Hatıralar ve Hayatındaki Diğer Kişiler

Jandarmalar Ve Üstad

JANDARMALAR VE ÜSTAD

”Gece yarısına doğru Adana… Jandarmalarım o kadar büyük bir nezaket gösterdiler ki, gar lokantasında yalnız başıma yemek yemem ve serbest bir yolcu gibi hareket etmem için adeta bana yalvardılar. Bu çocuklar anlamışlardı ki, muhafızlarım kaçsa benim onları kovalamam icabedecek kadar nazik ve emin şartlar içinde bir insandım ben…”

(Cinnet Mustatili’nden)

Kadın Ve Gözyaşı

KADIN VE GÖZYAŞI

Bir defasında, yine mevkuftur ve dayanılmaz ıstıraplar içindedir. Hâkimler heyetinden, tahliyesini istemektedir. Ve bunu temin için, içinde bulunduğu dayanılmaz haksızlığı ve acıyı o kadar belâgatle belirtir ki heyetin biri kadın olan azasının gözlerinden yaş süzülmeye başlar.

Bunu farkeden Necip Fazıl Üstad durur ve herkesin aynı manzarayı görmesini temin ettikten sonra

- İşte, der, Şeriatın bir sırrı daha tecelli etti: Kadından ceza hakimi olmaz…

(Ergun Göze – Üç Büyük Mustarip)

Kadın-Erkek Eşitliğine Dair

KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİNE DAİR

Aydınlar Kulübü sohbet günlerinden birini Üstadımız doldurmuştu. Konferanstan sonra Laleli civarındaki bir eve gittik. Galiba kulüp başkanı ve o zamanlar tıp doçenti olan Süleyman Yalçın Beyin eviydi. Sonradan amerika’ya gidip, zannederim karaciğer üzerinde çalışmış ve bu dalda profesör olmuştu bu abimiz. Kadınlı erkekli sekiz on kişi vardık bu evde. Bir ara rahmetli Prof. Ayhan Songar’ın eşi Reyhan Hanım, bizim üstatla kadın erkek eşitliği tartışmasına girişmişti. Doğrusu iyi bir tartışmacıydı Reyhan Hanım. Fakat yine de üstadımızla bir münazarada baş etmesi düşünülemezdi. Ama kadın karşısında çok nazik olan üstadımız, cerbezeli ya da demagojik bir çıkış yapamıyordu. Üstadımız tam bunalmış ve çıkış yolu arıyorken, hazirun içinde bulanan emekli bir Vali, Reyhan Hanımı desteklemek niyetiyle, ‘Ama, uzaya ilk önce kadın çıktı.’ şeklinde münakaşanın arasına girivermedi mi? Üstat ‘Allah Allah!… Ondan da önce köpek çıkmıştı uzaya. Şimdi köpeği mi yücelteceğiz yani? Böyle yaparsak ahmaklık etmiş olmaz mıyız?’ karşılığını vererek içini bir anda boşaltmıştı. Reyhan Hanım, üstadımızın, ‘Kadınlardan hiç ilim adamı çıkmış mıdır?’ itirazına karşılık, Madam Küri’yi ileri sürmüş; üstat onun bu örneğini, ‘Madam Küri’nin bütün işi, kocası Mösyö Küri’ye çalışmalarında yardımcı olmak, malzeme taşımaktı’ şeklinde çürütmüştü. Şimdi bir eski vali kalkıp, Rusların uzaya gönderdikleri kadını, o uzay gemilerini yapan beyinleri unutup da ileri sürünce, üstadımızın ‘Ahmak’ hitabından nasıl kurtulsun ki. Özetleyecek olursak, üstadımız, kadını erkeğini tamamlayan bir varlık olarak kabul eder, ve kadın bu görevini yapdıkça da büyük bir saygı duyardı. Tam bir Osmanlı aristokratıydı hasılı.

(İsmail Kazdal’ın ‘Serencâm-Anılar’ adlı eserinden alınmıştır…)

Karpuz

KARPUZ

“Karpuz… Hayatımın en büyük hediyesi… Ramazandı. Oruçluydum. Tanıdığım bir tüccar iftar yemeğimi hergün evinden, hususî otomobiliyle gönderirdi. Ben de hapishane kapısının yanındaki ilk telörgüde yemeğimi beklerdim. Herkesin deliğine çekildiği o saatlerde bana izin verirlerdi. Yine böyle beklerken, bir gün ihtiyar bir adam telörgüye sokuldu. Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir İhtiyar… Beni asla tanımadan “oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış!… Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?” dedi. Gözlerim, hücum eden yaşlardan yangın içinde “ver, baba, hemen götüreyim!” dedim ve aldım. İşte hasbî, her türlü nefs oyunundan uzak, Allah için verilen hediye… Bu meçhul Müslümandan tüten edayı ömrümce unutamam!.. Keşke o karpuzu kesmeseydim; hep ona bakıp düşünseydim, İslâm ahlâkını fikretseydim, ağlasaydim, ağlasaydım…”

Cinnet Mustatili s.76

Kavgacı Yaratılış Ve Ruh Coşkunluğu

KAVGACI YARATILIŞ VE RUH COŞKUNLUĞU

Ruh coşkunluğu, hayatı boyunca sürdü. Kavgacı yaratılışı da hayatı boyunca kendini gösterdi Kavgacı yüreği karşısında kimse bulunmadığında kendisini didiklerdi. İlk karşılaşan, onun bu hallerine şaşırır, kızar, üzülür; sonradan alışırdı. Şiirde, yazıda, hitabette otorite kurmuştu ve bu otoriteyi özel hayatında da devam ettirmek isterdi.

İlk karşılaşmamızda, “Bre hey!…” diye bir nara basarak üzerime yürüdü. Güneş Matbaacılık kuruluşlarında “Büyük Doğu” yayınlıyordu. Ben de “Yorum” dergisini çıkarıyordum. Ankara’daymış, zamanı geçirmiş; dergiyi “bağlama sırası” benimdi. Üstad Necip Fazıl başmürettip masasına oturmuş, habire yazıyor. “Niyazi!”, “Selahaddin!” diye ustalara sesleniyordu. Her gönderdiği yazıyı entertiplere giderken durduruyor, bir kurşun kalıp altına saklıyordum. Bir ara bir ses gürledi;
‘-Ne oluyor, hiç prova gelmiyor?..” İkinci söyleyişte Niyazi Keseci cevap verdi:
“-Kurşun altı oldu üstadım…”
“-Kimdir o haltı yapan?…”
Yana çekilip de beni gösteriverdiler. Bağırarak üzerime yürüdü. Kaçmadığımı görerek şaşırdı. Yazıları almak istedi, eline sarıldım. Sevdiğim, saygı duyduğum şairdi. Bir çok şiiri ezberimdeydi. Çıkardığı derginin okuru idim.
“İşin çok mu daha?” dedi. “Bitiyor” dedim. “Pekâlâ”

Biraz sonra, yazdığı yazıları bir makine dizmeye girişti, öteki iki makineye de irticalen iki ayrı konuda yazı dizdirmeye başladı. Sekretere yazdırır gibi, fakat ayrı konularda iki yazıyı operatöre söyleyeni ikinci defa görüyordum, öteki Nizamettin Nazif’ti
Yıllar sonra, “Orta Doğu” da başyazar olmuştu. Ben de Genel Yayın Müdürü idim. Sabah evden çıkarken Üstada telefon ederdim. “Üstadım, yazı hazır mı?” İlk karşılaşmadaki hayran bakışımı işaret eder. “Her zaman ve daima!…” derdi.

Toker Yayınları sahibi Yalçın Toker’le de bir tartışma ortamında tanışmıştı. Sonradan iyi kaynaşmışlardı. Oğul gibi severdi Yalçın Toker’i. Bütün kitaplarının yayın hakkını ona vermişti. Yalçın Toker, “Bir senet yapacağız, şahit sensin.” dedi. “Siz gidin, gelirim” dedim. Notere vardım, yoklar. Yayınevinden caddeye Üstadın sesi yankılanıyor. Söylenip durur Yalçın Toker’e… Selam verdim, konuşmasını kesti, el uzattı, öptüm.
“-Tutturmuş, ille Çile’yi de ister! Bu cüzi paraya şiirler olur mu monşer?…”
Yalçın Toker mahcup, “ne derseniz öyle olsun Üstad” diyor.

İsmail Gerçeksöz ile ziyaretine gitmiştik. Gerçeksöz, son şiirini Üstada göstermek istiyordu Gerçeksöz, Zeki Saraçoğlu ile yukarıya çıktı; ben Üstada rica ettim:
“�Üstadım, İsmail Bey size son şiirlerini okuyacak, iyidir, deseniz.”
“�Kötüyse hatır için iyidir demem!!”
“�Bari azarlamayın efendim.”
Güldü Bir eli torunu Emrah’da bir eli bendeydi, ikimizin de elini sıktı, güldü.
“Peki, azarlamam” dedi.
Bir süre önce iki bayan yazarın kendisini ziyaretinde kadınlara, “Bunları yırtın, kendinizi de denize atın…” dediğini duymuştum, İsmail Gerçeksöz, onun sert kişiliğini bilmiyordu, azarı işitirse çok kırılırdı. Zarif adamdı rahmetli, ince, çok duyarlı kişiydi. Gerçeksöz. şiiri okudu, gerçekten beğendi Üstad. “Aferin, iyi şairsin sen, yazdıkça bana yolla” dedi.

Bir gün gazeteye geciktim, Üstadın telefonuna Ahmet Özdemir cevap vermiş. Vardığımda Ahmet özdemir kararmıştı. “Hayrola Kara Ahmet Paşa?” dedim. “Bırak abi yahu” dedi. Necip Fazıl beni sormuş, erken gelmediğime kızmış, “sen kimsin?” demişti. Ahmet, “Yardımcısıyım” demişti. O günkü gazetenin manşeti için verip veriştirmişti.
“�Gazetenin Genel Müdürü sen misin, o mu?”
Derken telefon çaldı. Üstad idi. Bu sefer bana verip veriştiriyordu. Sesi nerdeyse ahizeyi delecekti.
” � Haklısınız Üstadım! Yazdığınız gazetenin yayını konusunda görüş bildirme hakkınız var… Düşüncenizi arkadaşlarla tartışırız.”
Ahmet cevabı almış oluyordu.
Üstadın son bağırması şöyle oldu:
“�Ne tartışması, kabul et!…”
“�Kabul ediyorum üstadım. Sizin büyük şair olduğunuzu, ruh coşkunluğu içinde ve kavgacı olduğunuzu kabul ediyorum!.. .”

1980 yılında Türk Edebiyatı Vakfı olarak Necip Fazıl’ı “Şâirler Sultanı” seçmiştik. Vakıf Genel Sekreteri olarak program üzerine konuşmak üzere o zaman Vakıf Müdürü olan Niyazi Yıldırım Bey ile üstada gittik. 16 sayfalık güzel bir program dergisi yapacaktık. Anlattık. Sarı kağıda kendi düzenlediğini Niyazi Yıldırıma uzattı. Gençosmanoğlu’na “Kabul et” dedim.
Güç adamdı Necip Fazıl, güçlü adamdı.
Coşkunluğu yıllarca sürdü. Ruh coşkunluğunun ürünleri yüzyıllarca sürecek!…..

(Tahir Kutsi Makal – Türk Edebiyatı Dergisi, Temmuz 1983)

Kayseri Bd Fikir Klübü Ve Üstadın Hürmeti

KAYSERİ BD FİKİR KLÜBÜ VE ÜSTADIN HÜRMETİ

Üstad Necip Fazıl ile ilk tanışmam 1950 senesinde olmuştur. O zamanlar Kayseri’de Büyük Doğu Fikir Kulübü’ne sık sık gider ve Üstad’ın eserlerini okur, Büyük Doğu Dergisi’ni temin etmeye çalışırdık. Büyük Doğu Fikir Kulübü’nün ilk başkanı fotoğrafçılık yapan Zafer Tolga’ydı. O zaman fikir kulübünün mensupları genellikle esnaftı. Fikir Kulübü, Üstâd’ı, Kayseri’ye getireceğini söylemişti. Biz de arkadaşlarla beraber şehrin değişik yerlerine bu davetiyeleri ulaştırmakla görevliydik. Üstad eski bir hanın salonunda konferans verdi. Kayserililer o zaman bu konferansa büyük ilgi göstermişlerdi. Büyük Doğu Fikir Kulüpleri kapatıldı. Fakat bizim Üstâd’la görüşmelerimiz devam etti.

İlk faaliyetimiz Üstâd’ı Kayseri’ye davet etmek oldu. Büyük bir kalabalıkla Üstadı tren istasyonunda karşılayıp Turan Oteline yerleştirdik. Bu sırada da davetiyeleri dağıtıyorduk.
Cumartesi günü saat iki buçukta konferans Erciyes Kıraathanesi’ndeydi. Saat daha iki olmadan kahve dolmuş, kalabalık caddeye kadar taşmıştı. Trafik kapanmıştı.
(…)
bir şeyler öğrenmek maksadıyla Üstâd’a bir soru yönelttim “Üstadım, Yahya Kemal nasıl bir şairdir?” bana doğru döndü, alaycı bir sesle: Nasıl olacak, kartpostal şairidir.” diye kesip attı. Yavaşça omzuna dokundum “Bakar mısınız?” dedim. Arkaya baktı, Panoya kendisinin Şarkımız isimli şiiri kartpostal olarak asılmıştı. Hemen anladı ve bana dönerek:

“Sen kimsin bakalım? Ukala bir gence benziyorsun. Mürekkep yalamışsın dedi ve bir saate yakın bir süre Yahya Kemal’i anlattı. Onun şiirlerini gönül çilesi ile yazdığını, bazen bir kelimeyi on yıl sonra beğenmeyip değiştirdiğini uzun uzun anlattı. Yüzü gülmüştü. Mevzu şiir ve çile olunca Üstad’ın neşesine diyecek yoktu.

Üstâd’ı ilk olarak, üniversiteyi tahsil dönemi içinde 1963 yılında, istanbul Beyazıt Aydınlar Ocağı’nın kış dönemi konferansında, iman ve Aksiyon’ adlı dört gece devam eden konuşmasında tanıdım. Daha sonra Büyük Doğu Mecmuası’nın 1964-1965 yayın dönemi sırasında Kayserili arkadaşlarımızla birlikte Büyük Doğu idarehanesine gidip gelmeye başladık. Büyük Doğu idarehanesi Beyazıt’taki Kayseri İşhanı’nın zemin katındaydı. Bizler de Üstada yardım maksadıyla matbaa dizgisindeki dizgi hatalarını tespit ederdik. Büyük Doğu Mecmuası son satırına kadar Üstâd’ın elinden çıkardı. Mecmuaya yazı getirenlerin yazılan bile Üstâd’ın yeniden düzeltmesine tâbi idi. Haftalık çıkan mecmuaları yetiştirebilmek için Üstad en az üç gün evine gitmez, idarehanede sabahlardı. Saat gece 01′de bizleri yatmaya gönderir, kendisi devam ederdi. Sabah derse giderken uğradığımızda yine yazılarının başında olurdu. Tahminimize göre idarehane koltuklarının biri üzerinde bir iki saat uyuduktan sonra kalkar tekrar yazılarına devam ederdi. Aksi hâlde koskoca mecmuayı tek başına yetiştirmesi mümkün değildi. Bizler matbaadan gelen yazıları tashih ederken, yazı yazdığı yerde kalem kâğıt aldırır, aynı anda bize de başka bir yazı dikte ettirirdi. Üstadda müthiş bir zekâ vardı. Fikri kesafeti bakımından konuşmalarını anlayıp, takip etmek mümkün olmazdı. Profesör, fikir adamı, yazar takımı onun karşısında fikir beyan etmekten bile çekinir, hele Üstâd’ın yanında gençler varsa, ‘Üstadım, başka bir yerde yalnız konuşalım.’ derler, bir daha da uğramazlardı. Tabiî ki Üstadın aleyhinde konuşmaya başlarlardı. Halbuki Üstad, gerçek manada ilim, fikir ve gönül bakımından seviyeli kimselere aşırı derecede saygı gösterirdi.

Bir gün İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde iftar davetine gidiyorduk. Arabamıza, rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen’i de aldık. Kendisine efendi hazretleri diye hitap etti ve bir takım fıkhı meseleler sordu..

Yine bir gün idarehaneye Abdülhakim Arvâsî hazretlerinin yakınlarından Muhip Efendi adında bir zât geldi. Üstâd’ın bu zâta gösterdiği saygı ve muhabbete hayret ettik. Halbuki Üstâd’ı herkes asabi insan diye bilir. Demek ki gerçek manada ilim, fikir ve gönül ehlini görünce Üstadın öfkesi yok oluyor. Üstâd’ın öfkesi fikir öfkesi olup, kendinde varlık hisseden kimselere karşı idi.

Yine bir gün; Büyük Doğu Fikir Kulübü’nün Üsküdar meydanındaki kulüp merkezinde sohbet ediyordu. Arkadaşlardan biri gazetenin birinde Fakir Baykurt’un bir kitap ilânını gösterdi. ‘Cüce m…d’ diye. Üstad sapsarı oldu. Dondu kaldı ve eline kalem aldı. Ertesi günkü günlük yazı yazdığı Yeni İstanbul gazetesindeki köşesinde yayımlanmak üzere müthiş bir yazı yazdı. İlânı veren gazete Üstâd’a karşı hakaret davası açtı.
Mahkeme günü hakarete uğrayan gazetenin avukatı mahkemeden kaçmak zorunda kaldı.

(Abdülkadir Abdulselamoğlu – Doğumunun 100. Yılında Necip Fazıl – Kültür Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları)

Kelimelerin Kifayetsiz Kaldığı Ân

KELİMELERİN KİFAYETSİZ KALDIĞI ÂN

Üstad’ın duygularını ifadede âciz kaldığı ânlar hayatında belki bir elin parmakları ile sayılabilecek kadar azdır. Ben de işte bu nadir anlardan birine şahit olmuş nadir insanlardan biriyim.

Sene 1964… Üstad, Üsküdar’da kalabalık bir üniversiteli gençlik grubuyla sohbet ediyor. Söz konusu gençelerden biri Üstad’a günlük bir gazeteden kesilmiş bir kupür uzatıyor. Kupüre göz atan Üstad’ın renginin kül gibi olduğunu, ilk ve son defa şahit olduğum gibi konuşmakta âciz kaldığını görüyorum. O anda Üstad’da da, kavramların; insanda bir yaşantı olan duygusal oluşumu dile getirmedeki aczine şahit oluyorum. Yanılmıyorsam bu hal bir dakika veya biraz daha fazla sürüyor. Mesele şu: Örtülü ödenek parası ile kurulduğu rivayet edilen bir dönemin gazetesinde, sözüm ona bir romancının sözüm ona bir romanının ilanı var: “Cüce M……….”
Peygamber efendimizin has ismi… (meseleyi okumak için tıklayınız) O andaki duygusal yaşantısında meydana gelen fırtınayı ve çalkantıyı hiçbir fani kelimeye emanet etmeye gönlü razı olmayan Üstad, sonunda insanlığın aczini ciğerlerine kadar tadarak bir kere daha, sanırım Allah’ı içinde hissetmenin huzuruyla kendisini toparlamaya çalışarak, gayet basit gündelik kelimelerle:

“Biz buna şu cevabı vereceğiz. Onlar da bizi mahkemeye verecekler.” dedi. Ve dediğini yaptı, dediği şekilde de mahkemeye verildi. Haliyle bitmeyen çile… Gerçekten Üstad, Allah ve Resulüne iliklerine kadar bağlı bir insandı.

Üstad, özelliği olan bazı yazılarını okuduktan sonra bana sorardı. “Nasıl, tehlikeli bir şey var mı?” Ben de kendime göre yasal sakıncası olabileceğini sandığım kısımlarını değiştirmesi için kendisini iknaya çalışırdım. Her seferinde de şu cevapla karşılaşırdım: “Allah hıfzetsin, Allah rezzaktır!” Bunları kendime pay çıkararak prestij devşirme niyetiyle söylediğim sanılmasın. Goethe’nin de eserlerini ilk defa arabacısına okuyarak, onun tepkisini tespit etmeye çalıştığı erbabınca malum olduktan sonra…

Üstad, nesli tükenmeye yüz tutmuş fikir namusuna sahip nadir insanlardan biri idi. Sanki toplumu parantez içine almış gibi hareket ederdi. Düşündüğünü, karşısındakinde nasıl bir etki yapacağını hesap etmeden, hatta bunu aklına bile getirmeden söylerdi. Sanki sesli düşünüyormuş gibi konuşurdu. Bu yüzden de çokların, pek çokların düşmanlığı sürekli bir biçimde artarak üzerinde yoğunlaşırdı. Örnek mi?

Sene 1965… Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda “Mehmet Akif’i Anma Günü”. Konuşmacılar arasında birkaç profesör ve Üstad. Üstad, bir Türkoloji profesörü ile yanyana oturuyor. Hemen arkasında da biz. Türkoloji profesörü kalkıyor konuşmasını yapıyor. Akif’i; zorlayıcı ve saptırıcı bir yorumlamayla günümüzün değer yargıları muvacehesinde şirin ve sevimli gösterme çaba ve telaşı içinde bir konuşma… Türkoloji profesörü sandalyesine otururken Üstad elini sıkıyor ve biz derhal kafamızı uzatıyoruz ne dediğini duyabilmek için:

“Cehaletinizi tebrik ederim!”

Siz söyleyin, çağımızda böyle bir insan sevilir mi? Bunun için de adı geçen profesör Üstad’dan bahsetme konusunda elinden geldiği kadar muktesid davranmaya çalışmış, kanaatimize göre de bu konuda oldukça başarılı olmuştur. Bu noktada J. J. Rousseau’yu ve “Bilimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk”u nasıl hatırlamazsınız?
Ama bütün bunlara rağmen onu sevebilecek ruh asaletine sahip, umduğumuzdan da fazla insan olduğunu görmenin şaşkınlığı içindeyiz.

Ali BİRADEROĞLU

Kültür Sanat (Özel Sayı) Temmuz-Ağustos
1983

Kırılan Heykel

KIRILAN HEYKEL

Toptaşı Cezaevinde bana kütüphanenin idaresi işi verildi. Bir zaman sonra da kütüphane odasının kantin olmasiyle değiştirilmesi icap etti. Kitapları taşımak üzere emrime beş on mahkûm verdiler. Bu mahkûmlardan biri Atatürk’ün sarı yaldızlı alçıdan heykelini götürürken yere düşürüp kırmaz mı?.. Al sana bir mesele!.. İster misin heykeli, “Atatürk’e hakaretten mahkûm Necip Fazıl kırdırdı” desinler?.. Nitekim bana hiç de sempatisi olmayan başgardiyan, hadiseyi bu noktadan hapishane müdürlüğüne aksettirdi, oradan da savcılığa sıçrattılar. Tahkikat açıldı. Heykeli taşıyan mahkûmun “Bana kimse bir şey söylemedi! Elimden düşürdüm, kırdım!” demesi üzerine savcı insafını gösterdi ve takipsizlik kararı verdi.

(Cinnet Mustatili’nden)

Komşumuz Necip Fazıl

KOMŞUMUZ NECİP FAZIL

Benim Merhum Necip Fazıl’a yakınlığım mahalledendir. Kendisiyle tanıştırılmamızdan, vefatına kadar geçen allı yıllık süreçte hemen her gün görüştüğümüzden, Onu çok yakından izleme fırsatım oldu.
Erenköy’deki evinde ilk görüşmemizde bana ne iş yaptığımı da sormuştu. ‘Avukatlık’ dedim. ‘Sokrates’in savunması okunmadan avukat olunmaz’ demişti. 1978 senesi ilkbaharıydı ve ben çiçeği burnunda bir avukattım. Sokrates’i de henüz okumamıştım.

İsmi, hemen her insanın zihninde öncelikle şiir ve edebiyatı çağrıştıran Necip Fazıl’ın insanî ve beşerî yanları benim için daha dikkat çekiciydi. Onun şair ve edebî yönüyle edebiyatçılar ve tanıyan hemen herkes zaten ilgiliydi. Ama o günlük hayatında nasıl biriydi ve nasıl yaşardı? Yemesi, içmesi, oturması, kalkması, konuşması, üzülmesi, sevinmesi, kızması ve affı nasıldı? Ve nasıl davranırdı? Tüm bu soruların bilinen cevabı ;
“Üstat adam gibi adamdı” olacaktır. Peki, ondaki bu adam gibi adamlık nasıldı? İşte beni en çok buradaki küçük ayrıntılar ilgilendirmiştir.

Sözgelimi o ilgili biriydi. Muhatabının hemen her şeyiyle ilgilenirdi. Ne yiyip içtiğinize kadar sorardı. Bizim evde kaç çeşit yemek çıktığını sorduğunu hatırlarım.
‘iki çeşit’ dedim, ‘çorba ve ana yemek.’ Güldü ve ‘çorba yemek sayılmaz. Demek ki bir buçuk çeşit yemek yiyorsunuz demişti.

Kendisine gelen kişi beş yaşında bir çocuk bile olsa onu dinler ve mutlaka iltifat ederdi. Ayrılırken de kesinlikle ayağa kalkar ve nazik bir ifadeyle misafirini yolcu ederdi. Nazikti ve nezaketi sahiciydi.
Çok cömertti. Kendisi tok bile olsa “ben şimdi yemiştim” demez, gelen misafi-riyle birlikte kendisine de yemek sipariş eder ama gelen yemeği yemezdi. Ama siz bunu fark etmezdiniz çünkü hissettirmezdi. Evinde de sofrası zengin ve çeşitliydi. Diyet yapmasına ve az yemesine karşın başkasına ikramdan büyük zevk alırdı. Sigarayı bile paketinden değil, beş altı paketi .birden boşalttığı tabaktan sunardı. Birinci sigarasını tercih ederdi. Beş bin lira değerindeki telefon makinasını tamir için eve gelen tamirciye iki bin lira bahşiş verdiğini görmüş ve şaşırmamış-tım. Çünkü bu ondan beklenen bir davranıştı. Allah katında kazandığı sevabını bile bağışlayacak kadar cömertti desem mübalağa sayılmaz. Devam eden davalan için gösterdiğim mütevazi gayretimi çok takdir etmiş maddeten karşılanmasını mümkün görmediği bu gayret: “Bu millete hizmetimden dolayı Allah bana eğer tırnak ucu kadar sevap yazmışsa tamamı senin olsun.” demişti. Cömertliğini bu derece yükselten başka biri acaba var mıdır?. Varsa bile ben tanımıyorum.

Dostluğu kavi idi. Dostlan için de güç kaynağı idi. Onu kibirli sananlar onu tanımayanlardır. Belki biraz kibirli gibi davranarak engin tevazûunu gizlemeye çalışır ve bu yoldan riyakârlığın tuzağına düşmemiş olurdu. Bunu aslında kibirli olup, alçak gönüllü görünmeye tercih ederdi. Dolayısıyla dostluğu da ona göreydi. Yani nitelikliydi.

İlkokuldaki oğlum öğretmeni tarafından kulak çekme cezasına maruz kalınca bundan aynı sınıfta okuyan torunu tarafından haberdar edilen Üstâd, telefonla okulu ve idaresini fena haşlamış olacak ki olaydan hiç haberim olmadığı halde okul müdürü tarafından aranmış ve defalarca özür dilenmiştim. Oysa, senin çocuğu okulda öğretmeni dövmüş haberin var mı da diyebilirdi. O Üstad idi ve dostluğun gereğini en ince biçimde yapardı. Keza tedavi için gittiğimiz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine, gece yarısı bulup merhum Ayhan Songar’ı ilgilenmesi için göndermişti. Ben tüm bunları onun bizlere tenezzülü olarak kabul etmiş ve cana minnet bilmişimdir. Ayrıca dostluğun bu türünü bu sayede öğrenmişimdir de.

İnsanlara hem inanır hem de güvenirdi Saftı ve yirmi dört ayardı. Biri ona ‘geçen gün aldığın borcu öde’ dese, yanında varsa ödemeye kalkar, yoksa kendini borçlu bilirdi. Biriktiremezdi. Çünkü hemen sarfederdi.
Daima gençti. Genç kalışını çilesine, derin tefekkürüne ve ıstırabına bağlardı.
Bu bağlamda, gençliğinde gittiği Paris’in arka sokaklarındaki bir mahalle tiyatrosundaki oyun onu hayli heyecanlandırmış. Oyunda bir baba ve oğlu bilmeden aynı kıza aşık olurlar. Oyunun sonuna doğru oğlan durumu anlar ve babasına ‘utanmıyor musun kızın yaşındakine aşık olmaya’ der. Bunun üzerine babanın verdiği cevap Üstadı o kadar heyecanlandırmış ki, heyecandan öndeki seyirciyi kucaklamış.
Baba ne demişti? diye sorduğumda;
“Madem ki ıstırap çekiyorum öyleyse gencim” dedi, demişti.

Evine ve eşine herkesten fazla hem bağlıydı hem de düşkündü. Kendisi için asla kullanmadığı hatırını ailesi ve çocukları için kullanırdı. Kızlarından Ayşe hanımı tedavi için dişçisine otomobille götürüp getirmemin kendisini nasıl mutlu ettiğini görmeliydiniz. Bazen karaborsada satılan bir paket yabancı sigara kendisine getirildiğinde içinden bir tanesini içer, sevmesine rağmen kalanını eşine saklardı. Kim olursanız olun onunla tanışmaya nail olmuşsanız sizi olduğunuz ya da bulduğu yerde bırakmaz, mutlaka bir başka yere taşırdı. Farketmeden irtifa kazanırdınız. Alttan alması için muhatabının zengin biri veya yüksek rütbeli ve ünlü olmasını aramazdı. Kim olursa olsun mağrur ve züppelik yapanlara eşet mi eşetti. Kendinden alttakilere ise çok merhametli.

Gecenin geç saatlerinde bazen içinden gelir, şiirler okurdu. Baki’den, Nefî ve Fuzûlî’den okuduğu bu şiirler için hayranlığını gizleyemez, elini masaya vura vura ‘şiir diye beyim buna derim ben’ derdi.
En başta demiştim. Tanışmışsanız artık her şeyiniz onu ilgilendirir. Benim de avukat olduğumu öğrenince İstanbul Toplu Basın Mahkemesi’nde devam eden ve karar safhasına gelmiş bir davası bulunduğunu zaman kazanmak için girip giremeyeceğimi gayet nazik bir şekilde ama girmemi istercesine sordu. ‘Emriniz olur ve bunu lütuf bilirim.’ dedim. Hiyerarşide en yukarıda bulunan Üstâdla doğrudan temasımın bulunmasını kendim için bir mazhariyet saydığımı da ilâve ettim. 1978 senesi itibariyle bitmek üzere olan bu davanın serencamı ta vefatına kadar sürmüştür.

Bilâhare oturduğu evin tahliyesi için ev sahibinin, işyeri ve Büyük Doğu yayınlarının tahliyesi için işyeri sahibinin açtığı muhtelif tahliye ve kira tespiti davaları sebebiyle ilişkimizin hukuka dayanan ve benim adıma meslekî boyutu devreye girmiştir.
Burada ifade etmeliyim ki gerek kiracı bulunduğu evinden ve gerekse işyerinden tahliye için açılan muhtelif davalar sebebiyle çektiği sıkıntılara ortak olabilmiş ve azalması için bir gayretim olmuşsa bu benim için hayatımın en büyük mutluluğudur.

‘Sokrates’in Apolocyası okunmadan avukat olunmaz’ demişti bana tanıştığımız ilk gün. Doğrusu ben de okumamıştım. İyi ki okumamışım. Çünkü seneler sonra okuduğum bu savunma ne de olsa teorikti. Peki hayata nasıl geçecekti? Kendinden başka örneği ve uygulaması yoktu bu savunmanın Sokrates’ten başka. Bir de Necip Fazıl. O Sokrates’in savunmasını hayata geçirmiş ve onu bizzat yaşayan biriydi ve benim önümdeydi. Bazen takılırdı. O günkü gazetede çıkan yazısını okuyup okumadığımı sorar, duraksayınca da ‘gerçi okumasan da olur çünkü kendimi görüyorsun’ derdi.
İstanbul Toplu Basın Mahkemesinde Sultan Vahidüddin kitabı sebebiyle açılan ceza davasına çok önem veriyordu. Yaşının ilerlediğini ve içerde yatmaya takatinin bulunmadığını söylerdi. Bu ve açılan diğer davalar sebebiyle zaman zaman konumuz hukuka yönelirdi. Bazen de duruşmaya kendisi de katılmak isterdi. Şöyleki ki; mahkemeyi aydınlatmak amacıyla Vahidüddin davasıyla ilgili el yazısıyla kendi hazırladığı bir açıklamayı okumak üzere duruşmaya birlikte çıkmıştık.

Mahkeme başkanı: ‘Necip Fazıl bey, biz sonra okuruz. Verin dilekçenizi dosyaya koyalım’ dedi. ‘Siz yorulmayın’ diye de ekledi. O da, ‘sözlerimin mahkemeniz üzerinde nasıl bir psikolojik etki yapacağını bizzat müşahade etmek istiyorum’ diyerek okumaya başladı. Duruşma Savcısı savunmanın yansına doğru bezginlik göstermeye ve kımıldanmaya başlayınca bu Necip Fazıl’ın gözünden kaçmadı. ‘Ben’ dedi ‘Paris’teyken işitmiştim. Çobanın biri duruşmaya kavalıyla gelmiş ve yarım saat çalmış. ‘Savunmam bundan ibarettir’ demiş. Sizler de beni , ben savunma diye burada kaval da çalsam dinlemek zorundasınız. Çünkü iki dudağınızın arasından çıkacak hapis cezası kararı üzerine yatacak benim’.

Daha sonra dışarıda bir hatırasını da nakletti. Bir başka davasında bir başka savcı bey kürsünün altından mahkeme başkanının cübbesini çekiştirerek dikkati çekmek isterken Üstada yakalanmış. ‘Bu savcı bey’ demiş, ‘benimle aynı hizada olması gerekirken, oturduğu yerin size yakınlığı sebebiyle ve yüksekliğinden dolayı bunu yapabiliyor ve ben aynı şeyi yapamıyorsam, kürsünün yüksekliği marangoz hatası sebebiyledir. Yoksa savcının yeri de benim dengimdir’ diyerek AlHM temsilcilerinin ülkemize gelerek yaptıkları tespite ta o gün işaret etmiş.
Bu dava sebebiyle kazandığım meslekî tecrübeler için minnettarlığımı bildirmemden memnun kaldı ve geçmişte yaşadığı bir davasına ait şu hatırasıyla konuya devam etti:

Büyük Doğu’nun bir sayısının kapağına o dönemin ünlü bir gazeteci yazarının resmi maymun şeklinde basılmıştı. Bu meşhur yazar uğradığı hakaretten dolayı Üstadı şikayet etmiş, duruşmada da özür dilenirse şikayetinden vazgeçeceğini bildirmiş. Üstat da ‘tamam dileyeceğim’ demiş. İstanbul’da şimdiki büyük postane binası adliye iken görülen bu davada dinleyicilerden bir uğultu yükselmiş. Necip Fazıl özür dileyecek, bu nasıl olur diye ondan bunu beklememişler. Üstad: ‘tamam özür dileyeceğim. Dileyeceğim de bundan değil, maymundan’ demiş. ‘Çünkü inancıma göre bu ve bunun gibiler için Kur’an;” Onlar hayvandan da aşağıdadırlar” buyurmaktadır. Onun için ben bunu ona benzettiğim için maymuna hakaret etmiş sayılırım….’
Tabiîdir ki dava kaldığı yerden devam etmiş. Şimdikilerin özgüven dedikleri de herhalde bu olsa gerek. O duruşmalardaki tavrı ile sanki yargılanan değil, yargılayan gibiydi. Mahkemeleri gözünde büyütmez ve hiç heyecanlanmazdı. Atmaca gibi sakindi.

Kitabın adı Sultan Vahidüddin idi. Fakat dava Atatürk’e hakaretten açılmıştı. En Atatürkçü ve Atatürk’ü en iyi bilen bi-lirkişilerin ittifakla kitapta hakaret ve suç unsuru bulamamalarına rağmen, Mahkeme tarafsız kalamadı ve Üstad 18 ay hapis cezasına çarptırıldı. Evinin ve iş yerinin tahliyesi için açılmış onlarca dava ve bir de bu mahkûmiyet karan. Benim tanıdığım altı sene içinde çekilen sıkıntılara eklenen yeni sıkıntılar. Karar Temyizde de onandı. Bilirkişi raporlan suç unsuru bulamadığı için mahkûmiyet kararı çeşitli zorlama ve yorumlar sebebiyle 25 sahife yazıldı. Yazıişleri müdürü olan bayan ‘Bunca yıllık meslek hayatımda idama dair kararlar bile bu kadar uzun tutulmamıştır.’ diye üzüntüsünü dile getirmişti. Son çare sağlık sebebiyle rapor alınması idi. Gözleri görmediği ve yürüyemediği için diyabete dayalı verilen rapor, merhum Ayhan Songar’ın gayreti ile Adlî Tıbbın onayından geçmiş ve Üstâd’a altı ay izin verilmişti. Alman ikinci altı aylık iznin içinde de vefat etti. Yani mahkûm öldü. Yani nasıl yaşadıysa öylece ölmek nasip oldu. En şerefli biçimde ve pes etmeden. Suçuna mazeret aramadan ve team-müden işlediğini haykırarak. Yanlışın eyleminde değil, yasalarda ve onun yanlış yorumlanmasında olduğunu ilân ederek. Tıpkı Sokrates gibi savunmasıyla uyum sağlamayı istememiş, kopuşu her dem tercih etmiştir.
İyi ki Sokrates’in savunmasını Onu tanımadan okumamışım. Onu tanıyınca, hayatındaki pratikten savunmadaki teoriye yönelmek benim için meslekî açıdan daha da verimli oldu.

Yıllar sonra aynı yaklaşımı ünlü Fransız avukat Jacques Verges’te de bulacaktım. Günümüzün ince mekanizmalarla bireye dayattığı; iktidarların meşrulaştırılmasma hizmet eden yasal düzenlemelere karşı fert olarak karşı durmanın hukuk zeminindeki güçlü tanımını onun güçlü duruşu oluşturuyordu.

(Muhammet Emin Özkan – Doğumunun 100. Yılında Necip Fazıl – Kültür Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları)

Kumarhane Baskını

KUMARHANE BASKINI

KOMPLO
(…)
Bir sabah hayretler içinde gördük ki, gece Cemiyet Umumî Merkezimize gizlice girilmiş, dosyalar adamakıllı karıştırıldıktan sonra güya yerli yerine istif edilmiş, çekmeceler açılıp, elenmiş, taranmış, tekrar kilitlenmiş. Bu arada bazı mektuplar götürülmüş, bütün bunlar yapılırken iz bırakmamağa çalışılmış, kapının (yale) kilidine kadar hiçbir zorlama alâmeti göstermeksizin içimiz dışımız elekten geçirilmek istenmiştir.

İz bırakmamakta hırsızlar kadar hünerli olmayan polisimizin “Birinci Şube” markasını taşıyordu bu manzara..

Kararımızı verdik: işyerimizi efe ve külhani soyundan silahlı bir adama bekleteceğiz. Biz çıkarken o girecek ve yatağını serip yatacak, bir tecavüz karşısında da, nefs ve mesken müdafaası hakkiyle silahını kullanacak.

Nerede bulalım bu adamı?..

Hatırıma hapishanede tanıdığım bir efe geldi. Bu adam Beyoğlunda, kumar oynattığı bir batakhane işletiyordu. Onu bulmaya ve bana böyle bir adam tedariklenmesini istemeye gittim. Henüz müşteriler gelmemiş ve oyun başlamamıştı. “Ne içersiniz?” sualine “bir sade kahve!” cevabını henüz vermiştim ki, kapı, korkunç bir tarakayla devrildi.

Baskın!.. Polis, o an içinde üç beş kişiden başka kimse ve oyun namına hiçbir şey bulunmayan kumarhaneyi basıyor ve orada, İslam mücahidi geçinen necip Fazıl’ı yakalıyordu. Bu bir komploydu.

KİM YAPTIRDI?
Polise, basın kartını göstererek kim olduğumu, buraya hapisteyken tanıdığım birini görmek için geldiğimi ve zaten ortada oyun diye bir şey bulunmadığını söylediğim zaman bizzat şube müdürleri hiçbir hayret eseri göstermeden, aradığını gayet rahat ve kolay ele geçirmiş bir avcı edasıyla “lutfen otomobile!” dedi ve hepimizi palas-pandras toparlayıp evvela Taksim karakoluna, oradan da Emniyet Müdürlüğüne götürdü.

Götürülmesi gereken bir bendim; kimbilir hayatlarında kaç kere basılmış sabıkalılardan ibaret öbür tanımadığım adamlarsa, benim kumar arkadaşlarım sıfatiyle yemeğin garnitürünü ve filmin figüranlarını teşkil ediyorlardı.

Taksim karakolunda şube müdürüne Vali ile telefonda görüşmek istediğimi söyledim.

-Açıp bir bakayım!

Dedi ve bitişik odaya geçip dakikalarca kaldıktan sonra döndü.

-Vali Bey evlerinde yoklarmış…

Bunu öyle tutuk ve kekeme bir eda ile söyledi ki:

-Vali Bey, evinde olmadığını söylememizi söyledi!

Der gibi bir hali vardı.

Emniyet Müdürlüğündeki nöbetçi müdür aynı teklife gayet açık ve bütün manevrayı belli edici bir cevap verdi :

-Vali Bey her şeyi biliyor! Görüşmenize ihtiyaç yok!

Demek ki, evinde olmayan Vali, Emnşyet Müdürlüğüne bizzat telefon edip vaziyeti sormuş, yani tertibin yolunda gidip gitmediğini anlamak istemişti. Yahut da aldığı emir gereğince, müdür, durumu telefonla Valiye bildirmişti. Aynı şey…

Fakat işi doğrudan doğruya Vali Fahrettin K. Gökay’ın idare edemeyeceği, etmeyeceği, kendinden böyle bir hamaratlığa kalkışmayacağı da meydandaydı. Besbelli ki, emir Ankara’dan, Bakan çapında birinden geliyor, belki onu da aşarak Başbakan adına konuşabilecek bir sıfata dayanıyordu. Ve gaye, benim kumarbaz olduğumu akıllarınca resmî huccete bağlayarak Müslümanların gözündeki itibarımı kırmaktı. Benim kumar oynayan bir adam olup olmadığım bir tarafa; muhakkak olan şuydu ki, İslam davasını dünya çağında bir fikriyatla müdafaa ve bütün sahte oluş ve erişlerin maskesini yırtıp atma kabiliyetinde bir adama tahammülleri yoktu. Demek ki, İslamiyetin aslına ve hakikatine dayanamıyorlar ve benim naçiz şahsıma değil, benden ve herkesten münezzeh İslam’a karşı harekete geçiyorlardı.

Bu vaziyette derin ve gerçek bir müminin ortaya çıkıp şunları söylemesi lazımdı:

-Eğer Necip Fazıl İslamın haram tanıdığı kötülükleri yapan bir insasa onu suçlamak hakkı küfrün değil, müminlerindir. Küfür, hatta kibar hayatın bir gereği ve güzel bir iş bildiği bir mevzuda onu suçlamakla, onu Müslümanların gözünde tesirsiz kılmak, yani onun tesirini kabul ve dolayisiyle İslamiyeti herhangi bir inkişaftan alıkoymak taktiğini takip etmektedir. Bu takdirde, eğer Necip Fazıl, küfre, küfrün mayasındaki şenaati harekete getirmek fırsatını vermişse ona vicdanımızın ta içinden “yazıklar olsun!” der ve salahı için dua ederiz; fakat iman borcumuz icabı, elbette küfrün imzaladığı senetleri kabul edemeyiz! Hele bir (komplo) tuzağına düşürülmüş bulunuyorsa, onu, imanı uğrundaki fedakarlığının cezp ettiği mazlumluk olarak en yüksek rütbede görürüz!

Ama neredeydi bu ses?..

Bu sesin yükselebileceği gün zaten İslam davası kurtulmuş olacak; ve onların bizi kendilerince ayıp olmayan bir fiilde basması yerine, bizim ayıp ölçülerimize göre topyekun basılmaları gerekecekti.

Emniyet müdürlüğünde bana hizmet ve nezaketlerinden(!) verdikleri şube müdürü odasının kanepesinde bunları düşünürken hatırıma basın geldi. Adım başında takip edilmek suretiyle, girdiğim yer belli olur olmaz hemen baskın yapıldığına ve sonu “hane” tabiriyle biten kötü yerlerden hangisinin önünden geçecek olsam hemen basılmam için tertipli bulunulduğuna göre bu işi aksettirecekleri gazete veya gazeteler olması gerekiyordu. Vâkıâ ertesi gün Sulh Ceza Hakiminin karşısına çıkılınca işe bir kıyamet süsü verilecek ve fotoğraf (flaş)ları işleyecekti ama, hadisenin yeni hükumete (sempatizan) bir gazetede önceden bildirilmesi ve işin duyurulması lazımdı.

Öyle oldu. Sabaha karşı halden anlar bir polis memuru vasıtasiyle temin ettiğim gazetelerde hiçbir şey yokken, vatansız (Vatan) gazetesinin birinci sahifesinde bir manşet:

“NECİP FAZIL KUMARDA BASILDI!”

Ve bir yazı:

“Büyük Doğu Cemiyetinin yüce başkanı, İslam davasının ulu mücahidi Necip Fazıl…”

Sonradan, gece yarısı kalıp değiştirerek havadisi yetiştirdiğini ve onu İstanbul’dan değil, Ankara’dan aldığını öğrendiğimiz bu Yahudi gazetesi, haberin patronluğunu ele almakla, tertibi adeta (radar)la idare eden patronunu ifşa eder gibiydi. Bu patron ve devlet, ne de hükümet reislerinden biriydi; vekiller heyeti çerçevesinde, vekaleti olmayan vekil üstü birinden başkası olamazdı.

HÂDİSE
Hadise üzerinde bu kadar duruşum, sanılmasın ki; onu bütün hakikatiyle madde planında tespit ve böylece masumluk ve mazlumluğumu iddia etmek içindir. Aslında siyasi olan hadiseyi iç delaletleriyle göstermek ve üzerinde durulmaya değer kıymeti yalnız bu delaletlere bağlamak davasındayım. Yoksa hem hadisenin cereyan şeklini, hem de bundan çıkacak masumluk ve mazlumluk hükmünü izah ve ispat gibi bir telaş ve gayretten münezzeh ve müstağniyim. Bunlar, kendi kendilerine meydana çıkacak neticelerdir; asıl sebep değil.

İşi bu kadar teferruatla ele alışımda asıl sebep ikidir. İlki, bir dava adamının –o güne kadar itiraf edemediğimi itiraf ederim- ne türlü alçaklık tertiplerine hedef olabileceğini ve mutlaka bu hain ihtimale göre bir hayat takip etmesi lazım geldiği; öbürü de, mensupları arasında bir yamalı bohça manzarası arzeden Demokrat Parti rejiminin şu veya bu şahıslar marifetiyle başlangıçta nerelere kadar düşürüldüğü…

Bu iki hakikatin ön plana alınmasında, birinin, yetişme yolundaki genç nesillerde bulunması gereken siyasi dehayı göstermesi, öbürünün de, bazı yarım yamalak rejim denemelerindeki içyüzleri açığa vurması bakımından, benim kumar oynayıp oynamadığımı ve hadisenin cereyan şeklini kat kat aşan bir kıymet vardır.

Evet; başını mukaddes bir davaya adamış insan öyle bir siyasi tedbir dehasına sahip olacaktır ki, bir kapının önünden geçerken içerden ihtiyar bir kadının çıkıp “oğlum, fenalaşıyorum, elimden tut” diyerek onu içeriye çekebileceğini ve o evin de bir kerhane olabileceğini hesap etmeye kadar varacaktır. Yahut bir bankadan 100 liralık havalesini çekerken bir müşterinin “1000 liramı çaldılar!” diye haykırması üzerine hemen oracıkta işe el koyan polisin 1000 lirayı onun cebinden çıkaracağına kadar hayalini işletecektir.

Ben, o zamana değin bunlardan hiçbirini düşünemezdim. Zira her şeyi hayal edebilir, fakat alçaklığı bu dereceye kadar indirebilecek politika adamlarının bulunabileceğini tasavvur edemezdim.

İşte, ikinci noktanın cevabı kendi kendisine geldi:

Demokrat Parti rejimi, başlangıçta, bana ve güttüğüm davaya, Halk Partisinden görmediğim bir küçüklük tatbikine kadar gidiyor ve bunu, ömrü boyunca süren “yamalı bohça” tabiriyle ifade ettiğimiz insicamsız, bünyesindeki Yahudi ve Mason emellerine alet şahıslar vasıtasıyle yapıyordu. Sonradan da görüleceği gibi, Adnan menderes, partisinin bir cenahında yaşayan bu aşağılık tiplerin karakterinden münezzeh, saffet örneklerinin başında bulunuyor, işe bir adliye ve zabıta süsü vermek isteyen sefil yaratıkların dışında kalıyordu.

Ertesi günü, Beyoğlu Sulh Ceza Mahkemesinde, Ziya isimli, cinsiyetini ancak başkalarında tanıyıcı temayülleriyle meşhur bir hakim huzurunda duruşma… Baskını yapan polislerin hepsi birden kumar diye bir şey görmediklerini bildirdikleri halde nakdi ceza mahkumiyeti…

Bir gün sonra da küfür matbuatının dilinde sadece Necip Fazıl… Her zaman olduğu, ondan ve bundan sonra da olacağı gibi, kibrit kutusu çapında bir dergiye karşı, çarşaf boyunda şehametli gazeteler, ancak el ele vererek çıkabiliyorlar… Yoksa bunlardan birinin, (dretnot) cüssesine rağmen bizim oyulmuş kabaktan teknemize tek başına karşı çıkabilmesi ne mümkün!..

Bütün bir gün ve gece, uykuya karşı (aktedron) alarak çalışıyor ve dillere destan, meşhur 54’üncü sayımızı, radyo ve keçemizi rehine vererek çıkarıyoruz. Kapağımızda hemen bütün gazetelerin isim başlıkları ve bizden bahsedici yazılarının manşetleri… Klişenin altında da şöyle bir takdim:

İŞGAL ORDUSU GAZETERİNDEN BETER, SÖZDE TÜRK, KÜFÜR BASINI…

Büyük Doğu’yu toplatıyorlar; ve o sayıda çıkmış başka bir yazımızı bahane ederek bizi tevkif ettiriyorlar.

Kısa bir zaman sonra beraat edip hapisten çıkıyor ve 55. sayımızdan başlayarak tekrar mücedelemize girişiyorux. İşin tatlı tarafı şu ki, biz emirlerindeki savcının himmetiyle başka bir yazıdan Ahmet Emin Yalman, Nadir Nadi, Sedat Simavi, Falih Rıfkı Atay, bütün kalem (komprador)larının, intihar etmelerini gerektirecek şekilde ipliklerini pazara çıkardığımız halde taraflarından dava edilemiyoruz. Sıkı mı, hakim, gençlik ve Müslüman umumi efkarı önünde bizimle hesaplaşmak…

Mecmua toplatılmış, fakat kârı bayilere ait olarak, karaborsada binlerce nüshası satılmıştır.

Nitekim bir yıl sonra tanıyacağım Menderes, bana Başvekalette soracaktır:

-O sayıdan ne kadar bastınız ve sattınız?

-Toplatıldığını biliyorsunuz!

-Olsun; her halde el altından satmışsınızdır!

-Onbinin üstünde sattığımıza ve yüzbin kişiye okuttuğumuza inanabilirsiniz!

Adnan Bey bu noktada duracak ve gözleri pırıl pırıl, elini göğsünün üzerinden geçirerek şöyle diyecektir:

-Oh, içim yağ-bal oldu!

Adnan Bey, hem tek ve hem çift numaraya para koyan mizaciyle hep buydu ve hep bu olarak kaldı.

İşin mana cephesini böylece yerine getirdikten sonra, şimdi sıra, maddi tarafiyle (komplo)yu vesikalı ispata kavuşturmaya gelmiştir.

İSPAT
Vatan gazetesinde bu tertipli işi gazete planında tertipleyen, o gece sekreterlik nöbetindeki Cavit Yamaç isimli solcu bir yazar…

Aradan yıllar geçecek bu adam “Vatan” gazetesinden atılacak ve o zaman Adnan Menderes’in himayesiyle çıkan üçüncü günlük Büyük Doğu’ya (9’uncu devre) gelip, derin bir vicdan azabı çektiğinden ve komplocuların sırrını fâşetmek ihtiyacını duyduğundan bahsedecektir.

İşte bize yazdığı mektuptan parçalar:

“Necip Fazıl;

Sözüne tam itimadım olan bir dostumun ikaziyle, senin kumarhanede basılmanın kökü derinlerde bir komplodan ibaret olduğunu keşfettim. Beni ziyarete gelen dostum, bana senin kumarhanede yakalanmandan bir hafta kadar önce, tek maddesi (Necip Fazıl’ı ortadan kaldırmak) olarak isimlendirilecek gündemin etrafında toplanan bir yığın maskeliden bahsetti. Tanırsın onları sen… Tefekkür sıkletleri yoktur, kitap ve bilgiden nefret etmişler, gövdelerinin üstündeki yuvarlağı miskin gayeler kovanı haline getirmişlerdir. İşleri karanlıktadır. Gün ışığında kimsenin karşısına geçip de şöyle erkekçe, kabadayıca, külhanca bir söz ettikleri varid değildir.

Yaptığım tahkikattan anladım ki, biri senin bulunduğun yerlere pek yakın bir yerde, diğeri ise, biraz daha uzak mesafede iki toplantıda senin ortadan kaldırılman kararlaştırılmış ve sonra o (meşhur baskın) vuku bulmuştur.

Seninle benim aramda, Pasifik Okyanusu’nu endazeleyecek kadar çok, milyarlarca zıt şey var. Sen kendine göre, aziz telakki ettiğin bir görüşün, ben de kendime göre, inandığım ve benimsediğim ölçülerin kişisiyim. Ama bu senin yok olmanı istemem için bir sebep değildir. Böylesi Bolşevik veya nazi doktrinlerinin hareket tarzıdır. Senin var olup da davanı inancın boyunca müdafaa etmen benim için mukaddestir. Çünkü ben o Frenk fikir adamının çizmiş olduğu hattan yürümeyi kendime şiar edindim. Diyorum ki: (Ben senin gibi düşünmüyorum. Ama senin düşündüklerini serbestçe söylemeni temin için canımı vermeye hazırım.)

Yukarıda bahsini ettiğim toplantılara katılanlar, piyasa ölçülerine göre kuvvetliydiler. Paraları vardı, imkanları vardı, yüzbin iftirayı bir saatte basacak rotatifler emirlerini bekliyordu. Sadece en mühim şeylerden mahrumdular: Ortaya çıkacak bir suratları yoktu.

Senin ortada dolaşıp onların bulaşık işlerini aydınlığa dökmen, “Meserret”te bir kahve içmen huzurlarını kaçırıyordu. Yetmiş şer dehasının bir araya gelip de kuramayacağı şeytani planlar bunlardan sadece birinin sermayesiydi.

Bu (samimi) toplantılar yapılırken, hiç birinden haberi olmadan bu hadisede teknik olarak birinci sınıf bir rol oynayacak olan ben, (Vatan) gazetesinde ajans, radyo ve telefon haberleri içinde sabahlara kadar kafa yoruyordum.”

Cavit Yamaç, esas olarak sezdiği, fakat elbette kendisine bütün çıplaklığıyle anlatılmayacak olan komploya nasıl alet olduğunu şöyle hikaye ediyor:

“Malum gece, işimi bitirmiş, gazeteyi bağlamış, tam gitmek üzere çıkıyordum. Kapıda kılık kıyafeti düzgün, otuz beş yaşlarında bir zat yolumu kesti. Adımla hitap etmişti. Çok mühim bir havadisi olduğunu, bunu gazeteye koymamı söyledi. Ben, gazetenin işinin sona erdiğini, basılmak üzere verildiğini kendisine bildirdim. Israr etti, vereceği havadisin müthiş bir şey olduğunu ifade etti. Bir an evvel istirahate kavuşmak isteyen yorgun insanların ruh haleti içinde kendisine havadisin mahiyetini sordum. Senin Beyoğlu’nda bir kumarhanede basıldığını ve Taksim karakolunda ifade vermekte olduğunu söyledi. (Vatan) gazetesinin sana karşı olan hissiyatının aşinası olduğu belliydi. Beni otomobille Taksim karakoluna kadar götürmeyi, hadiseyi gözlerime arzetmeyi teklif etti. Bir an tereddütten sonra razı oldum: Yolda muhbire, adımı nereden bildiğini sordum. Kendisinin beni tanıdığını söyledi. Hadiseye nasıl muttali olduğunu sorunca da kendinin de basılanlar arasında olduğunu, fakat kolayını bulup kaçtığını bildirdi. Karakola beraber gittik. Sen ifade veriyordun. Bir polise ne olduğunu sorunca, o da bana muhbirin söylediklerini aynen tekrar etti. (Vatan) gazetesine döndüğüm zaman saat üçe geliyordu. Gazetenin kalıpları dökülmüş, basılmak üzere makineya verilmişti. İşleri durdurdum, civarda oturan bir dizgi operatörünü uyandırarak (Necip Fazıl, kumarhanede basıldı) başlıklı havadisi dizdirerek gazeteye koydum ve yeni kalıplar döktürerek gazeteyi baskıya verdim. Haber, gazetenin politikası içinde birinci sınıf bir şeydi. Nitekim bunu ertesi günü, Yalman meşhur göz pırıltıları içinde ifade etti: (Güzel bir gazetecilik yaptınız, tebrik ederim.) Kılıç çarpışmasını arsenikten, yumruklaşmağı hasmının yatağının içine kobra yılanı koymaktan daha muteber sayanlardanım.

Bu açıklamam, o zaman içine yer ettirilen yaranın üstüne en küçük, en hafif bir pansuman olursa, kendimi mesut addedeceğim.

Cavit YAMAÇ”

Cavit Yamaç, maddi tertibine alet olduğu hadiseyi anlatırken, tam matbaadan çıkacağı zaman yolunu kesen adamın bir polis olduğundan, ertesi gün kendisini tebrik eden Ahmet Emin Yalman’ın sanki önceden haberi yokmuş gibi davranışından gafildi. Her şey o surette tertiplenmiştir ki, öz adamları bile sadece vazifesini yapmaya terkedilmiş ve kendisine fazla ipucu verilmemiştir.
Yahut… Yahut, bildiklerini tam söyleyememektedir Cavit Yamaç…
İşte o kadardır ol hikâyet…

Kuşetli Vagon Ve Flaminyon

KUŞETLİ VAGON VE FLAMİNYON

Üstad hapishaneden çıktıktan sonra birgün, Osman ağabeyin Denizciler’deki dükkanına gelmişti ( Oraya dükkan mı demek lazım, büro mu, yazıhane mi, in mi, hücre mi?.. Doğrusu bilmiyorum. Üstad “ Kör bağırsak gibi bir yer”, derdi, “burada tek hücreli amipler bile yaşamaz” ) İşte oraya gelmişti. İstanbul’a dönecekmiş. “Kuşetlide bilet aldırdım” diyordu. Biz ne anlardık kuşetliden?.. Osman ağabey de anlayamadı.

-Nereden aldırdın bileti ? dedi.

- Kuşetliden kuşetliden… Kuşetli vagondan yani…

- A be Üstad bizimle niye Türkçe konuşmuyorsun? Tren trendir; vagon da vagon.. Bunlar da Türkçe değil amma artık dilimize mâl olmuş. Hepimiz anlıyoruz. Trenin “Kuşlusu… kuşetlisi mi olur?… Kuşetliymiş… Sanki Viyana Kuşatması…

Üstad o gün başka havalardaydı. Bilmem hangi lüks lokantada yediği enfes flaminyonu anlatıyordu. O “flaminyon” deyince, Osman ağabey:

-Enfes bir kamyon mu yedin?” dedi.

-Kamyon değil; flaminyon, flaminyon… Enfes bir Fransız yemeği…

( Hüseyin Üzmez – Malatya Suikastı )

Laik Fransa

LAİK FRANSA

Üniversite tahsilimi yapmak üzere gönderildiğim (Laik) Fransa’da, bir gün, Komünistlere karşı mukabil bir (miting) yapan papazlara itfaiye tarafından su sıkıldığı için Fransız gençliğinin nasıl ayaklanıp itfaiye tulumbalarını paramparça ettiğini ve aşk içindeki papazların nasıl yerlerinden kıpırdamadan ve hep bir ağızdan kilise ilahileri okuduğunu her hatırlayışımda tüylerim ürperir.
O zaman komünistlerin içtimaını süvari kuvvetile ve kılıçla dağıtan hükümet, mukabil papaz toplantısını yalnız suyla dağıtmak istediği halde, Fransız yüksek tahsil gençliğini buna tahammül etmemişti. Zira (Laik) Fransa baştan başa koyu (Katolik)dir ve dinin mümessillerine hakaret ettirmez.

(Müdafaalarım’dan)

Lö Sid

LÖ SİD

Yahya Kemal Harbi Umumî senelerinde Bahriye Mektebinde bir müddet tarih muallimliği etmiştir. O zaman yine muallimlerimizden olan Hamdullah Suphi Bey, Yahya Kemal’in bize muallim tâyin edildiğini bildirdi ve dedi ki:

- Bahtiyarsınız efendiler, temiz Türk dilinin, her mısraı yontulmuş bir mermer kadar traşide olan heyecanlı şairi, sîzin tarih hocanız oluyor. Yahya Kemal şiirinde titîz ve hasis olduğu kadar sözlerinde cömert ve hararetlidir. Ne saadet ki, tarihi, onun sonu gelmez heyecanlı lisanından dinleyeceksiniz.

Hamdullah Suphi bey, sonu gelmez demekte haklıydı. Çünkü altı aydan fazla bize hocalık eden Yahya Kemal bu müddet zarfından bir menkıbe pasajının bile sonunu getiremedi.

Derse ilk girdiği gün kendisini bütün kuvvetimizle heyecanlandırmaya çalıştık. Sınıfın kırk talebesi birden “Bak!” kumandasıyla bir hamlede ayağa kalktı ve eller alınlara yapıştı. Bu hareketi bütün sınıfın hayranlık tezahürleri takib etti. Söyledik, mırıldandık, rica ettik; bize heyecanlı bir kahramanlık menkıbesi anlatsın diye…

Yahya Kemal sınıfın bu yalvarışını, samimî mi, değil mi diye düşünceli gözlerle uzun uzun süzdükten sonra birden coştu, parladı. Bir ayağını ileri attı, bir elini kılıca dayanıyormuş gibi mütekallis bir vaziyette yere uzattıktan sonra haykırdı:

- Size meşhur Lö Sid efsanesini anlatacağım. Kurunu Vusta’daki kahramanlık psikolojisinin remzi olan “Lö Sid”i…

Ve başladı anlatmaya… Yumrukları sıkılarak, gözleri sulanarak, saçları dikilerek, ağzı köpürerek…

Bütün sınıftan çıt çıkmıyor, yalnız havada inkıtasız müsellesler çizen üç sinek, sani Yahya Kemal’in heyecanlı takriri etrafında hislerin nasıl bir sağa bir sola kıvrandığını bir remz halinde yaşatıyordu.

Herkes küçük dilini yutmuş dinlerken, birden “ders bitti” borusu Ötüverdi. Hem de takririn en mühim bir yerinde…

LÖ Sid küçücük boyuyla tam ayağını atının üzengisine attığı ve ata bineceği sırada… O anda öyle bir şey oldu ki, şaştık… Yahya Kemal son süratle giderken dört frenini birden bastıran bir otomobil gibi takririni oracıkta bıraktı ve eliyle bir sivil temennası çakarak sınıftan firar edercesine dışarıya fırladı.

Ertesi ders, daha ertesi ders, tam altı ay her ders, Yahya Kemal Bey sınıfa her girişinde şu suali soruyordu:

- Efendiler, dersin neresinde kaldık? Kırk kişi bir ağızdan cevap veriyordu:

- Efendim Lö Sid tam ayağını atın üzengisine atacağı vakit boru çalmıştı.

- Hahaha, orada mı? Ama onun başı var, oradan başlayalım ve devam edelim?

Ve Lö Sid menkıbesini tekrar ilk başladığı yerden alarak mahut noktaya getiriyor ve kahraman tam ayağını üzengiye attığı zaman borazan çavuşu vazifesini unutmuyordu.

Altı ay sonra bir gün öğrendik! Yahya Kemal mektepten alâkasını kesmiş, hem de ne zaman? Tam Lö Sid’in ayağını üzengiye atıp ata bineceği zaman…

(Kafakağıdı’ndan)

M. Gündüz Sevilgen’in Mektubu

M. GÜNDÜZ SEVİLGEN’İN MEKTUBU

11 Mayıs 1978
Ankara

Muhterem Üstadım,

Uzun bir aradan sonra BÜYÜK DOĞU’ya tekrar kavuştuk. Allah sizden razı olsun. Mecmuayı adeta içer gibi okudum. Bilhassa İdeolocya Örgüsü gönlümüzdeki, fikrimizdeki duyduğumuz ve düşündüğümüz ve fakat ifade edemediğimizi en veciz şekli ile ifade ediyordu. İnşaallah bugün şahid olduklarımız giyotine konulacak kafanın son çırpınışlarıdır, öbür kafa ise esasen defnedecek eli beklemektedir.

Güçlü bir kadro ve doyurucu bir muhteva ile çıkan BÜYÜK DOĞU’muzun bu 16. devresinin uzun ömürlü olmasını cenab-ı haktan niyaz ediyoruz. Başta zat-ı âliniz olmak üzere diğer bütün kardeşlere, dost ve gönüldaşlara muvaffakiyetler diliyoruz. Münasip görürseniz değerlendirmek üzere acizane bir yazı gönderiyorum.

En kalbi bağlılık, selam ve hörmetle ellerinizi öperim, aziz üstadım.

M. Gündüz Sevilgen

M. Sait Zarifoğlu’nun Üstad’ı Ziyareti

M. SAİT ZARİFOĞLU’NUN üSTAD’I ZİYARETİ

Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Sessiz, kibar, düşünceli, imanlı ve daha sayılamayacak kadar iyi meziyetleri olan bir arkadaşım. Alper Yücetürk. Uzun seneler önce, çok sevdiği Allahına kavuştu. Kainatın yaratıcısı güzel Rabbimin rahmeti üzerine olsun. 1958′lerin bir sonbaharının bir güneşli gününde İstanbul’da Anadolu yakasında bir bulvarın üzerinde bir köşkün dış kapısı önünde saat onaltıya doğru bir aşağı, bir yukarı tedirgin ve korkak korkak adımlıyoruz. Girip köşkün kapısını çalamıyoruz. İyi hatırlıyorum, imtihan kapılarında bile bu kadar korku ve heyecan duymamışımdır. Nerde miyiz, neden mi burdayız, durun başından anlatayım.

Bakırcılarda bir yurt vardı. Orda kalırdım. Bakırcılar İ.Ü. bahçe duvarının doğusuna düşer. Öyleyse üniversitenin batısında, ikinci sokak üzerinde (O sokağın adını Rasim dün söyledi ama ben yine unuttum) Kadir Mısıroğlu’nun bir yurdu vardı. Üstad oraya gelecekmiş. İple çektik o günü. Üstad gelecekmiş, konuşacakmış, müjdenin hayırlısı, hoşu böyle olur, demiştim.
Kapı girişine göre sağa doğru sokağa bakan duvarın dibinde ortada bir masa ve duvar boyunca dizili sandalyeler. İstiyorum ki Üstad’ı çok yakından göreyim, öyle göreyim ki her gözümü kapadığımda gözümün önünde olsun ve ben onun ağzıyla şiir okuyayım, onun sesiyle konuşayım! Tikine bile hayran kalmıştım da günlerce taklit etmiştim, olmamıştı.
Şimdi kelimeleri hatırlamıyorum ama herkesin kendisini tanıtmasını isteyen bir komuttu.
«Maraşlıyım» (O zaman henüz Kahraman ismimiz yoktu) dedim.
Bakışları çakıldı, tabii benim ciğerlerimde de nefesim.. Hem hemşehrisi olmak, hem henüz gidip kendimi tanıtmamak, hem hareket içinde olmamak… (içimden : idamıma ferman çıksa yeridir, hakkıdır..) Ama «geleceksin» komutuna da, komut bitmeden başüstüneyi çekmekle büyük hayallerin içine, saçımın telinden tırnağımın ucuna kadar dalmam bir olmuştu. Ne konuştu, neler dedi, bilmiyorum : o saat bütün dünyayı teker teker fethedip dizinin dibine çökertmiştim bile. Vakit geçmiş, konuşma bitmiş, Alper’le bana, kendisine gelmemiz için, gün ve saatini emrediyormuş. Zaten onda çakılı gözüm uyandı, bakışını gördüm, gayri ihtiyari başüstüneyi çektim. O başüstüneyi nasıl çektiğimi hâlâ merak ettiğini Rahmetli Alper sonradan bir kaç sefer söyledi. Üstad randevu verirken beni bir-iki sefer dirseklemiş ama ben hiç kıpırdanmamışım…

İşte o talimat üzerine Alper’le o kapının önündeyiz. Tedriginliğimiz, randevu zamanının saati dakikası üzerinde.. Üstad’ın aşın titizliğini arkadaşlar söylemişlerdi. Saat onaltı mı, yoksa onaltıotuz mu? Muhakkak ikisinden biri. Ama biliyoruz ki ortası değil. Tartışmaya zaman da yok. Ya onaltı ise? Henüz Kahramanlık ismimiz yok ama, serde Maraşlılık var, biraz da gözümüz kara. Girelim dedik. Alper üç adım arkada; ben hemen kapıyı çaldım. Uşak kapıyı açtı. Yol gösterdi, girişe göre sağda bir çalışma odasına aldı. Girdik ayaklarımızın ucuna basa basa. Üstad, girişte, solda bir masa üzerindeki dosyaya bakıyordu. Ayaktaydı. Oturun, dedi. Süt dökmüş kediler gibi oturduk. «Ben size kaçta gelin dedim?» sorusu ciddi bir yüzle, tabanca gibi patladı. Cevap vermek yine bana düştü. (O zaman olduğu gibi bugün de her soruya benim cevap vermem gerekmediğini bilemem…) «Üstad’ım dört-dörtbuçuk» deyiverdim. «Ben dört-dörtbuçuk demem. Ya dört demişimdir ya dört-buçuk. Size de dörtbuçuk dedim» dedi. Susuldu. Oturuldu (Tabii biz oturduk o çalışmasına döndü). Kağıtlar, dosyalara girdi çıktı. Dosyanın kapağı öbür kapağın üzerine tam kapanırken saat dört-buçuğu vurdu. Üstad dışarı çıktı, kapı kapanırken biz de sözleşmiş gibi ayağa kalktık, sözleşmiş gibi ikimiz birden «kaçalım» dedik.

Dövecek muhakkak bizi dedik. Ama korkumuzdan kaçamadık da. Oturduk, kaderimize rıza göstererek, mütevekkil. Geldi, �hoş geldiniz� derdemez tekmil gibi «sağolun»u çektik. «Büyük Doğu» bilmiyorum kaçıncı sefer yeniden çıkma hazırlığı içerisinde idi. Rahmetli Alper’in çok iyi Fransızcası vardı. Büyük Doğunun Cağaloğlundaki bürosunda çalışmaya başladı. Çalışması esnasında Üstad’a hayranlığı da artıyordu. Aksi mümkün mü…
O’nda herşey devamlı idi. Fatihalarımız da devamlı olmalı.

(M. Sait Zarifoğlu – Mavera Dergisi Üstad özel sayısı)

Malatya Hapishanesi’nde Ödenemeyecek Yardım!

MALATYA HAPİSHANESİ’NDE ÖDENEMEYECEK YARDIM!

Necip Fazıl, ümmi Müslümanla ne konuşabilirdi, bazılarıyla hal dilinden başka. Bunun için Reis Bey piyesinde, Reis Bey’in tumturaklı ahlaki ve dini bir tiradını hayran hayran dinleyen “hırsız”a sorar “Anlıyor musun oğlum?” Hırsız hapishaneye düşmüş bu büyük adamın sualiyle kendine gelir ve cevap verir: Anlıyorum,baba,anlamadan anlıyorum… Evet bunları çok kere anlamadan anladılar en iyi anlayanlar… Üstelik korkarım kendileri de kendilerini anlamadan anladılar… Cemiyetin derdiyle dertlendiler. Hastalıkların büyük kısmını cemiyetten, cemiyetin çöküntüsünden, yıkıntısından, sarsıntısından aldılar. Cemiyet bunlara başka ne verdi? Necip Fazıl o tok sesiyle haykırmıştır hep. ”Bana paraca yardım etmiş bazı zenginler… Hah.. Hiç. Hiçtir yardımları.. Beş para etmez.. Yüz bin defa ödemişimdir de.. Benim ödeyemeyeceğim tek bir yardım var.. (Durgunlaşarak) Malatya hapishanesindeydim, seni birisi görmek istiyor dediler, çıktım görüşmeye, baktım tanımadığım bir pejmürde adam, sordu “Necip Fazıl siz misiniz?”, evet deyince, ”Ben hamalım. Bugünkü yevmiyemi size getirdim, Allah sizi de beni de bütün Müslümanları da affetsin” dedi ve elime bir iki buçuk lira sıkıştırarak, çabucak çekilip gitti. İşte o iki buçuk lirayı ödeyemem.. Onun halini unutamam,duasını da…”

(Vakit)

Mareşâl Fevzi Çakmak

MAREŞÂL FEVZİ ÇAKMAK

Bu devre Demokrat Partinin hem iktidara, hem de kendi azmanı ikinci muhalefet teşekkülü Millet Partisine karşı edebî tâbirine uygun mücadeleleriyle geçer. Demokrat Partide özledikleri muhalefet temel ve binasını bulamayanlar, büsbütün temelsiz ve çatısız bir muhalefet kurmuşlar ve Halk Partisine diş gıcırdatmak, Demokrat Partiye de yumruk sallamaktan öteye geçememişlerdir. Demokrat Partinin eksiğini sezip de bunları yerine getiremeyen ve büsbütün muallâkta kalan bir teşekkül, Millet Partisi…

1946 da Demokrat Parti listesinden mebus çıkmışken, üniformasiyle beraber suyunu da kaybetmiş bir balık haliyle iklimini bulamayan ve sahip çıkanın elinde kalan Mareşal Fevzi Çakmak, önce sol bir teşekküle kapılanıyor, oradan da Fahrî Başkan madalyasiyle Millet Partisi’ne geçiyordu. Fahri Başkanlık, insanların enseleriyle seyrettikleri büro resimlerinden başka bir şey olmadığına göre, koca Mareşalin halini tasavvur edebilirsiniz.

Adnan Menderes, Mareşalin Millet Partisine geçişini:

«- Demokrat Parti adsız kahramanlar partisidir. Üniforma ve isim partisi değildir. Milletin mübarek elleriyle kurulmuştur. Ve onun ilk kurduğu hakiki millet partisidir!»

Diye ifadelendirirken, General Kâzım Karabekir de, onu politikaya sürükleyenlerin affedilmez bir hatâ işlediklerini kaydediyor, fakat asıl hatânın, sürükleyenlere değil, sürüklenene ait olduğunu, böylece rüzgâra tâbi bir yapraktan daha iradesiz bir (otomat) tasviri yaptığını unutuyordu.

Mareşali, ölümle bitecek olan hastalığının başında ailece tanıştığımız için zevcemle ziyarete gitmiştik. Ölümünden sonra eşinin yahudilere havra olarak verdiği, Erenköy’ündeki köşkünde…

Hale bakın siz; Mareşal Fevzi Çakmak gibi Müslüman tanınmış ve muazzez bilinmiş bir şahsiyetin evini, karısı, hem de havra yapılmak üzere yahudilere veriyor! Bu her vasıf dışı felâketin hesabını, ileride, telefonla sorduğum, ömrünce Cumhurreisi karısı olmaktan başka emel beslememiş Fitnat Hanımefendiden şu cevabı almıştım:

-Ne yapayım, Necip Fazıl Bey, bize sahip çıkan, yardım eden mi var…? Mecbur oldum ve pekâlâ verdim, bile bile verdim!

İbret ve dehşetle telefonu kapatmış ve söyleyecek söz bulamamıştım. Evet; zevcemle Mareşali ziyarete gitmiştik. Basit bir somya üzerine uzanmış, istirahatte… Konuşuyoruz:

- Paşam, Millet Partisine geçişinizde niçin istişare edemedik?

- Birdenbire oldu; emr-i vâki…

- Emri vâkiler özür müdür, Paşam?

- Ya ne yapabilirdim?

- O tek leke sürülmemiş muteber şahsiyetinizle bir köşeye çekilir, oturur, ve bir gün kök dâvalarının hesabını isteyecek yepyeni bir ideâl gençliği tarafından başlara tâc edileceğiniz günü beklerdiniz! Her halde ucuz ve (profesyonel) parti oyunları içinde harcanmazdınız!

Bu ideâlin, olanca saffet ve asliyetiyle İslâm ve yeniliğin onu idrakte olduğunu Mareşale izah etmeye lüzum yoktu. Bir aralık yatağından doğrulur gibi yaptı ve gür sesim yükseltti:

-Ah, Necip Fazıl, şenin şu Müslüman tarafını nasıl takdir ediyorum, bilemezsin!

O zaman iliklerime kadar donduğumu hissettim. Bu üslûp, İslâm bahsinde bana en dokunanıydı. İslimı, bir turistin yaldızlı bir levha seyretmesi gibi, muhatabında takdir ve öz şahsında ihmal etmek, bana, (Dostoyevski)nin bir eserinde resmettiği riyakâr teselli karakterinden yeni bir örnek şeklinde görünmüştü.

(Dostoyevski)nin eserinde bir hırsız, para çalmak üzere Kiliseye girer ve «ihtiyaten bir mum yakayım!» der.

Zira Mareşal, 20 küsur yıl süren ordu şefliği boyunca, bütün yapılanlara seyirci kalmış ve rıza göstermiş, yahut onları görmemezlikten gelmiş bir insan sıfatiyle ve en hafif tâbirle İslâmı yüzde yüz ihmal etmiş bulunuyordu.

Böyleyken onu benim şahsımda değerlendirip kendi nefsinde hesaba çekmemiş olması bana gayet giran geldi ve şu acı sözü söyletti:

- Paşam, benim Müslüman tarafımı takdir edeceğinize kendi Müslüman tarafınızı muayeneye çekseniz daha iyi olmaz mı?..

Bu hitap, açıkça, onun vebal altında bulunduğu ve aynı vebal içinde ruhunu teslim edeceği hengâmeyi ihtar ediyordu.

Yatağından büsbütün doğruldu ve :

- Necip Fazıl, dedi; ben 30 küsur yıl «ehl-i tertip» olarak ibadet etmiş bir insanım!

Ben de şu cevabı verdim:

- Vah vah; insanda tek vakit namaz bırakmayacak ve hepsini birden silip süpürecek katlanışlarınıza ve 30 küsur yıl «ehl-i tertip» olarak kıldığınız namazları terkedişinize karşılık, keşke hiçbir vakit namaz kılmamış olsanız da, her şeyi şu anda anlamış ve şu anda ibadete başlamış bulunsanız!…

Mareşalin bu idrak içinde ruhunu teslim etmiş olup olmadığını bilmiyorum. Eğer bu idrak ve onun gerektirdiği derin nedamet içinde öldüyse Allah ona rahmet etsin…

Bizim anlatmak istediğimiz şudur ki, namaz kılanları uzaktan sevmek ve İslam katliamlarına seyirci kalmakla iman bağdaşamaz. Bedava Müslümanlık yoktur!

(Benim Gözümde Menderes’ten)

Mediha Hanım

MEDİHA HANIM

Annem, uzaklardan, uzaklardan, Akdeniz kıyılarından İstanbul’a hicret etmiş bir ailenin kızı. Babamla evlendiği zaman 15 – 16 yaşlarında… Babam da 17 – 18…

. . . .

Yirmi küsur yaşında babamdan dul kaldıktan sonra topyekûn küsen, bütün ömrü uğultulu konaktan başlayarak bir besleme halinde ezilmekle geçen, nihayet hastalanan, kurtulan, çocuğunu (beni) dişlerinde taşıyarak büyüten, bu defada kendini erkek kardeşlerinin hizmetinde harcayan, Müslümanlıkta ve derinlikte annesine eş büyük kadın, bazı şiirlerimden de tüttüğü gibi en köklü zaafım…

Ne aldımsa, annemden, hayatı boyunca masum ve mazlum bu kadından aldığıma inanıyorum. Baba kolları ikinci plânda…

. . . .

Annem, uğultulu konakta en hatırlı hizmetçiden bir derece daha üstün, asli kadronun en küçüğünden de bir derece aşağı ve herkesin gel – git emrine memur acı bir mazlumluk hayatı sürüyor; ve bütün ümidini, doğurduğu erkek çocuğuna bağlıyor. Bana…

Ah!

. . . .

Kız kardeşim Selma öldü. Annem, ikinci kattaki salon-sofada, orta yerdeki sedirin üstünde, yüzünü tırnaklariyle gererek çığlık çığlık ağlamakta… Yanında onu sükûnete getirmeğe çalışan, mahzun tavırlı iki erkek… Dayılarım…

Üstünde beyaz gelin telleri uçuşan küçücük tabut, konağın selâmlık kapısından çıkıyor…

Annem Selma’cığının ölümünden öyle sarsıldı ki, ağır beyin hummasına tutuldu. O hastalıktan da kalkıp verem oldu.

Annemi büyük dayımın yanında, İsviçre’ye gönderdiler. Orada bir sanatoryumda bir müddet kalıp İstanbul’a döndü.

. . . .

Büyükdere’de yalıdayım… Halam ve çocukları da orada… Benim, hem büyüklerin sofrasında yemek, hem de küçüklerin sofrasına reislik etmek âdetim olduğu üzere, büyüklerle masa başındayken, “Yenge Zehra Hanım” isimli, ciciannemin dalkavuğu, beyaz saçları kınalı şımarık ve yüzsüz bir acûze, anneme, arkasından dil uzatıyor:

- Bırakın şu veremli kadını!..

O kadar kızıyorum ki, elimdeki kiraz çekirdeğini bir sıkışta suratına fırlatıyorum. Çekirdek “tınnn” diye annemi babama boşatmak isteyen acûzenin altın çerçeveli gözlüğüne çarpıyor.

Ben yemekten kalkıyorum ve koşar adım polis merkezine giderek “Merkez Memuru” şimdiki tabiriyle Emniyet Âmiri dayıma, kardeşine edilen hakareti hıçkıra hıçkıra anlatıyorum.

- Keyfine bak diyor dayım; Allah onlara cezalarını verir!..

Yenge Zehra Hanım’ın iki kız evlâtlığından biri veremden öldü. Annemse, 90 yaşına yakın, yaşadı.

. . . .

12 ile 16 yaş arası, hayatımın en nazik 4senesini Bahriye Mektebinde geçirdikten sonra birdenbire kendimi işgal altındaki İstanbul sokaklarında buldum.

Artık ne konak, ne yalı, ne bir şey…

Babam annemden ayrılmış ve başka bir kadın almıştır. Yeryüzünde yalnız çile çekmeye ve en genç çağından sonra bir daha erkek yüzü görmemeye mahkûm annem, küçük dayımın yanındadır.

Ciciannem de konakta ve tek başına… Âlâyiş düşkünü Zafer Hanımefendinin, şimdi ne bir hizmetçisi ve bakıcısı, ne de konaktan başka mal ve mülkü… Hepsi oğluyle arasında yenmiş yutulmuş, tüketilmiştir.

Bana baba tarafım kapalı, yalnız anne tarafım açık…

. . . .

Kasımpaşa’da, Okmeydanı’na yol veren bir tepe üzerinde, boynu bükük bir ev… Karşısındaki çeşme önünde, takunyalı, basma entarili, uzun saçları örgülü, ağızlarında sakız ve ellerinde su güğümü, ham ve toy kızlar…

İttihatçı polis büyük dayım, Bekir Ağa bölüğünde tutuklu, Tersanede bir İngiliz atölyesinde çalışan küçük dayım eve bakmakla mükellef…

Dayım, aldığı 80 lira aylığı her aybaşı ortaya döker, peşinat şu kadar, et bu kadar, ekmek şu, sebze bu; kalem kalem hesap edip zarflara yerleştirir ve bana dönerek derdi ki:

- Para kazanmaya bak!.. Şairlikte, mairlikte iş yoktur!..

Ve ilâve ederdi:

- Üflediğin zaman mangalda kül bırakmıyorsun! Ama hangi işten ne para çıkar diye hiçbir tasan yok!.. Var mı ukalâlık, var mı kuru sıkı lâf, hep sende…

Annem, dayılarımın yanında sığıntılığımın ihtarı mânasına yorduğu bu sözlerden fena halde incinir, ama belli etmemeye çalışırdı:

- Necip, şu Darülfünun mudur, nedir, oraya bir an evvel gir de bir iş sahibi ol!.. Beni de yanına al!.

Halbuki işsiz kalma mânasına olmasa da şiir kitabımda anlattığım gibi, beni şiire teşvik eden yine o…

Makine işletmekten başka hiçbir şeye aklı ermeyen, hele akıl taslayanlara çok kızan küçük dayım, aslında fevkalâde dürüst, iyi kalbli, çalışkan, borç etmekten ve iddia sahibi olmaktan tiksinir biriydi, tam bir samimîlik ve halislik numunesiydi; ama ne yapsın ki, beni böyle görüyordu. Bir ay başında maaşını sofraya dökerken:

- Necip, dedi; şu 40 lirayı al da benim terzime götür! Sana İngiliz kumaşından bir elbise diksin… Şu 3 lirayı da cebine at, bir çift iskarpin satın al!

Göz yaşlarımı tutamadım.

Bahriyeden çıktım çıkalı, annemin daralttığı veya genişlettiği eski – püsküler içindeydim.

Annem de benimle beraber ağladı.

———————————-
- N.F.K./ Çile – O ve Ben – Kafa Kâğıdı

Mehmed Hilmi Efendi

MEHMED HİLMİ EFENDİ

(Ö. 1916)

Büyük babamı görüyorum; aşağı kattaki yemek salonunda, büyük sofranın başında… Etrafında, haremi, kızları, gelini ve torunları… Solunda ve yanıbaşında ben varım… Hava soğuksa muhakkak onun kürküne bürülüyüm…
Beş – altı yaşındayım…
Büyük babam her ân bana bitişik yaşar.
O sofraya gelen sıcak yemeklerden hiç hoşlanmaz. İşte cici annemi (büyük annem) ve hizmetçileri haşlıyor. Herkes başı önünde, susuyor; bir benim başım dik… İstersem avaz avaz haykırabilirim, büyük babamı da susturabilirim. Bana izin sonsuz… Büyüklerin, çocuklar yedikten sonra sofraya oturduğu zamanlarda da ben, hem küçüklerin hem büyüklerin masasında hep baş köşedeyim…

Büyük babam İstanbul cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisliğinden emekli, Maraşlı Kısakürekzâde Hilmi Efendi… Abdülhamid’e atılan bomba hâdisesinin tarihî muhakemesini o yapmış…

Mabeyn paşasını mahkemeden kovduğu için Abdülhamîd tarafından birinci rütbe Mecidî nişaniyle lûtuflandırılan Büyük babam.

Abdülhamîd devri rical bereketinin eşsiz simalarından Ahmed Cevdet Paşa’nın reisi bulunduğu “Mecelle” komisyonunda âza, verdiği hükümlerle maruf ve böyle bir eserde kalemi bulunduğu için Fransızların (Lejyon d’onör) nişanına sahip … “Hünkâr beğendi” yemeğini “millet beğendi”ye çeviren nankör bir devrim yahut yıkım havası içinde “İttihat ve Terakki” çetecileri eliyle tekaütlüğe sürülüyor.

O devrin parasiyle emekli aylığı olarak 80 altın alıyor…

Parası, bir adliye mutemedi tarafından her ay O konağa getirilir. Memura kapıyı açan uşak daima beni çağırır, ben de şıngır şıngır para torbasını kaptığım gibi büyük babama götürürüm. Öbür torunlar da arkamda… Büyük babam torbadan bir altın çıkarıp bana verir. Öbürlerine gümüş kuruşlardan ve nihayet çeyreklerden başka bir şey düşmez.

Ayda beş altına kalabalık ailelerin geçindiği o günlerde, 80 altının ve ayrıca birçok mülk ve akardan gelen iratların döndürdüğü konağı hayâl etmeli…

Aşçı ve yamakları, birçok uşak, dadı, kadın hizmetçi, zenci köle, arabacı; ve birer fayton ve kupa arabasiyle Şahin ve Mazlum isimli kestane dorusu iki pırıl pırıl at…

Anlaşılıyor ki, konağın ruhu büyük babam; ben de onun ruhuyum… Çünkü biricik oğlunun biricik oğluyum… Babadan oğula, içinde yaşattığı soy ideâlinin onca en mükemmel numunesiyim.

Oğlunda inkisara uğrayan irsiyet ideâli, artık, torununda mihrakını bulmuş ve gerisini kıymetten düşürmüştür. Babamdan büyük iki kızından olma torunlarının yüzüne bile bakmaz.

Sağ kolunu açar ve orada gördüğü ben’i babasındakine benzetir ve öper öper. Elimin parmaklarını kendi el ayalarına yerleştirir ve mafsal yerlerindeki kırışıkları tıpkı babasındakilere eş bularak öper, koklar, hayran hayran seyreder.

Babasının ismi Ahmet Necip… Bana o ismi vermiş…

Zekâma gelince, bu noktadan mesuttur. Her vesileyle haykırır:

- Gel benim akl-ı evvel (akılda birinci) torunum!

Sonra tercihindeki hakikati göstermek için torunlarını önüne dizer, herhangi bir divan’dan bir beyit okur, kimse onu tekrarlayamaz ve ben bülbül gibi başta ve sonda tekrar edince de;

- Gördünüz mü, der; nasıl sevmeyeyim akl-ı evvel torunumu?

Ve bana altın, öbürlerine çil kuruşlar…

. . . .

Büyük babam bana en küçük yaşlarda okuyup yazmayı öğretti. Bilmem ki, dört beş yaşında su gibi okuyup yazıyordum dersem inanır mısınız? O zamanın ağdalı diliyle günlük gazeteleri, dört – beş yaşında okuyor, anlıyor, hattâ anlatıyordum.

Büyük babam kitap odasında ve bir sedirde… Sedire çömelmiş, gözlüğü gözünde, dırıltılı bir şarkı söyler gibi Fuzulî Divanını okuyor. Ben de odaya girip yanına sokuluyorum. Beni kürkünün içine alıp öpüyor ve sonra bir kâğıt çıkarıp:

- Yaz bakalım şuraya; diyor, büyük babanın ismini yaz!..

Özene bezene, kâğıda bir “Hilmi” konduruyorum. Fakat sonundaki “ye” harfi biraz çarpık kaçıyor; bunu beğenmiyorum, büyük babam duruşumdaki tereddüdü anlıyor ve gülümseyerek ne yapacağıma bakıyor, “ye” harfinin kuyruğundan imza çizgisi gibi bir şey çekip düzeltiyorum ve kâğıdı uzatıyorum. Çirkinliği sezişim ve düzeltişim o kadar hoşuna gidiyor ki, beni göğsüne basıyor ve iftihar gözyaşları döküyor.

Yatakta da Büyük babamla beraberim ve hep kürkünün içindeyim…
Yatakta ondan hep dinî menkıbeleri dinliyorum.
İşte, üçüncü katta, bizim yatak odamızın karşısındaki büyük yatak odasında, kocaman bir ceviz karyolada büyük babamın yanında ve kürkünün içindeyim. Hazret-i Ali’ye, onun misilsiz kuvvet şecaatine dair bir menkıbe dinlemiş bulunuyorum.

Soruyorum:

- Büyük baba, Hazret-i Peygamber mi daha kuvvetliydi, Hazret-i Ali mi?..

Beş – altı yaşındaki çocuk saffetinin içinden fışkıran bu sual, büyük babama hem çocuklara, hem büyüklere verilebilecek cevapların en güzelini verdiriyor:

- O kimseyle ölçülmez, O’nda peygamber kuvveti vardı.

- Büyük babamın “O’nda Peygamber kuvveti vardı.” sözünü, hecesi hecesine hiçbir ân unutmadım.

. . . .

Öldü.
Büyük babam öldü.

Olanca desteğim, koruyucum, kürkünün içinde barındırıcım, sema, toprak, güneş, dünya, Allah, Peygamber, bütün bir kâinat öğreticim, Büyük babam…

Öldü.

Konağın üçüncü katındaki yatak odasında, bana Hazret-i Ali menkıbelerini anlattığı karyolada, benim masum masum “Hazret-i Ali mi daha kuvvetliydi, Hazret-i Peygamber mi?” sualime, “Peygamberde nebîlik kuvveti vardı” cevabını verdiği yastıkta bir baş… Büyük babamın, bu defa yanında torununun başı bulunmayan kupkuru kafası…

İkide bir “açık gidecek diye korkuyorum!” dediği gözleri kapalı, kolları iki yanına uzatılmış, yüzü ve ayakları fildişi renginde…

. . . .

Hastalığında beni bir ân yanından ayırmamış; yüzüme dalarak beyaz sakalına damlayan tuzlu gözyaşlariyle ağlamış ve ancak komaya geçtikten sonradır ki, torununu görmez olmuştu.

Akşama kadar göğsü körük gibi indi çıktı, bir ara benim gömleğimi isteyip uzun uzun kokladı ve daldı.

Sonra hafifçe açılan gözlerini, ayak ucundaki pencerenin tepesinde oynaşan akşam ışıklarına dikerek ruhunu teslim etti.

Annem ve halam:
- Haydi sen çık oradan, dediler bana, git, çocukların yanına git!
Boynum bükük, çıkıp gittim.
Cici annem, büyük salonda ağlama tecrübesindedir:
- Evin direği çöktü!
Ve dışarıda satıcılar bağırmakta:
- Taze simitler!.. Akşam simidi…
Ve ben dehşetle insanları inceliyorum. Hissî olmaktan ziyade, zihni bir işkence içindeyim.

Büyük babamı, aşağı kattaki yemek odasına bitişik, kurnalı hamamın kerevetine uzattılar. Çocuklarla bahçe tarafında hamam penceresine tırmandık, içeriye göz attık.

Büyük babam, teneşirde upuzun yatıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar baktığım ölüden bana çarpan şey, yalnız sakalları; sapsarı derisinin üstünde tane tane yapıştırılmış gibi duran seyrek ve beyaz sakalı oldu. Ölü bir tenden fışkıran, kurumuş otlar gibi ölü ve kıvırcık teller…

Büyük babamın cenaze merasimi muhteşem oldu. Çemberlitaş’tan Beyazıd’a kadar uzanan bir kalabalık onu Edirnekapısı’na kadar götürdü. Trablus harbinde İstanbul’da muhacir gelip bizim konağa kapılanan Ali isimli bir hizmetkârın, mezara indirilen tabut üzerine kapanıp “beni de beraber gömün!” diye çığlık kopardığını hatırlıyorum.

Mezara şu taşı diktiler:

Rütbe-i Bâla ricalinden Mahkeme-i Cinayet ve İstinaf Reisi Maraşlı Mehmet Hilmi Efendinin ruhuna FATİHA…

_______________________
NFK/ O ve Ben, Kafa Kâğıdı, Hikâyelerim.

Mehmet Kısakürek İle Röportaj

Kısakürek ölmeseydi hapse girecekmiş

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in en büyük oğlu babasıyla ilgili bilinmeyenleri anlattı

Annem babamın odasına girdi; ‘nedir bu haliniz’ dedi. Babam; ‘hapse girebilirim’ dedi. Annem; ‘Girin’. Babam; ‘Ama hapiste ölebilirim’ dedi, annem de; ‘ölün’ dedi. ‘Böyle bir kitap yüzünden hapse girmeniz bile sizin ebedi kurtuluşunuzdur’ diye cevap verdi.

Boşluğu doldurulamayan Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in en büyük oğlu, Mehmet Kısakürek. Büyük Doğu Projesi babasının bıraktığı vasiyetin tecellisi. Son nefesine kadar başucunda olan Mehmet Kısakürek, babası hasta olduğu zamanlarda onun kâtipliğini yapmış. Kendinde var olan derya gibi birikimini oğluna anlatarak aktarmış böylece. Babasına öyle sahip çıkmış ki onun ismini korumak için kendine ait kitap bile yazmamış. Hayran olduğu kişi onun babası. Bir dönem ‘Üstad’ diye hitap etse de, o da ortak Necip Fazıl’a ‘baba’ diyor. Evin duvarlarını süsleyen fotoğrafları ve kalan eşyalarıyla özlemle yaşamaya devam ediyor.

1943 yılında doğdunuz, Büyük Doğu aynı senede kuruluyor ve babanızın ilk hapsi aynı döneme denk geliyor. Babanızın size olan düşkünlüğünün küçükken yanınızda olamamasının bir etkisi var mı?

Düşkünlük tabiri yanlış. Çünkü babamın diğer çocuklarıyla da bağı aynı derecede güçlüydü. Ama tabi bu ilk evlât olmanın cilvesi olsa gerek…

Ama cezaevinden sadece size şiir yazdı başka çocuklarına değil…

Hepsine ayrı ayrı şiir mi yazması gerekirdi? Ben orada bir sembolüm. Tabi bir sembol olmamın şerefi tamamen bana ait.

Neyin sembolü?

Babamın kendi fikir dünyasında idealize ettiği gencin… Buradaki yanlış anlaşılma, geçmişte başıma çok dert açmıştır. ‘Üstad o şiiri bize yazdı sen bir sembolden ibaretsin’ tarzı yazılar yazdılar. “Sembol”cüğün liyakat payını hep görmezden geldiler. Yani; bir evlat olmaktan ötedeki şerefi… Bense hep ‘Zindandan Mehmed’e’ mektuptaki Mehmet olarak kalmaktan başka bir gayret göstermedim.

Tam olarak nasıl bir gayretti bu?

Adımın başına başka bir sıfat eklemekten kaçındım. Sadece şiirdeki “Mehmed”olarak kalmak istedim. İsmimin başına takılacak olan herhangi bir sıfat bu şerefe ne katar?

O yüzden mi hiç yazı yazmadınız?

Olabilir. Ama sadece yazmak değil bahsettiğim. Günümüzde geçer birçok sıfat var ya … Yazar, profesör, siyasetçi gibi… Ben hepsinden kaçındım.

Kendinize zorunlu bir otokontrol oluşturdunuz yani…

Bu bende psikolojik bir ukde ve düğümdür. Ama önce babamın anlaşılmasını istiyorum. Bir pasta düşünün, onun kreması pastadan sonra gelir. Benim hatıralarımın ve yazacaklarımın bir garnitürden öteye kıymet taşımayacağını düşünüyorum. En yakın çevremin bile “yaz” demesine rağmen hep gecikiyorum, geciktiriyorum.

Babanıza en yakın hayatına tanıklık etmiş kişi sizsiniz. Hiç mi yazmadınız…

Belki yayınlamak istemiyorum. O konuda da kararsızım. Belki artık zamanı gelmiştir bilmiyorum.

Siz de vasiyeti yerine getiriyorsunuz…

Evet. Babamın iki vasiyeti var biri herkesin bildiği evlatlarını da içine alan, diğeri ise özel. Büyük Doğu Yayınevi bana veraset yoluyla geçmiş değildir, vefatından on yıl önce babamın talimatıyla benim adıma kurulmuştur. Bu benim için bir vazifedir. Vefatından bir kaç dakika önce: ‘Eserlerime dikkat et özellikle şiirlerime. Yoksa hakkımı helal etmem’ demişti. Üzerimdeki manevi yükü hayal edebiliyor musunuz?

NECİP FAZIL’IN OĞLU OLMANIN BEDELİNİ ÖDETTİLER

Ölene kadar yanındaydınız. Baba oğul ilişkiniz nasıldı?

Kalbimin içinde hissettim. Ondan ayrı evde de otursam, evinin hemen yanındaki küçük bir kulübede yaşadım. Öyle anlarına tanık oldum ki… Mesela; bir gün çok hastaydı ama gazeteye yazı yetiştirmesi gerekiyordu. Bana bir kağıt kalem alıp, söylediklerini yazmamı söyledi. Yazı bitikten sonra baktı ve bana; ‘Üslubumu çok iyi kavramışsın aferin’ dedi. O aferin birdenbire son derecede kaliteli ve seviyeli bir noktadan kültür hayatımın başlangıcı oldu. O günden sonra, birçok yazı hatta eser onun beyninden benim kalemime aktı. Bu suretle vücud buldu.

Düşünce adamıyla birlikte olmak… Necip Fazıl’dan size neler geçti?

Çok şey geçti. Tabii ki hacmim kadar. Dahiler vardır. Bir de onların da üstü. Yani, marazi zeka dediğimiz kendine zarar verecek çaptaki zeka… Bu zeka, dünyada çok az insana nasip olmuştur, bunlardan biri de babamdır. Yani o bir deryaysa, ben ondan bir maşrapa kadar birşey almışımdır.

Tevazu mu bu?

Hayır gerçek. Tevazu göstermeyeceğim noktalar da olabilir. Her büyük adamın oğlu da öyle olacak diye bir kural yok. Ama şunu söyleyeyim. Hiç bir cins attan bir eşeğin çıktığı da görülmemiştir.

Bize biraz da Necip Fazıl’ın oğlu olmanın bedellerinden bahsedin…

Bedel kelimesi bana ters geliyor. Bence insanlar bedel ödemezler. İçinde bulundukları toplum durum ve pozisyonlarına göre onlara bir bedel ödetir. Bana çok ödetmiştir. Siz hiç küçücük bir çocuğu, ilkokul yıllarında, karlı bir havada, okulun kara taşlı buz gibi holünde, metal bir büstün gözlerinin içine bakarak, hazır ol duruşunda tam ellibeş dakika bekletmek gibi bir ceza duydunuz mu? Ben duymadım, gördüm. Aynada gördüm… Bu benim için bir bedel değil, bedava tarafından devşirdiğim şereflerden biridir.

Ömrünün bir kısmı hapislerde geçen bir baba, anne, kardeşleriniz… Nasıl bir hayattı sizinki?

Şiir gibi bir hayat… Çok sert ve ani inişleri çıkışları oldu. Bizim yerimizde başkaları olsaydı bu iniş çıkışlarda çarpılır, bir psikopat olurdu. Mesela; Bağdat Caddesi … Kadınlar köpek gezdirir, züppeler gezinirken ben orada ata bindim. Gün geldi, kardeşim Ömer ile okula giderken altı delik ayakkabılarımızın içine karton koyduk. Fakirlik edebiyatı gibi gelmesin ama kara üzümle beyaz peynir yedik. İşte böyle sert kontrastlar içinde yaşadık.

Peki ya anneniz…

Annem mühim bir insandı. Kahraman ruhlu biri… Babam gibi tahammülü zor bir insanla arasındaki uyum görülmemiş bir şeydi. Babamın zekasının müracaat ettiği tek kapı annemin hisleriydi. Zaman zaman sesini yükselterek kendisine döndürdüğü vakidir. Babam vefatından önce masasını derleyip toplamıştı. “Polisler gelmek üzere” diye. Ölmeseydi hapse girecekti. Annem odasına girdi; ‘nedir bu haliniz’ dedi. Babam; ‘her an hapse girebilirim’ diye cevap verdi. Annem; ‘Girin’ der demez, babam; ‘Ama hapiste ölebilirim’ diye mırıldandı. Annemin karşılığı ne oldu dersiniz: “Ölün! Gerekirse ölün! Böyle bir eser yüzünden hapse girmeniz bile ebedi kurtuluşunuzdur”. Sonra babam masasında tekrar yazmaya devam etti.

Babanızın hakkının yendiğini düşündünüz mü?

Hakkının külliyen yendiğini düşünüyorum. Çünkü en hakkı yenen insan meramı anlaşılamayan insandır. Bir çok şiirinin bile hala anlaşılamadığını düşünüyorum. Mutlaka milletçe aynaya bakmalıyız.

BABAMI ANLAYAMADILAR

Haksızlık mıdır bu?

Zulüm gördüğü yılları saymazsak bu haksızlık değil. Çünkü haksızlık bile bile yapılır. Bu ise şuurlu yapılmış birşey değil. Anlayamadılar. Bir türlü anlayamadılar. Hayatı hapislerde geçmiştir.

Sizin tavrınız nasıl oldu bu duruma?

Gençlik dönemimde babam ile ilgili münasebetsiz ifadeler kullanıldığında sert bir biçimde reaksiyon gösterirdim. Haydar Paşa Lisesi’nde hiç unutmuyorum. Bir kurmay albay askerlik dersine girdi ve birden bire babamdan bahsetmeye başladı. İhtilal yıllarıydı. Kalktım ayağa ve kapıyı hızlıca çarpıp çıktım. Yirmi gün uzaklaştırma verdiler.

Dışarıya karşı bir sert duruşunuz var… Hangi sebeple?

Kimsenin hayal edemeyeceği bir hayat yaşadığımızı düşünüyorum. Müthiş estetik tat alışlarımız oldu. Böyle bir hayattan süzülüp bu günlere gelmiş bir insan olarak, kolay kolay fikirde, sanatta, estetikte, siyasette, şunda bunda, böyle bir insanın oğlu olmaktan öteye hiçbir etiket taşımama rağmen kimseyi kolay kolay beğenmemek gibi bir hakkım yok mudur?

Neden olsun?

Çünkü elimde Necip Fazıl ve onunla birlikte yaşadığım şiir gibi bir hayat var… Buna bir ölçü, bir referans da diyebiliriz.

Bu ironik durum hayatınıza nasıl yansıdı peki?

Bu durum muazzam bir yalnızlığı çağırıyor. Kendi varlığınızla tek başına hiç bir kıymet belirtememenize rağmen, kimseyi de beğenmemek durumuyla karşı karşıyasınız. Yalnız yaşamak mecburiyetinde kalıyorsunuz. Hatta öyle ki sadece aileniz ve kedilerinizle..

Babanız öldükten sonra nasıl bir hayat karşıladı sizi? Daha mı acımasızdı?

Babamın vefatından sonra beni çok üzdüler. Üstad dedikleri insana ve ailesine karşı duydukları gizli kompleksten ileri geliyor. Birşey uymuyor ama ne? Üstad neden mehter marşı değilde, opera dinliyor? Bu kompleksi hissettiğimde bunu kırmak için çok uğraştım ama başaramadım. Bu insanlar zamanın çarkları içinde eridi yok oldu işte.

Kim onlar?

Kim diye somutlaştırmayalım. Uzun süre bu insanlar bize kastederek şunu söylediler; ‘Üstad kimsenin tasarrufunda değildir’. Tabii ki değildir. Ama biz onun tasarrufu altında yaşayan insanlarız. Bizim vefatından sonra ne yapmak istediğimizi de anlayamadılar. Hakkımda yazılar yazdılar. Hatta birinde ağladığımı hatırlıyorum.

Hangisi?

Tevfik Fikret’in oğlu ile Üstad dedikleri Necip Fazıl’ın oğlunu bir arada değerlendirecek kadar seviyesiz noktalara indiler. Çok üzdüler. Annem de babama yaptığı gibi; ‘üzülme dedi sen de kim oluyorsun babana az mı çektirdiler.’ Ben de onun sözü üzerine toparlanıp işe gittiğimi hatırlıyorum.

Babam solcuların sandığı gibi de değildi

Necip Fazıl’ın otuz yaşından öncesi ve sonrası var. Bir değişim yaşadı…

Necip Fazıl’ın hayatında hiç bir fikri değişiklik olmadı. Doğumundan otuz yaşına kadar deli dolu akan bir nehir gibidir. 34 yaşında mecrasını bulmuştur. Bir zamanların sol kesimi, Necip Fazıl’ın otuz yaşından önceki hayatını sonraki hayatının tam tersi inançsız bir hayat olduğunu düşünüyorlardı. Asla !

Siz bu değişimde fikir ayrılığı hiç mi yaşamadınız?

Asla! Üstelik ben kimim ki? Eğer bir fikir ayrılığı yaşamış olsaydık şu anda benimle konuşuyor olmayacaktınız.

Yani…

Çünkü çoktan reddedilmiş olacaktım.

Nazım Hikmet, Necip Fazıl kamplaşmalarında ne değişti bugün?

Çok şey değişti. Buzlar eridi, sular coştu. Nazım’ı bilmem ama bizde böyle… Babam dar kafalı dar bir zümrenin idrakine sığabilir mi ki, böyle olmasın?

Necip Fazıl bir yandan babanız bir yandan da hayran olduğunuz fikir adamı. Siz babanıza ne diye hitap ederdiniz?

Başlarda herkes gibi bende üstad diyordum ama samimiyetinden şüphe duyduğum insanlarla aynı dilde konuşmak istemedim. Şimdi çocukluk günlerimde olduğu gibi yine ‘baba’ diyorum.

Peki öz eleştiri yaparsanız. Sizin de hatalarınız olmuş mudur?

Tabi. Makam sahibi olan bazı insanların babama bir vefa borcu olduğunu düşünmem, tek mi bilemem ama bu en büyük hatam… Ankara’ya gittim. Hayallere kapıldım. Hepsi büyük hayal kırıklıklarıdır.

26 yıldır babanız için Büyük Doğu Yayınevi’ni devam ettirip, kitaplar çıkardınız. Peki kendiniz için ne yaptınız?

Babamı konuşurken burada özbenliğimin önemli olduğunu sanmıyorum. Kendim için çok şey yaptım. Nefes aldım, nefes verdim. Yani yaşadım.

Necip Fazıl’ın çocukları…

Biz beş kardeştik. Kardeşim Ömer ve küçük kız kardeşim vefat etti. Bu dünyada üç kardeş kaldık. Babamın ölümünden sonra bir perde kapandı ikinci perde açıldı. Birbirimize daha da bağlandık. Aynı yerde oturuyoruz.

Diğer kardeşleriniz? onlar ne yapıyorlar?

Dedim ya; bir aradayız. Evde de, iş yerinde de aynı çatı altındayız. Hem maddi hem de manevi bir çatı…

Özal babama ‘fikirlerinize muhtacız’ diye geliyordu

26 yıl içinde ne değişti?

Çok şey değişti, bahsettiğim bu insanlar eridiler yok oldular.

Necip Fazıl Turgut Özal’a tavsiye mektubu yazmış. O dönemde Turgut Bey’le yakınlığı nasıldı?

Turgut Bey evimize gider gelirdi. Parti kurduktan sonra fikir almak için geldi. Turgut Bey’in yardımcısı da söylenilenleri not almıştı. Ama o parti kurduktan sonra az görüşebildi. Turgut Bey de; ‘üstadım sizin fikirlerinize muhtacız’, diyerek defalarca geldi gitti. Aldığı fikirlerin büyük çoğunluğunu benimsediğini ve kullandığını düşünüyorum.

Babanız’ın Süleyman Demirel, Alpaslan Türkeş, Necmettin Erbakan ile birlikte çekilmiş fotoğrafları var. Araları iyi miydi?

Hayır değildi. O fotoğraflara aldanmamak lazım. Babam hiç bir siyasi kadro tarafından istihdam edilemedi. Gerekirse istihdam etmek için onlarla görüşürdü. Bunun için zaman zaman bu insanlarla bir araya gelirdi. Saydığınız isimlerin hepsi buna dahil. Büyük Doğu öyle bir fikir ocağıdır ki o paspasa ayağı deymemiş şimdiki siyasilerin içinde pek az insan mevcuttur.

Ne zamana kadar?

26 Mayıs 1983′e kadar. Yani babamın öldüğü tarihe kadar. Ondan sonra kime niçin bir alaka göstersinler ki. Onları mazur görüyorum.

Bugünün siyasetçileri için konuşursak durum nedir?

Durum daha farklı tabi ama bir hal hatır sormalarını isterdim. Bu benim hassasiyetim. Bizim iktidar mevkiindeki kadrolardan ilgi beklemek hakkımız.

Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkiniz nasıl oldu?

Bizim taleplerimiz hiç bir zaman şahsi menfaate dayalı olmamıştır. Şu anda şükür ki dünyada bize ait tek çatı bile yoktur. Sizinle konuştuğumuz mekan kiradır. Bizim madde ve parayla sanıldığı gibi bir ilişkimiz yok. Sayın başbakanımızdan bu güne kadar iki talebim oldu. İlki bir mezar talebiydi. Eyüp’te babamın kabri yanında bana ve aileme yer tahsisi. Bize bunu temin ettiler. İkinci ise elimizde bulunan doküman, bilgi özel eşyaların kamuya mal edilmesi için bir müze tahsisi. Ama olmadı. Beş yıldır bekliyorum.

Sizin Abdullah Gül için yazdığınız bir yazınız var…

Hayır, o bir müsveddeydi. Abdullah Gül bizim için “Acaba büyük doğu ve Kısakürek ailesinin halleri nice?” diye sormuş. Merak etmesinler halimiz ölmeyecek kadar iyi. Geçen yıl, lutfettiler bizi köşke davet ettiler. Sohbet ettik. Dikkat ederseniz cumhurbaşkanımızın yüzünde mütemadiyen gülen bir ifade var. Çankaya’nın imajı da malum. Köşkün geleneksel buzlarının bu gülüşle eridiğini hissettim. Bu çok hoşuma gitti ve yazmayı düşündüm.

Kaynak: Yeni Şafak Gazetesi