha zor…

3) İslam ve Kainat

* Kâinatta her şeyin ve senin öncenin, sonranın ve hikmetinin… cevabını ve hesabını dosdoğru veren tek ve hak din İslam’dır.
* Tüm sistemlerin kendisince cevabını verdiği bu suallerin (ben kimim, neyim, ne oldum, ne olmalıyım…) aslı ve hakikati İslam’dayken, diğer inanç sistemlerinin İslamla mukayesesi Güneş ile ayın büyüklük farkı gibi…
* Yani fezaya insan göndermek maddecinin değil, ruhçunun vazifesi ve hakkı. Müslümanın memuriyeti.

4) İslam ve Dünya

* İslam’da dünya, bütün hudutlu buudları içinde hudutsuz bir mana sahibi. Ahiretin ekim yeri. Dünyada ne ekili ise öbür tarafta o biçilecektir.
* İslam, dünyaya birbirine zıt iki nazarla bakarken bunu tek bir manada bütünleştirmiştir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi ahirete çalışmak emri.
* Müslümanlıkta dünya odur ki, mümin onu zapt edecek, ona hakim olacak, fakat onun esaret ve hakimiyetine düşmeyecektir. Bu inceliği anlayan, İslam adına eşya ve hadiselere nasıl tek taraflı bakıldığını anlar ve dünyanın nasıl elden kaçtığını görür.
* Allah, insanı kendisine halife olarak yaratmış ve onu eşya ve hadiselere teshire memur etmiştir. Bu, İslam’ın dünyaya bakışıdır ki, bu bile İslam’ın hak din olduğunu göstermeye yeter.

5) İslam ve İnsan

* İnsan, niçin oluğunu, nasıl ve ne olacağını yalnız İslam’da bulur.
* İnsan, İslam’da derinliğine ve yüksekliğine doğru ruhunun, genişliğine ve uzunluğuna doğru da aklının, biri manayı, diğeri maddeyi kuşatıcı iki büyük hükümranlık işine memurdur. Bu iki âlemi zapt ettikten sonra sonsuza ulaşacaktır.
* İslam’da ruh ve akıl tüm hürriyetini ve yolunu Şeriat ve Tasavvufta bulur.
* İslam’da insana yol, hiçbir sır ve sistemin yanaşamadığı Allah halifeliğine kadar açıktır.
* İnsan olduğu için İslam oldu; İslam olduğu için insan var.
* İnsanoğlunun gayesi ölümsüzlüktür. Bu ise İslam’dadır.
* Beka yalnız Allah’ın sıfat ve hakikati olduğuna göre, ayağına fanilik zemini çekilip başına sonsuzluk tacı oturtulan insan, İslam’da her iki tarafın hakkını gerçekleştirmeye memur şeriat ve tasavvuf yollarından, Allah’ın ilahi çaptaki hediyesine naildir. Mahlukların en şereflisi sıfasıtıyla ya bu hediyenin kul üstü seviyesine yükselecek yahut yaratıkların en sefilinden de aşağıya düşecek…
* Bütün sırrı şu ölçüde buluruz:”Allah, alemi insan, insanı da kendi marifetine ulaşması için yarattı.”

6)İslam ve Ahlak

* Ahlakı her şeyiyle ortaya koyan yalnız İslam’dır.
* Ahlak, insanın fikirle gördüğüne karşı hisle takındığı değerlendirme edasıdır. Fikir “niçin”i, ahlak da “nasıl”ı cevaplandırır.
* Ahlaka fikir öncülük ettiği kadar, fikre de ahlak yol gösterir. Fikrin gösterdiği sebebten ahlak doğduğu gibi, ahlakın doğuşundan fikir sebeb kazanır.
* Fikrin kuşattığı her yerde bir ahlak kümelenmesi, ahlakın kuşattığı her yerde de bir fikir bulunması zaruri…
* İslam ahlakının dört ana sütunu ihlas, aşk, fedakarlık ve merhamettir. İslam, iyi ahlakı ruhta, kötü ahlakı nefste mihraklandırır. Bu dört esas bize ruhu parıldatmak ve nefsi dizginlemekte en tesirlisi.
* İhlasın olduğu yerde riya, yalan, sahtecilik yoktur. İhlâs, nefsin hapsettiği ruhu meydana çıkaran ve onun yerine nefsi hapseden zabıtadır. Baştan başa hakikat, iman ve ahlakın arsası ihlâstır…
* Aşk… Asıl hedefi Allah. Allah’ın en büyük resulüne yakıştırdığı vasıf sevgili olmak… Aşk canın ışığı, varlığın mayasıdır. Sevende kibir, benlik, adilik, cansızlık, küçüklük barınamaz.
* Aşksız fedakârlık olmayacağına göre fedakârlığın olduğu yerde cemiyet adalete hazır ve hasislikten uzaktır.
* Gerçek bir müminde merhametin bizzat hakikati vardır. Merhamette şevkat, yumuşaklık, rikkat ve tüm incelikler namütenahidir… Nice ahlaki yücelikte bu dört temele bağlı…
* Ahlakın ezeli ve ebedi örneği ise Allah’ın sevgilisi. Her şey O’nda. Üstün ahlak sahibi…
* Ahlakın nihai hali ise bize verilen emirdedir: “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız.”

7) İslam ve Cemiyet

* Bir kişinin herkes, herkesin de bir kişi olduğu hakikati İslam’dadır.
* Derin ve gizli fert hayatıyla geniş ve açık cemiyet hayatını inanılmaz bir ahengle birbirine bağlayan bir anlayış bizzat İslam’dadır.
*Kimsenin görmediği bir yerde namaz kılan tek fert ile bu fertlerin birleşmesiyle oluşan saflarda kılınan namaz cemiyet-fert ilişkisinin muazzam temsil edildiğini gösteren ibadet noktasındaki bir örneği.
* İslamiyet’te cemiyet ferdi kavrarken, fert, hakkı uğrunda cemiyeti feda edebilecek bir hürriyet makamındayken, ferdin nefsi haline karşı o cemiyet de, otorite ve kırmızı ışık mevkiindedir.
* “Allah’ın eli topluluktadır” hadisi, İslam ve cemiyet yapısının bizzat ifadesidir.

8) İslam ve Devlet

* Ruhun bedene bağlılığı gibi İslam’da devlete bağlıdır. Ayrı düşünülemez.
* İslami devletin ölçüsü Hakkın hâkimiyetidir…
* İslam’da halk, Hakka bağlanarak sınırsız hakka sahiptir.
* İslam’da idare şekli yok, idare ruhu vardır. Basit kadro anlayışlarıyla, yönetim şekilleriyle alakalı değildir. Hakka esir bir ferdin hükümranlığını, başıboşluğa mahkum bir hürriyet idaresinden üstün tutar. Seçkin cemiyet temsilcilerinden müteşekkil bir idareyi ise en üstün görür.
* İdare esasının ruhi noktasında ise tüm milletin seçip beğendiği şahsiyet… İslam devletinin reisi ise o cemiyette en mütekamil ve ileri müslüman şahsiyet…

9) İslam ve İnkılap

* İnkılâp tek başına bir değer ifade etmezken bağlandığı gayenin vasıtası olması bakımından her kıymetin üstünde…
* İnkılâp dinamit gibi. Berhava aleti. Bu yüzden bağlı olduğu anlayışa göre kıymetlendirilir. Hayat kurtarıcı yolları da açabilir, hayatı karartıcı yolları da… Davasını bahane, alet ve usulünü gaye edinen, her inkılap sadece öldürücülük…
* İnkılâbın en derin ve atik anlayışını Kâinatın Efendisi söyler: “Bir günü bir gününe eş olan aldanmıştır…”
* İslam, bu ölçüye tamamen bağlı olarak tüm nefsleri kendisine irca edip, mutlak doğrunun fatihliğine memur bulunmak noktasından, inkılâp tatbik ve ruhunu merkezden muhite, muhitten merkeze doğru, en zengin anlayışla taarruz ve taaddi yüklü namütenahi sistem… Hepsi ve her şey İslam’da…
* İnkılâp yobazlarına bakarsak şunu göreceğiz. Sahte bir sarık, simsiyah dişler, kaba ve ahmak eda sahiplerinin İslam ruhundan habersiz, hezeyan dolu, her yeniliğe batıl diyen ruhları nefslerinde kaybolmuş tipler. Bu durumu görenlerden yüzünü Doğuya dönen de Batıya dönen de suçu İslam’da bulurken, müslümanlık ikliminin kayboluşunda aramayı hiç düşünmez… Tanzimat’tan beri inkılâpçılar işte budur…
* Her şey, her inkılap, İslamı, ona dışarıdan hiçbir şey katmaksızın, kendi içinde arayıp bulmaktan ibaret, namütenahi basit ve bir o kadar girift bir düsturda toplanmaktır.
* Tüm sistemlerin kaybettikleri, aradığı hakikat parçaları yekpare halinde İslam’da… Fransız inkılabının, Komünizma’nın, Faşizma’nın, Nanizma, Liberalizma ve Kapitalizma’nın…
* İnkılap ve inkılapçılık; hak ve mutlak din Peygamberinin mukaddes ayak izleriyle açılmış yolu bulmak demektir!..

10) İslam ve Siyaset

* İslam, siyaseti, bütün insanlığı İslama teslim olmasını sağlayıcı usul olarak görür. Sonsuz kurtuluşa erdirme vasıtası.
* Bu amaçla iki ana erkân vardır. Kılıç ve kalem. Biri maddeyi diğeri ruhu fethetmenin aleti.
* İslam, madde ve ruh fatihliğini emreder ve bunun ulvi iş çerçevesini çizer. İslam siyasetinin ana gövdesi de, madde ve ruh fatihlerinin iş ve fikir dalını nefsinde düğümleyen yekûn hattıdır.
* Madde fatihliğinde kılıçtan envai alete kadar; ruh fatihliğinde kalemden kitap ve sair tüm vasıtalara kadar mukaddes gayeyi kuşatıcı ve güdücü yollar muhteşem bir ahenkle kullanacaktır. Tek Allah’ın ve Peygamberinin emirleri muzaffer olsun.
* İslam siyasetinin ruhu, gerçek kurtuluş yolunu sevdirmek, benimsetmektir. Öyle ki, kendisini sevdirmek isteyen bir kadının tavır ve hareket dehasını geçmelidir…
* İslam siyasetinde usul, kılıç yolunda hudutsuz bir doğruluk ve adalet, kalem yolunda da sonsuz güzellik ve zarafettir. Gaye, kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, soğutmayın mealindeki hadise tam uygundur. Neticede her yoldan ne yapılırsa yapılsın, inandırılacak ve sevdirilecek.
*İslam günlük, istismarcı, hilekâr politikadan nefret eder ve kendi vecd ve aşk hamurunun kıvamında buna yer vermez. Cüce anlayışlılara yer yokken, üstün anlayışlılara ise baş üstünde yer vardır. Eşya ve hadiselere baş eğdirme mefkûresi altında eşya ve hadiselerin her an icabına baş eğen, incelerin incesi ve derinlerin derini siyaseti İslam’dadır.

11) İslam ve Adalet

* Âlemde tek adalet kaynağı İslam…
* Adalet, hakkı hak sahibine vermektir.
* En büyük hak, hakkı var edenin, kâinatı var edenindir.
* Keyfiyetin takdiri, işin karşılığı adalet iken; zulüm, işin ve keyfiyetin liyakat sınırından çıkartılmasıdır.
* En büyük hakka karşı en büyük zulüm Allah’ı inkâr… Nefsin kendi kendine zulmü.
* Tüm var olanın hakkı emir ve yasaklarıyla mutlak adaletin bizzat kaynağı İslam’dadır.
* En çürümüş cemiyet bile İslam adaletinin kışri ölçülerini tatbik etsin, an içerisinde sathi planda kurtuluşu bulacaktır. İslam bilmeyen bile onun adaletini uygulasın dünyasını kurtarır.
* Müslüman için adalet Allah’ın emirlerine tam itaattedir…
* Katillerin hayatını bağışlayanlar, hırsızlara sanat şansı sunanlar, “kötü” kişilere “medeniyet” göstermek için bütün iyi kişilerin hayatına ve malına kıymış olmak manasındadırlar. İslam dışındaki her adalet ölçüsü cezalandırmaya çalıştıkları kötülüğe bilmeden ittifak etmektedirler…
* İslam adaletini ışıldattığımız devrelerde en küçük kazancımız Viyana önlerine kadar boy göstermek olurken adaleti paslandırdığımızda dışarıda sürekli savaşıyor içerde eşkıyalarla uğraşıyor olduk.
* Adaleti unutunca ise adalet adına sürekli zalim ürettik, adalet aradık.

12)İslam ve Mülkiyet

* Bugünkü dünyanın problemi olan ve hak taksiminde kurtarıcı anlayış İslam’dadır.
* Bütün sistemlerin kıymetli kısımlarının aslı İslam’dayken, kötü taraflarının da panzehiri İslam’dadır. Sosyalizma, Kapitalizma, Liberalizma ve Komünizma…
* En üstün hürriyet ifadesi içinden en sıkı disipline sahip olan İslam’da, ferde ve ferd üstü içtimai unsurlara en ahenkli hak ve uygulama tüm ölçüleriyle verilmiştir.
* İslam’da kıyamete kadar iki kurtarıcı şart biri farz öteki haram, zekât ve faiz.
* İktisadi ilimlerden anlayanlarca rahatça kavranır ki faizin haramlığı, zekatın farzn oluşuyla sara nöbetine tutulan dünyanın iktisadi ve içtimai saadeti düzeni biner.
* Komşusu açken ferde tok olma hakkı vermeyen İslam ruhunda sermaye, hak, emek, kar ve tüm bunları sağır ve topal yeni asır dünyasına faiz ve zekat anlayışıyla tamir edici, kurtarıcı tek sistemdir.

13) İslam ve Ordu

* İslam, ordu ve askerliği sımsıkı tutar.
* Her ferdi ve bütün insanlığı kurtarmaya memur aksiyoner bir ruhu temsil eden İslam, cemiyeti ve dünyayı kendi haline bırakmaz, mutlaka kurtarmak ister. Bunun için de, fikir ve ruh ordusunun önünde ve arkasında fikir ve mana dolu bir ordu teşkilatlandırır. Farz olan
cihadın, İslam devletine yüklediği vazife…
* İslam düşmanlarının anlayamadıkları ve anlayamayacakları şudur ki, doktor elindeki neşter gibi, İslam ordusunun kılıcı, yalnız merhametin, ihsanın aletidir. Zira ameliyat olmamak için tepinen bir ölüm hastasından farksız olanları, istedikleri kadar tepinsinler kurtaracaktır.
* Dinde zorlama yoktur. Fakat son safhada işi gönle bırakan İslam, onun dışındaki bütün menfi tesirleri kaldırmakla mükelleftir. Ameliyat sonrası iyileşen hastanın doktora minnettarlığını düşünün…
* Ölümsüzlüğü getiren İslam, şehit ve gazi rütbeleriyle, hiçbir ordu mefkuresinin varamadığı sağlam iki temele oturtulmuştur.
* İslam ordusunun gayesi Allah adını yükseltmektir. Böyle yüce gayeli ordunun en üstün akıl ve teknikle, nizam ve intizamla donatılması şart.

14) İslam ve Müspet Bilgiler

* “Beşikten mezara kadar ilim dileyiniz.”, “İlim Çin’de bile olsa isteyiniz.”, “Allah’ım bize hakkı hak, batılı batıl olarak göster.”, “Allah’ım, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” mealindeki dört hadis, ilim ve müspet bilgilere karşı İslam’ın vaziyetini tespit eder.
* Garplı bu emirlerin kutsiyetine bağlı olmaksızın hikmetinin yerine getirdiği için havayı, karayı, denizi feth etti. Hâlbuki bu hak müslümanındı.
* Aya biz çıkamadıysak, atom bombasını biz bulamadıysak kabahat iyi müslüman olamayışımızdadır.
* Garbın maddi alemi kuşatıcı hamleleri başladığında nefs muhasebesine girişseydik bu haller olmayacaktı. Bisiklete şeytan arabası diyene karşı, asıl sen dine iftira bakımından şeytan emrindesin diyebilen olmadı.
* Batı âlemi maddeyi tahakküm etmişken, bunu bizden fark eden birileri çıkmamıştır. Ve Şarklı sefiller sefili hale düşmüştür. Garplı ise Holivut’ta rüya filmler çekerken uzaydan dünyaya meydan okumuştur. Bu bakımdan şarklı kendisini, kendi öz davasına ihanet etmiş bilsin ve Allah’tan af dilesin.
* İslam’da müspet bilgiler, İslam’ın dünyaya verdiği değer nispetindedir. Dünyanın değeri hakikatte sıfır, fakat ahiretin ekim tarlası olması bakımından sonsuz ise müspet bilgiler de ruh değeri açısından adi fakat ahiret için hareket ve hamle vasıtası olması bakımından hudutsuz kıymettedir.
* Gaye öteleri feth etmektir. Evvela bu dünyayı. Bu dünyayı feth etmek yolu ise müspet bilgiler ışığından geçer. Memuriyetimiz budur.

15) İslam ve Güzel Sanatlar

* İslam bütün güzel sanatların en kuvvetli himayecisidir.
* Başta edebiyat. Zira söz harikasının zirve noktası, edebiyat ve şiir çerçevesine girmeyen Allahın kelamı. Söz sanatının şahikasıdır.
* Sanat Allah’ı arama müessesidir. Taş, halı, kâğıt üzerine aksettirilmiş bütün İslam ruh plastikası kaba müşahhastan uzaklaşmanın ifadesidir. Bu yüzden İslam kaba müşahhası azizleştirme olan putlaştırma ve putlardan ve bunların yardımcı sanatlarını sevmez. Hiçbir şey bilmeksizin resim ve heykelden tiksinen bir softayla onları gerçekten sevmeyen olgun bir müslüman arasındaki fark bu anlayış.
* Buna rağmen plastik sanat eserleri azizleştirme gayesi gütmemek ve içtimai faydaya bağlı olarak İslamca caizdir.
* Mücerredin sanatı musiki ise kötüye alet olmaksızın ve ulvi tefekküre zemin teşkil ettiği nispette güzel ve makbul.
* Mimaride ise İslam’da nerelere varıldığı ve ufukların nasıl süslendiği malum…
* İslam, her gerçek sanatı kendi asliyetine irca eden büyük himayecidir.

16) İslam ve Kadın

* Kadın İslam’da, kendisine şeriat yolundan ulaşmak şartıyla sevgili bir varlıktır. Peygamberimiz buyurmuşlardır ki “Bana dünyanızdan üç şey sevdirilmiştir: Kadın, güzel koku ve namaz…”
* Meşru hadler içinde kadına bağlılık peygamberimizin mizacına uygundur. İslam’da ruhbanlık yoktur. Dolayısıyla nefsi köreltmek için kadından uzak kalmayı kabul etmez. Aksine kadına alakası şarttır.
* Kadın İslam’da hayâ mevzuudur. O edep, hayâ ve gizlilik abidesidir.
* Kadın, eşi için helal, mahremi bulunduğu veya bulunmadığı insanlara karşı ayrı görünüş şekillerindedir. Cemiyette ise el, ayaklarından ve yüzünden başka hiçbir yerini çıplak bırakmayacak haya ve hicap ifadesidir. Bu şarttan sonra kadın, cemiyette en faal unsur olabilir.
* Kadını kafes arkalarına ve haremlere hapsetmek İslami ölçülerin emrettiği bir iş değildir.
* İslam’da kadın, hissilikten ve ilcailikten uzak bir erkek seciyesi isteyen imamlık ve hakimlik dışında tüm vazifelere maliktir.Fakat kadının en yüksek ve ulvi mevkii ise erkeğinin yuvası…
* Kısaca, kadına dair maddi ve manevi bütün sır ve ölçüler İslam’da…

17) Dışı ve İçiyle İslam

* İslam’ın dışı şeriat, içi tasavvuf… Onu saraya benzetirsek şeriat o sarayın dışı, tasavvuf da içi. Bütün ölçüt ve geçitler dışarıda, varış ve erişler de içeride…
* İslam’ın bütün oluş sırrı, hikmeti, ruhu tasavvufta…
* Batılı, tasavvufu Neo-Platonizme bağlarken, bazı maddeci mankafalar da tasavvufu reddetmiş, üç boyutlu din hacminin derinlik buudunu ayırıp satıh haline getirmiş ve böylece batılarla birleşip ona destek olmuşlardır.
* Tasavvuf Allah Resulünün batınının fışkıran hayat madenidir. Düstur ise “Allah, kâinatı insan için, insanı da kendi marifeti için yarattı.” Böylece şeriat ve tasavvufa itiraz kabul etmez bütünlüğü en parlak ifadesini bulur…

İdeolocya Sınıfı / Fahri BESNEK

Aralık Kapı ( Şiir İncelemesi )/reyhan / Üstad Sınıfı

ARALIK KAPI

Bu dünya bir kuyu, havasız çömlek
Daralıyorum!

Kelime, mânayı boğan bir gömlek
Paralıyorum!

ALLAH ismi varken lügat ne demek
Karalıyorum!

Kapımı, buyursun, diye o melek
Aralıyorum!

Üstadın doğumundan ölümüne kadar hayat çizgisini anlatan, dünyaya karşı nasıl bir tavır üzerinde bulunduğunun tasvirini yapan, ruh portresinin inceliklerini çizen, yekûnu için sehl-i mümteni diyebileceğimiz bu şiirine öncelikle kendisinin penceresinden bakacak olursak; Abdulhakim Arvasi hazretlerini tanımadan önceki ruh hâleti ilk mısradaki ifadede olduğu gibi kuyulara düşmüşçesine, havasız kalmışçasına daraldığı, boğulduğu ve hatta yandığı – ki Üstadın ruhu yanık izleriyle, fikir çilelerinin nokta nokta deştiği kavruklarla doludur- bir ahval üzerinde seyr-ü sefer etmektedir. O’nu tanıdıktan sonra hayatın gayesini her noktasıyla anlayan, mukaddes emanete sahip çıkıp içtimaî zeminde de bunun şuuruna erdirmek için çalışan, sanatın Allah’ı aramaktan ibaret olduğunun idrakine eren ve şahsî hayatıyla birlikte topyekûn her şubesiyle dünyanın muhasebesine, murakabesine, tahliline, tenkidine, tetkikine soyunan, şairliği cücelere bırakıp gözünü büyük sanatkârlığa dikip kalemini bu gayeye göre bileyen bir insan çıkar karşımıza.

İkinci dizede de işte bu kerteye varmanın hülasasında, İmam-ı Gazali’nin aklını gere gere son noktaya, kopacak hale getirmesini müteakip, aklın sınırlı olduğunu ve onunla varabilecek nihayet noktası olmamasını görüp, Allah sevgilisinin nur feyzine sığınarak kurtulması gibi, Üstadın da edebiyatta, kelam sanatında, insana verilen en muazzam hususiyet olan yazı sahasında kelimenin yani tam da bu işin icrası için lazım olan aletin, vasıtanın mânayı soldurduğunu sezmesi, kelimeyi, sözü ne kadar gererse gersin ulvî mânaları ifadelendirmekte kifayetsiz kaldıklarını ve artık anlatabilmekten öte onları boğduğunu görmesi üzerinedir ki, kelime paralanmalı, parçalanmalıdır. Nâmütenahi mânaların çapı kelimelerin dünyasına sığmamakta ve o mahdut dünyanın çeperlerine çarpan ruh ve mâna boğulmakta; ruhun kanatları da kırılmakta, kanamakta… Yaşanmaya değer hayatın ruh kıvamına ulaştıktan sonra artık Allah’tan başka gaye, ona ulaşmaktan gayrı iştiyak vâki değildir ve bu gayeye erdirecek zâhiri sebep ölüm meleğinin, güvercin kanadının yumuşaklığına, letafetine eş bir rikkatle gelip ruhu kabzetmesidir.

Özetleyecek olursak; Sonsuzluk özleminin ve insanın en büyük meselesi olan sonsuza varmanın; aslî yurttan ayrılmak hasebiyle o yurda duyulan hasretin ruhu boğacak raddeye getirmesinin; bu dünyada hasreti çekilen iklimlerin mânasını anlatacak kelimenin olmaması ama gene de o kelimelere muhtaç kalarak, onların mânayı boğduğunu bile bile onları kullanmak zorunluluğunu bir yana bırakarak kelimeyi paralamanın; bu dünyada yani gurbet diyarında tek sığınak, tek dost (Gerçek bir dost olarak da Allah size yeter, hakiki bir yardımcı olarak da Allah size yeter – Nisâ: 45) var olduğu için masivadaki her şeyi karalamanın, her şeyden soyutlanmanın; ölümü sevgiliden gelecek bir muştulu haber gibi beklemenin yani bu mefhumların mihverine yerleştirilerek duygu, fikir, âhenk unsurlarının teşekkül ettirdiği ve insanın bu en girift cihetine estetik bir neşter vurarak şahsî planda zuhur eden his ve fikirlerin topyekûn beşeriyeti ihata edecek bir şekilde terennümünü dinlemek mümkündür Üstadın bu şiirinde.

Şiiri daha geniş açıdan ele almaya çalışırsak diyebiliriz ki;

İnsanın bu dünyadaki bir kuyuya düşmüşçesine duyduğu sıkıntın, ızdırabın bir ömür boyu müşahhas ve mücerret alanlarda peşini bırakmaması ve hatta sanatkâr mizaçlarda bu çilenin herkes adına duyulan bir boyuta vararak, ruhunu öte âlem ile bu âlem arasında bir med-cezir diyarına dönüştürmesinin sebebi, metafizik açıdan ele alındığında insanın aslî vatanına, bir daüssılaya duyduğu özlemin ve hatta özlemi de aşarak bir gönül ve ruh yangınının mücerret sahadaki nağmelerini duyması, emarelerini görmesidir. Ateşten bir mühürle dağlanan ruh, ait olduğu yerin nişanesini o mührün ruhunda bıraktığı yanıklarda, yanık kafasında aramaktadır. Bu yüzdendir ki, bu dünya ruh için bir kuyu, havasız bir çömlektir ve O, bu diyarda daralmaktadır.

Ulvi âlemden, en derin mânaların tüttüğü bir âlemden, mahdut bir dünyaya bir beden kafesi içine büründürülerek gönderilen insan, nâmütenahi mücerret mânaları, hisleri anlatmak için gene sınırlı bir alete, bir lisana, kelimeye muhtaçtır. Muhtaçtır ancak, ulvî âlemin mânasını tam anlamıyla verecek bir dile sahip değildir insan. O mânayı kelime ile anlatmaya çalışmak mânayı boğmak, mânanın sırrını, üzerine bir gömlek giydirilerek kapatılan, örtülen bir beden gibi örtmek, mücerreti müşahhasa hapsetmek, mücerreti müşahhas ile anlatmaya çalışmak, keyfiyetin boynuna kemiyet halkası geçirmek, ruhu madde içinde aramak, ruhu kalıpta dondurmak, bedende yaşamaya mahkûm edilen ruh gibi o ince mânaları dondurmaktan başka bir işe yaramaz. Nedir o ince manalar? Ötelerin ötesinden gelen mânalar… Sonsuz hayatın yaşanacağı iklimlerin kokusu, paslanmayan, eskimeyen, solmayan alemlerin buğusu, geçmeyen zamanın, tükenmeyen nefesin, eskimeyen mekânın içinden çıkıp gelen, seziş ile belki küçük bir şerhası kavranacak olan o diyarların ince bir tını gibi kulakta hissedilen nağmeleri… Mâna âlemi, ruh iklimi, mücerret suların döküldüğü derya, keyfiyetin yontula yontula en ince duyguyu yaşatacak, en ince nağmeyi duyuracak, en ince sızıyı yaşatacak, en ince detayı gösterecek, en ince keyfiyete erdirecek kadar incelme kertesinden sonra artık kelam hükümsüzdür. Kelamın hükümsüz kaldığı bu yerde öyle bir mâna zuhur eder ki, mânalara dair bütün hudutlar onun ile çizilmekte ve gene onun ile geçilmekte… İşte bu mâna kelime ile anlatılmaz. Sadece sezilir. İnce ve derin bir bedahet duygusuyla sezilir. Tahassüs cephesinde vuku bulan bir imar, bir bayındırlık sahasıdır seziş. Ahmet Haşim’in, şiirde mânayı aramayı, açıklamaya çalışmayı ‘bülbülü eti için kesmekten daha feci bir iş’ olarak görmesi ve ‘şiir açıklanmaz, duyulur’ demesi gibi, mâna, kendisini boğan kelime ile anlatılamaz. Bu yüzdendir ki şair, bir gömlek gibi mânayı boğan kelimeyi paralamakta, parçalamaktadır.

Bu dünyada aslî vatanın hasretiyle yanan ve o mânaları da kelimeler ile anlatamayan insan için Allah’tan başka sığınak, O’nun isminden başka ağza alınacak, dile perçinlenecek kelime, gönle yerleştirilecek sevgi var mıdır? O ki ilmi her şeyi kuşatmış, her şey ondan, her şey ona dair, her şey onun mahlûku. O varken ondan başka her ne varsa, lügat yani eşya ve kemiyet âleminin isimlerini barındıran mefhumların ifadelendiricisi olan kelimeler ve onlara bağlı olarak bu mefhumların kendileri, Allah varken, göz önünde olmaları bir tarafa, göz ardına itilecek, geri plana atılacak kadar bile bir efora, enerji harcanmasına değmeyecek kadar fuzuli ve o gayretlerin, çabaların hepsinin ona yöneltilmesinin gerekliliğini anlamak, kavramak, hayata geçirmek çizgisinde kıymetlidir. En sevilen dostun, muhibbin heyecan kıvılcımları içinde beklenmesine eş olarak“hoş geldin” diyebilmek hünerinin, asıl onun karşısında gösterilmesi gereken meleğin aslî vatana ve sevgiliye kavuşturacak olmasından dolayıdır ki, kapı, aralanmıştır. Gözlerden perdeler kalkar perdeler iner, o buyursun diye kapıyı aralamaktadır hüner…

Son olarak demeliyiz ki, hassas ve nazenin bir ruhun en zarif ifadelerle şiir üzerine nakşedilmesinin en nadide numunesidir bu nazım.

Üstad Sınıfı / Reyhan

Ayak Sesleri (Şiir İncelemesi)/görünmez / Üstad Sınıfı

AYAK SESLERİ

“Herkes şu beylik lafı ediyor : ‘Bıraktığı boşluğu kimse dolduramaz.’ Boşluk bırakmadı ki doldurulsun. Her şeyi doldurdu gitti. Kafaları doldurdu, gönülleri doldurdu ve yaşını doldurdu.” (1)

Sadece Türk tarihinin değil, Dünya tarihinin de gelmiş geçmiş en büyük mütefekkirlerinden biri olan Üstad; güneşin doğudan yükselmeyi unutacağı güne kadar; eserleriyle, fikirleriyle, aksiyonuyla, dava adamı kimliğiyle ve o renkli dünyasıyla; Osman Yüksel Serdengeçti’nin de belirttiği üzere, doldurulacak hiçbir boşluk bırakmayan hayatıyla, bıraktığı dünyada yaşamaya devam edecek; kendi tabiriyle, güneşi ceketinin astarında kaybetmiş marka Müslümanlarının elbiselerinden tutup, bilhassa onlara ve tüm insanlığa, “öleceğinden haberin var mı?” (2) ihtarını sürekli yineleyecektir. Üstadın hakiki manasıyla anlaşılabilmesinin en elzem yolunun, onun o kütüphanelik çaptaki eserlerinin okunmasıyla mümkün olacağına inananlar olarak diyebiliriz ki; Üstadın kitapları bir kütüphaneyi doldurur fakat, kitaplarının muhtevası ve mahiyeti, dünyadaki mevcut kütüphanelere bir o kadar daha eklense yine de az gelecek bir ruhi manaya sahiptir. Tiyatro, roman, fikir, tarih, hikaye, anı, şiir, neredeyse eser vermedik alan bırakmayan Üstadın, “Hakikati arama işi” dediği şiire verdiği değer büyüktür. Üstad, “göklere çıkan merdiven” (3) diye nitelediği şiire, “Allah’ı aramaktan başka vazifesi yoktur.” diyerek, asli görevini yüklemiş, bu büyük arayışın, ötenin ötesini bulmaya çabalayışın, sonsuzluğa ulaşma cehdinin bir ömür savaşını vermiştir. Şimdi, Üstadın “Çile” adlı şiir kitabında yer alan, 1925’te, yirmibir yaşında kaleme aldığı “Ayak Sesleri” şiirini izaha yeltenmeden önce, bir gerçeği belirtmek istiyoruz… Şairinin, beynini tırmalayan hislerle ve ifadesi güç bir haleti ruhiye ile yazdığı açıkça belli olan bu şiiri; (bu mutlaka böyledir) düşüncesinden uzak, kendi hayal dünyamızın bu büyük şiirde beliren küçük akisleriyle sunmaya çalışırken; bu denizden birkaç damla içeriye idrak ve dışarıya izah edebilirsek, kendimizi mesut sayacağımızı heyecanla itiraf ederiz. Evvela şiiri okuyalım :

AYAK SESLERİ
Hep bu ayak sesleri, hep bu ayak sesleri,
Dolaşıyor dışarda, gün batışından beri.
Bu sesler dokunuyor en ağrıyan yerime,
Bir eski çıban gibi işliyor içerime.
Ey şimdi kara haber gibi bana yaklaşan,
Sonra saadet olup yanımdan uzaklaşan.
Sesler, ayak sesleri, kesilmez çıtırdılar!
Bana gelen müjdeyi galiba caydırdılar.
Böyle adım atarlar, ayrılanlar eşinden,
Böyle yürür, gidenler, bir tabutun peşinden.
Kimsesiz gecelerim, bu kesik sesle doldu,
Artık, atan kalbim de bir ayak sesi oldu.
Bir gün, sönük göğsüme düştüğü vakit başım,
Benden ayrılıyormuş gibi bir can yoldaşım,
Gittikçe uzaklaşan bu sesi duya duya,
Yavaşça dalacağım o kalkılmaz uykuya…

Üstad; dört katlı, yirmi küsur odalı, hatıralarının can yakıcı şekilleriyle dolu kocaman bir konakta doğdu. Bu konağı ve konağın rengini çeşitli eserlerinden iç çizgileriyle idrak edebilmek mümkün olduğundan, diyebiliriz ki; konağın, oradaki hatıralarının ve konakta yaşayanların; her biri, bir bütün içinde ayrı bir “ses” olarak, Üstadın o hassas ruhunun oluşmasında tesiri büyüktür. “Ne aldımsa, masum ve mazlum bu kadından aldım.” dediği annesi; gözlerinin önünde ölen,İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamid’e atılan bomba hadisesinin muhakemesini yapan büyükbabası; ve… Ve masum yüzündeki hüzünlü bakışıyla büyük bir (vicdan)ın ismi : Selma… Altı yaşında ölen, kız kardeşi Selma… Ve daha nice hatıra, şekil, renk, çizgi… Sayısız manaları içinde barındıran bu konağı; Üstadın, duymaya ve duyduğu sesleri görmeye başladığı yer olarak takdim ederken; yazımızın akışı içinde de, belli aralıklarla bu noktaya temas edeceğimizi belirtiriz.

Üstadın, hayatının ilk hatıralarını da içine aldığına inandığımız “Ayak Sesleri” şiirini, “Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri” adlı, 1928’de kaleme aldığı hikayesiyle bir bütün halinde düşünebiliriz. Bu hikayede; seneler sonra, artık içinde hareket eden hiçbir canlının kalmadığı o kalabalık konağa gider Üstad. Altı mumlu iki şamdanın tüm mumlarını yakıp, odanın bir köşesindeki koltuğa gömülüp düşüncelere dalar. Bir zamanlar, sofalardan, merdivenlerden, sonu gelmez bir sel halinde gidip gelen, çıkıp inenleri, yavaş yavaş adım atan ihtiyarların terlikleriyle, hızlı hızlı yürüyen gençlerin ökçelerinden çıkan sesleri, kahkahaları, etek hışırtılarını ve odalardaki mırıltıları,(4) yine duyar gibi olur. Bir filmi yeni baştan izliyormuş gibi, zihninde biriken mazi, artık müdahale imkanından mahrum bir hareket halinde, gözlerinin önünde canlanır . Üstadın, koltuğa gömülmüş, sonsuz düşüncelerle odayı seyredişini gözümüzde canlandırdığımızda, gün batışından beri dışarıda dolaşan bu ayak seslerinin tam da böyle bir ortamda yazıldığı hissine kapılabilir; ve eğer şiir, hikayenin yazıldığı tarihten sonra vücuda getirilmiş olsaydı buna ‘muhtemel’ gözüyle bakabilirdik.

Üstadın bu şiiri, kısa sürse de sarsıcı bir duygu yüküyle esen Fransa rüzgarının, tek sayfaya sığdırılmış onlarca defteridir kanaatimizce. Çilelerinin en can yakıcısıyla hayat sürdüğü Paris… (5) Tırnaklarıyla yanaklarını kanatırcasına ağladığı ve “Allahım beni kendi kendimden kurtar!” (5) dediği demler. Henüz yirmibir yaşındaki gencin omuzlarında; olması, yaşanması gereken hayata duyduğu hasretle, dağlar kadar yük… Öyle ki, bu şiiri yazdığı tarihlerde, derin bir bunalma, ruh sıkışması, kendinden kaçma, kendini unutmaya çalışma hali içindedir Üstad. “Belki de bu halden kurtulmak içindir ki, der, kendimi cehennem çarkına büsbütün kaptırmış bulunuyorum. Ve çabaladıkça batıyorum.” (6)

Bu seslerin, bu izahı güç seslerin, en ağrıyan yerine dokunduğunu; bir eski çıban gibi içine işlediğini söylüyor Üstad… Selma’nın ayak seslerini duyuyor belki… Ayaklarında bebe iskarpinleri, sırtında satrançlı paltosu, elinde, dünyanın en masum dudaklarındaki dişlerle ısırılmış bir elma… Her yerde onun ayak sesleri… Onunla beraber bütün bir konağın, hayalin, hatıranın, geri dönmeyen senelerin ve akıp giden zamanın ayak sesleri. Merkezinde Selma’nın olduğu bir şehir…

“Ey şimdi kara haber gibi bana yaklaşan, sonra saadet olup yanımdan uzaklaşan…” diyor Üstad. Biz de bu noktada, elimizin, dilimizin ve dizlerimizin tutulduğunu itiraf ediyoruz. Kelimelerle ifadesi muhal, içinden çıkılmaz, müthiş bir duygu… Dipsiz karanlığın ve kederin, bir anda uçsuz aydınlığa ve sonsuz huzura dönüşü… Hassas bir ruha, havadan, yerden, şuradan buradan, kıyıya vuran dalgalar misali hücum eden buhranların, dalga çekilirken beraberinde götürdüğü çakıl taşları gibi, ruha nefes aldıran büyük bir rahatlığa sürüklenişi… Geleni kasvet, çekileni huzur olan bir dalga… Dostoyevski, derin bir eserinde kendisi gibi sara hastası olan Prens Mişkin için : “Sara nöbeti gelmeden önce der, bir an vardır ki beyni hızla çalışmaya başlar, yüreğini hapseden hüzün ve karanlığın içinde alışılmamış bir ışık parlar. Bir şimşek hızıyla gelip geçen bu anda kendisini en az on kat daha güçlü hisseder ve yaşama isteği son mertebeye ulaşır. Bütün heyecanları, kuşkuları, endişeleri bir anda yok olur; yerlerini sevinç ve umut dolu bir huzur alır. Fakat bu, sadece krizin başlangıcını haber veren bir andır; çünkü bu dayanılmaz anın son saniyesinde kriz başlar.”(7) Prens, krizden önceki son bilinçli saniyede, (Dehşetin merkezine bir adım kala) ‘mükemmel’ denilen şeyi o kadar derinden hisseder, onun o kadar derinine iner ki, “Bu an için bütün hayatımı verebilirim.” diye düşünür. Biraz farklı bir yönden bu konuya değinen Genç Werther, dostuna yazdığı mektupların birinde, sevdiği; fakat kavuşmasının imkansız olduğu kız için şunları dile getirir : “Anlamıyorum dostum! Aynı şey, hem acılarımın hem de mutluluğumun kaynağı…”(8) Aynı resme, binlerce gözyaşı, yüz binlerce huzur’la bakmak. Şekli muhteşem ve kokusu mis gibi bir çiçeği, üstüne konmuş yaban arısıyla koklamak…

Sineklerin havada ayak seslerini duyabilirsiniz, der Üstad. Ayak sesleri… Bütün bir ifade üslubu ve ayrı bir lisan sahibi… (9) O kadar bütünleşmiştir ki seslerle, artık onlardan uzaklaşamaz. Çıtırtılar kesilmez… Bir köpeğin havlama sesini bile, en derin mana helezonları içinde kıvrım kıvrım yaşar. Küçük bir çocukken, konağın tavan arası penceresinden seyrettiği trenler ve onların, sanki gelen bir müjdeyi caydıran acıklı düdük sesleri… Arada bir gecenin karnını deşen “Yangın var!” haykırışları… (9) Onu derinden etkiler… O an hiç kimse, İstanbul yangınlarından çok daha büyüğünün, bir konağın tavan arasında, küçük fakat büyük bir çocuğun içinde, kalbinin derinliklerinde alev alev yükseldiğini bilmiyor.

Üstad, son perde’den önce öyle bir noktaya gelir ki; eşinden ayrılanların böyle adım attığını, bir tabutun peşinden gidenlerin böyle yürüdüğünü, kimsesiz gecelerinin bu kesik sesle dolduğunu ve artık atan kalbinin de bir ayak sesi olduğunu haykırır. Meçhuller caddesinin kimsesiz seyyahı, kendi sesinin yankısından kaçamaz olur. (10) Kovamaz artık bu sesleri. Eliyle itemez… “Duyduğun şeyi nasıl tutabilirsin?” (4) ihtarı ve gerçeğiyle yüz yüzedir. (Asil bir insan nasıl olur?) sorusuna verilebilecek en yerinde cevaplardan biri olan; ve Üstadın senaryo romanlarından birinde yer alan Murat’ın, Zehra’ya söylediği gibi :

ZEHRA – Ne arıyorsunuz bu ücra köyde, o basit kulübecikte?..
MURAT – Dinleniyorum! Kendimi dinliyorum.
ZEHRA – Halbuki insanlar kendilerini dinlemekten kaçar.
MURAT – Ben kaçamıyorum! Tutulmuşum bir kere. (11)

Tutulmuştur bir kere Üstad… Selma’nın, baş tarafına gelin telleri serpili küçücük tabutunun, selamlık kapısından çıkarılırken, gözleri önünde peşinden gider gibidir. (9) Paris’teyken, teftişe gelen talebe müfettişinin, kendisine, sürdüğü hayat bakımından tahsisatının kesildiğini söyleyip, son aylığını ve memlekete dönüş parasını verdikten sonra; dışarı çıkıp, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında, yanaklarından seller akan bir Fransız Mareşalinin heykeline bakarak : “Acaba mesut muyum, bedbaht mıyım?” (5) diye düşünür gibidir. Kalp atışlarıyla, kalbine hücum eden sesler bir bütün olur. Fethedilmiş gibidir Üstad. Halbuki, büyük fetihten, “Sesler duymaktayım davran ve boğuş…” (12) diyeceği günlerden; ve “Kalemime, fetih onunla geldi.” (6) dediği Büyük Veli’yi tanıyacağı, donacak kadar güzel o akşamdan henüz uzaktır. Tam da bu noktada, mevzuunun mihrak noktasını teşkil ettiğine inandığımız bir durum karşısındayız. Bu “Ayak Sesleri” aynı zamanda büyük bir fethin de ayak sesleridir nazarımızda. Üstad, cemiyeti fethetmeden önce, fethettiği cemiyetten daha üstün, daha ağır bir şeyi, kendisini fethetmiştir ve bu büyük zaferin kumandanı, 1934’te, 30 yaşında tanıdığı Abdülhakim Arvasi Hazretleridir. Yüz cildi aşan muhteşem eserleri içinde, (Bir Adam Yaratmak) adlı şaheseri bile, tek başına bir bütün olarak, bu tespitimize delil diye gösterebiliriz.

“Beni kurtarınız…” (6) diye her an eteklerine tutunduğu; milyonlarca baba, milyonlarca anneden daha üstün gördüğü; ve ışığı milyarlarca senede gelen yıldızların tepesinde, bir feza ve mana kartalı (6) dediği Büyük Veli… Üstad, Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin ve ona bağlı olarak Büyük Doğu’nun, bu ülkeyi baştan sona kuşatan konferanslarının, müdafaalarının, ayaklar altına alınmaya ve hor görülmeye çalışılan mukaddes değerlere sahip çıkmak için meydan yerine atılacağı ve bu dava uğruna hususi hayatını hiçe sayacağı yılların “Ayak Sesleri” ni duyar gibidir… Henüz çocuk denecek yaşta bile, ilk metafizik arayıcılıklarının başladığı Bahriye Mektebinin camiindeki minareden sabah ve yatsı ezanları okunurken yatağından doğrulup, eliyle başını kapatıp, anlatılmaz haşyet duyguları içinde yüzerken, Baş meselesi Allah’tır… (6) “Duyuyorum ama lisanını getiremiyorum o zaman.” (9) dediği birçok şey vardır… Otuz yaşına kadar olan muhasebesinde; hayat üstü hayatın, ideal hayat hasretinin, daima fısıltısını duyduğunu ve bu fısıltıyı hiç kaybetmediğini; madde ötesi hayatın ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine daima rastladığını ve ona o zaman : “Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!” (6) diyemediğini söyler Üstad. Kalbi, lisanını getiremediği fısıltılarla doludur.

Ayak sesleri… İçinde yüzlerce hatıra, binlerce hayal, milyonlarca sır olan ayak sesleri… Pişmanlıkların, sevinçlerin, hüzünlerin, günahların, umutların, korkuların, hayallerin, kaygıların, hatıraların ve geleceğin ayak sesleri… Baş, sönük göğse düştüğü zaman ancak, bir sevgili gidiyormuş gibi son kez bu sesleri duymak… Üstad; hem ardından gelen hem de peşinden gittiği bu seslerin, hayata veda edeceği gün susacağını; ve yavaşça dalacağı o kalkılmaz uykuyla beraber kaybolacağını gönüllerimize resmederken; bizi, içinde yalnız sır dolu seslerin çağladığı bir sükuta davet ediyor.

Ötelerden haber veren bestesini (13) duyan, dünyada tek kişi kalacak olsa; yada surda açtığı gediği (14) anlayabilen, duyabilen, görebilen hiç kimse kalmasa… Bir ayak sesi var ki, her an, gittikçe yükselen bir ahenkle sonsuzluğa yürümeye ve bütün insanlığı bu kurtuluş yoluna; “toplanın, derlenin, düzelin” (15) diyerek davet etmeye devam edecektir. Ayak Sesleri… Eserlerinin, fikirlerinin, davasının, çilesinin… Üstadın ayak sesleri…

(1) Dava Arkadaşım – OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ
(2) “Haberi Yok” (Çile) – NFK
(3) “Merdiven” (Çile) – NFK
(4) Hikayelerim – NFK
(5) Babıali – NFK
(6) O ve Ben – NFK
(7) Budala – DOSTOYEVSKİ
(8) Genç Werther’in Acıları – GOETHE
(9) Kafa Kağıdı – NFK
(10) “Ben” (Çile)-NFK
(11) Sen Bana Ölümü Yendirdin – NFK
(12) “Zindandan Mehmed’e Mektup” (Çile) – NFK
(13) “Beste” (Çile) – NFK
(14) “Surda Açılan Gedik” (Çile) – NFK
(15) “Davetiye” (Çile) – NFK

Üstad Sınıfı / görünmez

Babıadi’nin Genç Şairi

”Bütün bir mevsim, Paris’te gündüz ışığını görmedim.. Paris’te gündüz nasıldır haberim olmadı. Gün doğarken yatıyor, gecenin başlangıcında da hafakanlarla yatağımdan fırlayıp kulübe koşuyorum.”
”1924-1925 çilelerin en can yakıcısıyla hayat sürdüğü yıllar..”

..Her gencin idealinde kök salan batıda -hele de Paris’te- okuma şansını elde eder. Fakat kendi tabiriyle; ”Şehrin başları üstünde yükselen kapkara çatılarını ve esrarlı bacalarını mânâlandıramayanlar ..” gürûhuna dahil olur; Paris’e bakar ama göremez.

O yıllarda marazalı bir ruh hâleti içerisinde, azgın bir at misali nefsini sadece kumarla doyurmaktadır. ”FENÂ FİL-kumar” tabirinden /aslında kime, ne emel ile kullanılan bu tabirden/ haberli ama tatbik hususunda gecikmelidir. Anbean yaptığı hesaplarla; yürek kızına, gönlünü, aklını, zihnini, her şeyini satmıştır. Pekâla ”Acaba mesut muyum, bedbaht mıyım?” sualinden, her zaman ruh cenahının oburâne iştahla nefsinden yediği, en olmaz vakitlerde nefsini boğazladığı; bu hesaba çekilme halinden yakasını kurtarabildi mi? Elbette ki hayır. Sordu, sorguladı, kafasından kaçmanın yollarını aradı. ”O müthiş anları asla unutamaz.”

Paris’te tek dostu Burhan Ümit.. Genç Şairi kendine getirebilmek adına her lahza tembihli, tenkitçi, ağlamaklı;
”_Bırak şu kumarı, kuzum; derslerine sarıl!.. Yeni ihtiraslar ara kendine! Seninle, tiyatro, konferans, konser, kütüphane, bohem kahveleri, serseri meyhaneleri, dansing, kabare, bütün Paris’i delik deşik edelim.. Ama şu öldürücü illeti silk, at üzerinden!.. Kendine acımıyor musun?..”

_Kendime acımak için böyle yapıyorum!
_Öyleyse?
_Eğer benim o dipsiz uçuruma düşmemdeki sırrı bilseydin yakamı bırakırdın!
_Neymiş o sır?”
_…

Söyleyemez. İçine dolduğu, ufka doğru düşmeler yaşadığı, kafasını adeta lime lime ezen o düşüncenin, illetin akrep kıskacından bahis açamaz. Çünkü, kendine musallat olan bu ahvalin koskoca bir evham olabilme ihtimali de yok değildir. Belki de yalan uyduruyordur, bir giz; nefsin binbir renkli mevsimlerinden hangisine düştüğünü kestiremeyecek kadar alacakaranlıktadır. Bir hâl arar kendine ya da hâline uygun bir kelime ki; henüz bulmasına çok vakit vardır..

”_Allah’ım beni kendi kendimden kurtar!”

Bazen düşmenin acısını hissedebilmek adına, en yükseğe çıkmak gerekir. Yâhut selim anlarının kıymetini bilmek namına, tüm cüsseni marazalı gibi sarsacak nöbetlere yakalanmak.. Deli gibi isteme, yakarma, yalvarma safhalarına davet için, O her bataklığa sürükler, sen de her günahın pençesine düşersin. Fakat bir yerde aklına çivi mıhlıdır, ruhunun eli-ayağı kesiktir. Ne yapsan yüzüne yayılan tebessümü, yüreğine giydiremezsin. Ve gelenin nefsine yaşattığı dersi, hiçbir akıl idrak edemez. ”Benim beynim, kimsede olmayan birtakım hallerin vehim nebatları yetiştiren bir hastalık tarlası.” Ve o tarlanın yabani dikenleri günbegün beynini kanatır.. İnsanlar mı? Bundan haberli değiller. O Bâbıâli’nin, ”Kuzum, bu sesi nerden buldun?udur veTürkiye’nin Bodler’i.. Dahası ne olabilir ki?

Irak topraklara sürgün kâr etmez. Yüreğinin en mahrem yerlerini gıdıklayan, aklına ağ ören şu yürek kızı; ah belalı meşgale!.. ”Cemile” ilk doru atı; asil, has arap atı. .Deli gibi döver ovaları, onu ufka kaçırır.. Ne de sen unutturabildin Cemile!

”_Şimdi söyle bakalım, şu kumarı sen niçin oynuyorsun?

_Benim kumar oynamamdaki sır kumar masasındakilere anlatılabilecek bir şey değil…”

Beyni en köşe hücrelerine kadar mefluç, idaresinden tamamen hâli; ”Kimse bana kendim kadar düşman değil!” cümlesi.. Bulunduğu vaziyetin kötürümlüğünden haberlidir, gel gör ki; bazen efkarın dört nala damarlarında koşturmasına mâni olunamaz.. Ve kurtuluş için en alt tabakaların basit hesapları bile oyuncak seçilebilir ve seçilir.
O zaman zarfı içinde fikri sabitler tamamen his iptaline uğrar. Gözleri, yüzü anlık seğirmelerle oynamaktadır. Nefsine emziğini verip, kapa çeneni! der gibi yakasını bırakmasını ister. Ve susmayan bir ses varsa, o da insanın içinden gelenidir. Milyonları peşinden sürükleyene kadar ve O pınarın peşinden sürüklenene kadar ses/ler hiç susmayacaktır. Ve gelecek zamanlar hiç silinmeyecek bir mürekkebe gebe kalacaktır. Fakat daha Genç Şairi çok yanmalar bekler..

”İnsan, çürümez, pörsümez, lif lif dağılmaz da ne olur bu cemiyette?” Ve beyin, çatla öyleyse!
Ruhunda düğümlerle, beyninde fikri sabit; bir deva gibi hep ona kaçış.. Hatta son parasına kadar soyan, aç bırakan, otuz yaşını yutan hep o fahişe; kumar!..

”_Anlat bakalım şu anlatmaktan çekindiğin sırrı..
_Alışkanlık işte..
_Olamaz, sende, ruhunda bir düğüm var..

_Ben, maddi ve mânevi neyim varsa kumara, eczahaneden ilaç alır gibi veriyorum.

_Anlayamıyorum..
_Anlayamazsın!”

Bu öyle bir müstemlekedir ki, bütün zelilliğiyle kabul görülme, ama ondan ayrılığa bir türlü güç yetirememe.. İnsanın anlatmada aceze kaldığı, idrakte beyni zıplatan bir mefhum.. Ahtapot gibi saran, tüm derine o zehri şırıngalayıp tamamen hissi iptal etme; ama dönüp dolaşıp onda soluk alma hâleti…”Yangına, itfaiye hortumiyle su yerine gaz sıkar gibi bir şey…”Ne denilebilir ki?

”Düşünmenin, acıya battıkça daha fazla batmak ihtiyacının ilâcı…” İşte bu, tek başına tüm cüsseyi esir almış kıstas; ruha can çekişmeler tasallut eder, dimağı vehim kıskacına yakalatır, her şeyden müstağni olunur, ve sadece uzaklara düşmeler yaşatır. Kendi kendinden kaçmayı, peşine düşen evhamlardan kurtulmayı, hep onda arar; yürek kızında… Çözüm olmaz, olamaz, ne de etrafındaki ahmak kafalılar. Sadece beyin kıvrılmaları içinde, yüzündeki seğirmeler… Ah cins kafa! Zordur taşınması, sırrı olan kafanın!.. Artık korkmalar başlar, delirmekten, aklını oynatmaktan.. Uyumak mı? dediniz.

”Yalnız hayret, haşyet, dehşet…
Başka mânâ tanımıyorum.
Uyuyabilir miyim?”

Mânevi bükülmeler sayısını arttırır, patlayacak kadar genişleyen kafası, cinnete anbean koşar. Adeta tabiatının ıstırapla kardeşliği vardır. ”Onca, idrak ıstırap, ıstırap ise idraktır.” Baştan aşağı vehim kumkuması…

?”_Benim çıldırmaktan korkum, seninkinden çok fazla…
Genç Şair_Bunun için mi esrar içiyorsun?
?_Uçurumların nasıl çektiğini bilmez misin?
Genç Şair_Nasıl bilmem!…

Ve tüm ağırlığınca dipsizliğe tutulmuştur!
……..
Sene 1931, yaş 27.. Bunca fikir nöbetlerine yakalanma esnasında askerlik gelir çatar. Kısa zamanda rütbe rütbe büyüme. Müsavilerini boyunduruğu altına alma ile emir sahibi olmanın vermiş olduğu mağrurluğa yakalanış. Zaman zaman uzun vakitli görevden uzaklaşma/kaçmalar. Geceleri yastığa kafasını koyduğu anda ritmik horultular eşliğinde rücu eden bohemli mazi. Hastalıklı düşüncelerden zar zor yakayı kurtarma gayretleri. Mevcut hâl ile 6 ay neferlik, Harbiye’de 6 ay talebelik, ardından 6 ay subaylık.. Kendisini ısıran evhamlara daha fazla sabredememe ve talebelik dönemini erteleyiş..

Ve Genç Şair tekrar ‘’Esafil-i Şark’’ idraksizlerine kapılanır. Gittikçe büyüyen kimlik, etrafınca methiyeler ve ‘’Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..’’ yaftası. Daimi üniforma ve ‘’Esafil-i Şark’’ müdavimliği arasında gel gitler..Fevzi Çakmak’ın; ‘’Boyuna uzattığı askerlik hayatı benimkine yakındır!’’ latifesiyle aslında müşahhas bir zemine oturtulan kafa-ruh yapısı. Çünkü; bulunduğu vaziyet katlanılmazdır. Kafa vaziyeti..

Askerlik ennihayet neticelenir. Bankacılıkta çalışma safhaları.. Yine Bâbıâli’nin kof kodamanları eşliğindeki harcanmalar. O zamanın şehirleşmeyen Ankarası; daraltılı aylar ve Anadolu’ya tayin istemi. Ve Trabzon. Buraya da yalnız birkaç ay sabredebilecektir. Sürekli banka işleri, hesaplar, okuma, yazma, düşünme… Sonunda kovulmaya sebebiyet verecek kadar sert uslüp ile izin istemesi, netice beklenmeden İstanbul’a yolculuk.. ‘’Şair olduğu için elbette garip ve muvazenesiz de olması gereken adam..’’ tekrar Bâbıâli içerisindedir..

‘’29 ‘uncu yaşını sürüp doğduğu ay olan Mayıs’a doğru 30’uncu yaşına ilerlerken 1934 kışının başlarında sessiz sedasız, hayatının en büyük kasırgasına çatıverdi.’’ (Nokta Nokta) Hanımefendi!

Bir gün Tarhan’ın eşi Lüsyen Hanım’ın teklifi üzerine ‘’tipik’’ hanımefendiye giderler. Taksim’de bir apartman. İlk karşılaşmada tuhaf cereyan.. Kendisinden 7-8 yaş büyükçe, asil bir paşa kızı. Garip cazibeye meyilli, tutuk beyin..
Bankada ne iş görse aklı hep onla dolu; birini dinler gibi olup, bir şey yazar gibi görünüp hep ona iltica.. Kaçınılmaz bir kuvvetle onda dağılma, onda toparlanma. Şimdiye kadar, hep bir üst perdeden edebiyat çerçevesinde bahis olan kadın aforizmasına, birinci dereceden mahkûmiyet. Hep bir kaçan hayâl ve o kovalayan bir hayalettir. (Nokta Nokta) Hanımefendi’de muazzam büyüleme; ‘’ Kendini damla damla vermeyi bilmek ve testiyi asla boşaltmama sanatı.’’

Genç Şair kendi içinde savaşlardadır. Ceketini giydirmek kadar kolay ve içi-dışıyla kendi benliğine boyaması fikrine tenakuz kendi benliğinden ödün verme ve sırt üstü düşmeler.. Kendini, kendi eliyle parçalamak ve bölmek ama yine de gururuna yedirememe ve fuzuli teşebbüsler..

Aylar kıvranmalara şahit, tüm hayatın merkezine oturtulan (Nokta Nokta) Hanımefendi; bu histen öte, elde edememe, ulaşamama çaresizliğini onuruna yedirememesidir. ‘’ Başkalarına meltem görünen kasırga onu harap etmiş, esiyor.’’

Hangi yolu denese, ne kadar kendisine hayran bırakmaya çalışsa daim aynı çerçeve; resmi bir eda ve ilgisiz bir tebessüm.. Aklından zerre çıkmaz, sürekli yalısını perçinlemeler. Aramalar, konuşmalar, davetlere iştirak.. Mektuplar yazmaya başlar, bir gece yine kalem elinde, akıl büsbütün hâkimiyetten hâli ve ense kökünde fezaları hissetmenin arefesi.. Yıl 1934.

‘’Artık siz benim için lüzumsuz bir şeysiniz! Size erişememenin inkisarı içinde asıl ve erişilmesi gerekenin kim olduğunu dehşetle görüyorum. Siz bana ne verseniz neticede verebilmek kudretinde olmadığınızın ihtarcısından başka bir şey olamazsınız! Siz bana istediğimi veremezsiniz! Siz hayal, bir gölge, bir benzeyiş, bir remzden ibaretsiniz.. Siz, mutlak yokluğunuz içinde malikiyetin mahrumluğa dönen şekliyle karşıma mutlak varlığı, Allah’ı çıkardınız!’’

Ve şiddetle sarsılmalar başlar, bir nazarın himayesinde azaplı davetiye..

Bir yaz sabahı, denizi geçip Eyüp’e düşüş…

1934’ün son günüyle 1935’in ilk günü; Genç Şair ölmüş, Necip Fazıl henüz doğmuştur! Ve başlar kendi kendiyle bambaşka bir muharebe…

‘’Gerçek aşka bir oyunla geçtim.’’ (Nokta Nokta) Hanımefendi’nin karşılığı.

‘’Herkes kumarı kumar için oynadığımı sanıyor… Halbuki ben kumarı, düşünmemek için oynuyorum. Ruhuma üşüşen sabit fikirlerin beyin zarımı yırtan vehimlerin biricik ilacı olarak onu buldum.’’Kumarın karşılığı.

‘’Hiçbir yerde sırları çözüldükten sonra kalınamaz!’’a itaat ve nihayet.
Sark

Başıboş ( Şiir Analizi )/adıdeğmez / Üstad Sınıfı

BAŞIBOŞ

Vatanımda sular akar, başıboş;
Herkes, birbirini kakar, başıboş.
Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.
Yanmaz da yürekler, güneşe atsan;
Bir kibrit, bir orman yakar, başıboş.
Tarih, kutuplara kaçmış bir fener,
Buz denizlerinde çakar başıboş.
Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar, başıboş.
Allah’ım sen acı bu saf millete!
Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş…
1964

Başıboşluk…
Her cemiyete bela, her belaya sebep.
Ne sefil bir kelimedir başıboşluk.
Koskoca bir davayı gebe bırakacak kadar namussuz; aynı oranda bir toplumu topyekün namussuz bırakacak kadar pervasız.
Küfrün elinde atom bombasını çatlatacak kadar tehlikeli, Müslüman elinde ise sudan-sabundan anlamaz ve arınmaz devasa bir mikrop.
Tarihin her döneminde örnekleri mevcut olmakla birlikte, “ben öldükçe dirilirim” iddiasında bulunan başıboşluk, bu iddiasıyla aynı paralel üzerinedir.
Alemlere rahmet, iki cihan güneşi olan Peygamber Efendimiz’in (SAV) yok etse de dirileceğini bildiği ve bu yüzden büyük üzüntü duyduğu; çok geçmeden Hz. Osman (RA) döneminde tekrar hortlayan başıboşluk, böylece İslam Davası’nda ilk temellerini atmış oldu.
Kelime manasıyla yönetimsizlik, denetimsizlik, aşırı serbestiyetlik olan başıboşluk; nifakla girdiği İslam Toplumu’na, daha sonra uyuşukluk, kargaşa, isyan, bid’at, küfür ve en sonunda Allah ve Resul’ünü inkara kadar varan adi bir dille, Osmanlı’nın son 400 küsür senesinden, günümüze değin, hala “ölümsüzlük” iddiasını sürdürmektedir.

Kur’an ve sünnet…
İşte kurtuluşumuz, bu iki kurtarıcıya muhtaç ve bağlıdır. Allah, bizi, kurtaran ve kurtulmuş bir toplum eylesin.
Amin…

“Vatanımda sular akar, başıboş…”

(1) Su…

Çay, ırmakla buluşur; ırmak, denizle ve deniz, okyanusla kucaklaşır nihayetinde. Yönü kesilmiş, bentleri yıkılmış, sele aldanmış ve sel olmuş, varacağı son noktadan edilmiş bir su, elbetteki bütün bir şehri yutacak kadar öfke doludur. Ne cisim tanır önünde, ne engel. Yıkar, geçer. Herşeyi tarumar edip, bırakır. Su, biçimsiz ve şekilsizdir. Ya bütün berraklığı ve temizliğiyle akar ya da bütün heybeti ve şiddetiyle devirir.
İşte büyük davanın, kollarını açıp, hasretler içinde gelmesini beklediği; bu davanın öncüsü olmaya memur bir gençlik, iman kaynağından fışkırıp, bir su gibi saf, berrak, temiz olup, hiçbir engel tanımadan; onu kuşatacak ve ona doğru yolu gösterip, “Kur’an bendinde” son şeklini verecek bir mayaya her zamankinden daha muhtaçtır.
Su, gençliktir, gençtir. Yönünü, kabını, bendini bilemez, bulamaz ve bütün bunlar kendisine buldurulamaz ise başıboş akar, durur. Önündeki engelleri, taşları, dağları tanıyan; gireceği bendi, kabı bilen ve başıboşluktan kurtulmuş bir gençliğe ne kadar da muhtacız.

(2) Su…

Efendimiz’in (SAV) “Temizlik, imandan gelir” düsturuyla, bedeni temizliğin biricik kaynağı olan su, aynı zamanda manevi temizlik için de “tertemiz bir iman ve fikir” hüviyetinin temsili olabilir. İşte suyun, bu duruluğu ve paklığı kaybettiği o an, çamur deryasından farkı kalmaz.
O halde su, hem maddi, hem manevi temizliğin tek remzidir. Bu temizliği kaybeden toplum, ne davasına, ne tarihine, ne dinine, ne milletine, ne iffetine, ne de kendisine bahşedilen nimetlere sahip çıkabilir. Bütün özü, ahlakı ve idrakı ile kirlenmiş bir toplum elbetteki başıboştur. Bir mikroptan yüzbinlerce mikrobun ürediğini varsayarsak, kökü çok eskiye dayanmayan bugünkü çöküntümüzün sebebini daha iyi anlayabiliriz.

(3) Su…

Su, atasözlerimize ve deyimlerimize de bir çok defa ilham kaynağı olmuştur.
Örneğin “Köprünün altından çok su geçti” deyimi, bize “zaman” kavramını bildiriyor. O halde su, zamandır, gündemdir. Bir olay ya da kişi, bir başka olay ya da kişinin yerini rahatlıkla alabiliyor. Hem de nefes almaktan çok daha hızlı bir biçimde. Yaşadığımız asra bakar isek, zamanın ve gündemin büyük bir başıboşlukla, ne de çabuk değiştiğini rahatlıkla görebiliriz.
Veyahut “Su akarken testiyi doldurmalı” atasözüne bakarsak “ele geçen fırsatları, imkânları değerlendirmek, bu fırsat ve imkanlardan yararlanmak” yorumuna varabilir ve buna paralel olarak da suyu “para, altın, maden” gibi kıymet hükmü fazla olan değerlerle de ifade edebiliriz.
Bugün yaşadığımız bu toprakların her türlü imkanı, fırsatı ve değeri koynunda barındırdığı gün gibi aşikar. Nasıl pervasızca kullanılıp, kullanılmadığı da hepimizce malum.

“Herkes, birbirini kakar, başıboş.”

Su bahsinde derinlemesine işlediğimiz bütün bir başıboşluğun, bugün ülkemizde başta terörizm olmak üzere, nasıl bir anarşi havasına büründüğünü; cinayetlerin, kargaşanın, soygunculuğun, dolandırıcılığın hangi seviyede olduğu hepimizce bilinen bir hakikat. Öyle ki, bu kargaşa ve kaos, bugün de dünde olduğu gibi, zengin-fakir, aç-tok, dahi-cahil, ilkokullu-üniversiteli, kadın-erkek vs. demeden vatanın her karışına sinmiş durumda. Allahû Alem, Allah sonumuzu hayır etsin.

“Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.”

“Bozkır”, üzerinde çeşitliliğin az ve genellikle çayırların hakim olduğu, karasal-sert iklime sahip bir bitki örtüsüdür. Ülkemizde daha çok İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde görülür.
Üstadımın, “bozkırlar” sözünden kendi çapımızda bir anlam çıkaracaksak şayet, bu anlamı ikiye ayırmak en doğrusu olur kanımızca.
Birinci kısmı, cehaletin getirdiği fikir ve iman kuraklığı diye açıklayabiliriz. Bu kuraklık, her türlü iç ve dış tehlikeye müsait bir mevkide ve başıboşluğa sebebiyet makamındadır.
“Topal tren” ise, bir o yana bir bu yana savrulan, bulunduğu istikametten her an çıkabilecek ve her an devrilebilecek, oldukça eksik ya da haddinden fazla bir görüş, fikir, oluşum, dayatım, rejim, nizam gibi çok geniş bir yelpazeyi kapsayan bir benzetmedir. Daha öz bir ifadeyle, “topal tren” tabirinin dayattığı oluşum, kurak fikre musallat olur ve büyük bir kaos kendi kendini doğurur.
İkinci kısımda ise “bozkırlardan” varılan anlam, bizce, İç Anadolu ve ziyadesiyle ondan doğan taze başkenttir. Bu kısmın asıl tamamlayıcısı ve gözardı edilmemesi gereken en önemli unsuru “topal tren” tabirinin açılımıdır. Çocuk, yeni nesil ya da saflık; merkep, avenelik, hamallık, ahmaklık; öküz ise bu açılımdan doğan şaşkınlık ve hiçbir şey yapamama ile ifade edilebilir. Konunun derinliğini okurlara bırakıp, Allahû Alem deyip, burada noktalıyorum.

”Yanmaz da yürekler, güneşe atsan;
Bir kibrit, bir orman yakar, başıboş”

Üstad, “En Yakın” adlı şiirinin ilk mısrasında “Bütün insanlığı dövsen havanda” diye
bir cümle kullanır. Bu cümleye paralel olarak, bütün insanlığı; fikriyatı, hayatı, vicdanı, namusu ve idealleriyle birlikte güneşe atsan bu kadar yanmaz da veyahut güneş, bu kadar yakmaz da bir kibrit ateşi, bir ormanı yok edebiliyor. Burada güneşten kasıt olarak, güneşin yerine, hatta güneş de dahil, dilediğinizi düşünebilir, dilediğiniz hengameyi, karışıklığı hayal edebilirsiniz.
Yakın olsun, uzak olsun, hem kendi tarihimizde hem dünya tarihinde, kibrit-orman örneklemesi hayli fazladır. Özellikle yakın tarihe bakarsak, ülkemizden başlayıp, Almanya, İtalya, Sovyet Rusya gibi ülkelerin ve bu ülke vatandaşlarının, despot ideolojiler karşısında nasıl katledildiği, zulme maruz bırakıldığı, açlık ve sefaletle yüzyüze geldiği hepimizce malumdur. Dünyanın gözü önünde gelişen bu vahşet, bugünde hala izlerini koruyor; takipçilerini ise yeni arayışlar peşine sürüklüyor.

“Tarih, kutuplara kaçmış bir fener,
Buz denizlerinde çakar başıboş.”

Kimsenin farkında olmadığı, uğramadığı; hor görülmüş, inkar edilmiş; bütün yolları ve bağlantıları kesilmiş; uzak olan ve kaderine terkedilmiş bambaşka bir dünyanın, kendini gösterme veya kanıtlama çabasının nafileliği ne kadar vahim bir durumsa; Üstad’ın tabiriyle, çevresini topkeyün “sahte kahramanlar” kuşatmış bir tarihin, gün yüzüne çıkma ya da çıkarılma savaşı da bir o kadar vahimdir. Kaldı ki ihanet edilip, yalanlanan ve başıboş bırakılan bu tarihin her derinliği hakikat; yüceltilen ve baş tacı edilen her sathı ise yalandır.
Konu ile ilgili geniş bir araştırmayı Üstad’ın “Sahte Kahramanlar” isimli eserinde bulabilirsiniz.
“Bize kalan aziz borç asırlık zamanlardan,
Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan”
düsturuna malik, iman nesli elbetteki gelecektir.

“Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar, başıboş.”

Osmanlı’ya matbaanın girdiği ve ilk gazetenin basıldığı 1800’lü yıllardan ta ki günümüze kadar gelen aydınların yapısını incelersek, önümüze üç sınıf aydın tipi çıkar:

1-Hakikati yazanlar
2-Doğru bildiği hakikati yazanlar
3-Doğru diye bilinilmesi için, kah kendince kah üstlerince, bütün topluma dayatılan sözde hakikati yazanlar

İşte bu üçüncü sınıf aydın tipi, Üstad’ın “Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar” tabirine en uygun olanıdır. Öyle ki dayattığı sözde hakikatin, hakikat olduğunu ispat edemeyecek hatta ispata dahi yanaşamayacak kadar delilsiz, kendi hakikati dışında bütün hakikatleri taciz edip, aşağılayıp, karalayacak kadar da başıboştur.
Kelime dağarcığında “yobaz, gerici, süper mürşid, neo-müzülman, kızıl sultan, hürriyet, demokrasi, laiklik vs.” gibi yafta ve isimlerden bolca bulunan bu aydın tipi, menfi idealleri uğruna dayattığı sözde hakikati satıp, bir başka dayatmaya yanaşacak kadar da kişiliksizdir.

“Allah’ım sen acı bu saf millete!
Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş…”

Bütün bu açıklamalar dahilinde, gelinen ya da getirilen noktanın her türlü sürecinde “haya, vicdan ve güzel ahlak” ve de bütün bunların biricik kümesi olan “Kur’an ve Sünnet anlayışı” yazık ki menfi idealler doğrultusunda en hakir zamanını yaşamaktadır. Üstüne üstlük milli irade dediğimiz, yüzyıllardır Kur’an ve Peygamber ipine sımsıkı sarılmış olan gücün ve anlayışın, Kurtuluş Savaş’ında son bir kez şahlanıp, yerini “nefsani irade”ye bırakmış olması, daha da vahimi, bu nefsani iradenin büsbütün kölesi olması sebebi iledir ki; rahatlığı, tembelliği, vurdumduymazlığı, inkarı, iftirası, ihtirası ve yazık ki küfrü ile birlikte, bugün başıboşluk mertebesinin camdan saraylarının kilitsiz odalarında, akşam yatıyor, sabah kalkıyor başıboş…
Camdan sarayları tuz-buz edecek bir nesil ümidi ile…

Daha fazla irdelemeden, şiirden, tarafımızca anlanılanı burada noktalıyorum. Örnekler çoğaltılabilir. Üstadımın BAŞIBOŞ şiirinde neyi ve nasıl kastettiğini elbetteki önce Yüce Allah, sonra Üstadımızın kendileri bilir. Biz, sadece işin teorisindeyiz ve aciziz.

Üstad Sınıfı / adıdeğmez

Beklediğimiz İnkılap/neretva / İdeolocya Sınıfı

BEKLEDİĞİMİZ İNKILAP

Bekliyoruz

* Kanuni devrinden beri gerçek inkılâbı bekliyoruz !

* Kanuni devrinde dıştaki tüm zafer ifademize rağmen, içerde bir çürüme başlangıcı… Şeyhülislamlığın yalnızca atama makamı haline getirilmesiyle, madde planındaki hamlelerimizin mânevi iç oluşa bağlılığını denetleyen bu kurumun istiklâlini kaybetmesiyle başlayan bir çürüyüş…

*Sarı Selim’le birlikte su yüzüne çıkan taarruz ve hatta müdafaa gücümüzü kaybetirici hastalığımızın ortaya çıkardığı hâlimiz başaşağı bir çizgi belirtir. Devamlı toprak ve nüfus, hayatiyet ve nüfuz, ahlak ve iman kaybı.

*Bu başaşağı seyir halinde, gidişatı ‘akıllarınca’ değiştirmek isteyen, fakat tam aksine vaziyeti cemiyetin bir heyelan halinde aşağılara akmasına vardıran üç kırılma noktası mevcuttur: Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet inkılâpları.

*Akıl ve marifet sahibi olmayı, akılsız ve marifetsiz bir taklit yoluyla gerçekleştirebileceğini zanneden Tanzimat ve esasında bir mason tezgahı olan Meşrutiyetten sonra birdenbire büsbütün bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldık.
Artık ruhtaki kurtuluş borcumuzun üzerine bir de var oluş mücadelemizin yükü binmişti.

*Cumhuriyetle birlikte ‘milli mücadelenin misilsiz hamlesi’yle bu ikinci borcu ödedik; fakat asıl ve esaslı kurtuluşun yani, ruhtaki kurtuluşumuzun adımlarının atılması yerine yine bu noktadan tahrip edildik ve kurtuluş düşümüzü bile tahrip eder bir tavır takındık.

*Devirler boyunca beklediğimiz inkılâba en çok ihtiyaç duyduğumuz an bu andır, gerçek inkılâp yolunun inkılap naralarıyla tıkandığı bu an.

Daima Onu Bekliyoruz

* 1566′dan bu yana tarihimiz bir bekleyişin tarihidir.

Bu; Sarı Selim’den Tanzimat’a kadar 273 sene, Tanzimattan Meşrutiyete kadar 69 sene, Meşrutiyetten Birinci Dünya Harbi müterakesine kadar 10 sene, ve İstiklâl Savaşından bugüne olmak üzere dört bölümden müteşekkil bekleyiş devrelerimizin Tanzimat’a kadar süren devresini diğerlerinden ayıran bir fark mevcuttur:
Eski şekle sadakat…

Fakat özü yitirmiş ve şekli yenilemekten aciz bir sadakat mahrumiyetimizi derinleştirmekten başka bir sonuca varamazdı. Beklediğimiz inkılâp o devirde olsaydı, düsturu şu olacaktı:
Garp dünyasını yükselten Rönesans hamlesindeki ruh, eşya ve hadiseleri kavrama ve yönetme çabası İslam’ın öz malıdır. Bu oluş hamlemize mâni kim varsa dinimizin, ruhumuzun ve mevcudiyetimizin düşmanıdır.

* Kendimize düşman olmaya başladığımız sonraki devrelerde ise beklediğimiz inkılapçının sadası ‘Aklın bütün hak ve müesseselerini hazmederek öğrendikten sonra ruhumuzun emrine vermekten başka işimiz ve çaremiz yoktur.
Hiçbir ahmak taklit, ezbere tatbik, deri üstü ıslah ve yamalı bohça inkılabına inanmıyoruz. Dünün dini yanlış anlayan yobazıyla bugünkü muadili idraksiz küfür yobazı, tasfiyesiyle yükümlü olduğumuz aşağılık ve gerilik kutuplarıdır.’ olmalıydı.

* İlk devirde kurtuluş yolunu tıkayan, mukaddes dini ışıksız beynine ve buudsuz ruhuna uydurmak isteyen ham ve kaba softadır.
Sonrasında ise yolu tıkayan, kaba softa ve ham yobazlarla birlikte, onlara kızıp yolu büsbütün iptal etmeye kalkışan tefekkür yoksunu Garp hayranları.

* Tanzimatla birlikte başlayan kayboluşumuzu, Meşrutiyetle yönetim şekillerinde teselli ararken derinleştire derinleştire nihayet kurtuluş çaremizi ağza bile alamaz hale geldik.
İşte vaziyet bu iken, Büyük Doğu herbiri islam ruhunun bir şubesi olarak ruhçuluk, ahlakçılık, milliyetçilik, şahsiyetçilik, cemiyetçilik, keyfiyetçilik, nizamcılık, müdahalecilik ve sermaye ve mülkiyette tedbircilik ölçüleriyle insanlığın topyekun kurtuluşunu sağlayıcı yoldur.

* Şarkın ve Garbın tüm kıymet ve erdemlerini bünyesine topladıktan sonra yeni ve üstün bir terkip takdim edecek olan ne Tanzimat’ın ürkek ve muvazaacı fesi ne İttihatçının gözü kör ve ahmak atılganlığının simgesi keçekülahı ve ne Cumhuriyet’in şahsiyetimizi ezip geçen silindir şapkasıdır; ancak ve ancak dimağı mukaddes davanın derdiyle dertlenmiş asil ve çilekeş Büyükdoğucunun taşıdığı, her ilmeğinden vakar ve şahsiyet tüten Türk’ün milli başlığı
olacaktır…

Hep Bekliyoruz

*Bir kere daha tekar ediyoruz ki Kanuni’den beri gerçek inkılabı bekliyoruz. Batının yeniden doğuşunu göremeyen, önleyemeyen ve aynı çapta bir hamle ortaya koyamayan Kanuni bütün kıymetini kendinden öncekilerden alan bir mirasyedidir.

*Kanuniden sonra devlete baş olan Sarı Selim ise Türk’ün hastalığının belirtisidir, ifşacısıdır. Bir hastalık ki; bir cemiyetin tüm taarruz ve hatta müdafaa gücünü yok etmiştir de, vicdanlarda bir burkulma olmamıştır.

*Türk’ün dayanağı olan iman ruhunun eşya ve hadiselere hükmetmesi luzumu fikrinden yoksun bir cemiyet efkarı, Sarı Selim’den tanzimata kadar boyuna toprak, nüfus, ruh, hayatiyet, iman ve ahlak kaybımıza sebebiyet verdi.

Bu ruhî tükeniş ortamında tam üç asır boyunca ‘Dur! Nereye gidiyoruz, Dünya nerde biz nerdeyiz, bu dünyayı feth ve tasarruf borcu ile iman borcumuz aradınaki münasebet nedir? Bizim bu gidişimiz iki tarafı birden kaybetmek demek değil midir? diyen biri çıkmadı.

*Bahsedilen idrak noksanlığı içersinde var olması gereken yegane idrak, dini koruma iddiasıyla yapılan kabuk koruyuculuğunun hakikatte dine aykırı ve mukaddes ölçülerin bu tür takıntılı kaygılardan münezzeh olduğuydu. Günümüze kadar süren inkılap bekleyişi içersinde tanzimata kadar yapılması gereken yegane inkılap buydu.

*Bu borcun ödenmemesi öyle bir sonuç doğurdu ki Sarı Selim’den Mahmud Adli’ye faraza 30 derece eğimle gelen alçalma çizgimize, Abdülmecit’ten Abdülhamid’e doğru 45 derecelik bir eğim daha kattı. Abdülhamidden sonrası ise artık üzerinde tutunmanın imkansız olduğu bir uçurum…

Felaket şurdadır ki, Kanuni ile tanzimat arasında dinin saf hakikatı adına ve şekillere bağlı kalınarak girişilen inkılap tecrübeleri bu dönemden sonra sezmeden sezdirmeden yavaştan ve hafiften dine karşı tavır almaya başlar; gitgide artan bir şiddetle mukaddes hakikatten nefret etmeye ve onu gerilik sebebi saymaya kalkışır. Öyle ki bu hususta tartışma bile kabul etmez bir vaziyete kadar varır.

*Destansı bir kurtuluş hamlesiyle bütün bu tarihi alçalışları düzlüğe çıkaran cumhuriyet inkılabı, kurtuluşu kopyacılıkla olur sanan tanzimat ve bir mason oyununda ibaret olan meşrutiyet devirlerinin maddi borcunu ödemesine rağmen manevi borcu reddeden bir dünya görüşü ortaya koyunca devirler boyunca beklediğimiz inkılap bugünden itibaren bayraklaşmaya mecbur olmuştur.

Giriş

* Davamız, bir rejime karşı başka bir rejim teklif ve telkininde bulunmak değil; İslam dünyasını
tüm yeryüzüne kavimler ve tarihi vakıalar üstü mücerret ve gerçek hüviyet ve şahsiyetiyle saf bir mefkure ve münezzeh bir ideolocya halinde belirtme işidir.

* Çağrımıza İslam’a gönül vermemiş olanlar da dahildir. Zira tüm insanlık peygamberler peygamberinin ümmet kadrosu içersindedir.

* İslam her münevver müslümanın şahsında kıymet hükümlerini çağlar üstü mahiyetiyle tüm çağlara uygulayıcı inkılap ideolocyasının kurmayı öngörür. Tekliflerin en azizi bu teklife dikkat kesilen kaç kişi var ?

* Gerçek Müslüman ! Senin işin İslam binasının dış yüzündeki herkese aşikar, fakat yalnızca göz atmakla kalınırsa kamil manada idraki mümkün olmayan genel bilgilerini ezbere sıralamak değil; bu binanın içersindeki ruhun bütünüyle İslami ölçüler altında, sonsuzluğa ayarlı hayat mimarisini kurmaktır. Ebediyetin Rehberi belki de böyle bir fiile şart tayin buyurmak için bazı ilahi tefekkürlerin bir saatine, yetmiş senelik namaz sevabı müjdelemişlerdi.

* İslam inkılabını kim örgüleştirecek ? Reformacılar mı, nefsani ve hevai tefsirciler mi,
kışri şeriatçiler mi, ham ve kaba softalar mı, yalancı sofiler mi,yeni müctehit taslakları mı, yoksa bunlardan hiçbiri olmayan gerçek ve derin Müslüman mı ? Gerçek ve derin müslümanın kim olduğunu anlamak için kim olmadığını bilmek gerekir…

Reformacılar

* Reformacı bir şekilde mensubiyet hissettiği eski şeklin ismini koruyup, onu dış dünyanın dayattığı bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek isterken bocalayan, hiç bir davayı tam olarak benimseyemeyen ancak ezip büzebilen bir biçare idrak bünyesidir.

*Reformacı, davanın öz bünyesini dış şartlara göre ayarlamakta mahzur görmeyen bir barıştırıcı, bir maslahatçıdır.

*Reformacı inandığından şüphe edendir !

*Tanzimat dinin muhitinde aciz, şaşkın, kısır bir reforma hareketi iken, Meşrutiyet daha az şaşkın ama daha çok idraksiz bir biçimde bu reformacılığın devamıdır.

*Son devir ise reformacılığın bu iki arada bocalayıcı çelişkilerini kaldırarak davayı tamamen menfi kutuba çekti. Her davanın temel isteği tutarlılıktır ana hangi istikametten ? Küfürden mi imandan mı ?

*Suni ışıklar ne kadar güçlü olursa olsun güneşi kaybetmiş bir beldenin hali gibi, üzerimizde mıhlanıp kalan manevi karabulut eksikliğin din olduğunu ihtar edince bu sefer güya dini sahiplenme iddiasındaki yeni reformacı tipinin türeme ihtimali belirdi.

*Bir çok bölüme ayrılan bu tiplere göre din lazımdır. Elbette Allah’a inanılır. Peygmber bazılarınca luzumludur, bazılarınca değildir. Kuran bazılarınca Allah’ın kitabıdır, bazılarınca değil. Peygamberi ve Allah’ın kitabını tanıyan yine bazıları için bile günde beş vakit namaz luzumsuzdur. Namazın şekli iptidaidir, abdest imkansızdır. Kadın hayattaki yeni konumundan geriye sürülemez. Kuran her dilde Kurandır. Kuranda pek çok ibadetin sarahatine dair açıklama yoktur, bunların hepsi yobazlar tarafından uydurulmuştur.
Hadisler hep uydurmadır, aklın kabul etmediği hiç bir şey doğru olamaz. Bütün dini merasimleri estetikçiler elinde güzelleştirmek gerekir, zaten tasavvuf da bu eksikliği tamamlamak için sonradan bulunmuştur….
Bu hünsa ruhlara göre din işte bütün bunlar olmamak şartıyla güzeldir. Fakat!!! İşte bu «fakat» işin en belâlı dönemeci…

*Henüz sesi pek güçlü çıkmasa da yarın birdenbire güçlenmesi muhtemel olan bu kafirle dindar arası köprü tip, mensubiyetinde pek çok meslek barındırır ve genellikle münevver klişesi taşır.

Tanzimatın muhitteki şaşkın yenilik hareketine karşılık, bu yeni zümre dine zıt hareketlerin muhitini olduğu gibi benimseyip merkezde reform yapıp muhite tatbik etmeye çabalar.
Reformacı der ki: Allah’a ve peygambere evet, şeriate hayır! Yani güneşe evet, ışığına hayır ! O kadar saçma !..

*Aralarında hiç inanmayan istismarcıların da bulunduğu bu zümre, Yunan efsanalerindeki başı insan vucudu keçi bir hilkat galatıdır ve gerçek müminin gözünde zift renkli inkardan daha kara daha tehlikeli bir küfür kolunu temsil eder.

Düpedüz kafir olduğu gibi devrilmiş bir yelkenlidir, hidayet vincine bağlanırsa doğrulur ve mükemmel bir tekne halinde yüzer.

Fakat reformacı ?.. O güya yüzer, ama her noktasından sızdıran, kırık dökük, perçin ve macun kabul etmez bir haldedir.

*Yarın meydan yerini ele geçirme ihtimalindeki bu zümre, küfre ait bir hayat biçimini iman evine, Allah’ın hakkı Allah’a Sezar’ın hakkı Sezar’a demogojisiyle sokmaya çalışmaktadır.
Biricik farikası münevverlik yaftası altında salah kabul etmez bir enayilik ve cahillik olan bu tipin bir gün bir punduna ile İslamiyet himayeciliğine geçmesi daima mümkündür.

*Reformacı en çok yobaz dediği, şeriatın kabuğuyla meşgul olan tipe düşmanlık ederken aslında kendisi de aynı tipin diğer kutuptaki tam karşılığıdır.
Dini insan yığınlarının sevk ve idare aracı olarak gören, keyiflerine göre din icat ettiklerinin dahi farkında olamayan, baktıklarını görmekten ve idrak etmekten aciz bedbahtlar…

*Bir de Türkiye dışının reformacıları var ki ilmi bir nikap altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslam’ı fesada sürüklemektedirler.

*Hangi neviden olursa olsun Reformacı İslam’ı çökmeye mahkum bir bina olarak gören ve onu dış desteklerle ayakta tutuğunu vehmeden bir fikir haini ve iman yoksunudur !

BİRİNCİ HÜKÜM: İslam inkılabı bunlarla olmaz !

Nefsani Tefsirci

* Bu sınıf reformacıların bir şubesini teşkil eder.

Farkı şurdadır ki; reformacı eksiklikten münezzeh olan İslam’ı aklınca dışardan güzelleştirici unsurlar katarak tamam edeceğini sanırken nefsani tefsirci dış unsurlara tenezzül etmez. O, dinin zati hükümlerini heva ve hevesine uygun olarak tefsire yeltenir.

*Saf reformacı yalnız ileri fikir taslarken, İçlerinde diyanet işleri başkanlarının, ilahiyaçıların, yazar çizer takımının da bulunduğu bu sınıf, alimlik iddiasındır ve sağlam bir inanç taşıdığı görüntüsüyle kitleyi de kendi doğrultusuna çekmeye çalışır.

Bu sahtekarlığına bir de en büyük müçtehitleri şahit diye gösterir, daha doğrusu kendisi müçtehit diye geçinir.

*Bu tipler Kuranın Türkçe ve onun yine Kuran olabileceğini kabul ederler, mübarek sahabilere dil uzaırlar, tasavvufu inkar ederler…
Üsküdardan Beşiktaşa gitmek için bile bir vasıtaya ihtiyaç varken, alemde teselli formullerinin en gülüncüyle bir nakarat tuttururlar:
Allah’la kul arasına kimse giremez.

*Nefsani tefsirci İslam inkılabının yapıcılığını güçleştiren, onun gayretini tepetaklak etmeye çalışan tehlikeli bir reformacı türüdür.

*İKİNCİ HÜKÜM : İslamı İnkılabı nefsani tefsirci ile olmaz !..

Ham Yobaz ve Kaba Softa

* Kutsal hükümlerin yalnız kabuğunda kalmış, vecdsiz, çilesiz, hikmetsiz, dinde eklemenin de eksiltmenin de olmadığından habersiz gafil insan: Ham yobaz ve kaba softa.

* Aklın haddi olmayan sahalarda dizginlendikten sonra gerekli alanda dolu dizgin koşturulması bizzat dinin emri iken, akletmeye dair her şeyi yasaklayan ve böylece tarihi yenilgimize sebep teşkil edenham yobaz ve kaba softa.

*İslam tomurcuğunun bu tip elinde de filiz vermeyeceği üçüncü hüküm halinde apaçık bir gerçektir.

Sahte Sofiler

* Bunlar da kaba softanın güya dini hikmetler ve zevkler planında karşıt kutbu.

* Kaba softanın derin dini hükümlere kayıtsız kalışı nasıl bugün milletin başına inatçı ve küstah küfür neslini
sardıysa geçmişte de aynı sığ tutum sahte ve yalancı sofilerin türemesine yol açtı.

*Şerefli Ordunun en şerefli vaktinde onun manevi dayanağı olan Bektaşilik, zamanla öyle bozuldu ki; nükteli, telkin altına alıcı, muvazaacı ve mutlak kıymetlere gizliden gizliye beslediği müthiş suikast zekasıyla hiç bir küfür müessesesinin sebep olamayacaı bozgunları verdirdi.

* Sahte ve yalancı sofi giyindiği Melemilik ve Vahdeti Vucutçuluk hırkasıyla günahları meşrulaştırır, üstelik kutsar ve insan nefsaniyetini tanrılık davasına kadar bulaştırır ve böylece her dişi güya zarif bir nükte belirten testeresiyle cemiyetin nizam unsurlarını parça parça eder.

* Tüm etki marifetleri güya renkli ve sanatlıı ruh haletleri olan bu yalancıların bir başka kısmının da bir başka zehirli tesiri oldu: Pis, hasta, dünyayla alakasız, sorumsuz, iradesiz-tedbirsiz, dilenci sıfatlarıyla bezeli bir derviş portresi…

İşte Batı’daki ve yalnızca ondan beslenen müstağriplerdeki sakat Doğu intibaı işte bu sahtekarların eseridir.

* Ham softa kutsal hükümleri ön cepheden tahrip ederken yalancı sofi onu arkadan vurandır.

* Dördüncü Hüküm: İslam Inkılabı sahte ve yalancı sofilerle olmaz !

Derin ve Gerçek Müslüman

* İslam İnkılabını fikir planında yalnızca derin ve gerçek müslüman temsil edebilir. Peki gerçek ve derin müslüman demek ne demektir ? Gerçek ve derin müslüman kimdir ?

*GErçek ve derin müslüman şahsında barındırdığı üç cephe ile malumdur: Mukaddes ölçüler, ona perçinli olarak tasavvuf ve ikisine birden bağlı olarak ama bu iki cephenin hikmetini kavramak için var olan şahsi ruh ve akıl.

* Gerçek ve derin müslüman bütün cemiyet ve hakikat ölçülerinin anası olan şeriat ve kainatın topyekün hesabını veren yegane hikmet olan tasavvuf arasındaki ruh ve sır ilişkisini şahsi ruh ve aklıyla kurarak mayonezdeki üç ahenk unsuru gibi kıvam tutturacaktır.

* Şeriat ve tasavvuf kanatlarıyla göklere erdirilmiş olan ruh ve akıl eşya ve hadiseler planına baştan ayağa hakim olacak, yapılacak ve yapılmayacak her şeyi tespit edecek, bütün istikametleri keşfedecek ve işaretleyecek şahsi planda huzur ve mutluluğa cemiyet planında ise nizam, adelet ve ümrana ulaşacaktır.

Gerçek ve derin müslüman böylece yaradılış gayesine erişendir…

Gerçek ve Derin Mü’minde Akıl

* Derin ve gerçek mümin, aklı aklın en ileri safhasıyla ele alır. Hakiki akıl mutlaktan hiç bir şey
anlayamayacağını anlayan akıldır. Daire başladığı noktada biter ve bittiği noktada başlar.

* Derin ve gerçek mümin aklı sahibine teslim ettikten sonra onun tarafından geriye bağışlananı akıl diye kabul eder ve ötesini istemenin akılsızlık olduğunu bilir.

En büyük idrak, idraksizliğini idrak etmektir.

* Miraç gecesi aklı simgeleyen melek sidretül münteheda bir adım daha atarsam yanar kül olurum ihtarıyla durdu bir adım daha ileri gitmedi.

Derin mümin aklı mutlak yardımcı olarak görmez, onu sidretül müntehadan sonrasına zorlamaz.

* Daire bittiği noktada başlar; hürriyeti hakka esaret bilen akıl kutsal hükümleri yegane mizan sayar ve bu mutlak mizanı ayrıca mizan çekmeye kalkışmaz ve böylece yaradılış hikmetiyle çelişme akılsızlığından arınır kendi faaliyet sahasında selamet içersinde çalışırak, akl-ı selime erer.

* Derin ve gerçek müminde akıl şudur: Tarifsiz, hudutsuz bir ruh feyziyle imana gelen ve bütünüyle teslim olan adama, bu teslimiyetten sonra iade ettikleri gerçek kafa ve büyük akıl.

* Akıl hakkındaki en güzel hüküm: Bu iş ne akılla olur ne akılsız. AKıl kendisi olmadığı vakit hiç bir şey yapılamayan kendisini her şey zannettiği vakit ise hemen sıfıra inen ve ebedi felakete götüren şeydir. Bu iş akılsız olmaz; ki anlayamadığını anlamak da akıl işi…

* Aklın bu acziyetini nihayet Batı felsefesi de 20. asırda Bergson’u yetiştirerek tespit etti, İslamiyetin asırlar önce getirdiği hakikate sendeleye sendeleye henüz varabildi.
‘Aklı mat ettin ama usulun yine aklidir.’ eleştirilerine, ‘Demek ki aklın nihai hamlesi kendi hiçliğini kavramakmış.’ diyordu Bergson; Hz. Ebubekirden şu kadar yüzyıl sonra…

Hülasa ve Netice

* Herşeyden evvel ve sadece hakikat mizanının İslamiyet olduğuna iman…

* Modern dünyanın bulanıklaştırdığı İslamiyet filizinin cehverini parlatma bahsinde, o cehveri arındırmaya çalışmak bir yana dışarıdan başka bulanık unsurlar katma peşindeki reformacı, ilk batıl güdümdür.

Nefret !

* İkinci batıl güdüm nefsani tefsicinin yoludur. Heva ve hevesi doğrultusunda yorumlanmaya çalışılan ilahi müesseseler ve felaket giden yol…

Nefret !

* Bu bahiste üçüncü olarak işaret edilen manaya bakmadan körü körüne satıha bağlı kalan kışırcı şeriatçiler gelir. Dışatki hükümlerin iç çilesini çekmedileri için tüm sırları ve incelikleri zayi edenler.

Nefret !

* Dördüncü olarak sahte ve yalancı sofi. Güya batıni derinlik iddiasıyla dini emirlerin tamamlığını bozanlar…

Büsbütün Nefret !

* Beşinci batıl güdüm, ham ve kaba softanın yolu. İkinci güruhu tersinden, üçüncüleri yüzünden bünyesinde barındırarak ilahi feyz ve rahmete set çekenlerin yolu.

Daima Nefret !

* İslamiyeti feyzlendirme bahsinde biricik hak yolu, şeriatı bilip anladıktan sonra tek noktasını feda etmeyen ve tasavvufu onun iç esrarı bilip ona bağlı olarak kemallendiren derin ve gerçek müslümanın hem zahirde hem batındaki dosdoğru istikametidir.

Kurtuluşa erenler işte bu istikamette yürüyenlerdir.

Netice

* Çağımızda Büyük Doğu ideolocya ve davasına karşıt tez ve hareketler ilahi cilveyle kendiliğinden yere kapanıp iflas etmiştir.

*Türk milleti 20. asırda derin bir inkısar ve ıstırapla yaşamış ve ona dayatılan hayat tarzının döküntülüğü zaman geçtikçe iyice su yüzüne çıkmıştır.

*Artık devrimler, verimler, anılar, kanılar, töreler, süreler, ulusal egemenlikler, toplumsal güvenlikler, özgür ülkeler, uygar ilkeler, Batıya bel bağlamalar, Batıdan kurtuluş sağlamalar… ve aynı ağızdan daha onlarca klişe artık bütünüyle cansızdır.

*Artık her şeyle herşeyin arası açık, her varlık kıymetini kaybetmiş, her doğru eğrilip bükülmüş, karşıt tezler kendiliğinden çökmüş ve hiç bir kurtuluş vaad edemez hale gelmişken vazifemiz meydan yerinde görünmek ve davayı abideleştirmektir.

Usul

* Mevcut manzara mutlaka bir inkılaba ihtiyaç olduğunu ihtar ederken bu durum karşısında var olma cehdini kaybetmemiş bir millete düşen ihtilal-inkılap tabirini hak edecek bir büyük doğruluş, davranış, bir büyük şahlanıştır.

Fakat sadece ruhlarda bir ihtilal…

* Bu ihtilal-inkılabın aletleri söz ve kalem, planı göz ve kulak yollarından kafataslarına girmek ve beyin zarları altına zerketmek, şartı kanun hakkıyla en sıcak zeveban ve en ileri heyecan noktasına ulaştırmaktır.

* Bu ihtilal-inkılabın kadrosu mukaddesatçı ve milliyetçi gençlik, dayanak sınıfı da şehadet getiren herkes…

* Bu ihtilal-inkılabın mekanı bütün büyük şehir ve kasabalarıyla Türkiye, zamanı da şimdidir.

* Mukaddesatçı ve milliyetçi gençlik ve şehadet getiren herkes ! Karşıt tezler cephesinin kendiliğinden yıkılıp döküldüğü şu gün senin belirme gününden başka bir gün değildir.Fikir meydanı ve atalarının ruhu seni çağırıyor. Elinde kanun bayrağı, ruh kalesini fethet !

Esas

* Cihan İmparatorluğumuzun dayandığı temellerin sistemli bir şekilde nasıl yıpratıldığını fakettiğimiz anda davanın esasını yakalamış olacağız.
Ana şahsiyet ve asliyet kutbumuza en doğru anlayışla sarılmak ve buna uygun olarak bir fikir aksiyonuna yol açmak… İşte davanın esası…

* Tek kelime: [Su katılmamış ve suyu çekilmemiş tam hakikatıyla] İSLAM !

* Bu davanın esası olan ideale ihtiyacın, acil kan bekleyen bir hastanın ihtiyacından daha büyük olduğunu ancak inanmamaya inanmışlar görmezden gelebilir.
İhtiyaç duyulan kan ise iple boğularak, kangren olmaya terkedilmiş bir uzuvda; fakat akış yolunu bulabilse tükenmek bilmez bir hayat kaynağı mahiyetinde.

* Bu ideal İslam, esas üstü esas da onun gerçek anlamı !

* İsa peygamber eliyle felçlinin ayağa kalkıp, körün ışığa kavuşması gibi yalnızca maddede ve nazariyede pazarlıklı bir istiklal karşılığında manada uğradığımız inkısara son verme ve Batı üstünlüğü ukdesi ve ona ait ne varsa içimizden söküp çıkarma davası ve esası…

* Dışımızdaki sömürgecilerin ve onların içimizdeki taklitçi ajanlarının tabip kisvesiyle kanımıza zerkettikleri Batılılaşma ve Batılı anlamda medeniyet zehrini kanımızdan atma; bununla beraber nereden gelirse gelsin her türlü çile ve tecrübeyi bu sefer millet çapında bir şahsi ruh ve akıl süzgecinden geçirdikten sonra benimseme davası ve esası…

* Bu davanın ve onun esasının bilincinde olan bir nesil yetiştiğinde güneşin doğuşunu bekleme vakti gelmiştir.

Hedef

* Fikirde ana hedefimiz bütün meydan yerini tutmuş, hepsi aynı kaynaktan besleme ve aynı tornadan çıkma, tanzimat, meşrutiyet, cumhuriyet devirleri boyunca başkalaşımını tamamlamış bir suni ilkah mahsulu, ulvi oluş gayesi gütmez, eser çilesi çekmez, aşksız ve madde üstü iştiyaksız yalnız zehirlemeye memur bir haşere tip:
Devrimbaz !

* O devrimbaz ki manevi Batı sömürgeciliğinin iç ajanı ve Türk ruh kökünün DDT ile kurutucusu…

* O kendini kurtarıcı diye takdim ederken aslında arka mevzilerden mahut sınıfın iaşe ve cephane ikmalini yerine getirmekte ve ellerinde kukla olmaktadır.

Vasıta

* Beklediğimiz inkılabın dış vasıtalarına el atmanın birinci şartı:

Yılgınlık, düşüklük, küçüklük ukdesi, nefs güvensizliği, mızmızlık, hareketsizlik, dünya ve eşyaya karşı ilgisizlik ve bilgisizlik gibi menfi kutupları mahkum edip; nar-ı beyza halinde bir vecd ve aşk mizacı, sultani bir nizam ve displin zevki, sırasında baldan tatlı ve sırasında zakkumdan acı bir seciye, sabrından zerre kaptırmaz bir sebat bünyesi, şecaat, fedakarlık, atılganlık, derinlik, gerçeklik, kainatın her noktasının kıtmet hükmüne sahip olma şiarı, hayatı kuşatıcı, renklendirici, süsleyici bir estetik-güzellik sanatı bunun yanında dağları, taşları devirip sürükleyici ve gaye noktasına sürücü bir diyalektik mahareti, retorik ve taktik sahibi olma gibi vasıfları da baş tacı etmek.

* Dış vasıtaların başında bütün şubeleriyle güzel sanatlar, yayın yolları, telkin kürsüleri, kültür teşekküleri ve İslam sermayesine yön ve hareket verici mihraklar.

* İşte bu dış vasıtaları iç kuvvetlerle harekete geçirip, herşeyi ruh ve fikir planını köpürtmekten ibaret bıraktıktan sonra artık neticeyi gözlemekten başka bir iş kalmaz.

İdeolocya Sınıfı / Neretva

Benim Manevi İnkılap Çerağımdı…

BENİM MANEVİ İNKILAP ÇERAĞIMDI…

Mustafa YAZGAN

Rahmetli Üstad Necip Fazıl Bey ile tanışmadan önceki hayatımın hal-i pür melalini anlatarak satırları ve SÜTUN’umu doldurmak istemiyorum. Pusulasız bir gemi gibi nereye, niçin, ne zaman, nasıl gideceğini bilmeyen benim gibi 1940 doğumlu nesilden bir parça idim. Çok mazbut, inançlı, maneviyatçı bir ailenin, aynı özellikleri taşıyan ve yaşayan bir ferdi idim. Buna rağmen “yaşanmaya değer bir hayat”ın çelişkisiz (tezatsız) normlarından uzaktım. Daha doğru, net ve kesin bir ifade ile “dava şuuru”ndan mahrum, yaşıyordum. Çok başarılı bir talebelik hayatından sonra, “Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü”ne asistan olarak girmiş, ümitle, şevkle, gayretle “ilmi alan”da çalışıyordum.

Dünyam sadece iki boyutlu idi: Sağcılar ve solcular… Bu tasnifte “sağcılar” arasında olduğumun şuuru ve bir o kadar da rahatı içinde idim. Sağcıların da, solcuların da kendi içlerinde tam bir “aşure çorbası” olduklarını bilmiyordum.

O yılların (1963-64-65′lerin) en ciddi milli meselesi “KIBRIS” idi. (Kanaatimce Kıbrıs aynı ciddiyetini koruyan milli bir meselemiz olmakta devam ediyor.) “Kıbrıs’ın Dünü, Bugünü ve Yarını” isimli bir konferans vermek için Gaziantep’e çağrılmıştım. Haftalarca çalıştım, okudum, araştırdım. Muhtevalı bir konferans hazırladım. Gaziantep Ticaret ve Sanayi Odası binasının üst katındaki geniş bir salonda, seçkin bir kitleye son derece ilmi bir konuşma sundum. Bizi davet eden aziz hemşehrim Halit Ziya Biçer Bey, Ankara’ya hemen dönmez, bir gün daha beklersem, ertesi gün akşam Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in konferansında da bulunma fırsatını elde edeceğimi söyledi. “Necip Fazıl Kısakürek” ismi çocukluğumda (rahmetli) babacağımın dilinde dolaşan ve bu güzellikte hafızama nakşolmuş bir isimdi. Ama kesinlikle tanımadığım gibi, o zamanlarda sinsice iftira ve yalan kusan “müfteri medya”nın, Necip Fazıl’ı ikiyüzlü, iki karakterli (evinde Amerikan bar olan; ama İslam’ı istismar eden bir kişi gibi) tanıtmış olmaları sebebiyle bu isme ürkek, çekingen ve soğuk bakıyordum.

Ertesi akşam, şehrin en büyük sinemasında ön sırada yerimi aldım. İki bin kişilik muhteşem bir kalabalık salonda idi. Program başlamasına yakın bir ara Halit Ziya Biçer Bey geldi yanıma… “Yazgan Bey, Necip Fazıl Üstad’la tanışmak istersen gel… Makine dairesinin yanındaki odada..” dedi. İstek ve şüphe arası karmaşık bir duygu ile kalktım. Beraberce Üstad’ın olduğu odaya girdik. Halit Ziya Bey:

- Efendim, size Mustafa Yazgan Bey’i tanıştırmak için getirdim. Kendisi TODAİE’de asistandır. Hemşehrimizdir diye takdim etti. Üstad (rahmetli) dudağında anlatılmaz güzellikte bir tebessüm, nezaket ve zarafetle:

- Çok memnun oldum. Buyurun Mustafa Bey. Şöyle yanıma lütfen. Nasılsınız?. diye başlattığı diyaloğu, çarpıcı sorularla devam ettirdi. O an, “müfteri medya”nın bütün itham ve iddialarının çöktüğünü, bu zarafet ve incelik içinde birinin kesinlikle mükemmel bir insan olduğunu hissettim.

Ruhlarımız kucaklaştı. Manen elini öptüm.

Konferans saati gelmişti. “Vakit tamam Üstadım!” dediler. Kalktık. Bana döndü:

- Mustafa Bey! Beni siz takdim edeceksiniz! dedi.

Bir an şaşırdım. Hissettirmeden toparlandım.

- Emredersiniz efendim! Benim için şeref ve saadettir! dedim. Beraberce salona indik. Tezahürattan sinema salonu yıkılacak sandım. Perde arkasına geçtik. Işıklar yandı. Perde açıldı. Üstad yine: “Buyurun Mustafa Bey!.” dedi. Mikrofona yürüdüm. Onu kavradım. Tam 32 senedir her mikrofonu kavrayışımda, benim manevi inkılabımın çerağı olan o aziz insanı hatırlarım. Fezalar dolusu rahmet diliyorum.

Mustafa Yazgan 26 Mayıs 1997

(Zaman, arşiv)

Bir Adam Yaratmak ( Eser İncelemesi )/Trradomir / Üstad Sınıfı

BİR ADAM YARATMAK

Kendisini yakından tanıyanlar takdir edecektir ki Üstad Necip Fazıl, tek yönü olan bir şahsiyet değildir. O’nun Sanatkârlık, fikir adamlığı, aksiyonerlik gibi yönlerine ek olarak, hayatının belli dönemlerinde ve özellikle de son kısmında öne çıkan, gönül adamlığı gibi, tanıyanına malum bir yanı da mevcuttur. Tek başına pekçok alanda yetkin olmayı başaran, tek başına birkaç insan olan Üstad’ın, neredeyse tamamı haricî olan çeşitli sebeplerden dolayı sadece sanatkârlık yönü öne çıkarılmakta, bu yönünü de, yine muhtelif sebeplerle, şairliği temsil etmektedir. Biz bu çalışmamızda, onun sanatkar mizacının farklı bir cephesini temsil eden bir başucu eserinden bahsedeceğiz: “Bir Adam Yaratmak” isimli tiyatro eserinden…

Batılı mânâdaki tiyatro anlayışının ortaya çıkışı iki yüzyılı bulmayan ülkemizde, tiyatro, çok daha köklü bir edebiyat dalı olan şiirden kalitece ve kendisine gösterilen temayül yönüyle geride kalmış, fakat bu geride kalış, kaliteli gibi görünen, yahut zamanın şartları sebebiyle ilgi uyandıran tiyatro eserlerinin varlığıyla (Vatan Yahut Silistre gibi) zaman zaman ortadan kalkmıştır. Birinci grup tiyatro eserlerinin, yani kalitesiyle sivrildiği izlenimini veren tiyatro yapıtlarının birçoğu malesef sanat ve fikir değeri yönüyle vasatı aşamamış, yalnızca basın-yayın kanalıyla yapılan ve çoğu samimiyetsiz yahut amaçlı olan övgüler sayesinde belli bir ilgi toplayabilmiş, neticede de silinip gitmiştir. Yine bu grup eserler içerisinde, hakikaten kaliteli olduğunu hissettirenler ise, yabancı örneklerle karşılaştırıldığında mağlup olmaya mahkum olduğu kanaatini, tiyatro izleyicileri ve okurlarında uyandırmaktadır. Fakat bu eserlerden herşeyiyle sıyrılarak zirve noktasını mesken tutan bir tanesi vardır ki, o, ilk sahnelendiği dönemde izlenme rekorları kıran, sahibine “Türk Shakespeare” denilmesinde belki de bir numaralı etken olan ve gerek diyaloglarıyla, gerek işlediği konuyla, gerekse içerisinde vukubulan olayların çarpıcılığıyla okuyucusunu, izleyicisini büyüleyen, Bir Adam Yaratmak’tır.

Kıymet hükmümüzü başta kaydettikten sonra, şimdi eserin oluşturuluşunu, içeriğini anlatalım, kısa bir tahlilini yapalım ve eser hakkındaki bazı görüşleri inceleyelim:

Bir Adam Yaratmak, Üstad’ın “mistik şair” olarak anıldığı döneme ait bir eserdir ve 1937 yılının 8 temmuzunda tamamlanmıştır. Buram buram buhran kokan bu eserin yazıldığı bu dönemde, Üstad’ın içerisinde bulunduğu halet-i ruhiyeye baktığımızda, piyesin sahip olduğu müthiş derinliği, müellifinin fildişi kulesinden dışarıya bir lav kütlesi gibi fışkırmaya başlayan korkunç akışına bağlamak mümkün olacaktır. Zira üstad bu devirde, öz ağzından kafatasını kusacak raddeden çıkmakta olmanın verdiği bir hisle içindekileri dökerek rahatlama çığırındadır ve onun çıldırtıcı nefs muhasebesini, bitmek tükenmek bilmez hafakanlarını ve çıkış yoluna dair gördüğü ışığı anlattığı, en büyük değeri atfettiği eseri olan Çile’nin kaleme alınması fikri de, Bir Adam Yaratmak’ın yazılmaya başlanmasından hemen önce doğmuştur (Çile, Bir Adam Yaratmak’ın tamamlanmasından 2 yıl sonra bitecektir.) Üstad Allah’ı arama çığırındadır ve onun erdiricisi Esseyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin tesiri günbegün onu zaptetmektedir. Sürekli arayan ve kendinden kaçmak için bohemliğe sarılan bir bünyenin, sınırsız arayışı sebebiyle çektiği acıyı dindirerek, bu savruluşu yalnızca girdiği yoldan kaynağını alan ve zaman zaman artan, zaman zaman durulan hataratlarla sınırlayan bir çığır açılacaktır bu devirden sonra Üstad’ın önünde. Kendi teşbihlerini kullanalım: Üstad, soru işaretinin zavallı kararsızlığı ve karmaşasından, ünlem işaretinin taşıdığı vakarın hakkını verme noktasına geçiş yapmaktadır. Onun arayışı, Allah yolunun yolcularını takipte karar kılmakta, Üstad ebedî kurtuluşun müjdesini sezmeye başlamaktadır. Belirttiğimiz gibi, onun bu devirde içerisinde bulunduğu hali, Çile şiiri tüm netliğiyle açıklamaktadır. Bir Adam Yaratmak’ın sahip olduğu derinliğine fikri, zihinleri yoran ve insanı şaşkına çeviren buluşları; ancak cins kafaların etrafında şekillenebilecek, masivaullahı terkte neticelenen harika kurgusunu, üstadın içerisinde bulunduğu ruh haliyle izah etmek mecburiyeti sözkonusudur. Bir Adam Yaratmak, ürkütücü bir çilenin neticesinde beliren aydınlığın görüldüğü anda kaleme alınmış olmanın getirdiği his ve fikir yoğunluğuna fazlasıyla sahip bir şaheserdir.

Bu, hadisenin aslını yansıtan ve mücerret şeraiti belirten tespitten sonra, Bir Adam Yaratmak’ın yazılmasına vesile olan müşahhas hadiseleri kısaca zikretmek gerekir:

Hayatının ilk 40 yılında verdiği eserleriyle edebiyat çevrelerinin büyük ilgisini toplayan, fakat sanatını Allah’a adamasının ve O’nun yolunda kullanmaya başlamasının tamamen hissedilişini mütakiben, İslam düşmanı, yahut en azından İslam’a kayıtsız olan sistem uşaklarının hakkındaki övgüleri bir anda sekteye uğrayan Üstad Necip Fazıl, o güne kadar eser vermede çekingen davrandığı tiyatro sahasına girmeye, “muhteşem bir aktör” olarak sıfatlandırdığı ve sanatkarlığına büyük bir saygı beslediği Muhsin Ertuğrul’un teşviğiyle ikna olmuş ve 1935 yılında, münekkidlerin beğenisini kazanan, fakat izleyici teveccühü görmeyen ilk tiyatro eserini, Tohum’u kaleme almıştır. Bu eser, Üstad’a eseri bizzat oynayacağına dair söz veren Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye aktarılmış, henüz oynanmadan “7 Gün” dergisinde bir kısmı tefrika edilmiş ve büyük bir alaka uyandırmış, fakat ilk birkaç temsilin ardından boş koltuklar önünde oynanır hale gelmiş, kısa zamanda da gösterimden kalkmıştır. Bu eserin, bir tiyatro eseri olarak başarısızlığı üzerine, Üstad, bir izleyici olduğu takdirde neler söyleyeceğini şu şekilde belirtmektedir: “Bu piyes dinamik hayat akışına ters, küçük hareket bahaneleri etrafında, hep mücerret fikirlerle örülü (diyalog) manzumelerinden ibarettir ve tiyatro eseri değildir. İçindeki fikirlere gelince, onlar makalelik şeylerdir ve kıymetleri ayrı bir mevzu…”

Üstad, bu hadiseden sonra, iki belirgin sebepten dolayı yeni bir piyes yazmaya karar vermiştir. Bunlardan birincisi, Abdülhakim Arvasî hazretlerinin teşviğiyle kırmak istediği fildişi kulesini dağıtabilmek, halkın her tabakasını telkini altına alan, fikir ve kurguda kusursuz bir şaheser ile insanları metafizik ürpertilere ve Allah arayışına yöneltip ulvî dava yolunda ilk temelleri atmak ve sanatı, hakkını vererek bir silah gibi kullanabilmenin misalini teşkil etmektir. İkincisi ise, sanatına saygı duyduğu Muhsin Ertuğrul’un itibarını kurtarma düşüncesidir ki, Tohum ilk yayınlandığında onu evinde Babıali seçkinlerine okutan ve eser hakkında “şaheser” ifadesini kullanan dönemin münekkidlerinden Selami İzzet’in, Tohum’un son temsillerinden birisinde Üstad’ın kulağına eğilerek, “Yaktın adamı, yazık oldu Muhsin’e!” demesi, onun Bir Adam Yaratmak’ı yazmaya karar vermesinde ikinci müşahhas sebep olmuştur. Bu düşünceyi Üstad’ın kendisi de taşımaktadır, fakat sanatına saygı beslediği, kendisini tiyatroya teşvik eden Muhsin Ertuğrul’un küçük düştüğünün farklı bir kişi tarafından böylesine bir ifadeyle dile getirilmesi, ziyadesiyle müteessir kılmıştır onu. Bu şartlar, onu hem kendi, hem de Muhsin’in sanatını geniş halk tabakaları nezdinde kurtarabilmek ve daha evvel bahsettiğimiz mücerret sebepleri neticelendirmek için çalışmaya itmiştir.

Üstad, Bir Adam Yaratmak’ı yazmaya, o dönemlerde çalışmakta olduğu İş Bankası tarafından Zonguldak’taki 63. ocak idaresinin teftişi için görevlendirildiğinde başlamış, teftiş heyeti reisinin onu hayli konforlu, tabiatla iç içe bir köşkte eserini yazması için teşvik etmesi ve izinli sayması üzerine de, bu teftiş onun için büyük bir fırsata dönüşmüştür. Yaşadığı buhranlardan kaynağını alan bu eseri kaleme aldığı esnada Üstad, yine çeşitli buhranlar yaşamış, ayrıca geçirdiği at kazasının neticesinde ölümün eşiğinden dönmüştür. Maddî ve manevi şartların uygun oluşu, onu, kendisini piyesine vermesi hususunda hayli rahatlatmış ve Zonguldak’ta yazılmaya başlayan piyes, yine Zonguldak’ta, 8 temmuz 1937 Perşembe gecesi tamamlanmıştır.

Eser tamamlandıktan sonra, Üstad, eseri daha önceden kendisini şahsına ve sanat kabiliyetine karşı mahçup hissettiği Muhsin Ertuğrul’a okumuş ve o da, gözyaşları içerisinde eseri oynamayı kabul etmiştir. Bu eser 1937-1938 kışında oynanmaya başlanmış ve 10 ay gibi uzun bir süre kapalı gişe olarak gösterilmeye devam etmiştir. Öyle ki, paradiler dahi kapasitelerinin üzerinde seyirciyle dolmuş, tiyatro kültürünün pek de aşinası olmayan ülkemizde Harbiyeli öğrenciler okuldan kaçarak piyese akın etmiştir. Matbuatta eseri kuşatıcı yorumlara rastlamak pek mümkün olmasa da, üstad, eseri yazarken amaçladığı halkın her kesimine ulaşıp onları kucaklayabilme idealinde ve Muhsin Ertuğrul ve kendi sanatının iade-i itibarını temin etme fikirlerinde ziyadesiyle muvaffak olmuştur. Eser, baş aktörün beğenisini o raddede kazanmıştır ki, Muhsin Ertuğrul, 38 derece ateşe sahip olduğu bir akşam yine sahneye çıkmış ve piyesi tamamladıktan sonra hiçbir hastalığı olmadığını, eserin buna sebep olduğunu üstada bizzat kuliste söylemiştir. Ayrıca o günlerde, o günden sonra yalnızca Üstad’ın ve Shakespeare’in oyunlarını temsil etmek için aktörlüğünü muhafaza edeceğine dair açıklamalar yapmıştır büyük aktör. Eserin gerek kendisi, gerekse oynanışı sebebiyle İstanbul’daki gösterilerde ruhi bunalım geçirerek tiyatroyu terk edenler olmuş, bu eserin üzerinde bıraktığı tesirin şiddetine dayanamayan Falih Rıfkı Atay’ın ikinci eşi Mehruba hanım, Ankara’daki gösterimlerden birinde baygınlık geçirmiştir. Eser oynanırken, Üstad’ın mürşidi ve erdiricisi olan Esseyyid Abdülhakim Arvasî hazretleri de, Muhip ve Şakir isimli iki yakınını temaşaya göndermiş, Üstad’ı ziyadesiyle sevindirmiştir. Yaklaşık 10 ay kadar büyük bir ilgi görerek sahnelenen bu eser, Muhsin Ertuğrul tarafından, tam olarak bilinmeyen bir sebeple perdeden kaldırılmış ve bu piyes, Muhsin Ertuğrul tarafından bir daha oynanmamıştır. Bu sebep, Üstad’ın da Bab-ı Ali’sinde kaydettiği üzere, ilginç bir mizaca sahip olan Muhsin Ertuğrul’un Tohum’u oynarken yaşadığı başarısızlığa gönderme yapmak istemesi olabilir. Fakat net olarak bilinmemektedir.

Eserin yazılışı ve sahnelenişi hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra, şimdi de bu şaheseri daha yakından ele almaya çalışalım:

Bir Adam Yaratmak, Ölüm Korkusu isimli bir piyes yazan ve piyesinin baş karakterini kendi hayatında vukuubulan hadiselerin çerçevesinde oluşturan muharrir Hüsrev’in etrafında şekillenmiştir. Ölüm Korkusu isimli piyesi büyük bir beğeni toplayan Hüsrev’in hayatında, yazdığı oyunda meydana gelen hadiselerin önemli bir bölümü yaşanmıştır. Zira orijinal bir karakter yaratmak, insan muhayyilesinin kudret hududu haricinde bir iştir ve güzel beşerî eserler, insanın en ziyade vâkıfı olduğu hakiki bir hayatın izlerini taşımaktadır çoğu zaman. Eser ile Hüsrev’in hayatı arasındaki paralellikler aslında ilk etapta Hüsrev’in dikkatini çekmiş, onu tesiri altına almış değildir. Fakat bu hal bir gazeteci tarafından Hüsrev’e hissettirildiği andan itibaren, piyesinde yer alan ve kendini evinin bahçesindeki incir ağacına asan kahramanın yaşadıkları, ki Hüsrev’in ve Ölüm Korkusu’ndaki kahramanın babası bu akibetle hayattan ayrılmıştır, Hüsrev’in hayat ve fikirlerini tesiri altına alır. Hüsrev, yazdığı piyesi oynamaya başlar tabir yerindeyse. Değişmez ulvi hakikat olan kader de bu oyunu oynaması için Hüsrev’e her türlü desteği sağlamaktadır. Hüsrev, Ölüm Korkusu piyesinde yarattığı karakterin annesini sehven öldürmesine nazire yaparcasına, platonik sevdalısı Selma’nın bir kaza kurşunuyla hayatına son verir. Piyesindeki kahramanın bunalımlarını yaşamaya başlar ve bu esnada zor durumlara düşer, perdeler arkasındaki hakikati aramak için zihninde dönüşü olmayan yolculuklara çıkar muharrir. Bu sırada, onun şöhretini kendi şöhretlerini arttırmak için kullanmak isteyen dost bildikleri, Hüsrev’i rahat bırakmamakta ve onu arkadan vurmaktadır. Ünlü bir psikolog olan arkadaşı Nevzat, Hüsrev’i hususi muayenehanesinde akıl sağlığını kaybettiği şayiasına istinaden yatırarak halk nezdinde reklam yapmak istemekte, gazete patronu olan Şeref ismindeki bir diğer dostu ise onunla ilgili sansasyonel haberler yaparak ünlü muharririn ruh muvazenesini yitirdiğini ilan etmektedir. Hüsrev, tüm bu olanları acı içerisinde izlemekte, çevresinde vukuu bulan her hadisenin kendisini daha da yalnızlaştırdığının farkına varmakta, neticede de buhranlarına sarılmakta, kahramanıyla özdeşleşmekte olduğunu görmekte ve Allah’ın üstün kaderine müdahale ettiği düşüncesiyle kahrolmaktadır. Nefsinin muhasebesini öyle bir raddeye vardırmış, buhranlarının öyle bir esiri olmuş ve aramak, çırpınmak kendisine öyle yapışmıştır ki, ona çok fazla düşünmemesi gerektiğini söyleyen ihtiyar uşağı Osman’a, çaresizliğini şu şekilde ifade edecek hale gelmiştir: “Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kaynıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?”…

Hüsrev, hafakanlarının ayyuka çıktığı ve çevresindekilerin ona delirmiş gözüyle bakmaya başladığı bir anda, yazdığı Ölüm Korkusu piyesinin final sahnesini oynamak üzere kendisini incir ağacına asmak niyetiyle köşkün bahçesine çıkacak, fakat incir ağacının yerinde durmadığını görünce kahrolacaktır. Onun, yazdığı piyesi oynamaya başladığını farkeden annesi, evin yaşlı hizmetkarına ağacın kesilmesini emretmiş, neticede de oyun bozulmuştur. Ruh doktoru olan arkadaşı Nevzat’ın, onun çevresine zarar verme ihtimali bulunan bir deli olduğu ihbarına istinaden eve gelen polislerle beraber tımarhaneye gitmeyi kabul eden Hüsrev’in, kirlenmiş olan ve insanı zehirli oklarıyla yaralayan cemiyetten tecrit edilmiş bir mekanda, ölümünden sonra kendisine karşı beslediği aşkı keşfettiği platonik sevgilisi Selma ve annesinin mücerret bir alemdeki kollarında yaşamak üzere tımarhaneye kaçışı eserin son sahnesinde anlatılmaktadır. Bu çilekeş kahramanın piyesi kapatan sözleri, onun tımarhaneye gitmesi halinde yaşayamayacağını söyleyerek oğluna “Gitme!” diye yalvaran ihtiyar annesine mukabildir: “Ne yapayım anne! Kestiniz incir ağacını!”…

Anlattığımızdan çok daha detaylı hadiselere sahip olan ve bu detaylarında da başlı başına farklı düşünce harikaları bulunan bu piyesin olaylarından daha fazla bahsetmeyi, eserin insanı teşvik etmesi gereken gizemine yapılmış bir haksızlık olarak telakki ettiğimizden, hadise akışına dair daha fazla malumat vermeyi fuzuli görüyor ve bu noktadan itibaren piyesin geneli hakkındaki fikirlerimizi aktarmayı daha uygun buluyoruz.

Bir Adam Yaratmak, diyaloglarının oluşturuluşu yönüyle dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tiyatro yazarı olan William Shakespeare’i hatırlatmaktadır. Bu hakikati farklı bir şekilde ifade eden ve Bir Adam Yaratmak’ı, “Creating a Man” ismiyle İngilizce’ye tercüme eden Pakistan’lı yazar ve tercüman Masud Akhtar Shaikh, İngiliz edebiyatı için Shakespeare neyse Türkiye için de Üstad’ın o olduğunu ve şahsen Üstad’ın eserlerinin Shakespeare’inkilerden üstün olduğunu düşündüğünü söylerken büyük bir hata yapmıyordu. Üstad’ın, farklı otoritelerce Türk Shakespeare’i olarak anılmasında en büyük paya bu eserin sahip olduğunu söylesek yanılmış olmayız, zira istisnasız bütün tiyatro eserleri Türkiye ortalamasının üzerinde olan ve bu eserlerinden önemli bir bölümü de dünya üzerindeki muadillerini aşabilecek kalitede olan Üstad’ın Bir Adam Yaratmak’ı, Shakespeare’in Hamlet’i Shakespeare’in o mükemmel eserleri arasında hangi mertebeye sahipse, Üstad’ın eserleri arasında o mertebeye sahiptir, bir zirve noktasıdır, zirvenin zirvesidir. Diyalogların örülüşü, insanı öyle bir hale sokmaktadır ki, eseri okurken yahut izlerken Hüsrev’in yaşadıklarını hissetmeye başlayanlar olmakta, daha önce perdenin arkasını kurcalamaya yanaşmamış, nefs muhasebesinin ne olduğunu öğrenememiş olanlar dahi bu eserde çok şey bulmaktadır. Önceki paragraflardan birisinde bahsettiğimiz, eserin oynanışı esnasında fenalık geçirenlerin yanısıra, şahsen tanıdığım ve İslam’ı hem bilme, hem yaşama hususunda gayet imrenilecek bir mertebede olduğu fikrini taşıdığım bir tarikat ehlinin de tekamülünün başlangıç noktası olarak Bir Adam Yaratmak’ı göstermesi, şaşılacak bir hal değildi şahsım için. Bir Adam Yaratmak, satır aralarındaki mesajlarıyla bir hayatı değiştirebilecek kudrete sahiptir ve bu yönüyle, sadece zevk alınacak ve hayranlık dolu bir çehreyle seyredilecek bir eser değil, insanı yüreğinin ve beyninin en hassas noktalarıyla yakalayan ve bu noktaları hakimiyetinde yönlendiren bir belagat harikasıdır.

Çevrenin, kahramanı mağlup etmesi temeli üzerinde yükselmesi yönüyle, bazı münekkitler bu eseri Ibsen tarzı tiyatrolara benzetmektedir, fakat Ibsen’in tiyatrolarındaki kaba natüralizmin aksine Bir Adam Yaratmak’ta kaderin asıl belirleyici rolü oynadığı bir hakikattir. Zira piyesin etrafında döndüğü karakter olan Hüsrev, eserinin temelini kendi hayatında bulunan izlerle oluşturmuş, fakat bir noktadan sonra eserinde yer alan ancak kendi hayatında henüz gerçekleşmemiş bulunan hadiseleri tevafuken oynamaya başlamıştır. Lakin eserin bir başka güzel noktası, Türk filmlerindeki tahmin edilebilir olma hatasına düşülmemesi ve Hüsrev’in, kendini asacağı sırada, beklenenin aksine, eserindeki kahramanın muvaffakiyetini yakalayamaması, incir ağacının kesilmiş olmasıdır. Bunun gibi hamleler eseri bütün olarak tahmin edilebilir bir akış tarzına hapsetmemiş, onun bayağılaşmasını iniş ve çıkışlarla engellemiştir.

Eserdeki yan karakterler üzerinde durulduğunda da, özel manada dönemin çürüklüğünü, genel manada ise insanların kendi çıkar ve kariyerleri için dostlarını arkadan nasıl hançerleyebildiklerini remzlendiren tiplere rastlıyoruz. Bunun dışında eserdeki yan karakterlere bakarak hakiki dostun, annelerin saflık ve halisiyetinin, ölümle ayrılıncaya dek fark edilemeyen trajik platonik aşkların da üzerinde müstakil yazılarla durmak mümkündür. Zira bu fikirleri sembolize eden şahıslar büyük bir başarıyla çizilmiştir ve üzerlerinde biraz durulduğunda, kendilerine biraz dikkat edildiğinde ne gibi derin tahlillere ulaşmanın mümkün olacağı gayet barizdir.

Bir Adam Yaratmak’taki ilginç sahnelerden birisinin, dönemin meşhur kalemşörlerinden birini ne hale düşürdüğünden bahsetmezsek, mühim bir noktayı atlamış oluruz. Piyesin üslubu hakkında bir parça fikir vermesi açısından, sebep olduğu ilginç hadiseyi daha sonra anlatacağımız bir parçayı aşağıya almakta fayda görüyoruz. Bu diyalog, gazete patronu olan Şeref’in Hüsrev’i elde etmek isteyen karısı Zeynep’in, Hüsrev’e karşı beslediği hislerini aşikar ettiği bir anda, Şeref’in olay mahalline gelmesi üzerine arkadaki odaya saklanmasını mütakip vukuu bulmaktadır ve piyesteki en can alıcı hadiselerden birisidir. Zamanenin elit tabakasının basit kadınını remzlendiren Zeynep’in kocası Şerif, bu hadiseden önce Hüsrev’in ruh sıhhatinin bozulduğuna dair bir haber yayınlamıştır ve gazete Hüsrev’in elindedir:

İKİNCİ PERDE – YEDİNCİ SAHNE (Şeref – Mansur[Hüsrev'in arkadaşı, muharrir/Trr] – Hüsrev)

(Mansur paravananın yanı başında durur. Oradan gözleriyle takip eder. Şeref hızla Hüsrev’e yaklaşır. Ellerini uzatıp bir şeyler anlatmak ister gibi durur. Hüsrev’in elindeki gazeteyi gorur. Hüsrev, gazeteyi elinden bırakır. Şeref, Hüsrev’in halinden ürkmüştür. Birşey söyleyemez.)

HÜSREV – Ne yüzle geliyorsunuz buraya Şeref Bey?

ŞEREF – Teessürünüzü söylediler. Geldim. Neden bu infial? İzah eder misiniz?

HÜSREV – Anlamıyor musunuz?

ŞEREF – Anlamıyorum. Gazetede bugün çıkan şeylerden müteessir olduğunuzu tahmin ediyorum. Fakat hakkınız var mı?

HÜSREV – Demek hakkım yok!

ŞEREF – Elbette yok. Sizin gibi, herkesin tanıdığı, herkesin sevdiği bir insan, ne kadar alâka çeker bilirsiniz. Biz de öğrendiğimizi yazdık.

HÜSREV – (Kendisine gelmeğe çalışarak) Ben hiç bir okuyucu tasavvur edemem ki, başkasının bu türlü mahremiyetine tecessüs duyacak kadar ruh iffetinden sıyrılmış olsun. İftira etmeyin müşterilerinize!

ŞEREF – Okuyucu budur.

HÜSREV – Hayır, okuyucu bu değildir. Siz busunuz. Bir kere okuyucuyu tanımıyorsunuz. Yüzünü, biçimini, isteklerini bilmiyorsunuz. Onun seciyesi üstündeki kıyasları, kendinizde arıyor ve buluyorsunuz.

ŞEREF – Farzedelim ki, böyle.

HÜSREV – Böyle olunca mesuliyeti üzerine alacak kadar benlik ve haysiyet sahibi olmanız lâzım.

ŞEREF – (İrkilerek) Hüsrev Bey, çok ileriye gidiyorsunuz. Sizi mazur görüyorum. Çünkü…

HÜSREV – Çünkü?

ŞEREF – Hastasınız.

HÜSREV – Güzel, belki hastayım. Yalnız şu anda beni hasta bilmeyin! Bu sözlerde hazmedilemiyecek bir şey buluyorsanız, onları sıhhatli bir adamdan, sıhhatli bir dakikasında çıkmış farzedin!

ŞEREF – Hüsrev Bey, rica ederim.

HÜSREV – Evet. Öyle farzedin! Mukabelenizi çok merak ediyorum. Hiç olmazsa mukabelenizde biraz şeref görmeğe muhtacım.

ŞEREF – (Bir adım geri çekilir. Mendiliyle terini siliyormuş gibi alnını uğuşturur) Hareketinize şimdi mukebele etmiyeceğim. Her şeyden evvel gösterin bana, suç bu hareketin neresinde?

HÜSREV – (Nefret dolu gözlerle, Şerefi uzun uzadıya tartar) Bir adam ki, içinin cehenneminde yanıyor; herkesin malik olduğu en basit müdafaa silâhlarını, maskelerini kaybetmiştir. Bu adamı, şunun bunun keyfini gıcıklamak için teşhir etmekte suç yok mu?

ŞEREF – Niçin olsun? Demek ki, herkes bu adamla alâkadar!

HÜSREV – Herkesin bu adamla alâkası, onda yalnız kendisine ait bir taraf, manevî bir fert hak ve mülkiyeti bırakmaz demek?

ŞEREF – Cemiyetin malı olan insanlar, şüphesiz ki biraz şahıs mülkiyetlerinden feda ederler.

HÜSREV – Bu fedakârlık belki herkesle müşterek, dış çizgilere aittir. Onların ferdiyetlerindeki en mahrem maktaları herkese göstermekten sizi alıkoyan hiçbir duygunuz yok mu?

ŞEREF – Yok!

HÜSREV – (Sol elinin parmaklarıyle yüzünü taraklar. Suratı çatlayacak gibi) Yalnız bu tarzınız beni çıldırtabilir. Ben demek kimseyle müşterek ölçüsü kalmamış bir zavallıyım. Demek ben bu toprağın üstünde yaşamıyorum. Demek ki benim beynim, kimsede olmayan bir takım vehim nebatları yetiştiren bir hastalık tarlası! Allah’ım! Ya ben bir deliyim, ya karşımdaki adam insanın bakamıyacağı kadar düşkün bir yaratılış!

ŞEREF – Hüsrev Bey, siz hakikaten delisiniz ve yavaş yavaş bana mazur bir insan olduğunuzu unutturacaksınız!

(Paravananın yanındaki Mansur, nefretle Şerefe bakar. Bir iki adım yaklaşır. Hüsrev omuzları hafifçe bükük Şerefe karşı.)

HÜSREV – Ah, keşke unutturabilsem! Kuzum, bana bir kere daha söyleyin! Duygu cevherinden bu kadar nasipsiz olmayı kavrıyamıyorum. Bir insan hayat ve hususiyetinde, yabancı gözlere göstermiyeceğiniz sizce hiçbir nokta yok mu? Bunu görmekten ve göstermekten sizi alıkoyan hiçbir ulvî sansür yok mu sizde?

ŞEREF – Yok, demiştim.

HÜSREV – Bir insan hakkında, ne olsa yazar mısınız gazetenizde?

ŞEREF – Yazarım.

HÜSREV – Bunu yaparken teşhir ettiğiniz insanla içinizde müşterek bir merkez, bir hassasiyet ve bir perdiyet merkezi, kanamaz mı?

ŞEREF – Hüsrev Bey! Ben edebiyattan anlamam. Ben gazeteciyim. Bir ticarethanenin sahibiyim. Ticarethanenin vazifesi budur, ben vazifemi yaptım.

HÜSREV – Demek bu duygu, sizce edebiyat!

ŞEREF – Ben ticarethanemin kanunlarına bağlıyım. Vazifeme engel olacak başka hiçbir şeyi tanımam.

HÜSREV – Başka hiçbir şeyi tanımaz mısınız? Yalvarıyorum, bir kez daha söyleyin.

ŞEREF – Tanımam.

HÜSREV – Gizlilik, örtünme ihtiyacı, kendi kendinize sahiplik gibi hiçbir manevî kıymet?

ŞEREF – Boyuna tanımam, diyorum.

HÜSREV – Ya deminki kıymetler şahsınıza bağlı olursa?

ŞEREF – İcabında onları da yazarım. Elverir ki doğru şeyler olsun.

HÜSREV – Doğru ha? Benim için yazdığınız şeylerin doğru olduğunu nereden biliyorsunuz?

ŞEREF – Selma’nın not defterinden. Onu karım bulmuş. Bana verdi, ben de neşrettim.

HÜSREV – Neşir fikrini de karınız mı verdi acaba?

ŞEREF – Evet, o verdi. Hatta ısrarla teklif etti.

HÜSREV – Yalnız beni herkese değil, karınızı da bana teşhir ediyorsunuz. Bu kadar mesuliyet hassasından mahrumsunuz.

ŞEREF – Veren karımsa, neşreden de benim!

HÜSREV – Ve daha ne olsa neşredersiniz. Sizi bundan alıkoyacak hiçbir duygunuz yok. Öyle mi?

ŞEREF – Cevap vermemeyi tercih ediyorum Hüsrev Bey.

HÜSREV – Hatta kendinize ait olsa da neşirde mahzur görmezsiniz.

ŞEREF – Fakat Hüsrev Bey!

HÜSREV – Söyleyin, bu kadarcık olsun söyleyin! Kendinize ait olsa da neşirde tereddüt etmez misiniz?

ŞEREF – Ne olursa olsun!

HÜSREV – Ya bir erkeğin bütün ağırlıklarını çeken mukaddes temeli berhava edecek kadar müthiş olursa?

ŞEREF – Bunlar… Kelimeler…

(Hüsrev yerinden fırlayıverir. İç odayı salondan ayıran perdenin önüne zıplar. Geçidin sağında iki taraftan da görünen kordonu yakalayıp bir hamlede çeker. Ânî olarak iç oda bütün eşyasıyla görünür. Perdenin tam açıldığı yerde ve ortada, elinde çantasıyla bir heykel gibi dimdik Zeynep durmaktadır. )

SEKİZİNCİ SAHNE (Zeynep – Evvelkiler)

(Şeref neye uğradığını şaşırmış, karısına bakmakta. Mansur utancından sağ eliyle gözlerini kapatmıştır.)

HÜSREV – (Sağ elinde kordon. Sol elini Şerefe uzatmış) Karınız metresimdir. Bunu da yazın!

(Odadakiler donmuş, yerli yerinde. Zeynep olduğu yerde kaskatı, gözleri Hüsrev’de. Hüsrev perdenin kenarında, yarı eğilmiş Şerefe doğru. Şeref karısına karşı bitkin ve şaşkın. Mansur elini yüzünden çeker ve heyecanla bakınır. Bir kaç saniye geçer Şerefte bir kımıldanış başlar.)

ŞEREF – (Hüsrev’e dönerek) Bu hareketinizi size çok pahalı ödeteceğim, Hüsrev Bey!

HÜSREV – Bugün ödettiğiniz gibi…

ŞEREF – Hayır! Bu defa sizi lâyık olduğunuz yere, tımarhaneye tıktıracağım.

HÜSREV – Ah, bunu sizden beklerim.

ŞEREF – Sade benden beklemeyin! Dostunuz akliyeci Nevzat’ın da fikri bu. Hattâ işlettiği hususî tımarhane için iyi bir reklâm olacağınıza da emin. Demin gördüm, şu dakikada annenize tımarhanesini gezdiriyor. îyi bir yer olduğunu kabul ettirmek için.

Piyesin en vurucu hadiselerinden birisini çerçeveleyen bu diyalog, eserin yazılışının ardından Babıali çevrelerinde bir aksülamel doğmasına ve ardından da kurcalamalara vesile olmuştur. Evvela “Piyesin bu kısmında, gazetecilere hakaret mi ediliyor?” şeklinde beliren soru, dönemin muharrirlerindeki nefs zâfiyetini ispatlarcasına zamanla “Acaba bu hadise kimin başından geçmiştir?” şekline dönmüştür. Evet, karısı Necip Fazıl’a metres olma arzusunu ifşa eden bir muharrir varsa o kimdir?.. Vaktin “önde gelen” kalemşörlerinin içerisinde bulunan meşhur bir kimseyle, Malatya suikastinin masum(!) kurbanı Ahmet Emin Yalman’la ilgili Üstad Bab-ı Ali’de şunları yazmaktadır:

“…Temsil esnasında bir gün Ahmed Emin Yalman İş Bankasına gelecek, Mistik Şair’e kartını gönderip kabul edilecek ve suratında vasıflandırılması çok zor bir tebessüm, Mistik Şair’e diyecektir ki:

- Herkes piyesinizdeki gazete patronunun beni hedef tuttuğunu, misal aldığını söylüyor. Karısı da benim karımmış… Doğru mu?

Mistik Şair nefretle dolacaktır:

- Ahmed Emin bey; böyle bir şüpheniz olsa bunu nasıl sorabilirsiniz?.. Türklük anane ve ahlâkında, karısına bu türlü dil uzatan bir adama karşı, ya anlamamazlıktan gelme, yahut o adamı çekip vurma vardır. Fakat böyle bir şey, sizi ve karınızı bir kere bile görmemiş bir adama nasıl sorulur ve hangi haya ve iffet duygusuna sığdırılabilir?.. Siz Babıâli’yi ne kadar da renklendiren bir insansınız!”

İşte matbuatı işgal eden mirasçılarına ışık tutan muharrir budur ve piyeste çizilen muharrir portresi, bu insanların yanında neredeyse zayıf kalmaktadır.

Kemmiyette hayli uzun olmasına rağmen Bir Adam Yaratmak gibi bir eserin yanında keyfiyet noktasında hayli aciz kalan bu incelememizi noktalarken, tekraren beyan etmekte hiçbir beis görmüyoruz ki Bir Adam Yaratmak bu topraklar üzerinde yazılmış en iyi tiyatro eseri olmalıdır ve kesinlikle dünya çapında bir belagat harikasıdır. Hem olay örgüsü, hem de mükemmel diyalogları yönüyle çok mühim bir yere sahip olan bu eser, sahip olduğu derinlik ve ele aldığı mevzusu yönüyle şimdiden adını klasikler arasına yazdırmayı garantilemiş gibidir. Üstad’ın siyasi görüşünü tasvip etmeyen ve bu sebeple ona her daim önyargıyla yaklaşan insanlarca bile takdir edilen bu eser, bugün olduğu gibi hak ettiği ilgiyi hala göremese ve devlet tiyatroları yönetmeni sıfatını taşıyan kişiler, marifetmiş gibi eseri metafizik yönünü budayarak sergilediğini söyleme cesaretini gösterebiliyorsa da, yine bugün olduğu gibi üstün bir seziş ile, şaşmaz bir bedahet hissiyle iyiyi seçebilen mizaçların takdirlerinde kıyamete kadar yaşayacaktır.

Not: Bu eser, 1977 yılında Yücel Çakmaklı tarafından filme aktarılmış ve Üstad’ın da beğenilerini kazanan bu yapım TRT’de yayınlanmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak
2. Necip Fazıl Kısakürek, Bab-ı Ali
3. Necip Fazıl Kısakürek, Türkiye ve Komünizm
4. Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben
5. A. Arif Bülendoğlu, Necip Fazıl Kısakürek: Şiiri – Sanatı – Aksiyonu
6. Orhan Okay, Portreler: Necip Fazıl Kısakürek
7. Mustafa Miyasoğlu, Ölümünün 18. Yılında Necip Fazıl’ın Şahsiyeti, Eserleri, Tesirleri
8. Ali Haydar Haksal, Necip Fazıl: Büyük Doğu Irmağı

Üstad Sınıfı / Trradomir

Bir Apartman Uğruna Ne Konaklar Yıkılıyor

BİR APARTMAN UĞRUNA NE KONAKLAR YIKILIYOR

Harun KIRKIL

Uzun yılların verdiği yorgunlukla dalmıştı bir İstanbul gurûbuna daha… İstanbul ufku kan kırmızı… Mâzînden kalan tatlı hâtıralar, gönlünde ince bir sızı…

— Acaba dünyanın diğer yerlerinde de güneş bu kadar güzel mi batar, diye geçti içinden. Şimdi o burada olsaydı, güzel bir şiir yazardı, batan güneşten aldığı ilhâm ile. Yani hayatta olsaydı, diye düzeltti kendi düşüncesini, hayatta olsaydı mutlaka yazardı…

Münâsebetsiz komşularının her zamanki ukalâlılıklarından biri bozmaya yetti, bu ânın bütün güzelliğini… Gözünün önünde canlanan mâzînin, titreyen hayâli silinip kayboldu, etrafını saran beton yığınlarıyla baş başa kaldı:

— Daldın gittin yine konak harâbesi. Sabret, yıkacaklar seni de. Bahsettiğin o efendilerine, hanımlarına kavuşmana az kaldı, biraz daha sık dişini.

Canınız cehenneme, deyiverecekti neredeyse, ama son bir kere daha “fesüphânallah” çekerek, büyük bir iman ve devlet terbiyesinden kalma efendiliğinden taviz vermedi:

— Rica ederim, üzerime daha fazla gelmeyiniz, diyerek geçmiş günlerin hayâline dalmak istedi tekrar, ama mümkün olmadı. Komşu apartmanlardan birinde oturan şehir züppelerinden biri, son sesine kadar açtığı müzikle mûtâd gürültüsüne başlamıştı.

Üstâdın köşkü, bu mîrasyedi ruhlu apartmanların arasında, merkep ahırındaki zavallı ceylan gibi hissediyordu kendini. Önceleri üzülüyordu beni de yıkacaklar diye; kaza süsü verip yakacaklar önce, sonra da yıkacaklardı. Onun da akıbeti bu olacaktı en nihâyetinde. Bir kere daha çekti içini, rüzgarda gıcırdayan pencere kapaklarının sesi, sanki hafif bir inilti gibiydi. İnşallah beni de yıkarlar da, kurtulurum sizden, diye geçirdi içinden.

Komşu apartmanlardan biri yine hırlarcasına:

— Ne gıcırdayıp duruyorsun yine! Yıkılmadın gittin be sende, mendebur!

Nurlu bir sîmâyı andıran beyaz boyalı cephesiyle, kırışık bir çehre görüntüsü veren eski ahşap kaplaması ve çok şeyler görüp geçirmiş yaşlı gözleri andıran pencereleriyle, yanındaki bilmem kaç katlı apartmanı aşağıdan yukarıya bir kere süzdü ve dedi ki:

— Bana mendebur diyorsunuz, lâkin kullandığınız kelimenin mânâsını dahi bilmediğinizden adım gibi eminim.

Bu cevap üzerine civar apartmanlardan sataşmalar gelmeye başladı:

— Sen o kelimenin mânâsını biliyorsun da neye yarıyor sanki!

— Beyler! Aman yavaş, o üstadın köşküdür, okumuş yazmış takımındandır!

— Üstadın köşküymüş hah! Sevsinler senin üstadını!

Yeni yapılanlardan biri, hem de en lüks görüneni mevzuya yabancı kalmıştı:

— Üstad üstad diyorsunuz, yaw kim bu Allah aşkına!

— Necip Fâzıl Kısakürek, üstad derler kedisine! Sen tanımazsın, yenisin daha…

Duyduklarına inanamadı, yığılıverecekti az daha. İçindeki kablolardan biri cız etti sanki, neredeyse kısa devre yapıp da yangın çıkıverecekti. Bu apartman ve içindekiler, üstadı hakikaten tanımıyor muydu? Adını bilmemesi, duymaması mümkün müydü? İçi içini kemiriyordu… Tekrar üstadı canlandı gözlerinde; O’nun en uzun süre kaldığı, en güzel şiirlerini yazdığı yerdi burası. Birçok kitabını burada yazmış, günü gelince hayata gözlerini burada yummuş ve cenâzesi bu evden kalkmıştı. Dile kolay, tam yirmi sene… Kimileri gelir ziyaret eder, kimileri akıl danışır, şiir meclisleri, edebiyat sohbetleri tertip edilirdi. Ah o günler, ne günlerdi…

Mâzînn hatırasıyla yaşadığı huzuru da çok gördüler yine. Camları açık bir spor arabanın gürültülü müziği, onu daldığı hayallerden uyandırmaya yetti.

- Ricâ etsem, dinlediğiniz müziğin sesini biraz kısabilir misiniz? Dedi.

Amerikan rüyası da dedikleri Mustang’ın cevabı kâbus gibiydi:

- Hey ahbab senin neyin var ha! Kendine bir iyilik yap da, kapa o lânet olası çeneni tamam mı?

Al sana bir tane daha, Kadıköy değil mi? Züppenin harman olduğu yer, diye geçirdi içinden. Gürültüden rahatsız olması etraftakilerin dikkatini üzerine çekti.

- Şuna bak şuna… Müzikten ne anlarsın sen, bir de rahatsız olmuyor mu ya!

- Ben anlamıyorum ya! Kadıköy’ün göbeğinde, Göztepe’de böyle bir konağı bırakıyorlar ya! Bu müteahhitler ne iş yaparlar kardeşim…

Üstadın konağı güzel bir cevap verdi:

- Müteahhit dediklerin, eski diye sapasağlam güzelim konakları yıkar, yerlerine “depremde ilk yıkılacak” şekilde çürük apartmanlar yaparlar, dedi…

Bilmem ne hanım Apartmanı, şuh bir kahkaha attı:

- Aman da amaann, sevsinler senin sağlamlığını, merdivenlerinin gıcırtısı yedi sokak öteden duyuluyor ayol!

- Ben yıllardır tamir görmedim olacak o kadar. Hem merdivenim gıcırdasın varsın, sizin asansörlerinizdeki gibi kimse merdivenimde mahsur kalmıyor en azından!

- Konak eskisi sende! Biz yapılırken kaç ton çimento, kaç ton çelik kullanıldığını biliyor musun sen? Biz de çürüksek artık sana ne demeli bilmem.

Konak, Üstada yakışır bir üslupla taşı gediğine koydu:

- Çimento ve çeliğin kaç tonu kullanıldı, kaç tonu çalındı bilmiyorum doğrusu! Fakat bildiğim bir şey varsa, 1894 İstanbul depreminde, ahşap binalar kıyâm ederken, yanı başlarındaki kâgir binâlar önce rükûya sonra da secdeye kapanmışlar. Gölcük depreminde yerin dibine batanlarınız bile varmış. Bilmem ki tonlarca çimento ve demirden midir nedir. Bizim taşımız besmelesiz konulmaz, çivimiz abdestsiz çakılmazdı. Yerin dibine geçen kolonları hangi cenâbetler bağladıysa artık…

Üstâdı tanımayan lüks apartman tekrar girdi araya:

- Ay ne diyo bu ya! Rükû ne, secde ne? Bir de kalkmış bize çürük mü diyor?

O kadar ilim irfan ehli görmüş konak devam etti, bu gün onun günüydü:

- Ahşap ev daha dayanıklı olduğu için ABD´deki evlerin yaklaşık % 90´ı ahşap olduğunu bilmezsiniz tabii. Büyükada’daki Rum Yetimhânesi, dünyadaki en eski ve en büyük 3 ahşap binâdan biridir. 8 katlı bir binâ kadar yüksek ve 100 metre uzunluğunda olan bu bina tam 100 yıldır sapasağlam ayaktadır. Ahşap binâlar hafif olduğu için kolay kolay çökmez. Beton ise ahşaptan 5 kat daha ağırdır. Zaten bir depremde ölüm sebebi de, betonun ezici ağırlığıdır. Depremde hasar gören betonarme bina için yapılacak en akıllık iş, yıkmaktır. Ahşap binânın ise hasarlı parçaları değiştirilip tamir edilebilir.

Komşularının asâletsiz ihtişamları tez sönüverdi, temelsiz yükseklikleri küçüldü gitti. Kimseden itiraz gelmiyordu. Bir tanesi acziyet içerisinde son çıkışını yaptı:

- Bizden sağlam olsan bile, değişen bir şey olmayacak, bizden önce yıkılacak olan sensin. Senin devrin sona erdi, artık tarih oldun, bütün sağlamlığın ile yıkılacaksın hem de.

Üstâdın konağı acı bir tebessüm ile sükûtu tercih etti cevap olarak.

Bu münâkaşadan bir iki gün sonra, bahçesinde farklı bir hareketlilik vardı. Önce bir iki taksi geldi, daha sonra da iş makineleri. Bir de ırgat suratlı kalantor bir müteahhit…

Bir zamanlar, bir tatlı huzur almaya gelenlere huzurun binbir çeşidini ikrâm eden köşk, İstanbul’u sevmeyen ve dolayısıyla aşkı anlamayan apartman kafalı adamlar tarafından yıkılıyor, suya düşen hayallerle birlikte eski zamanlar da bir bir eriyip gidiyordu. Batan günle birlikte uğursuz bir gün sona ererken, etrafı bir dumandır kapladı. Şarap renkli değil… İnşaat makinelerinden mütevellit, bildiğin eksoz dumanı… Yıkılıyordu; duâlar etti. Bir zamanlar odalarında çarpan mümin gönüllerin şevkiyle duâlar etti: Beni bu ruhsuz binâlar ile birlikte olmak sefâletinden kurtardığın için sana şükürler olsun Allahım. Yâ Rabbi ne olur, beni bir köşk olarak cennetine kabul et.

Hayata açılan pencerelerini duâlarla kapattı. Ebedi bir hayata açılmak üzere…

Genç Dergi Ocak ´08
Sayfa: 28-29