Hatıralar ve Hayatındaki Diğer Kişiler

‘ Randevu Alın ‘

‘RANDEVU ALIN’

1978 Mayısındaydı. O zaman okuldaydık. Üstadın konferanslarını, sohbetlerini dinlemiştim daha önce, O’nu az çok eserleriyle tanıyordum. Fakat hep uzaktan görmüştüm. Onunla tanışmak, görüşmek istiyordum. Aynı isteği duyan üç arkadaşla ziyaretini kararlaştırdık.

Cağaloğlu’ndaki Büyük Doğu yazıhanesinin çıngıraklı kolunu çevirirken oldukça heyecanlıydık. Arkadaşlarla kapının önünde «Önce sen gir, hayır sen» biçiminde fısıltılı tartışma yapıyorduk. Derken kapıyı bizim yaşıtımızda genç bir arkadaş açtı. Üstadı sorduk, içeride olduğunu söyledi, «haber vereyim» dedi. Bu arada öne itilen ben oluştum. «Buyurun» haberiyle birlikte sıkılgan ve çekingen adımlarla içeri daldık. Çalışma odasına girdiğimizde daktilonun başındaydı. Başını kaldırdı. Güngörmüş, vakur bir çehre, soylu bir bakış ve buna uyumlu insanı eriten bir ses tonu «Buyurun evlâdım» dedi, yer gösterdi. Oturduk. Dizlerimizi birbirine bitiştirmiş, yaslanmadan, ellerimizi dizlerimiz üzerine kavuşturmuş, öylece, kımıldamadan duruyorduk. Çilenin ve «dev sancı»ların, otuz yılı aşkın soylu mücadelenin yüzündeki çizgileriydi bizi sıkılganlığa, Ölçülü davranışa iten. Üstadın titizliği hakkındaki ön bilgimizi de ekleyelim.

Yaşlılık tüm bedenini kuşatmıştı. Elleri titriyordu. Gözündeki tik sanki bizi ikaz eden bir alarm işaretiydi. Vakarı eritiyordu bizi. Hemen kalkmayı düşünmeye başlamıştım. Ne diyebilirdik, ne sorabilirdik, buna hangimiz cesaret edecekti. Yanımdaki arkadaş ayağının ucuyla hafifçe ayağıma dokunuyordu arada bir, «konuş» demek istiyordu herhalde, meğer «kalkalım» işaretiymiş bu. Dışarı çıkınca söyledi bunu. Bereket çok kısa süren bu ter baskını üstadın bize yönelttiği sorularla kısmen yavaşladı. Sanırım onunla ilk karşılaşanlar aynı durumu yaşamışlardır. O da Efendisiyle ilk karşılaşmasında benzer duruma düşmemiş miydi?…

Halimizi hatırımızı, nerede okuduğumuzu, eserlerini tanıyıp tanımadığımızı sordu. Yine arkadaşlar adına cevap vermek bana düştü. Biz müsade istemek için hazırlanırken O «Evladım» dedi, kusura bakmayın şu an çok meşgulüm, bakın hep sizin için çalışıyorum, randevu alın geniş zaman görüşelim olmaz mı?

Bir kart verdi, evine davet etti. Yazık ki üstatla ilk ve son görüşmemiz oldu bu. Bu hafta şu hafta derken nasip olmadı. Biraz da cesaretsizliğimizden oldu. Derken okulu bitirdik her birimiz öğretmen olarak Anadolu’ya dağıldık. ölüm haberini her an duyabilirdik, çünkü ölümün keşif kolları tüm bedenini kuşatmıştı… Ve duyuverdik.

(Recep Seyhan – Mavera Dergisi, Üstad Özel Sayısı – 1983)

‘Yüreğimi Sana Bırakıyorum’

‘YÜREĞİMİ SANA BIRAKIYORUM’

Kültürler, tıpkı yanardağlar gibidir; belli birikimlerden sonra belli aralıklarla püskürürler. İslam kültürünün ilk patlaması, onuncu yüzyılda olmuştur. Lavların sıcaklığı, ondokuzuncu asrın başlarına kadar devam etmiş, bu hararetten sayısız dimağ ısınmış, sayısız dâhi insanlığı aydınlatmıştır. Lavların giderek soğuması sonucu, İslam âlemi külden bir çöl ortasında kalmıştır. Necip Fazıl, dünyaya gözlerini açtığında kendini böyle bir çölün ortasında bulmuş ve canhıraş bir çığlık koparmıştır.

1978 yılının yağmurlu bir kışı günü, Büyük Doğu’nun Cağaloğlu’ndaki mütevazı yazıhanesinde, bu düşüncemi Üstad’a açtığımda, ilgilenmişti. Dikkatle yüzüme bakmış: “Sen daha önce bana geldin mi?” demişti. “Evet,” dedim. “Niye arka planda kaldın?” dedi. Verecek cevap bulamadığımı görünce: “Bana sık sık uğra!” dedi.
Artık beni, kendi ifadesiyle, en yakını olarak kabul etmişti.

Aynı yılın mayısında, Büyük Doğu’ yu tekrar çıkarma hazırlıklarına başlamıştı Üstad. Benden hikâye istedi. Çekine çekine “Yüreğimi Sana Bırakıyorum” adlı bir hikâye götürdüm. Biliyordum ki Üstad’ın gözünde iki hikayeci vardı: Maupassant ve Poe… Sait Faik’i bile beğenmeyen Üstad, benim hikâyemi nasıl beğenebilirdi?
Bir hafta sonra yanına vardım. Beni görünce hemen yerinden fırladı. Yüzünde mutluluk ifadesi vardı. Ceplerini karıştırdı ve bir beşyüz liralık çıkardı. Oğlu Osman’ı çağırdı: “Bunu bozdur gel!” dedi. Az sonra Osman geldi. Paraları alan Üstad, ikiyüzelli lirasını bana uzattı: “Bu, senin telif ücretindir. Gelecek sayı, bunun on katını vereceğim,” dedi. Almak istemedim. Israr etti. Muhtemelen cebindeki paranın yarısını bana vermişti. “İşte,” dedi, “hikâye böyle yazılır!…” O günkü sevincimi anlatamam…

Üstad için, kitap okumaz, derler. Sohbetlerimizden biliyorum ki, o, Batı romanını derinlemesine biliyordu. Hele Proust’u âdeta ezberlemişti. Benim hikâye ve romana olan merakımı bildiğinden, başbaşa kaldığımızda hep bu konulardan söz açardı.

Bir gün kendisine roman yazmasını söyledim. “O ve Ben,” “Cinnet Mustaiili”, “Babıâli” gibi eserlerin yazarı, roman da yazabilirdi. “O ayrı iş,” dedi Üstad, “piyes binasıyla roman binası farklı. Bunu senden bekliyorum.” Fakat sonunda roman yazmaya karar verdi ve “Aynadaki Yalan”ı yazdı. Kitap çıktığında ziyaretine gittim. “Aynadaki Yalan”ı hemen imzaladı ve uzattı: “Al sana roman. Oku. Bayılacaksın,” dedi. Sanki romanın nasıl olması gerektiğini bizzat göstermek ister gibiydi.

Bir süre sonra rahatsızlığı arttı. Evinden pek çıkamıyordu. Ziyaretine gittiğim bir gün: “Müjde!” dedi. “Kafa Kâğıdı” adlı bir roman yazıyorum. Bir süre daldıktan sonra ekledi: “Kafamda sayısız roman, sayısız hikâye var. Fakat vakit kalmadı!…”

O gün içimi elem bürümüştü. Acaba bu büyük dâhi, çölde kuruyan dudaklara su yetiştirmek vazifesini üstlenme-seydı ne olurdu? Zweig’in Balzac için kullandığı cümleyle ifade edersek; yalnız şiirde değil, piyes, roman ve hikâ-yade de geride kalanlara söyleyecek söz bırakmazdı.
Evet, kader onu sık sık sanatının dışında şeylerle uğraşmaya zorladığı içindir ki, dünya edebiyatı Necip Fazıl’ dan mahrum kaldı.

(Durali Yılmaz – Türk Edebiyatı Dergisi, Temmuz 1983)

27 Mayıs İhtilâli

27 MAYIS İHTİLÂLİ

Mahut gece, otelimde, sabaha kadar uyuyamadım.. Sanki ruhum, Japon denizinde zelzeleyi sezen bir balık nevinin renk değiştirmesi gibi. sabaha karşı patlayacak olan baskını haber verici hâller içindeydi. Üstünde kırık bir cam ve camın altında bir sinema artistinin resmi bulunan küçük masaya geçip bir piyes mevzuu tasarlamaya başladım. İmkânı mı var? Ruhumun üstünde kangal kangal sıkıntı… Evime telefon edip zevceme sordum:
- Yarın sana ne göndereyim?
- Ne gönderebilirsin?
- 1000 lira yeter mi?
-Az!…
- Peki, 2000 olsun…
-İyi!…
4000 lirayı cebimde farz ediyorum. Ayrıca mevcudum, yelek cebi malı olarak 575 kuruşluk madeni paradan ibaretti.
Yattım. Biraz sonra boğulur gibi yataktan fırladım. Bu ne garip sıkıntı!… Banyo, birkaç kaza namazı, tekrar İstanbul’a telefon, yine piyes denemesi… Ferahlamanın ve uykuyu kolaylaştırıcı bir huzura ermenin çaresi yok…
Saat 4…
Yine yatak… İçinde timsahların kaynaştığı bir derecede hayalim, bir kütüğe binmiş, akıntı boyunca kaçmaya çalışırken birdenbire bir gürültü… Yarı uykulu, yarı uyanık, bu gürültüyü, otelin arkasındaki bahçecikte yığılı odunların yıkılmasından geliyor sandım. Henüz “Ne oluyor?” diye düşünmeye vakit kalmadan odamın kapısı yumruklanmaya başlandı:
- Necip Fazıl Bey, kalkın!
- Ne var kuzum, ne oluyor?
- Bütün otel aşağıda, radyo başında… İhtilâl var!.,. Oteldekiler sizi çağırıyor! Yorumunuzu bekliyorlar!
Yarı giyinik aşağıya koşuyorum. Radyodan tok ve kalın bir ses geliyor:
- Güvendiğiniz Silâhlı Kuvvetler Radyo’ya el koydu!
Ve malûm nakarat:
- Hareket, hiçbir sınıfa, hiçbir zümreye, hiçbir grupa karşı değildir!
Ve dışarıya karşı emniyet tedbiri:
- (NATO) ya, (CENTO)ya, bütün anlaşmalarımıza sâdıkız.
İlk ağızda bu işi Adnan Menderes’in bir tertibi ve “Hükümet içinde hükümet” numarası sandım. Fakat bu hayalim birkaç dakikadan fazla sürmedi. Telefonla aradığım Menderes’in akrabasından, İzmir Mebusu Sadık Giz şöyle dedi:
- Aynı ihtimali Konya Mebusu Bibioğlu da bana telefonla bildirdi. Sanmıyorum! Hepimizi topluyorlar. Bana da gelmelerini bekliyorum.
Telefonda Tevfîk İleri’nin zevcesi, örneklik Müslüman – Türk hanımefendisi Vasfiye hanım:
- Tevfik’i götürdüler! Hayırlısı olsun. Necip Fazıl bey, her işte bir hayır aramalı… Memlekete hayırlı olur inşallah…
Hanımefendinin sesinde öyle bir dehşet tonu var ki, âdeta bir deli neşesiyle, sevinçli üslûp içinde konuşuyor…
Gerisi malûm… İhtilâl dedikleri gece hareketinin çepçevre anlatılacağı ve bir kıymet hükmüne bağlanacağı eser benim zindan çilelerime mahsus bu kitap olmadığı için alâkalı bazı noktalarına dokunup tafsilâta girişmiyorum.
Bir yazımda belirttiğim gibi, “Yoğurttan bir hükümete mukavvadan bir hançer saplanmış” ve daha ilk günlerde bu hançeri tutan ellerin hiçbir fikir sahibi olmadıkları meydana çıkmıştır.
İhtilâl’i ve ona ezelî itaatinden Ötürü körü körüne âlet edilen Mehmetçiğin bu haletini belirtmek için gayet hususî bir levha göstereyim;

Bir aralık otelden çıkarak Ulus meydanı tarafındaki ana caddeye bir göz atayım dedim. Önümden Tevfik İleri’nin makam arabası geçmez mi? İçinde bir takım genç subaylar ve kucakta bir kadın… Kadının iskarpinleri, otomobilin açık camından dışarıya sarkmış… Şoför yerindekiler de, caddedeki nöbetçi erlere, parmaklarının hususî bir hareketiyle ihtilâlin zafer işaretini veriyor. O sırada beni görüp “Yasak!” diye haykıran bir er, kendisine ettiğim son derece tatlı mukabele üzerine âdeta silâhını yere atmak istercesine ruhî bir isyan edasiyle içini döktü:
- Nedir bu hal, ağabey? Bizi toplayıp, toparlayıp bu işe sürdüler ama, bakalım Allah razı mı bu işten? Hayra mı sürüyorlar bizi?..
Ve başladı hüngür hüngür ağlamaya… İleriden bir takım askerlerin geldiğini gören ben, hiçbir cevap vermeden, gözlerim yaş içinde, otele kapağı attım.

Akşam saat 5 sıralarında sokağa çıkma izni… Bankalar caddesinin asfaltı, kar üstünden arabalar geçmiş gibi, tank paletlerinin izleriyle oyulu…
” Ne olur ne olmaz!” hesabiyle, başıma bir kasket, gözlerime siyah camlı bir gözlük oturtup, bir de bıyıklarımı traş edip istasyon yolunu tuttum. Cebimde sadece 575 kuruşluk madenî para, ayrıca birinci mevki aylık basın bileti, ilk kalkan trene atladım.

Ertesi sabah, Feneryolu’nda oturduğum köşkü bir cenaze evi halinde buldum. Sanki Adnan Bey bizim evden alınıp götürülmüştü. Zevcem, çocuklarından biri trafik kazasına uğramış gibi bir hal içinde…

Radyoda ihtilâlin ilk belirtilerinden biri:
- Büyük Doğu kapatılmıştır.
Halbuki Büyük Doğu zaten kapalıydı, çıkmıyordu. Bu bildiri “Ölü tekrar öldürülmüştür!” demeye benziyordu.

Kapı çalındı: Elinde bir bavul, Bolu Mebusu Reşat Akşemsettinoğlu:
- Sana geldim! Evinde saklanmaya geldim!
- Ayol Reşat, dedim; beni yakalamaları saat meselesi… O zaman bütün evi arayıp tarayacaklarına göre seni de bulacaklar ve üstelik baş gericinin evinde ele geçmiş olmakla suçlandıracaklar… Sana başka yerde de saklanmanı tavsiye etmem! Git. teslim ol ve akıbetine katlan!

Reşat gittikten iki saat sonra kapımda polis ve asker dolu üç jip… Zevcemin kürk astarına kadar jiletle söküp her tarafı aradılar, kitaplarımı delik-deşik ettiler ve içlerinde, tehlikeli mevzu olarak bula bula, General (Liman Von Sandres)in “Silâhlı Millet” isimli kitabını enseleyip beni jipe attılar ve götürdüler.
Arkamdan zevcem bağırıyor:
- Her şeyi Allaha havale et ve hiçbir şey düşünme!

(Cinnet Mustatili’nden)

Abdülbaki Fazıl Bey

ABDÜLBAKİ FAZIL BEY

(Ö. 29 Kasım 1921)

İkinci Abdülhamîd devrinin İstanbul’u… Motor hırıltısından, fren gıcırtısından (klâkson) dırıltısından, (egzost) gümbürtüsünden henüz kimsenin haberi yok… Sokaklarda kire (tek atlı, iki tekerlekli) veya konak arabalarının atlarından çıkan nal sesleri… Bir de yokuşlarda 4, düzlüklerde 2 kadananın çektiği atlı tramvaylar…

Hava berrak, gök mavi, deniz temiz, gidiş gelişler sakin, bakışlar ılık ve yüzler aydınlık…

1904 yılının ilkbahar sonları… 26 Mayıs Perşembe…

Sabahın alaca karanlığında ilgililer havagazı fenerlerini söndürmeye çalışırken (İstanbul’da elektrik de yoktur ve yüksek aile konaklarında beyaz gömlekli havagazı lâmbaları yanmaktadır) Çemberlitaş tarafında bir konağın ahırında tek atlı bir (brek) araba çıkartılıyor. Ona 17 – 18 yaşlarında bir delikanlı atlıyor ve kamçısını şaklatarak atı dört nala sürmeye başlıyor.

Arkasından bakan seyis ve arabacıların “deliye de bak!” gibilerden mırıldanıp mırıldanmadıkları meçhûl…

Bu delikanlı, benim adı “Deli Fazıl”a çıkarılmış babamdır ve o sırada Sarıyer’deki köşkünde bulunan Büyük babama bir müjde götürmektedir:

— Baba, bir erkek çocuğum dünyaya geldi! Torunun!..

. . . .

Soyunun erkek temsilcilerine düşkün Büyük babam, iki kızdan sonra erkek evlâdı Abdülbâki Fazıl’a öylesine düşkünlük göstermiştir ki, ortaya kırdığı kırdık, astığı astık bir canavar çıkmış… Çocukluğunda, Büyük babamın biricik oğlu sıfatiyle hayâle sığmaz haşarılıkların kahramanı, son derece sıhhatli, yanaklarından kan damlarcasına kırmızı yüzlü ve «Deli Fazıl» lâkaplı babam, saldırganlığını o hale getiriyor ki, onu zaptetmesi için eve bir pehlivan alıyorlar… Ama türlü oyunlarla, meselâ, bastığı yere çukur açarak, geçtiği kapıların tepesine açılınca devrilen saksılar yerleştirerek onu da yıldırmayı beceriyor ve konaktan kaçırtıyor.

Nihayet aile dostları içinde hikmet sahipleri, bütün bu hallere katlanan Büyük babama:

— Olmaz, olmaz diyorlar; bu böyle gitmez!.. Kanı bir yanardağ gibi kaynayan bu çocuğu kurtarmak için, hemen, tezinden, bu küçük yaşta evlendirmekten başka çare yok!..

Denk ailelerden hangisine başvurulsa beklenen cevap alınamıyor. Bu garip çocuğa kız vermeye razı olan yok…

Derken araya Zafer Hanım’ın (Fazıl Bey’in annesi) akrabalarından biri giriyor.

— Ben oğlunuza seve seve verecekleri kızı buldum!.. Girit muhacirlerinden son derece temiz ve müslüman bir ailenin kızı… Gidip bir bakın!..

Aksaray taraflarında, kulübemsi, basık, ahşap bir ev… Bu fakir evin önünde bir gün mükellef bir konak arabası duruyor. Kızı kaptıkları gibi konağa götürüyorlar.

Burnunun ucuna kadar kapalı, bütün ömrünce Allah’ı, Resûlünü ve emirlerini anıp ağlamaktan başka işi olmayan ve dört yanı hep ahiret kardeşleriyle çevrili yaşayan dul ve ümmî anneannem (İkinci Dünya Harbine kadar yaşadı) kayıtsız ve şartsız teslimiyet örneği derin ve fedakâr Müslüman – Türk annesi timsali mübarek kadın, bu garip izdivaca razı oluyor. Öyle ya, kızını isteyen büyük bir aile…

Uğultu girdabı konakta, ondört – onbeşlik mâsum ve iptidaî, o da annesi gibi ümmî bakirenin hali?..

Konak, küçük beyin deli iradesine o kadar zebundur ki, o “götürün!” nârasını basar basmaz kadıncağızı uzaklaştırmak ve “getirin!” nârasında yakınlaştırmak üzere civarda bir ev tutmayadek gidiliyor.

. . . ..

Bahriye Mektebinden üç ayda bir çıktığım tatillerden birinde, babam beni, mahut Tepebaşı Tiyatrosunda (Miloviç)in (Çardaş Fürstin) operetine götürdü. O da kadının uzaktan uzağa âşıklarından…

Opereti tek seyredişte adetâ ezberledim. Sonraları bando ve piyanodan dinlediğim bu operet bana öyle işledi ki, harfi harfine hafızama nakşettim.

Babam beni yanına oturtur ve (Çardaş)ı söyletirdi. Mest, kendinden geçmiş, beni dinlerdi.

Babamdan gördüğüm bütün alâka bu kadardır.

Tiyatrodan eve dönerken bana dedi ki:

— Sen henüz kadınlık sırlarından anlayacak yaşta değilsin! Bak, şimdi eve gidiyoruz. Göreceksin, kapıyı anan açacak… Taşlıkta bir kenara çekilmiş bizi bekliyordur. İşte bu hal, kadınlık sırrına ters… Erkeğine bunca mahkûmluk gösteren bir kadında cazibe diye bir şey kalmaz… Kadın dediğin, tiyatroda bir örneğini gördüğün gibi, erkeği peşinden çekmeli…

Gerçekten kapıyı annem açtı. Uykusuzluk ve yorgunluktan gözleri mahmur… Babam ona tek söz söylemeden odasına çekildi.

Kadın, her yerde, çeşitliliğine rağmen aynı mahlûk olsa da, bu misalde yine bir Doğu – Batı ayırımına mevzu teşkil ediyor ve fedakârlığını zillet diye gösteren bir telâkkiye çarpıyordu. Zira Türk Cemiyeti, eskiden tek mihrakta topladığı erkeğini ve kadınını kaybetme yolundaydı.

Nitekim babam, kendisi 30 yaşında ve oğlu 13 yaşındayken, annemi boşadı ve bana mektepten her çıkışımda dayıma, annemin yanına sığınmak düştü.

Babam bir müddet sonra kendisine yazacağım mektuba:

— Ne de güzel yazın ve üslûbun varmış!

Cevabını verecek kadar oğlundan habersizdi.

4 yıl sonra, ben Erzurum’da dayımın yanındayken ölüm haberini alacak olduğum babamı bir daha görmedim ve onunla, o çağıma değin hayatımda hepsi hepsi 1 günlük kadar konuşamadım.

O, girdaplar çizen, her türlü nefs muhasebesine yabancı, ne yaptığını ve ne istediğini bilmez bir rüzgârdı; ve ne durgunlaşabildi, ne de kasırgalaşabildi, satıh üstü esip geçti.

Bir gün endam aynası karşısında:

— Ben güzelim, ben güzelim, ben soyluyum!

Diye mırıldandığına şahit olduğum babam, istidadına mâlik bulunduğu halde olamamanın, yerini alamamanın hazin ve içinden mahzun örneği…

(Fazıl Bey, 1920 kışında, müthiş karlı ve fırtınalı bir gecede, ikinci evliliğini yaptığı, Mediha Hanım’ın tam tersi bir yapıya sahip Kadıköylü eşinin evinden sert bir münakaşa sonunda ayrıldı ve babası Hilmi Efendi’nin Sarıyer’deki köşküne döndü. Geceyarısı vasıta bulamadığı için, sandalla geçtiği Karaköy’den Sarıyer’e kadar yürümüştü. Soğuk algınlığı yüzünden yatağa düştü ve bir daha kalkamadı.)

Abdülhak Hamid Tarhan

ABDÜLHAK HAMİD TARHAN

“ŞÂİR-İ ÂZAM” lâkaplı Abdülhak Hâmid’i görünce insan, bunca İngiliz soylusu arasında Kraliçe Viktorya’yı hayran bırakan Bâlâ rütbeli bu Osmanlı Beyinin kıyafet ve tavır asaletine tutulmaktan kendisini alamıyor. Sultan Abdülaziz’in Londra’yı ziyaretinde kravatına âşık olduğu ve kendisine hediye edilmesini istediği genç sefaret kâtibi, işte 60 yıl sonraki haliyle!..

80 küsurluk yaşına rağmen dökülüp gitmemiş ve beyazları arasında siyah telleri kalmış, yatık ve taralı saçlar… Açık, ferah, saygı ve güven verici, saray cephesi gibi bir alın… Sağdaki yukarıya kalkık ve çatık, bir çift hiddetli kaş… Göz kapaklarının ve gözaltlarının kıvrımlarında şahsiyet mühürü çizgiler… İstihâ habercisi irice bir burun, büyükçe kulaklar ve gayet zarif, rengi saçlarına denk bir sakal… İpekli ve (Fantezik) bir yelek etrafında gayet biçimli ve ağır başlı bir (desen)den, henüz ütülenmiş ve hiç yorulmamış hissini veren bir kostüm ve harikulade bir çift potin… Sahibinin incecik, taraksız ve son derece endamlı ayaklarını sıkı bir eldiven gibi teşhir edici, (potisuet) konçlu ve düğmeli potinler…

Maçka Palas’ın ilk katındaki dairesinin büyükçe salonunda, (Goblen) desenli, (berjer) dedikleri uzun arkalıklı koltuğunda, tek gözlüğü kalkık kaşının altında, Abdülhak Hâmid; ve ziyaretçileri, kadınlı, erkekli bir grup… Ayakta da, taburenin üstündeki tepsiden misafirlerine ikramla meşgul, Lüsyen Abdülhak Hamid Hanımefendi… Hamid’den en aşağı 35 – 40 yaş genç, ona 65 yaşlarındayken Brüksel sefirliği zamanında ve kendisinin en taze çağında âşık olup zevceliğine giren kadın… Abdülhak Sinasi, sözü:

- Yeni neslin en kuvvetli şairi…

Diye takdim ettiği gence getirip, biraz evvel mahut züppeler çerçevesinde onun yeni harflere dair aforizmalarını anlattı ve:

- Genç Şaire göre, dedi; bu harflerle zekâ terbiyesi bile yerine getirilemez. Hâmid, dikkatli anlarında daima yaptığı gibi (monoklünü gözünden düşürdü ve Genç Saire döndü: – Aferin oğlum, fikirlerine tamamiyle katılıyorum! Ve sonra (d) sesi veren bazı kelimelerin (t) ile yazılmasındaki sakilliğe işaret ederek dedi ki:

- Ömrümün sonunda, ismimin sonuna bir “it” ilâve ettiler.

Misafirler halkasından İsmail Hami Danişmend ellerini çırpmaya kadar giderken zevcesi, gül dalı misali incecik Nâzân Hanımefendi, en keskin nefret ifadesini acı bir tebessümle gösterdi; biraz önceki pastahane halkasının sükûtî figürü Mithat Cemal ise bahse el attı:

- Bu, cesur bir ameliyat, doğrusu… Bilmem ki, bünyemiz bu operasyonu benimseyebilecek mi?

İsmail Hami sinirlendi:

- Yani benimserse iyi mi olacak? Siz her zamanki şüpheci tavrınızı bırakın da açık hükmünüzü koyun ortaya!..

Genç Şair, kendi açtığı mevzu başkalarını akıntısına almış götürürken, Lüsyen Hanımın yanı başında öbür hanımlarla ve apayrı şeyler üzerinde konuşmaktadır. Alevlenen münakaşayı uzaktan dinliyorlar:

Fazıl Ahmed:

- Yeni nesiller sizin gibi düşünmeyecek… Hele 50 yıl geçsin 1928′in üzerinden ve eski harfleri bilen tek kişi kalmasın; kimsede böyle bir dâvaya mevzu diye bir şey de kalmıyacak?.. Biri:

- Bu mu yeni harflerin üstünlüğü?.. Mahzene tıkılıp da karanlıkta kalmak ve ona alışmak, ışığa karşı zafer midir?

Başka biri:

- Fazıl Ahmed Bey; biz sizi Enver ve Cemal Paşalara bile ayak diremiş ve hicviyeler yazmış, zevk ve irfan sahibi bir kalem tanıyoruz. Samimî olduğunuzu iddia edebilir misiniz bu bahiste?..

Fazıl Ahmed:

- Vâkıâ Millet Meclisi âzısındanım ve bu gibi kültür inkılâplarına memur kadrodanım; bu bakımdan da şüphe çekebilirim; fakat inanınız ki, yüzde yüz samimî olduğum kanaatindeyim.

Abdülhak Hâmid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnülemin Mahmud Kemâl ile, Ekrem ve Cemâl Resid’in babaları, “Nazariyat-i Edebiye” müellifi eski ‘nazırlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar “Şairi Âzam” ile “yâd-ı mazi – geçmişi anma” kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman, Hâmid’in, tiryakisi olduğu Genç Şair, bu muhterem adamların meclislerini bomba mizaciyle örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi ve bazı ecnebi kadın misafirler arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu, ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

- Otuzundan eksik Şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Genç Şair için bomba mizaçlı dedik. Evet, bu mizaç onda o derecede keskindi ki, kimsede ve hiçbir oluş üzerinde tek kıymet tanımaz aforizmalarla ortalığı yakıp yıkar, kırıp geçirir ve bazı kıymetlerin bile görülememiş, ölçülememiş, anlaşılamamış olmasından yakınıp dururdu.

Meselâ, en gülünç bir yaftaydı, o, Hâmid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Âzam” tenekesi… Şairlik masonluk muydu ki, “üstad- âzam” dercesine “en büyük” mânasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?.. Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hâmid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?..
Hâmid bu bombalardan öyle zevk alırdı ki, bir hayli güldükten ve dehşetle kulak verdikten sonra sinir yorgunluğuna uğrar, en büyük derdi olan uykusuzluğun dermanını bu bombalarda bulur ve koltuğunda sızıp kalırdı.

O zaman Lüsyen Hanımın, elini dudağına götürüp verdiği “sus!” işaretiyle sükûta geçen Genç Şair…

Biraz sonra uyanır ve mahmur gözleriyle etrafı araştırır ve seslenirdi:

- Ey zekâ!.. Neredesin?

“Ey zekâ!” Hâmid’in Genç Şaire sık sık tekrarladığı hitap şekli…

- Buradayım! Diyebilir mi?

Yani kendisini mücessem zekâ yerine koyabilir mi?

- Zekâ sizde, dizinizin dibinde efendim!

Gibilerden bir lâf ederdi.

Hâmid, hoşlanmadığı ve beylik nakaratlarından usandığı ziyaretçilerini savmak için eğer içeri odada veya yakınlardaysa Genç Şairi çağırtır ve onu ileri geri konuşturarak, saçtığı bombaların gürültüsü ve dumanı içinde bu rahatsız edici ziyaretçilerin sıvışıp kaçmalarını sağlardı.

Bir gün Genç Şaire demişti ki:

- Tanzimatı yaşayan benim de mânasını senden öğreniyorum!

Gerçekten ve her şeye rağmen öyle bir Tanzimatçı ruhu taşıyordu ki, meselâ satranç oynarken taşını, yalandan titrettiği eliyle dört karenin merkez noktasına koyuyor, böylece o taşın hangi karede olduğunu belli etmiyor ve hasmının oyununa göre hangi karesine gelirse oradan hareket etmek (strateji)sini kolluyor. Siz de bu muhterem ihtiyara taşın asıl yerini ihtar ve itiraz edemiyorsunuz.

Lüsyen Hanıma sorarsanız şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatıma hanım ölmeden, onu ölmüş farziyle yazmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..

Arif Dino’nun Genç Şairde bulduğu (farsör) mizacın ta kendisi!..

Şiirde büyük lâf ve büyük üniformalı mâna düşkünlüğüne, iç dünyalara hülûl edemeyişine ve en çetrefil giriftlerin sırrını basitlerde bulamayışına rağmen (metafizik – madde ötesi) bir kıvranışın yarım yamalak da olsa Tanzimat ötesi şiirde ilk haysiyetli örneği… Onun, ömrünün sonuna kadar aradığı irşad ediciye ait sözü ve hasretiyle, Müslüman, Bizans ve Fars noktaları arasında bir müselles çeken ruhunun istihzalı tecellileri ve nükteleri, Genç Şairin Hâmid’e dair konferansı ve “O ve Ben” adlı eserinde…

Öleceği güne değin Genç Şairden uzak yaşayamayan Abdülhak Hâmid’e bundan böyleki 5 yıl boyunca sık sık rastlayacağız.

(…)

Yeni senenin ilk ayları içinde kendisini gayet iyi hissetmeye başladı. Eyüp, Babıâli, Beyoğlu, Maçka Palas… Ortalara çıkabilmekte… Yeni fikirlerini dikkâtle dinleyen Abdülhak Hâmid, Genç Şair’in kapılandığı zatı öğrenince:

- Ah, demekte; ben de bir irşad ediciye muhtacım.. İrşad edici, bir irşad edici!…

- Götüreyim sizi irşad edicinin huzurlarına…

- Hiç durma götür!

Genç Şair Efendi Hazretlerinin huzurlarında: .

- Abdülhak Hâmid bir irşad edici arıyor. Getirmeme izin verir misiniz?

- Hayır, buyuruyorlar; o bizden daha yaşlı… Biz gideriz.

Fakat kısmet değilmiş… Karşılaşamadılar…

Abdülhak Hâmid, 80 küsur yasında, pelteleşmiş haline rağmen, hâlâ ruhunun (metafizik) adalelerinde düşünme gücü bulundurabilmektedir. Genç Şair de, kapılanma devresinde, onu hep bu noktadan kamçılamakta:

- Biliyorsunuz ki, Batıda nefs muhasebesi, varlık murakabesi geçirmemiş, bunun buhranını yaşamamış olanlara adam diye bakmazlar… Bizim Tanzimat sonrası edebiyatımız ise bu bakımdan yavan altı yavan… Gençliğinizde böyle bir muhasebeye hiç yanaştığınız oldu mu… Abdülhak Hâmid, Genç Şair’in iki yıl sonra Zonguldak’ta vereceği

“Abdülhak Hâmid ve Dolayısiyle” konferansında gösterilen cevabını veriyor:

- Oldu! Gençliğimde bu humma beni tuttu. Rize’deydim. Dağlara çıktım ve şehre inemez oldum. Sonra baktım ki, işin içinden çıkamayacağım; kalabalık nereden gidiyorsa oradan gideyim, dedim ve şehre indim.

İste cins yaratılışına rağmen işi muvazaacılıkta bitiren Hâmid’in, büyük oluş zirvesi eteğinde geri çekilmekle kendisini gösteren yarım adam olma kaderi!… Nesildaşlarıysa, bu yüzde ellinin yanında yüzde bir bile değil…

Kedinin, kuyruğuna takılan makara etrafında fırıl fırıl dönmesi gibi “hayat mı, eser mi?” probleminin dolap beygiri Burhan Toprak, Hâmid’i yakından tanısaydı, muhteşem bir hayatın göğsü zafer nişanlariyle süslü bu temsilcisi karşısında şöyle düşünürdü:

- İşte hayattan kastettiğim şeyin heykeli!.. Eseri de bu hayatın; bu görünüşün çok gerisinde… Şimdi, “dâva işte böyle olmaktır!” diyebilir miyim?…

(…)

Mistik Şair Abdülhak Hâmid’in evinde… Mevzu ölüm… Tanınmış biri öldükçe Hâmid’in daimî suâli:

- Nasıl kalktı, cenazede kaç kişi vardı; cenaze arabasiyle mi, eller üstünde tabutla mı? Çelenk, çiçek, hitabe, nutuk vesaire?..

Mistik Şair ateş püskürmekte:

- Şu cenaze arabaları var ya, Belediyenin?.. Yaldızlı çatısının tepesinde bir de madenî delik… İşte, ölü hıristiyansa oraya bir put geçiriyorlar, Müslümansa bir hilâl… Ve Müslüman tabutunu, gâvur cenazeden domuz yağı sızmış bir zemin üzerine sürüveriyorlar!..

Abdülhak Hâmid’in iki yumruğu sıkılı, kollarını titreterek nefretinden “ay, ay, ay!” diye çırpınışını hiç unutamaz.

Abdülhak Hâmid; Burhan Toprak’ın “hayat mı?” dediği şeklin belki en şanlı temsilcisi, ölünce kendisine ne yapılacağını, nasıl kaldırılacağını merak etmekte, ölümü tevekkülle beklerken hâlâ geride ne olup biteceğini anlamak istemekte, sağ ayağını ölüm denizine atarak sol ayağını karada bırakmayı düşünmekte ve dış hasselerinin dünyasından vaz geçememektedir.

Salonunda duvara asılı, çok eskiden Paris’te açılmış “Mekteb-i Osmanî”deki talebeler arasında kendi çocukluk resmini gösteriyor ve renkleri duman olup uçmuş bu resmin, herbiri kendisinden yasça büyük fertlerini gösterip mırıldanıyor:

- Şimdi bunların hepsi duman…

Mistik Şair’in “hayat bu mu?” diye diye düştüğü bir macar pansiyonundaki oda kapısı bir sabah sert sert vuruldu ve bir ses:

- Kalk, dedi; Abdülhak Hâmid öldü!

Koştu. Maçka Palas’ın önünde bir kalabalık ve bir top arabası… Ve içeride, kadınlı erkekli,

(mondanite – kibar sınıf) âzasından bir grup… Lüsyen Hanım, vakarlı bir ıstırap tavriyle, onu, cenazenin erkek sahibi gibi karşıladı. Hadîse birdenbire olmuş, Hâmid bir gün önce ânî bir fenalaşma neticesi ölmüş, her tarafa haber yayılmış. Mistik Şair aranmışsa da bulunamamış ve ancak bir gün sonra, hazırlıklar bitince haberdar edilebilmişti.

Hâmid, ata binercesine, ayaklarını iki yandan sarkıtarak tabuta binseydi de görseydi:

Çoğu gençlik, belki elli bin kişi… Top arabasının, vaziyetten ürkmüş, tabuta doğru çifte atmaya kalkan, mahsus seçildiği belli, simsiyah kadanaları… Müslüman olduğu bilinen Lüsyen Hanım da siyahlar içinde…

Doksanına yakın bir ömür, şiirinden daha şaşaalı bir görünüş. Kraliçe (Viktorya)yı ve İngiliz lordlarını büyüleyici bir zarafet ve olanca (lüks)leriyle iştihalı bir dünya tadımı…

Bu mu Hayat?.

( Bâbıâli’den )

Abdullah Cevdet

ABDULLAH CEVDET

Salih Zeki, Genç Şair’in 4 formalık minicik şiir kitabı için hararetli medhiyeler yazdı ve onları Abdullah Cevdet’in meşhur “İçtihat” mecmuasında yayınladı. Mecmuanın kapağına Genç Şair’in resmini koydurdu ve hakkında şu hükmü verdirdi: “Türkiye’nin Bodler’i…”

Ve bir gün onu Abdullah Cevdet’e, Cağaloğlu’ndan Sultanahmed’e doğru Yerebatan tarafında, kapısında “İçtihat” yazılı binaya götürdü. Bu yazı, talik dedikleri İran üslûbu eski harflerle; altında da Fransız diline uysun diye (İdjtihad) seklinde Lâtin harfleriyle… Ve yeni değil, Meşrutiyetten beri böyle… Abdullah Cevdet, ileride bazı Müslüman aydınlarının “Adüvvullah Cevdet” adını takacağı, çiçek bozuğu suratlı ve derisinin altı sanki için için iltihaplı bu adam, iki tarafiyle meşhur: İslam’a düşmanlığı ve çingenece hasisliği… Türkiye’de, vatan kurtuluşunu Batı kazanına ‘cup’ diye atlamaktan ve özünü inkâr etmekten ibaret bilen Mustafa Reşit Paşa cereyanı üzerinde satıhçı ve gözükara aydıncıklar plânı İttihat ve Terakki’nin ilk kurucuları arasında… Sonra onlarla geçinemeyen, anlaşamayan, onlara bile sapık ve sapıtık görünen, kendisine göre bir fikir yolu tutturup bu yolda en küstah ve mecnun formüllere bayrak açtıran bir küfür kuduzu… Türk ırkını ıslah etmek için Macaristan’dan damızlık erkek getirmek fikrini ortaya atar, Allah’a inanmaz, İslâm’ı her türlü oluş ve yükselişe engel bir müessese sayar; üstadı 10′uncu sınıf Fransız fikir adamı (Güstav Löbon)un dar ve sınırlı hükümlerini bütün insanlığı kurtarıcı hayat iksiri bilir. Doktor (Duzi)nin “İslâmiyet Tarihi”ni Kâinatın Efendisini küçük düşürme yeltenişiyle Türkçeye çevirmiş ve bu yüzden itikadı sarsılan bir tıp talebesinin intihar etmesine sebep olmuştur. Kendince, Meşrutiyet ve Cumhuriyet hareketlerinin getirdiği bütün yenileşme şekilleri ondan kopyadır ve o, daima ve her devirde hakkı ödenmemiş bir alacaklı olarak kalmıştır.

Süleyman Nazif’in:
“O suretten hayâyı Dest-i Hak tırnakla yırtmıştır.”
Diye, çiçek bozuğu içinde ruh bozukluğunu ilân ettiği ibret misalidir o…
Bir gün Babıâli’den aşağı doğru iniyormuş… Aşağıdan da yukarıya doğru Süleyman Nazif çıkıyor. Karşılaşmışlar..
- Sorma, sorma, demiş, Abdullah Cevdet; bugün çok üzgünüm!
- Neden?
- “Ben vatanın bir öksüzüyüm!” şeklindeki bir mısraım, mürettip hatâsı yüzünden “Ben vatanın bir öküzüyüm!” diye çıktı.
- Ayol, ona mürettip hatâsı değil, sevabı demek lâzım!..

Şairdir de… Hikmetlerini şiirle savurmaya bayılır ve şiir adına bütün anlayışı, birtakım tezatları aynı kâse içinde çalkalama gayretinden ileriye geçemez. Meselâ “yükseğe çıktım!” yerine “yükseğe alçaldım!” demek gibi âdi hokkabazlıklara düşkün… Misafirlerine bir kahve ikramına bile yanaşmaz ve işçisine para verirken “Servet-i Fünun”cu Ahmet İhsan’ın yaptığı gibi, silik kuruşları seçer.

Genç Şair, Abdullah Cevdet’i görür görmez irkildi, ondan cehennemlik bir odun, daha doğrusu tezek kokusunu aldı, onun “bütün yapılanlar ve yapılacak olanlar benden kopya!” iddiasını dinledi, nasıl dibe yükseldiği ve tepeye alçaldığı mevzuunda mısralar dinledi ve bu, kalbiyle kesesi birbirinden hasis adamın, belki de misafirler tarafından getirilen bisküilerine bile el sürmedi.

Şark ve Garp hesaplaşmasında, oltanın ucundaki solucan ölüsüne koşan avanak balıklara eş, çurçurlar zümresi içinde Abdullah Cevdet, üstelik sırtı dikenli ve dişleri zehirli bir topyekûn inkâr ve batıya teslim olma örneğiydi; ve o kadar benimsediği Batının hiçbir çilesini görmez ve hiçbir derinliğine inmez ve yalnız genişliğine bir takım kuru akıl hesapları peşinde gezer ve deri üstü sahte nispetler kurar, içini boğmuş ve bütün ulvî ses deliklerini tıkamış bir mizaç temsil ediyordu. Bu da, geçirdiği sarsıntılar yüzünden, ulvî olandan çok daha fazla süflî olana kucak açan Babıâli’nin İkinci Abdülhamîd sonrası manzarasını belirtmekte, ona (prototip – baş örnekler arasında yer veriyordu. Ve Cumhuriyet başlarına kadar aynı çizgi üzerinde yürüyenlerin, tam ortaklıkları halinde Abdülhamid düşmanlığında birleştiklerini gösteriyor ve anahtar şahsiyet olarak Ulu Hakanı büsbütün yüceltiyordu. İslâmiyet düşmanlığı, Abdülhamîd düşmanlığiyle bir arada yürütülmüş ve yürütülecekti. Genç Şairin, Sabık Şair çığırında meseleyi ilk defa ve tek başına ele alacağı güne kadar… Fakat yaşı 22′lerdeyken Genç Şair, Babıâli manzarasını heceleyebilmekten uzak ve yalnız (estetik) bir seziş idrakiyle çirkin ve sahteyi hissetmek makamındadır.

Küfür müçtehidi Adüvvullah Cevret’in yazısı Fransızca (İdjtihad) evinden ayrılırken Genç Şair, böyle bir adamın kalemiyle övülmektense yerilmeyi tercih ettiğini söyledi ve (Olemp) dağının iklimini toroslara nakletmek sevdasındaki şair kırıntısının her kuvvetli fikre “hû!” diyen yalpalı tabiatından bir tasdik işareti aldı.

Genç Şair:
- O, senin inandığın efsane dünyasına bile inanmayan kâbus suratlı bir (kaos)… Sen hiç olmazsa efsaneden gerçeğe
geçebilirsin; ama böyleleri nereden nereye geçebilir?.. Ebedî (kaos)…
Salih Zeki:
- Öyle; leşleriyle toprağın birbirine katışamayacağı insanlardan… Ama biz ona kendimizi
övdürelim, yeter!..

Bir müddet sonra Abdullah Cevdet ölecek, namazını kılmak üzere etrafında Müslümanlıktan habersiz marka Müslümanları toplanacak ve o sırada bir ses yükselecektir:
- Bu adam dinsizdi, İslâm dışındaydı, namazı kılınamaz!
Ne tecellidir ki, bu sesin sahibi bir komünisttir ve bu sözü Abdullah Cevdet adına değil, cenaze namazının lüzumsuzluğu adına söylemektedir. Ve ne hazindir ki, eğer bu sözü, cenaze namazının kıymeti uğrunda Abdullah Cevdet’e tahsis edecek olursak, komünistin sözü yerindedir.

( Bâbıâli’den)

***
Ruh hasisliğiyle bir arada madde cimriliğiyle maruf, Allah ve Resul düşmanı Abdullah Cevdet, bir kenarda unutulmuş ve hakkı verilmemiş bir insan, bütün inkılâpların ilk tebşircisi bir mütefekkir olduğunu zanneder ve ufunet dolu içini çekerek şöyle derdi:

«— ittihat ve Terakki’yi kuran, benim! Abdülhamid’e karşı ilk hareket bayrağını açan benim. Sonra İttihatçılar iktidara geçince unutulan ve bir köşede bırakılan da benim! Ha! Mustafa Kemal’in bütün inkılâpları benden kopya olduğu hâlde (henüz Abdullah Cevdet’in şiddetle taraftar olduğu yeni harf inkılâbı olmamıştı), onca da takdire mazhar olamayan, benim!»

( Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin’den )

Abdullah Gül’ün Üstad’a Telgrafı

ABDULLAH GÜL’ÜN ÜSTAD’A TELGRAFI

Necip Fazıl Kısakürek’e…

İslam davasının zerre tavizsiz müdafii Üstadımıza İslam davasının agora meydanlarında
sağırların kulağını patlatacak gür seslilikte aksiyoneri Büyük Doğu Gençliğinin ruh
gıdası mecmuanızı tekrar çıkarışınızdan dolayı size minnettarlıklarımızı arzeder,
hangi şartlar altında olursa olsun hal neyi icap ettirirse ettirsin yüzde yüz emrinizde
olduğumuzu bildirir hürmetlerimizi sunarız. Yarın elbet bizim elbet bizimdir. Gün
doğmuş gün batmış ebet bizimdir.

Mehmet Tekelioğlu

Abdullah Gül

Ahmet Taşcı

3-7-1969

Abdullah Kars’ın Sahnelediği Üstad Piyesleri

ABDULLAH KARS’IN SAHNELEDİĞİ ÜSTAD PİYESLERİ

Necip Fazıl’ın son eseri “Püf Noktası” hakkında kaynaklarda yeterli bilgiler mevcut değil. Ancak kısa bir bilgiyi de bize tiyatro oyuncusu Abdullah Kars veriyor. Abdullah Kars açıklamalarında Necip Fazıl’la tanışmalarını ve bu tanışma ortamında Püf Noktası’nın da adının geçtiğini belirtir. Necip Fazıl Kısakürek ile tanıştıkları gün Üstad’ı Yunus Emre oyununu yazdırmaya ikna ettiğini söyleyen Kars, o büyük buluşmayı şu cümlelerle bize aktarıyor:

Üstad, benim oyunumu seyretmek için salonu dolduran kalabalığı görünce o da oyunu izlemeye karar vermiş. Oyunun ardından beni çağırdı. Maraşlı olduğumu öğrenince, ‘Zaten böylesi Maraş’tan çıkar’ diyerek beni yanına oturttu. Bana ‘Sen abanoz kütüğüsün. Senden mihrap, minber olur, seni işlemek için nakkaşe lazım, o da ben olacağım” dedi. O gün kendisinden Yunus Emre’yi yazmasını istedim. En kısa sürede yazıp bana teslim edeceğini söyledi. Uzun süre beni aramadı.” Daha sonra Tekirdağ’da Hz.Ömer’in Adaleti oyununu oynarken Üstad’dan yıldı
rım telefonu aldığını söyleyen Kars, “Üstad telefonda Yunus Emre oyununu yazdığını söyleyip, ‘Piyesi Neslihan’a okudum, gözpınarları kurudu. Gel eseri al’ dedi. O gece benim için sabah bir türlü olmadı. Ertesi sabah erkenden arkadaşlarımla Erenköy’deki köşke gidip oyunu aldım.”

Yunus Emre’yi 1350 kez oynamasına rağmen bir kez bile Üstad’ı oyunu izlemeye ikna edemediğini anlatan Kars, “Oyundan sonra Üstad ‘Mukaddes Emanet’i de benim için yazdı” diye konuşuyor. Üstad’ın daha sonra ‘İbrahim Ethem’i kaleme aldığını belirten Kars, bu oyunu da 1300 defa oynadığını anlatıyor. Üstad ise Kars’ı ilk kez bu oyunda izlemiş: “Oyunun ardından Üstad koluma girdi ve ‘Ben Muhsin dışında sanatçı kabul etmiyordum. Şimdi eğer oyunları seyretmediğim için kafamı duvarlara vuracağım geliyor’ dedi. Üstad, beni bugüne kadar izlemeyişinin nedenini ise ‘Daha önce yazdığım ve başka oyuncuların oynadığı Abdülhamit’in galasında perişan oldum’ diyerek anlattı.”
Üstad’dan tek sahnelik bir oyun yazmasını da istediğini kaydeden Kars, bu kez Üstad’ın ilk komedi oyunu olan Püf Noktası’nı yazdığı anlattı. Kars, Üstad’ın bu oyunu kendisi için yazdığını söyledikten sonra, eseri peşin olarak o gün için epeyi büyük olan 20 bin liraya satın aldığını da söyler. Fakat ne yazık ki o günkü şartlarla bu oyunu oynayamayan Kars’ın en büyük isteği, Püf Noktası’nı oynamadan ölmemek (Kars; 2002)

Şaban Sağlık – Tiyatro Yazarı Olarak Necip Fazıl

(Hece Dergisi Necip Fazıl Kısakürek Özel Sayısı’ndan iktibas edilmiştir.)

Abidin Dino’dan Üstad’a Mektup

ABİDİN DİNO’DAN ÜSTAD’A MEKTUP

Necip,

Mehmet’in doğması –bilmem inanır mısın- benim için bir bayram. Çok seviniyorum. Yüzünü gözünü merak ediyorum. Nasıl şey, çok bağırıyor mu? Görmek lazım vesselam.

Dünya yüzüne ayağı uğurlu geldi. Mehmet bu, şaka değil, kolhoz reisi filan olur inşallah.

Seni öperim.

Karına, yeryüzüne bir Mehmet kazandırdığı için teşekkür, ellerinden öperim.

Abidin.

(Mehmed’e selam, artık çabuk büyüsün, unutma söyle)

Abidin Dino

Açlık Nimeti

AÇLIK NİMETİ

Fikret Adil “Asmalımescit 74″ adlı kitabında Necip Fazıl’la ilgili bir hatırasına yer verir. İkisi birlikte iken öğle yemeği saati gelmiştir. Ne yazık ki ikisinde de para yok. Kahvede aç karna sadece çay içerek Peyami Safa’nın yönetiminde yayınlanan Cumhuriyet’in edebiyat sayfasına yazı yazmaya başlarlar. Necip Fazıl’ın yazısının adı “Açlık”tır. Fikret, az sonra kahveye gelen bir arkadaşından aldığı para ile Necip Fazıl’ı Amerikan Lokanatası’na davet eder. Yemekten sonra birer kahve içerlerken Necip Fazıl artık yazıyı yazamadığı için dostuna sitem eder:
“Karnım doydu ama açlık düşüncelerim kayboldu.”

(Edebiyatımızın Güleryüzü – Mehmet Nuri Yardım)

Aksiyon Adamı Ve Hapishane

AKSİYON ADAMI VE HAPİSHANE

Bundan sonra Washıngton(Vaşington)… Amerika’nın banisi… Ve Garibaldi, G. (Garibaldi). Bunlar da büyük (aksiyon) adamları…

Bu noktada bir küçük hatıram var:

Ben hapishanedeyken 1947′de… Bir Amerikalı kadın geldi İstanbul’a… Hapishaneler ve mahkûmlar üzerinde etüd yapan, terbiye mütehassısı ve resmî vazife sahibi yaşlı bir kadın… Bir tahkik yapmış, benim de orada olduğumu duymuş ve sormuş: “Kimdir bu adam?”… Anlatmışlar; yâni beni tanıdığından değil… Evet… Geldi hapishaneye, ben bir köşede oturuyordum… Katilleri, canileri gezdi, durdu… Bana getirdiler. Döndü tercümana bir cümle söyledi. Benimle Fransızca konuştu. Ona İngilizce söyledi, o cümleyi… Ve dedi ki, tercümana:

“- Yüksek sesle tercüme ediniz alâkalı memurlar da duysun!”

Tercüman tercüme etti:

“- Siz buradaki, hapishanedeki hayatınızdan memnun olunuz; unutmayınız ki (Vaşington) dahi hapiste yatmıştır!”

Bakın Amerikalıdan gelen teveccühe ve alâkalı memurların durumuna!..

(İman ve Aksiyon’dan)

Allah’a İtaat Etmeyene İtaat Edilmez!

ALLAH’A İTAAT ETMEYENE İTAAT EDİLMEZ

1944 İlkbaharında (Büyük Doğu)yu, ilk defa olarak Vekiller Heyeti karariyle kapadılar. Biraz evvel de, Güzel San’atlar Akademisi yüksek mimarlık şubesindeki hocalığımdan, Hasan Ali Yücel’in emri ile atılmıştım.

Sebep, henüz rengini tam belli etme imkanını bile bulamayan (Büyük Doğu) nun ,bir iki hadis meali neşretmiş olması… Şöyle, en pest perdeden de, birazcık; birazcık Allah ve ahlaktan bahsetmiş olmak…

Kısa bir müddet evvel de, zamanın Başvekili (Saraçoğlu Şükrü) tarafından, tamim olarak, her gün bir fıkra yazdığım gazeteye çifte aylı bir emir gelmişti:

“-Allah ve ahlaktan bahsetmek yasaktır!”

(Büyük Doğu) da çıkan hadis meali şöyleydi:

“-Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez.”

O zaman Ankara’da gördüğüm Hasan Ali, bana ne demiş olsa beğenirsiniz:

“-Bu hadisi neşretmek, bize itaat edilmez demektir.”

İnkâr eden, zaten itaat diye bir şey tanımayacağına göre, bir taraftan Allah’ı kabul eder gibi olup bir taraftan itaat etmediğini söylercesine bu garip küfür ifadesi, idrakimi dondurmuştu.

Sonra bu adam “Allah” diye kitaplar yazarak öldü. Ne cilve, Allah’ım!

Ameliyat

AMELİYAT

Geçen gün nesildaşım, genç profesör Doktor Kazım İsmail, beni kolumdan tutarak çalıştığı hastaneye götürdü. Sabahın en erken saatinden öğle vaktine kadar, dostumun bizzat yaptığı birkaç ameliyatı seyrettim.

Evvela, neye yaradıkları bence meçhul cihazlarla dolu bir odaya girdik. Burada üç dört asistan, takkelerinden potinlerine kadar beyazlara bürünmüş, ağızlarına (Fantoma)vari beyaz maskeler geçirmiş, kollarını ve ellerini yıkıyordu. Profesörün yıkanışı da beraber olarak ömrümde bundan uzun süren bir temizlenme görmedim. Yüzdüler sanki derilerini…

Nihayet usta ve çıraklar, ince lastik eldivenlerini giydi, potinlerinin üzerine kocaman lastik postallarını geçirdi. Bu halleriyle doktorlar, ilmin ve belli başlı bir faaliyet şeklinin verdiği o kadar hususî bir zarafet içinde güründüler ki, gözüme…

Seyretmeği bile layıkiyle beceremiyen benim de sırtımda beyaz bir gömlek, profesör, asistanlar ve birçok tıp talebesi, ameliyat odasına geçtik.

Müthiş bir yer… Ressam atölyesi gibi, zeminden tavana kadar, fakat buzlucamdan bir vitrin… Ta tepede kocaman bir elektirik havuzu… Altında, demircinin Örsü gibi küçücük, minicik, tek adam boyunda ameliyat masası… Dolaplar, vitrinler, seyyar masalar… Hele aletler, hele aletler! Her biri görmeğe memur olduğu işin manasını ve edasını almış, kanbur, sivri, düz, bükük, ince, kalın aletler… Ve bir köşede, tıp talebesinin ameliyatı seyretmesine mahsus, üç dört basamaklı bir sed…

Kısa keseyim:

Hasta geldi ve ameliyat başladı. Mevzuumuz, hastayı bayıltmadan, mevziî his iptaliyle bir mide ameliyatı… Doktorun hastaya şu hitabı hala kulağımda:

- Baba! Yalnız küçük bir iğne acısı duyacaksın.

Evet, hastaya gık bile dedirtmeyen küçük bir iğne acısını, göğsünden göbeğe doğru amudî bir kesiş, ve yerini ancak nazari olarak bildiğimiz koca midenin meydana çıkarılışı takip etti. Yarasını göremiyecek şekilde başı arkada ve örtülü olan hastanın gözlerinde yalnız manevi bir ıstırap…

Yarım saati geçen bu ameliyat esnasında, profesörle asistanlar arasındaki harikulade el irtibatı beni hayran etti. Dünyanın en mükemmel futbol maçında bile biribirine bu kadar güzel pas verebilecek oyuncular var mıdır bilmem. Profesörün ağzından çıkan asgarî heceli kelimeler ve onu takiben gidip gelen eller. Profesöre uzatılan ve profesörden alınan aletler…

Ameliyat bitti.

Köstebek yuvası kadar geniş yara bir yelek gibi iliklendi, üstü pamuklarla örtülü ve hiç acı duymadığını söyleyen hasta, yatağına iade edildi.

Aziz insan yapısının fedakar tamircilerini barındıran bu dam altıyla, bazı fabrika ve laboratuvarlar gibi, insanın yapısını çökertmeye uğraşan başka dam altları arasındaki farkı düşündüm. İkisi de bunların, medeniyet mahsulü!

10 Ağustos 1939

Anayasa Taslağı

ANAYASA TASLAĞI

Osman Yüksel merhum, gerek Serdengeçti mecmuasındaki yazıları, gerekse konuşmaları ve eylemleri sebebiyle sık sık mahkemeye verildiğinden, onun savunmasını yapmak S.Arif Emre ağabeye düşer. Sadece o mu? Hüseyin Üzmez’den Malatyalılar davasına, Necip Fazıl’dan Millet partisinin kapatılmasına kadar bir çok davada hakkı savunmak için çaba sarfeder. Bu davalardan biri hayli ilginçtir. Süleyman ağabeyden dinleyelim:

“Malatya davasına büyük bir irticai kalkışma havası verilmiş ve bu vesileyle birçok insan tutuklanmıştı. ’Suikast’ kelimesi, devlet başkanlarına yapılan saldırılar için kullanılan bir tabir olduğu halde, Ahmet Yalman’a yapılan saldırı ‘Malatya Suikasti’ olarak lanse edilmişti. Bu olayla hiç ilişkileri olmadığı halde Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl Kısakürek, Cevat Rıfat Atilhan, Mustafa Bağışlayıcı gibi kişiler de ‘irtica lideri’ diye tutuklanmışlardı. Bu davanın abartılmasında Demokrat Parti de Halk Partisiyle birlikte hareket etmişti. Ben Osman’ın avukatlığını yapmak üzere Malatya’ya gitmeye hazırlanırken, dava Ankara’ya nakledildi. Sorgu hakimine giderek Osman’ın dosyasını istedim, ki savunmamı hazırlayayım. Dosyayı aldım. O arada ‘bir de bu Gizli İrtica Partisi’nin Anayasa taslağı varmış, onu görebilir miyim?’ dedim. Hakim Memduh Bey, ’tabi’ dedi, çok mühim bir tarihi belgedir. Ben de içimden : ’meğer bizde de ne babayiğitler varmış, Anayasa taslağı bile hazırlamışlar’ diyorum. Hakim bey getirince bir de ne göreyim! Bir ilkokul çocuğunun çift çizgili defter yaprağından şöyle gayrı muntazam, üçgen şeklinde yırtılmış, neredeyse üçte bir sayfa. Bir toplu iğneyle dosyaya tutturulmuş. Elazığ grubu diye adlandırılan 8 ila 12 yaşlarındaki 7-8 çocuğun yazdığı birkaç cümleden ibaret bir kağıt parçası. Anayasa taslağı denilen şey bu mu! Ne mi yazıyor? Şu:

”Biz kahvehaneye gitmeyeceğiz, sigara içmeyeceğiz, kumar oynamayacağız, anamızın-babamızın ve İslam’ın emirlerine uyacağız.”Şimdi çocuklar biraz da aileleri kızıp baskı yaptıkları için bunu yazıp altını imzalamışlar, sonra da unutmuşlar. Malatya davası abartılınca, bu kağıdı bulup Anayasa diye sundular. Tam bir komedi. Ama bu kadar basit ve gayri ciddi bir metni, ’İstiklal Mahkemesi’ gibi kurulan mahkemede dört savcı çıktı, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi salonunu dolduran kalabalığa bir Anayasa Taslağı diye takdim etti. Fakat hakim heyeti, bu iddiaları ciddiye almadı. Hüseyin Üzmez, Mustafa Çağıl, İlhan Civelek, Şerif Dursun dışında diğer tutukluları serbest bıraktı. Ama Ahmet Yalman ve ekibi baskı yaparak hakim heyetini değiştirdiler. Yeni heyet 4 kişi dışında serbest bırakılan 30 kişiyi tekrar tutuklattı ve meşhur 4 maddelik Anayasa Taslağını da delil saydı ve bu kişilere-Hüseyin Üzmez’e, yaşı dolayısıyle, idamdan muhavvel 20 sene olmak üzere-toplam 277 sene hüküm giydirildi.”

……………………….
(Umran/Süleyman A. Emre ile Muhasebe-Abdullah Yıldız)

Arka Plandaki Necip Fazıl

ARKA PLANDAKİ NECİP FAZIL

Ortamektep’te Türkçe öğretmenlerimiz “İlla Varlık Yayınları” tavsiye ederken “sıradışı” yahut “aykırı” neşriyat daha bir dikkat çekiyordu henüz pırıldamaya başlayan beyin hücrelerinde.
Necip Fazıl Kısakürek’i önce “O ki O Yüzden Varız”la tanıdım. 1990′lı yılların yayınlarını düşünürseniz baskı ve dizgisi oldukça kötü. Zaten estetik aramadığımız O neşriyatta formaları da bıçakla keserek sahifeler haline getirirdik. Kilis’e konferansa çağırdık. Geldi Üstad. (1963)

Önce nikâh salonu, sonra turistik lokanta olan yerde verdiği konferansta; aydın katsayısı yüksek olan kentte sahte kahramanlar, cüceler, devrim yobazları biçimindeki tespitleriyle düşündürdü; “ulu hakan” yahut “büyük vatan dostu” tiplemeleri alkışa boğuldu. Merak uyandırdı zihinlerde.
Bir öğrenci olarak ziyaretine gittim, İstanbul’da. Daha sonra da bağlantım sürdü. Sürekli ve istikrarlı yaymlanamayan Büyük Doğu ve kitaplan satır satır okunuyordu. Milli Türk Talebe Birliği’ni hep kendi evinden daha fazla önemsedi. Hiç parası olmadı. Para ayağının kiriydi. Ancak onsuz da yapılmıyordu.

Müdavimi olduğu İstanbul Lokantasında (Sirkeci) yemek ücretinden fazla bahşiş verdiğine şahit olmuşumdur.
Sırtında yeni alınmış, “buharı üzerinde” henüz ütü izi bile kaybolmamış bir elbise görmedim. Eskimez eskilerini, klasiklerini sırtına geçiriyordu. Avrupai bir tarzı vardı giyimde. Özellikle de fuları, ayakkabısı ve kalemi.

Her hafta evine giderdim, bir grup arkadaşım ile. Bizleri ikramsız hiç göndermemiştir. Yemekleri ise “uşak”ı servis yapardı. Fransız marka çatal – kaşıkların yanındaki tabaklara. Bir hata yaptığında ise “ahmak” demesi bizi güldürürdü.

Erzurum’da Devlet Hastanesi bahçesinde beklerken bir de baktım (1969) önümde duran minibüsün sürücü mahallinde Üstad oturuyor. Kendinden önce gördüm. İndi. ilk sözü yine “ahmak” oldu. Trabzon’a konferansa gitmiş. Sonrasında bir taksiyle Gümüşhane’ye doğru yola çıkmışlar. Aracın lastiği patlamış. Stepne de olmayınca Üstad hem bu taksiyi tutanlara, hem sahibine çifte kavrulmuş “ahmaklık yapıştırdı, durdu. Yoldan geçen Erzurum minibüsüne de bindirilerek uğurlanmış.
Prof. Şaban Karataş’a gittik birlikte. Duyurusuz bir konferans tertipledik aynı gün. Salon miting alanı gibiydi. Erzurum’un tek konferans salonu Halk Eğitimiydi. Geldiği kulaktan kulağa duyulunca, hemen dolmuş, hastalar bile yatak yorgan oraya gelmişti.

Erzurum’un valisinden, rektörüne, yöneticilerinden işadamlarına, gençlerine kadar herkes hem güldü, hem düşündü, hem alkışladı. MTTB nasıl Necip Fazıl’ın eviyse, Üstad’a göre muhafazakâr devlet yöneticileri de Büyük Doğru Mektebi’nin öğrencileriydi. Böyle bir itirafa başta Rektör Kemal Bıyıkoğlu alkış tuttu, Prof. Lütfi Ülkümen o yaşına rağmen ellerini avuç içi morarana kadar birbirine vurdu.

MTTB’de “nasıl bir gençlik” konferansı veriyordu. Kağıttan okuyordu. Ancak daha kelimesini bile tamamlayamadan 68 gençliğinin alkışı ve tezahüratının ardı arkası kesilmiyordu. Önce biraz tahammül gösterdi, ardından Mehmet Akif in “… ne söylersen alkışlanacak… şak şak şak’ını hatırlatırcasına; kızdığını yine “ahmaklar” diyerek karşıladı. Ancak gençler bunu da alkışlayınca gülmekten kendini alamadı.

Üstad’ın kimseye “Üstad” dediği duyulmamıştır. Ancak ben yaşadım. Ord. Prof. Dr. eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın vakfıyla bir kira işimiz olacaktı. Bahsettim. Hemen bir kart yazdı “Üstad” diye başlayarak. Büyük Doğu Mektebi’nin temsilcilerinden birine alâka istiyordu. Bunu görünce kiralamayı değil, söz konusu kartı saklamayı tercih ettim. Halâ arşivimde. Hem de el yazısıyla imzalanmış.
Gedikpaşa’daki Büyük Doğu Kulübü’nde hergün toplanır, gündemi değerlendirir, görüşlerimizi alırdı.
Son günlerinde yeniden dirilmekle eş anlamlı “ölümü” merak ediyordu.
Vefat ederken de “demek böyle ölünüyormuş” sözleriyle arayışını noktalarken her fani gibi “Her canlı ölümü mutlaka tadacaktır.” gerçeğini yaşıyor, bıraktığı Büyük Doğu mirasıyla da ülkeyi ve insanımızı emzirmeyi sürdürüyor.

*Üstat, Kartımı getiren, Büyük Doğu gençliğinden kıymetli bir delikanlıdır. Sizin vakıfla alâkalı bir işi var… Lütuf beklerim. Necip Fazıl

(Mehmet Cemal Çiftçigüzeli – Doğumunun 100. Yılında Necip Fazıl – Kültür Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları)

Asılmış Adam

ASILMIŞ ADAM

Cinnet Mustatili üzerinde gezdiğim günlerden birinde… Bahar çiçekleriyle bezeli bir yemiş ağacı, galiba bir kayısı… Ve bu ağacın bir dalında, kopuk bir çamaşır ipi parçası gördüm. İpin yere doğru sarkan ucunda bir düğüm…
Bu düğüm tıpkı bir kafaya, altından sarkan daha ince kısımlar da bir gövdeye benziyordu.
Dakikalarca, kan ter içinde dört nala koşan hayalimi suçlandırırken, manzaradaki müthiş ifadeyi, benzerlik ifadesini tasdikten de kendimi alamadım. Küçük nisbet unsurları içinde tam bir benzerlik… Kendisini ağaca asmış bir adam… Başı hafifçe öne eğilmiş, ayakları da arkasına doğru büzülmüş…
Ey rahatsız hayâl, suç yine sende!.. İstediği kadar benzesin veya benzemesin, bunu niçin görüyorsun?.. Böyle bir şeyi kim görür senden başka bu dünyada?.. Ve iş böyle şeyleri görmeye dökülünce, daha neler görülmez, her şeklin altından neler çıkarılmaz?..
Yâni ne demek istiyorsun?.. Bana intihar etmemi, canıma kıymamı, Allahın emanetine hiyanet etmemi, bunu mu telkin ediyorsun?., Biliyorsun ki, bizi imana bağlayan zincir, bütün insanlık ters fikir üzerinde intihar etse onu taşıyacak ve yine kopmayacak kadar kuvvetlidir. Ne olabilir; taşımaktan âciz kalacağımız sıkıntılar kalbimizi büzer ve ölürüz. Daha?.. Canlı uzviyetimizi meydanda bırakacak bir ruh inkılabının korkusiyle, her ân fezayı kusar gibi ıstıraplar çekebiliriz. Fakat emanete hiyanet eder miyiz? Asla!..
Bu “asla”, her türlü celâdetin dışında, yalnız Allah-tan beklenen ve alınan korunma duygusu, onun lütuf ve keremine gösterilen ve bağlanan güven hissiyle söylenmiştir ve onda kör nefsin payı yoktur. İşte bu nokta, Müslümanın hiçbir şeyden korkmaması; ve yine Allahtan gelen her korkuyu Allah için yenmesi ve şeytanı tepelemesi gerektiğine işarettir, emirdir, borçtur.

Şimdi Allaha dayan ve tekrar et:
-Asla!..

Dudaklarımda acı bir tebessüm, kayısı ağacının yanına gittim, ip parçasını kopardım; ve gelecek saadet günlerinin en kıymetli hâtırası, vasıf dışı ıstırapların feyizli dersi diye, onu çantama koydum, sakladım.

Bu satırları yazarken (22 Mayıs 1953 Cuma, Revirde dişçi odası) dua ediyorum:
- Allahım, beni hayatımda bir mislini görmediğim sıhhat,’irade ve ruh kuvvetine ulaştır, bu ıstırapların neticesini böyle bir saadete bağla ve o zaman bana bu ip parçasına bakarak karar vermenin ve iş görmenin şartlarını bahşet!.. Ey, başımdaki çetin, çetin üstü hesapsız çetin imtihanın sahibi Rabbim, mutlak kudret!.. Senden hangi kuvvet ve tecelliyi istediğimi biliyorsun, lütfet!..

Bu hayal oyunundan daha evvel, Osman Yüksel’e bir zarf vermiş ve şöyle demiştim:
- Bu zarfın içinde vasiyetnamem vardır. Ancak başıma ne türlü olursa olsun, bir kaza gelecek olursa açılabilir. Daha evvel açmayacağına, Allah ve Resulü adına söz veriyor musun?..
Osman, arada bir mübalağayla açtığı gözlerini, bu defa patlatırcasına açarak cevap vermişti:
- Ne var üstad, ne oluyorsun?.. Böyle şeylere şu ân için ne lüzum var?..
- Sen yalnız yemin et, Osman ve zarfı al!.. Osman, mahzun mahzun zarfı almış ve istediğim sözü vermişti.

İlâve etmiştim:
- İnşallah, bu zarfı bir gün, tam sıhhat ve kaygısızlık içinde bizzat açmak bana nasip olur da içindekini beraberce okur ve ibret alırız.
- İnşallah, üstad; böyle olacak İnşallah…
Fakat hastaneye giderken, belki beni orada alıkoyarlar diye zarfı Osman Yüksel’den almış ve aynı merasimle yeğenime teslim etmiştim.
Zarf hâlâ yeğenimde… Kendimi büsbütün iyi hissetmeye başlayınca onu kendisinden alacağım ve çantamdaki ip parçasının yanında, ilk vazifesi bitmiş bir hâtıra unsuru diye muhafaza edeceğim. İp parçası ve dokuz maddeli vasiyetname, istikbale ait başka vazifeler bakımından, birbirini tamamlayacak. İzin verin de onu, Allaha havale ettiğim sırlar arasında saklayayım; ve yine O’nun izniyle, birkaç mahremimden başka kimseye göstermeyeyim…
Yalnız, vasiyetnamemi burada kelimesi kelimesine nakletmişim gibi, altına ilâvesi gereken tefsir cümlesini yazayım:

Bize bu acıları tattıranlara karşı Allah’ın en büyük intikamı, bu acılardan sonra ve bu acılar sayesinde ereceğimiz (erdiğimiz) ruh kuvvetidir. Ben bu satırları yazarken (ereceğimiz), siz bu satırları okurken (erdiğimiz) İnşallah… Dikkat edin; şimdiden “hamdolsun” diyorum.
Vasiyyetnamemde, ölümle burun buruna gelen, ondan da ileriye geçen, ölümden beter şeylerle burun buruna gelen, onlardan da ileriye geçen; bir sürü maddî ve manevî borcu olan, af isteyen, gerisinde beş çocuk ve bir zevce gören, onların maddî ve manevî ihtiyaçlarını dostlarına ısmarlayan ve bütün müminlerle helâlleşen çilekeşin, gelincik renginde bir kalb mürekkebiyle yazılmış dilekleri vardı.
Allah bundan sonra vasiyetnamemi, en geçinden ve en mes’ud şartlar altında yazdırsın bana… O güne kadar da her hareketim, mes’ud vasiyetin günü gününe tatbiki ve telkini olsun…
Allahım, Allahım; Efendimin sözüyle:
“- Sana malik olan neden mahrumdur; ve senden mahrum olan neye maliktir?.”

Aşırılık

AŞIRILIK

Necip Fazıl’da aşırılık diye de adlandırılabilecek fakat aslında bir şeyi sonuna, en uç noktalarına kadar götürmek, o şeyi o uç noktalarda denemek, kurcalamak iştiyakı vardır. Bu özelliği hayatının amacını oluşturacak hedeflerin belirlenmesinde görülebileceği gibi, gündelik hayatın ayrıntılarında da gözlenebilmektedir. Kararını verip de bir teşebbüse geçtiğinde bütün gemilerini yakan adamdır o. Gerilemez. Her fırsatta biraz daha, biraz daha ileriye doğru gider. Şevket Rado’nun aktardığı bir anısı, onun bu yanını iyi belirlemektedir. 1936 yılında Ağaç dergisinin Ankara’da çıktığı sıralarda bir ara aynı evde birlikte oturmuşlardır. Rado anlatıyor : «Ankara’da bir kış gecesi evimizde salamandıramızın etrafında oturmuş ateşi seyrediyorduk. Bir ara salamandıra söner gibi oldu ve bana :
— Şevket şunu biraz karıştır, dedi. Etrafıma bakındım ve :
— Maşa yok ki, dedim.
— İşte şurada uzun bir klişe var, onunla karıştır, dedi tekrar.
Klişe, Ertuğrul Muhsin’in boy klişesiydi.
Salamandıranın kapağını açtım. Klişeyi sokup ateşi karıştırır karıştırmaz klişe alev aldı. Yeşil, mavi, kırmızı, sarı renkler öyle harikulade yanmaya başladı ki, yerinden fırlayıp odanın elektriğini söndürdü :
— Bu şehrayin devam etsin, yakalım bütün klişeleri, dedi.
Öyle de yaptık. Fakat o geceden sonra Ağaç mecmuası klişe bakımından çok sıkıntılı günler yaşadı.» (Tercüman, 30 Mayıs 1983, s. 2)

Bu anekdot, Necip Fazıl’ın kişiliği hakkında çok şey anlatıyor. Sıradan insan için, bir anlık bir keyf uğruna derginin bütün klişelerini yakmak kuşkusuz bir düşüncesizlik diye görülecektir. Fakat Necip Fazıl’da bu bir ruh cömertliğinin ifadesidir. Onun için önemli olan, o ân’ı sonuna kadar, bütün imkânlarını kullanarak değerlendirebilmektir. Bu ruh cömertliği, içinde bir tevekkülü de gizlemektedir : Ben, bana bahşedilen bu ânı değerlendirmekle yükümlüyüm, bu ândan sonra gelecek ânlar bana ait değildir ve benim değildir, düşüncesi barınmaktadır bu davranışta.

(Rasim Özdenören – Mavera Dergisi Üstad Özel Sayısı, 1983)

At Kazası

AT KAZASI

Zonguldak’ta bir at kazası geçirdim ve saatlerce baygın yattım. Baygınlığımda tek bir rüya veya rüyamsı bir şey…

Muayede salonu gibi fevkalâde bir odada; iki yaldızlı koltukta, sırtlarında bâlâ rütbesinin üniformaları ve ellerinde kılıçları, büyük babam ve Abdülhak Hâmid… İkisi de rahmetli… Büyükbabam beni görünce gülümsüyor ve eliyle «gel gel!» diye işaret ediyor. Abdülhak Hâmid ona dönüyor ve:

— Hayır efendim; onun cemiyette yapacak daha çok işi var!..
Diyor.
Bu rüya sona erdi ve ben baygınlıktan sıyrıldım, kalktım…

İnşallah cemiyette yapacağım işler henüz bitmemiştir.

(O ve Ben’den)

Avukat

AVUKAT

Birgün bir başka adam çıkageldi. Üstadın deyimiyle: “Hokkabaz şapkasından tavşan çıkar gibi…” bazı meşhur dâvâlarda avukatlık yapmışmış… Üstadı da en güzel şekilde savunacakmış… Daha bunu der demez ilk şamarı yedi. Üstad birden bire gürledi:

-Bu sözlerinle beni peşinen suçlu kabul etmiş olmuyor musun? Bu inançla neyi savunacaksın?.. Kimi?..Ben suçlu muyum?

-Estağfirullah üstadım, sanıksınız…

-Sanık… Tanık… Yargıç… Yok daha bilmem ne kıç… Kim öğretti sana bu kurbağa dilini?.. Beni bununla mı savunacaksın? Önce Türkçe’yi öğren!.. ( Bakınız: Dil Raporları-Ruhumuzun Dişleri /)

-Başüstüne efendim…

-Ha şöyle… Bundan sonra benim talimatımdan bir adım dışarıya çıkmak yok…

-Yo efendim…

-Efendisi olmayanın efendisi şeytandır…

-Şeytandır efendim…

-Ne?.. efendin şeytan mı?..

-Hâşâ efendim, benim efendim sizsiniz… yani sizi tasdik babında öyle söyledim.

-Tamam, şimdi git, duruşma günü erken gel…

-Emredersiniz efendim…

Bu avukat bir âlemdi. Kısa boylu, iri kafalı, yuvarlak gözlü, tepir suratlı, tombalak bir herifti. Yürürken üstada saygılı olacağım diye ayakları dolaşır, cüppesinin eteği kapılara sıkışırdı. Üstad “Yine mi kuyruğun bir yerlere sıkıştı” diye bağırırdı. Üstad bağırdıkça o daha fazla şaşırır, nerede duracağını, hangi yöne bakacağını, ellerini nasıl bağlayacağını, nereye koyacağını bilemezdi. Günahı boynuna amma… Öyle sanıyorum ki kendisine cesaret gelsin diye duruşma günleri, bir-iki kadeh de yuvarlardı. En büyük sıkıntıyı, mahkemede söz alıp konuşacağı zaman çekerdi. Birgün “ Sayın müvekkilim” dedi. “Sanık”a “Sayın” demek usule uymazdı. Hemen düzeltti:

-Yani “sade müvekkilim” demek istiyordum…

Necip Fazıl yerinden fırladı.

-Ne demek “sade müvekkil?” Bunun şekerlisi de mi olur? Ben “Sayın” değil miyim? Tabii ki “sayın” “muhterem”i karşılıyorsa!.. Benim sesimi bu mantıkla mı cihana duyuracaksın? Kurbağa dilli, gayr-münevver heriiif! diye barbar bağırdı. Reis müdahale etti:

-Kendinize gelin, Necip Bey dedi. Burası mahkeme, tiyatro salonu değil… Aktörlüğü bırakın.

-Gerçekten bu kadar haksızlık karşısında çatlamamak için, Hakkını savunan adam rolünü oynuyorum. Yani aktörlük yapıyorum. Bu doğru… Buranın mahkeme olduğu meselesine gelince… elbette mahkeme… Ve siz de hâkimsiniz. Bense karşınıza çıkarılan peşinen mahkûm… Ve siz de biliyorsunuz. Amma yapacağınız bir şey yok. Hâkim memur değildir. O gerçekten kararlarında hür olmalıdır. Hürriyetse, irade ve vicdandan önce, korkusuzluğa bağlıdır. Halbuki siz korkusuz değilsiniz. Çünkü teminatınız yok…

-Rica ederim Necip Bey. Yani biz emirle mi hareket ediyoruz?

-Öyleyse beni niçin burada tutuyorsunuz?

-Suçlu olup olmadığınızı araştırıyoruz.

-Hâkim, emme basma tulumbaya benzer. Üzerine su dökmeden basarsanız işte böyle hava çıkar.

Bir sürü şeyler anlatıyor; “Hâkimin şurasına basarsanız şu çıkar, burasına basarsanız bu çıkar” gibi izahlarla lâfı uzatıp gidiyordu. Reis tekrar müdahale etti:

-Lütfen sadede gelin, dedi.

Üstad birden plağı çevirdi:

-Saadetteyim efendim, saadetteyim… Çünkü huzurunuzdayım. Huzurunuzda bulunmaktan daha büyük bir saadet olur mu? ( İltifat mı, alay mı, hakaret mi? Pek belli değildi. Üstad devam etti)

-Necip Fazıl şu andan itibaren dilini dişlerinin arasında ezecek, çenesini kilitleyip sonsuza kadar susacak… Ve o yüksek alınlarınızda adalet güneşinin tecellisini bekleyecek…

İş her zaman böyle tatlıya bağlanmazdı. Avukat bu fırsatı kaçırmak istemedi. Güya bu yumuşamış havadan istifade edecekti. Söz aldı, kalktı ve şöyle dedi:

-necip fazıl, Yalman aleyhinde kampanya açmıştır ama suçluları tahrik ve teşvik etmemiştir. Eğer öyle olsaydı, yapılan aramalarsa, sanıkların evlerinde, Büyük Doğu mecmua ve gazeteleri bulunurdu…

Diyecekti ki, Üstad ok gibi yerinden fırladı ve avaza çıktığı kadar bağırdı.

-Yuuut, o kelimeyi yut!.. Yut diyorum, yuuuttt!.. Yuuut!..

Adam bir defa ağzını doldurmuştu. Kelimenin yarısı da çıkmıştı. Böyle bir felaket olacağını nerden bilsindi? Dolu dizgin gidiyordu. Anında yutmak kolay mıydı? Araba tam gaz giderken, geri vitese takar gibi… “Bup… bup… Buuuuuppp…” dedi ve çok şükür, kazasız, belasız durabildi.

Üstad derin bir nefes aldı. Bir kelimeyle kıyamet kopmazdı. Ama mantık yanlıştı. Üstad haklıydı. O hiç “Sanıklar benim okuyucum değiller” dememişti ki… “Bunların Büyük Doğu’lardan haberleri yok, olsaydı aramalar sırasında evlerinde, bu gazetelerden bulunurdu” diyecekti. “Bup… Bup…” diyerek yuttuğu, işte bu “bulunurdu” kelimesiydi. Tabii ki öyle söylemesi çok yanlış olacaktı. Çünkü hepimizin evlerinde cilt cilt Büyük Doğu’lar bulunmuştu. Anlaşılan avukatın dosyadan hiç haberi yoktu.

İşte avukatlarımız bunlardı. Herkesin şahsen tuttuğu beş, on avukat daha vardı. Parasız bile geliyorlardı. Çünkü ün kazanacaklardı.

( Hüseyin Üzmez – Malatya Suikastı )

Aziz Nesin’den Üstad’a Mektup

AZİZ NESİN’DEN ÜSTAD’A MEKTUP

Üstad,

Çoktan beri ziyaretinize gelmek istiyorum. Ancak ben, sizden çok uzakta oturuyorum. Çatalca’da kimsesiz çocuklar için kurduğum vakıfta yaşamaktayım. Yine de bir gün ziyaretinize geleceğim.

Kültür Bakanlığı büyük ödülünü kazandığınız için sizi candan kutlarım. Bu ödülü almakla Kültür Bakanlığını onurlandırdınız.

Size gelecektim, ama üç gün sonra Almanya’ya gidiyorum; bir ay sonra döneceğim.

Altı yıldan beri ‘Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı’ adı ile bir yıllık çıkarmaktayım. Size son sayısını gönderiyorum, tetkik etmeniz için. İnşallah yüzüncü yaşınızda da sizi tebrik etmek bana kısmet olur. Ben sizden dokuz yaş küçüğüm.

Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı için, 75. yaşınıza dair bir yazı vermenizi rica ediyorum. Bu yazıyı eski Türkçe yazabilirsiniz. Size daha kolay gelirse. Yazmaya zamanınız yoksa bu mektubu size getiren hanıma söyleyerek yazabilirsiniz. Ama ben sizin yazınızı tercih ederim.

Yazı, istediğiniz uzunlukta olabilir. Her ne isteseniz yazınız. Mesela 75. yaşınız dolayısıyla bir muhasebe, geçmişle muhasebe… yahud hatıralarınızdan bir bölümü anlatabilirsiniz. Şiirinizde yahut tiyatro yazarlığınızdaki merhaleleri de açıklayabilirsiniz ya da büsbütün başka şeyler…

Yazınızla birlikte bir de fotoğraf rica ediyorum.

Bu yıllığın neşri gecikmişti. Bu münasebetle mümkün olduğu kadar çabuk gönderirseniz beni sevindireceksiniz.

Ziyaretinize geleceğim.

Yolunuz düşerse bir gün vakfa da misafir etmekten şeref duyarım.

Neslihan Hanımefendiye lütfen saygılarımı bildiriniz.

Her zaman dostluklar…

Aziz Nesin