Şiirler

Çan Sesi

ÇAN SESİ

Odamda yanan mumu üfledi bir çan sesi.
Gözlerim halka halka gördü bu uçan sesi.
Önümden bir hız geçti , aktı ateşten izler;
Açıldı kıvrım kıvrım toprak altı dehlizler.
Şimşekler yanıp söndü, şimşekler sönüp yandı;
Derindeki sarnıçta durgun sular uyandı.
Sağa sola sallanıp, dan, dan, dan, çaldı çanlar;
Durmadan çaldı çanlar, durmadan çaldı çanlar,
Sular ürperdi, eşya ürperdi, tunç ürperdi;
Çanlar, kocaman çanlar, korkunç korkuç ürperdi.
Gördüm ki, adım adım, gölge gölge keşişler,
Ebedî karanlığın mahzenine inmişler…

(1925)

Canım İstanbul

CANIM İSTANBUL

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;
O benim, zaman mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale;
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misâle.

İstanbul benim canım;
Vatanımda vatanım…
İstanbul,
İstanbul…

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik…
Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat…
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet…

O mânayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul…

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir “Kâtibim”i…

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak…
İstanbul,
İstanbul…

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Gecesi sümbül kokan
Türkçesi bülbül kokan
İstanbul,
İstanbul…

(1963)

Cansız At

CANSIZ AT

Bilmem, kaçı kaç geçe,
Bilmem, kaça kaç kala,
Ya erkence, ya geçce,
Sıram gelir, hoppala!

Altımda gacır gucur,
Kişner durur cansız at…
İşte servili çukur;
Ve ölümsüz hakikat!

(1944)

Cehennem

CEHENNEM

Ateş beni yıkayan, yuyan, emziren annem!
Bir arınma kurnası olsa gerek cehennem…

(1983)

Çek Perdeyi

ÇEK PERDEYİ

Evler döşemekti bendeki tasa,
Yaptım ettim, nöbet mezara geldi.
Yeter bana, üç beş arşın bez olsa;
Beklenmedik mallar pazara geldi.

Penceremde bir gün, günlerden bir gün:
Ses baygın, renk dalgın ve ışık süzgün;
Belirsiz bir semte insanlık sürgün…
Çek perdeyi, güneş nazara geldi!

(1962)

Cemaat

CEMAAT

Sözde İslâm… Bir ferdi bir ferdine kaynamaz;
Bu halle, utanmadan, camide saf saf namaz!

(1974)

Cemâdat

CEMÂDAT

Camilerde cemaat yerine hep cemâdat;
Siner de köşelerde, Haktan isterler imdat…

(1977)

Çift Kanat

ÇİFT KANAT

Biri aşk biri nefret: bizim kanadımız çift…
Ateş saçmalı ki nur, erisin kapkara zift…

(1977)

Çile

ÇİLE

Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde…

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

Ateşten zehrini tattım bu okun.
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un.
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye.

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

* * *

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe;
Deliler köyünden bir menzil aşkın
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selâm sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci kat gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asa kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle…

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş.
Fikir çilesinden büyük işkence.

* * *

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymık gibi, beynimde.

Lûgat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

* * *

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilâhî yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçice mimarî, içice benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak…

(1939)

Çile

ÇİLE

-29-

Kapısında pıhtılı şekiller, pençe pençe;
Alevli ısırganlar, yolunda, diken diken.
Mümine, erdirici bir çift kanat, işkence,
Mümin, çile terzisi, ateşten gömlek diken.

Kızgın kumda çırçıplak, nice müslüman esir;
Boğazında bir kement, yer yer sürülen Bilâl.
Hepsinin de kan sızın dudağında: «Allah Bir!»
İlk şehid bir kadındır, alnında kanlı hilâl.

O’na şefkatli amca Ebu Talib, dedi: «Dön!»
Mal, şeref, nemiz varsa ayağına serilsin!»
«Dönmem, dedi Peygamber; tektir benim için yön;
İsterse ellerime güneşle ay verilsin!»

Meydan… Kureyşe hitap: «Şu karşı dağda düşman
Pusu kurmuş deseydim; bana kim yalan derdi?»
«Sen eminsin, dediler; imkânsızdır aldatman!»
«Öyleyse inanınız, beni Allah gönderdi!»

Halislik mücizesi… İnanan yok, böyleyken;
Dediler: «Bu bir şair, bir sihirbaz, bir mecnun!»
Kâbe’nin avlusunda, namazda, secdedeyken,
Sokuldular, sırtına bir leş koydular O’nun.

O’nu soy kolundan çembere alacaklar;
Ne selâm var onlara, ne kız, ne su, ne ekmek!
Ve toprağa düşecek O’na açık kucaklar;
Ne büyük nasip, Allah yolunda çile çekmek.

Yıllar gelip geçecek, böyle gidecek bu iş;
İman her gün daha pek, küfürse daha şirret.
Gidiş; meçhul ufuklar ardınca gidiş, gdiş.
Bugün Habeşe, yarın Nurlu Beldeye hicret…

Cinler

CİNLER

Ne derlerse desinler,
Yakın dostlarım cinler…
Havanın ve alevin
Kemiksiz çocukları;
Yüzbir odalı evin
Haşmetli konukları,
Rüzgârdan topukları,
Yakın dostlarım cinler…

Kum gibi kalabalık,
Bin şekil ve bin kılık,
Suda bir gümüş balık,
Postacı güvercinler,
Zümrüt yüklü hecinler,
Yakın dostlarım cinler…

(1939)

Çırpınır

ÇIRPINIR

Dinle, kulağını ver de mezara!
Ölüler evlâttan yana çırpınır.
Nesiller arası korkunç manzara;
Domuz yavrulayan ana çırpınır.

Kalbten kazıdılar iman sırrını;
Her günün bugünden beter yarını.
Acı rüzgârlara vermiş bağrını
Türk Bayrağı yana yana çırpınır.

(1969)

Çocuk

ÇOCUK

Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk…

Çocukta, uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
Karıncaya göz atsa “niçin, nasıl?” ve hayret…

Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu bir mühür;
Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür.

Allah diyor ki: “Geçti gazabımı rahmetim!”
Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim…

Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın!
Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!

İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
Çocukların kalbinde işler zaman rakkası…

(1983)

Dağlarda Şarkı Söyle

DAĞLARDA ŞARKI SÖYLE

Al eline bir değnek,
Tırman dağlara, şöyle!
Şehir farksız olsun tek,
Mukavvadan bir köyle.

Uzasan, göğe ersen,
Cücesin şehirde sen;
Bir dev olmak istersen,
Dağlarda şarkı söyle!

(1931)

Davet

DAVET

-27-

Peçe altında davet;
Duvaklar şahid olun!
Fısıltılı bir halvet:
Dudaklar şahid olun!

Erkam’ın evi dolu;
İlklerin karakolu.
Önü uçsuz çöl yolu;
Uzaklar şahid olun!

İlkler, gençten ve kuldan,
Mustaripten, yoksuldan.
Baba ayrı oğuldan.
Ocaklar şahid olun!

Kureyşte tepki alay:
Bu ne acaip olay!
Hakaret dolay dolay;
Sokaklar şahid olun!

Dillerde bilmeceler,
Büyük günü heceler.
Şahid olun geceler.
Şafaklar şahid olun!

Ve emir: Bayrağı çek!
Putlar tepelenecek!
Küfür debelenecek!
Sancaklar şahid olun!

Davetiye

DAVETİYE

Telli pullu, anlı şanlı bir gelin;
Aynalar, gelin!

Bir güzel ki, en güzeli güzelin;
Gönüller gelin!

Sonsuz gerçek; habercisi ezelin;
Kitaplar, gelin!

Şarkı bizde, Şeytan, yeter gazelin;
Nağmeler, gelin!

Ey karanlık, gelmektedir ecelin;
Işıklar, gelin!

Toplanın hep, derlenin hep, düzelin;
Yığınlar, gelin!

En güzeli, en güzeli, güzelin;
Habercisi, habercisi, ezelin;
Tellerinde şafak söken bir gelin;
Anneler, babalar, çocuklar , gelin!..

(1949)

Dayan Kalbim

DAYAN KALBİM

Seni dağladılar, değil mi kalbim,
Her yanın, içi su dolu kabarcık.
Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.

Sensin gökten gelen oklara hedef;
Oyası ateşle işlenen gergef.
Çekme üç beş günlük dünyaya esef!
Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık!

(1972)

Değişen-Değişmeyen

DEĞİŞEN – DEĞİŞMEYEN

Sofrada değişir her şey, ekmek değişmez;
Ne kanun! Değişmez’e hasret çekmek değişmez.

(1978)

Deli

DELİ

Mayın tarlasına düşmüş bir deliyim, hudutta;
Gözüm, sekizinci renk ve dördüncü buutta…

(1974)

Derken

DERKEN

-41-

Hayber’den sonra düzlük;
İş kalmadı pürüzlük…
Bakış yok
Geriye.
Ve birçok
Seriye…
Doldu bir yıllık süre;
İşte Kâbe ve Umre!
O, tek, bir!
Hakka peyk.
Ve tekbir
Ve Lebbeyk…
Elçiler her tarafta,
Dört bucağı tavafta:
Bize dön!
Gel ve al!
Yön bu yön,
Yol bu yol!
Şercil, Bizans kâfiri,
Şehid etti sefiri.
Şimdi göz
Mutede.
Ve son söz
Ötede…