Hatıralar ve Hayatındaki Diğer Kişiler

Üstad’ı Anlatan Şiir

ÜSTAD’I ANLATAN ŞİİR

* Üstad’ın sizin şiirinize sahip çıkışı olayını anlatır mısınız?

Şiirden anlayan ve güzel şiir okuyan Oktay Önen isimli bir orman mühendisi ile Mehmet Kaplan, Üstad’ı Büyük Doğu’da ziyarete gitmişler. Masanın üstünde yayınlanacak yazılar arasında bana ait bir şiiri gören Mehmet Kaplan almış ve “Üstad bu ne güzel şiir. Sen mi yazdın?” diye sormuş. Üstad da “Evet, ben yazdım” demiş. Oktay Önen gülerek “Üstad, bu şiirin yazarını ben tanıyorum” deyince; Üstad:
“Ben de tanıyorum. Mahsus benim olduğunu söyledim ki bakalım bu şiir senin klasına uygun düşmez diyor musun, demiyor musun?” diye. Seni denemek istedim. Ama sen de “Senin klasına uygun” cevabını verdin. Evet, bu şiir Süleyman Arif Emre’ye ait.

* “Suların Şarkısı” adlı şiir kitabınızda Üstad’ı tarif eden bir dörtlüğünüz var. Onu teybimize okur musunuz?

Memnuniyetle. O meşhur dörtlük şöyle:

“Zulmü çekmiş hem de şerh etmiş kitap,
Yüz değil bu şerha şerha ıstırap
Ürperir her lahza hassas bir yara
Olmuş aşkın ıstırabından harap”

Süleyman Arif Emre

Üstad’ın Elini Öpmek

1975′te İstanbul’dan ayrıldıktan sonra İzmir’e yerleşmem icap etti. Üstad bir kaç kez İzmir’e geldi ve orada elini öpmek tekrar nasip oldu. Herkes bilir, Üstad kimseye elini öptürmezdi. Kendisini çok seven bir arkadaşım zorla elini öpmek isteyince “güreşe mi geldin” diyerek söylenmişti.

1983 yılının Mayıs ayında Eskişehir’de askerlik yapıyordum. Bir cuma günü Adapazarı’na geçtim. Trende giderken hıdrellezi kutlayan kalabalık bu günlerin Üstad’ın vefatından onbeş gün kadar önceye tesadüf ettiğini gösteriyordu. Telefon ettim. Pazar günü beklediğini söyledi. Abdullah Gül, Mete Doğruer ve ben birlikte gittik. Bizi üst kattaki kendi odasına aldı. Yorgun bir hâli vardı. Gözleri galiba artık çok iyi göremiyordu. Sakalı ne kadar da çok yakışmıştı. Günlük hadiselerden bahsetti. Muhakemesinde en ufak bir zaaf eseri yoktu. Biraz endişeyle bir fotoğraf çektirmek istediğimi söyledim. Lütfen kabul etti. Sakallı haliyle yanında çekilmiş bir fotoğrafım yoktu. Galiba ikişerli durarak bir kaç fotoğraf çektirdik.

Sonra Eskişehir’de radyodan vefat haberini aldım. Cenazesine katılamadım. Ancak bu üzüntüyü hâlâ hissederim. Allah rahmet eylesin.

(Necip Fazıl Kısakürek- Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları – s.350)

Üstad’ın M. T. T. B. Ankara Şubesindeki Konferansı

Yıl 1974, MTTB Ankara Şubesi Başkanıyım. Üstad’a Ankara’da konferans verdireceğiz. Yer Maltepe’de Gölbaşı Sineması (şimdi yerinde Telekominikasyon kurumu var).
Sinema salonu tıklım tıklım. Sinema sahibiyle beraberiz. Adam bu binada böyle bir kalabalık görmedim diyor. Üst balkonlardan insanlar salkım saçak aşağıya sarkıyorlar. İzdihamdan sanki bina patlayacak.
Fuayeye ses düzeni kurduk. Üstad’ı daha çok insan dinlesin diye. Konferans anı geldi. Üstad oturarak konuşacak, ben sahnede perde arkasındayım. Yanımda arkadaşlar ve sinema sahibi var, bina yıkılmasın diye dua ediyoruz. Hiç unutamadığım iki detay;

Birincisi; konuşma masasına iki mikrofon koydurdum Zenger’e, hava olsun diye, ancak birisi canlı, Üstad konuşmaya başlamadan önce mikrofonların kafasına tık tık diye rastgele vurdu. Ses gelmeyeni ağzının önünden uzaklaştırdı. Konferans boyunca canlı mikrofona konuştu.

ikincisi; biz kürsüye Bafra sigarasını daha önceden koyduk. Ancak tam konuşmaya başlayacağı zaman kültablası olmadığını farkettik. O anda müdürün odasından getirip koyduğumuz kültablası meğer bir bira firmasının eşantiyonu değil miymiş. Üzerinde ismi ve logosu var. Üstad konferans boyunca sigara içti, ancak külünü hep kürsünün yanından işaret parmağıyla yere silkeledi.

(Necip Fazıl Kısakürek- Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları – s.353)

Uydurma Mektup

UYDURMA MEKTUP

Celse gününü nasıl iple, her baklası bir ton ağırlığında bir zincirle çektiğimi hayal edebilir misiniz?.. O sırada, komedi içinde dram, dram içinde komedi, insanı hüngür hüngür güldüren ve kahkahayla ağlatıcı bir hadise:

Hapishaneye Beyrut’tan Arapça bir mektup gelmiş… Malûm ya, hapishaneye gelen her mektup açılır. Açmışlar… Mektup Arapça ve “İhvan-ı Müslimin” isimli meşhur “Müslüman Kardeşler” teşkilatından… Onu mahkûmlardan Arapça bilen birine tercüme ettirmişler… Bu adamdan haber aldım. Dedi ki:
-Mektup, uydurma ve son derece acemice bir lisanla yazılmış… Belli ki, onlardan değil… Mektupta, İslam
yolundaki mücadelenizi hayranlıkla takip ettiklerini, size yardım olarak mühimce bir para gönderdiklerini, parayı Galata’da Fındıklı’ya çıkan büyük cadde üzerindeki arap baklavacıdan aldırtmanızı söylüyorlar… Zarfta Beyrut’tan geldiğine ait damga ve pullar tamamsa da bu işin bir tertip olduğu her halinden belli…
-Ayol, dedim muhatabıma; bu mektup bana değil, savcıya gönderilmiş… Hiç böyle bir şey olsa hapishaneye mektup yazılır mı?
Ve hemen anladım ki, mektup, tercümesiyle beraber savcıya gönderilmiştir. Zira bana ondan hiç bahseden yoktur.
Tabii savcının bu işe güleceğini farzederek aldırmadım. Fakat düşmanlarımın ne denî tertipler peşinde olduklarını görmekten de tiksindim. Bereket versin ki, kazlardan daha ahmaktılar ve beni cidden zor duruma düşürecek zeki bir tertip hayal etmenin anlayışından mahrum bulunuyorlardı.

Hiç düşünememiştim ki, Ankara Savcılığı, Galata’daki tatlıcının sorguya çekilmesi için mahut karalamayı İstanbul Savcılığına gönderecektir ve oradaki, adı hicaptan gelen Hicabî, bu kurbağaların bile güleceği budala komedi karşısında bir dram heyecanına düşüp, mal bulmuş mağrıbî gibi hadisenin üstüne abanacaktır. Şu kadarını da kaydedeyim ki, o zaman İstanbul Savcısı Bay Hicabî, Antepli olmasına rağmen dönme bir hukuk profesörünün damadıdır, yani bir dönme kızının kocasıdır ve Ahmed Emin’e ikinci bir kayınbaba gözüyle bakmak mevkiindedir.

Celse günü geldi. O sabah sinekkaydı traş oldum. Yeni elbiselerimi giydim, bavulumu hazırladım ve tahliye kararından sonra gereken muamele için hapishaneye döner dönmez çabucak ayrılabileyim diye her tertibatı aldım.
Muhakeme tabiî seyrini takip etti. İlk defa olarak ben yerime mıhlanıp kaldım. Ne tahliyemi istedim, ne bir şey…
Karar:
-Necip Fazıl’ın tahliyesine…
Kararı ayakta dinlerken başımı yere eğmişim…
Reis sordu:
-Niçin başınızı eğiyorsunuz?
-Utancımdan…
Diyemedim.
Hapishaneye döner dönmez, hakkımda İstanbul Savcılığından çıkarılmış ve telle Ankara’ya bildirilmiş bir tevkif kararını bana tebliğ etmesinler mi?

Mahut Beyrut mektubu meselesi…

Zavallı tatlıcıyı yakalamışlar, poliste kıyasıya dövdürtmüşler ve bana vermeye memur edildiği (!) paranın hesabını sormuşlar… Baklavadan başka bir şeye aklı ermeyen bîçare, yemin üstüne yemin ederek:

-Ben Necip Fazıl adında kimseyi tanımam!.. Ne ismiyle ne de şahsiyle… Ne yüzünü görmüşlüğüm ne de bahsini işitmişliğim var!.. Kimler uyduruyor bu kuyruklu yalanı?

Diye inlemiş, dövünmüş ama dinleyen kim?.. Onu, mahkemeye damga bastırıp attırmışlar içeriye… Bir de, tam hapisten çıkacağım günde aynı mahkemeden hakkımda bir tevkif kararı daha…

Beni almak üzere hapishaneye gelen yeğenim vaziyeti öğrenince şaşırıp kaldı. Ankara Valisi tarafından çağırıldığını ve kendisine, bana teslim edilmek üzere 3.000 lira verildiğini söyledi.

-Ağabey, dedi; bu gibi siyasî tavassutlar bana giran geliyor! Beni bu işlere memur etmeyiniz!

Yeni vaziyeti alakalılara bildirdim ve İstanbul’daki avukatıma telgraf çekerek üst mahkeme nezdinde itirazda bulunmasını istedim.

Eski mahkumiyetimi bitirmiş ve Malatya tevkifinden de kurtulmuş olarak zindanda yeni halka boynumdan çıkıncaya kadar birkaç gün kaldım; ve bir gün revirde yatağımda başımı ciğer rengi duvara çevirmiş, her an tekrarladığım “Allah” kelimesinin deryasında uykuyla uyanıklık arası çırpınırken, kulağıma bağrılır gibi bir ses geldi:
-Tahliyen geldi!
Fırladım. Yanımda kimse yok… Revirin kapısına doğru bir iki adım attım, atmadım ki, demir kapı gıcırdayarak açıldı.
Bir gardiyan:
-Müjde, müdüriyetten çağırıyorlar! Tahliyen gelmiş…

(Benim Gözümde Menderes’ten)

Vatanseverlik

VATANSEVERLİK

Necip Fazıl, Münevver Ayaşlı’ya:
“Ben vatanseverlik ölçüsü olarak bir test buldum. En koyu vatansever görünenlere soruyorum:”Abdülhamid Han’ı sever misiniz?” Böylece onu sevenlerin gerçek vatansever olduğunu anlıyorum.
Ayaşlı’nın karşılığı şöyle:
“Ben bu teste bir ilave daha yapmak istiyorum. ‘Necip Fazıl’ı sever misiniz?’ diye sormak lazım. Verdikleri tepkiye göre vatanseverlik ölçülerini tesbit edebilirim.”

(Edebiyatımızın Güleryüzü – Mehmet Nuri Yardım)

Yalçın Toker

YALÇIN TOKER

Yalçın Toker, bir zamanlar Üstadın da eserlerini basmış olan Toker Yayınlarının kurucusu ve sahibi. Yalçın Toker’in kaleme aldığı aşağıdaki yazısında yayınevinin kuruluş ve ilerleyiş safhalarını, Üstadın eserlerinin Toker yayınlarındaki basılış macerasını ve Üstadla ilgili bazı hatıralarını, Üstadın Toker Yayınları hakkında yazdığı bir makalesini okumak mümkün:

Ben Yalçın Toker’im.. Toker Yayınları’nın kurucusu ve sahibi..

Babıali mürekkebini ilk olarak 1954′te spor muhabiri olarak çalışmaya başladığım Yeni Sabah gazetesinde yalamıştım. Spor gazeteciliğim Yeni Sabah, Tercüman, Son Havadis gibi gazetelerde, muhabirlik, yazarlık, servis müdürlüğü düzeylerinde devam etti. Gazeteciliğe devam ettiğim sırada 1963′te Toker Matbaasını kurdum. Matbaamda günlük Türkiye Ticaret Postası gazetesini çıkardım. Sonra kitap da yayınlamağa başladım. Böylece Toker Yayınları ortaya çıktı.. Yayınevinin kuruluş tarihi 1966′dır. Yani Toker Matbaası şu anda 45, Yayınevi ise 42 yıllık bir maziye sahip bulunmaktadır. Burada Yayınevini kurduğum günlerin anılarından hatırımda kalanları, çala kalem yazacağım. Dilerim o günlere ait anlatacaklarımın arasından, basın tarihimizle ilgili çalışma yapanlar da kendileri için yararlı olacak malzeme bulabilirler.

İlk bastığımız kitap, 3 ciltlik Ehli Kıble Savaşları isimli eserdi.. Kitabı basmamın hikayesini anlatayım.. Türkiye Ticaret Postası isimli gazetemde çalışanlardan biri de rahmetli Yakup Özdemir’di. Kendisini bana o zamanki Tercüman Gazetesinin sahibi Kemal Ilıcak tavsiye etmiş ve göndermişti. Gazetede Yakup Bey’in, Ehli Kıble Savaşları isimli bir tefrikasını yayınlıyorduk. Bunu kitap halinde basmamı istedi. Ben de onun hatırını kıramadım, eserini üç cilt halinde bastım. Böylelikle gazetecilik ve matbaacılıktan sonra kitapçılık piyasasına da adım atmış oluyordum. Sonra bu üç kitabın ardından aynı yazarın daha önce Tercüman’da tefrika edilen Kazıklı Voyvoda isimli tarihi romanını yayınladım.

Hem gazeteciğe devam ediyor, hem de kitap da yayınlıyordum. Bu yüzden Babıalideki gazeteci arkadaşlarımdan bir çoğu, yazdıkları kitapları yayınlamam için bana baş vurmaya başladılar. Huyumdur.. Kolay kolay hiç kimseye “hayır” diyemem. Ehli Kıble Savaşları, Kazıklı Voyvoda kitapları iyi satılmamış, ziyan etmiştim. Buna rağmen o tarihte Hürriyet’te çalışan Necmi Onur isimli arkadaşımız Hac röportajlarından hazırladığı Hac Rehberi isimli kitabını getirdi. Birinci hamur kağıda, büyük boy, renkli tabloları ile bu kitabı da bastım. O kitap da pek satılmadı. Zaten Türkiye Ticaret Postası isimli gazetemde, o tarihte Babıali’de hangi arkadaşımız işsiz kalmışsa, sigortası, basın kartı devam etsin diye bana geliyor, kadroya alıyordum. Onun içindir ki gazetecilikten de para kazanamıyordum. O tarihte bizden başka üç ticaret gazetesi daha vardı ve hepsi de resmi ilandan güzel para kazanıyorlardı. Çünkü Basın İlan Kurumu çalışan fikir ve beden işçilerinin maaş tutarları kadar ilan veriyordu. Onlar bordrolarında çalışıyor gösterdikleri kişiler adına ilan parası alıyorlar, bense aldığım ilan paralarının hepsini kadromdaki arkadaşım olan gazetecilere dağıtıyordum. Bastığım kitaplardan da yüzüm gülmediği için, matbaacılık faaliyetlerimden kazandığımı gazete ve kitap basma işlerinde harcıyordum. Beni sevenler, bu arada ağabeylerim falan “senin nene gerek gazete çıkarmak, kitap yayınlamak, ya spor yazarlığına devam et paşa paşa al maaşını mesleğinde ilerle, ya da hepsini bırak avukatlığını yap!” diye akıl veriyorlardı. Ama Babıali mürekkebini yaladıktan sonra ondan kurtulmak mümkün değildi ki..

Neyse ben, beni sevenlerin akıl vermelerinin devam ettiği kararsızlık günlerimde, sırtımdaki kitapçılık ve gazetecilik yüklerinin ağır mali sorumluluğunu taşıya taşıya tam 5 yılı geride bırakmayı başardım. Yıl 1968 oldu.. O tarihte matbaam, gazete ve yayınevim Nuruosmaniye Caddesindeki Hasırcıoğlu Hanının üç katında idi. Caddenin karşısında da Topbaşların çıkardıkları Sabah Gazetesi vardı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek de o sıra Sabah’ta yazıyordu. 1968 yılının Şubat ayında bir gün Necip Fazıl üstad gazeteye giderken bizim matbaaya uğramış. Kitapçılığa başladığım için beni tebrik etmek istiyormuş. Hemen aşağı indim kendisini merdivenlerde karşıladım. Bir sade kahve istedi, birkaç yudum alıp bıraktı. Fincanı tamamlamak adeti değilmiş. Konuya direk girdi. İstersem kendi kitaplarını basabileceğim teklifinde bulundu. Üstad’a bu teklifi bir gün düşüneceğimi söyledim ve “yarın cevap vereceğim” dedim. Babıalinin eskilerinden danıştığım bazı kitapçı ve gazeteciler “devlet kuşu kondu başına, kitapçılığa devam etmek istiyorsan bu fırsatı kaçırma!” derlerken, bazılar ise “Aman ha! O işe sakın girme!” öğüdünde bulunuyorlardı.

Ertesi sabah Üstad Necip Fazıl bizim matbaaya yine geldi. Ben henüz kesin kararımı vermiş değildim ama, üstadın sıcak tavrı ve bana bakışları karşısında sanki büyülenmiş gibiydim. Hemen, “Tamam üstadım” cevabını verdim. Dedim ya kolay kolay kimseye hayır diyemem.. Üstad, hiç vakit kaybetmeden, üzerinde “Büyük Doğu-Siyasi ve Edebi Dergi” yazılı bir antetli kağıt çıkardı çantasından ve kendi el yazısı ile şu satırları yazdı:

“Temlik Senedi… Yeni İstanbul Gazetesinde tefrika edilen Peygamber Halkası isimli eserimi (tahminen 13 forma) 5000 baskı adedi üzerinden birinci baskı neşir hakkı olarak Toker Yayınevi sahibi Yalçın Toker’e sattım ve bedelini nakten ve tamamen alıp işbu temlik senedini imzaladım. Satış bedeli üç bin liradır. 20.3.1968. Necip Fazıl Kısakürek. İmza”

Yani ne parayı, ne basılacak adedi, en önemlisi de hangi kitabı basacağımızı konuşmuş değildik. Hepsine üstad kendisi karar vermiş, kararını bu temlik senedine dökmüş ve imzalayıp bana paran var mı yok mu diye bile sormadan “Hadi bakalım Toker öde üç bini.. Üçünün de mor binlik olmasını tercih ederim..” demişti.

Ben de gelişi sırasındaki aynı büyülenmiş halimle gidip muhasebeye imzaladığı kağıdı bırakıp, veznedarın hemen bitişikteki Türk Ticaret Bankasına gitmesini ve üç adet mor binlik alıp getirmesini söyledim. O sıralar bin liralık banknot kolay kolay bulunamazdı. Getirilen 3 adet mor bin liralığı ve üstada teslim ettim.

Peygamber Halkasını bastık.. İlk defa dört renkli ofset kapak içinde, Amerikan tutkal plastik ciltli bir Necip Fazıl kitabı çıktı piyasaya.. O zamana kadar Necip Fazıl’ın Halkadan Pırıltıları, O ki O Yüzden Varız’ı falan vardı piyasada.. Hepsi de renksiz karton kapaklar içinde, formaları ağız ve üstten traş bile edilmemiş halde kitaplardı onlar. Biz dört renkli, modern resimli bir kapakla kitabı hazırlamaya başlayınca, bazı arkadaşlar endişelerini ifade etmişlerdi. “Necip Fazıl’ın muhafazakar okuyucu nasıl karşılar, onlar böyle cicili bicili kapağı yadırgamaz mı?” falan diyorlardı. Ama biz bastık, 7,5 lira da fiat koyduk.. Kitap su gibi de sattı.. Yüzüm gerçekten gülmüştü. İlk defa bir kitabımız ilgi görüyordu.

Peygamber Halkasını, 21. 5. 1968′de Vahdettin, 18.6. 1968′de Türkiye’nin Manzarası, 3.7.1968′de Çöle İnen Nur , 14. 8. 1968′de Binbir Çerçeve(4 cilt), 3.10.1968′de Son Devrin Din Mazlumları, 5.11.1968′de Tanrı Kulundan Dinlediklerim (2 cilt) kitapları için imzaladığımız sözleşmeler ve ödemeler izledi. Yani üstad sözleşmeleri hazırlıyor, bana sadece imzalamak kalıyordu. Yedi ay gibi kısa bir zaman içinde yedi kitap için ödeme yapmış, bunları yayınlama yükünün altına girmiştim. Yüzlerce formalık kitabın dizilmesi tashihlerinin yapılması, kağıdı, basımı, cildi kolay iş değildi elbette.. Tashihleri Üstadın talebelerinden Hüseyin Arı ve bizim Yayınevinin müdürü Kemalettin Keçeci büyük titizlik içinde yapıyorlardı. Bu arada üstadı çok seven, ona çok bağlı Üniversite talebeleri de matbaaya geliyor, Hüseyin Arı’ya kitapların tahsislerinde yardımcı oluyorlardı. Şu anda belki yanlış hatırlamış olabilirim ama, bu talebelerden biri de şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü.. Elbette “Siz miydiniz?” diye sorma kabalığında bulunacak değilim. Ama Hüseyin Arı’ya rastlarsam durumu ondan sorup öğrenmek isterim.

Neyse devam edeyim.. O tarihte bizim matbaa, gazete ve yayınevinin bulunduğu Hasırcıoğlu hanı satılığa çıkarılmıştı. Hanın sahibi Rıdvan Hasırcıoğlu beni çağırttı. Hanı satacağını alabilirsem bana çok ucuza vereceğini söyledi. Biraz param vardı, gerisini borçlanarak, banka kredisiyle falan tamamlayabilirdim. Birkaç deneyimli arkadaşa danışayım dedim.. Danışmaz olaydım.. Çoğu bana, “Parayı hana mı gömeceksin.. O parayla bir iki makine daha al, bir mücellithane kur.. O tesis sana bir değil birkaç han aldırır ilerde..” diyerek aklımı çeldiler. Ben o makinaları yıllar sonra işçilerin tazminatlarına karşılık bedava dağıttım. Hasırcıoğlu Hanı ise şimdi trilyonlar ediyor..

Bunları da geçeyim.. Boş yere hayıflanacak değilim. Parada gözüm yok ki.. Buna benzer daha ne enayiliklerim oldu anlatamam.

Türkiye’nin Manzarası’nın fiatını 5 lira koymuştum. Ebadı da o güne kadar alışılmışın dışında idi. Baskısı, ofseti gibi yeniliklerinin yanı sıra bir de boyutu inkılap yapmıştı. Kitap peynir ekmek gibi satıyordu. Hiç unutmam Beyazıttaki Beyaz Sarayda dükkanı olan bir kitapçı arkadaş her gün gelir, iple baş etek bağlanmış 50 adetlik bir paket Türkiye’nin Manzarası alır götürür satar, ertesi günü bir paket daha almaya gelirdi.

Böylece Necip Fazıl’ın kitapları birer birer piyasaya çıkarıyor, kitap piyasasında biz de büyük sükse yapıyorduk. Gidişattan biz de memnunduk, üstad da.. Bu arada Necip Fazıl çeşitli Anadolu şehirlerine Konferanslara gidiyor, beni de mutlaka yanında götürüyordu. Konferasnslara ait üstadla ilgili pek çok anım var.. Belki ileride onları da anlatırım.

******

1968 yılında hepsi de Necip Fazıl rabıtalı bu başarılı faaliyetlerimizden söz ettim ama, 1967’deki gelişmeleri atlamış olduğumu hatırladım. Onun için şimdi önce biraz da onlara temas edeyim. Hilmi Kitabevi Türk kitapçılık tarihinin en önemli yapı taşlarından biriydi. 1967 de kapanmak üzereydi, ya da kapanmıştı.

Kurucusu ve sahibi Hilmi Bey öldükten sonra varisleri Kitabevini ve eserlerini toptan satmak istemişler. Hilmi’nin en son çalışan elemanı olan Abdullah Tanrınınkulu bana bu durumu haber verdi. Karaköy’deki bir hanın üst katlarında mirasçıları temsil eden bir beye gidip görüştük. Kitabevinin ismini, sahip olduğu telif haklarını ve mevcut kitap depolarını bir sözleşme yaparak satın aldım ve parasını ödedim. Büyük çoğunluğu eski harflerle olmak üzere, 7 kamyon dolusu kitap ve kilişeleri Nuruosmaniye’deki bizim Matbaaya taşıdık. Eski harflerle basılmış olan eserler arasında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanları, Ahmet Refik’in Tarihi Umumileri ve öteki pek çok değerli kitaplar vardı. Yeni harflerle basılmış olanların bazılarına yeni kapaklar basıp taktırarak satışa sunduk. O tarihlerde Milliyet Gazetesi’nde kelimesi 200 kuruşa Yayın İlanları köşesi vardı. Size bu satırları yazarken, unuttuklarımı hatırlamak için o ilanlardan birini dosyamda buldum.

O ilanda şu ibare ve kitaplar var: TOKER YAYINLARI (Hilmi Kitabevi Külliyatının Sahibi): Hüseyin Rahmi Gürpınar serisi: Kadınlar Vaizi 250 kuruş, İki Hödüğün Seyahatı 250 kuruş, Mürebbiye 500 kuruş.. Ve yazarın öteki bütün kitapları.. Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’su, Saray ve Ötesi eserleri ve diğerleri.. Abdülhak Şinasi’nin Boğaziçi Mehtapları ve diğer eserleri.. Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Lügatı.. A. Cevat Emre’nin İki Neslin Tarihi..Ve daha pek çok Türk yazarı ve eserleri.. Batıdan Seçmeler bölümünde Emil Zola’nın Nana’sı, Tolstoy’un Katya’sı, Puşkin’in Kar Fırtınası, Shakespeare’in, Voltaire’in, Tagore’un Bülent Ecevit tarafından Türkçeye çevrilmiş kitapları.. Biliyor musunuz ki, çoğunun yayın hakkı bana ait olan bu kitaplar, günümüzde üzerinde ufak bazı değişiklikler yapılarak sağda solda aynen basılmaktadır.

O eserlerin kıymetini ben o zaman bilememiştim. Bu sebeple yedi kamyon dolusu eski harflerle basılmış antika kitabı sahaflarda bir şahsa devrettim, kemdim Hilmi Kitabevi ismiyle yetindim. Sahaflardaki arkadaş yarım kamyon kadar eski harfli kitabı birkaç günde sattı ve tamamı için bana ödeyeceği parayı çıkardı. Geriye kalan 6 kamyon kitap da kendisine kar kaldı.. Gözüm yok, helal olsun diyorum.. İş bilenin kılıç kullananın.. Ne ise Hilmi Kitabevi konusunu burada noktalayayım da Toker Yayınevi konusunu anlatmaya devam edeyim.

O dönemin en çok satan gazetelerinden biri de mukaddesatçı çevrelere hitap eden Şevket Eygi’nin çıkardığı “Bugün” gazetesi idi. Bugün’de Necip Fazıl Kısakürek’in yanı sıra başka yazarlar da vardı. Tabii en çok ilgiyi de Şevket Eygi’nin yazıları çekiyordu. Bu arada ben de Necip Fazıl’ın tavsiyesi ve aracılığı ile Topbaşlar’la Sabah gazetesini satın almak üzere mutabık kalmıştı. Fakat son dakikada bir gevezeliğim yüzünden gazeteyi Şevket Bey aldı. O olay tabii Toker Yayınları’nın tarihçesinin konusu değil. Onun için buraya almayacağım.. Hazırlamaya başladığım“Gazetecilik ve Kitapçılık Anılarım” isimli kitabımda anlatmayı düşünüyorum.

Toker Yayınları’nın tarihçesine ışık tutacak yazılardan birini Necip Fazıl Kısakürek Bugün’de yazmıştı. Üstad, yazısının en başına Toker’i aldığı makalesinde dönemin yayınevlerini şöyle anlatmıştı:

“YAYINEVLERİMİZ..

Hemen her sohbet ve konferansımda başlıca tavsiyem; mutlaka basınımızı, yayınevlerimizi kurmamız ve güzel sanatlar arsasını manevi süngü hücumlarıyla zaptetmemiz lazım! Kurtuluş aksiyonumuzun en tesirli şubelerinden biri budur!

Artık saadetle görüyoruz ki, ortada Bugün gibi, satışı yüzbine yaklaşan, nar-ı Beyza(beyaz ateş) şiddetinde bir gazetemiz bulunduktan başka, sesi kısık ve dili kekeme olsa da onun ardından gelen bir gazete daha, ayrıca hamleli dergiler ve hepsinin üstünde 20’ye yakın yayınevimiz var.

Davanın gerçek yolu ve kalplerde nakşı mutlaka kitaplık hacme muhtaç olduğuna göre yayınevi kıymetini başa almalıyız.

Toker, Bedir, Fatih, Sebil, Yağmur, Nur, Rahmet, Sönmez, Cağaloğlu, İrfan, Işık, Bahar, Sinan, Hilal, Serdengeçti, Toprak yayınlarını, davamıza hararet ve samimiyetle bağlı, hiç biri büyük çapta olmasa da, ortanca ve küçük boyda, fakat son derece vaatkar teşebbüsler olarak tesbit etmek isteriz.

Aralarında bilhassa Toker yayınevini, önceki hafif temayüllerine rağmen bizimle temasa geçtikten sonra kendisine yakıştırdığı Milliyetçi ve Mukaddesatçı neşriyatın önderi vasıflarından ötürü tebrik etmek borcumuzdur…”

Necip Fazıl Üstadın verdiği hızla kitap dünyasında büyük mesafeler katetmiştik. Her gün yayın adedimiz çoğalıyordu. Bu arada Üstadın kitaplarının trajları 3 binden başlamış, 5, 6 binlere çıkmıştı. Ayrıca üstad kitaplarının telif hakkı sözleşmelerini bizzat kendisi kaleme aldığınsa “şu kader adet birinci baskı veya ikinci baskı” gibi ibareler kullanırken, son zamanlarda bazı kitaplarının bütün baskı haklarını, noter senedi ile “gayrikabili rücu” şerhleri de koyarak, bana vermeye başlamıştı. Kendisine, “Üstadım bunu yapmamalısınız, bu eserler çocuklarınıza bırakacağınız mirasınızdır..” şeklinde uyarıda bulunduğum zaman şöyle demişti: “Benim 70 tane eserim var, bunlardan 7 tanesini sana bıraksam ne çıkar.. Sen de benim bir evladımsın..”

Ve böyle dedikten sonra da, 13 Ağustos 1969 tarihinde İstanbul 8. Noterliğinde imzaladığımız 23662 no.lu mukavele ile 7 eserinin bütün baskı haklarını bana satmıştı. Halen dosyamda bulunan bu mukavelede aynen şu sözler yer alıyordu:

“Aşağıya imza edenlerden ben Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Çöle İnen Nur, Peygamber Halkası, Türkiye’nin Manzarası, Son Devrin Din Mazlumları, Vahidettin, Ulu Hakan Abdülhamid Han isimli cem’an yedi eserimin topyekün ve bilcümle telif, neşir haklarını gayrikabili rücu olarak Toker Yayınları sahibi Yalçın Toker’e 10 bin lira bedel karşılığında devri temlik ettim ve bedeli temliki kendisinden nakten ve tamamen ahzu kabz ettim..”

Ama ben bu noter senedinden doğan hakları, sonraki baskılarda kullanmak niyetinde değildim ve asla kullanmadım. Zaten hukuk sistemimize göre vazgeçilmez haklardan olan telif haklarının tamamen satılması mümkün değildi. Kullanmamamın gerçek sebebi ise, bu hukuki durum değil, o kitapların üstadın çocuklarının hakkı olduğu inancımdandı. İstesem sözleşmenin yasal mahzurunu ortadan kaldırmak üzere, o yedi eserin 100’er bin baskısı ibaresini koydururdum. Dediğim gibi zaten istemiyordum. Şimdi üstadın bütün kitaplarını çocukları basıyorlar. Ben de sevinerek izliyorum. Ve içimden şöyle diyorum: “Necip Fazıl o yedi kitabın bütün haklarını, sen de benim evladımsın diyerek vermişti. O halde Necip Fazıl’ın çocukları Mehmet, Ömer, Osman da benim kardeşlerim oluyorlar.. Yani ben gerçek ağabeyleri sayılıyorum. O halde, kitaplar üzerinde bir hakkım varsa ben de o hakkımı kardeşlerime helali hoş ederek bırakıyorum..” Büyük Doğu yayınlarının ilelebet başarıyla devam etmesi en büyük dileğimdir. Zaten benim parada pulda gözüm yok..

Yazının bundan sonraki kısmı yayınevinin tarihçesiyle alakalı olduğu için devamını almıyorum. Devamını okumak isteyenler aşağıdaki linke tıklayıp okuyabilirler.

http://www.tokeryayinlari.com/index.php?c=75&p=390

Yalın Ayak Ve Bir Garip

YALIN AYAK VE BİR GARİP

Cömertliği yüzünden sık sık ve çoğu zaman on parasız kalıyordu.Evine geldiği vakit, zile bastırdığı parmağını kapı açılıncaya kadar çekmemek adetiydi.

Yağmurlu ve soğuk bir kış akşamı, yine böyle kesiksiz çalmaya başlayan zil sesiyle birlikte; kapıya koşan Neslihan hanım ve çocukların ağızları bir karış açık kaldı.Üstü başı yerinde fakat yalın ayaktı.Ayakları çıplak ve çamur içinde; üstelik de gülüyordu.Ayakkabılarını yolda gördüğü ve acıdığı bir garibe hediye etmişti.Sonra ıslanan çoraplarını da sıyırıp atmış ve eve fütursuzca, insanların garipseyen bakışları arasında yalın ayak yürüyerek eve gelmişti.

İşte gani gönüllülük, Allah (cc) rızasını umarak yapılan hayır, maddiyatın önemsizliği, cömertlik, fakiri düşünme, hem düşündürüp hem güldürme, büyük insanlara yakışan hareket bu olsa gerek.

——–
Büyük Doğu Yayınlarının, Üstad’ın doğumunun yüzüncü yılında, Necip Fazıl Yılın’a özel hazırlanan vcd’den aktarılmıştır

Yavuz Bülent Bakiler’den Bir Hatıra

YAVUZ BÜLENT BAKİLER’DEN BİR HATIRA

1969 yılında ben Sivas’ta avukatlık yaparken, öğrendim ki Necip Fazıl merhum Malatya’ya bir konferans vermek üzere gelmiştir. İki arkadaşımla birlikte burdan bir arabaya atladık ve Malatya’ya gittik. Malatya’da Necip Fazıl Kısakürek’i Malatya’nın fikir dünyasının önde gelen isimlerinden birisi olan Sait Çekmegil’in bahçesinde gördüm.
O bahçeye girdiğim zaman merhum bir kayısı ağacına yaslanmıştı, düşünmekteydi veya uyumaktaydı.
Sait Çekmegil beni tam Necip Fazıl’ın karşısına oturttu. Bir-iki kişi, cami cemaatinden bir-iki kişi tasavvuf konusunda münakaşa halindeydiler. Necip Fazıl birdenbire gözlerini açtı ve onları ikaz etti:

-Susun, dedi, susun. Bir binbaşının bulunduğu yerde onbaşılara söz düşmez, dedi.

Necip Fazıl, daima kendisini herkesten birkaç adım önde gören bir mütefekkir şairimizdi. Ona layıktı da. Sustular. Sonra Necip Fazıl karşısında beni görünce yüzüme, sen kimsin, der gibi baktı. Sait Çekmegil dedi ki:

-Efendim, Yavuz Bülent Bakiler arkadaşımız Sivas’tan sizi dinlemek için Malatya’ya geldiler. Öyle söyleyince hiç unutamadığım bir hadise, yüzüme tokat gibi indi. Dedi ki Necip Fazıl:

-Sivas’a kırgınım ben, dedi, küskünüm ben Sivas’a.

Biraz hakimâne bir edayla konuşurdu.

-Niçin efendim. Dedim.

-Çünkü, dedi, bu Adilcevaz ilçesinden, Van’dan, Bitlis’ten, Hakkari’den bana davetler geliyor, gidiyorum oralarda konuşuyorum, ama bu Sivas, Anadolu’nun en kadim şehirlerinden, en eski şehirlerinden birisi. Bugüne kadar bana Sivas’tan bir tek davet vâki olmadı, bu ne biçim şehir, dedi. Öyle söyleyince ben:

-Efendim, Sivas bir göl şehirdir de sizi ondan bugüne kadar davet etmekte ihmalkâr davranmıştır, dedim.

-Ne demek o göl şehir, dedi.

-Yani efendim bir göl ne kadar durgunsa, hareketsizse ve sessizse maalesef, maalesef, maalesef Sivas da öylesine duygun, sessiz ve hareketsiz bir şehir. Dikkat buyurursanız efendim, dedim, Sivas kelimesinin başındaki ve sonundaki o ‘S’ harfleri bile insana adeta sessiz olmayı telkin ediyor. Sivas’ın telaffuzunda bile bir sessizlik var. Ama biz bugün o göl şehrin ortasına küçücük bir çakıl taşı fırlatıp attık, orada bir dalgalanma meydana geldi. Bu dalgalar yavaş yavaş büyüyerek kıyıya doğru gelişmeye başladı. Sizi davet edeceğiz Sivas’a, geleceksiniz ve konuşacaksınız. İnanıyorum ki o dalgaların boyları daha da yükselecek.

Necip Fazıl’ın yüzündeki öfke çizgileri birdenbire siliniverdi ve bana dedi ki:

-Siz bizim sanatkâr bir arkadaşımızsınız.

-Efendim benim eğer bir sanatkâr özelliğim varsa, bunu tamamen size borçluyum. Çünkü ben 10 yaşımdan itibaren sizi okuyorum, dedim.

Çok yakın oturuyorduk birbirimize. Elleriyle diz kapaklarımı tuttu, sıktı ve dedi ki ömrümde hiç unutamayacağım bir iltifattı:

-Sen bana oğlum Mehmet’ten daha yakınsın, dedi.

Bunu anlatışımın bir sebebi var, Sivas gerçekten bir göl şehir, Sivas telaffuzunda bile sessizliği emreden bir şehir. … …

Yeniçeri Olmak

YENİÇERİ OLMAK

Evet, Mareşal… Hocayken kısa bir müddetle çağrıldığım ikinci askerliğimden döndüğüm zaman Genel Kurmaydaki odasında beni perhiz yemeğini paylaşmaya davet ediyor ve önünde kocaman bir yoğurt kâsesi, bana memleket görüşümü soruyor.

-Feci, diyorum; tam bir fikir ve ahlâk buhranı içindeyiz. Üstelik umumî idare plânında, insanı en basit idrakten bile mahrum kılıcı bir (psikoz – cinnet) hali… Bir İsviçre gazetesi, Türkiyede ihtilâli gerektirici bütün şartların mevcut olduğunu yazıyor ve buhranı, ne idarî, ne iktisadî, ne askerî, ne içtimaî, ne bir şey, sadece hastalık çapında ruhî olarak gösteriyor. Memlekete girmesi yasaklanan bu gazeteyi herhalde biliyorsunuz.
Mareşal, elinden yoğurt kaşığını bırakıyor, gözyaşları posbıyığının üzerine düşmek üzereymiş gibi bir hal alıyor ve (bas) sesinin düşük ve inlemeli toniyle:

-Ben ne yapayım, diyor, ne yapabilirim? Orduyu devlet ve milletin bu hali üstüne nasış çıkarabilirim? Cemiyetin gidişini nasıl düzeltebilirim?

Maraşalle aramdaki mahremiyete güvenerek canımı dişime takıyor ve yakaladığım fırsatı en gözükara şekilde değerlendirmeye kalkıyorum:

-Bizzat orduyu harekete geçirerek, devlete müdahale ederek, devlet idaresini ele alarak…
Mareşal, bu sesin, duvarlar ve duvardaki portreler tarafından duyulup duyulmadığına bakar gibi gözlerini sağ ve sol taraflarda gezdirdikten sonra, tok ve biraz da küskün, cevap veriyor:

-Ben Yeniçeri değilim!
Hemen yetiştiriyorum:

-Unutmayın ki Yeniçeriliği kaldırmak için bile bir kere-cik Yeniçeri olmaya mecburiyet vardır. Sizin, başını yiyemediğiniz adam bir gün yine sizin başınızı nasıl yer, görürsünüz!

Öyle olmadı mı; bir aralık Cumhurreisliği hatıra gelmişti diye, Mareşali, yaş haddini bir saniye geçer geçmez, kulağından tutup atmadı mı İnönü?..

(Benim Gözümde Menderes’ten)

Yücel Çakmaklı Ve Mesut Uçakan

YÜCEL ÇAKMAKLI VE MESUT UÇAKAN

Bugün Üstad’ın vefatının 26′ncı, doğumunun 105′inci yıldönümü. O’nu rahmetle anıyor, hasretle arıyoruz. Ülkemizde birçok salon toplantısında Üstad ve eserleri tanıtılıyor.

Gazetemizin okuyucularının izlediği Üstad’la ilgili hatıraları 2 yıl üst üste yazmıştık. Bu sene de O’nun iki tiyatro eserini filme alan usta iki yönetmenle Üstad’la ilgili hatıralarını konuştuk. Bunlardan birisi Kuruluş, Birleşen Yollar gibi eserlere imza atan Yücel Çakmaklı, diğeri Gençlik Köprüsü, Lanet, Rahmet ve Gazap gibi filmlerin yönetmeni Mesut Uçakan. Şimdi sözü onlara bırakalım:

*Sayın Çakmaklı, siz Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Bir Adam Yaratmak” isimli tiyatro eserini TRT’ye dizi film olarak çekmiştiniz. Üstad ile bu dizi çekilirken aranızda geçen hadiseyi anlatar mısınız?

-Üstad’a ulaşmak meseleydi. Bir yakınım ile bu düşüncemizi kendisine haber verdik. Üstad, demiş ki: “Kesinlikle olmaz. Eserimi tam anlamıyla yansıtamazlar. Sonra bu filmde oynayacak aktörün çok iyi olması lazım. Bu yüzden izin veremem ”
Biz bu konuda ısrar edince Üstad: “Çekimleri yapsın bitirsinler, eğer beğenirsem izin veririm” dedi. 1977 yılında çekimlerini yaparak tamamladığımız eseri özel bir gösterimle zamanın siyaset adamları, basın mensupları ve sanat eleştirmenlerinin katıldığı iki buçuk saatlik özel bir sunumla bir sinemada gerçekleştirdik. Daha sonra yapılan eleştiriler de çektiğimiz filmin olumlu eleştiriler alması sonucunda Üstad daha filmi izlemeden bize izin verdiğini söyledi.

*”Üstad Necip Fazıl ile ilgili ilk hatıranız bu mu?”

“Tabii ki hayır. Meslek hayatımın başlangıcında Üstad ile görüşmek için bir randevu talep ettim. Bu talebimi de dönemin Meclis Başkanı aynı zaman da akrabam olan Ferruh Bozbeyli’ kanalıyla ilettim. Şair, Bozbeyli’ye bizim için “Altı buçukta gelsinler” şeklinde haber gönderdi. Daha sonra “Üstad bize sabah altı buçuk mu, akşam altı buçuk mu dedi ?” şeklinde Bozbeyli ile aramızda tartışma oldu. Ben, kararı sabah namazı dolayısı ile sabah altı buçuk olarak verdim ve o zaman Erenköy’de oturan Üstad’ın evinin önünde saat tam 6.30′da yer aldığımızda ise kapının ziline kimin basacağı konusunda tereddüt geçirdik. Zile bastığımızda içerden ses gelmedi. Ancak üçüncü kez bastığımızda Üstad, sinirli bir tonla: “Kimsiniz ? Ne istiyorsunuz ?” diye seslendi ve kapıyı açarak: “Sabah sabah bu saatte mi gelinir ? Şimdi sizlerle görüşmeyeceğim” dedi. Kapıyı kapattıktan birkaç saniye sonra “Hey filimciler üzülmeyin aşağıda bir sabahçı kahvehanesi var. Gidin orada bekleyin, ben geliyorum” şeklinde konuştu”

*”Üstad’ın eserleriyle ilgili yeni film projeniz var mı?”

“-Eserleriyle ilgili değil, Üstad’ın hayatını TRT’ye dizi film yapmak istiyorum. Tabi bu konuda oğlu Mehmet Kısakürek ile birlikte çalışacağım”

Üstadın senaryo dersi!

* Sayın Uçakan, siz Üstad’ın “Reis Bey” isimli tiyatro eserini film yapmıştınız. O zaman Üstad ile aranızda ne gibi diyalog yaşandı? Onu anlatır mısınız?

“Reis Bey’i çekerken görüşmedik de, Üstad ile bizim çok güzel bir anekdotumuz var.

* Buyurun o anekdotunuzu anlatın.

-Biz Sur filmciliği kurduktan sonra bazı arkadaşlarla Üstad’ı ziyarete gittik. Maksadımız yeni kurduğumuz Sur Filmcilik şirketini anlatmaktı. Çok sevineceğini zannettik. O hemen direk konuya girdi: “-Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
“-Yeni film şirketi kurduk. Bu şirketin çekebileceği film için senaryo yazmanızı istiyoruz” cevabını verince, Üstad: “-Senaryo başına ne kadar telif ücreti ödeyeceksiniz?” diye sordu.
O zaman bize göre çok yüksek olan “20-25 bin lira veririz” deyince Üstad:
“-Çok az para ama, bir hafta sonra gelin, senaryoyu alın” karşılığını verdi. Şaşırdık ama o bize çok önemli dersler verdi.

* Reis Bey’le ilgili hatıranız yok mu?

Biz Üstad’dan izin almadan Reis Bey’i çektik. Film bittikten sonra izleyenlerin yorumlarını okumuş. Telefonda tebrik etti. Üstad’ın tebriki bizim için çok önemliydi. O anda yaşadığım sevinci hiç unutamam.”

Milli Gazete

Zafer Hanım

ZAFER HANIM

Torunlarının “Cici anne!” diye hitap ettiği büyük annem, büyük babamın zevcesi Zafer Hanım, şanlı bir İstanbul hanımefendisi… Eski Halep valisi, Hariciye Müsteşarı, Zaptiye Nâzırı Salim Paşa’nın kızı…

Salim Paşa Halep valisi iken, kendisine bağlı bir mütesarrıflık olan Maraş’a gelmiş, Kısakürek oğullarının konağına inmiş; o zaman toy bir delikanlı olan büyük babamı görmüş, zekâsına hayran olmuş, yanına almış, İstanbul’a gitmiş, tahsil ve terbiyesiyle uğraşmış, sonunda da kendisine damat etmiş…

Eğer bu satırların çerçevelediği şeyler, Efendime açılan yolumun ve bu yol başındaki ruhî anlarımın kalın hatlarla karalanmış, sadece malzemelik, basit dekorlarından ibaret olmasaydı; eğer bu dekorların bahane tiplerine ayrıca değer vermem icap etseydi, Zafer Hanımefendiye; uzun, çok uzun bahisler ayırmam onu tek başına bir mevzu diye ele almam gerekirdi.

Kadın saçlarının topuklara kadar indiği o devirde bile, bugünün kesik saçlarına eş; kırpık saçlı başı ve daima sultanî edâsiyle cici annem, bütün İstanbul’da dillere destan elmasları, ziyafetleri, armonik piyanosu ve çoğu Batı dillerinden tercüme sepet sepet romanları ve karmakarışık bir dekor içinde, Abdülhamid devrinden Meşrutiyet sonrasına aktarılan, Doğu ve Batı bulamacı, Tanzimat artığı, mihrakından oynatılmış ve yeni mihraka oturtulamamış hafakanlı İstanbul hanımefendisinin en tipik bir örneğidir. Cemiyetin ruhî dayanağındaki, o zamanlar alıp yürüyen şaşkınlık ve muvazenesizlik, onun mizaç aynasından ne canlı akisler püskürtüyordu…

Her şeyden önce, müthiş bir sinir, vehim kumkuması…

Denizden korkar, vapura binemez; Sarıyer’deki köşküne, karadan, Şahin ve Mazlum’un çektiği kupa arabasiyle gider.

Ölümden öyle ürker ki, geceleri yatağına dümdüz uzanmayı bile yarı ölüm sayar ve başının altına dört beş yastık koyar. Sanki oturduğu yerde ölüm onu bastıramaz ve omuzlarını yere getiremez.

Vehme bakın ki siz, konağın üçüncü katındaki yatak odasında, yangına karşı başka çare kalmazsa pencereden inmek üzere bir ip merdiven bulundurur. Halbuki o da yaşça altmışı geçkindir, hayli şişmandır, sargılar altında boru gibi duran bacaklariyle, ip merdivenden değil, konağın şahane merdivenlerinden bile rahat rahat inip çıkmak iktidarında değildir.

Çocuk sevmez, şefkatten pek anlamaz, evin mânevî havasını mayalandırıcı derinliğine bir iç hüviyet belirtmez; ya ilaç şişeleriyle dolu maun dolabına abanık, yahut görülmemiş israfların ve günübirlik meselelerin siniri içinde, çırpınır, durur. Ve hep, dışına biraz fazla sızan nefsaniyet haliyle göze çarpar.

Çocuklar yemesin diye arka salonun püsküllü kanepeleri altına sakladığı tatlıları bir hücumda yok etmek ve ip merdivenini pencerelerden sarkıtmak en büyük zevkimizdi.

Fakat o daima asil ve zarif…
Evet, büyük babam ve cici annem…

Konakta büyük babam, bütün özeniş ve değişmelere rağmen, saffetli ve Anadolu’lu kalma seciyesinden; cici annem de, kâbus çatılarının ördüğü büyük şehir kadınında, kararmış bir iç hayatın dışına fışkırttığı bunalma halinden birer mostra…

————————————
NFK/ O ve Ben, Kafa Kâğıdı,

Zula Ve Bıçak

ZULA VE BIÇAK

Zula ve bıçak.. Zula, mahkûmların yasak eşyayı gizledikleri yerdir. Bu tabir o zamanlar o kadar hoşuma gitmişti ki, vak’ası hapishanede geçen,”Zula” isimli bir piyes yazmayı bile düşünmüştüm. Zulada eroin, esrar, bıçak, şiş, tabanca, her türlü gizli eşya bulunur. Zulalar hapishanelerin nereleridir? Hiçbir deha bunu keşfedemez. Helalarda kuburlar, oyulmuş pencere tahtaları, duvarlarda gömme ve üstü badanalı hücrecikler, ayakkabı köselelerinin araları; bunlar hep çocukça şeyler.. öyle zulalar gördüm ve duydum ki, inanamazsınız.. Mesela bir yatak üstünde kahverengi bir battaniye.. Alın ve isterseniz silkeleyin! Üzerinde ve altında hiçbir şey yok.. Fakat bu battaniyenin lifleri arasında, ince toz haline getirilmiş ve uğuşturula uğuşturula battaniyeye sindirilmiş, yedirilmiş belki yarım kilo esrar vardır. Bunun erbabı, hususi bir tel fırça ile oradan süzmesini ve ancak küçük bir fire bırakarak malı oradan çekmesini bilir. Söylendiğine göre, dışarıda bu muamele yapıldıktan sonra içeride tel fırça ile istihsal edilen mal –esrarın ismi maldır- hapishaneye getirilmeden evvel battaniyenin birkaç kere silkelenmiş olmasına rağmen pek büyük bir fire vermiyormuş.. Hem verse bile ne çıkar; girebiliyor ya!.. İşte bu zula, bir Avrupalının beynini dondurabilir. Şu bizim, menfi sahada malik olduğumuz dehalar, müsbete çevrilebilse, acaba ne olurdu bu vatan?

İkinci müthiş zula, hepsinden üstün.. Bütün gizli eşya ortada.. Yani açıkta değil de yatakların altında falan.. Tam arama başladığı zaman; bunların hepsini birden, sanatkarlıkta korkunç bir yankesicinin cebine dolduruyorlar. O da, arama yapılırken, bir istida vermek veya ”maruzatta bulunmak” bahanesiyle hapishane müdürünün, savcının, jandarma komutanının, kimi kestirirse onun yanına sokuluyor ve eşyayı olduğu gibi bunların cebine yerleştiriyor. Derken, arama bittikten sonra, ya aynı yankesici, yahut bir başkası, yanlarına sokulup ceplerinden malları tekrar teslim alıyor. Daha ne zulalar, ne zulalar! “ Zula” kelimesini, manevi makamda da kullanıyorlar. Kalbinde bir şey saklayan adam “ Ulan, ne var zulanda, söyle!” diyorlar.

Bıçak, aynı zamanda, ucuna biraz eroin koyup henüz alışmamış mahkuma takdim etmenin de aletidir. Haddinizse almayın! Bu hareket “ Ya eroini alırsın, a bıçağı yersin!” demektir. İlk takdimler parasızdır. Fakat bir kere alışıp eroin delisi oldunuz mu, siz, artık ölünceye kadar emniyet altına alınmış bir gelir kaynağısınız!

(Cinnet Mustatili’nden)

Zurnalı Vapurlar

ZURNALI VAPURLAR

Korkuyorum. Çünkü kış bitmek üzere… Zurnalı vapurlar neredeyse ortaya çıkacak…

Ben Boğaziçinde otururum ve o kıyıları çok severim. Zavallı Boğaziçi, kömür yığınlarının, tütün depolarının, fabrika ve gazhane müsveddelerinin, birer maskara horoz edasiyle üstünde eşindiği canım toprak, bütün sırrını bir türbe kadar dilsiz ifadesinde taşıyordu. Bir kurtarıcı bekleyen Boğazın karşısına, nihayet (Şirketi Hayriye) öyle icat kahramanlığiyle çıktı ki, Boğazın elde kalan son manasını da öldürdü. Boğazı, laternalı panayır meydanlarına çevirdi:

(Şirketi Hayriye)nin, vapurlardaki kaptan kulelerine, birer kübik zurna şeklinde oturttuğu hoparlörlü gramofonlar!…

Hiç unutmuyorum. Bir gece yorgun başımı, evimin biricik zenginliği, sessizlik kızağında kalafata çekmek için, geç vakit yatağa girmiştim. Daha uykumu avlayamadan bir cehennem gümbürtüsiyle yerimden fırladım. Sesler gitgide yükseliyordu. Zira vapur, Çengelköyünden Beylerbeyine doğru gittikçe yaklaşıyordu. Aman ne havalar! Güya Türkçe bir tango, peşinden (ben esmeri fındık ile beslerim), (Ave Maria) ve saire…

Sabahın bu ismetli saatinde ve pekmezle rakıyı birbirine katarcasına, bu iğrenç terkip karşısında az kalsın kusacaktım. Böylece mahallebici dükkanından belediye reisliğine ve (Şirketi Hayriye) müdürlüğünden en yüksek idare makamına kadar, selim zevk denilen şeyin ne lazım bir sermaye olduğunu bir kere daha anladım.

14 Şubat 1939

” Bugün Masada Kayserililer Var, Ekmek Bol Olsun’

Kayserilinin Üstâd Necip Fazıl’a, Üstâd’ın da Kayseriliye özel ilgi ve sevgisi vardı. 1949′da kurulan Büyük Doğu Cemiyeti’nin bir numaralı şubesi Kayseri’de açılmıştı. 1964′te İstanbul’da tahsilde bulunan bir grup arkadaşımızla birlikte kurdukları Büyük Doğu Fikir Kulübü’nün ilk şubesini de Kayseri’de açtık.
Bir konferans vermesi ve şubenin açılışını yapması talebiyle Üstâd’ı Kayseri’ye davet ettik. Üstâd’la ilk tanışmam bu vesileyle Kayseri’de gerçekleşti. Yalnız Üstâd’ın ismini ilk defa orta okul yıllarında duymuştum. Bir arkadaşımdan ders kitabı almıştım. Arkadaşım benden önce bu kitabı birisine vermiş. Verdiği kişi de kitabın arka kapağına Üstâd’ın beklenen şiirini yazmış. Bu şiir beni çok etkiledi ve daha sonra yavaş yavaş Üstâd’ın eserlerini okumaya başladım. Üstâd’la tanıştıktan bir yıl sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde öğrenim hayatım başladı.

Müjdecim, kurtarıcım, efendim, peygamberim:
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim…

Diyecek kadar iman erginliğine ulaşan Üstâd, şiirin dar kalıbında kalamaz ve şiirinde muhtaç olduğu iklimi kurabilmek için Büyük Doğu’yu neşretmeye başlar, ilk sayısı 17 Eylül 1943′te neşredilen Büyük Doğu’nun o yıl ikinci devresi yayın hayatmdaydı.

İstanbul’a varışımızın ertesi günü arkadaşlarla, Gedikpaşa’daki Refik Büründüz’e ait Kayseri Hanı’ndaki Büyük Doğu İdarehanesi’nde Üstâd’ı ziyaret ettik. Hizmetinde Kayserili arkadaşlarımız olduğu için her gün ziyaret imkânımız vardı.
Büyük Doğu, neşriyatına kısa bir süre ara verdikten sonra 1967′de 13. devre olarak yeniden yayımlanmaya başladı. Bu devrede ben Büyük Doğu’nun mesul müdürü ve bütün işlerinde yardımcısıydım. Artık her gün, gece gündüz Üstâd’la birlikteydim. Bu şekilde beraberliğimiz, 1969′daki 14. devre ve 1971′deki 15. devre boyunca, tahsil hayatımın bitiş yılı olan 1971 ortalarına kadar devam etti.
Üstâd basının önemini çok iyi bildiği için, maddî durumu iyi olan yakınlarına gazete çıkarmaları yönünde devamlı telkinde bulunurdu.
Bu yıllarda Topbaşlar Bab-ı Âlî’de Sabah isimli bir gazete neşretmeye başladılar. Bu gazetenin Cağaloğlu’ndaki binasında Büyük Doğu için de bir oda ayırdılar. 1967 Büyük Doğuları bu binada yayın hayatını sürdürdü.

13. devre Büyük Doğuları, 26. sayıya ulaşıncaya kadar altısı Ağır Ceza’da üçü Toplu Basın Mahkemesinde, dokuz ayrı dava açıldı. Ben davaların tamamından beraat ettim. Üstâd, tefrika hâlinde yayımladığımız “İdeolocya Örgüsü” ile ilgili davadan altı aya mahkûm edildi. Bu dava ile ilgili 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptığı müdafaa edebî bir şaheserdir.
Anadolu beşiğinde, 20. hatta 21. asrın müspet bilgi harikalarıyla teçhizatlı ve ruhî muhtevasına zerre taviz vermeksizin bağlı, yani Türk çocuğunu; sadece kendi milletini değil, topyekun insanlığı kurtarma reçetesine sahip yeni Türk çocuğunu yetiştirmek ideali!

Bu yüzden M.T.T.B’ den, falan ve filân partiye kadar nerede gençlik potansiyeli görmüşse oraya el atmış ve bu gençlerin ruhlarını doldurmak için elinden geleni yapmıştır. Demir Oğuz’dan gelen altın neslin yeniden tenekeye dönüşmesine gönlü razı değildir.
Evinde her akşam ve her pazar denecek sıklıkta ziyaretine gelen genç halkası oluşur, onlarla sohbet ederdi.
Zaman zaman bizi yemeğe alıkor, masa hazırlanırken aşağıya seslenir; “Bugün masada Kayserililer var, ekmek bol olsun.” derdi. Bir akşam gece yarısına kadar idarehanede çalıştık, bizim ev Süleymaniye’de idi. Bana: “Artık sen git, ben bitişik otelde kalırım.” dedi. Sabah erken saatte döndüğümde masa başında çalışır buldum. Geceyi dergi için aldığımız gazete kâğıdı toplarının üzerinde geçirdiğini anladım.

Erken saatte Ankara’ya gideceği günler, bizim evde kalırdı. Yatarken bana: “Sabah 5′te seslen” derdi. O kaygıyla yattığım için olacak gözümü açtığım an saat tam 5 olurdu.
“Sen doğramacı hatası olarak hakimlerin yanındasın, aslında taraflardan biri olarak yerin benim yanımdır! Hitabının benzerini 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmasında da yaşadık. Basın affı çıkması ihtimali vardı ve Üstâd davayı uzatmak düşüncesiyle üçüncü duruşmada da müdafaa için mehil istedi. Savcı itiraz etti. Mahkeme Reisi kadındı. Hakimler dinliyor, savcı ile Üstâd karşılıklı atışıyorlar. Savcıya doğramacı hatası olarak hakimlerin yanında oturduğunu söyledikten sonra: “Ben Sorbon’da tahsil yaptım, hangi davalarda, nasıl hareket edileceğini bilirim” dedi. Savcı da tahsilini Sorbon’da yaptığını söyleyince Üstâd tartışmayı noktalayan cevabı yapıştırdı: “Sen orada kanun maddesi ezberledin, ben ise hukukun felsefesini okudum.”

(Necip Fazıl Kısakürek- Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları- s.334-335)