Hakkında Yazılanlar ve İncelemeler

Üstad’ın Poetikası

ÜSTAD’IN POETİKASI

Osman ÖZBAHÇE

Orhan Okay’ın tespitine göre, Necip Fazıl’ın (1905–1983) ilk şiiri, 1922 yılında yayımlanan “Örümcek Ağı”dır (Okay, 1991, 130). Necip Fazıl’ın şiir kitapları şunlardır: Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), 101 Hadis (1951), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962), Şiirlerim (1969), Esselâm (1973), Çile (1974).

Necip Fazıl’ın Poetika adlı metni, tam metin olarak ilk defa, 1955 yılında yayımlanan Sonsuzluk Kervanı’nda yer almıştır. Bu kitap Necip Fazıl’ın Çile öncesi bütün şiirlerini toplayan ilk kitaptır. Bu metin bu kitaptan itibaren Çile’nin bütün baskılarında yer almıştır. Poetikanın 1955 yılında toplu şiirlerle yayımlanması, bu metnin, Necip Fazıl’ın şiir kişiliği oluştuktan sonra kaleme alındığı anlamına gelmektedir.

Necip Fazıl’ın şiir görüşünü kavramada temel metin olan “Poetika”sının yanına, 1936 yılında çıkardığı Ağaç dergisindeki başyazılarını ve bu dergideki bazı değinilerini koymak, bunları da kendisiyle yapılan söyleşilerde beyan ettiği görüşlerle desteklemek bence en sağlam yoldur. Bu üç kaynağın işlemesi gereken zemin de Necip Fazıl şiiridir.

Necip Fazıl’ın Poetika adlı metni on dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler şunlardır: 1. Şair. 2. Şiir. 3. Şiirde Usûl. 4. Şiirde Gaye. 5. Şiirin Unsurları. 6. Şiirde Kütük ve Nakış. 7. Şiirde Şekil ve Kalıp.. 8. Şiirde İç Şekil.. 9. Şiir ve Cemiyet. 10. Şiir ve Hayat. 11. Şiir ve Din. 12. Şiir ve Müspet İlimler. 13. Şiir ve Devlet. 14. Toplam.

Necip Fazıl, şiiri kavrayışını izaha, şairin hayat ve şiir karşısındaki konumunu tespit ederek başlamaktadır. Öncelikle karşı çıktığı husus şairin edilgenliğidir. Buna mukabil şairin vasfı olarak çağırdığı ilk nitelik bilinçliliktir. Hem içinden gelenler, hem de dış tesirler söz konusu olduğunda şair, bir “şuursuz âlet” (Kısakürek, 2002, 471, 496) değildir. Necip Fazıl’ın hem biçim meselesini açıklarken hem şiirimizin tarihsel çerçevesini ortaya koymayı amaçlayan yazılarında en çok vurguladığı, önemsediği hususlardan birisi, şairin şiirine şahsiyetini verebilmesidir. Şair hem vezin karşısında, hem döneminin şiir ortalamasının, klişelerinin karşısında, şahsiyetini silen edilgenliği değil, şahsiyetini öne çıkaran etkinliği esas almalıdır. Şahsiyetin Necip Fazıl’dan sonra en çok gündeme geldiği devir, İkinci Yeni devridir.

İkinci bölümün en önemli cümlesi, “Şiir, Mutlak Hakikat’i arama işidir” (473) cümlesidir. Mutlak hakikat Allah’tır (474). Necip Fazıl’ın bu önermeler çerçevesinde telâffuz ettiği kavram da “arayış” (473) kavramıdır.

Poetikanın üçüncü bölümünde Necip Fazıl şiirinin temel kurallarından biriyle karşılaşırız: Şiir, somuttan soyuta gitmelidir. Bu bölümde soyutlamak vurgulanarak öncelenmektedir.

Necip Fazıl, Poetikanın dördüncü bölümünde simgeyi ve şiirde üslûbun önemini öne çıkarmaktadır. “Şiirde, ne söyledi yok, nasıl söyledi vardır.” (476) kuralı Necip Fazıl’a göre üslûbun temel taşıdır. Bölümden anlaşılan husus, şiirin bildirdiğinin, şiirin konuşma tarzıyla (üslûp) disipline edilmesi gerektiğidir. Bu öneri, Necip Fazıl’ın iki konudaki hassasiyetinden doğmaktadır. Birincisi, şiir, bir haberin açıkça ilânı üzerine kurulmamalıdır. Bu düzyazının, dahası bilimin metodudur. Didaktik ve politik şiirlerde bu hataya düşülmektedir. İkincisi, şiir, vezin ve kafiyenin kolaylığına sığınmamalıdır. Dış yapı düzgün bile olsa, şiirin muhtevası boşsa; bir haberden yoksunsa, böyle şairler şiirde ileri gidemezler; kısa sürede devre dışı kalırlar. Necip Fazıl, kafiye ve veznin, şiiri, birtakım “adî lâf tertipleri”nden (476) ayırdığını; ama sadece bu ayrım üzerine kurulan şiirin bir sahtekârlık olduğunu belirtmektedir. Necip Fazıl’da şiir bu iki husus arasındaki sentezden, gerilimden doğmaktadır. Necip Fazıl, şiirin taşıdığı özle, bu özün sunulduğu biçim arasında, birbirini elimine etmeyen, birini öbürüyle denetleyen bir yapı kurulmasını önermektedir. Bu yapıda, şiiri dış yüzeyden ibaret görerek, sadece kafiye ve vezin üzerine kuran anlayışın farkında olmadığı bir iç yapı vardır. Bu yapı şiirin bütün kurallarından bağımsız bir şekilde oluşmuş kendine özgü bir canlılık taşımaktadır. İşte simge bu yapıdan doğar, doğmalıdır. Simgenin işlevi, şiirin iç yapısındaki “sırrı” (476) anlamı şiirin dış yüzeyine taşımaktır. Burada işçilik ayrı bir önem kazanmaktadır. Kendine özgü bir canlılık arz eden iç yapı olağanüstü derecede çeviktir; kolayca ele geçmez. Şairlik, “bu harikulâde çevik ve ince bünyenin heykeltıraşlığı”dır (477).

Beşinci bölüm şiirde duygu ve düşüncenin tek başlarına ehemmiyet kazanamayacakları hususuna ayrılmıştır. Necip Fazıl’a göre duygu ve düşünceler birbirlerine katışmalıdır. Şiir, bu katışma sürecinde, tarafların birbirlerine açıldıkları mesafe üzerinde ortaya çıkar. Eğer şiir, sadece duygu üzerine kurulursa, böyle şiirlerde insanın içini bayan abartılı romantizmden; sadece düşünce üzerine kurulursa, böyle şiirlerde de vaazdan, nutuktan, ders vermekten kurtulunamaz ki şiir bunları amaçlamaz. Böyle şiirler değersiz “birer ses”ten (478) ibarettir. Şiirde düşünce duyumsanabilir olmalıdır. Şiirde duygu düşünceyle, düşünce duyguyla değişecektir; ama bu “tagayyür ve istihale”de (479) düşüncenin değişimine daha çok emek verilmelidir; çünkü duygu, düşünceye nazaran değişime daha açık bir karaktere sahipken düşünce direşkendir. Düşüncenin direnişini kırmak için daha çok emek sarf edilmelidir.

Altıncı bölüm beşinci bölümün üzerine kurulmuştur. Beşinci bölümün konusu olan duygu ve düşünce şiirin ana maddesidir. Buna şiirin özü yahut muhtevası denir. Bu muhtevanın sunumu, estetik ve fonetik yapısı şiirin biçimini oluşturur. Şiir bu unsurlardan bütünlenen bir yapıdır.

Poetikanın yedinci bölümü şiirde bütünlük bahsine ayrılmıştır. Bütünlük, şiirin iç yapısıyla dış yapısının karşılıklı olarak birbirlerinde tecelli etmelerinden oluşur. Şiirin iç yapısı (öz) mutlaka kendi biçimini (dış yapı) arayacaktır. Bu arayış özün, biçimi “fatihçe zapt etmesiyle (481) sonuçlanmalıdır.

Necip Fazıl’a göre şiirin biçimi, özün çatıldığı omurgadır. Bütün gayret, öz-biçim uygunluğu doğrultusunda şiirin tezahür etmesi, öze uygun biçimin bulunmasıdır. Biz bu çerçevede bir şiire baktığımızda, sadece biçimi yahut özü değil, şiirin bütün unsurlarının birlik arz ettiği bir bütünlüğü görmeliyiz. Bu bütünlüğü ortaya çıkarabilmenin en temel şartı da şiirde isçiliğin büyük bir önem arz ettiğinin farkına varmaktır. Bu itibarla, eğer bir şiirde kafiye ve vezin, “Ben buradayım.” diye bağırıp duruyorsa, o şiir sıradan bir “nazımcılık” (482) örneğidir. Şair, mutlaka bir vezne (bir ölçüye) bağlanan; ama aynı zamanda bu vezni asan adamdır. Bir vezne bağlanan; ama veznin bağlayıcılığı altında ezilen, vezni “sırtında bir kambur” (482) veya “bir koltuk değneği” (482) gibi taşımak zorunda kalan şairden sağlam şiir çıkmaz. Sağlam şiir, vezni “ezen” (482), “ayağının altına alıp çiğneyebilen” (482) “büyük usta”lardan (482) sâdır olur.

İşte bu aşamada, vezne diş geçiremediği için vezinden vazgeçmek işin kolayına kaçmaktır. Vezin-mizan ilişkisi gereği, ölçü şiirde esastır. Bir ölçünün kaydından kaçmak vezne bütünüyle teslim olmaktan ve şiirini sadece vezni işletmek üzerine kurmaktan daha vahim bir durumdur. “Üstün sanatkâr, sabit bir şekil ve kalıp içinde her an, her şiir, her mısra, her kelimede eski şekil ve kalıbını yenileyebilendir.” (483). Bence Necip Fazıl’ın şiir tekniği bakımından en temel düşüncesi budur. Necip Fazıl’ın daha ilk kitabının bir yenilik arz etmesinin arkasındaki sebep budur. Necip Fazıl’ın şiire başladığı, ilk kitabını çıkardığı dönemde yazılan şiir, hele ki hece şiiri eskimiş, artık bir şey ifade etmez olmuştur. Bu ortama ayak uydurmak yerine, yepyeni bir şiir davası gütmesinin sebebi şiirin tekniğine, işçiliğine, tazeliğine verdiği önemdir. Bu durum, Necip Fazıl’ın şiiri aynı zamanda bir teknik (biçim) olarak algıladığını göstermektedir.

Sekizinci bölüm şiirde biçim, vezin ve âhenk unsurlarına ayrılmıştır. Necip Fazıl’a göre serbest vezin, şiirin dışa ait biçimini ortadan kaldırarak, bunun yerine, şiirde “iç şekli billurlaştırma”yı (484) esas almaktadır. Bu tavır olumlu karşılansa da, en nihayeti, zamanla mekânın bağını koparmak cinsinden “imkânsız” (484) bir iştir. Özün dış biçim kaydı olmadan gövdeleşebilmesine imkân yoktur. Dış biçim vezindir. Vezin de aruz vezni yahut hece veznidir. Aruz vezni iki sebepten dolayı tercih edilemez. Birincisi, artık onu yaşatacak bir hayat, bir insan yoktur; aşılıp geçilmiş bir kalıptır. İkincisi, aruz vezninde âhenk yapaydır. Şiirin özünü biçimin egemenliğine maruz bırakan bir tavır esastır. Fakat bu şiirin büyük ustaları elinde bu yapaylığın aşıldığını da görmek gerekir. Fuzulî, Bâki, Nedim, Şeyh Galip bu duruma örnektir. Hece vezni, aruz veznine nazaran şaire daha geniş imkânlar tanımaktadır. Hece vezni, yapısı gereği uzun ve kısa hecelerin harmanıyla şaire, her an değişik bir aruz kalıbını kullanmanın imtiyazına benzer bir imkân sunar. Bir şiirde sabit bir kalıba bağlı kalmak mecburiyetini ortadan kaldırır; şiirin akışı içinde an be an değişen hâlet-i ruhiyemize, şiirin iç yapısıyla dış yapısı arasındaki hareketli, değişken karakterli ilişkiye hece vezni daha uygundur. Bu vezindeki başarıya da Yunus Emre örneği verilebilir.

Necip Fazıl serbest vezni, şiirden “dış şeklin”, ölçünün, kaydın atılması olarak algılamaktadır. Buna mukabil, şair muhakkak bir şekle bağlı kalmalıdır. Necip Fazıl’ın önerdiği şekil hece veznidir.

Necip Fazıl bu bölümde şiirde kelime seçiminin önemini de vurgulamaktadır. Şiirde her kelime, “içine renk renk, çizgi çizgi, yankı yankı cihanlar sığdırılmış birer esrarlı billur zerreleri”dir (484). Bundan dolayı şiirde kelime seçiminin, kelimeleri birbirleriyle kaynaştırıp bütünleştirmenin büyük bir önemi vardır.

“Şiir ve Cemiyet” başlıklı dokuzuncu bölümde Necip Fazıl, şiiri, vizyon (ufuk) kelimesi bağlamında toplumun “rüya”sı (486) olarak görmektedir. Necip Fazıl’a göre bir toplumun bütün devrelerinin izlenebildiği en sahici alan şiirdir. Çünkü şiir “bir milletin iç mayalaşmasını ifade eder.” (Kocahanoglu, 1983, 491). Yani, milletin özünün toplandığı, saklandığı, canlı tutulduğu, ayağa kalktığı yerdir. Özellikle toplumsal kriz dönemlerinde şiir (“cemiyetin mu’dil oluşları içinde” Kısakürek,, 2002, 486) o toplumun vücut bulmasını sağlamış köklerine sahip çıkan, içinde bulunduğu dönemi ve durumu birinci elden yansıtan, toplumun “istikbâlinden haberler getiren” (486) bir rüyadır. Bu rüyayı şair görür. Şair, toplumun zor zamanındaki “sayıklamalarını dahi zapt eder.” (486). Bu itibarla şiir, toplumun “topyekûn his ve fikir hayatını” (486) inceden inceye araştıran, gözetleyen bir “rasat merkezi”dir (486). Bundan dolayı şiir, bireycilik merkezinde gelişen, bireyle sinirli bir uğraşı olamaz. Biz, şiirdeki “tam ve müstakil bir fert”ten (486) süzülen insanda bütün toplumu okuruz, görürüz. Bunun için, “cemiyetteki tefekkür ve tahassüs hâleti”nin (486) en kıymetli örneği şiirden yansır. Bunun için şiir, toplumu, “tek fert üzerinden” (486) yansıtır.

Necip Fazıl, Poetikanın dokuzuncu bölümünden sonraki beş bölümde, önceki bölümdeki fikirlerini tekrarlamakla yetinmiştir.

Necip Fazıl’ın poetikası, Necip Fazıl’ın şiir karşısında sistemli bir düşünceye sahip olduğunu göstermektedir. Çünkü Necip Fazıl için şiir ne bir “fantezi”, ne de geçici bir “heves”tir. “Temel”li bir uğraştır.

Poetika, Necip Fazıl’ın şiir bahsinde sistemli bir kuruluş teklifidir. Poetikanın merkezini, şiiri hem kuru fikre, hem içi boş güzelliğe teslim etmemek düşüncesi oluşturmaktadır. Necip Fazıl’a göre şiir, kuralı kaidesi olan bir sanattır. Şiir adına ortaya konan her metin, öncelikle şiirin temel kurallarını gözetmek zorundadır. Bu itibarla Necip Fazıl hem kendi şiirini kurmanın, hem de bir metnin neden ve nasıl şiir katına çıkabileceğinin farkındadır. Poetika her şeyden önce bunu göstermektedir. Necip Fazıl’ın şiirini, kronolojisine sâdik kalarak izlediğimizde Necip Fazıl’ın poetikasının, bu şiirin oluşum sürecini ve bir bütün olarak genel karakterini karşıladığını görmekteyiz.

Necip Fazıl’ın şiir görüşü bahsinde, poetikası kadar önemli bir metin de Ağaç dergisinde yazdığı başyazılardır. Necip Fazıl’ın, Ağaç dergisindeki başyazıları poetikasının altyapısı niteliğindedir. Bu yazılar her şeyden önce, Necip Fazıl’ın şiirdeki başarısının arkasında şiir üzerinde düşünmesinin yattığını göstermektedir. Necip Fazıl’ın, şiire başladığında neden bulduğu ortamı tekrarlamak yerine, yeni ve taze bir şiir için emek vermeyi seçtiğini bu yazıları okuduktan sonra daha iyi anlarız. Necip Fazıl bu yazılarda, günün şiirini gözeterek, bu şiire, onu sağlığa kavuşturacak bir istikamet teklifinde bulunmaktadır. Bu teklifin, Türk şiirinin onmaz, her ne hikmetse bir türlü kapanmaz, metafizik açlık olarak adlandırılabilecek derin yarasıyla yakından bir ilişkisi de vardır.

Necip Fazıl, 1939 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Şiirin gayesi bence üstün idraktir. O, mutlak hakikati arar. Şiirde müzik, eda, nakış, isçilik gibi kıymetler, bütün bunlardan evvel bulunması icap eden bir cevhere bağlı olmak, iktiza eder.” (Kocahanoglu, 1983, 476) demektedir. Bu üç cümle poetikasinin veciz bir ifadesidir.

_______________

KAYNAKÇA

Kısakürek, Necip Fazıl (2002). Çile, Büyük Doğu Yayınları, (46. baskı).

Kısakürek, Necip Fazıl (1932). Ben Ve Ötesi, Semih Lütfü “Suhulet” Kütüphanesi.

Kocahanoglu, Osman Selim (1983). Türk Edebiyatında Necip Fazıl Kısakürek, Ağrı Yayınları.

Okay, M., Orhan (1991). Kültür ve Edebiyatımızdan, Akçağ Yayınları.

Üstad’ın Tiryakileri, Hukukçular

ÜSTAD’IN TİRYAKİLERİ, HUKUKÇULAR

Süleyman Arif EMRE İle Röportaj

Millî Nizam Davası’nda Necip Fazıl’ın avukatlığını yapan Süleyman Arif Emre:

Hukukçular; Üstad’ın tiryakisiydi

Üstad, Sümerbank’a hakaret davasından ceza yemeden beraat etti. Çünkü Üstad, birçok davaya avukatsız girerdi. Müthiş bir hafızaya ve beyin muhakemesine sahip savunmaları Büyük Doğu’da da neşredilirdi. Zamanın hukukçuları, Üstad’ın ve Büyük Doğu’nun tiryakisi gibi Cuma gününü iple çekerdi. Büyük Doğu, genellikle Cuma günleri çıkardı.

*Sevdiğimiz insanları yalnız ölüm yıl dönümlerinde değil, doğum yıldönümlerinde de rahmetle anmayı bir görev biliyoruz. Çünkü biz prensipleri ölümden ziyade hayata yönelik kuralları muhtevi bir inancın mensuplarıyız. Şiirleri, tiyatroları, tarihi eserleri, hitabeleri ve romanlarıyla aramızda yaşayan ve bugün doğumunun 100. yıl dönümünü idrak ettiğimiz Üstadımızı rahmetle anıyor, Üstad’ın avukatlığını yapan Süleyman Arif Emre ile Suadiye’deki evinde yaptığımız sohbeti sunuyoruz.

*Efendim, sizi Üstad’ın Avukatı olarak tanıyoruz. Ancak Üstad Necip Fazıl ile ilk defa nerede, nasıl ve ne zaman tanıştınız?

Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’nde okurken Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da memur olarak çalışıyordum. Bir gün Osman Yüksel Serdengeçti ziyaretime geldi ve dedi ki: ‘Üstad Necip Fazıl, Ankara Adliyesi’nde Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor. Adamı dinlediğinde gökten düşmüş gibi oluyorsun. Şelalenin akışı gibi hitabeti var. Avukatlardan daha iyi savunma yapıyor. Uzatmayayım, daireden izin alıp adliyeye gittik.

*Üstad, hangi suçtan yargılanıyordu?

Büyük Doğu’da Sümerbank’ı eleştiren bir yazı yazmış. Devlet müessesesini, dolayısıyla yöneticileri küçük düşürmekten. Neyse; ‘söz savunmanın’ denildi. Üstad başladı. Her cümlesi bir bilmece. Sümerbank’ı yerden yere vuruyor. Hakim saf, Anadolu çocuğu. Üstad’ı dinlerken ‘Acaba bana hakaret mi ediyor, yoksa iltifat mı ediyor’ endişe ve kararsızlığı tavrı içinde. Üstad öyle misaller veriyor ki, hakim bey iyice şaşkınlık içindeyken bir de adalet sistemini eleştirdi.

*Üstad ne dedi?

Eğer adalet mekanizması gerçekten çalışsa, bir devlet müessesesi olan Sümerbank’ın bir partinin (yani o zaman iktidar olan CHP’nin) çiftliği haline getirilişini yazdığımdan, burada beni suçlu gibi yargılamaz. Devlet malının korunması için mücadele verdiğimden beni mükafaatlandırırdınız. Halbuki bu sistem sizi sadece emme basma tulumba olarak kullanıyor. En fazla suçsuz olduğumu anladığınızda beraat kararı verebilirsiniz’

*Üstad o davadan ceza yedi mi?

Hayır, Sümerbank’a hakaret davasından ceza yemeden beraat etti. Çünkü Üstad birçok davaya avukatsız girerdi. Müthiş bir hafızaya ve beyin muhakemesine sahip savunmaları Büyük Doğu’da da neşredilirdi. Zamanın hukukçuları, Büyük Doğu’nun tiryakisi gibi Cuma gününü iple çekerdi. Çünkü Büyük Doğu Cuma günleri çıkardı.

*Osman Yüksel Serdengeçti ile Üstad’ın arası nasıldı?

Üstad Necip Fazıl, Osman Yüksel’i hem sever, hem de haşlardı.

*Meselâ ne derdi?

Serdengeçti mecmuası için ‘Manşetler kumkuması’ derdi. Osman Yüksel Serdengeçti halkın anlayacağı bir üslupla yazılar yayımlarken; makalelere de manşet gibi ilginç başlıklar koyardı. Üstad ise entelektüel kesime hitap ederdi. TRT’de bir röportaj esnasında Üstad, karşısında oturan TV muhabirinin, ‘Yazılarınızı halkın seviyesine inerek neden yazmıyorsunuz’ ? sorusuna, ‘Beni niçin halkın seviyesine indiriyorsunuz? Halkın seviyesini benim seviyeme yükseltsenize!’ cevabını vermişti.

Selami Çalışkan

Üstad’ın Ve Serdengeçti’nin Duruşmaları

ÜSTAD’IN VE SERDENGEÇTİ’NİN DURUŞMALARI

*Malatya Davası’ndan, Üstad’ın o duruşmalarından bahseder misiniz?

O duruşmaların ilk aşamasında Üstad Necip Fazıl, avukat tutmadı. Birkaç duruşma sonra Danyal Kayalıbay isminde görüşleri hiç de bizden olmayan bir insan sansasyon yapayım diye Üstad’ın avukatı oldu. Üstad onu istemedi ama adam Üstad’ı savundu. DP iktidarı döneminde o partiye oy veren Müslümanlar bile Üstad’ın deyimiyle “Öz vatanında parya” muamelesine tabi tutuldular. Tahkikatı yapan savcı diyor ki: Malatya hadisesine ismi karışan 35 kişiden asıl bu olayın fikir babaları Büyük Doğu’yu çıkaran Necip Fazıl, Serdengeçti’yi çıkaran Osman Yüksel, Samsun’da “Büyük Cihad”ı çıkaran Mustafa Bağışlayıcı ve Emekli Albay Cevat Rıfat Atilhan’dır. Bunlar; yazılarıyla bu gençlerin karakterinin sert ve haşin olarak gelişmesine sebebiyet vermişlerdir. Öyleyse o gençlerin işledikleri cinayetten tam olarak katle teşebbüse iştirakten bunların da müebbet hapisleri talep olunur.” O zaman hem HalkPartisi hem de Demokrat Parti gazeteler ve devlet radyosu aracılığıyla Müslümanlar üzerine korkunç bir baskı oluşturuyorlardı. Hukuk mukuk unutulmuş, sadece bu nazariye geçerliydi. Geliyor, İstanbul’dan Üstad Necip Fazıl’ı, Ankara’dan Osman Yüksel ve Cevat Rıfat Atilhan’ı, Samsun’dan Mustafa Bağışlayıcı’yı alıp, ayaklarına pranga takarak trenle ta Malatya’ya götürüyorlar. Bütün gazeteler bir merkezden yayın yapıyormuş gibi “İrtica liderleri yakalandı” ortak manşetini attılar. Sonra bir şayia çıktı: “Gizli irticai partinin anayasası ele geçti.” Ben de dedim ki; “Vay be! Bizde anayasa yapacak kadar çok hukukçu varmış da bizim haberimiz yokmuş.” (gizli anayasa meselesini okuma için tıklayınız.)

Berat ettirince azar işittim

*Malatya Hadisesi’nden sonra mahkemeler Malatya’da mı devam etti?

Hayır, ilk celseden sonra Ahmet Emin Yalman’ın güvenliği nedeniyle Ankara’ya nakledildi. Ben zaten o zaman fakir bir avukatım. Ne benim her mahkeme için Malatya’ya gidecek param var, ne de Osman’ın bana verecek parası var. Dosyayı inceledim. Orada diyor ki, “Sanıklar, yazarların sert yazılarından etkilenmişler, silâh kullanan Hüseyin Üzmez, Ahmet Emin Yalman’ı vurmuştur.” Dosyaya 2 tane “Serdengeçti” mecmuası delil olarak konulmuş. Dergilere bir de baktım ki; birincisi Malatya Hadisesi’nden 1 ay sonra, diğeri 2 ay sonra yayınlanmış. Mahkemeye 4 savcı birden çıkıyor. Yassıada’da bile böyle uygulama yoktu. Osman Yüksel’in avukatı, olarak söz istedim. Mahkeme salonu tıklım tıklım dolu. “Reis bey, sayın savcılara sorar mısınız, hadiseden sonra yazılan yazılar sanıkları nasıl tahrik ve teşvik eder? Çünkü dâvâya delil olarak dosyada sunulan dergilerdeki müvekkilim Osman Yüksel’in hadiseden 1 ve 2 ay sonra kaleme aldığı yazılardır. Olayla ilgisi olmayan müvekkilim Osman Yüksel’in tahliyesini talep ediyorum” dedim. O sırada arkadaşlar beni kutluyor. Ben bir avukatlık zaferi kazanmış sayıyorum kendimi. Reis bir sağa baktı, bir sola baktı, “Dosya münderecatından Osman Yüksel’in bu dâvâyla ilgisi olmadığının anlaşıldığından, kendisinin ve avukatının duruşmadan çıkarılmasına, dosyasının tetkiki için basın savcılığına gönderilmesine” dedi. Ben dışarı çıktım, bekliyorum ki; Osman Yüksel de gelsin, boynuma sarılsın ve “Aferin çok güzel savundun” diye tebrik etsin.

*Peki ne oldu? Tebrik etmedi mi?

Ne tebriği? Osman Yüksel bir bomba gibi dışarı çıktı ve “Git lan sen de avukat mısın? Yırtık dondan bilmem ne gibi çıktın, bir çuval inciri berbat ettin. Ben 11 aydır atom bombası gibi muazzam bir savunma hazırlamıştım.” Yani Üstad ile Osman Yüksel savunma konusunda benzer karakterlere sahipti.

Süleyman Arif Emre

Üstad, Çağdaş Edebiyatımızın Yüzakı

NECİP FAZIL’I YAZAN MUSTAFA MİYASOĞLU:

‘Üstad, çağdaş edebiyatımızın yüzakı’

Necip Fazıl Kısakürek, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında denilebilir ki hakkında en çok konuşulan ve yazılar yazılan bir şair ve yazarımızdır. Necip Fazıl Kısakürek hakkında son bir yıl içinde hayli yayın yapıldı. Son olarak, onun çevresinde bulunmuş günümüz yazar ve şairlerinden Mustafa Miyasoğlu’nun eseri yayımlandı: Necip Fazıl Kısakürek. Üç bölümden oluşan 167 sayfalık eserin arka kapağında şunları okuyoruz:
“Necip Fazıl Kısakürek, şiiri ve düşüncesi kadar, dünya görüşüne bağlı mücadelesi ile de dikkatleri üzerine çekmiş ender şahsiyetlerden biridir. Çağdaş edebiyatımızın yüzakı olan eserleri ile dünyaya bakış tarzı, ölümünden sonra ilgi çekici incelemelere konu olmaktadır. Orjinal eserleri ile nev’i şahsına münhasır kişiliği de buna imkân vermektedir. Bu kitap, böylesi bir çalışmanın ilk örneklerindendir.

‘Gaiplerden bir ses’in cazibesine kapılarak bir ömür sanat ve iman mücadelesi veren Necip Fazıl Kısakürek üzerine bir deneme…. Beklenen sanatkârdan Sultan’uş Şuara’ya büyük şairden, büyük mütefekkir ve üstün sanatkâra yürüyüşün hikâyesi…. Kahraman ahlakını yepyeni bir neslin Özlemi haline getiren, iman ve aksiyonu ile büyük yankılar uyandıran Necip Fazıl’ı ve ölümüyle milli bir sembol oluşunu anlatma çabası…..
Bu kitap, destanlık bir mücadelenin gerisindeki şahsiyete ve eserine yaklaşma denemesi olarak ilktir ve yıllarca süren bir hazırlığın ürünüdür. Onun oluşturduğu çevrede eser verenlerden olan Mustafa Miyasoğlu, üstadı anlatan bu kitabında, bir sanat ve kültür hareketini de aydınlatmaya çalışıyor. Bu yönüyle öteki derleme ve incelemelerden ayrı bir tutum ortaya koyuyor.”

Eserle ilgili olarak görüştüğümüz Mustafa Miyasoğlu Büyük Doğu’ nun öncüsü merkezli sorularımızı cevaplandırdı:

Okuyucular Mustafa Miyasoğlu imzasını şiirleri, romanları, deneme ve hikayeleriyle tanıyor. Son eseriniz Necip Fazıl Kısakürek ise biyografik türde bir eser…. Niçin bu türe yöneldiniz ve neden Necip Fazıl Kısakürek?

Bu kitap bir tür endişesiyle yazılmadı. Necip Fazıl’ı anlatmayı istedim. Onun kültür hayatımızdaki yerini, aksiyonunu, şahsiyetini, eserini ve tesir çevresinin genişliğini anlatmak istedim. Bu yüzden kitaba bir biyografi değil de, monografi demek daha doğru olur sanıyorum. Şimdi bu haliyle kitap, üç bölümde sözünü ettiğim şeyleri anlatıyor. Biyografisini şunun için yazmadım: Necip Fazıl, onu en az altı eserinde çok canlı ve güzel bir tarzda anlatmış.

Bu eserler hangileri?

Babıali, Aynadaki Yalan, Kafa Kâğıdı, Bir Adam Yaratmak, Cinnet Mustatili, O ve Ben… Elbet bunlar tam anlamıyla alışagelen biyografik eserlerden değil. Her biri ayrı türlerde yazılmış sanat eserleri… Bu otobiyografik eserler Necip Fazıl’ın çeşitli dönemlerinden hayatının, basın, hapishane ve özel kesimlerinden çok canlı bir şekilde kesitler sunmaktadır. Bu hayatı ondan daha iyi yazmaya kalkacak kimse olduğunu sanmıyorum. Çünkü Üstad her alanda olduğu gibi özellikle kendi hayatında, kendisinden başkasının tasarrufuna kolay kolay izin vermeyen muhteris bir şahsiyetti. Ve sade şairliği “cüce” bir iş görerek büyük sanatkârlığa talip oldu. Bu anlamda büyük sanatkâr yüzyıldan beridir “beklenen sanatkar”di.

Necip Fazıl beklendiğini bilen ve bunu söyleyen, büyük sanatkârın öneminden sözeden ilk şahsiyetti. Ve kendisi “Beklenen Sanatkâr” oldu. Monografimiz Necip Fazıl’ın kırk yıllık gelişimini anlatırken, esasen ölümünden elli yıl önce yazdığı “Kop Dağında Bir Dükkân” yazısında sözünü ettiği kimliğe ve kişiliğe sonuna kadar sadık kalmasını ve kırk yıl boyunca bu şahsiyetin mücadelesini anlatmaktadır.

Her ünlü insan gibi Necip Fazıl hakkında da bir hayli konuşuldu yazıldı. Siz onun yakın çevresinde bulunmuş biri olarak şahsiyetinden bahseder misiniz?

Necip Fazıl’ı tanıyan insan sayısı çok fazladır. Ben de onu tanıma bahtiyarlığına erenlerdenim. Bunun bir avantaj olduğunu kabul etmek gerekir. Ama bir tehlike de sayılabilir. Onu tanımak, onun çoğu kez belli bir dönemdeki bir davranışından etkilenmek şeklinde tezahür ediyor. Ve dolayısıyla Necip Fazıl’ı bütün olarak tanıyamamış olursunuz. Elbet objektif bir hüküm veremezsiniz hakkında. Çoğu kişi Necip Fazıl’a ait espriler, öfkeler, polemikler ve çarpıcı artistik tavırlar hatırlıyor. Halbuki bunlar onun eserini anlamaya hiçbir zaman imkan vermez. Necip Fazıl ve eseri bu tavırların ötesinde bir kimlik ve kişiliktir. Önceleri şahsiyet mücadelesi, sonra kalite kavgası, sonra da iman mücadelesi ortaya koymuş bir şahsiyeti anlık ve günlük ilişkiler içerisinde anlayabilmek mümkün değildir.

Bunu biraz daha açar mısınız?

Necip Fazıl’ı konferanslarda tanımak, bizim nesil ve sonrası için büyük bir bahtiyarlık olmuştur. Daha sonra zaman zaman evine ve bürosuna giderek üstadı dinlediğimiz günler oldu. Onun çevresiyle münasebeti hiç kimseye benzemezdi. Bir kişinin karşısındayken, bir milletin karşısındaymış gibiydi. Onun huzurunda olmak insanı gerçekten müthiş yorardı. Bir saat yanında bulunan adam iki üç saat yorgunluğu çekerdi. Sanki yüksek gerilim hattına tutulmuş gibi bir zaman kendinize gelemezdiniz.
Günümüzde büyük insan kavramı artık orta malı hale gelmiştir. Herkes büyük insan oluyor. Belli bir yaştan sonra armağanlar alıyorsunuz, komisyonlara giriyorsunuz, törenler düzenleniyor ve gençlik sizin hakkınızda iyi şeyler söylüyor. Büyük insan gibi sıfatlarla anılıyorsunuz. Elbet bu sıfatlarla kim anılırsa büyüklüğüne kendisi de inanır. Necip Fazıl büyüklüğünün şuurundaydı. Başkalarının söylemesine gerek yoktu. Onu kendisi kadar öven ve yeren pek kimse çıkmamıştır.
Şimdi biz ne yaptık bu kitapla? Necip Fazıl’ın kendisini en iyi anlatan kişi olduğunu söyledikten sonra onu anlatmaya kalkışmak gerçekten tuhaf bir iştir. Ben bu çelişkili tuhaflığı kitabın her safhasında yaşadığımı söyleyebilirim. Ama birşey vardı, bunu ben sorumluluk olarak anlıyor ve ifade ediyorum. Ki Necip Fazıl bize Allahın bir nimeti idi. Bunun şükrünü eda etmemiz ve ona olan vefa borcumuzu ortaya koyarak eserlerine dikkati çekmemiz gerekirdi. Ben bu kitapta o büyük eserin gerisindeki şahsiyeti ve onun bize olan etkisine dikkati çekmek istedim, o kadar.

Eserinizde “hiç bir Türk sanatçısı hakkında, onunla ilgili yazılan ve söylenenler kadar yazı yayımlanmamıştır” diyorsunuz…

Evet, Necip Fazıl her zaman büyük alakalar çekmesini bilmiştir. Yaşadığı dönemlerin hemen hepsinde Necip Fazıl ne diyor gibi, onu tanıyanlar nezdinde bir endişe varolmuştur.
Hayatının son döneminde bu endişe arttı herhalde… Gençliğinden beri bu özelliğe sahip. Yirmi yaşından beri onu tanıyanlar böyle söylüyor. Her dönemde dikkati çeken bir kimliği var. Onu tanıyanların “O ne diyecek” endişesi, “Üstad görürse, duyarsa ne der” kaygısı çok kişi tarafından bilinir. Necip Fazıl İkinci Dünya Savaşı ile ilgili yazdığı yazılarda o kadar isabet kaydettirmiştir ki bazı okuyucular neredeyse kâhin diye söz etmeye kalkmıştır. Demek ki bu isabet yalnız küçük bir çevreyi içine almıyor. Bazen bütün dünyayı ilgilendiren hadiseler hakkında da kuvvetli sezgileriyle kavradıklarını ifadeden kendisini alamıyor.

Necip Fazıl’ın bir de gazetecilik yönü var…

Evet, Necip Fazıl şair ve tiyatro yazarı olduğu kadar gazeteci ve politikacı idi de. Bunun politikacılığı ve gazeteciliği günlük endişeleri ve çıkar hesaplarını aşıyordu. Menfaat hesabıyla yapmadığı için öldüğünde menkul ve gayrı menkul hiç bir şeyi yoktu. Sadece eserleri, mücadelesi ve yetiştirdiği nesiller vardı. Bu bakımdan onun gazeteciliğini, mesela Abdi İpekçi’nin, Burhan Felek’in, Refi Cevat Ulunay’ın ve Yunus Nadi’nin gazeteciliğinden başka türlü düşünmek lazımdır. Simavi ailesi ‘fikri öldüren’ bir basın tröstü oluştururken, Necip Fazıl fikir gazeteciliğini ölünceye kadar sürdürdü. Kendi ifadesiyle hiçbir fikrin ‘zamparası’ olmamış, vicdanını da hiç kimse için kiralamamıştır. Bu anlamda elli yıl gündemde kalmış ve vicdanına hava parası istememiş gazeteci sayısı parmakla ancak gösterilebilir. Büyük Doğu ile bu fikir gazeteciliği müessese haline gelmeye çalışmış, bir türlü kanuni engelleri aşamamıştır. Ama 1973′te kurulan yayın statüsüyle bugün de eserleri yayınlanmaktadır.

Hazırlayıcısı olduğunuz Suffe Kültür Sanat Yıllığının 1984′e ait olanını Necip Fazıl’a Armağan olarak yayımladınız. Eserinizle de onunla ilgili yayınların sonuncusunu vermiş oluyorsunuz. Bu çalışmaları yeterli buluyor musunuz, daha neler yapılabilir?

Necip Fazıl hakkında daha çok yazı yazıldı. Yazılardan derlenen kitaplar çıkarıldı. Ve birtakım temennilerde bulunuldu. Yapılan hemen hemen pek ciddi birşey yok. Vasiyetine uygun olarak eserlerini yeni baştan yayımlayan Büyük Doğu Yayınları, üstadın oğulları yönetiminde büyük bir fonksiyon ifa etmektedir. Bugün onu ölümünün ikinci yıldönümünde hatırlamayan pek çok dergi, Öldüğü günlerde özel sayılar hazırlamış, yazılarda enstitü ve vakıf kurulması için teklifler getirmiştir. Bunları yapanlar ve yazanlar o gün hangi endişeyle söyledilerse bugün de aynı endişeyi ve sorumluluğu neden duymuyorlar, bir türlü anlamıyorum. Necip Fazıl her zaman itibar konusu olmuştur. Ondan söz ederek itibar kazanmak mümkün ama, oldukça da tehlikelidir. Çünkü onu az da olsa gerçekten anlayan ve çok seven gönüldaşları vardır. Bunlar bir vicdan azabı gibi insanın yakasına yapışır ve sözünü uygulamaya mecbur edebilir.

Biz üç beş arkadaşla bir yıl uğraşarak bir Araştırma Enstitüsü’ne hazırlık olabilecek bilgileri derledik. Necip Fazıl üzerine çalışacak herkes bu armağan kitabı bir kere gözden geçirmek zorundadır. Onun için yapılacak şeylerin başında bir Enstitü kurmak gelirki bu da birkaç kişiyi değil, büyük bir topluluğu ilgilendiren önemli bir sorumluluktur.
Her türdeki eserleri ayrı ayrı tez ve incelemeye konu olabilir. Türk üniversiteleri çok önemsiz eserler üzerinde tezler yaptırıyor. Yaşayan hatta yazmaya devam edip etmeyeceği şüpheli olan pek çok sanatçı için tezler hazırlandığını duyuyorum. Necip Fazıl için hazırlanan tezleri, bütün Türkiye’de araştırsak üçü beşi geçmez. Halbuki Mısır gibi yabancı ülkelerde Necip Fazıl sağlığında tez konusu oluyordu. Kahire Arap kültürünün başkentidir. Burda yapılan bu çalışma bütün İslâm dünyasına örnek olur. Dünya dillerine hiçbir resmi ve gayrı resmi kurum desteği olmaksızın çevrilen yazarların başında Necip Fazıl gelir. Bu da gösteriyor ki Necip Fazıl’ı şahsiyeti ve eserleriyle hem içte hem dış ülkelerde tanıtmak gerekir. Bunu enstitü mü yapar, vakıf mı yapar, bilemiyorum. Ama kurulabilecek her teşekkül için devlet büyük çapta yardımcı olmalıdır. Özellikle Kültür Bakanlığı.

İkinci üçüncü sınıf sanatçıların evlerini müze yaparken Necip Fazıl’ın yirmi yıl oturduğu köşkle neden ilgilenmez, bir türlü anlayamıyorum. Bunun kadar nev’i şahsına münhasır çok az sanatçımız vardır. Yani Necip Fazıl gibisi 100 yılda ancak yetişir. Bunun kıymetini de bilemezsek ne kendimizi bilmiş oluruz, ne de dünyada varlık sahibi olma imkanını elde etmiş oluruz. Zamanla da bir kültür hazinesi haline gelmemiz mukadder olur.

Necip Fazıla ayrı dönemlerde değişik kesimler tarafından farklı tavırlar takınıldığını biliyoruz. Bu tutumlarla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Necip Fazıl herkes tarafından kendi şarkılarını söylemeye müsait görülmüş. Bu adam bir bizden olursa, şeklinde başlayan tasarılar geliştirilmiş üzerinde. Ama Necip Fazıl hiçbir zaman kendi davası dışında herhangi bir çevrenin veya görüşün adamı olmamıştır. Hak bildiği yolda gerçekten binlerce kişiyi sürüklemiştir. Bu bakımdan Fikret ve benzeri dava ahlâkı savunucularından çok farklıdır Üstad. Kanunlar bile onu yıldırmamış, fikrinden caydıramamıştır. Bu tarafı elbette pek çok şahıs, grup ve partiler için cazip görülmüştür. Ama Üstad ölümüyle bu hesapların çok üstünde olduğunu herkese kabul ettirdi.

Üstadın ölümü bence çok güzel ve anlamlı bir ölümdür. Adı çevresindeki bütün dedikoduları ve haksız ithamları silip süpüren bir ölümle ölmek her kula nasip olmaz. Büyük veliler bile ölüm anında korkar. Hepimizin korkusu birer müslüman olarak güzel bir şekilde ölememektir. Üstad bu korkuyu ömrünce duymuş ve şiirlerinde çok güzel ifade etmiştir. Onun şiirlerine ve şahsiyetine ölümünden sonra saygı duyduğunu belirtenler bir gerçeği yıllarca gizlemenin suçluluğunu da taşıyorlardı. Esasen Üstad başkalarında uyandırdığı imajdan mazurdu. Çünkü şöhret afetinin tuzağına düşmeyen çok az insan vardır.

Güzelin düşmanı çoktur derler. Üstada kendi düşüncelerini kabul ettiremeyenler, üstadın düşmanlarıyla ittifak ederek onu unutturma yoluna başvurmuşlardır. Bir şairi en fazla yıkan şey onu sevenlerinden ve anlayanlarından mahrum etmektir. O yüzden üstada karşı tavırlar değişken olmuştur. Öldükten sonra artık bir tehlikesi olmadığı için Üstad hakkındaki kanaatlerini herkes rahat rahat ve günah çıkarırcasına her yerde her vasıtayla yazıp söylediler. Bunların kitaplaşmaması ve üniversite tezlerine konu olmaması yine aynı talihsizliği doğurur.

Yıllarca Necip Fazıl’ın adından korkan akademik çevreler bunca olumlu sözden sonra artık korkaklıktan ve ürkeklikten vazgeçerler sanıyorum. Böylece çağdaş Türk edebiyatının en dikkate değer şahsiyeti çeşitli incelemelere ve araştırmalara konu olabilir. Sözün kısası Necip Fazıl hakkında hayatı boyunca ketum davrananlar ve politik tutum sergileyenler ölünce konuşmadan edemediler. Onu sosyal, siyasal ve kültürel konumuyla Türkiye’nin geleceğine damgasını vuran bir şahsiyet olarak anlatmış oldular. Bu bakımdan hiç kimse hakkında söylenmeyen sözler ve iltifatlar söylendiği için üstadın Türkiye’nin geleceğine eseri kadar şahsiyetinin oluşturduğu imajla da büyük bir katkıda bulunacağı kanaatindeyim.

Eğer Türkiye gelecekte yine tarihi misyonuna kavuşacak ve yerli -millî ve İslâmî- bir kültür hayatına ulaşacaksa bunda Necip Fazıl’ın büyük hizmeti olacaktır. Bugün İslâm yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada gündemin ilk sırasını teşkil ediyorsa bunda Necip Fazıl’ın da büyük payı vardır. (8 Temmuz 1985)

[Mehmet Nuri Yardım'ın "Türk Şiiri'nden Portreler" isimli kitabından iktibas edilmiştir.]

Üstadın 100. Yıl Anısına…

ÜSTADIN 100. YIL ANISINA…

M. Sadık ARSLAN

Yıl 1916… I.Dünya Savaşı devam ediyor… Payitaht İstanbul’ da bir hastane odası…12 yaşında bir çocuk hasta annesini ziyaret ediyor. Annesi, yanındaki yatakta yatan veremli bir kızın başucundaki şiir defterini işaret ederek ‘’senin şair olmanı ne kadar çok isterdim’’ diyor. Çocuk o günü şöyle hatırlıyor: ‘’Annemin dileği bana içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi. Gözlerim, hastane odasının penceresinden savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı içimden kararı verdim;-Şair olacağım! Ve oldum. O gün bugün, şairliği küçük ve adi hissiliklerin üstünde gören, onu idrakin en ileri merhalesi sayan ben, bu küçük ve adi bahaneyi hiç unutmadım’’.

İstediğinden fazlasını oldu. Yalnız bir şair değil, aynı zamanda büyük bir romancı, öykücü, oyun yazarı ve düşünür oldu hastane odasındaki çocuk. Ve çocuk yaptığı iş de o kadar büyüdü ki herkes onu üstad diye çağırdı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek…

O günün çocuğu bugün, tüm Türkiye’ de Mayıs 2004- Mayıs 2005 tarihleri arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından anma yılıyla yaşatılan bir üstaddır artık. Necip Fazıl’ı anma yılı onu özellikle genç nesillere tanıtmayı amaçlamaktadır.

Onun yaşamı kültür ve edebiyat yolunda yürüyen her küçük çocuğa, eğitimciye, öğrenciye, her yetişkin insana örnektir. Eserleri ve fikirleri tüm milletimizin geleceğe yürüyüş yolunu aydınlatacaktır.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek 26 Mayıs 1904′te, Perşembe günü sabaha karşı İstanbul’da büyük bir konakta doğar. Kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Dülkadiroğullarına bağlı “Kısakürekler” soyuna mensuptur. Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa’da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş Abdülbâki Fazıl Bey (öl. 29 Kasım 1920 ); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir Müslüman-Türk kadını Mediha hanımdır. Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstin âf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han’a Ermenilerce girişilen suikastın tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902′de ” Legion d’honneur” nişanıyla ödüllendirilen vak âr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi’dir. (öl. 19 Mayıs 1916 )

Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, dedesi Mehmet Hilmi Efendi’den alır; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrenir. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden “yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku” şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir “tütsü çanağı” olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş’taki Konak’ta geçirir.

Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi’den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü “abur cubur” romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa’nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi olur. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil eder.

Bahriye Mektebi’ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere’de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak çeşitli okullara devam eder. Fransız Papaz ve Kumkapı’daki Amerikan kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad mektebine verilir. En sonunda ilk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi’nde bitirir.

1916′da, “Ne oldumsa bu mektepte oldum” dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği ” Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahane”ye imtihanlar neticesinde alınır. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona, kendisini gösteren bir ayna olur. İlk metafizik arayışları ve zabitlerin bile benimsedikleri “Şair” lakabı ile ilk aruz talimleri orada başlar.

Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verir ve mektepten ayrılır. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini bitirdiğine dair diplomasını alır. (1920) 17 yaşında, o günkü adiyle ” İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi “ne girer. (1921)

Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua dergisinde yayınlar. (1922)

1924 yılında Avrupa’ya talebe göndermek için açılan imtihana giren Necip Fazıl, yurt dışına gider. Cumhuriyet devletinin yurt dışına gönderdiği bu ilk öğrenciler bir vapurla Marsilya’ya ve oradan Paris’e geçerler. Sorbon Üniveritesitesi’ne kaydolan Necip Fazıl, bir yıl kaldığı Paris’te bohem bir hayatın içine düşer. Sorbon’da, profesörlerin dikkatini çeker ama, okula devamsızdır. Bir süre sonra, hükümetin verdiği burs kesilir ve İstanbul’a dönmek zorunda kalır.

Bir vapurun üçüncü mevkisinde gerçekleşen dönüşü Necip Fazıl hiçbir zaman unutamaz. Ruhundaki fırtınalar, varlık ile yokluk arasında yaşadığı soyut acılar, o dönemde yazdığı eserlere de yansır. O yıllarda kaleme aldığı şiirlerini, “Örümcek Ağı” adında toplar ve kitap edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırır.

Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döner. O yıllarda bankacılık gözde bir meslektir. “Felemenk Bahr-i Sefid Bankası”nda çalışmakta olan Salih Zeki’nin ziyaretine gittiği bir gün, arkadaşının tavassutu ile aynı bankada işe başlar. Daha sonra kısa sürelerle Osmanlı Bankası’nın Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalışır. 1928–29 senelerinde de ” Babıali” adlı eserinde Babıali’yi tafsilatlı şekilde anlatır.

Bohem hayatından bir “tesadüf” sonucu tanıştığı Abdulhakim Arvasî Hazretleri sayesinde kurtulan ve “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış / Marifet bu gerisi çelik çomakmış” dizeleriyle kendini yeniden tanımlayan Necip Fazıl Kısakürek’in yeniden dirilişi yalnız sanatına değil fikir hayatına da yansır.

Sene 1934… Bir akşam üstü, çalıştığı bankadan Boğaziçi’ndeki evine dönmek için bindiği “Şirket-i Hayriye” vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremeyeceği “Hızır” tavırlı bir adam, ona, Abdülhakim Arvasî’ nin adresini verir. Sıcak bir ilkbahar günü, yanına ünlü ressam Abidin Dino’yu da alır ve Eyüp sırtlarına çıkar. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kalır ve bir daha bırakmamacasına o ‘Büyük Zat’ın adeta eteklerine yapışır.

“Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel- Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.” diye şiirinde tarif ettiği Arvasî ile ilgili duygularını Necip Fazıl şöyle anlatır: ‘’Efendim! Benim Efendim! Benim, güzellerin güzeli Efendim! Vaktiyle: ‘keşke bu kadar zeki olmasaydın!’ buyurduğun adamın beynini, zerre zerre kıskaca alıp atom gibi çatlattıkları bu hengâmede, eminim ki, her dem beraberimde, her an başucumdasın… Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyarda birin eder? Sen benim böyle bir şeyimsin! Babamla anneme Allah’ın bana tattırdığı varlık şevkine vesile oldukları için bağlıysam, sana da, bu ölçünün ebedî hayat mikyasıyla perçinliyim… Düşünsünler farkı !..’’

Arvasî ile tanıştıktan sonra şiir poetikası da ciddi bir değişim geçirir. “Çile”yle birlikte şiiri hakikat arayışında bir araç olarak gördüğünün ipuçlarını veren şair, madde ve ruh ilişkisine, insanın iç âleminde kopan fırtınalara, evrenin gizemine değinir.

Şiir ve oyun yazarlığının beraberinde kendisi gibi düşünen kitleleri, materyalist akımların boy gösterdiği dergilerin tesirinden kurtarmak amacıyla 1936 yılında haftada bir yayımlanan “Ağaç” dergisini çıkarır. Celal Bayar’ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkarılan “Ağaç” mecmuası, dönemin önde gelen entelektüellerini çatısı altında toplar. Büyük ruh çilesinin sahne destanı “Bir Adam Yaratmak” piyesine Necip Fazıl bu dönemde başlar ve 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak’ta eserini tamamlar.

1941 senesinde ise Babanzâde’lerden, Ahmed Naim Efendi’nin kuzeni Recai Bey’in kızı, Yahya Nüzhet Paşa’nın torunu, Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlenir.

1942 kışında, 45 günlüğüne Erzurum’a yeniden askere gönderilir. Burada yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle mahkum olur ve 1943′te ilk hapis cezasını alarak 1 gün Sultanahmet Cezaevi’nde yatar. Bu ilk hapis cezasının ardından ileriki yıllarda yine yazdığı yazılardan dolayı tam 9 defa daha hapse girer ve burada pek çok eserini kaleme alır. Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli, 1936′da başlar ve o yıldan 1943′e kadar geçen 7 yıl içinde, İslami temayülü “şahsi bir zevk ve saklı bir telkin” planında kaldığı için, ne devlet ne de basında kimsenin hedefi olmamıştır.

Necip Fazıl, 1943 yılında siyasi, fikri ve edebi mücadelesini işlediği “Büyük Doğu” dergisini yayımlar. Bu dergi aynı zamanda Fazıl’ın fildişi kulesinden agoraya indiğinin tam olarak belirdiği tarihtir. 1978′e kadar 35 sene boyunca yayımlanan “Büyük Doğu”, polemikleri, değişik alanlardaki yazıları, farklı çevrelerden yazarlarıyla Türk Basın Tarihi’nde ayrı bir konuma sahip olur.

Necip Fazıl’ın kurduğu aksiyon yalnız dergilerinde aksetmez, bütün yurdu gezerek verdiği konferanslar o günün gençliğini peşinden sürükler. Yazdığı şiirlerle, konferanslarıyla ve kaleme aldığı yazılarla işte bu büyük fikir adamı 21. yüzyıla damgasını vurur. 1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan “konferans çığırı” üzerinde evvela Salihli, İzmir, bir müddet sonra Erzurum, Van, daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’ta konferanslar verir. 1964′te Büyük Doğu’nun onbirinci devresini açar. Adnan Menderes’in aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin birinci sayısında neşrettiği “Zeybeğin Ölümü” şiirinden dolayı takibata uğrar. ” İdeolocya Örgüsü” isimli eseri, “Mümin/ Kafir” diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle suçlanır, sorgulanır ve yargılanır.

1976′da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek “Rapor”ları, 1978′de de Son Devre Büyük Doğu dergisini çıkarır. 26 Mayıs 1980′de Türk Edebiyat Vakfı tarafından “Şairler Sultanı” ve 1982 yılında yayınlanan “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” isimli eseri münasebetiyle de “Yılın Fikir ve Sanat Adamı” seçilir. 1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, “içinde 20 yıl müddetle yaşattığı İman ve İslam Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için”, bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapanır.

Erenköy’deki evinde aynı “küçük oda”da, hayli ilerlemiş yaşına rağmen çalışır. Ömrünün son günleri, 1.5 yıllık mahkûmiyeti yüzünden her an götürülme tehdidi altında, kitapları, yazıları, notları ve birtakım gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler içinde geçer. Bu süreçte onbir maddelik bir de vasiyet bırakan yazar vasiyetinde şöyle der:

“Bu vasiyet, çoluk-çoğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk’ün ruh köküne bağlı yeni gençlik,şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes…Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese… Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim, her kelime, cümle, mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz “Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl” demekten ibarettir. Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum. Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum… Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna… Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede,kim olursa olsun,kadın…Ve bilhassa,ölü simsarı cinsinden imam! Ve ” bid’at” belirtici hiçbirşey !…Başucumda ne nutuk,ne şamata, ne medh,ne şu,ne bu…Sadece Fatiha ve Kur’an…Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak… Mevlid de istemem! Onu,uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız!Sadece Kur’an… Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız !..’’

Ve bir gece… Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece yani 25 Mayıs 1983 günü yatağından doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa diker. Ne görürse pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdar ve “Demek böyle ölünürmüş!” der… Muhteşem bir kalabalığın katıldığı cenaze namazında ona son görevlerini yapan sevenleri Üstadı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnederler.

Ve mayıs 2005…Son bir sene ‘’Necip Fazıl Yılı ‘’ idi. Resmi kurum – kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri bu anma yılını nasıl geçirdiler, ne tür faaliyetler yaptılar, üstadı anmak için ne yapabildiler bu biraz tartışılabilir. Kanaatimce bu anma yılının hakkı tam verilemedi. Bu süreçte yapılan en ciddî çalışma belki de oğlu Mehmet Kısakürek’in çabalarıyla çekilen ‘’ Üstad’’ adlı belgesel oldu. Eksiklerine rağmen böyle bir anma yılı kazandıran yetkililere teşekkür ediyor, gelecekte üstadın daha iyi anlaşılması umudunu taşıyoruz.

Her ölümlü gibi Necip Fazıl da ölümü tatmış ve arkasında fikirlerini takip edecek, eserlerini okuyacak büyük bir kitle bırakmıştır. Bununla kendini ebedileştiren sanatçı, kendisinden sonra gelenlere de rehber olmuştur.

Hem Necip Fazıl üstadın hâtırası, hem de bu yazıyı okuyanların hatırlarına sunmak için onun ‘’Sakarya Türküsü’’adlı muhteşem şiirini buraya alıyor; Necip Fazıl’ı kültürümüze ve edebiyatımıza yaptığı yüksek katkılardan dolayı rahmet ve minnetle anıyoruz.

SAKARYA TÜRKÜSÜ

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük !..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya !..

(1949)

Kaynakça:

1.Oktay, Ahmet; Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, Kültür Bak. Yay.

2.Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı III. cilt, Türk Edebiyatı Vakfı Yay.

3.www. yenisafak.com.tr

4.www.aruz.com

Üstadlar Geçidi

KİTAB-I KRİTİK

Selim ÇORAKLI

ÜSTADLAR GEÇİDİ

Tarihe kısa bir göz gezdirdiğimizde, edebiyatı imanın emrine vererek onu yüksek bir gaye uğruna vasıta olarak kullanan yüzlerce büyük sanatkârın varlığıyla karşılaşmamız mümkün. Mekke müşriklerinin peygamberimize olan saldırılarının önüne hicivleriyle set olan Hasan b. Sabit’ten, edebiyatın dev üstadı Cahiz’e, en zor ve ümitsiz zamanlarda insanimizin gönlüne seslenerek onu içinde bulunduğu kaos ve ümitsizlikten kurtaran Yunus’tan, semboller üstadı Mevlana’ya ve oradan da Mehmet Akif’lere kadar uzanan çizgi bunun en müşahhas örneği. Ülkemizde de ayni alanda büyük sanatkârların varlığı bilinmektedir. Edebiyatı imanının emrine veren bu büyük sanatkârların başında şüphesiz cağa damgasını vurarak giden üstat Necip Fazıl gelir.

“Anladım isi sanat, Allah’ı aramakmış, / Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış” anlayışı ile gerçek sanatkârın hangi yolu takip etmesini ortaya koyan Necip Fazıl’ın, bu noktadan sonra ortaya koyduğu bütün eserlerinin İslami edebiyat anlayışı ile vücut bulduğunu görürüz ki, sadece birkaç eserinin tetkik edilmesi bunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. (Bu hususta sadece «Çile, Çöle İnen Nur, İdeolocya Örgüsü, Tanrı Kulundan Dinlediklerim» gibi eserlerini okumak yeterli olur.)

MARİFET YÜKÜ

Yüzü aşan kitapları içerisinde çok çeşitli konuları imanın ışığında inceleyen Necip Fazıl’ın “Edebiyat Mahkemeleri” isimli eseri ise, yukarıdan beri genel çerçevesi ile izah etmeye çalıştığımız fikirler doğrultusunda edebiyatın temeli sayılmaya aday bazı konularda başlı başına birer tespit, teşhis ve tedavi niteliği taşımaktadır. “Edebiyat Mahkemeleri, Doğu edebiyatı ve Dil Raporları” seklinde üç bolum altında incelenen eserde, dünle bugün arasında kurulabilecek köprüde tek bağlayıcı unsurun iman olabileceğini, mevcut anlayışla beslenerek ortaya konan eserlerin “marifet” yüklü, bundan soyutlanan edebiyata dâhil her şeyin ise ancak “yalnızca çelik-çomak” mesabesini tutabileceğini dile getirilir ki, bu anlayış Necip Fazıl’ın bütün eserlerinde “Anladım isi sanat, Allah’ı aramakmış” seklinde yansımasını bulmuştur.

MAHKEMELERDE SEYAHAT

Edebiyat mahkemelerinin birinci bölümünde edebiyatımızın son iki asır içerisinde sıçrama taşı sayılabilecek Tevfik Fikret, Yahya kemal, Mehmet Akif ve Nurullah Ataç gibi şahsiyetler mahkeme önüne çıkarılarak “marifet” ekseni içerisinde sorgulama ve yargılamaya tabi tutulmakta ve haklarında gereken hükümler verilmektedir. Tevfik Fikret için; «şiir cephesinin namevcut, fikir cephesinin gülünç, ahlak cephesinin yalan, seciyesinin baştanbaşa rubu, iman cephesinin ise isyan ve inkâr» olduğu tespiti yapılırken, Yahya Kemal için; “dünyaları kavramakta en ileri (plastik) zevk hadlerinin mağrur inzivasına çekilmiş ve buradan büyük idrake yol bulamamış sanatkâr” denilerek Fikret’le ayrılan noktaya işaret edilmiştir. Nurullah Ataç için yapılan değerlendirmede, hiçbir edebi tenkit anlayışının ve fikirlerini istinat ettirdiği dünya görüşünün bulunmadığı, sadece hissi bir ruh seciyesine sahip olduğu ve nakilcilikten öteye geçmediği ifadelendirilmektedir. Sanatı imanın emrine vererek yaptığı yukarıdaki değerlendirmelerde yüzde yüz isabet ettiğine inandığımız Necip Fazıl’ın, Mehmet Akif’in hayatini; “bütün bir sahte gidiş içinde, o sahteciliği sadece sahte olmayarak ayni kıratta bir aksülameli halinde, hem mefkûresi ve hem sanatıyla, hakki verilmemiş bir hakikilik, aslilik ve halislik örneği” tarzında hulasa ettikten sonra, Akif’in sanat anlayışını karara bağlarken sarf ettiği “doğru yolun kifayetsiz mütefekkiri, küçük şairi” seklindeki değerlendirmelerde hangi ölçüleri kullandığını doğrusu tespit edebilmiş değiliz. Eserin Doğu edebiyatı bölümünde Arap, Mısır, Fars edebiyatında zirveyi tutan, birçok şair ve yazar eserlerinden örnekler verilerek günümüz insanına takdim edilirken, Doğu’nun büyükleri olarak da Nizami, El- Maarri, Haysam, Ibn-i Fariz ve Sadi takdim edilmektedir. Eserin üçüncü bölümünü oluşturan Dil Raporları’nın “Zavallı Türkçe” kısmında, dilimizin nasıl ve niçin bozulduğu üzerinde derin tahliller yapılmakta ve çözüm yollarının neler olabileceği ortaya konulmaktadır. On yedi adet rapordan oluşan Dil Laboratuvari’nda ise daha çok dilimizin imla kuralları ve uydurmalar üzerinde durulmakta ve hükümler serdedilmektedir.

Sözün özü

edebiyatı da diğer sanat dalları gibi Allah’ı aramakta bir vasıta gören Necip Fazıl’ın “Edebiyat Mahkemeleri” isimli eseri, iman noktasından hareket edilerek edebiyatçılarla birlikte edebi eserlerin de niçin ve ne şekilde tenkide tabi tutulabileceklerinin müşahhas bir örneğini oluşturmaktadır. Üstadın diğer eserleri gibi okumaktan büyük zevk aldığım bu güzel eseri herkesin okumasını da gönül rahatlığı içerisinde tavsiye ediyor ve eserden birkaç tespiti vermenin faydalı olacağına inanıyorum.

* Türk, İslamiyet’i kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır. Bu, anlayan ve insafı olan için riyazî bir hakikattir.

* Dil, istikrai, yani kendi iç ve öz kanunlarıyla mevcut bir müessesedir ve dışarıdan, bütün bir lisan uydurma seklinde müdahaleye tahammülü yoktur.

* Asli ve iptidai haliyle fakir olan Türkçe, bugünkü yazılış sekliyle de, terbiye gücünden yoksun bir fakirliğe düşürülmüştür.

* Mehmet Akif, ne kendisini sevenlerce, ne de kendisinden tiksinenlerce anlaşılabilmiş bir şahsiyettir.

* Yahya Kemal, öz şiirde, (plastik) hadleri aşamamış müstesna zevkli bir nakışçı; fakat bütün hayat ve davalarına yol verecek olan büyük muhteva planında hiçbir şey değildir.

* İmanın ta ruhuna, merkezine, mihrakına, kendisine isyan. Ve hiçbir şeye inanmamak. Ne bir dava, ne davalar arasında bir terkip, ne de bütün hadiselere tatbikte şart olan ana mizan ve olcu. İste Tevfik Fikret.

* Doğu edebiyatına terkibi bir tarih ölçüsüyle bakılınca, büyük ve ustun seciye noktasından onun başlangıcını İslamiyet’e bağlamak borcunda kalınır.

Kimlik

Sahasında nadir bulunan eserlerden biri olan “Edebiyat Mahkemeleri”, sanatı, imanın emrine amade kılan Ustad Necip Fazıl Kısakürek tarafından kaleme alınmış. Üstadın yüz birinci, büyük Doğu Yayınları’nın ise 65. kitabi olan eser 250 sayfa.

(ZAMAN-Arşiv)

Üstad’ın Serbest Vezinde Yazdığı Tek Şiir

Aşağıdaki yazı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayımlanan Necip Fazıl Kısakürek kitabında Orhan Okay tarafından kaleme alınan Necip Fazıl Şiiri ve Poetikası isimli incelemeden iktibas edilmiştir. Üstad’ın şairlik cephesi, hece ölçüsü çerçevesinde hayat bulmuştur. Şiire adım attığı ilk dönemlerinde aruz ölçüsüyle yazdığı bazı şiirler dışında, Üstad’ın o dönemde serbest vezini de yokladığı, bu vezinde bir şiir yazdığını aşağıdaki iktibastan öğreniyoruz. (Üstad’ın şiir tarzına dair bir açıklama için tıklayınız)

Burada bir parantez açarak serbest vezine ilgi göstermeyen Necip Fazıl’ın yine bu ilk yıllardaki farklı bir denemesine de işaret etmek gerekir. Millî Mecmua’da 1924 yılında yayımlanan “Rüzgârda Sesler” başlıklı şiiri, Necip Fazıl’ın o güne kadar yazdıkları ve daha sonra yazacakları bütün şiirleri arasında gerek şekil/yapı ve ses gerekse muhteva bakımından şaşırtıcı bir değişiklik göstermektedir. Şiirin bıraktığı izlenim, o yıllarda serbest veznin dikkatleri üzerine çeken örneklerini vermiş olan Nazım Hikmet’in denemelerini hatırlatmaktadır. Aynı nesilden, hatta Bahriye Mektebi’nden arkadaş olmakla beraber, birbirine zıt dünya görüşlerine sahip olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın zaman zaman aynı dergilerde ve aynı yazar meclislerinde bir araya gelmiş olduğu, kendilerine has nükte ve hicivlerle birbirlerine takıldıkları bilinmektedir. Nazım Hikmet’in şahsiyeti hakkında “sanatta üstün politikacıya misal”, “fikir namusu adına inandığı bâtıl’ın sonuna kadar fedaisi kalmış” diyen Necip Fazıl, şiiri için de “bir beyanname çığlığı”, “şiir nefesi olarak gür bir bünye”, “bir tebliğci fakat usta” gibi değer yargılarında bulunur. Bu açıdan bakıldığında, yazılış hikâyesini bilmediğimiz “Rüzgârda Sesler” şiiri, tek örnek olarak kalmış olduğuna göre, Nazım tarzı bir şiir yazabilme şeklinde, muhtemelen bir meydan okumanın ürünü olarak düşünülebilir (1). Necip Fazıl’ın hiçbir şiir kitabına almadığı 81 mısralık bu uzunca şiirin ilk iki kıtası şöyledir:

Rüzgârda Sesler
Hancı, hancı!
Bekliyor
Kapıda bir yabancı,
Yüzü bakır rengi, dudakları mor,
Bekliyor.
Kapıda bir yabancı,
Yüreğinde sancı,
Hancı, hancı!
Hancı bak!
Birden salınarak
O yolcu,
İşte vurdu dizini,
Yoldaki son izini
Örttü avucu.
Dudaklarının ucu
Güldü.
Hancı bak!
Birden salınarak
Bir ip gibi döküldü
O yolcu.

Aruzdan heceye geçişin bu bocalama döneminde, Necip Fazıl’ın şiirinin önemli bir yeri vardır. Onun daha ilk şiirlerinde hece veznine tasarrufu, o yılların tenkitçilerinin gözünden kaçmamıştır. Adetâ kurallaşmış, bir alışkanlık ve çağrışım mekanizması hâline gelmiş kafiyelerin yerine, beklenmeyen ve şaşırtıcı cinsten bir kafiye, yine alışılmış aliterasyonların dışındaki ses ustalığı, imaj ve temalarda bir ruh dünyası zenginliği tenkit yazarlarını olduğu kadar dönemin şöhret yapmış şairlerinin de dikkatlerini çekmiştir (2).

(1)Gençlik yıllarında Necip Fazıl’ın bu tarz davranışları olduğu kanaatindeyim. Nitekim Meş’um Yakut(1928) adlı ilk romanını yazmasında da aynı yıllarda polisiye polisiye romanlar yazan Server Bedi’ye (Peyami Safa) bir meydan okuma tavrı düşünülebilir. “Rüzgarda Sesler” şirii gibi Meş’um Yakut da yakın yıllara kadar Necip Fazıl hakkındaki hemen hiçbir yayında yer almadığı gibi, genel ve özel kitaplıkların da pek azında bulunmaktadır, kendisi de bundan hiç bahstmediğine göre muhtemelen unutulmasını istemiş olmalıdır. (Meş’um Yakut’un son bölümünü okumak için tıklayınız)

(2) Necip Fazıl’ın ilk üç şiir kitabı özellikle de Örümcek Ağı ve Kaldırımlar’ın yayımlanması münasebetiyle Salih Zeki Aktay, Abdullah Cevdet, Peyami Safa, Nahit Sırrı Örik, Reşat Nuri Güntekin, Mustafa Şekip Tunç, Ziya Osman Saba, Nurullah Ataç, Hüseyin Cahit Yalçın, Vasfi Mahir Kocatürk’ün makalelerinin ve Necip Fazıl hakkında yazılmış diğer pek çok yazının derlendiği iki antoloji için bkz. Osman Selim Kocahanoğlu, Türk edebiyatında Necip Fazıl Kısakürek (İst, 1983); Bekir Oğuzbaşaran, Necip Fazıl’ın Şiiri (İst, 1983)

(Necip Fazıl Kısakürek- Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları – s.58-59)

Üstad’ın Şiirlerini Değiştirme-düzenleme Sebepleri

Necip Fazıl’la yapılmış bir mülakattan (Çebi, 1987: 93) anlıyoruz ki, kısa hecelerle yazılmış şiirlerindeki ses düzensizliklerini gidermek, şiire estetik bir değer kazandırmak daima gayesi olmuş ve bunu hayatının sonuna kadar devam ettirmiştir.
Şiirinde fikrî bir bütünlük sağlamak için değişiklik yapan şâir, onda estetik yapıyı oluşturacak özelliklere önem vermiş; ses ve şekil bakımından kusursuzluğun gerekli olduğunu, şiirlerinin her baskısında yaptığı değişmelerle göstermiştir.
Sonuç olarak, bütün bu değişikliklerin fikrî ve estetik sebeplerini, kısaca şu şekilde maddeleştirebiliriz:

1. Necip Fazıl, fikir yönünden zayıf bulduğu şiirlerini büyük ölçüde değiştirmiş veya atmıştır.
2. İlk şiirleriyle son şiirleri arasında fikrî bir bütünlük ve uyum sağlamıştır.
3. Şiirde bulunan insan, eşya ve mekân tasvirlerini, değişikliklerle daha canlı ve çarpıcı hâle getirmiştir.
4. Az sözle çok şey anlatmak isteyen şâir, mânâsı daha kapsamlı olan kelimeleri seçmiştir.
5. Konu bütünlüğünü sağlamak için, bazı mısraları atmış, yeni mısralar ilâve etmiştir.
6. Bir şiirde bulunan ve aynı fikrî ihtiva eden mısra, beyit, kıta ve bölümleri atarak şiiri gereksiz tekrarlardan kurtarmıştır.
7. Şiirde ses ve âhenge önem veren Necip Fazıl, kelimelerin sesiyle metnin mânâsı arasında ilgi kurmak istemiştir.
8. Kapalı hecelerdeki ses zenginliğinden istifade etmiştir.
9. Bazı mısralardaki hece eksikliğinden dolayı meydana gelen bozukluğu gidermek için, mısra değişiklikleri yapmıştır.
10. Şiir dilinin en uygun ifâdesine ulaşmıştır.
11. En iyi ve en mükemmele ulaşmak istemiştir.

(Necip Fazıl Kısakürek- Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları – s.91)

(Üstad’ın bu husustaki bir nüktesi için tıklayınız. )

Vefasızlık

VEFASIZLIK

Ahmet SELİM

Türk Dili dergisinde “Necip Fazıl’ın şiirinde insan” başlıklı bir yazı yayınlanmış.

Bazı cümlelerini aktarıyorum:

“… Necip Fazıl neyin üstadıdır? Bu faninin eserinde ve hayatında cezp edici ne vardır?”

“… Sahi bu insanlar Necip Fazıl’a neden hayrandır?”

“… Necip Fazıl mutasavvıf bir şair olma iddiasındadır. Ancak onun şiirleriyle tasavvufi şair olduğunu kabul etmek pek de mümkün değildir…”

“… Necip Fazıl’ın zannedildiği ve iddia edildiği gibi çok üst seviyede bir şiir dili kurduğunu da pek zannetmiyorum.”

“… Bize (Necip Fazıl büyük şair, Üstad) dedikleri için mi onu seviyoruz, beğeniyoruz?”

“1939′dan sonra yazdığı şiirler tesellidir, güzel sözlerdir. Ama şiiriyet yeterli değildir.”

Bu satırları okuyunca, büyük üzüntü duydum. Yazarı, Prof. Şerif Aktan. Hatırlayamayınca ansiklopedileri karıştırdım, yok. İsmini kitap katalogunda bulabildim. Edebiyatla ilgili bir eserinin kaydı var.

Bu yazı, hastane bir yazı. İlimle, ilmi araştırma metoduyla hiçbir alakası mevcut değil.

“Müspet-menfi cevap vermek çok zor. Ama öyle olduğunu (müspet olduğunu) zannetmiyorum” ne demek? “Neden Üstad? Niçin seviyorlar?” bilmem ne. Böyle ilmi üslup mu olurmuş?

Derdim Necip Fazıl’ı savunmak değil. O bundan müstağni. Su yakıştırmalara sol bile güler.

Üzüntümün sebebi gösterilen vefasızlıktır, liyakatsizliktir.

Necip Fazıl, her şeyden önce Türkçe’nin üstadıdır. En önemsiz yazılarında bile bu gerçek kendini gösterir. Hal böyle iken; Türk Dili dergisinde edebiyat uzmanlığı adına, hem de Türk kültürüne bağlılık mefkûresiyle bağdaştırılarak Necip Fazıl’ı küçültmek hangi mantığa hizmettir?

Dergideki şiirlere bakıyorum “acaba nedir şiirden anladıkları?” merakıyla. İste örnekler:

“Nasıl üzülüyor ağaçlar BELKI / Yeşil yaprağına sâri gelince…” Nedir bu “belki”?

“Söz bir taş duvar, mayın tarlası, tuzaktı, gurur harabesi, loş ışık, baştan sona bir cacık salatasıydı.”

Bunlar mı şiir? Necip Fazıl’ın şiirlerinde şiiriyet eksik de, bunlardaki mi tamam?

Siz Türkçe’yi, Türk Edebiyatı’nı böyle mi sevdireceksiniz? Çok yazık!

Tenkide karşı değilim. Necip Fazıl değil, Akif bile tenkide edilmeli. Geçtiğimiz günlerde Akif’in Abdulhamid hakkında söylediği bazı sözler sol tarafından kullanıldı. O sözler Akif’in hatasıdır, Abdulhamid’i iptal etmenin delili değil. Bu yazılmalıdır. Abdulhamid de tenkide edilebilir; fakat önce hakkini teslim etmek gerekir.

Tenkidin ilmi ve fikri şartları vardır. Bu şartlar hem seviye ile hem usul ile ilgilidir. Dedikodu üslubuyla büyük değerlere sataşma keyfiliğinin adi “tenkide” değildir.

Necip Fazıl, eserleriyle Necip Fazıl’dır. O eserler, bu milletindir… Hissi ve özel sebeplerle kendisine kızan var ise, bunu içinde saklasın, yazıya döküp yanlış olcu kullanarak ona zarar vermeye kalkışırsa, Necip Fazıl’ın nefsini değil, eserlerindeki muhtevayı ve onun millete mal olmuş fikri-edebi şahsiyetini tahribe kalkışmış olur. Kendi kuyumuzu kendimiz kazmayalım, kendi temelimizi kendimiz çatlatmayalım, kendi kokumuzu kendimiz baltalamayalım.

İnanın ki solun (kendi değerlerine olan) vefasına gıpta ettiğim oluyor. Necip Fazıl’da şiiriyet az imiş! Necip Fazıl’ın şiirleri, şiiriyet yoğunluğunun fazlalığı yüzünden insani biraz yorar. Bu kadar insafsızlık olur mu?

Yahya Kemal ile Necip Fazıl, şiirimizin öyle zirveleridir ki; kendilerinden sonra gelenlerde “olcu” cesaretini zaafa uğratan bir büyüklük ortaya koymuşlardır. Mukayese tehlikesinden kurtulmak için “serbest”e yönelenler olmuştur! (İsim vermek istemiyorum). Olcuyu şiiriyette öylesine eritmek kolay değildir.

Hadi sıfırlayalım da rahatlayalım! Necip Fazıl yok, Peyami Safa yok, Cemil Meriç yok, Tanpınar yok, Yahya Kemal yok! Bize kalsın Türkçe! Türkoloji’nin takır-tukurlarına, siyasetin tarzancasına, edebiyat özentilerinin israfçı kekemeliğine.

Bir an önce kendimize gelmeliyiz.
(ZAMAN-Arşiv)

Yüce Şairlerin Kumaşından Yaratılmıştı

YÜCE ŞAİRLERİN KUMAŞINDAN YARATILMIŞTI

Zaman, Üstad’ın büyüklüğünü ve değerini iyi anlamamıza yardım edecektir.

Necip Fazıl Bey, dehâsına inandığım büyük mütefekkir ve şairlerimizdendir. Ben, onu piyasayı işgal eden ıvır zıvır isimlerle mukayese etmeyi abes buluyorum. O, Türk-İslâm medeniyeti içinde parlayan Fuzulî, Süleyman Çelebi ve Yunus Emre gibi yüce şairlerin kumaşından yaratılmıştı. O, şanlı Peygamber’e hizmet etmeyi şeref bilir ve bu hizmetle öğünürdü.
(Tercüman, 29 Mayıs 1983)

Yük / Hep O ( Şiir İncelemesi )/Hakan NUSRET / Üstad Sınıfı

YÜK / HEP O

Büyük şair Necip Fazıl Kısakürek’in tüm eserlerinde görülen mistik hava ve ruh penceresinden bakış, aynı zamanda Onun şiirlerindeki en belirgin özelliklerden birisidir. Asra imzasını atan, şiire yeni bir kimlik kazandıran ve şiire kazandırdığı bu yeni kimlikle madde ötesi anlayışını, sonsuzluk davasını ve aklın kat kat üstündeki mücerret zemini pırlanta yüklü kolyeler misali kelimelere namütenahi bir ahenkle dizmiştir Üstad. Ruhu şiire yansıtan ve bu noktanın devrimizdeki mucidi diye kabul edebileceğimiz büyük şair, bu işin mucidi olduğu gibi aynı zamanda en iyi temsilcilerinden olup, şiir-ruh ilişkisini varabileceği en uç noktaya taşımış ve şahikasına götürmüştür.

Aklın kifayetsiz kalıp kelimelerle sayfalara sığdıramadığı halleri, büyük şair, eşsiz ve muhteşem idraki ile iki mısraya bile sığdırmasını bilmiştir. İnsanın “sır” diye kabul edip ancak hisleri ile kavrayabildiği hallerin, “benden içeri”nin, ruhun, kısacası sonsuzluk kelimesinin gayet ustaca tabir edilmesi, Üstadın en yakıcı ve etkileyici özelliklerinden biri olarak kabul edilebilir. Hislerle anlaşılan ve ancak o zaman düşünmeye bizleri sevk eden “sonsuzluk” kavramına Üstadın ifadelerinden bakacak olursak; sonsuzluğu ihata edici, kavratıcı şekilde anlatılmasından dolayı Üstadın şiirlerini de ikinci his veya organ hükmünde telakki edebiliriz. Zira nasıl ki soğuğu-sıcağı, uzağı-yakını duyularımızla algılayabiliyorsak ve bu algılar da bizim beş duyumuzun marifeti ise; beş duyumuzu topyekûn tek bir organ gibi düşünürsek; aynı şekilde Üstadın dili de mücerreti, namütehaniyi, mânayı, mâverâyı kavrayabilmek açısından bizler için ikinci organ gibi. O’nun şiirleri, üslubu, iki mısraya sığan sonsuzluk tabirleri anlayamadıklarımızı ve kavrayamadıklarımızı bizlere anlatmakta ve kavratmakta. İşte ikinci his hassesi veya organı olması buna binaen… Başımıza harikulade bir olayın gelmesi ile ve bunu hissetmemizin sonrasında gerçekleşen düşünme faaliyeti; Üstadın gayet intizamlı, güzel ve hoş üsluplu; kıvılcımı yangına çevirici, volkanı patlatıcı, hiçbir tefekkür faaliyeti göstermeyen kafalarda bile ilk düşünme temelini, tohumunu atıcı keyfiyetteki şiirlerinde kendisini göstermekte ve harikulade olayları yaşamadan da hissetmek ve hadiseler, mefhumlar, ruhî ve fikrî hesaplar üzerinde düşünmek mümkün olmaktadır.

*************

Tevekkülü, teslimi, temsili ve bunların hepsini bünyesinde barındıran, inancımızı çok güzel özetleyen Yük beytini 1983 yılında yazan büyük şair, ifade etmeye çalıştıklarımızın hepsini bu beytinde göstermektedir.

YÜK

Bu yük senden Allah’ım, çekeceğim, naçarım
Senden sana sığınır, senden sana kaçarım

(1983)

Üstadın çıkabildiği, son merhaleye vardığı noktada(mana âleminde) kalbine inen ilham ile dökülen yukarıdaki sözlerin on dörtlü hece veznine uyduğunu görüyoruz. Bu kemiyet hesabını çoğu şairimizde görmekte iken, bu hesabın yanında Üstadın şiirine yüklemiş olduğu manayı eşsiz ve namütenahi bir zenginlik olarak nitelendirebiliriz.

“Bu yük senden Allah’ım, çekeceğim, naçarım.” İlk mısrada yer alan bu cümleye bakarak şunları söyleyelim. Tam manasıyla ilahi söze (O’nun sözüne) bağlılığı gösteren ahenk dolu bir cümle. Ancak kaldırabileceğimiz yükle muhatap olduğumuzu gösteren, bu inanış ve anlayışla bu yükü kaldıracağını bildiren iman yüklü dimağdan çıkan kelimeler. “Naçarım” diyerek de nazik bir mecburiyetin dile getirildiğini görüyoruz. İlk mısra, bize yüklenen hiçbir yüke arkamızı dönmeyeceğimizi ve yükü taşıma mecburiyetimizi, kaldırabileceğimiz yükü hal edip sonsuzluğa doğru adımları atmaya devam edeceğimizi belirtmektedir.

Devamında gelen “Senden sana sığınır, senden sana kaçarım” mısrası ise aynı hüviyete sahip. Yine ilahi söze dayalı bir özü temsil ediyor. Rahmetim gazabımı geçti buyurmuştur kâinatın rabbi. Buradaki ince çizgiyi anlayıp da sonraki kerteye kavuşturan ve bunu nizamlaştıran islamın inanışını bu mısrada iki ucu da gözükmeyen sonsuzluk kulvarından sesler olarak niteleyebiliriz.
Yukarıda ana hatları ile anlatmaya çalıştığımız “bu yük” diyerek kastedilen ifadeyi özel manada düşündüğümüzde; Üstadın “çile” diye bahsettiği ve uğruna tüm hayatını ortaya koyduğu davasını remzlendirdiğini de görebilmek ve hissedebilmek muhtemeldir. Ve yaratanın lütfuyla, Üstad, tohumlarını attığı estetik ve diyalektik bakışı İslam potasında bizlere sunmuş ve bu yolda gelebilecek her türlü derde göğüs gereceğini, bunu inanışının sağlam olmasından kaynaklanan ulvi bir karakter yapısıyla taşıdığını; dini mefhumları en ince çizgide seyreden, sevgiyi korkunun merkezine yerleştiren İslam nizamının aynen rahmet ve gazap meselesinde de muvazeneyi koruma prensibini Üstadın tüm ruhuyla yaşamaya çalıştığını çok rahat anlayabiliyoruz.

**********************

1934 yılında efendi hazretleri ile tanışan ve nefsiyle tam manasıyla büyük cihat yapmaya başlayan Üstadın, yaratılışımızın en hassas ölçüsünü üzerinde barındıran insan ve nefs meselesi mihverinde yazmış olduğu Hep O şiirini ele alalım:

HEP O

Hep nefs çıkar karşıma, ölüp ölüp dirilsem;
İnsandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem…

(1973)

beyiti ise, Allah resullerinin buyurdukları büyük cihattan küçük cihada gitme mevzusuyla ne kadar da uyumlu.

Burada da hayatın manasını bulmada karşıya çıkacak değişmez en büyük engelin nefs olduğunu farkediyoruz. Ona karşı verilen mücadele ise manaların manasına ermenin tek yolu. Bu yüzdendir ki büyük cihat onunla mücadeledir; karşımıza çıkan da hep odur.

Üstad nefsin hakikatini gözler önüne sererken “anlayana” da ipucu bırakmıştır. Bu ipucu çözümün, meseleyi kavrayıp neticeye varmanın ipucudur. Nasıl ki problemi çözmenin ilk yolu problemi kavramaktan geçiyorsa, nefsin kendisine dair şekillendirmeleri ve onun sathi teşhisi, varlığını çözüme ermek niyeti ile ortaya koymak da aynı şekilde ilk ve önemli adımdır. Problemin kavranması sağlanmıştır. Bu ise çözümün ön şartı, ipucunun kendisidir.

Yukarıdaki beyitte Üstad, nefsin her taşın altında, her köşenin başında, uyanık olunan her anda, canlılığın devam ettiği her demde karşımıza çıktığını ve kötüye dair bütün işlerin baş âmili olduğunu belirtmiştir.

Üstadın nefs mücadelesinde ne kadar çalkantılı, zaman zaman derbeder anlar yaşadığını anlayabiliyoruz. Derbederlik kastımızsa üstadın varacağı kıymetin, ereceği esenliğin çileli yolundan geçmesine bağlıdır. Ve ulvi bir yola bağlı olmanın esrarında düşünmek lazımdır.

Tolstoy’un aklı parçalayacak hale gelip beyni yırtarcasına bir çılgınlığa varması sanki avcıdan kaçan av misali ölümden kaçmış gibi, aklın ulaştığı noktadaki yüksekliğini üstatta da nefs muhasebesi halinde görüyoruz. Ne muazzam çile…

Büyük zatlardan birisinin Allah’a yalvarıp nefsini kendisinden ayırmasını istemesi büyük sırdır. O zatın bu dereceye varıp yaratanına niyazda bulunması, nefsinin azad edilmesini istemesi çekilen ızdırabların, geçilen dikenli yolların perdesini aralatması sonrasında Yaratandan gelen cevapla insanın nefsiyle kaim olduğu anlayışını düstur edinmesi ne kadar nazik ölçüler. Belki de bu nazik ölçülere tamamen bağlı ve bu ölçüleri incitmemek gayesiyle üstad beytini yazmıştır. Nefsinden kaçabilmeyi dilerken onun yok olmasını, kendisinden ayrılmasını istememiştir.

Şiirde şu noktayı da fark etmeliyiz. Görünen hayatta gerçekleşen olaylar ve somut varlıklar bazı kereler kemiyet(nicelik) hesabına intikal eder vaziyette. Görünenin ötesindekiler yani mana boyutunun varlıkları ise bazı kereler keyfiyet(nitelik) hesabına varmakta. Bu bağlamda beyitten şunu çıkarırız: Keyfiyetin kemiyete (niteliğin niceliğe) üstün olduğunu ve keyfiyetin de kemiyetin de birbirine bağlı olduğunu anlıyoruz. Zira yine üstadın şu sözü bunu ne kadar da net olarak ortaya koymakta: Radyum gibi miligram miligram tartılan keyfiyetin bile kemiyete istinadı şarttır. Ve “İnsandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem…” de anlattığımızı ifadelendiren bir örnek. İnsan maddesiyle kemiyeti, ruhu ve nefsiyle de yani şiirde zamir olarak geçen “kendimden” kelimesiyle de keyfiyeti belirtiyor.

Yukarıda anlattığımız soyutun mana planına, somutun da madde planına varması hususunu biraz daha açalım:
İnsandan kaçmak; madde zemininde maddeden maddeye geçişi, kaçışı belirtir. Mana planında (bazı meselelerde kaçış mümkün değilken, ölümden kaçmak gibi, kaçıştan ziyade itidal ile kendimizi muhafaza edeceğimiz durumlar olabilir. Neftsen kaçamayabiliriz ama kendimizi onun her türlü hilesine karşı korumaya çalışırız. İtidal ve itina ile bu korunma çabamızı sürdürmeye çalışırız.) kaçış ise uçsuz bucaksız, boyutsuz- buutsuz alemde gerçekleştiği için mana planında hem maddeyi hem manayı bünyesine alarak mana dolu gidişi ve kaçışı belirtebilir. Anlattığımızın ilki sathı, ikincisi ise satıh üstünü kuşatıyor.

*******************

Kısaca yorumlamaya çalıştığımız Yük şiirinde, kâinat çapındaki davayı yüklenen vazife aşığının, hayatı aksiyon cihetiyle değerlendirmesini, teslim ve tevekkülün ilahi ölçülerle uygunluğunu (zira tevekkül eden zaten ilahi ölçüye tabiidir.) görüyoruz. Hep O şiirinde de türlü hilelerin, oyunların ve desiselerin kurucusu, bizlerin en zayıf anlarını gözeten “nefs”in bize ne kadar yabancı olduğunu anlıyoruz. Meselemizin; nefsin biteviye isteklerine, bize tahakküm etme anlayışına karşı duruş sergilemek ve bilumum tavırlarını mukavemetimizle reddetmek olduğunu çıkarıyoruz.

Üstad Sınıfı / Hakan NUSRET

Yunustan Günümüze Türk Şiiri / Şiir Antolojisi’nde Necip Fazıl

YUNUS’TAN GÜNÜMÜZE TÜRK ŞİİRİ / ŞİİR ANTOLOJİSİ’NDE NECİP FAZIL

Fethi GÖZLER

Şiire milli mücadele yıllarında başlayan ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ‘nun aracılığı ile edebiyat dünyasına duyurulan Necip Fazıl, kendi nev’i şahsına münhasır bir şahsiyettir. Şiirimize ilk defa “BEN ve RUH” sorularını, kişisel bir açıdan, sokan şairdir.
Tekke şiirimizin verilerini, modern Fransız şiiri ölçüleriyle değerlendiren, şiirlerinde soyut insanın evrendeki yerini araştıran; madde ve ruh problemlerini, iç âleminin gizli duygu ve
Tutkularını dile getiren Necip Fazıl, dinç ve oturmuş bir dil, mazbut ve sağlam bir teknikle yazdı.
Böylece cumhuriyet devrinin ilk derin ve üslupçu bir şairi olan Üstad, kendinden sonra gelen nesil üzerine kuvvetli etkiler yapmış, bu arada Cahit Sıtkı ve A. Muhip Dranas üzerindeki etkileri sanat bakımından derin ve verimli olmuştur.

YUNUS’TAN GÜNÜMÜZE TÜRK ŞİİRİ

1969

Zindandan Aydınlık Yarınları Haykıran Bir Şâir: Necip Fazıl

ZİNDANDAN AYDINLIK YARINLARI HAYKIRAN BİR ŞÂİR: NECİP FAZIL

Fatih ALPEREN

Necip Fazıl’ın hayatında üç devre vardır. Onun yetmiş dokuz yıllık hayatı ve altmış yıllık şâirliği genel hatlarıyla üç devreye ayrılır.

Necip Fazıl, bu devreleri “Onu Tanıyıncaya Kadar”, “Onu Tanıdıktan Sonra”, “O Günden Beri” olarak adlandırır. O dediği; şâirin yol göstericisi, efendisi Abdülhakim Arvasi’dir. Necip Fazıl’ı sevmeyenlerin, onu beğenmeyenlerin tasnifi ise; “Genç Şâir”, “Mistik Şâir” ve “Sâbık Şâir” şeklinde olmuştur. O, bu devrelerde birbirinden çok farklı bir hayat ve sanat anlayışına sahiptir.

1904–1934 yılları arasındaki birinci devresinde Necip Fazıl, Fransız Mektebi, Amerikan Koleji, Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Rehber-i İttihat Mektebi, Bahriye Mektebi gibi okullarda okuyan yaramaz bir çocuk olarak dikkati çeker. Bu okullardan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okur. 1924 yılında ise, Cumhuriyet’in Avrupa’ya gönderdiği ilk öğrenciler arasındadır. Paris’e gidecek ünlü Sorbon Üniversitesi’nde felsefe tahsili yapacaktır. Fakat, Paris’te kendini kumara kaptıran şâir, Türkiye’ye dönmek zorunda kalır. Üniversite öğrenciliğinden Paris dönüşüne kadar geçen yıllarının özü, kendi ifadesiyle “başıbozukluk ve serseriliktir.” 1

1925–1934 yılları arasında Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankası’nda çalışır. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Abdülhak Hâmid, Aka Gündüz, Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi, Cahit Sıtkı, Peyami Safa, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, Nazım Hikmet gibi birçok yazar ve şâirle tanışır ve onlarla birlikte kendini bohem hayatına bırakır.

İlk şiirleri 1922 yılında Yeni Mecmua’da yayımlanan Necip Fazıl, 1925 yılında ilk şiir kitabı “Örümcek Ağı”nı yayımlar. Ardından 1928 yılında “Kaldırımlar” adlı ikinci şiir kitabı çıkar. Kısa sürede büyük bir şöhrete kavuşur. Yaşayan genç şâirlerin en büyüğü olarak görülür. Devrin ünlü edebiyatçılarından Yakup Kadri, onu bir deha olarak tanıtır. Edebiyat tarihçisi İsmail Habib, onun his ve hayal yüksekliğine hiçbir şâirin çıkmamış olduğu yazar. Devrin kimseyi beğenmeyen ünlü eleştirmeni Nurullah Ataç, onu yarına kalacak tek şâir olarak değerlendirir. Yaşar Nabi, ondan “bir mısraı bir millete şeref verecek şâir” diye söz eder. Şiirleri ders kitaplarına girer ve bu arada 1932 yılında üçüncü şiir kitabı “Ben ve Ötesi” yayımlanır.

Bütün bu ilgi, sevgi, itibar ve şöhret Necip Fazıl’ı mutlu etmeye yetmez. Perişan yaşayışını önlemez. Onu kadın-içki-kumar üçgeninden kurtaramaz. Bu hali, onun şiirlerine de yansır. Bu devirde yazdığı şiirlerinde, o, yalnızlık duygusu, boşluk hissî, ölüm korkusu, umutsuzluk gibi hep menfî denilebilecek duyguları terennüm eder.

Yeryüzünde yalnız benim serseri
Yeryüzünde yalnız ben derbederim

diye feryat eder. Şüphe, korku, cinnet duyguları içinde yaşar. Büyük şehirlerin kaldırımlarında kendini yalnız, yapayalnız hisseder. Ailesinden aldığı ulvî değerleri bir süre korumaya çalışsa da, birçok çağdaşı gibi “devrini ve neslini saran korkunç imansızlığı yenemez.”2″İçinde yaşadığı devir ve muhitin ulvî bir imanın gelişmesine meydan vermeyen yıkıcı şartları”3 Necip Fazıl’a da önemli ölçüde tesir eder.

İşte Necip Fazıl, bu derbeder, perişan hayatını yaşarken karşısına çıkan bir büyük insan, onun hayatının akışını değiştirmesine sebep olur. Bu, Abdulhakim Arvasî’dir. Abdülhakim Arvasî’yle tanıştıktan sonra, Necip Fazıl’ın hayatının birinci dönemi biter. ‘Onu Tanıdıktan Sonra” diye adlandırdığı ikinci dönemi başlar.

Necip Fazıl, önce eski hayat tarzıyla, “kurtarıcım” diye nitelendirdiği Abdülhakim Arvasî’nin kendisine tavsiye ve telkin ettiği hayat tarzı arasında bocalar ve ne yapacağını bilmez. “Aylarca yıkık ve şaşkın” dolaşır durur. Fakat bir süre sonra, Efendisi’nin yardımıyla hayat denilen “çetin bilmeceyi” çözer. O zamana kadar aklına takılan ama bir türlü tatmin edici cevaplar bulamadığı sorulara, cevap bulur. Kâinattaki müthiş nizamı keşfeder ve bu nizam onu, bu nizamı kuran, işleten, her şeye hükmeden büyük Yaratıcı’ya götürür:

Atomlarda cümbüş, donanma şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur,
İç içe mimari, iç içe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

Abdülhakim Arvasî, şâirimize “yepyeni bir dünya hediye etmiş”, onu derinden etkilemiş, hayat, kâinat ve insanın ne olduğunu anlatmıştır. Bu yüzden Necip Fazıl, Efendisi’yle tanıştığı ânı, hayatının en güzel ânı olarak görür:

Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel
Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.

Onu tanımadan geçen yıllarına üzülür, hayıflanır:

Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…

Necip Fazıl’ın hayatında, 1934 yılı, çok önemli bir dönüm noktası olur. Hayat tarzı değişir, şâir fildişi kulesinden çıkar, geniş halk kitleleriyle bütünleşir. Eserlerinin sayısı hızla artar. Kendi ifadesiyle “O güne kadar bütün eseri bir buçuk kitapçıktan ibaret mistik şâir, sadece o büyükten aldığı feyzle seksen-doksan cilt esere doğru yürür.” 4 Şiirleri, tiyatro eserleri, araştırma ve incelemeleri, gazete ve dergi yazılarıyla Türk edebiyatının ve Türk sosyal hayatının en renkli simalarından biri haline gelir. Artık gözü “büyük sanatkârlıktadır.” Onun için sanat Allah’ı aramaktan başka bir şey değildir. Gerisi ise çelik-çomaktan ibarettir:

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış..

Şimdi “gökte samanyolu” onun, “dipsizlik gölünde inciler” onundur. O, “Allah Dostu’nun” kılavuzluğunda “biricik meselesi” olan “Sonsuza” yürümektedir. Hayatı düzene girmiş, namaza başlamış, Efendisi’nin “devamlı olarak evlenmesi gerektiği işaretine”5 uyarak 1941 yılında onun huzurunda evlenmiştir. 6 Çalıştığı bankadan istifa etmiş, Güzel Sanatlar Akademisi ve Robert Kolej’de öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Gençlik günlerine pişman olmakta, “nur topu günlerin kanına” girdiğini düşünmektedir.

Bu arada yıllar yılları kovalamış, “gazetelerde giriştiği İslâmî mücadele yüzünden” eski çevresinin ona karşı tavrı gün geçtikçe değişmiştir. O da, 1943 yılında bu şartlar altında fikirlerini daha iyi anlatacağı ve İslâm’a daha iyi hizmet edeceğini düşündüğü “Büyük Doğu” mecmuasını çıkarmış ve ilk sayısını eline alıp Eyüb’e, Efendisi’nin yanına koşmuştur. Fakat ev bomboştur. Çünkü Efendisi Bakanlar Kurulu kararıyla İzmir’e sürülmüş, kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve ardından vefat etmiştir. “Artık Efendisi’ni dünya gözüyle bir daha göremeyecektir.” Bu olayla birlikte Necip Fazıl’ın hayatındaki ikinci devir de bitmiş, çok daha farklı, çileli, hareketli ve renkli üçüncü devir başlamıştır.

Büyük Doğu mecmuasıyla birlikte, Necip Fazıl’ın hayatında sosyal bir dönem de başlamıştır. Artık o, cemiyet meseleleri karşısında “beyni zonk zonk sızlayanlardan biridir.” “Kaldırımlar Şairi” değil, “Muhasebe Şairidir.”.
Necip Fazıl, Büyük Doğu mecmuasını çıkardıktan sonra, Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki hocalık görevinden ayrılmak zorunda kalmış ve kendini mücadele dolu bir hayatın ortasında bulmuştur. Çıkardığı Büyük Doğu Mecmuası bazen Bakanlar Kurulu kararıyla, bazen sıkıyönetim tarafından kapatılmış, kendisi hapse atılmış, ailesiyle birlikte maddî, mânevî büyük sıkıntılara katlanmak zorunda kalmıştır.

Büyük Doğu mecmuasıyla birlikte, Necip Fazıl’ın hayatında sosyal bir dönem de başlamıştır. Artık o, cemiyet meseleleri karşısında “beyni zonk zonk sızlayanlardan biridir.” “Kaldırımlar Şâiri” değil, “Muhasebe Şâiridir.” Başını iki diz kapağının arasına yerleştirip sorar:

…Ben neyim ve bu hâl neyin nesi?
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?
Dışımda bir dünya var, zıp zıp gibi küçülen,
İçimde homurtular, inanma diye gülen…
İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe!
Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe?
Üst kat: Elinde tesbih ağlıyor babaannem
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları,
Alt kat: Kız kardeşimin (tamtam)da çığlıkları,
Bir kurtlu peynir gibi, ortasında kestiğim
Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim!
Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş…

Artık Necip Fazıl, bir başka Necip Fazıl olmuştur. Artık o, “mukaddes emanetin dönmez davacısıdır.” Ona kimileri mürteci derler, fakat çile şâiri onlara gereken cevabı vermekte gecikmez:

Zamanı kokutanlar, mürteci diyor bana;
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana

Yeter senden çektiğim, ey tersi dönmüş ahmak!
Bir saman kâğıdından, bütün iş kopya almak;
Ve sonra kelimeler, kutlu, mutlu, ulusal.

O, hiç durmadan, dinlenmeden, yılmadan büyük mücadelesine devam eder.

“Kollarını bir makas gibi açarak”
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”

diye haykırır. İnsanları doğru yola davet eder. Her şeyi sorgular. Devrin tarih ve dil anlayışını tenkit eder:

Bülbüllere emir var; lisan öğren vakvaktan
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.

Onun bu şiirleri Anadolu insanı tarafından sevilerek okunur. Ve Türk halkı, kendi duygularını, düşüncelerini, inançlarını, tarihini, kültürünü, mukaddeslerini böylesine güzel bir şekilde destanlaştıran İstanbullu şâiri hasretle kucaklar.

Necip Fazıl, 1943–1960 yılları arasında defalarca tutuklanır, hapse atılır, “ölüm ve cinnetten ötede zindan acıları” çeker. Büyük Doğu defalarca kapatılır, toplatılır. “1958 Büyük Doğu’larından da yüklendiği, parça parça yüz yıla yakın mahkumiyeti” vardır. Bu durumda tam ne yapacağını düşünürken 1960 ihtilâli olur. İhtilâlin umumî basın affıyla bu cezalardan bütünüyle kurtulur. Fakat o çile şâiridir. Bu dünyaya sanki çile çekmek için gelmiştir. İhtilâli yapanların ilk tutukladıkları, kimseler arasında Necip Fazıl da vardır. “Bir metre genişlik ve iki-üç metre uzunluğunda, basık, içinde teneşirimsi tahta bir kerevet, boğucu, daha doğrusu çıldırtıcı”7 bir “hücreye” atılır. Bu hücrede “eli, kolu, dili ve yolu bağlı” çile şâirini “tokat, yumruk ve tekme altında hırpalarlar.”8 Ayrıca çıkarılan genel basın affına bir istisna getirilerek, Necip Fazıl birbuçuk yıl hapse mahkûm edilir ve Toptaşı Cezaevi’ne kapatılır.9″Batı demokrasilerini örnek alan Cumhuriyet devrinde çeşitli dünya görüşlerine sahip birçok yazar ve şâir hapse atılmışlardır.”10 Fakat “hapse atılma, hatta idam edilme sanatçıları düşüncelerini söylemekten alıkoyamaz. Onların elinde kendilerini mahkûm edenleri mahkûm eden ölmez bir silâh vardır: Sanat”11 Toptaşı Cezavi’nde birbuçuk yıl kalan çile şâiri, orada Türk edebiyatına çok güzel şiirler kazandırır. Bunlar arasında, belki de en güzel şiirlerinden biri olan “Zindandan Mehmed’e Mektup”da vardır. Mehmet şâirin büyük oğludur.

Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı?.. Belki… Daha ölmedim!

Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…

Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak,
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Bir âlem ki, gökler boru içinde!
Akıl, olmazların zoru içinde.
Üst üste sorular soru içinde:

Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı; asıldı:
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.

Ondan kalan, boynu büyük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil…

Müdür bey dert dinler, bugün “maruzât”!
Çatık kaş.. Hükümet dedikleri zat…
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?

Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem…
Anlamaz! Ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!

İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat…
Yalnız seccademin yönünde şefkat:
Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.

Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
Duvarda başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler…

Duvar katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger… Beynimi içtin!

Sükût… Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?

Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir…
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden, kader bu, emir…

Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allah’a açık.

Bu ne güzel, ne muhteşem bir şiirdir. Bu ne güzel, ne mükemel bir dildir! Bu nasıl çarpıcı bir üslûptur. Bu nasıl bir şâirdir ki, mahkumken bile hükmeder. Çeşitli devirlerde, çeşitli dünya görüşlerine mensup birçok şâir hapse girmiştir. Fakat bunların hiçbirisi, zindandan bu kadar aydınlık, bu kadar orijinal, bu kadar derin, bu kadar heyecanla ve bu kadar gür bir sesle, bu kadar umutla haykıramamıştır. Türk edebiyatında heceyi onun kadar başarıyla kullanan çok az şâir yetişmiştir.

Çile şâirinin en önemli vasıflarından biri de, en olumsuz şartlar altında bile umutsuzluğa kapılmaması, daima umut dolu olmasıdır. O hiçbir zaman, hiçbir olumsuz şart altında ümitsizliğe düşmemiş ve topluma daima tarihî misyonunu hatırlatmıştır. Necip Fazıl, zindandan bile aydınlık yarınları haykıran, çevresine müjdeler veren adamdır:

Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış…

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu:
İplik ki, incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş…
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Necip Fazıl, 1972′de artık evindedir. 1978′de Büyük Doğu on altıncı defa çıkar. Ama o artık bir hayli ihtiyarlamıştır. “Pırıl pırıl zekâsına, muhayyilesine, dipdiri sesine rağmen, bedeni son senelerde süratle çökmüştür.” Ve koca şâire artık dünya boş, odaları loş gelmekte, gözleri müebbette, gününü beklemektedir. Gelen meleğe hoş geldin, safa geldin demeye hazırlanmaktadır. .

Hapisten çıkınca, 1964′den 1971′e kadar Büyük Doğu dört defa daha çıkar, kapanır. Necip Fazıl yine bu yıllarda 1963′te başlayan konferanslarıyla Anadolu’yu bucak bucak dolaşır. “Büyük Doğu Neslini” yetiştirmeye çalışır. Binlerce insana hitap eder. Hep ümit doludur. Geleceğe umutla bakar. Hiç durmadan Anadolu’ya tohum saçar. Bu tohumlar bitmezse toprak utanmalıdır:

Tohum saç, bitmezse toprak utansın
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

….

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Necip Fazıl, 1972′de artık evindedir. 1978′de Büyük Doğu on altıncı defa çıkar. Ama o artık bir hayli ihtiyarlamıştır. “Pırıl pırıl zekâsına, muhayyilesine, dipdiri sesine rağmen, bedeni son senelerde süratle çökmüştür.” Ve koca şâire artık dünya boş, odaları loş gelmekte, gözleri müebbette, gününü beklemektedir. Gelen meleğe hoş geldin, safa geldin demeye hazırlanmaktadır. İnanan bir insan olarak onun için “Ölüm güzel şeydir.” Bu inancını ne kadar da güzel şiirleştirir:

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?

O da her fani insan gibi, 25 Mayıs 1983′te bir güzel ölümle bu dünyadan ayrılır, çok sevdiği Yüce Yaratıcı’sına kavuşur.

Kaynaklar:
1- Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, 5. baskı, İstanbul, 1987, s. 64.
2- Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, İstanbul, 1978,. S. 19.
3- a.g.e., s. 193.
4- Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, 2. baskı, İstanbul, 1976, s. 204.
5- Kısakürek, O ve Ben, s. 130.
6- a.g.e., s. 162.
7- Necip Fazıl Kısakürek, Cinnet Mustatili, 4. baskı, İstanbul, 1983, s. 301.
8- a.g.e., s. 302.
9- a.g.e., s. 306-307.
10- Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 2. baskı, İstanbul, 1975, s. 30.
11- a.g.e., s.31.
12- Necip Fazıl Kısakürek, Çile, 12. baskı, İstanbul, 1987.

`İstanbul`a Hasret’

‘İSTANBUL’A HASRET’

Abdurrahman ŞEN

Asırlar boyunca her şairin, her edibin dikkatini çeken ve kelimelerine zenginlik katan İstanbul `a en güzel şiirlerden birini de hiç şüphe yok ki Necip Fazıl Kısakürek yazmıştır.

`İstanbul benim canım;/ Vatanımda vatanım ` diye haykıran ve `İstanbul /İstanbul ` vurguları arasında; `O manayı bul da bul !/ İlle İstanbul `da bul!` uyarısını ekleyen Necip Fazıl Kısakürek , `Canım İstanbul `a nasıl başlıyordu:

` Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.`

Evet… İstanbul `a aşkını ve bakışını bu mükemmel şiirde özetleyen Necip Fazıl Kısakürek `in, İstanbul `a ilgisinin tek şiirle sınırlı kalmasını düşünmek mümkün değil elbette. Necip Fazıl İstanbul hakkında birçok da makale kaleme almış… Oğlu Mehmet Kısakürek Ağabeyim de o makalelerden bir seçki yapıp, `İstanbul `a hasret` adıyla kitaplaştırmış. Önsözde belirttiğine göre sevgili Mehmet Ağabeyim; ` …. bir kısmı bazı kitapların sayfa aralarında duran, çoğu da hiç kitaplaşmamış olan şu İstanbul `a dair şiir gibi yazılarını derleyip bir araya` getirmiş ve Büyük Doğu Yayınları arasında yayınlayarak hem Necip Fazıl `ı özleyenleri hem de İstanbul üzerine düşüncesini zenginleştirmek isteyenleri sevindirmiş.
Kitapta yer alan makalelerde Necip Fazıl `ın; mimarisinden tarihine, estetiğinden fikir hayatına kadar, İstanbul `un çok yönlü zenginliğine bakışının izlerini, işaretlerini görmek mümkün. Necip Fazıl `ın İstanbul `a olan –kendi tabiriyle- `karasevda`sı, bazılarında olduğu gibi sonradan olma ya da çıkara dayalı bir `sevda ` değil… Necip Fazıl `ın İstanbul `a olan `karasevda`sının sırrını, `İstanbul `a Hasret` kitabının önsözü yerine `Not` yazan sevgili Mehmet Ağabeyimin şu giriş cümlelerinde bulmak mümkün:

`Ben, İstanbulluyum . Annem de babam gibi İstanbulluydu . Onun babası ve anası da, tıpkı baba tarafından olduğu gibi yine İstanbullu … Babamın ve annemin dadıları, hizmetkarları, esnafları, konuları, komşuları ve bütün dostları… Zevkleri, edaları, üslupları, ölçüleriyle onlar, son çakıntıları, pırıltıları ve izlerine bakarak benim İstanbul sandığım ve aşık olduğum yeri, kendi artist dünyaları içinde, bana İstanbullu , tam bir İstanbullu gibi yaşatanlardı. İşte ben… Böyle İstanbulluyum .`

Sevgili Mehmet Kısakürek Ağabeyimin derlediği yazılarla oluşan `İstanbul `a Hasret` kitabıyla Necip Fazıl bir kere daha okurlarıyla buluşuyor. Bugün içinde yaşadığımız İstanbul ile yarım yüzyıl öncesinin İstanbul `u arasındaki değişimi yakalamak, anlamak ve kayıpların sebeplerini öğrenmek isteyenler Büyük Doğu Yayınları `ndan okuyucuya sunulan `İstanbul `a Hasret` kitabını mutlaka okumalı. (İstanbul `a Hasret, Büyük Doğu Yayınları – 0212. 528 55 51 / 0212. 511 59 22)

Ya `Sultan Vahidüddin ?` Eski başbakanlardan Bülent Ecevit `in resmi tarihin söylemine ters düşerek `Vahdeddin hain değildi` açıklamasıyla başlayan tartışmalar, bir anda gözleri Necip Fazıl `ın hala yasaklı sayılan kitabına çevirdi ister istemez. Son nefesinde bile o kitaptan dolayı mahkumiyet borçlu gibi aramızdan ayrılan Necip Fazıl Kısakürek `in `Vatan Haini Değil -Büyük Vatan Dostu Vahidüddin ` isimli kitabının üzerindeki yasaklama ve baskının daha ne kadar süreceği ise merak konusu. `Vatan Haini Değil -Büyük Vatan Dostu Vahidüddin ` isimli kitabın başından geçenleri konuyla ilgili olarak Zaman`da Erkan Acar imzasıyla yayınlanan haberden şöyle özetlemek mümkün: `Daha önce araştırma dizisi olarak Bugün gazetesinde yayınlanan kitabın ilk baskısı 1968`de yapıldı. Birinci baskısı tükenmek üzereyken toplatıldı ve hakkında takibat başlatıldı. Kitabı incelemek üzere bir bilirkişi oluşturuldu. Bilirkişi, `Kitapta söylenenler hayal ürünüdür, ama herhangi bir suç unsuru yoktur` diye rapor verdi. Ankara , ikinci bir bilirkişi heyeti tayin etti. Bu heyetten de benzer bir rapor çıkınca, Kısakürek 1971`de beraat etti. 1972`de beraat kararı Yargıtay tarafından temyiz edildi. 1973`te mahkumiyet kararı çıktı. 1974`te Af Kanunu , olayı askıya aldı. 1975`de kitap yeniden basıldı. Yine takibat başlatıldı. 1976`da, üçüncü baskı yapıldı. 1977`de yeniden toplatma kararı alındı ve takibata geçildi. 1979`da üçüncü kez bir bilirkişi heyeti oluşturuldu. 1980`de dördüncü bir bilirkişi teşkil edildi. Heyetler, kitapta suç unsuru bulunmadığı yönünde rapor verdi. 12 Eylül darbesinden sonra Necip Fazıl ile ilgili mahkumiyet kararı 1982`de Yargıtay tarafından onandı. Fakat kararın infazı 4 ay tehir edildi. Aynı yıl içerisinde Adli Tıp Kurumu , Necip Fazıl `ın Anayasa `da öngörülen cezanın affı şartlarını haiz olduğu yönünde dönemin Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren `e bir rapor verdi. Ancak Evren , Necip Fazıl `ı affetmedi; Atatürk `ün hatırasına neşren hakaret edildiği gerekçesi ile verilen cezanın infazı yönünde talimat verdi. Necip Fazıl , 1983 yılında hapse girmesine az bir zaman kala vefat etti. Deyim yerinde ise son padişah Vahdettin `i savunduğu için mahkum olarak öldü. Kısakürek `in kitabı, hala yasaklılar listesinde bulunuyor.` Aynı haberde sevgili Mehmet Kısakürek Ağabeyimin, söz konusu kitabı yeniden basmaya hazırlandığı belirtilirken, `Avrupa Birliği `ne giriş sürecinde hala kitap yasaklamalarından söz edilmesinin hata` olduğuna dikkat çektiği de ifade ediliyordu. Şimdi… Eli kanlı katillerin kitaplarının bile istifade edebildiği `fikir özgürlüğü`nden Necip Fazıl `ın `Vatan Haini Değil -Büyük Vatan Dostu Vahidüddin ` isimli kitabının nasiplenip nasiplenemeyeceğini de hep birlikte göreceğiz. AB kapısında beklerken 2005 yılında…
21.08.2005
Yeni Asya