Sınıf Çalışmalarımız

1- Adımız, Davamız, Manâmız

1- ADIMIZ, DAVAMIZ, MANÂMIZ

Herhangi bir iddia sahibi olmaksızın ve üstadın İdeolocya Örgüsü eserini daha kolay kavrama gayesi ile hazırladığımız bu çalışmada “ortaya koyduğumuz her türlü kayda değer noktalar üstada aitken, manasını yansıtamadığımız veya yanlış aksettirdiğimiz noktaların hepsi ise kendi nefsimize aittir” anlayışını şiar edindik. Hazırladığımız çalışmamızda üstadın eserine tamamen sadık kaldık. Kitabın orjinalinde aktarılan anlamları biz de sade bir dille ama yine üstadın üslubunu da andıracak tarzda ifade ettik. Ve kitapta çok açık manalara sahip olan veya püf noktayı gösteren bazı cümlelerini aynen aktardık. Genel olarak anlam bütünlüğü sağlamaya ve eserin vermek istediği manayı biz de aynen vermeye çalıştık… Büyük Doğu’nun namütenahi zenginliğine sahip gönüllerine selam olsun…

I-Adımız, Davamız, Manamız

1- Büyük Doğu

2- Orkestra, Senfonya ve Biz

3- Doğu-Batı

1- Büyük Doğu

*Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş ahengi olan Büyük Doğu, gelmiş ve gelecek zaman içinde bütün eşya ve hadiseler zeminini avlamaya memur fikir ağı halinde örülü manzume(dir)…
*Büyük Doğu… “Doğuş” hadisesine bağlı, asıl Şark âlemini bütün dış çizgileri ve iç nakışlarıyla kucaklayan; “Doğuş” hadisesi ve “Şark alemi”nden sonra tüm insanlığa örnek olmak davasıyla, onlarında üzerinde yeryüzünü yalayıcı mana…
*Doğunun doğuşu…
*Büyük Doğunun bütünleştirdiği Şark, vatan sınırları dışında herhangi bir ırk ve coğrafya planına bağlı değildir. Büyük Doğu öz vatanımızdan başlayıp güneşin doğduğu istikamette yani kemiyette değil, ruh ve keyfiyet planında; mekân çerçevesinde değil zaman çerçevesinde gerçekleşmeye talip…
*Maddi ve manevi sınır dışı ırk gayreti, toprak ve kavim hırsı ise yüzde yüz düşmanı olduğumuz zıt ve batıl hedeflerden bir tanesi…
*Önce kendimizi içten ve dıştan tamamlığa erdirmeli… Ötesi, olduktan sonra…
*Yani Büyük Doğu, çizmeli ayaklarla dışımızdaki iklimlere doğru kaba ve nefsanî bir yürüyüşten ziyade, rüzgârdan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ince ve ruhani bir sefer…
*Doğudan fışkırıp, Doğunun gerçek ruhuna ermiş, Batıyı devirecek hale gelmiş; sonra kabuk üstü donup kalmış, hikmetsiz ölçülere tutunmaya çalışmış; sonra gelişen Batıya karşı geriledikçe gerilemiş, sükutun dibini boylamış, gizli bir bünye sırrı yüzünden hastalığa dayanmış, devir devir sahte ve gülünç kurtuluş hareketlerine şahit olmuş, nihayet büsbütün tasfiye vaziyetine düşmüş ve yalnız mekân çerçevesinde kurtulmuş, işin Garp taklitçiliğine döküldüğünü görmüş, zaman çerçevesindeyse bir türlü kurtulamamış bir millet olmak şuuruna sımsıkı bağlıyız.
*Bir zamanlar Doğunun teknesinde yuğurulan, kendi teknesinde de doğuyu yuğuran şahsiyet hamurumuz, Doğu ile bizim zaafımızda mecalden düştü, Şimdiye dek kendi cevherleriyle yabancı cevherler arasındaki tüm olumsuz katışmalar yüzünden çürüye çürüye şimdiki hale geldik.
*Viyana bozgunundan bu yana içimizle dışımız ve köklerimizle dallarımız arasında, dünya çapında, çile dolu muhasebe yapabilecek bir tek insan bile yetiştiremedik. Onbaşı kültürlü aksiyonerlere uyup onları kahramanlaştırdık.
*Tanzimattan beri devam eden sahte inkılâplar ve türetilen sahte kahramanlarsa davamızın müşahhas planda baş meselesidir.
*Kendi cebimizde kaybettiğimiz ve hep yabancı ceplerde aradığımız anahtarın kum üzerindeki yuvası… Büyük Doğu budur. Hem mana hem madde, hem zaman hem mekân. Bütün insanlığa örnek halinde Doğu âlemine remz…
*Büyük Doğu, İslamiyet’in emir subaylığı… İslam içinde ne yeni bir mezhep ne de yeni bir içtihat kapısı… Sadece “Sünnet ve Cemaat ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi ve bunu eşya ve hadiselere tatbik işi…

2- Orkestra, Senfonya ve Biz

*İçindeki tüm kısımlarıyla birlikte orkestra, bir devlettir.
*Büyük Doğu, Senfonik bir orkestra… Doğunun ruh kökünde, öz gövdesi ve dallarıyla iç içe, Batının madde ağacını yetiştiren ve Doğu âleminden Büyük Doğunun fışkırmasını hedefleyen bir mefkûre senfonyası…
*Doğunun madde hakikatlerini tekrardan kavramasının ve Batının da ihmal ettiği ruhu, bulmasının ilacı, senfonisi…
*Doğunun, mücerret iman vatanına kavuşmuşken, buna, en ileri zaman ruhunu yüklemesinin ve mekânı lif lif örmesinin senfonyası çalıyor.
*2 asırlık fikir hayatımızın asli halini bulma ve terkip davası…
*Madem orkestra bir devlettir, şimdi onun tüm parçalarının (enstrümanların) özelliklerini gösterme zamanı. Yani büyük senfonyaya başlama zamanı geldi. Bu Büyük Doğu’dur.
*Bu senfonya, Büyük Doğu’nun dünya görüşü sadece saf ve gerçek İslam ruhunun tüm hak ve hakikatleriyle Doğu ve Batı dünyasını kucaklama davasıdır.
*Büyük Doğu, kendi başına, kendisiyle vardığı bir sebep ve netice hükmü halinde hiçbir hürriyet, istiklal ve benlik haletine malik değildir. Mutlak istiklal, mutlak hakikat sahibinindir. İslam ona teslim olup selameti bulmaktır, hürriyet ve teslimiyetin hakikati de işte bu hakikate teslimiyet ve esaret.
*Şu halde Büyük Doğu, güya hür ve istiklalli fikirlerin manzumelerini güneş ışığı yanında kibrit alevinden aşağı bilir ve insan gayretlerinin en büyüğünü de bu güneşe pencere açmaktan ibaret kabul ederken kendisini tekrar tekrar yineleyerek İslam şualarını süzen bir prizma, bir anlayış mihrakı olduğu söyler ve bunu borç addeder.
*Biz aklımızı peşin olarak sahibine teslim ettik ve ondan sonra bize geri verilen akılla düşünmeye başladık. İşte gerçek akıl budur!
*Zahirde 14 asır evvelinde başlayan, esasta tüm zamanı ve mekanı kuşatan “sonsuz ileri”!.. Gayemiz sensin!..

3- Doğu-Batı

*Biz kendimizi Doğu-Batı diye mevhum ve mutaassıp bir ayırt edişe bağlamayız. Böyle bir darlığa sığdıramayız. Hakikat her yeri kuşatırken biz de her türlü mekân hasisliğinden mücerret ve münezzeh anlayıştayız. Doğu-Batı ayrımını coğrafi bir kadroya bağlamayıp Doğunun rengini ruhta, Batının rengini akılda görüyoruz. Bu durum tüm hakikati ortaya koyuyor. Yoksa kaba mekân ölçüleriyle Doğu da Batı da anlamsızdır…
*Biz, Doğuya galip rengini üfleyen, onu bütün dünyaya karşı taarruza ve aksiyona kaldırmış olan ve batıya, kendini korumak adına engeller koyduran, Doğuyu da davamızın “ruh tarlası” kabul eden anlayışın davacılarıyız.
*Doğu ile Batı bu aksiyon ve engel hareketleriyle kendini net olarak ayırırken, bu işi başlatan, aksiyonundan ötürü biz, araya sınırları çizense onlardır. Biz ifadelerimizi Doğu-Batı bölümünde şekillendiriyorsak davamızın namütenahiliğine karşı mahcup, zıtlarımıza karşı da onların ayrım çizgilerini yok saymayan gerçekçi kişileriz.
*Doğu ve Batı ayrımını yaptıktan sonraki manzara şu şekilde karşımıza çıkıyor: İçeride, Doğu âlemi ve yılgın, bitkin, bezgin ölü bir insanlık. Dışarıda da, galip, mağrur, saldıran ve Doğuya örnek gösterildikçe Doğuyu zehirleyen bir âlem, Batı âlemi. Dava ise içli ve dışlı bu iki zıt dünyanın tüm aldatıcılıklarını bir tarafa bırakıp muzaffer olmak için tüm iç ve dış cephelerde savaşan ebedi hakikat davası…
*Böylece Doğu, Batı ve Büyük Doğu anlamları şimdiden hecelenmeye başlanmış olmuyor mu?

İdeolocya Sınıfı / Fahri BESNEK

Ahşap Konak (Eser İncelemesi)

AHŞAP KONAK

“Düşürüldü kitabım işlemeli rafından,
Ceylandan doğma çakal nesiller tarafından…”[*]

Ahşap konak, bir devrin rengini, çizgisini ve ruhunu taşımaktadır. Her bir katı başka âlem olan konağın içinde ise 3 farklı neslin rengiyle, çizgisiyle, ruhuyla, haliyle, tavrıyla birlikte numuneleri yaşamaktadır. Aslında yaşamaktan çok çatışmaktadır. Müşahhas ve mücerret olarak en üst katta oturanlar din, iman, ahlak çizgisinde yaşayanlar ve ruhlarının remzi olan bir levha; orta kat güvercinden karganın çıktığı, kumar ile morfin müptelası, mukallit, köprü nesil ve adi, zevksiz modern eşyaları; müşahhas ile mücerrette en altta olanlar ise kargadan çıyanların çıktığı, şuursuz, çapsız, dinsiz, şahsiyetsiz, hodbin neslin mümessilleridir. ( Üstad 1983’de kendisi ile yapılan bir röportajda, devrin iyice soysuzlaşan nesli için, bu üç kata onları temsilen bodrum katını da eklemenin lazım geldiğini söylemiştir. ) İçi dışı mamur insandan, her cephesi viraneye dönüşmüş nesillere uzanan tarih çizgisi, Türkün ruh köküne düşman binlerce elin o ruha musallat olmasıyla, mütecaviz muamelelerin talan ettiği memlekette vara vara bir kerteye varmış ve o kertenin ruhu o konakta tecessüm etmiştir. Devrimbaz kodamanların sarhoş olunca farkına bile varmadan içki şişelerini devirmeleri gibi, mukallitçilik sarhoşluğu içindeki bu güruh her türlü manevî, ahlakî, ruhî temeli devirmiş ve iman nesline düşman olan öz evlatların, torunların yetişmesine zemin hazırlamışlardır. İşte bu birbirine zıt 2 kutbun birlikte yaşamaya mecbur oldukları ev ve daha geniş boyutuyla koca bir cemiyet.

“Bir çözülüş, bir kopuş, cinnet üstü bir buhran,
Eseri devrimlerin, şeytan bu hale hayran”[*]

Et ve tırnak gibi muttasıl olması gereken ruh ve iman birbirinden çözülünce, nesiller arası çözülüş ve kopuş da vuku bulmuş, cinnetin, buhranın hüküm sürdüğü bir aile ve cemiyet hayatı başlamıştır. Yeni nesli dehşetler içinde takip eden 75’lik Recai, sorunun kökenini bilmekte, her çarpıklığın tahlilini yapmakta, çilesiz, fikirsiz kafalar tarafından anlaşılamayacağını bilse de tenkitlerini savurmaktadır. Bu bataklığın içinde en büyük mesnedi, yaveri, yoldaşı, gönüldaşı ve umudu, cinsinin çürüğünü görebilecek sağlam öz’e malik olan torunu Yüksel’dir. Yüksel, bu sefil, rezil, şeni, münkir bahçede boy attığı halde varlığının, hayatının muhasebesini yapabilecek, yeni iman gençliğinin ilk basamağı olabilecek tıynettedir.

Kitaptaki olay örgüsü, Yüksel’in, tahsilini sürdürmekte olduğu akademinin mimarî şubesinde kendisine imtihan vazifesi olarak verilen bir ahşap konak maketi üzerinde nesilleri tahlil eden fikir akışı ile başlar. Gayri insani bir yaşamın içindeki ilk katın karakterlerinden olan şair ve futbolcu, cemiyete yayılan sığ ve basit sanat anlayışı ile sadece iptidai bir spor heyecanı duymak için patates yığınları gibi stadyumlara yığılan ruhsuz, fikirsiz, çilesiz insan kümelerinin; kardeşi olan Aysel ve arkadaşları da cinsi yönünü öne çıkarmanın ötesine geçemeyen, kadınlık özünü bilmeyen, anlamayan ve kalıpta, satıhta kalan kadının birer mümessilidirler. Yüksel bu köstebek hayatın tahlilini yapabilmiş ve böylece neslinin tereddisini, tefessüh eden yapısını tenkid edebilecek, onlardan tiksinecek ve kendini hakikate ulaştıracak olan yolu görebilecek seviyeye, mertebeye, basamağa gelebilmiş-çıkabilmiştir.

“ Eczane, ama hangi rafta şişede
İslam ki, tek ilaçtır, örümcekli köşede.” [*]

Yüksel’in bir vesile ile tanıştığı, öğütleri sayesinde kendine gelerek ahlak, iman, terbiye, ideal peşine düştüğü ve İslam nuru taşıyan kızına tutulduğu Eyüp Sultan’daki aktar ona: “ Allah’ı tanı, gerçek Müslüman ol, kurtul.” demiştir. Yüksel, ölüden doğanlar ile ölü doğanlar arasında sıkışıp kalmayacak, kaybolup gitmeyecek, büyükbabasından aldığı ruh ipliğini kendi hayatının örgüsüne katıştıracaktır. Bütün bu çalkalanmaların, kaynamaların, fokurdamaların haznesi olan Ahşap Konak, yüklüce miktar para veren bir Amerikalıya satılmak istenmektedir. Orta nesilden Belkıs ve genç nesilden Aysel’in arasında gidip gelen, iki kadını da elinde oynatan ahlaksızlık, kokuşmuşluk, yalancılık, rezillik, imansızlık timsali Tekin de bu işin elebaşıdır. Recai tüm ruhuyla bağlı olduğu, her noktasına anılarının sindiği konağın satılmasına karşı çıkmaktadır. ( “Bak Yüksel! Elli yıldır bu konağın içindeyim. Elli yıldır açık havalarda, güneşin, bu vakitler duvara çizdiği şekilleri seyreder dururum. Her gün elifi elifine aynı çizgiler” Recai’nin dilinden dökülen bu sözler Üstadın hayatındaki hassas bir ruhî noktayı hatırlatır bize. Üstad da küçükken, odasının tavan köşesine doğru bir noktada can çekişen günün son ışıklarına bakıp hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlama isteğinden bahsetmiştir. [**] )

Tekin, seciyesine ve şenaatine uygun olarak tapunun üzerine kayıtlı olduğu 69’luk Hacer’in, kızı Belkıs tarafından öldürülmesini ister. Bomboş, sefil, sığ bir mahlûk olan ve her şeyiyle kendini Tekin’e teslim eden Belkıs, kısa süren bir direnmenin ardından anne katili olmayı kabul edecek ancak beklenmedik olayların yaşanmasının ardından plan vuku bulamayacaktır.

“Meyveler cevherini gömer de kabuğuna;
İnsan, kadını soyar başından topuğuna.” [*]

İlerleyen sayfalarda Batı taklitçiliğinin ne boyutta olduğunu resmeden bir tablo karşımıza çıkar. Recai, torununun arkadaşlarından olan bir genç kıza sorar: Eğer kadını yalnız gözleriyle burnu ve ağzı meydanda, kundaktaki çocuk gibi dolaklara saran bir moda gelseydi Amerika’dan, kabullenir miydin? Aldığı cevap: Tabii kabul ederdim; moda olsun da… ( Üstadın zamanında Batı taklitçisi bir kadına aynı mealde sorduğu sorudan ve aldığı cevaptan oluşan hadise, kitabın olay örgüsüne yerleştirilmiştir.) Recai’nin ve Yüksel’in konağa gelen diğer gençleri tenkid etmesi esnasında cemiyetteki birçok yaraya da parmak basılmaktadır. Yeni neslin basit ve sığ şiir anlayışından (Yeni yazdığı bir mide gurultusu şiirini okuyan genç şaire Yüksel tenkidini yaptıktan sonra, Aysel söylenenleri beğenmeyerek- sen yeni şiirden ne anlarsın, koyuna ısırgan dururken karanfil koklatabilir misin- der. Yüksel de: -asıl senin gibi ineğe deve dikeni yerine orkideden bahsedebilir misin, der ve şair Pindaros’un :”Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!” sözüyle eleştirisini yaptığı zihniyete tenkid okları saplanır.), Batının hayvani yönünün hiç düşünmeden taklit edilmesine, betonlaşan, şahsiyetsizleşen, çirkinleşen şehirden gençliğin ‘gürültülü’ eğlence ihtiyacına, din ile alay etmeyi marifet sayan anlayıştan, bugün yaşananları yeni, geçmişte kalanları eski olarak nitelendiren, asıl yeninin, hiç eskimeyen yeninin muhasebesini yapmaktan yoksun çilesiz, fikirsiz kafalara kadar uzanan bir tenkid ve tahlil ağı kitaba yayılmıştır.

“Ruhu, çürük diş gibi sökmesinden ötürü;
Memeli hayvan soyu, şimdiki insan türü…”[*]

Kitabın sonlarına doğru Recai’nin yaptığı iç muhasebe dikkate şayandır. “Onların bu kadar azması işte bizim bu halimiz yüzünden… Bizim hastalık çapında vericiliğimiz olmasaydı, onlar bu kadar azabilir miydi? “ Vuku bulan birçok rezaletten sonra artık Recai, Hacer ve Yüksel konaktan ayrılmak isterler-mecburiyetinde kalırlar. Giderken yanlarında götürmedikleri levhayı almak için konağa gelen Recai, kanını donduracak, gözünü döndürecek, bardağı taşıracak, aklını başından alacak bir faciayı öğrenir. Konağı, içindekiler ile birlikte yakmaya karar verir. Kendisi de içindeyken evi ateşe verir. Evdeki maketini almaya gelen Yüksel’e levhayı pencereden atar. Emanet emin ellerdedir. Gözü arkada kalmadan ölüme gidebilir. Yeni kurulacak ve içi iman dolu bir çatının ruhu olacaktır artık o levha.

Üstadın bu eseri; Tanzimat’tan beri kabuk değiştirmeye çalışan, yenisini bir türlü tutturamadığı için yangınlar içinde tutuşan ve çözümü küfür içindeki Batı’nın hayat biçiminin mukallitliğinde bulan ve o günden bu güne bu mukallitlik sonucu yozlaşan imansız ruhların ne türlü rezaletlere düşüp her iki dünyalarını da tarumar ettiklerini, İslam’a sarılmadan hiçbir ferdi ve içtimai sorunun çözülemeyeceğini, bin bir türlü bozukluğun içinde dahi davaya sahip çıkan, İslam’a, ahlaka, imana göre yaşamayı en büyük saadet bilen nesillerin yetişeceğini ve ruh kökümüzden kopmakla ne kadar zavallı, mülevves, rezil rüsva duruma düşüşümüzün iyice idrakine vardırıcı; iyiye, güzele, imana, hakka, nura doğru yol arayan nesil için, soysuzlaşan cemiyetin ve bu ahvalin tarihçesinin muhasebesini yapma konusunda başlangıç noktası olabilecek ve bu neslin; milletinin, devletinin, milli ve mukaddes değerlerinin alçaltılıp zelil düşürülmesine seyirci kalmayıp, sorumluluk şuurunu harekete geçiren dinamizmin kaynağını teşkil edecek keyfiyettedir.

* Öfke ve Hiciv
** O ve Ben

Üstad Sınıfı / Reyhan

Allah Derim (Şiir İncelemesi)

ALLAH DERİM

Hiç şüphesiz dünya, ahiretin tarlası mahiyetindedir. Dipsiz fâniliği, gelip-geçiciliği ve mütenahiliği içerisinde dünya, nâmütenahi sır ve mâna sahibidir. Bu hudutsuz mâna, Hak ve Hakikat yolcusu bir beşerin vâkıf olması gereken uçsuz bucaksız girift ve uçsuz bucaksız basit bir telakkidir. Tüm madde ve mânası ile ferdî hakimiyet dairesi olması gereken dünya, bir Müslüman için kabuğa çekilme mekânı değil, bilakis; bedenen ve ruhen İslam minvalinde hareketli olma yeridir. Âlemlerin Efendisi, Nebiler Nebisi, Allah’ın habibi ve Resulü, Gaye İnsan Ufuk Peygamberin mealen “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmalı” şeklindeki zaman ve mekân üstü kutsî kelâmı, dünya hayatının önemini gözler önüne sermekte ve bizler için dosdoğru yolu gösteren tabela mahiyeti taşımakta…

Eşya ve hâdiselerin sırrına hudutları içerisinde ermeye memur insan, İslam zaviyesinden dünyaya bakabilmeli, mikrodan makroya, atomdan fezaya kadar üstün İslam telakkisini nakış nakış işleyebilmelidir. Bu vazifenin bilincine haiz olan insanın zamanını boş işlere adaması, merkezde yegâne, muhitte sayısız olan Hak davasından sapması, vazifesinden ve memuriyetinden şaşması düşünülemez. Zira yaratılış gayesi ve ifa etmekle yükümlü olduğu vazifesi, o insanın dimağına keskin (jilet) lerle kazınmıştır. Bu yaradan akan ulvî kan kesilecek olsa bile, yaranın izi her daim kalacaktır.

Bu ulvî ve mefkurevî insan, ruhî veya cesedî uzuvları ile yapacağı her işte, atacağı her adımda Allah’ı hatırlama ve O’nun emir ve yasaklarını gözetme gibi güzide bir hâl üzere olur, nefsini muhasebe ve murakabeye tabiî tutmaktan bir an bile geri durmaz, dünyaya madden ve mânen hâkim bir eda sergiler. Dünyaya Allah’ın halifesi olarak avdet etmiş ve “fânilik zemininde ebedilik tacı (*)” giymiş insanın, parmak hesabı ile olan hiçbir şey ile tatmin olması tasavvur edilemez, düşünülemez.

“Sırtımda taşınmaz yükü göklerin;
Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!
İsterseniz hayat aşını verin;
Sayılı nimetler bal olsa yemem!”

İnsanın bu dünya için yaratılmadığı bedihi iken, gün gibi aşikâr iken; beşer nazarında ne altlarından ırmaklar akan köşkler, ne üzerinde basılıp geçilen ipek halılar, ne altun işlemeli abalar, ne şunlar ve ne bunlar beş metelik eder. Çünkü “Biricik meselem, sonsuza varmak” diyen, “İçimde oralı bir bülbül vardır” diyen bir insan, vesilelere ancak vesile olduğu için, ancak vesile oldukları kadar kıymet hükmü biçecek, hedefe giden bir okun havada mola vermesi ve akabinde yere çakılma ihtimalinin hâsıl olması gibi olan vesilelere ve araçlara, hedef ve amaç muamelesinden kaçınacak ve ebedi varlığa erişecektir.

“Ey akıl, nasıl da delinmez küfen?
Ebedî oluşun urbası kefen!
Kursa da boşluğa asma köprü, fen,
Allah derim, başka hiçbir şey demem!”

İnsan idraki, Malik-ül Mülk’ün hudutlarını çizdiği bir alan içerisinde işlev gören ve bu belirli dairenin dışına çıkamayan bir yapıdır. Mütenahi alan içerisinde nâmütenahi girift ve ince mânalara tam anlamı ile nüfuz edebilmek, bazı istisnaların dışında, mümkün bir hadise değildir. Bu yönüyle insan, kafese konulmuş bir kuşu andırır ki bu kafesin kapılarının büsbütün ebediliğe açılması ancak ölüm ile kabildir. Fânilikten ebediliğe açılan bu kapı sayesinde insan asıl mevkiine irca edilecek, asıl dünyasına avdet eyleyecektir.

Her şeyin olduğu gibi ilmin de asıl sahibi Alim olan Allah’tır. Kendi ilminden insanlara da cüz’i ölçüde bahşeden, maddeyi ve mânayı cüz’i ilmi ile İslam minvalinde ihata etme vazifesine insanı layık gören de O’dur. Buram buram acizlik ve fakirlik tüten beşer ilmi ise O’nun nâmütenahi ve tüm eksikliklerden münezzeh ilminin ispatı ve göstergesidir. Hiç şüphesiz insanı madden ve mânen tüm zerreleri ile yoktan vareden de O kuvvettir. Hâl böyle iken, acizliğin abidesi eşref-i mahlûkat, basit (teknik) ve usullerle ancak vesilesi olduğu işleri ifa etmekle yalnız Allah’ın varlığını ve birliğini haykırır.

Bedeninin içerisinde mahpus bir ruha sahip, maddeyi tüm perdelerinden sıyırarak görmeye ehil sıra dışı ve gizemli kafaların, ulvî ruh ıstıraplarına, fikir çilelerine, idrak acılarına mâlik olması tabiîdir. Yaşamının belli bir kesiminde bu misalden fikir buhranlarının esir ettiği Üstad Necip Fazıl Kısakürek, bir zaman sonra sancılarını dindirecek devayı İslam’da bulmuş, maddenin ardındaki sırra vâkıf olabilmiş, her şeyin “Tek” de toplandığına şahit olmuş, sanatını Allah’ı aramaya adamış ve Hak-Hakikat davasının yılmaz savunucusu olma şerefine vasıl olmuştur.
Rabbim bizlere de Üstadımızın yolundan gitmeyi müyesser eylesin.

………………………………………………………..

* İdeolocya Örgüsü

Üstad Sınıfı / Mürid

Ana Kaynak İslam

ANA KAYNAK İSLAM

Herhangi bir iddia sahibi olmaksızın ve üstadın İdeolocya Örgüsü eserini daha kolay kavrama gayesi ile hazırladığımız bu çalışmada “ortaya koyduğumuz her türlü kayda değer noktalar üstada aitken, manasını yansıtamadığımız veya yanlış aksettirdiğimiz noktaların hepsi ise kendi nefsimize aittir” anlayışını şiar edindik. Hazırladığımız çalışmamızda üstadın eserine tamamen sadık kaldık. Kitabın orjinalinde aktarılan anlamları biz de sade bir dille ama yine üstadın üslubunu da andıracak tarzda ifade ettik. Ve kitapta çok açık manalara sahip olan veya püf noktayı gösteren bazı cümlelerini aynen aktardık. Genel olarak anlam bütünlüğü sağlamaya ve eserin vermek istediği manayı biz de aynen vermeye çalıştık… Büyük Doğu’nun namütenahi zenginliğine sahip gönüllerine selam olsun…

IV – ANA KAYNAK İSLAM

1) Neye İnanıyoruz

2) İslam ve Her şey

3) İslam ve Kâinat

4) İslam ve Dünya

5) İslam ve İnsan

6) İslam ve Ahlak

7) İslam ve Cemiyet

8) İslam ve Devlet

9) İslam ve İnkılâp

10) İslam ve Siyaset

11) İslam ve Adalet

12) İslam ve Mülkiyet

13) İslam ve Ordu

14) İslam ve Müspet Bilgiler

15) İslam ve Güzel sanatlar

16) İslam ve Kadın

17) Dışı ve İçiyle İslam

1) Neye İnanıyoruz

* Yalnızca İslamiyet’e inanıyoruz.
* Rönesans’tan sonraki dünyanın İslami gözle görülemediğine ve güdülemediğine inanıyoruz.
* Tanzimat’a kadar tüm hezimet tarihimiz boyunca, meydanın ham ve kaba softaların elinde olduğuna inanıyoruz.
* Tanzimat’tan beri yapılan inkılâpların, bu cemiyeti örseleyip gerilettiğine inanıyoruz.
* Davanın kendi ruh kökümüzü muhasebe ve murakabe etmek olduğunu; kaybettiğimiz kıymetleri öz bahçemizde kuyuya düşürüp şaşkınlar gibi sokak sokak dışarıda kıymet aradığımıza inanıyoruz.
* İslamiyeti bildiğimizi sandığımıza, halbuki tek bilmediğimizin İslamiyet olduğuna inanıyoruz.
* Biz, kısaca, her şeyin İslam’da olduğuna inanıyoruz. Yeni asrın ruh ve kafa çilesinde süzülecek tahlil ve terkiplerin bir ideolocya binası kuracağına, onun isminin de zaman ve mekan ölçüsüyle “Büyük Doğu” olduğuna inanıyoruz!

2) İslam ve Herşey

* Merkezde tek, muhitte sayısız davamızın mihrak noktasındayız. Bugünkü dünyanın asırlık hastalıklarına gerçek tedaviyi sunan şifa laboratuarındayız.
* Muhitten merkeze doğru toplana toplana tekte karar kılan, merkezden muhite doğru açıla açıla sonsuzluğa erişen davamızın böylece menba ve mansup olarak ikişer heceli iki ismi var… Menbamız İslam, mansabımız Herşey…
* Herşey İslamda…
* Bir asır bile sürmeyen Saadet Devrinden bu yana O Nur, kör ve kaba nefislerde Nasrettin Hocanın harikulade buluşundaki hikmete doğru yol aldı.
- Hoca; bize kuyu ne demektir; anlatır mısın?
-Tersine, çevrilmiş minare demektir!
*İşin hüzün noktası ise tüm bunlar din adına oldu. Bu halleri yanlış bulanlar ise, yobaz neslini kurutacakları yerde, İslamiyet’i bu yobazların temsil ettiğini sandılar, dinden soğudular, dinsizlikten harekete geçtiler. Meydanı da dinsizlik yobazlarının yüzüne güldürdüler. Ve İslam kelimesini eski, bayat, gericilik ifadesi haline soktular.
* Düşünün, çözmeye çalıştığımız kördüğümün giriftliğini… İşte, bize böyle ağır bir yük altına girme şerefi yeter!
* Bundan büyük şeref, hareket, çetin hamle bundan yeni dava olamaz. İslamı Amerika veya Rusya’ya savunmaktan daha zor olan bir vaziyetin şerefi…
* İnsana, bildiğini sandığı bir şeyi bilmediğini kabul ettirmek, hiç bilmediği birşeyi kabul ettirmekten daha zor…

3) İslam ve Kainat

* Kâinatta her şeyin ve senin öncenin, sonranın ve hikmetinin… cevabını ve hesabını dosdoğru veren tek ve hak din İslam’dır.
* Tüm sistemlerin kendisince cevabını verdiği bu suallerin (ben kimim, neyim, ne oldum, ne olmalıyım…) aslı ve hakikati İslam’dayken, diğer inanç sistemlerinin İslamla mukayesesi Güneş ile ayın büyüklük farkı gibi…
* Yani fezaya insan göndermek maddecinin değil, ruhçunun vazifesi ve hakkı. Müslümanın memuriyeti.

4) İslam ve Dünya

* İslam’da dünya, bütün hudutlu buudları içinde hudutsuz bir mana sahibi. Ahiretin ekim yeri. Dünyada ne ekili ise öbür tarafta o biçilecektir.
* İslam, dünyaya birbirine zıt iki nazarla bakarken bunu tek bir manada bütünleştirmiştir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi ahirete çalışmak emri.
* Müslümanlıkta dünya odur ki, mümin onu zapt edecek, ona hakim olacak, fakat onun esaret ve hakimiyetine düşmeyecektir. Bu inceliği anlayan, İslam adına eşya ve hadiselere nasıl tek taraflı bakıldığını anlar ve dünyanın nasıl elden kaçtığını görür.
* Allah, insanı kendisine halife olarak yaratmış ve onu eşya ve hadiselere teshire memur etmiştir. Bu, İslam’ın dünyaya bakışıdır ki, bu bile İslam’ın hak din olduğunu göstermeye yeter.

5) İslam ve İnsan

* İnsan, niçin oluğunu, nasıl ve ne olacağını yalnız İslam’da bulur.
* İnsan, İslam’da derinliğine ve yüksekliğine doğru ruhunun, genişliğine ve uzunluğuna doğru da aklının, biri manayı, diğeri maddeyi kuşatıcı iki büyük hükümranlık işine memurdur. Bu iki âlemi zapt ettikten sonra sonsuza ulaşacaktır.
* İslam’da ruh ve akıl tüm hürriyetini ve yolunu Şeriat ve Tasavvufta bulur.
* İslam’da insana yol, hiçbir sır ve sistemin yanaşamadığı Allah halifeliğine kadar açıktır.
* İnsan olduğu için İslam oldu; İslam olduğu için insan var.
* İnsanoğlunun gayesi ölümsüzlüktür. Bu ise İslam’dadır.
* Beka yalnız Allah’ın sıfat ve hakikati olduğuna göre, ayağına fanilik zemini çekilip başına sonsuzluk tacı oturtulan insan, İslam’da her iki tarafın hakkını gerçekleştirmeye memur şeriat ve tasavvuf yollarından, Allah’ın ilahi çaptaki hediyesine naildir. Mahlukların en şereflisi sıfasıtıyla ya bu hediyenin kul üstü seviyesine yükselecek yahut yaratıkların en sefilinden de aşağıya düşecek…
* Bütün sırrı şu ölçüde buluruz:”Allah, alemi insan, insanı da kendi marifetine ulaşması için yarattı.”

6)İslam ve Ahlak

* Ahlakı her şeyiyle ortaya koyan yalnız İslam’dır.
* Ahlak, insanın fikirle gördüğüne karşı hisle takındığı değerlendirme edasıdır. Fikir “niçin”i, ahlak da “nasıl”ı cevaplandırır.
* Ahlaka fikir öncülük ettiği kadar, fikre de ahlak yol gösterir. Fikrin gösterdiği sebebten ahlak doğduğu gibi, ahlakın doğuşundan fikir sebeb kazanır.
* Fikrin kuşattığı her yerde bir ahlak kümelenmesi, ahlakın kuşattığı her yerde de bir fikir bulunması zaruri…
* İslam ahlakının dört ana sütunu ihlas, aşk, fedakarlık ve merhamettir. İslam, iyi ahlakı ruhta, kötü ahlakı nefste mihraklandırır. Bu dört esas bize ruhu parıldatmak ve nefsi dizginlemekte en tesirlisi.
* İhlasın olduğu yerde riya, yalan, sahtecilik yoktur. İhlâs, nefsin hapsettiği ruhu meydana çıkaran ve onun yerine nefsi hapseden zabıtadır. Baştan başa hakikat, iman ve ahlakın arsası ihlâstır…
* Aşk… Asıl hedefi Allah. Allah’ın en büyük resulüne yakıştırdığı vasıf sevgili olmak… Aşk canın ışığı, varlığın mayasıdır. Sevende kibir, benlik, adilik, cansızlık, küçüklük barınamaz.
* Aşksız fedakârlık olmayacağına göre fedakârlığın olduğu yerde cemiyet adalete hazır ve hasislikten uzaktır.
* Gerçek bir müminde merhametin bizzat hakikati vardır. Merhamette şevkat, yumuşaklık, rikkat ve tüm incelikler namütenahidir… Nice ahlaki yücelikte bu dört temele bağlı…
* Ahlakın ezeli ve ebedi örneği ise Allah’ın sevgilisi. Her şey O’nda. Üstün ahlak sahibi…
* Ahlakın nihai hali ise bize verilen emirdedir: “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız.”

7) İslam ve Cemiyet

* Bir kişinin herkes, herkesin de bir kişi olduğu hakikati İslam’dadır.
* Derin ve gizli fert hayatıyla geniş ve açık cemiyet hayatını inanılmaz bir ahengle birbirine bağlayan bir anlayış bizzat İslam’dadır.
*Kimsenin görmediği bir yerde namaz kılan tek fert ile bu fertlerin birleşmesiyle oluşan saflarda kılınan namaz cemiyet-fert ilişkisinin muazzam temsil edildiğini gösteren ibadet noktasındaki bir örneği.
* İslamiyet’te cemiyet ferdi kavrarken, fert, hakkı uğrunda cemiyeti feda edebilecek bir hürriyet makamındayken, ferdin nefsi haline karşı o cemiyet de, otorite ve kırmızı ışık mevkiindedir.
* “Allah’ın eli topluluktadır” hadisi, İslam ve cemiyet yapısının bizzat ifadesidir.

8) İslam ve Devlet

* Ruhun bedene bağlılığı gibi İslam’da devlete bağlıdır. Ayrı düşünülemez.
* İslami devletin ölçüsü Hakkın hâkimiyetidir…
* İslam’da halk, Hakka bağlanarak sınırsız hakka sahiptir.
* İslam’da idare şekli yok, idare ruhu vardır. Basit kadro anlayışlarıyla, yönetim şekilleriyle alakalı değildir. Hakka esir bir ferdin hükümranlığını, başıboşluğa mahkum bir hürriyet idaresinden üstün tutar. Seçkin cemiyet temsilcilerinden müteşekkil bir idareyi ise en üstün görür.
* İdare esasının ruhi noktasında ise tüm milletin seçip beğendiği şahsiyet… İslam devletinin reisi ise o cemiyette en mütekamil ve ileri müslüman şahsiyet…

9) İslam ve İnkılap

* İnkılâp tek başına bir değer ifade etmezken bağlandığı gayenin vasıtası olması bakımından her kıymetin üstünde…
* İnkılâp dinamit gibi. Berhava aleti. Bu yüzden bağlı olduğu anlayışa göre kıymetlendirilir. Hayat kurtarıcı yolları da açabilir, hayatı karartıcı yolları da… Davasını bahane, alet ve usulünü gaye edinen, her inkılap sadece öldürücülük…
* İnkılâbın en derin ve atik anlayışını Kâinatın Efendisi söyler: “Bir günü bir gününe eş olan aldanmıştır…”
* İslam, bu ölçüye tamamen bağlı olarak tüm nefsleri kendisine irca edip, mutlak doğrunun fatihliğine memur bulunmak noktasından, inkılâp tatbik ve ruhunu merkezden muhite, muhitten merkeze doğru, en zengin anlayışla taarruz ve taaddi yüklü namütenahi sistem… Hepsi ve her şey İslam’da…
* İnkılâp yobazlarına bakarsak şunu göreceğiz. Sahte bir sarık, simsiyah dişler, kaba ve ahmak eda sahiplerinin İslam ruhundan habersiz, hezeyan dolu, her yeniliğe batıl diyen ruhları nefslerinde kaybolmuş tipler. Bu durumu görenlerden yüzünü Doğuya dönen de Batıya dönen de suçu İslam’da bulurken, müslümanlık ikliminin kayboluşunda aramayı hiç düşünmez… Tanzimat’tan beri inkılâpçılar işte budur…
* Her şey, her inkılap, İslamı, ona dışarıdan hiçbir şey katmaksızın, kendi içinde arayıp bulmaktan ibaret, namütenahi basit ve bir o kadar girift bir düsturda toplanmaktır.
* Tüm sistemlerin kaybettikleri, aradığı hakikat parçaları yekpare halinde İslam’da… Fransız inkılabının, Komünizma’nın, Faşizma’nın, Nanizma, Liberalizma ve Kapitalizma’nın…
* İnkılap ve inkılapçılık; hak ve mutlak din Peygamberinin mukaddes ayak izleriyle açılmış yolu bulmak demektir!..

10) İslam ve Siyaset

* İslam, siyaseti, bütün insanlığı İslama teslim olmasını sağlayıcı usul olarak görür. Sonsuz kurtuluşa erdirme vasıtası.
* Bu amaçla iki ana erkân vardır. Kılıç ve kalem. Biri maddeyi diğeri ruhu fethetmenin aleti.
* İslam, madde ve ruh fatihliğini emreder ve bunun ulvi iş çerçevesini çizer. İslam siyasetinin ana gövdesi de, madde ve ruh fatihlerinin iş ve fikir dalını nefsinde düğümleyen yekûn hattıdır.
* Madde fatihliğinde kılıçtan envai alete kadar; ruh fatihliğinde kalemden kitap ve sair tüm vasıtalara kadar mukaddes gayeyi kuşatıcı ve güdücü yollar muhteşem bir ahenkle kullanacaktır. Tek Allah’ın ve Peygamberinin emirleri muzaffer olsun.
* İslam siyasetinin ruhu, gerçek kurtuluş yolunu sevdirmek, benimsetmektir. Öyle ki, kendisini sevdirmek isteyen bir kadının tavır ve hareket dehasını geçmelidir…
* İslam siyasetinde usul, kılıç yolunda hudutsuz bir doğruluk ve adalet, kalem yolunda da sonsuz güzellik ve zarafettir. Gaye, kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, soğutmayın mealindeki hadise tam uygundur. Neticede her yoldan ne yapılırsa yapılsın, inandırılacak ve sevdirilecek.
*İslam günlük, istismarcı, hilekâr politikadan nefret eder ve kendi vecd ve aşk hamurunun kıvamında buna yer vermez. Cüce anlayışlılara yer yokken, üstün anlayışlılara ise baş üstünde yer vardır. Eşya ve hadiselere baş eğdirme mefkûresi altında eşya ve hadiselerin her an icabına baş eğen, incelerin incesi ve derinlerin derini siyaseti İslam’dadır.

11) İslam ve Adalet

* Âlemde tek adalet kaynağı İslam…
* Adalet, hakkı hak sahibine vermektir.
* En büyük hak, hakkı var edenin, kâinatı var edenindir.
* Keyfiyetin takdiri, işin karşılığı adalet iken; zulüm, işin ve keyfiyetin liyakat sınırından çıkartılmasıdır.
* En büyük hakka karşı en büyük zulüm Allah’ı inkâr… Nefsin kendi kendine zulmü.
* Tüm var olanın hakkı emir ve yasaklarıyla mutlak adaletin bizzat kaynağı İslam’dadır.
* En çürümüş cemiyet bile İslam adaletinin kışri ölçülerini tatbik etsin, an içerisinde sathi planda kurtuluşu bulacaktır. İslam bilmeyen bile onun adaletini uygulasın dünyasını kurtarır.
* Müslüman için adalet Allah’ın emirlerine tam itaattedir…
* Katillerin hayatını bağışlayanlar, hırsızlara sanat şansı sunanlar, “kötü” kişilere “medeniyet” göstermek için bütün iyi kişilerin hayatına ve malına kıymış olmak manasındadırlar. İslam dışındaki her adalet ölçüsü cezalandırmaya çalıştıkları kötülüğe bilmeden ittifak etmektedirler…
* İslam adaletini ışıldattığımız devrelerde en küçük kazancımız Viyana önlerine kadar boy göstermek olurken adaleti paslandırdığımızda dışarıda sürekli savaşıyor içerde eşkıyalarla uğraşıyor olduk.
* Adaleti unutunca ise adalet adına sürekli zalim ürettik, adalet aradık.

12)İslam ve Mülkiyet

* Bugünkü dünyanın problemi olan ve hak taksiminde kurtarıcı anlayış İslam’dadır.
* Bütün sistemlerin kıymetli kısımlarının aslı İslam’dayken, kötü taraflarının da panzehiri İslam’dadır. Sosyalizma, Kapitalizma, Liberalizma ve Komünizma…
* En üstün hürriyet ifadesi içinden en sıkı disipline sahip olan İslam’da, ferde ve ferd üstü içtimai unsurlara en ahenkli hak ve uygulama tüm ölçüleriyle verilmiştir.
* İslam’da kıyamete kadar iki kurtarıcı şart biri farz öteki haram, zekât ve faiz.
* İktisadi ilimlerden anlayanlarca rahatça kavranır ki faizin haramlığı, zekatın farzn oluşuyla sara nöbetine tutulan dünyanın iktisadi ve içtimai saadeti düzeni biner.
* Komşusu açken ferde tok olma hakkı vermeyen İslam ruhunda sermaye, hak, emek, kar ve tüm bunları sağır ve topal yeni asır dünyasına faiz ve zekat anlayışıyla tamir edici, kurtarıcı tek sistemdir.

13) İslam ve Ordu

* İslam, ordu ve askerliği sımsıkı tutar.
* Her ferdi ve bütün insanlığı kurtarmaya memur aksiyoner bir ruhu temsil eden İslam, cemiyeti ve dünyayı kendi haline bırakmaz, mutlaka kurtarmak ister. Bunun için de, fikir ve ruh ordusunun önünde ve arkasında fikir ve mana dolu bir ordu teşkilatlandırır. Farz olan
cihadın, İslam devletine yüklediği vazife…
* İslam düşmanlarının anlayamadıkları ve anlayamayacakları şudur ki, doktor elindeki neşter gibi, İslam ordusunun kılıcı, yalnız merhametin, ihsanın aletidir. Zira ameliyat olmamak için tepinen bir ölüm hastasından farksız olanları, istedikleri kadar tepinsinler kurtaracaktır.
* Dinde zorlama yoktur. Fakat son safhada işi gönle bırakan İslam, onun dışındaki bütün menfi tesirleri kaldırmakla mükelleftir. Ameliyat sonrası iyileşen hastanın doktora minnettarlığını düşünün…
* Ölümsüzlüğü getiren İslam, şehit ve gazi rütbeleriyle, hiçbir ordu mefkuresinin varamadığı sağlam iki temele oturtulmuştur.
* İslam ordusunun gayesi Allah adını yükseltmektir. Böyle yüce gayeli ordunun en üstün akıl ve teknikle, nizam ve intizamla donatılması şart.

14) İslam ve Müspet Bilgiler

* “Beşikten mezara kadar ilim dileyiniz.”, “İlim Çin’de bile olsa isteyiniz.”, “Allah’ım bize hakkı hak, batılı batıl olarak göster.”, “Allah’ım, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” mealindeki dört hadis, ilim ve müspet bilgilere karşı İslam’ın vaziyetini tespit eder.
* Garplı bu emirlerin kutsiyetine bağlı olmaksızın hikmetinin yerine getirdiği için havayı, karayı, denizi feth etti. Hâlbuki bu hak müslümanındı.
* Aya biz çıkamadıysak, atom bombasını biz bulamadıysak kabahat iyi müslüman olamayışımızdadır.
* Garbın maddi alemi kuşatıcı hamleleri başladığında nefs muhasebesine girişseydik bu haller olmayacaktı. Bisiklete şeytan arabası diyene karşı, asıl sen dine iftira bakımından şeytan emrindesin diyebilen olmadı.
* Batı âlemi maddeyi tahakküm etmişken, bunu bizden fark eden birileri çıkmamıştır. Ve Şarklı sefiller sefili hale düşmüştür. Garplı ise Holivut’ta rüya filmler çekerken uzaydan dünyaya meydan okumuştur. Bu bakımdan şarklı kendisini, kendi öz davasına ihanet etmiş bilsin ve Allah’tan af dilesin.
* İslam’da müspet bilgiler, İslam’ın dünyaya verdiği değer nispetindedir. Dünyanın değeri hakikatte sıfır, fakat ahiretin ekim tarlası olması bakımından sonsuz ise müspet bilgiler de ruh değeri açısından adi fakat ahiret için hareket ve hamle vasıtası olması bakımından hudutsuz kıymettedir.
* Gaye öteleri feth etmektir. Evvela bu dünyayı. Bu dünyayı feth etmek yolu ise müspet bilgiler ışığından geçer. Memuriyetimiz budur.

15) İslam ve Güzel Sanatlar

* İslam bütün güzel sanatların en kuvvetli himayecisidir.
* Başta edebiyat. Zira söz harikasının zirve noktası, edebiyat ve şiir çerçevesine girmeyen Allahın kelamı. Söz sanatının şahikasıdır.
* Sanat Allah’ı arama müessesidir. Taş, halı, kâğıt üzerine aksettirilmiş bütün İslam ruh plastikası kaba müşahhastan uzaklaşmanın ifadesidir. Bu yüzden İslam kaba müşahhası azizleştirme olan putlaştırma ve putlardan ve bunların yardımcı sanatlarını sevmez. Hiçbir şey bilmeksizin resim ve heykelden tiksinen bir softayla onları gerçekten sevmeyen olgun bir müslüman arasındaki fark bu anlayış.
* Buna rağmen plastik sanat eserleri azizleştirme gayesi gütmemek ve içtimai faydaya bağlı olarak İslamca caizdir.
* Mücerredin sanatı musiki ise kötüye alet olmaksızın ve ulvi tefekküre zemin teşkil ettiği nispette güzel ve makbul.
* Mimaride ise İslam’da nerelere varıldığı ve ufukların nasıl süslendiği malum…
* İslam, her gerçek sanatı kendi asliyetine irca eden büyük himayecidir.

16) İslam ve Kadın

* Kadın İslam’da, kendisine şeriat yolundan ulaşmak şartıyla sevgili bir varlıktır. Peygamberimiz buyurmuşlardır ki “Bana dünyanızdan üç şey sevdirilmiştir: Kadın, güzel koku ve namaz…”
* Meşru hadler içinde kadına bağlılık peygamberimizin mizacına uygundur. İslam’da ruhbanlık yoktur. Dolayısıyla nefsi köreltmek için kadından uzak kalmayı kabul etmez. Aksine kadına alakası şarttır.
* Kadın İslam’da hayâ mevzuudur. O edep, hayâ ve gizlilik abidesidir.
* Kadın, eşi için helal, mahremi bulunduğu veya bulunmadığı insanlara karşı ayrı görünüş şekillerindedir. Cemiyette ise el, ayaklarından ve yüzünden başka hiçbir yerini çıplak bırakmayacak haya ve hicap ifadesidir. Bu şarttan sonra kadın, cemiyette en faal unsur olabilir.
* Kadını kafes arkalarına ve haremlere hapsetmek İslami ölçülerin emrettiği bir iş değildir.
* İslam’da kadın, hissilikten ve ilcailikten uzak bir erkek seciyesi isteyen imamlık ve hakimlik dışında tüm vazifelere maliktir.Fakat kadının en yüksek ve ulvi mevkii ise erkeğinin yuvası…
* Kısaca, kadına dair maddi ve manevi bütün sır ve ölçüler İslam’da…

17) Dışı ve İçiyle İslam

* İslam’ın dışı şeriat, içi tasavvuf… Onu saraya benzetirsek şeriat o sarayın dışı, tasavvuf da içi. Bütün ölçüt ve geçitler dışarıda, varış ve erişler de içeride…
* İslam’ın bütün oluş sırrı, hikmeti, ruhu tasavvufta…
* Batılı, tasavvufu Neo-Platonizme bağlarken, bazı maddeci mankafalar da tasavvufu reddetmiş, üç boyutlu din hacminin derinlik buudunu ayırıp satıh haline getirmiş ve böylece batılarla birleşip ona destek olmuşlardır.
* Tasavvuf Allah Resulünün batınının fışkıran hayat madenidir. Düstur ise “Allah, kâinatı insan için, insanı da kendi marifeti için yarattı.” Böylece şeriat ve tasavvufa itiraz kabul etmez bütünlüğü en parlak ifadesini bulur…

İdeolocya Sınıfı / Fahri BESNEK

Aralık Kapı (Şiir İncelemesi)

ARALIK KAPI

Bu dünya bir kuyu, havasız çömlek
Daralıyorum!

Kelime, mânayı boğan bir gömlek
Paralıyorum!

ALLAH ismi varken lügat ne demek
Karalıyorum!

Kapımı, buyursun, diye o melek
Aralıyorum!

Üstadın doğumundan ölümüne kadar hayat çizgisini anlatan, dünyaya karşı nasıl bir tavır üzerinde bulunduğunun tasvirini yapan, ruh portresinin inceliklerini çizen, yekûnu için sehl-i mümteni diyebileceğimiz bu şiirine öncelikle kendisinin penceresinden bakacak olursak; Abdulhakim Arvasi hazretlerini tanımadan önceki ruh hâleti ilk mısradaki ifadede olduğu gibi kuyulara düşmüşçesine, havasız kalmışçasına daraldığı, boğulduğu ve hatta yandığı – ki Üstadın ruhu yanık izleriyle, fikir çilelerinin nokta nokta deştiği kavruklarla doludur- bir ahval üzerinde seyr-ü sefer etmektedir. O’nu tanıdıktan sonra hayatın gayesini her noktasıyla anlayan, mukaddes emanete sahip çıkıp içtimaî zeminde de bunun şuuruna erdirmek için çalışan, sanatın Allah’ı aramaktan ibaret olduğunun idrakine eren ve şahsî hayatıyla birlikte topyekûn her şubesiyle dünyanın muhasebesine, murakabesine, tahliline, tenkidine, tetkikine soyunan, şairliği cücelere bırakıp gözünü büyük sanatkârlığa dikip kalemini bu gayeye göre bileyen bir insan çıkar karşımıza.

İkinci dizede de işte bu kerteye varmanın hülasasında, İmam-ı Gazali’nin aklını gere gere son noktaya, kopacak hale getirmesini müteakip, aklın sınırlı olduğunu ve onunla varabilecek nihayet noktası olmamasını görüp, Allah sevgilisinin nur feyzine sığınarak kurtulması gibi, Üstadın da edebiyatta, kelam sanatında, insana verilen en muazzam hususiyet olan yazı sahasında kelimenin yani tam da bu işin icrası için lazım olan aletin, vasıtanın mânayı soldurduğunu sezmesi, kelimeyi, sözü ne kadar gererse gersin ulvî mânaları ifadelendirmekte kifayetsiz kaldıklarını ve artık anlatabilmekten öte onları boğduğunu görmesi üzerinedir ki, kelime paralanmalı, parçalanmalıdır. Nâmütenahi mânaların çapı kelimelerin dünyasına sığmamakta ve o mahdut dünyanın çeperlerine çarpan ruh ve mâna boğulmakta; ruhun kanatları da kırılmakta, kanamakta… Yaşanmaya değer hayatın ruh kıvamına ulaştıktan sonra artık Allah’tan başka gaye, ona ulaşmaktan gayrı iştiyak vâki değildir ve bu gayeye erdirecek zâhiri sebep ölüm meleğinin, güvercin kanadının yumuşaklığına, letafetine eş bir rikkatle gelip ruhu kabzetmesidir.

Özetleyecek olursak; Sonsuzluk özleminin ve insanın en büyük meselesi olan sonsuza varmanın; aslî yurttan ayrılmak hasebiyle o yurda duyulan hasretin ruhu boğacak raddeye getirmesinin; bu dünyada hasreti çekilen iklimlerin mânasını anlatacak kelimenin olmaması ama gene de o kelimelere muhtaç kalarak, onların mânayı boğduğunu bile bile onları kullanmak zorunluluğunu bir yana bırakarak kelimeyi paralamanın; bu dünyada yani gurbet diyarında tek sığınak, tek dost (Gerçek bir dost olarak da Allah size yeter, hakiki bir yardımcı olarak da Allah size yeter – Nisâ: 45) var olduğu için masivadaki her şeyi karalamanın, her şeyden soyutlanmanın; ölümü sevgiliden gelecek bir muştulu haber gibi beklemenin yani bu mefhumların mihverine yerleştirilerek duygu, fikir, âhenk unsurlarının teşekkül ettirdiği ve insanın bu en girift cihetine estetik bir neşter vurarak şahsî planda zuhur eden his ve fikirlerin topyekûn beşeriyeti ihata edecek bir şekilde terennümünü dinlemek mümkündür Üstadın bu şiirinde.

Şiiri daha geniş açıdan ele almaya çalışırsak diyebiliriz ki;

İnsanın bu dünyadaki bir kuyuya düşmüşçesine duyduğu sıkıntın, ızdırabın bir ömür boyu müşahhas ve mücerret alanlarda peşini bırakmaması ve hatta sanatkâr mizaçlarda bu çilenin herkes adına duyulan bir boyuta vararak, ruhunu öte âlem ile bu âlem arasında bir med-cezir diyarına dönüştürmesinin sebebi, metafizik açıdan ele alındığında insanın aslî vatanına, bir daüssılaya duyduğu özlemin ve hatta özlemi de aşarak bir gönül ve ruh yangınının mücerret sahadaki nağmelerini duyması, emarelerini görmesidir. Ateşten bir mühürle dağlanan ruh, ait olduğu yerin nişanesini o mührün ruhunda bıraktığı yanıklarda, yanık kafasında aramaktadır. Bu yüzdendir ki, bu dünya ruh için bir kuyu, havasız bir çömlektir ve O, bu diyarda daralmaktadır.

Ulvi âlemden, en derin mânaların tüttüğü bir âlemden, mahdut bir dünyaya bir beden kafesi içine büründürülerek gönderilen insan, nâmütenahi mücerret mânaları, hisleri anlatmak için gene sınırlı bir alete, bir lisana, kelimeye muhtaçtır. Muhtaçtır ancak, ulvî âlemin mânasını tam anlamıyla verecek bir dile sahip değildir insan. O mânayı kelime ile anlatmaya çalışmak mânayı boğmak, mânanın sırrını, üzerine bir gömlek giydirilerek kapatılan, örtülen bir beden gibi örtmek, mücerreti müşahhasa hapsetmek, mücerreti müşahhas ile anlatmaya çalışmak, keyfiyetin boynuna kemiyet halkası geçirmek, ruhu madde içinde aramak, ruhu kalıpta dondurmak, bedende yaşamaya mahkûm edilen ruh gibi o ince mânaları dondurmaktan başka bir işe yaramaz. Nedir o ince manalar? Ötelerin ötesinden gelen mânalar… Sonsuz hayatın yaşanacağı iklimlerin kokusu, paslanmayan, eskimeyen, solmayan alemlerin buğusu, geçmeyen zamanın, tükenmeyen nefesin, eskimeyen mekânın içinden çıkıp gelen, seziş ile belki küçük bir şerhası kavranacak olan o diyarların ince bir tını gibi kulakta hissedilen nağmeleri… Mâna âlemi, ruh iklimi, mücerret suların döküldüğü derya, keyfiyetin yontula yontula en ince duyguyu yaşatacak, en ince nağmeyi duyuracak, en ince sızıyı yaşatacak, en ince detayı gösterecek, en ince keyfiyete erdirecek kadar incelme kertesinden sonra artık kelam hükümsüzdür. Kelamın hükümsüz kaldığı bu yerde öyle bir mâna zuhur eder ki, mânalara dair bütün hudutlar onun ile çizilmekte ve gene onun ile geçilmekte… İşte bu mâna kelime ile anlatılmaz. Sadece sezilir. İnce ve derin bir bedahet duygusuyla sezilir. Tahassüs cephesinde vuku bulan bir imar, bir bayındırlık sahasıdır seziş. Ahmet Haşim’in, şiirde mânayı aramayı, açıklamaya çalışmayı ‘bülbülü eti için kesmekten daha feci bir iş’ olarak görmesi ve ‘şiir açıklanmaz, duyulur’ demesi gibi, mâna, kendisini boğan kelime ile anlatılamaz. Bu yüzdendir ki şair, bir gömlek gibi mânayı boğan kelimeyi paralamakta, parçalamaktadır.

Bu dünyada aslî vatanın hasretiyle yanan ve o mânaları da kelimeler ile anlatamayan insan için Allah’tan başka sığınak, O’nun isminden başka ağza alınacak, dile perçinlenecek kelime, gönle yerleştirilecek sevgi var mıdır? O ki ilmi her şeyi kuşatmış, her şey ondan, her şey ona dair, her şey onun mahlûku. O varken ondan başka her ne varsa, lügat yani eşya ve kemiyet âleminin isimlerini barındıran mefhumların ifadelendiricisi olan kelimeler ve onlara bağlı olarak bu mefhumların kendileri, Allah varken, göz önünde olmaları bir tarafa, göz ardına itilecek, geri plana atılacak kadar bile bir efora, enerji harcanmasına değmeyecek kadar fuzuli ve o gayretlerin, çabaların hepsinin ona yöneltilmesinin gerekliliğini anlamak, kavramak, hayata geçirmek çizgisinde kıymetlidir. En sevilen dostun, muhibbin heyecan kıvılcımları içinde beklenmesine eş olarak“hoş geldin” diyebilmek hünerinin, asıl onun karşısında gösterilmesi gereken meleğin aslî vatana ve sevgiliye kavuşturacak olmasından dolayıdır ki, kapı, aralanmıştır. Gözlerden perdeler kalkar perdeler iner, o buyursun diye kapıyı aralamaktadır hüner…

Son olarak demeliyiz ki, hassas ve nazenin bir ruhun en zarif ifadelerle şiir üzerine nakşedilmesinin en nadide numunesidir bu nazım.

Üstad Sınıfı / Reyhan

Ayak Sesleri (Şiir İncelemesi)

AYAK SESLERİ

“Herkes şu beylik lafı ediyor : ‘Bıraktığı boşluğu kimse dolduramaz.’ Boşluk bırakmadı ki doldurulsun. Her şeyi doldurdu gitti. Kafaları doldurdu, gönülleri doldurdu ve yaşını doldurdu.” (1)

Sadece Türk tarihinin değil, Dünya tarihinin de gelmiş geçmiş en büyük mütefekkirlerinden biri olan Üstad; güneşin doğudan yükselmeyi unutacağı güne kadar; eserleriyle, fikirleriyle, aksiyonuyla, dava adamı kimliğiyle ve o renkli dünyasıyla; Osman Yüksel Serdengeçti’nin de belirttiği üzere, doldurulacak hiçbir boşluk bırakmayan hayatıyla, bıraktığı dünyada yaşamaya devam edecek; kendi tabiriyle, güneşi ceketinin astarında kaybetmiş marka Müslümanlarının elbiselerinden tutup, bilhassa onlara ve tüm insanlığa, “öleceğinden haberin var mı?” (2) ihtarını sürekli yineleyecektir. Üstadın hakiki manasıyla anlaşılabilmesinin en elzem yolunun, onun o kütüphanelik çaptaki eserlerinin okunmasıyla mümkün olacağına inananlar olarak diyebiliriz ki; Üstadın kitapları bir kütüphaneyi doldurur fakat, kitaplarının muhtevası ve mahiyeti, dünyadaki mevcut kütüphanelere bir o kadar daha eklense yine de az gelecek bir ruhi manaya sahiptir. Tiyatro, roman, fikir, tarih, hikaye, anı, şiir, neredeyse eser vermedik alan bırakmayan Üstadın, “Hakikati arama işi” dediği şiire verdiği değer büyüktür. Üstad, “göklere çıkan merdiven” (3) diye nitelediği şiire, “Allah’ı aramaktan başka vazifesi yoktur.” diyerek, asli görevini yüklemiş, bu büyük arayışın, ötenin ötesini bulmaya çabalayışın, sonsuzluğa ulaşma cehdinin bir ömür savaşını vermiştir. Şimdi, Üstadın “Çile” adlı şiir kitabında yer alan, 1925’te, yirmibir yaşında kaleme aldığı “Ayak Sesleri” şiirini izaha yeltenmeden önce, bir gerçeği belirtmek istiyoruz… Şairinin, beynini tırmalayan hislerle ve ifadesi güç bir haleti ruhiye ile yazdığı açıkça belli olan bu şiiri; (bu mutlaka böyledir) düşüncesinden uzak, kendi hayal dünyamızın bu büyük şiirde beliren küçük akisleriyle sunmaya çalışırken; bu denizden birkaç damla içeriye idrak ve dışarıya izah edebilirsek, kendimizi mesut sayacağımızı heyecanla itiraf ederiz. Evvela şiiri okuyalım :

AYAK SESLERİ
Hep bu ayak sesleri, hep bu ayak sesleri,
Dolaşıyor dışarda, gün batışından beri.
Bu sesler dokunuyor en ağrıyan yerime,
Bir eski çıban gibi işliyor içerime.
Ey şimdi kara haber gibi bana yaklaşan,
Sonra saadet olup yanımdan uzaklaşan.
Sesler, ayak sesleri, kesilmez çıtırdılar!
Bana gelen müjdeyi galiba caydırdılar.
Böyle adım atarlar, ayrılanlar eşinden,
Böyle yürür, gidenler, bir tabutun peşinden.
Kimsesiz gecelerim, bu kesik sesle doldu,
Artık, atan kalbim de bir ayak sesi oldu.
Bir gün, sönük göğsüme düştüğü vakit başım,
Benden ayrılıyormuş gibi bir can yoldaşım,
Gittikçe uzaklaşan bu sesi duya duya,
Yavaşça dalacağım o kalkılmaz uykuya…

Üstad; dört katlı, yirmi küsur odalı, hatıralarının can yakıcı şekilleriyle dolu kocaman bir konakta doğdu. Bu konağı ve konağın rengini çeşitli eserlerinden iç çizgileriyle idrak edebilmek mümkün olduğundan, diyebiliriz ki; konağın, oradaki hatıralarının ve konakta yaşayanların; her biri, bir bütün içinde ayrı bir “ses” olarak, Üstadın o hassas ruhunun oluşmasında tesiri büyüktür. “Ne aldımsa, masum ve mazlum bu kadından aldım.” dediği annesi; gözlerinin önünde ölen,İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamid’e atılan bomba hadisesinin muhakemesini yapan büyükbabası; ve… Ve masum yüzündeki hüzünlü bakışıyla büyük bir (vicdan)ın ismi : Selma… Altı yaşında ölen, kız kardeşi Selma… Ve daha nice hatıra, şekil, renk, çizgi… Sayısız manaları içinde barındıran bu konağı; Üstadın, duymaya ve duyduğu sesleri görmeye başladığı yer olarak takdim ederken; yazımızın akışı içinde de, belli aralıklarla bu noktaya temas edeceğimizi belirtiriz.

Üstadın, hayatının ilk hatıralarını da içine aldığına inandığımız “Ayak Sesleri” şiirini, “Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri” adlı, 1928’de kaleme aldığı hikayesiyle bir bütün halinde düşünebiliriz. Bu hikayede; seneler sonra, artık içinde hareket eden hiçbir canlının kalmadığı o kalabalık konağa gider Üstad. Altı mumlu iki şamdanın tüm mumlarını yakıp, odanın bir köşesindeki koltuğa gömülüp düşüncelere dalar. Bir zamanlar, sofalardan, merdivenlerden, sonu gelmez bir sel halinde gidip gelen, çıkıp inenleri, yavaş yavaş adım atan ihtiyarların terlikleriyle, hızlı hızlı yürüyen gençlerin ökçelerinden çıkan sesleri, kahkahaları, etek hışırtılarını ve odalardaki mırıltıları,(4) yine duyar gibi olur. Bir filmi yeni baştan izliyormuş gibi, zihninde biriken mazi, artık müdahale imkanından mahrum bir hareket halinde, gözlerinin önünde canlanır . Üstadın, koltuğa gömülmüş, sonsuz düşüncelerle odayı seyredişini gözümüzde canlandırdığımızda, gün batışından beri dışarıda dolaşan bu ayak seslerinin tam da böyle bir ortamda yazıldığı hissine kapılabilir; ve eğer şiir, hikayenin yazıldığı tarihten sonra vücuda getirilmiş olsaydı buna ‘muhtemel’ gözüyle bakabilirdik.

Üstadın bu şiiri, kısa sürse de sarsıcı bir duygu yüküyle esen Fransa rüzgarının, tek sayfaya sığdırılmış onlarca defteridir kanaatimizce. Çilelerinin en can yakıcısıyla hayat sürdüğü Paris… (5) Tırnaklarıyla yanaklarını kanatırcasına ağladığı ve “Allahım beni kendi kendimden kurtar!” (5) dediği demler. Henüz yirmibir yaşındaki gencin omuzlarında; olması, yaşanması gereken hayata duyduğu hasretle, dağlar kadar yük… Öyle ki, bu şiiri yazdığı tarihlerde, derin bir bunalma, ruh sıkışması, kendinden kaçma, kendini unutmaya çalışma hali içindedir Üstad. “Belki de bu halden kurtulmak içindir ki, der, kendimi cehennem çarkına büsbütün kaptırmış bulunuyorum. Ve çabaladıkça batıyorum.” (6)

Bu seslerin, bu izahı güç seslerin, en ağrıyan yerine dokunduğunu; bir eski çıban gibi içine işlediğini söylüyor Üstad… Selma’nın ayak seslerini duyuyor belki… Ayaklarında bebe iskarpinleri, sırtında satrançlı paltosu, elinde, dünyanın en masum dudaklarındaki dişlerle ısırılmış bir elma… Her yerde onun ayak sesleri… Onunla beraber bütün bir konağın, hayalin, hatıranın, geri dönmeyen senelerin ve akıp giden zamanın ayak sesleri. Merkezinde Selma’nın olduğu bir şehir…

“Ey şimdi kara haber gibi bana yaklaşan, sonra saadet olup yanımdan uzaklaşan…” diyor Üstad. Biz de bu noktada, elimizin, dilimizin ve dizlerimizin tutulduğunu itiraf ediyoruz. Kelimelerle ifadesi muhal, içinden çıkılmaz, müthiş bir duygu… Dipsiz karanlığın ve kederin, bir anda uçsuz aydınlığa ve sonsuz huzura dönüşü… Hassas bir ruha, havadan, yerden, şuradan buradan, kıyıya vuran dalgalar misali hücum eden buhranların, dalga çekilirken beraberinde götürdüğü çakıl taşları gibi, ruha nefes aldıran büyük bir rahatlığa sürüklenişi… Geleni kasvet, çekileni huzur olan bir dalga… Dostoyevski, derin bir eserinde kendisi gibi sara hastası olan Prens Mişkin için : “Sara nöbeti gelmeden önce der, bir an vardır ki beyni hızla çalışmaya başlar, yüreğini hapseden hüzün ve karanlığın içinde alışılmamış bir ışık parlar. Bir şimşek hızıyla gelip geçen bu anda kendisini en az on kat daha güçlü hisseder ve yaşama isteği son mertebeye ulaşır. Bütün heyecanları, kuşkuları, endişeleri bir anda yok olur; yerlerini sevinç ve umut dolu bir huzur alır. Fakat bu, sadece krizin başlangıcını haber veren bir andır; çünkü bu dayanılmaz anın son saniyesinde kriz başlar.”(7) Prens, krizden önceki son bilinçli saniyede, (Dehşetin merkezine bir adım kala) ‘mükemmel’ denilen şeyi o kadar derinden hisseder, onun o kadar derinine iner ki, “Bu an için bütün hayatımı verebilirim.” diye düşünür. Biraz farklı bir yönden bu konuya değinen Genç Werther, dostuna yazdığı mektupların birinde, sevdiği; fakat kavuşmasının imkansız olduğu kız için şunları dile getirir : “Anlamıyorum dostum! Aynı şey, hem acılarımın hem de mutluluğumun kaynağı…”(8) Aynı resme, binlerce gözyaşı, yüz binlerce huzur’la bakmak. Şekli muhteşem ve kokusu mis gibi bir çiçeği, üstüne konmuş yaban arısıyla koklamak…

Sineklerin havada ayak seslerini duyabilirsiniz, der Üstad. Ayak sesleri… Bütün bir ifade üslubu ve ayrı bir lisan sahibi… (9) O kadar bütünleşmiştir ki seslerle, artık onlardan uzaklaşamaz. Çıtırtılar kesilmez… Bir köpeğin havlama sesini bile, en derin mana helezonları içinde kıvrım kıvrım yaşar. Küçük bir çocukken, konağın tavan arası penceresinden seyrettiği trenler ve onların, sanki gelen bir müjdeyi caydıran acıklı düdük sesleri… Arada bir gecenin karnını deşen “Yangın var!” haykırışları… (9) Onu derinden etkiler… O an hiç kimse, İstanbul yangınlarından çok daha büyüğünün, bir konağın tavan arasında, küçük fakat büyük bir çocuğun içinde, kalbinin derinliklerinde alev alev yükseldiğini bilmiyor.

Üstad, son perde’den önce öyle bir noktaya gelir ki; eşinden ayrılanların böyle adım attığını, bir tabutun peşinden gidenlerin böyle yürüdüğünü, kimsesiz gecelerinin bu kesik sesle dolduğunu ve artık atan kalbinin de bir ayak sesi olduğunu haykırır. Meçhuller caddesinin kimsesiz seyyahı, kendi sesinin yankısından kaçamaz olur. (10) Kovamaz artık bu sesleri. Eliyle itemez… “Duyduğun şeyi nasıl tutabilirsin?” (4) ihtarı ve gerçeğiyle yüz yüzedir. (Asil bir insan nasıl olur?) sorusuna verilebilecek en yerinde cevaplardan biri olan; ve Üstadın senaryo romanlarından birinde yer alan Murat’ın, Zehra’ya söylediği gibi :

ZEHRA – Ne arıyorsunuz bu ücra köyde, o basit kulübecikte?..
MURAT – Dinleniyorum! Kendimi dinliyorum.
ZEHRA – Halbuki insanlar kendilerini dinlemekten kaçar.
MURAT – Ben kaçamıyorum! Tutulmuşum bir kere. (11)

Tutulmuştur bir kere Üstad… Selma’nın, baş tarafına gelin telleri serpili küçücük tabutunun, selamlık kapısından çıkarılırken, gözleri önünde peşinden gider gibidir. (9) Paris’teyken, teftişe gelen talebe müfettişinin, kendisine, sürdüğü hayat bakımından tahsisatının kesildiğini söyleyip, son aylığını ve memlekete dönüş parasını verdikten sonra; dışarı çıkıp, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında, yanaklarından seller akan bir Fransız Mareşalinin heykeline bakarak : “Acaba mesut muyum, bedbaht mıyım?” (5) diye düşünür gibidir. Kalp atışlarıyla, kalbine hücum eden sesler bir bütün olur. Fethedilmiş gibidir Üstad. Halbuki, büyük fetihten, “Sesler duymaktayım davran ve boğuş…” (12) diyeceği günlerden; ve “Kalemime, fetih onunla geldi.” (6) dediği Büyük Veli’yi tanıyacağı, donacak kadar güzel o akşamdan henüz uzaktır. Tam da bu noktada, mevzuunun mihrak noktasını teşkil ettiğine inandığımız bir durum karşısındayız. Bu “Ayak Sesleri” aynı zamanda büyük bir fethin de ayak sesleridir nazarımızda. Üstad, cemiyeti fethetmeden önce, fethettiği cemiyetten daha üstün, daha ağır bir şeyi, kendisini fethetmiştir ve bu büyük zaferin kumandanı, 1934’te, 30 yaşında tanıdığı Abdülhakim Arvasi Hazretleridir. Yüz cildi aşan muhteşem eserleri içinde, (Bir Adam Yaratmak) adlı şaheseri bile, tek başına bir bütün olarak, bu tespitimize delil diye gösterebiliriz.

“Beni kurtarınız…” (6) diye her an eteklerine tutunduğu; milyonlarca baba, milyonlarca anneden daha üstün gördüğü; ve ışığı milyarlarca senede gelen yıldızların tepesinde, bir feza ve mana kartalı (6) dediği Büyük Veli… Üstad, Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin ve ona bağlı olarak Büyük Doğu’nun, bu ülkeyi baştan sona kuşatan konferanslarının, müdafaalarının, ayaklar altına alınmaya ve hor görülmeye çalışılan mukaddes değerlere sahip çıkmak için meydan yerine atılacağı ve bu dava uğruna hususi hayatını hiçe sayacağı yılların “Ayak Sesleri” ni duyar gibidir… Henüz çocuk denecek yaşta bile, ilk metafizik arayıcılıklarının başladığı Bahriye Mektebinin camiindeki minareden sabah ve yatsı ezanları okunurken yatağından doğrulup, eliyle başını kapatıp, anlatılmaz haşyet duyguları içinde yüzerken, Baş meselesi Allah’tır… (6) “Duyuyorum ama lisanını getiremiyorum o zaman.” (9) dediği birçok şey vardır… Otuz yaşına kadar olan muhasebesinde; hayat üstü hayatın, ideal hayat hasretinin, daima fısıltısını duyduğunu ve bu fısıltıyı hiç kaybetmediğini; madde ötesi hayatın ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine daima rastladığını ve ona o zaman : “Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!” (6) diyemediğini söyler Üstad. Kalbi, lisanını getiremediği fısıltılarla doludur.

Ayak sesleri… İçinde yüzlerce hatıra, binlerce hayal, milyonlarca sır olan ayak sesleri… Pişmanlıkların, sevinçlerin, hüzünlerin, günahların, umutların, korkuların, hayallerin, kaygıların, hatıraların ve geleceğin ayak sesleri… Baş, sönük göğse düştüğü zaman ancak, bir sevgili gidiyormuş gibi son kez bu sesleri duymak… Üstad; hem ardından gelen hem de peşinden gittiği bu seslerin, hayata veda edeceği gün susacağını; ve yavaşça dalacağı o kalkılmaz uykuyla beraber kaybolacağını gönüllerimize resmederken; bizi, içinde yalnız sır dolu seslerin çağladığı bir sükuta davet ediyor.

Ötelerden haber veren bestesini (13) duyan, dünyada tek kişi kalacak olsa; yada surda açtığı gediği (14) anlayabilen, duyabilen, görebilen hiç kimse kalmasa… Bir ayak sesi var ki, her an, gittikçe yükselen bir ahenkle sonsuzluğa yürümeye ve bütün insanlığı bu kurtuluş yoluna; “toplanın, derlenin, düzelin” (15) diyerek davet etmeye devam edecektir. Ayak Sesleri… Eserlerinin, fikirlerinin, davasının, çilesinin… Üstadın ayak sesleri…

(1) Dava Arkadaşım – OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ
(2) “Haberi Yok” (Çile) – NFK
(3) “Merdiven” (Çile) – NFK
(4) Hikayelerim – NFK
(5) Babıali – NFK
(6) O ve Ben – NFK
(7) Budala – DOSTOYEVSKİ
(8) Genç Werther’in Acıları – GOETHE
(9) Kafa Kağıdı – NFK
(10) “Ben” (Çile)-NFK
(11) Sen Bana Ölümü Yendirdin – NFK
(12) “Zindandan Mehmed’e Mektup” (Çile) – NFK
(13) “Beste” (Çile) – NFK
(14) “Surda Açılan Gedik” (Çile) – NFK
(15) “Davetiye” (Çile) – NFK

Üstad Sınıfı / görünmez

Başıboş (Şiir Analizi)

BAŞIBOŞ

Vatanımda sular akar, başıboş;
Herkes, birbirini kakar, başıboş.
Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.
Yanmaz da yürekler, güneşe atsan;
Bir kibrit, bir orman yakar, başıboş.
Tarih, kutuplara kaçmış bir fener,
Buz denizlerinde çakar başıboş.
Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar, başıboş.
Allah’ım sen acı bu saf millete!
Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş…
1964

Başıboşluk…
Her cemiyete bela, her belaya sebep.
Ne sefil bir kelimedir başıboşluk.
Koskoca bir davayı gebe bırakacak kadar namussuz; aynı oranda bir toplumu topyekün namussuz bırakacak kadar pervasız.
Küfrün elinde atom bombasını çatlatacak kadar tehlikeli, Müslüman elinde ise sudan-sabundan anlamaz ve arınmaz devasa bir mikrop.
Tarihin her döneminde örnekleri mevcut olmakla birlikte, “ben öldükçe dirilirim” iddiasında bulunan başıboşluk, bu iddiasıyla aynı paralel üzerinedir.
Alemlere rahmet, iki cihan güneşi olan Peygamber Efendimiz’in (SAV) yok etse de dirileceğini bildiği ve bu yüzden büyük üzüntü duyduğu; çok geçmeden Hz. Osman (RA) döneminde tekrar hortlayan başıboşluk, böylece İslam Davası’nda ilk temellerini atmış oldu.
Kelime manasıyla yönetimsizlik, denetimsizlik, aşırı serbestiyetlik olan başıboşluk; nifakla girdiği İslam Toplumu’na, daha sonra uyuşukluk, kargaşa, isyan, bid’at, küfür ve en sonunda Allah ve Resul’ünü inkara kadar varan adi bir dille, Osmanlı’nın son 400 küsür senesinden, günümüze değin, hala “ölümsüzlük” iddiasını sürdürmektedir.

Kur’an ve sünnet…
İşte kurtuluşumuz, bu iki kurtarıcıya muhtaç ve bağlıdır. Allah, bizi, kurtaran ve kurtulmuş bir toplum eylesin.
Amin…

“Vatanımda sular akar, başıboş…”

(1) Su…

Çay, ırmakla buluşur; ırmak, denizle ve deniz, okyanusla kucaklaşır nihayetinde. Yönü kesilmiş, bentleri yıkılmış, sele aldanmış ve sel olmuş, varacağı son noktadan edilmiş bir su, elbetteki bütün bir şehri yutacak kadar öfke doludur. Ne cisim tanır önünde, ne engel. Yıkar, geçer. Herşeyi tarumar edip, bırakır. Su, biçimsiz ve şekilsizdir. Ya bütün berraklığı ve temizliğiyle akar ya da bütün heybeti ve şiddetiyle devirir.
İşte büyük davanın, kollarını açıp, hasretler içinde gelmesini beklediği; bu davanın öncüsü olmaya memur bir gençlik, iman kaynağından fışkırıp, bir su gibi saf, berrak, temiz olup, hiçbir engel tanımadan; onu kuşatacak ve ona doğru yolu gösterip, “Kur’an bendinde” son şeklini verecek bir mayaya her zamankinden daha muhtaçtır.
Su, gençliktir, gençtir. Yönünü, kabını, bendini bilemez, bulamaz ve bütün bunlar kendisine buldurulamaz ise başıboş akar, durur. Önündeki engelleri, taşları, dağları tanıyan; gireceği bendi, kabı bilen ve başıboşluktan kurtulmuş bir gençliğe ne kadar da muhtacız.

(2) Su…

Efendimiz’in (SAV) “Temizlik, imandan gelir” düsturuyla, bedeni temizliğin biricik kaynağı olan su, aynı zamanda manevi temizlik için de “tertemiz bir iman ve fikir” hüviyetinin temsili olabilir. İşte suyun, bu duruluğu ve paklığı kaybettiği o an, çamur deryasından farkı kalmaz.
O halde su, hem maddi, hem manevi temizliğin tek remzidir. Bu temizliği kaybeden toplum, ne davasına, ne tarihine, ne dinine, ne milletine, ne iffetine, ne de kendisine bahşedilen nimetlere sahip çıkabilir. Bütün özü, ahlakı ve idrakı ile kirlenmiş bir toplum elbetteki başıboştur. Bir mikroptan yüzbinlerce mikrobun ürediğini varsayarsak, kökü çok eskiye dayanmayan bugünkü çöküntümüzün sebebini daha iyi anlayabiliriz.

(3) Su…

Su, atasözlerimize ve deyimlerimize de bir çok defa ilham kaynağı olmuştur.
Örneğin “Köprünün altından çok su geçti” deyimi, bize “zaman” kavramını bildiriyor. O halde su, zamandır, gündemdir. Bir olay ya da kişi, bir başka olay ya da kişinin yerini rahatlıkla alabiliyor. Hem de nefes almaktan çok daha hızlı bir biçimde. Yaşadığımız asra bakar isek, zamanın ve gündemin büyük bir başıboşlukla, ne de çabuk değiştiğini rahatlıkla görebiliriz.
Veyahut “Su akarken testiyi doldurmalı” atasözüne bakarsak “ele geçen fırsatları, imkânları değerlendirmek, bu fırsat ve imkanlardan yararlanmak” yorumuna varabilir ve buna paralel olarak da suyu “para, altın, maden” gibi kıymet hükmü fazla olan değerlerle de ifade edebiliriz.
Bugün yaşadığımız bu toprakların her türlü imkanı, fırsatı ve değeri koynunda barındırdığı gün gibi aşikar. Nasıl pervasızca kullanılıp, kullanılmadığı da hepimizce malum.

“Herkes, birbirini kakar, başıboş.”

Su bahsinde derinlemesine işlediğimiz bütün bir başıboşluğun, bugün ülkemizde başta terörizm olmak üzere, nasıl bir anarşi havasına büründüğünü; cinayetlerin, kargaşanın, soygunculuğun, dolandırıcılığın hangi seviyede olduğu hepimizce bilinen bir hakikat. Öyle ki, bu kargaşa ve kaos, bugün de dünde olduğu gibi, zengin-fakir, aç-tok, dahi-cahil, ilkokullu-üniversiteli, kadın-erkek vs. demeden vatanın her karışına sinmiş durumda. Allahû Alem, Allah sonumuzu hayır etsin.

“Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.”

“Bozkır”, üzerinde çeşitliliğin az ve genellikle çayırların hakim olduğu, karasal-sert iklime sahip bir bitki örtüsüdür. Ülkemizde daha çok İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde görülür.
Üstadımın, “bozkırlar” sözünden kendi çapımızda bir anlam çıkaracaksak şayet, bu anlamı ikiye ayırmak en doğrusu olur kanımızca.
Birinci kısmı, cehaletin getirdiği fikir ve iman kuraklığı diye açıklayabiliriz. Bu kuraklık, her türlü iç ve dış tehlikeye müsait bir mevkide ve başıboşluğa sebebiyet makamındadır.
“Topal tren” ise, bir o yana bir bu yana savrulan, bulunduğu istikametten her an çıkabilecek ve her an devrilebilecek, oldukça eksik ya da haddinden fazla bir görüş, fikir, oluşum, dayatım, rejim, nizam gibi çok geniş bir yelpazeyi kapsayan bir benzetmedir. Daha öz bir ifadeyle, “topal tren” tabirinin dayattığı oluşum, kurak fikre musallat olur ve büyük bir kaos kendi kendini doğurur.
İkinci kısımda ise “bozkırlardan” varılan anlam, bizce, İç Anadolu ve ziyadesiyle ondan doğan taze başkenttir. Bu kısmın asıl tamamlayıcısı ve gözardı edilmemesi gereken en önemli unsuru “topal tren” tabirinin açılımıdır. Çocuk, yeni nesil ya da saflık; merkep, avenelik, hamallık, ahmaklık; öküz ise bu açılımdan doğan şaşkınlık ve hiçbir şey yapamama ile ifade edilebilir. Konunun derinliğini okurlara bırakıp, Allahû Alem deyip, burada noktalıyorum.

”Yanmaz da yürekler, güneşe atsan;
Bir kibrit, bir orman yakar, başıboş”

Üstad, “En Yakın” adlı şiirinin ilk mısrasında “Bütün insanlığı dövsen havanda” diye
bir cümle kullanır. Bu cümleye paralel olarak, bütün insanlığı; fikriyatı, hayatı, vicdanı, namusu ve idealleriyle birlikte güneşe atsan bu kadar yanmaz da veyahut güneş, bu kadar yakmaz da bir kibrit ateşi, bir ormanı yok edebiliyor. Burada güneşten kasıt olarak, güneşin yerine, hatta güneş de dahil, dilediğinizi düşünebilir, dilediğiniz hengameyi, karışıklığı hayal edebilirsiniz.
Yakın olsun, uzak olsun, hem kendi tarihimizde hem dünya tarihinde, kibrit-orman örneklemesi hayli fazladır. Özellikle yakın tarihe bakarsak, ülkemizden başlayıp, Almanya, İtalya, Sovyet Rusya gibi ülkelerin ve bu ülke vatandaşlarının, despot ideolojiler karşısında nasıl katledildiği, zulme maruz bırakıldığı, açlık ve sefaletle yüzyüze geldiği hepimizce malumdur. Dünyanın gözü önünde gelişen bu vahşet, bugünde hala izlerini koruyor; takipçilerini ise yeni arayışlar peşine sürüklüyor.

“Tarih, kutuplara kaçmış bir fener,
Buz denizlerinde çakar başıboş.”

Kimsenin farkında olmadığı, uğramadığı; hor görülmüş, inkar edilmiş; bütün yolları ve bağlantıları kesilmiş; uzak olan ve kaderine terkedilmiş bambaşka bir dünyanın, kendini gösterme veya kanıtlama çabasının nafileliği ne kadar vahim bir durumsa; Üstad’ın tabiriyle, çevresini topkeyün “sahte kahramanlar” kuşatmış bir tarihin, gün yüzüne çıkma ya da çıkarılma savaşı da bir o kadar vahimdir. Kaldı ki ihanet edilip, yalanlanan ve başıboş bırakılan bu tarihin her derinliği hakikat; yüceltilen ve baş tacı edilen her sathı ise yalandır.
Konu ile ilgili geniş bir araştırmayı Üstad’ın “Sahte Kahramanlar” isimli eserinde bulabilirsiniz.
“Bize kalan aziz borç asırlık zamanlardan,
Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan”
düsturuna malik, iman nesli elbetteki gelecektir.

“Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar, başıboş.”

Osmanlı’ya matbaanın girdiği ve ilk gazetenin basıldığı 1800’lü yıllardan ta ki günümüze kadar gelen aydınların yapısını incelersek, önümüze üç sınıf aydın tipi çıkar:

1-Hakikati yazanlar
2-Doğru bildiği hakikati yazanlar
3-Doğru diye bilinilmesi için, kah kendince kah üstlerince, bütün topluma dayatılan sözde hakikati yazanlar

İşte bu üçüncü sınıf aydın tipi, Üstad’ın “Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar” tabirine en uygun olanıdır. Öyle ki dayattığı sözde hakikatin, hakikat olduğunu ispat edemeyecek hatta ispata dahi yanaşamayacak kadar delilsiz, kendi hakikati dışında bütün hakikatleri taciz edip, aşağılayıp, karalayacak kadar da başıboştur.
Kelime dağarcığında “yobaz, gerici, süper mürşid, neo-müzülman, kızıl sultan, hürriyet, demokrasi, laiklik vs.” gibi yafta ve isimlerden bolca bulunan bu aydın tipi, menfi idealleri uğruna dayattığı sözde hakikati satıp, bir başka dayatmaya yanaşacak kadar da kişiliksizdir.

“Allah’ım sen acı bu saf millete!
Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş…”

Bütün bu açıklamalar dahilinde, gelinen ya da getirilen noktanın her türlü sürecinde “haya, vicdan ve güzel ahlak” ve de bütün bunların biricik kümesi olan “Kur’an ve Sünnet anlayışı” yazık ki menfi idealler doğrultusunda en hakir zamanını yaşamaktadır. Üstüne üstlük milli irade dediğimiz, yüzyıllardır Kur’an ve Peygamber ipine sımsıkı sarılmış olan gücün ve anlayışın, Kurtuluş Savaş’ında son bir kez şahlanıp, yerini “nefsani irade”ye bırakmış olması, daha da vahimi, bu nefsani iradenin büsbütün kölesi olması sebebi iledir ki; rahatlığı, tembelliği, vurdumduymazlığı, inkarı, iftirası, ihtirası ve yazık ki küfrü ile birlikte, bugün başıboşluk mertebesinin camdan saraylarının kilitsiz odalarında, akşam yatıyor, sabah kalkıyor başıboş…
Camdan sarayları tuz-buz edecek bir nesil ümidi ile…

Daha fazla irdelemeden, şiirden, tarafımızca anlanılanı burada noktalıyorum. Örnekler çoğaltılabilir. Üstadımın BAŞIBOŞ şiirinde neyi ve nasıl kastettiğini elbetteki önce Yüce Allah, sonra Üstadımızın kendileri bilir. Biz, sadece işin teorisindeyiz ve aciziz.

Üstad Sınıfı / adıdeğmez

Beklediğimiz İnkılap

BEKLEDİĞİMİZ İNKILAP

Bekliyoruz

* Kanuni devrinden beri gerçek inkılâbı bekliyoruz !

* Kanuni devrinde dıştaki tüm zafer ifademize rağmen, içerde bir çürüme başlangıcı… Şeyhülislamlığın yalnızca atama makamı haline getirilmesiyle, madde planındaki hamlelerimizin mânevi iç oluşa bağlılığını denetleyen bu kurumun istiklâlini kaybetmesiyle başlayan bir çürüyüş…

*Sarı Selim’le birlikte su yüzüne çıkan taarruz ve hatta müdafaa gücümüzü kaybetirici hastalığımızın ortaya çıkardığı hâlimiz başaşağı bir çizgi belirtir. Devamlı toprak ve nüfus, hayatiyet ve nüfuz, ahlak ve iman kaybı.

*Bu başaşağı seyir halinde, gidişatı ‘akıllarınca’ değiştirmek isteyen, fakat tam aksine vaziyeti cemiyetin bir heyelan halinde aşağılara akmasına vardıran üç kırılma noktası mevcuttur: Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet inkılâpları.

*Akıl ve marifet sahibi olmayı, akılsız ve marifetsiz bir taklit yoluyla gerçekleştirebileceğini zanneden Tanzimat ve esasında bir mason tezgahı olan Meşrutiyetten sonra birdenbire büsbütün bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldık.
Artık ruhtaki kurtuluş borcumuzun üzerine bir de var oluş mücadelemizin yükü binmişti.

*Cumhuriyetle birlikte ‘milli mücadelenin misilsiz hamlesi’yle bu ikinci borcu ödedik; fakat asıl ve esaslı kurtuluşun yani, ruhtaki kurtuluşumuzun adımlarının atılması yerine yine bu noktadan tahrip edildik ve kurtuluş düşümüzü bile tahrip eder bir tavır takındık.

*Devirler boyunca beklediğimiz inkılâba en çok ihtiyaç duyduğumuz an bu andır, gerçek inkılâp yolunun inkılap naralarıyla tıkandığı bu an.

Daima Onu Bekliyoruz

* 1566′dan bu yana tarihimiz bir bekleyişin tarihidir.

Bu; Sarı Selim’den Tanzimat’a kadar 273 sene, Tanzimattan Meşrutiyete kadar 69 sene, Meşrutiyetten Birinci Dünya Harbi müterakesine kadar 10 sene, ve İstiklâl Savaşından bugüne olmak üzere dört bölümden müteşekkil bekleyiş devrelerimizin Tanzimat’a kadar süren devresini diğerlerinden ayıran bir fark mevcuttur:
Eski şekle sadakat…

Fakat özü yitirmiş ve şekli yenilemekten aciz bir sadakat mahrumiyetimizi derinleştirmekten başka bir sonuca varamazdı. Beklediğimiz inkılâp o devirde olsaydı, düsturu şu olacaktı:
Garp dünyasını yükselten Rönesans hamlesindeki ruh, eşya ve hadiseleri kavrama ve yönetme çabası İslam’ın öz malıdır. Bu oluş hamlemize mâni kim varsa dinimizin, ruhumuzun ve mevcudiyetimizin düşmanıdır.

* Kendimize düşman olmaya başladığımız sonraki devrelerde ise beklediğimiz inkılapçının sadası ‘Aklın bütün hak ve müesseselerini hazmederek öğrendikten sonra ruhumuzun emrine vermekten başka işimiz ve çaremiz yoktur.
Hiçbir ahmak taklit, ezbere tatbik, deri üstü ıslah ve yamalı bohça inkılabına inanmıyoruz. Dünün dini yanlış anlayan yobazıyla bugünkü muadili idraksiz küfür yobazı, tasfiyesiyle yükümlü olduğumuz aşağılık ve gerilik kutuplarıdır.’ olmalıydı.

* İlk devirde kurtuluş yolunu tıkayan, mukaddes dini ışıksız beynine ve buudsuz ruhuna uydurmak isteyen ham ve kaba softadır.
Sonrasında ise yolu tıkayan, kaba softa ve ham yobazlarla birlikte, onlara kızıp yolu büsbütün iptal etmeye kalkışan tefekkür yoksunu Garp hayranları.

* Tanzimatla birlikte başlayan kayboluşumuzu, Meşrutiyetle yönetim şekillerinde teselli ararken derinleştire derinleştire nihayet kurtuluş çaremizi ağza bile alamaz hale geldik.
İşte vaziyet bu iken, Büyük Doğu herbiri islam ruhunun bir şubesi olarak ruhçuluk, ahlakçılık, milliyetçilik, şahsiyetçilik, cemiyetçilik, keyfiyetçilik, nizamcılık, müdahalecilik ve sermaye ve mülkiyette tedbircilik ölçüleriyle insanlığın topyekun kurtuluşunu sağlayıcı yoldur.

* Şarkın ve Garbın tüm kıymet ve erdemlerini bünyesine topladıktan sonra yeni ve üstün bir terkip takdim edecek olan ne Tanzimat’ın ürkek ve muvazaacı fesi ne İttihatçının gözü kör ve ahmak atılganlığının simgesi keçekülahı ve ne Cumhuriyet’in şahsiyetimizi ezip geçen silindir şapkasıdır; ancak ve ancak dimağı mukaddes davanın derdiyle dertlenmiş asil ve çilekeş Büyükdoğucunun taşıdığı, her ilmeğinden vakar ve şahsiyet tüten Türk’ün milli başlığı
olacaktır…

Hep Bekliyoruz

*Bir kere daha tekar ediyoruz ki Kanuni’den beri gerçek inkılabı bekliyoruz. Batının yeniden doğuşunu göremeyen, önleyemeyen ve aynı çapta bir hamle ortaya koyamayan Kanuni bütün kıymetini kendinden öncekilerden alan bir mirasyedidir.

*Kanuniden sonra devlete baş olan Sarı Selim ise Türk’ün hastalığının belirtisidir, ifşacısıdır. Bir hastalık ki; bir cemiyetin tüm taarruz ve hatta müdafaa gücünü yok etmiştir de, vicdanlarda bir burkulma olmamıştır.

*Türk’ün dayanağı olan iman ruhunun eşya ve hadiselere hükmetmesi luzumu fikrinden yoksun bir cemiyet efkarı, Sarı Selim’den tanzimata kadar boyuna toprak, nüfus, ruh, hayatiyet, iman ve ahlak kaybımıza sebebiyet verdi.

Bu ruhî tükeniş ortamında tam üç asır boyunca ‘Dur! Nereye gidiyoruz, Dünya nerde biz nerdeyiz, bu dünyayı feth ve tasarruf borcu ile iman borcumuz aradınaki münasebet nedir? Bizim bu gidişimiz iki tarafı birden kaybetmek demek değil midir? diyen biri çıkmadı.

*Bahsedilen idrak noksanlığı içersinde var olması gereken yegane idrak, dini koruma iddiasıyla yapılan kabuk koruyuculuğunun hakikatte dine aykırı ve mukaddes ölçülerin bu tür takıntılı kaygılardan münezzeh olduğuydu. Günümüze kadar süren inkılap bekleyişi içersinde tanzimata kadar yapılması gereken yegane inkılap buydu.

*Bu borcun ödenmemesi öyle bir sonuç doğurdu ki Sarı Selim’den Mahmud Adli’ye faraza 30 derece eğimle gelen alçalma çizgimize, Abdülmecit’ten Abdülhamid’e doğru 45 derecelik bir eğim daha kattı. Abdülhamidden sonrası ise artık üzerinde tutunmanın imkansız olduğu bir uçurum…

Felaket şurdadır ki, Kanuni ile tanzimat arasında dinin saf hakikatı adına ve şekillere bağlı kalınarak girişilen inkılap tecrübeleri bu dönemden sonra sezmeden sezdirmeden yavaştan ve hafiften dine karşı tavır almaya başlar; gitgide artan bir şiddetle mukaddes hakikatten nefret etmeye ve onu gerilik sebebi saymaya kalkışır. Öyle ki bu hususta tartışma bile kabul etmez bir vaziyete kadar varır.

*Destansı bir kurtuluş hamlesiyle bütün bu tarihi alçalışları düzlüğe çıkaran cumhuriyet inkılabı, kurtuluşu kopyacılıkla olur sanan tanzimat ve bir mason oyununda ibaret olan meşrutiyet devirlerinin maddi borcunu ödemesine rağmen manevi borcu reddeden bir dünya görüşü ortaya koyunca devirler boyunca beklediğimiz inkılap bugünden itibaren bayraklaşmaya mecbur olmuştur.

Giriş

* Davamız, bir rejime karşı başka bir rejim teklif ve telkininde bulunmak değil; İslam dünyasını
tüm yeryüzüne kavimler ve tarihi vakıalar üstü mücerret ve gerçek hüviyet ve şahsiyetiyle saf bir mefkure ve münezzeh bir ideolocya halinde belirtme işidir.

* Çağrımıza İslam’a gönül vermemiş olanlar da dahildir. Zira tüm insanlık peygamberler peygamberinin ümmet kadrosu içersindedir.

* İslam her münevver müslümanın şahsında kıymet hükümlerini çağlar üstü mahiyetiyle tüm çağlara uygulayıcı inkılap ideolocyasının kurmayı öngörür. Tekliflerin en azizi bu teklife dikkat kesilen kaç kişi var ?

* Gerçek Müslüman ! Senin işin İslam binasının dış yüzündeki herkese aşikar, fakat yalnızca göz atmakla kalınırsa kamil manada idraki mümkün olmayan genel bilgilerini ezbere sıralamak değil; bu binanın içersindeki ruhun bütünüyle İslami ölçüler altında, sonsuzluğa ayarlı hayat mimarisini kurmaktır. Ebediyetin Rehberi belki de böyle bir fiile şart tayin buyurmak için bazı ilahi tefekkürlerin bir saatine, yetmiş senelik namaz sevabı müjdelemişlerdi.

* İslam inkılabını kim örgüleştirecek ? Reformacılar mı, nefsani ve hevai tefsirciler mi,
kışri şeriatçiler mi, ham ve kaba softalar mı, yalancı sofiler mi,yeni müctehit taslakları mı, yoksa bunlardan hiçbiri olmayan gerçek ve derin Müslüman mı ? Gerçek ve derin müslümanın kim olduğunu anlamak için kim olmadığını bilmek gerekir…

Reformacılar

* Reformacı bir şekilde mensubiyet hissettiği eski şeklin ismini koruyup, onu dış dünyanın dayattığı bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek isterken bocalayan, hiç bir davayı tam olarak benimseyemeyen ancak ezip büzebilen bir biçare idrak bünyesidir.

*Reformacı, davanın öz bünyesini dış şartlara göre ayarlamakta mahzur görmeyen bir barıştırıcı, bir maslahatçıdır.

*Reformacı inandığından şüphe edendir !

*Tanzimat dinin muhitinde aciz, şaşkın, kısır bir reforma hareketi iken, Meşrutiyet daha az şaşkın ama daha çok idraksiz bir biçimde bu reformacılığın devamıdır.

*Son devir ise reformacılığın bu iki arada bocalayıcı çelişkilerini kaldırarak davayı tamamen menfi kutuba çekti. Her davanın temel isteği tutarlılıktır ana hangi istikametten ? Küfürden mi imandan mı ?

*Suni ışıklar ne kadar güçlü olursa olsun güneşi kaybetmiş bir beldenin hali gibi, üzerimizde mıhlanıp kalan manevi karabulut eksikliğin din olduğunu ihtar edince bu sefer güya dini sahiplenme iddiasındaki yeni reformacı tipinin türeme ihtimali belirdi.

*Bir çok bölüme ayrılan bu tiplere göre din lazımdır. Elbette Allah’a inanılır. Peygmber bazılarınca luzumludur, bazılarınca değildir. Kuran bazılarınca Allah’ın kitabıdır, bazılarınca değil. Peygamberi ve Allah’ın kitabını tanıyan yine bazıları için bile günde beş vakit namaz luzumsuzdur. Namazın şekli iptidaidir, abdest imkansızdır. Kadın hayattaki yeni konumundan geriye sürülemez. Kuran her dilde Kurandır. Kuranda pek çok ibadetin sarahatine dair açıklama yoktur, bunların hepsi yobazlar tarafından uydurulmuştur.
Hadisler hep uydurmadır, aklın kabul etmediği hiç bir şey doğru olamaz. Bütün dini merasimleri estetikçiler elinde güzelleştirmek gerekir, zaten tasavvuf da bu eksikliği tamamlamak için sonradan bulunmuştur….
Bu hünsa ruhlara göre din işte bütün bunlar olmamak şartıyla güzeldir. Fakat!!! İşte bu «fakat» işin en belâlı dönemeci…

*Henüz sesi pek güçlü çıkmasa da yarın birdenbire güçlenmesi muhtemel olan bu kafirle dindar arası köprü tip, mensubiyetinde pek çok meslek barındırır ve genellikle münevver klişesi taşır.

Tanzimatın muhitteki şaşkın yenilik hareketine karşılık, bu yeni zümre dine zıt hareketlerin muhitini olduğu gibi benimseyip merkezde reform yapıp muhite tatbik etmeye çabalar.
Reformacı der ki: Allah’a ve peygambere evet, şeriate hayır! Yani güneşe evet, ışığına hayır ! O kadar saçma !..

*Aralarında hiç inanmayan istismarcıların da bulunduğu bu zümre, Yunan efsanalerindeki başı insan vucudu keçi bir hilkat galatıdır ve gerçek müminin gözünde zift renkli inkardan daha kara daha tehlikeli bir küfür kolunu temsil eder.

Düpedüz kafir olduğu gibi devrilmiş bir yelkenlidir, hidayet vincine bağlanırsa doğrulur ve mükemmel bir tekne halinde yüzer.

Fakat reformacı ?.. O güya yüzer, ama her noktasından sızdıran, kırık dökük, perçin ve macun kabul etmez bir haldedir.

*Yarın meydan yerini ele geçirme ihtimalindeki bu zümre, küfre ait bir hayat biçimini iman evine, Allah’ın hakkı Allah’a Sezar’ın hakkı Sezar’a demogojisiyle sokmaya çalışmaktadır.
Biricik farikası münevverlik yaftası altında salah kabul etmez bir enayilik ve cahillik olan bu tipin bir gün bir punduna ile İslamiyet himayeciliğine geçmesi daima mümkündür.

*Reformacı en çok yobaz dediği, şeriatın kabuğuyla meşgul olan tipe düşmanlık ederken aslında kendisi de aynı tipin diğer kutuptaki tam karşılığıdır.
Dini insan yığınlarının sevk ve idare aracı olarak gören, keyiflerine göre din icat ettiklerinin dahi farkında olamayan, baktıklarını görmekten ve idrak etmekten aciz bedbahtlar…

*Bir de Türkiye dışının reformacıları var ki ilmi bir nikap altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslam’ı fesada sürüklemektedirler.

*Hangi neviden olursa olsun Reformacı İslam’ı çökmeye mahkum bir bina olarak gören ve onu dış desteklerle ayakta tutuğunu vehmeden bir fikir haini ve iman yoksunudur !

BİRİNCİ HÜKÜM: İslam inkılabı bunlarla olmaz !

Nefsani Tefsirci

* Bu sınıf reformacıların bir şubesini teşkil eder.

Farkı şurdadır ki; reformacı eksiklikten münezzeh olan İslam’ı aklınca dışardan güzelleştirici unsurlar katarak tamam edeceğini sanırken nefsani tefsirci dış unsurlara tenezzül etmez. O, dinin zati hükümlerini heva ve hevesine uygun olarak tefsire yeltenir.

*Saf reformacı yalnız ileri fikir taslarken, İçlerinde diyanet işleri başkanlarının, ilahiyaçıların, yazar çizer takımının da bulunduğu bu sınıf, alimlik iddiasındır ve sağlam bir inanç taşıdığı görüntüsüyle kitleyi de kendi doğrultusuna çekmeye çalışır.

Bu sahtekarlığına bir de en büyük müçtehitleri şahit diye gösterir, daha doğrusu kendisi müçtehit diye geçinir.

*Bu tipler Kuranın Türkçe ve onun yine Kuran olabileceğini kabul ederler, mübarek sahabilere dil uzaırlar, tasavvufu inkar ederler…
Üsküdardan Beşiktaşa gitmek için bile bir vasıtaya ihtiyaç varken, alemde teselli formullerinin en gülüncüyle bir nakarat tuttururlar:
Allah’la kul arasına kimse giremez.

*Nefsani tefsirci İslam inkılabının yapıcılığını güçleştiren, onun gayretini tepetaklak etmeye çalışan tehlikeli bir reformacı türüdür.

*İKİNCİ HÜKÜM : İslamı İnkılabı nefsani tefsirci ile olmaz !..

Ham Yobaz ve Kaba Softa

* Kutsal hükümlerin yalnız kabuğunda kalmış, vecdsiz, çilesiz, hikmetsiz, dinde eklemenin de eksiltmenin de olmadığından habersiz gafil insan: Ham yobaz ve kaba softa.

* Aklın haddi olmayan sahalarda dizginlendikten sonra gerekli alanda dolu dizgin koşturulması bizzat dinin emri iken, akletmeye dair her şeyi yasaklayan ve böylece tarihi yenilgimize sebep teşkil edenham yobaz ve kaba softa.

*İslam tomurcuğunun bu tip elinde de filiz vermeyeceği üçüncü hüküm halinde apaçık bir gerçektir.

Sahte Sofiler

* Bunlar da kaba softanın güya dini hikmetler ve zevkler planında karşıt kutbu.

* Kaba softanın derin dini hükümlere kayıtsız kalışı nasıl bugün milletin başına inatçı ve küstah küfür neslini
sardıysa geçmişte de aynı sığ tutum sahte ve yalancı sofilerin türemesine yol açtı.

*Şerefli Ordunun en şerefli vaktinde onun manevi dayanağı olan Bektaşilik, zamanla öyle bozuldu ki; nükteli, telkin altına alıcı, muvazaacı ve mutlak kıymetlere gizliden gizliye beslediği müthiş suikast zekasıyla hiç bir küfür müessesesinin sebep olamayacaı bozgunları verdirdi.

* Sahte ve yalancı sofi giyindiği Melemilik ve Vahdeti Vucutçuluk hırkasıyla günahları meşrulaştırır, üstelik kutsar ve insan nefsaniyetini tanrılık davasına kadar bulaştırır ve böylece her dişi güya zarif bir nükte belirten testeresiyle cemiyetin nizam unsurlarını parça parça eder.

* Tüm etki marifetleri güya renkli ve sanatlıı ruh haletleri olan bu yalancıların bir başka kısmının da bir başka zehirli tesiri oldu: Pis, hasta, dünyayla alakasız, sorumsuz, iradesiz-tedbirsiz, dilenci sıfatlarıyla bezeli bir derviş portresi…

İşte Batı’daki ve yalnızca ondan beslenen müstağriplerdeki sakat Doğu intibaı işte bu sahtekarların eseridir.

* Ham softa kutsal hükümleri ön cepheden tahrip ederken yalancı sofi onu arkadan vurandır.

* Dördüncü Hüküm: İslam Inkılabı sahte ve yalancı sofilerle olmaz !

Derin ve Gerçek Müslüman

* İslam İnkılabını fikir planında yalnızca derin ve gerçek müslüman temsil edebilir. Peki gerçek ve derin müslüman demek ne demektir ? Gerçek ve derin müslüman kimdir ?

*GErçek ve derin müslüman şahsında barındırdığı üç cephe ile malumdur: Mukaddes ölçüler, ona perçinli olarak tasavvuf ve ikisine birden bağlı olarak ama bu iki cephenin hikmetini kavramak için var olan şahsi ruh ve akıl.

* Gerçek ve derin müslüman bütün cemiyet ve hakikat ölçülerinin anası olan şeriat ve kainatın topyekün hesabını veren yegane hikmet olan tasavvuf arasındaki ruh ve sır ilişkisini şahsi ruh ve aklıyla kurarak mayonezdeki üç ahenk unsuru gibi kıvam tutturacaktır.

* Şeriat ve tasavvuf kanatlarıyla göklere erdirilmiş olan ruh ve akıl eşya ve hadiseler planına baştan ayağa hakim olacak, yapılacak ve yapılmayacak her şeyi tespit edecek, bütün istikametleri keşfedecek ve işaretleyecek şahsi planda huzur ve mutluluğa cemiyet planında ise nizam, adelet ve ümrana ulaşacaktır.

Gerçek ve derin müslüman böylece yaradılış gayesine erişendir…

Gerçek ve Derin Mü’minde Akıl

* Derin ve gerçek mümin, aklı aklın en ileri safhasıyla ele alır. Hakiki akıl mutlaktan hiç bir şey
anlayamayacağını anlayan akıldır. Daire başladığı noktada biter ve bittiği noktada başlar.

* Derin ve gerçek mümin aklı sahibine teslim ettikten sonra onun tarafından geriye bağışlananı akıl diye kabul eder ve ötesini istemenin akılsızlık olduğunu bilir.

En büyük idrak, idraksizliğini idrak etmektir.

* Miraç gecesi aklı simgeleyen melek sidretül münteheda bir adım daha atarsam yanar kül olurum ihtarıyla durdu bir adım daha ileri gitmedi.

Derin mümin aklı mutlak yardımcı olarak görmez, onu sidretül müntehadan sonrasına zorlamaz.

* Daire bittiği noktada başlar; hürriyeti hakka esaret bilen akıl kutsal hükümleri yegane mizan sayar ve bu mutlak mizanı ayrıca mizan çekmeye kalkışmaz ve böylece yaradılış hikmetiyle çelişme akılsızlığından arınır kendi faaliyet sahasında selamet içersinde çalışırak, akl-ı selime erer.

* Derin ve gerçek müminde akıl şudur: Tarifsiz, hudutsuz bir ruh feyziyle imana gelen ve bütünüyle teslim olan adama, bu teslimiyetten sonra iade ettikleri gerçek kafa ve büyük akıl.

* Akıl hakkındaki en güzel hüküm: Bu iş ne akılla olur ne akılsız. AKıl kendisi olmadığı vakit hiç bir şey yapılamayan kendisini her şey zannettiği vakit ise hemen sıfıra inen ve ebedi felakete götüren şeydir. Bu iş akılsız olmaz; ki anlayamadığını anlamak da akıl işi…

* Aklın bu acziyetini nihayet Batı felsefesi de 20. asırda Bergson’u yetiştirerek tespit etti, İslamiyetin asırlar önce getirdiği hakikate sendeleye sendeleye henüz varabildi.
‘Aklı mat ettin ama usulun yine aklidir.’ eleştirilerine, ‘Demek ki aklın nihai hamlesi kendi hiçliğini kavramakmış.’ diyordu Bergson; Hz. Ebubekirden şu kadar yüzyıl sonra…

Hülasa ve Netice

* Herşeyden evvel ve sadece hakikat mizanının İslamiyet olduğuna iman…

* Modern dünyanın bulanıklaştırdığı İslamiyet filizinin cehverini parlatma bahsinde, o cehveri arındırmaya çalışmak bir yana dışarıdan başka bulanık unsurlar katma peşindeki reformacı, ilk batıl güdümdür.

Nefret !

* İkinci batıl güdüm nefsani tefsicinin yoludur. Heva ve hevesi doğrultusunda yorumlanmaya çalışılan ilahi müesseseler ve felaket giden yol…

Nefret !

* Bu bahiste üçüncü olarak işaret edilen manaya bakmadan körü körüne satıha bağlı kalan kışırcı şeriatçiler gelir. Dışatki hükümlerin iç çilesini çekmedileri için tüm sırları ve incelikleri zayi edenler.

Nefret !

* Dördüncü olarak sahte ve yalancı sofi. Güya batıni derinlik iddiasıyla dini emirlerin tamamlığını bozanlar…

Büsbütün Nefret !

* Beşinci batıl güdüm, ham ve kaba softanın yolu. İkinci güruhu tersinden, üçüncüleri yüzünden bünyesinde barındırarak ilahi feyz ve rahmete set çekenlerin yolu.

Daima Nefret !

* İslamiyeti feyzlendirme bahsinde biricik hak yolu, şeriatı bilip anladıktan sonra tek noktasını feda etmeyen ve tasavvufu onun iç esrarı bilip ona bağlı olarak kemallendiren derin ve gerçek müslümanın hem zahirde hem batındaki dosdoğru istikametidir.

Kurtuluşa erenler işte bu istikamette yürüyenlerdir.

Netice

* Çağımızda Büyük Doğu ideolocya ve davasına karşıt tez ve hareketler ilahi cilveyle kendiliğinden yere kapanıp iflas etmiştir.

*Türk milleti 20. asırda derin bir inkısar ve ıstırapla yaşamış ve ona dayatılan hayat tarzının döküntülüğü zaman geçtikçe iyice su yüzüne çıkmıştır.

*Artık devrimler, verimler, anılar, kanılar, töreler, süreler, ulusal egemenlikler, toplumsal güvenlikler, özgür ülkeler, uygar ilkeler, Batıya bel bağlamalar, Batıdan kurtuluş sağlamalar… ve aynı ağızdan daha onlarca klişe artık bütünüyle cansızdır.

*Artık her şeyle herşeyin arası açık, her varlık kıymetini kaybetmiş, her doğru eğrilip bükülmüş, karşıt tezler kendiliğinden çökmüş ve hiç bir kurtuluş vaad edemez hale gelmişken vazifemiz meydan yerinde görünmek ve davayı abideleştirmektir.

Usul

* Mevcut manzara mutlaka bir inkılaba ihtiyaç olduğunu ihtar ederken bu durum karşısında var olma cehdini kaybetmemiş bir millete düşen ihtilal-inkılap tabirini hak edecek bir büyük doğruluş, davranış, bir büyük şahlanıştır.

Fakat sadece ruhlarda bir ihtilal…

* Bu ihtilal-inkılabın aletleri söz ve kalem, planı göz ve kulak yollarından kafataslarına girmek ve beyin zarları altına zerketmek, şartı kanun hakkıyla en sıcak zeveban ve en ileri heyecan noktasına ulaştırmaktır.

* Bu ihtilal-inkılabın kadrosu mukaddesatçı ve milliyetçi gençlik, dayanak sınıfı da şehadet getiren herkes…

* Bu ihtilal-inkılabın mekanı bütün büyük şehir ve kasabalarıyla Türkiye, zamanı da şimdidir.

* Mukaddesatçı ve milliyetçi gençlik ve şehadet getiren herkes ! Karşıt tezler cephesinin kendiliğinden yıkılıp döküldüğü şu gün senin belirme gününden başka bir gün değildir.Fikir meydanı ve atalarının ruhu seni çağırıyor. Elinde kanun bayrağı, ruh kalesini fethet !

Esas

* Cihan İmparatorluğumuzun dayandığı temellerin sistemli bir şekilde nasıl yıpratıldığını fakettiğimiz anda davanın esasını yakalamış olacağız.
Ana şahsiyet ve asliyet kutbumuza en doğru anlayışla sarılmak ve buna uygun olarak bir fikir aksiyonuna yol açmak… İşte davanın esası…

* Tek kelime: [Su katılmamış ve suyu çekilmemiş tam hakikatıyla] İSLAM !

* Bu davanın esası olan ideale ihtiyacın, acil kan bekleyen bir hastanın ihtiyacından daha büyük olduğunu ancak inanmamaya inanmışlar görmezden gelebilir.
İhtiyaç duyulan kan ise iple boğularak, kangren olmaya terkedilmiş bir uzuvda; fakat akış yolunu bulabilse tükenmek bilmez bir hayat kaynağı mahiyetinde.

* Bu ideal İslam, esas üstü esas da onun gerçek anlamı !

* İsa peygamber eliyle felçlinin ayağa kalkıp, körün ışığa kavuşması gibi yalnızca maddede ve nazariyede pazarlıklı bir istiklal karşılığında manada uğradığımız inkısara son verme ve Batı üstünlüğü ukdesi ve ona ait ne varsa içimizden söküp çıkarma davası ve esası…

* Dışımızdaki sömürgecilerin ve onların içimizdeki taklitçi ajanlarının tabip kisvesiyle kanımıza zerkettikleri Batılılaşma ve Batılı anlamda medeniyet zehrini kanımızdan atma; bununla beraber nereden gelirse gelsin her türlü çile ve tecrübeyi bu sefer millet çapında bir şahsi ruh ve akıl süzgecinden geçirdikten sonra benimseme davası ve esası…

* Bu davanın ve onun esasının bilincinde olan bir nesil yetiştiğinde güneşin doğuşunu bekleme vakti gelmiştir.

Hedef

* Fikirde ana hedefimiz bütün meydan yerini tutmuş, hepsi aynı kaynaktan besleme ve aynı tornadan çıkma, tanzimat, meşrutiyet, cumhuriyet devirleri boyunca başkalaşımını tamamlamış bir suni ilkah mahsulu, ulvi oluş gayesi gütmez, eser çilesi çekmez, aşksız ve madde üstü iştiyaksız yalnız zehirlemeye memur bir haşere tip:
Devrimbaz !

* O devrimbaz ki manevi Batı sömürgeciliğinin iç ajanı ve Türk ruh kökünün DDT ile kurutucusu…

* O kendini kurtarıcı diye takdim ederken aslında arka mevzilerden mahut sınıfın iaşe ve cephane ikmalini yerine getirmekte ve ellerinde kukla olmaktadır.

Vasıta

* Beklediğimiz inkılabın dış vasıtalarına el atmanın birinci şartı:

Yılgınlık, düşüklük, küçüklük ukdesi, nefs güvensizliği, mızmızlık, hareketsizlik, dünya ve eşyaya karşı ilgisizlik ve bilgisizlik gibi menfi kutupları mahkum edip; nar-ı beyza halinde bir vecd ve aşk mizacı, sultani bir nizam ve displin zevki, sırasında baldan tatlı ve sırasında zakkumdan acı bir seciye, sabrından zerre kaptırmaz bir sebat bünyesi, şecaat, fedakarlık, atılganlık, derinlik, gerçeklik, kainatın her noktasının kıtmet hükmüne sahip olma şiarı, hayatı kuşatıcı, renklendirici, süsleyici bir estetik-güzellik sanatı bunun yanında dağları, taşları devirip sürükleyici ve gaye noktasına sürücü bir diyalektik mahareti, retorik ve taktik sahibi olma gibi vasıfları da baş tacı etmek.

* Dış vasıtaların başında bütün şubeleriyle güzel sanatlar, yayın yolları, telkin kürsüleri, kültür teşekküleri ve İslam sermayesine yön ve hareket verici mihraklar.

* İşte bu dış vasıtaları iç kuvvetlerle harekete geçirip, herşeyi ruh ve fikir planını köpürtmekten ibaret bıraktıktan sonra artık neticeyi gözlemekten başka bir iş kalmaz.

İdeolocya Sınıfı / Neretva

Bir Adam Yaratmak (Eser İncelemesi)

BİR ADAM YARATMAK

Kendisini yakından tanıyanlar takdir edecektir ki Üstad Necip Fazıl, tek yönü olan bir şahsiyet değildir. O’nun Sanatkârlık, fikir adamlığı, aksiyonerlik gibi yönlerine ek olarak, hayatının belli dönemlerinde ve özellikle de son kısmında öne çıkan, gönül adamlığı gibi, tanıyanına malum bir yanı da mevcuttur. Tek başına pekçok alanda yetkin olmayı başaran, tek başına birkaç insan olan Üstad’ın, neredeyse tamamı haricî olan çeşitli sebeplerden dolayı sadece sanatkârlık yönü öne çıkarılmakta, bu yönünü de, yine muhtelif sebeplerle, şairliği temsil etmektedir. Biz bu çalışmamızda, onun sanatkar mizacının farklı bir cephesini temsil eden bir başucu eserinden bahsedeceğiz: “Bir Adam Yaratmak” isimli tiyatro eserinden…

Batılı mânâdaki tiyatro anlayışının ortaya çıkışı iki yüzyılı bulmayan ülkemizde, tiyatro, çok daha köklü bir edebiyat dalı olan şiirden kalitece ve kendisine gösterilen temayül yönüyle geride kalmış, fakat bu geride kalış, kaliteli gibi görünen, yahut zamanın şartları sebebiyle ilgi uyandıran tiyatro eserlerinin varlığıyla (Vatan Yahut Silistre gibi) zaman zaman ortadan kalkmıştır. Birinci grup tiyatro eserlerinin, yani kalitesiyle sivrildiği izlenimini veren tiyatro yapıtlarının birçoğu malesef sanat ve fikir değeri yönüyle vasatı aşamamış, yalnızca basın-yayın kanalıyla yapılan ve çoğu samimiyetsiz yahut amaçlı olan övgüler sayesinde belli bir ilgi toplayabilmiş, neticede de silinip gitmiştir. Yine bu grup eserler içerisinde, hakikaten kaliteli olduğunu hissettirenler ise, yabancı örneklerle karşılaştırıldığında mağlup olmaya mahkum olduğu kanaatini, tiyatro izleyicileri ve okurlarında uyandırmaktadır. Fakat bu eserlerden herşeyiyle sıyrılarak zirve noktasını mesken tutan bir tanesi vardır ki, o, ilk sahnelendiği dönemde izlenme rekorları kıran, sahibine “Türk Shakespeare” denilmesinde belki de bir numaralı etken olan ve gerek diyaloglarıyla, gerek işlediği konuyla, gerekse içerisinde vukubulan olayların çarpıcılığıyla okuyucusunu, izleyicisini büyüleyen, Bir Adam Yaratmak’tır.

Kıymet hükmümüzü başta kaydettikten sonra, şimdi eserin oluşturuluşunu, içeriğini anlatalım, kısa bir tahlilini yapalım ve eser hakkındaki bazı görüşleri inceleyelim:

Bir Adam Yaratmak, Üstad’ın “mistik şair” olarak anıldığı döneme ait bir eserdir ve 1937 yılının 8 temmuzunda tamamlanmıştır. Buram buram buhran kokan bu eserin yazıldığı bu dönemde, Üstad’ın içerisinde bulunduğu halet-i ruhiyeye baktığımızda, piyesin sahip olduğu müthiş derinliği, müellifinin fildişi kulesinden dışarıya bir lav kütlesi gibi fışkırmaya başlayan korkunç akışına bağlamak mümkün olacaktır. Zira üstad bu devirde, öz ağzından kafatasını kusacak raddeden çıkmakta olmanın verdiği bir hisle içindekileri dökerek rahatlama çığırındadır ve onun çıldırtıcı nefs muhasebesini, bitmek tükenmek bilmez hafakanlarını ve çıkış yoluna dair gördüğü ışığı anlattığı, en büyük değeri atfettiği eseri olan Çile’nin kaleme alınması fikri de, Bir Adam Yaratmak’ın yazılmaya başlanmasından hemen önce doğmuştur (Çile, Bir Adam Yaratmak’ın tamamlanmasından 2 yıl sonra bitecektir.) Üstad Allah’ı arama çığırındadır ve onun erdiricisi Esseyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin tesiri günbegün onu zaptetmektedir. Sürekli arayan ve kendinden kaçmak için bohemliğe sarılan bir bünyenin, sınırsız arayışı sebebiyle çektiği acıyı dindirerek, bu savruluşu yalnızca girdiği yoldan kaynağını alan ve zaman zaman artan, zaman zaman durulan hataratlarla sınırlayan bir çığır açılacaktır bu devirden sonra Üstad’ın önünde. Kendi teşbihlerini kullanalım: Üstad, soru işaretinin zavallı kararsızlığı ve karmaşasından, ünlem işaretinin taşıdığı vakarın hakkını verme noktasına geçiş yapmaktadır. Onun arayışı, Allah yolunun yolcularını takipte karar kılmakta, Üstad ebedî kurtuluşun müjdesini sezmeye başlamaktadır. Belirttiğimiz gibi, onun bu devirde içerisinde bulunduğu hali, Çile şiiri tüm netliğiyle açıklamaktadır. Bir Adam Yaratmak’ın sahip olduğu derinliğine fikri, zihinleri yoran ve insanı şaşkına çeviren buluşları; ancak cins kafaların etrafında şekillenebilecek, masivaullahı terkte neticelenen harika kurgusunu, üstadın içerisinde bulunduğu ruh haliyle izah etmek mecburiyeti sözkonusudur. Bir Adam Yaratmak, ürkütücü bir çilenin neticesinde beliren aydınlığın görüldüğü anda kaleme alınmış olmanın getirdiği his ve fikir yoğunluğuna fazlasıyla sahip bir şaheserdir.

Bu, hadisenin aslını yansıtan ve mücerret şeraiti belirten tespitten sonra, Bir Adam Yaratmak’ın yazılmasına vesile olan müşahhas hadiseleri kısaca zikretmek gerekir:

Hayatının ilk 40 yılında verdiği eserleriyle edebiyat çevrelerinin büyük ilgisini toplayan, fakat sanatını Allah’a adamasının ve O’nun yolunda kullanmaya başlamasının tamamen hissedilişini mütakiben, İslam düşmanı, yahut en azından İslam’a kayıtsız olan sistem uşaklarının hakkındaki övgüleri bir anda sekteye uğrayan Üstad Necip Fazıl, o güne kadar eser vermede çekingen davrandığı tiyatro sahasına girmeye, “muhteşem bir aktör” olarak sıfatlandırdığı ve sanatkarlığına büyük bir saygı beslediği Muhsin Ertuğrul’un teşviğiyle ikna olmuş ve 1935 yılında, münekkidlerin beğenisini kazanan, fakat izleyici teveccühü görmeyen ilk tiyatro eserini, Tohum’u kaleme almıştır. Bu eser, Üstad’a eseri bizzat oynayacağına dair söz veren Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye aktarılmış, henüz oynanmadan “7 Gün” dergisinde bir kısmı tefrika edilmiş ve büyük bir alaka uyandırmış, fakat ilk birkaç temsilin ardından boş koltuklar önünde oynanır hale gelmiş, kısa zamanda da gösterimden kalkmıştır. Bu eserin, bir tiyatro eseri olarak başarısızlığı üzerine, Üstad, bir izleyici olduğu takdirde neler söyleyeceğini şu şekilde belirtmektedir: “Bu piyes dinamik hayat akışına ters, küçük hareket bahaneleri etrafında, hep mücerret fikirlerle örülü (diyalog) manzumelerinden ibarettir ve tiyatro eseri değildir. İçindeki fikirlere gelince, onlar makalelik şeylerdir ve kıymetleri ayrı bir mevzu…”

Üstad, bu hadiseden sonra, iki belirgin sebepten dolayı yeni bir piyes yazmaya karar vermiştir. Bunlardan birincisi, Abdülhakim Arvasî hazretlerinin teşviğiyle kırmak istediği fildişi kulesini dağıtabilmek, halkın her tabakasını telkini altına alan, fikir ve kurguda kusursuz bir şaheser ile insanları metafizik ürpertilere ve Allah arayışına yöneltip ulvî dava yolunda ilk temelleri atmak ve sanatı, hakkını vererek bir silah gibi kullanabilmenin misalini teşkil etmektir. İkincisi ise, sanatına saygı duyduğu Muhsin Ertuğrul’un itibarını kurtarma düşüncesidir ki, Tohum ilk yayınlandığında onu evinde Babıali seçkinlerine okutan ve eser hakkında “şaheser” ifadesini kullanan dönemin münekkidlerinden Selami İzzet’in, Tohum’un son temsillerinden birisinde Üstad’ın kulağına eğilerek, “Yaktın adamı, yazık oldu Muhsin’e!” demesi, onun Bir Adam Yaratmak’ı yazmaya karar vermesinde ikinci müşahhas sebep olmuştur. Bu düşünceyi Üstad’ın kendisi de taşımaktadır, fakat sanatına saygı beslediği, kendisini tiyatroya teşvik eden Muhsin Ertuğrul’un küçük düştüğünün farklı bir kişi tarafından böylesine bir ifadeyle dile getirilmesi, ziyadesiyle müteessir kılmıştır onu. Bu şartlar, onu hem kendi, hem de Muhsin’in sanatını geniş halk tabakaları nezdinde kurtarabilmek ve daha evvel bahsettiğimiz mücerret sebepleri neticelendirmek için çalışmaya itmiştir.

Üstad, Bir Adam Yaratmak’ı yazmaya, o dönemlerde çalışmakta olduğu İş Bankası tarafından Zonguldak’taki 63. ocak idaresinin teftişi için görevlendirildiğinde başlamış, teftiş heyeti reisinin onu hayli konforlu, tabiatla iç içe bir köşkte eserini yazması için teşvik etmesi ve izinli sayması üzerine de, bu teftiş onun için büyük bir fırsata dönüşmüştür. Yaşadığı buhranlardan kaynağını alan bu eseri kaleme aldığı esnada Üstad, yine çeşitli buhranlar yaşamış, ayrıca geçirdiği at kazasının neticesinde ölümün eşiğinden dönmüştür. Maddî ve manevi şartların uygun oluşu, onu, kendisini piyesine vermesi hususunda hayli rahatlatmış ve Zonguldak’ta yazılmaya başlayan piyes, yine Zonguldak’ta, 8 temmuz 1937 Perşembe gecesi tamamlanmıştır.

Eser tamamlandıktan sonra, Üstad, eseri daha önceden kendisini şahsına ve sanat kabiliyetine karşı mahçup hissettiği Muhsin Ertuğrul’a okumuş ve o da, gözyaşları içerisinde eseri oynamayı kabul etmiştir. Bu eser 1937-1938 kışında oynanmaya başlanmış ve 10 ay gibi uzun bir süre kapalı gişe olarak gösterilmeye devam etmiştir. Öyle ki, paradiler dahi kapasitelerinin üzerinde seyirciyle dolmuş, tiyatro kültürünün pek de aşinası olmayan ülkemizde Harbiyeli öğrenciler okuldan kaçarak piyese akın etmiştir. Matbuatta eseri kuşatıcı yorumlara rastlamak pek mümkün olmasa da, üstad, eseri yazarken amaçladığı halkın her kesimine ulaşıp onları kucaklayabilme idealinde ve Muhsin Ertuğrul ve kendi sanatının iade-i itibarını temin etme fikirlerinde ziyadesiyle muvaffak olmuştur. Eser, baş aktörün beğenisini o raddede kazanmıştır ki, Muhsin Ertuğrul, 38 derece ateşe sahip olduğu bir akşam yine sahneye çıkmış ve piyesi tamamladıktan sonra hiçbir hastalığı olmadığını, eserin buna sebep olduğunu üstada bizzat kuliste söylemiştir. Ayrıca o günlerde, o günden sonra yalnızca Üstad’ın ve Shakespeare’in oyunlarını temsil etmek için aktörlüğünü muhafaza edeceğine dair açıklamalar yapmıştır büyük aktör. Eserin gerek kendisi, gerekse oynanışı sebebiyle İstanbul’daki gösterilerde ruhi bunalım geçirerek tiyatroyu terk edenler olmuş, bu eserin üzerinde bıraktığı tesirin şiddetine dayanamayan Falih Rıfkı Atay’ın ikinci eşi Mehruba hanım, Ankara’daki gösterimlerden birinde baygınlık geçirmiştir. Eser oynanırken, Üstad’ın mürşidi ve erdiricisi olan Esseyyid Abdülhakim Arvasî hazretleri de, Muhip ve Şakir isimli iki yakınını temaşaya göndermiş, Üstad’ı ziyadesiyle sevindirmiştir. Yaklaşık 10 ay kadar büyük bir ilgi görerek sahnelenen bu eser, Muhsin Ertuğrul tarafından, tam olarak bilinmeyen bir sebeple perdeden kaldırılmış ve bu piyes, Muhsin Ertuğrul tarafından bir daha oynanmamıştır. Bu sebep, Üstad’ın da Bab-ı Ali’sinde kaydettiği üzere, ilginç bir mizaca sahip olan Muhsin Ertuğrul’un Tohum’u oynarken yaşadığı başarısızlığa gönderme yapmak istemesi olabilir. Fakat net olarak bilinmemektedir.

Eserin yazılışı ve sahnelenişi hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra, şimdi de bu şaheseri daha yakından ele almaya çalışalım:

Bir Adam Yaratmak, Ölüm Korkusu isimli bir piyes yazan ve piyesinin baş karakterini kendi hayatında vukuubulan hadiselerin çerçevesinde oluşturan muharrir Hüsrev’in etrafında şekillenmiştir. Ölüm Korkusu isimli piyesi büyük bir beğeni toplayan Hüsrev’in hayatında, yazdığı oyunda meydana gelen hadiselerin önemli bir bölümü yaşanmıştır. Zira orijinal bir karakter yaratmak, insan muhayyilesinin kudret hududu haricinde bir iştir ve güzel beşerî eserler, insanın en ziyade vâkıfı olduğu hakiki bir hayatın izlerini taşımaktadır çoğu zaman. Eser ile Hüsrev’in hayatı arasındaki paralellikler aslında ilk etapta Hüsrev’in dikkatini çekmiş, onu tesiri altına almış değildir. Fakat bu hal bir gazeteci tarafından Hüsrev’e hissettirildiği andan itibaren, piyesinde yer alan ve kendini evinin bahçesindeki incir ağacına asan kahramanın yaşadıkları, ki Hüsrev’in ve Ölüm Korkusu’ndaki kahramanın babası bu akibetle hayattan ayrılmıştır, Hüsrev’in hayat ve fikirlerini tesiri altına alır. Hüsrev, yazdığı piyesi oynamaya başlar tabir yerindeyse. Değişmez ulvi hakikat olan kader de bu oyunu oynaması için Hüsrev’e her türlü desteği sağlamaktadır. Hüsrev, Ölüm Korkusu piyesinde yarattığı karakterin annesini sehven öldürmesine nazire yaparcasına, platonik sevdalısı Selma’nın bir kaza kurşunuyla hayatına son verir. Piyesindeki kahramanın bunalımlarını yaşamaya başlar ve bu esnada zor durumlara düşer, perdeler arkasındaki hakikati aramak için zihninde dönüşü olmayan yolculuklara çıkar muharrir. Bu sırada, onun şöhretini kendi şöhretlerini arttırmak için kullanmak isteyen dost bildikleri, Hüsrev’i rahat bırakmamakta ve onu arkadan vurmaktadır. Ünlü bir psikolog olan arkadaşı Nevzat, Hüsrev’i hususi muayenehanesinde akıl sağlığını kaybettiği şayiasına istinaden yatırarak halk nezdinde reklam yapmak istemekte, gazete patronu olan Şeref ismindeki bir diğer dostu ise onunla ilgili sansasyonel haberler yaparak ünlü muharririn ruh muvazenesini yitirdiğini ilan etmektedir. Hüsrev, tüm bu olanları acı içerisinde izlemekte, çevresinde vukuu bulan her hadisenin kendisini daha da yalnızlaştırdığının farkına varmakta, neticede de buhranlarına sarılmakta, kahramanıyla özdeşleşmekte olduğunu görmekte ve Allah’ın üstün kaderine müdahale ettiği düşüncesiyle kahrolmaktadır. Nefsinin muhasebesini öyle bir raddeye vardırmış, buhranlarının öyle bir esiri olmuş ve aramak, çırpınmak kendisine öyle yapışmıştır ki, ona çok fazla düşünmemesi gerektiğini söyleyen ihtiyar uşağı Osman’a, çaresizliğini şu şekilde ifade edecek hale gelmiştir: “Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kaynıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?”…

Hüsrev, hafakanlarının ayyuka çıktığı ve çevresindekilerin ona delirmiş gözüyle bakmaya başladığı bir anda, yazdığı Ölüm Korkusu piyesinin final sahnesini oynamak üzere kendisini incir ağacına asmak niyetiyle köşkün bahçesine çıkacak, fakat incir ağacının yerinde durmadığını görünce kahrolacaktır. Onun, yazdığı piyesi oynamaya başladığını farkeden annesi, evin yaşlı hizmetkarına ağacın kesilmesini emretmiş, neticede de oyun bozulmuştur. Ruh doktoru olan arkadaşı Nevzat’ın, onun çevresine zarar verme ihtimali bulunan bir deli olduğu ihbarına istinaden eve gelen polislerle beraber tımarhaneye gitmeyi kabul eden Hüsrev’in, kirlenmiş olan ve insanı zehirli oklarıyla yaralayan cemiyetten tecrit edilmiş bir mekanda, ölümünden sonra kendisine karşı beslediği aşkı keşfettiği platonik sevgilisi Selma ve annesinin mücerret bir alemdeki kollarında yaşamak üzere tımarhaneye kaçışı eserin son sahnesinde anlatılmaktadır. Bu çilekeş kahramanın piyesi kapatan sözleri, onun tımarhaneye gitmesi halinde yaşayamayacağını söyleyerek oğluna “Gitme!” diye yalvaran ihtiyar annesine mukabildir: “Ne yapayım anne! Kestiniz incir ağacını!”…

Anlattığımızdan çok daha detaylı hadiselere sahip olan ve bu detaylarında da başlı başına farklı düşünce harikaları bulunan bu piyesin olaylarından daha fazla bahsetmeyi, eserin insanı teşvik etmesi gereken gizemine yapılmış bir haksızlık olarak telakki ettiğimizden, hadise akışına dair daha fazla malumat vermeyi fuzuli görüyor ve bu noktadan itibaren piyesin geneli hakkındaki fikirlerimizi aktarmayı daha uygun buluyoruz.

Bir Adam Yaratmak, diyaloglarının oluşturuluşu yönüyle dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tiyatro yazarı olan William Shakespeare’i hatırlatmaktadır. Bu hakikati farklı bir şekilde ifade eden ve Bir Adam Yaratmak’ı, “Creating a Man” ismiyle İngilizce’ye tercüme eden Pakistan’lı yazar ve tercüman Masud Akhtar Shaikh, İngiliz edebiyatı için Shakespeare neyse Türkiye için de Üstad’ın o olduğunu ve şahsen Üstad’ın eserlerinin Shakespeare’inkilerden üstün olduğunu düşündüğünü söylerken büyük bir hata yapmıyordu. Üstad’ın, farklı otoritelerce Türk Shakespeare’i olarak anılmasında en büyük paya bu eserin sahip olduğunu söylesek yanılmış olmayız, zira istisnasız bütün tiyatro eserleri Türkiye ortalamasının üzerinde olan ve bu eserlerinden önemli bir bölümü de dünya üzerindeki muadillerini aşabilecek kalitede olan Üstad’ın Bir Adam Yaratmak’ı, Shakespeare’in Hamlet’i Shakespeare’in o mükemmel eserleri arasında hangi mertebeye sahipse, Üstad’ın eserleri arasında o mertebeye sahiptir, bir zirve noktasıdır, zirvenin zirvesidir. Diyalogların örülüşü, insanı öyle bir hale sokmaktadır ki, eseri okurken yahut izlerken Hüsrev’in yaşadıklarını hissetmeye başlayanlar olmakta, daha önce perdenin arkasını kurcalamaya yanaşmamış, nefs muhasebesinin ne olduğunu öğrenememiş olanlar dahi bu eserde çok şey bulmaktadır. Önceki paragraflardan birisinde bahsettiğimiz, eserin oynanışı esnasında fenalık geçirenlerin yanısıra, şahsen tanıdığım ve İslam’ı hem bilme, hem yaşama hususunda gayet imrenilecek bir mertebede olduğu fikrini taşıdığım bir tarikat ehlinin de tekamülünün başlangıç noktası olarak Bir Adam Yaratmak’ı göstermesi, şaşılacak bir hal değildi şahsım için. Bir Adam Yaratmak, satır aralarındaki mesajlarıyla bir hayatı değiştirebilecek kudrete sahiptir ve bu yönüyle, sadece zevk alınacak ve hayranlık dolu bir çehreyle seyredilecek bir eser değil, insanı yüreğinin ve beyninin en hassas noktalarıyla yakalayan ve bu noktaları hakimiyetinde yönlendiren bir belagat harikasıdır.

Çevrenin, kahramanı mağlup etmesi temeli üzerinde yükselmesi yönüyle, bazı münekkitler bu eseri Ibsen tarzı tiyatrolara benzetmektedir, fakat Ibsen’in tiyatrolarındaki kaba natüralizmin aksine Bir Adam Yaratmak’ta kaderin asıl belirleyici rolü oynadığı bir hakikattir. Zira piyesin etrafında döndüğü karakter olan Hüsrev, eserinin temelini kendi hayatında bulunan izlerle oluşturmuş, fakat bir noktadan sonra eserinde yer alan ancak kendi hayatında henüz gerçekleşmemiş bulunan hadiseleri tevafuken oynamaya başlamıştır. Lakin eserin bir başka güzel noktası, Türk filmlerindeki tahmin edilebilir olma hatasına düşülmemesi ve Hüsrev’in, kendini asacağı sırada, beklenenin aksine, eserindeki kahramanın muvaffakiyetini yakalayamaması, incir ağacının kesilmiş olmasıdır. Bunun gibi hamleler eseri bütün olarak tahmin edilebilir bir akış tarzına hapsetmemiş, onun bayağılaşmasını iniş ve çıkışlarla engellemiştir.

Eserdeki yan karakterler üzerinde durulduğunda da, özel manada dönemin çürüklüğünü, genel manada ise insanların kendi çıkar ve kariyerleri için dostlarını arkadan nasıl hançerleyebildiklerini remzlendiren tiplere rastlıyoruz. Bunun dışında eserdeki yan karakterlere bakarak hakiki dostun, annelerin saflık ve halisiyetinin, ölümle ayrılıncaya dek fark edilemeyen trajik platonik aşkların da üzerinde müstakil yazılarla durmak mümkündür. Zira bu fikirleri sembolize eden şahıslar büyük bir başarıyla çizilmiştir ve üzerlerinde biraz durulduğunda, kendilerine biraz dikkat edildiğinde ne gibi derin tahlillere ulaşmanın mümkün olacağı gayet barizdir.

Bir Adam Yaratmak’taki ilginç sahnelerden birisinin, dönemin meşhur kalemşörlerinden birini ne hale düşürdüğünden bahsetmezsek, mühim bir noktayı atlamış oluruz. Piyesin üslubu hakkında bir parça fikir vermesi açısından, sebep olduğu ilginç hadiseyi daha sonra anlatacağımız bir parçayı aşağıya almakta fayda görüyoruz. Bu diyalog, gazete patronu olan Şeref’in Hüsrev’i elde etmek isteyen karısı Zeynep’in, Hüsrev’e karşı beslediği hislerini aşikar ettiği bir anda, Şeref’in olay mahalline gelmesi üzerine arkadaki odaya saklanmasını mütakip vukuu bulmaktadır ve piyesteki en can alıcı hadiselerden birisidir. Zamanenin elit tabakasının basit kadınını remzlendiren Zeynep’in kocası Şerif, bu hadiseden önce Hüsrev’in ruh sıhhatinin bozulduğuna dair bir haber yayınlamıştır ve gazete Hüsrev’in elindedir:

İKİNCİ PERDE – YEDİNCİ SAHNE (Şeref – Mansur[Hüsrev'in arkadaşı, muharrir/Trr] – Hüsrev)

(Mansur paravananın yanı başında durur. Oradan gözleriyle takip eder. Şeref hızla Hüsrev’e yaklaşır. Ellerini uzatıp bir şeyler anlatmak ister gibi durur. Hüsrev’in elindeki gazeteyi gorur. Hüsrev, gazeteyi elinden bırakır. Şeref, Hüsrev’in halinden ürkmüştür. Birşey söyleyemez.)

HÜSREV – Ne yüzle geliyorsunuz buraya Şeref Bey?

ŞEREF – Teessürünüzü söylediler. Geldim. Neden bu infial? İzah eder misiniz?

HÜSREV – Anlamıyor musunuz?

ŞEREF – Anlamıyorum. Gazetede bugün çıkan şeylerden müteessir olduğunuzu tahmin ediyorum. Fakat hakkınız var mı?

HÜSREV – Demek hakkım yok!

ŞEREF – Elbette yok. Sizin gibi, herkesin tanıdığı, herkesin sevdiği bir insan, ne kadar alâka çeker bilirsiniz. Biz de öğrendiğimizi yazdık.

HÜSREV – (Kendisine gelmeğe çalışarak) Ben hiç bir okuyucu tasavvur edemem ki, başkasının bu türlü mahremiyetine tecessüs duyacak kadar ruh iffetinden sıyrılmış olsun. İftira etmeyin müşterilerinize!

ŞEREF – Okuyucu budur.

HÜSREV – Hayır, okuyucu bu değildir. Siz busunuz. Bir kere okuyucuyu tanımıyorsunuz. Yüzünü, biçimini, isteklerini bilmiyorsunuz. Onun seciyesi üstündeki kıyasları, kendinizde arıyor ve buluyorsunuz.

ŞEREF – Farzedelim ki, böyle.

HÜSREV – Böyle olunca mesuliyeti üzerine alacak kadar benlik ve haysiyet sahibi olmanız lâzım.

ŞEREF – (İrkilerek) Hüsrev Bey, çok ileriye gidiyorsunuz. Sizi mazur görüyorum. Çünkü…

HÜSREV – Çünkü?

ŞEREF – Hastasınız.

HÜSREV – Güzel, belki hastayım. Yalnız şu anda beni hasta bilmeyin! Bu sözlerde hazmedilemiyecek bir şey buluyorsanız, onları sıhhatli bir adamdan, sıhhatli bir dakikasında çıkmış farzedin!

ŞEREF – Hüsrev Bey, rica ederim.

HÜSREV – Evet. Öyle farzedin! Mukabelenizi çok merak ediyorum. Hiç olmazsa mukabelenizde biraz şeref görmeğe muhtacım.

ŞEREF – (Bir adım geri çekilir. Mendiliyle terini siliyormuş gibi alnını uğuşturur) Hareketinize şimdi mukebele etmiyeceğim. Her şeyden evvel gösterin bana, suç bu hareketin neresinde?

HÜSREV – (Nefret dolu gözlerle, Şerefi uzun uzadıya tartar) Bir adam ki, içinin cehenneminde yanıyor; herkesin malik olduğu en basit müdafaa silâhlarını, maskelerini kaybetmiştir. Bu adamı, şunun bunun keyfini gıcıklamak için teşhir etmekte suç yok mu?

ŞEREF – Niçin olsun? Demek ki, herkes bu adamla alâkadar!

HÜSREV – Herkesin bu adamla alâkası, onda yalnız kendisine ait bir taraf, manevî bir fert hak ve mülkiyeti bırakmaz demek?

ŞEREF – Cemiyetin malı olan insanlar, şüphesiz ki biraz şahıs mülkiyetlerinden feda ederler.

HÜSREV – Bu fedakârlık belki herkesle müşterek, dış çizgilere aittir. Onların ferdiyetlerindeki en mahrem maktaları herkese göstermekten sizi alıkoyan hiçbir duygunuz yok mu?

ŞEREF – Yok!

HÜSREV – (Sol elinin parmaklarıyle yüzünü taraklar. Suratı çatlayacak gibi) Yalnız bu tarzınız beni çıldırtabilir. Ben demek kimseyle müşterek ölçüsü kalmamış bir zavallıyım. Demek ben bu toprağın üstünde yaşamıyorum. Demek ki benim beynim, kimsede olmayan bir takım vehim nebatları yetiştiren bir hastalık tarlası! Allah’ım! Ya ben bir deliyim, ya karşımdaki adam insanın bakamıyacağı kadar düşkün bir yaratılış!

ŞEREF – Hüsrev Bey, siz hakikaten delisiniz ve yavaş yavaş bana mazur bir insan olduğunuzu unutturacaksınız!

(Paravananın yanındaki Mansur, nefretle Şerefe bakar. Bir iki adım yaklaşır. Hüsrev omuzları hafifçe bükük Şerefe karşı.)

HÜSREV – Ah, keşke unutturabilsem! Kuzum, bana bir kere daha söyleyin! Duygu cevherinden bu kadar nasipsiz olmayı kavrıyamıyorum. Bir insan hayat ve hususiyetinde, yabancı gözlere göstermiyeceğiniz sizce hiçbir nokta yok mu? Bunu görmekten ve göstermekten sizi alıkoyan hiçbir ulvî sansür yok mu sizde?

ŞEREF – Yok, demiştim.

HÜSREV – Bir insan hakkında, ne olsa yazar mısınız gazetenizde?

ŞEREF – Yazarım.

HÜSREV – Bunu yaparken teşhir ettiğiniz insanla içinizde müşterek bir merkez, bir hassasiyet ve bir perdiyet merkezi, kanamaz mı?

ŞEREF – Hüsrev Bey! Ben edebiyattan anlamam. Ben gazeteciyim. Bir ticarethanenin sahibiyim. Ticarethanenin vazifesi budur, ben vazifemi yaptım.

HÜSREV – Demek bu duygu, sizce edebiyat!

ŞEREF – Ben ticarethanemin kanunlarına bağlıyım. Vazifeme engel olacak başka hiçbir şeyi tanımam.

HÜSREV – Başka hiçbir şeyi tanımaz mısınız? Yalvarıyorum, bir kez daha söyleyin.

ŞEREF – Tanımam.

HÜSREV – Gizlilik, örtünme ihtiyacı, kendi kendinize sahiplik gibi hiçbir manevî kıymet?

ŞEREF – Boyuna tanımam, diyorum.

HÜSREV – Ya deminki kıymetler şahsınıza bağlı olursa?

ŞEREF – İcabında onları da yazarım. Elverir ki doğru şeyler olsun.

HÜSREV – Doğru ha? Benim için yazdığınız şeylerin doğru olduğunu nereden biliyorsunuz?

ŞEREF – Selma’nın not defterinden. Onu karım bulmuş. Bana verdi, ben de neşrettim.

HÜSREV – Neşir fikrini de karınız mı verdi acaba?

ŞEREF – Evet, o verdi. Hatta ısrarla teklif etti.

HÜSREV – Yalnız beni herkese değil, karınızı da bana teşhir ediyorsunuz. Bu kadar mesuliyet hassasından mahrumsunuz.

ŞEREF – Veren karımsa, neşreden de benim!

HÜSREV – Ve daha ne olsa neşredersiniz. Sizi bundan alıkoyacak hiçbir duygunuz yok. Öyle mi?

ŞEREF – Cevap vermemeyi tercih ediyorum Hüsrev Bey.

HÜSREV – Hatta kendinize ait olsa da neşirde mahzur görmezsiniz.

ŞEREF – Fakat Hüsrev Bey!

HÜSREV – Söyleyin, bu kadarcık olsun söyleyin! Kendinize ait olsa da neşirde tereddüt etmez misiniz?

ŞEREF – Ne olursa olsun!

HÜSREV – Ya bir erkeğin bütün ağırlıklarını çeken mukaddes temeli berhava edecek kadar müthiş olursa?

ŞEREF – Bunlar… Kelimeler…

(Hüsrev yerinden fırlayıverir. İç odayı salondan ayıran perdenin önüne zıplar. Geçidin sağında iki taraftan da görünen kordonu yakalayıp bir hamlede çeker. Ânî olarak iç oda bütün eşyasıyla görünür. Perdenin tam açıldığı yerde ve ortada, elinde çantasıyla bir heykel gibi dimdik Zeynep durmaktadır. )

SEKİZİNCİ SAHNE (Zeynep – Evvelkiler)

(Şeref neye uğradığını şaşırmış, karısına bakmakta. Mansur utancından sağ eliyle gözlerini kapatmıştır.)

HÜSREV – (Sağ elinde kordon. Sol elini Şerefe uzatmış) Karınız metresimdir. Bunu da yazın!

(Odadakiler donmuş, yerli yerinde. Zeynep olduğu yerde kaskatı, gözleri Hüsrev’de. Hüsrev perdenin kenarında, yarı eğilmiş Şerefe doğru. Şeref karısına karşı bitkin ve şaşkın. Mansur elini yüzünden çeker ve heyecanla bakınır. Bir kaç saniye geçer Şerefte bir kımıldanış başlar.)

ŞEREF – (Hüsrev’e dönerek) Bu hareketinizi size çok pahalı ödeteceğim, Hüsrev Bey!

HÜSREV – Bugün ödettiğiniz gibi…

ŞEREF – Hayır! Bu defa sizi lâyık olduğunuz yere, tımarhaneye tıktıracağım.

HÜSREV – Ah, bunu sizden beklerim.

ŞEREF – Sade benden beklemeyin! Dostunuz akliyeci Nevzat’ın da fikri bu. Hattâ işlettiği hususî tımarhane için iyi bir reklâm olacağınıza da emin. Demin gördüm, şu dakikada annenize tımarhanesini gezdiriyor. îyi bir yer olduğunu kabul ettirmek için.

Piyesin en vurucu hadiselerinden birisini çerçeveleyen bu diyalog, eserin yazılışının ardından Babıali çevrelerinde bir aksülamel doğmasına ve ardından da kurcalamalara vesile olmuştur. Evvela “Piyesin bu kısmında, gazetecilere hakaret mi ediliyor?” şeklinde beliren soru, dönemin muharrirlerindeki nefs zâfiyetini ispatlarcasına zamanla “Acaba bu hadise kimin başından geçmiştir?” şekline dönmüştür. Evet, karısı Necip Fazıl’a metres olma arzusunu ifşa eden bir muharrir varsa o kimdir?.. Vaktin “önde gelen” kalemşörlerinin içerisinde bulunan meşhur bir kimseyle, Malatya suikastinin masum(!) kurbanı Ahmet Emin Yalman’la ilgili Üstad Bab-ı Ali’de şunları yazmaktadır:

“…Temsil esnasında bir gün Ahmed Emin Yalman İş Bankasına gelecek, Mistik Şair’e kartını gönderip kabul edilecek ve suratında vasıflandırılması çok zor bir tebessüm, Mistik Şair’e diyecektir ki:

- Herkes piyesinizdeki gazete patronunun beni hedef tuttuğunu, misal aldığını söylüyor. Karısı da benim karımmış… Doğru mu?

Mistik Şair nefretle dolacaktır:

- Ahmed Emin bey; böyle bir şüpheniz olsa bunu nasıl sorabilirsiniz?.. Türklük anane ve ahlâkında, karısına bu türlü dil uzatan bir adama karşı, ya anlamamazlıktan gelme, yahut o adamı çekip vurma vardır. Fakat böyle bir şey, sizi ve karınızı bir kere bile görmemiş bir adama nasıl sorulur ve hangi haya ve iffet duygusuna sığdırılabilir?.. Siz Babıâli’yi ne kadar da renklendiren bir insansınız!”

İşte matbuatı işgal eden mirasçılarına ışık tutan muharrir budur ve piyeste çizilen muharrir portresi, bu insanların yanında neredeyse zayıf kalmaktadır.

Kemmiyette hayli uzun olmasına rağmen Bir Adam Yaratmak gibi bir eserin yanında keyfiyet noktasında hayli aciz kalan bu incelememizi noktalarken, tekraren beyan etmekte hiçbir beis görmüyoruz ki Bir Adam Yaratmak bu topraklar üzerinde yazılmış en iyi tiyatro eseri olmalıdır ve kesinlikle dünya çapında bir belagat harikasıdır. Hem olay örgüsü, hem de mükemmel diyalogları yönüyle çok mühim bir yere sahip olan bu eser, sahip olduğu derinlik ve ele aldığı mevzusu yönüyle şimdiden adını klasikler arasına yazdırmayı garantilemiş gibidir. Üstad’ın siyasi görüşünü tasvip etmeyen ve bu sebeple ona her daim önyargıyla yaklaşan insanlarca bile takdir edilen bu eser, bugün olduğu gibi hak ettiği ilgiyi hala göremese ve devlet tiyatroları yönetmeni sıfatını taşıyan kişiler, marifetmiş gibi eseri metafizik yönünü budayarak sergilediğini söyleme cesaretini gösterebiliyorsa da, yine bugün olduğu gibi üstün bir seziş ile, şaşmaz bir bedahet hissiyle iyiyi seçebilen mizaçların takdirlerinde kıyamete kadar yaşayacaktır.

Not: Bu eser, 1977 yılında Yücel Çakmaklı tarafından filme aktarılmış ve Üstad’ın da beğenilerini kazanan bu yapım TRT’de yayınlanmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak
2. Necip Fazıl Kısakürek, Bab-ı Ali
3. Necip Fazıl Kısakürek, Türkiye ve Komünizm
4. Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben
5. A. Arif Bülendoğlu, Necip Fazıl Kısakürek: Şiiri – Sanatı – Aksiyonu
6. Orhan Okay, Portreler: Necip Fazıl Kısakürek
7. Mustafa Miyasoğlu, Ölümünün 18. Yılında Necip Fazıl’ın Şahsiyeti, Eserleri, Tesirleri
8. Ali Haydar Haksal, Necip Fazıl: Büyük Doğu Irmağı

Üstad Sınıfı / Trradomir

Devlet Ve İdare Mefkûremiz

DEVLET VE İDARE MEFKÛREMİZ

Bir cemiyeti toparlayıcı, yönetici, yönlendirici, eğitici, şekle sokucu, mayalandırıcı ve menfi veya müspet sahalarda bir faaliyete teşvik edici vecheleri bulunan devlet ve devlete bağlı idare birimleri, Üstadın İdeolocya Örgüsü eserinde devlet reisinin yükümlülüklerinden, devletin memuriyetlerinden ceza hukukuna kadar her noktasıyla ele alınmış ve ortaya çıkan tabloda İslamın her şeyi kuşatan sisteminin devlet üzerindeki tezahürünü görmek ve o tezahürdeki muhteşem nizamı seyretmek mümkün hâle gelmiştir. İslama bağlı olan devlet ve idare mefkûremizin hem dünya, hem ahiret saadetine yönelik olan kaideler bütünü öyle muhteşem nizama sahip bir devlet ortaya çıkarmaktadır ki, ne ferdin devlete karşı bir garezi, ne de devletin ferdden tırtıklamaya çalışacağı bir hak yeme hadisesi görülür. İşte bu sistemde her noktada bir huzur ve her sahada kendisi gösteren nizam hayat bulmaktadır.

YÜCELER KURULTAYI

Büyük Doğu mefkuresinde cemiyet idaresini temsil eden yapının adı Yüceler Kurultayıdır. Bu kurultay, dünyada örnekleri mevcut olan millet meclislerindeki gibi her kafadan bir sesin çıktığı değil, milletin dinde, fikirde, sanatta, ilimde, siyasette, müspet bilgilerde, ticarette, askerlikte, idarede, işte, yani insan ruhuna ve ruhtan dökülen her icraate dair meselede idrak çilesinin en soylusunu çeken, en ileri düşünen ve en iyi iş yapan aksiyoncuları tek hakikat olan İslam�a bağlı olarak fikir ve eserlerin hayata getirileceği bir kadronun örgüsünden müteşekkildir. Bağlı olduğu köke binaen de duvarında en saf ve biricik hakikatin levhasında şu söz pırıldamaktadır: �HAKİMİYET HAKKINDIR�

Millet içindeki gerçek münevverleri bir kadroda toparlayıcı, sadece ve sadece Hakkın rızasına göre hareket edici ve hakikate mahkûmiyet çerçevesinde faaliyet icra edici olan Yüceler Kurultayında asıl mesele hâkimiyet değil, üzerine aldığı yükümlülüğün şuurunda olarak halkına hakkın rızasına uygun şekilde hizmet etmektir. Bu hizmet dâhilinde hiçbir nefs ve enaniyet, hiçbir ferd ve zümre menfaati kendine yer bulamaz. Aynı zamanda milletin keyfi ve canı böyle istiyor yaftasındaki gizli sahtekarlığa bağlı olan başıboşluk ve hayvani serbestlik kendisine asla filizlenme zemini bulamaz. Her şey hakikate esir olan hakiki münevverlerin hakka bağlı olan icraatleri ile tablolaşır.

Yüceler kurultayı azası en aşağı 40, en yukarı 65 yaşındadır ve maddi-manevi sıhhatin çerçevelediği bir yapıdadır. Davasının dışında hiçbir hasis ferd ve nefs hayatı sürmez, attığı her adımda, yaptığı her işte milletin ve kurultayın müşahede ve murakabesi altındadır. Ruhunun bağlı olduğu iman kutbunun fikirde, ahlakta, icraatte istediği samimiyeti ve halisiyeti en güzel şekilde temsil eder.
Millet meclislerinde olduğu gibi topluluğun bütün idare ve karar mihrakı Yüceler Kurultayıdır ve daimi bir ilerlemenin, yükselmenin olmadığı ferdini derhal tavsiye edici ölçüye sahiptir.

Yüceler kurultayını ilk defa bir �Müessisler Meclisi� meydana getirir. Ondan sonra kurultay azası tasfiyesine sebep olacak bir uygunsuzluk sergilemediği müddetçe ebedi olarak yerinde kalır. İhtiyar olduğu halde ruhu bir gencin diriliğine sahip olan kişinin müşahhastaki ihtiyarlığı engel değildir.

Yüceler kurultayı oluştuktan sonra kendi içinden �Başyüce�yi seçer. Başyüce, devletin reisidir, devletin ismi de �Başyücelik�tir. Başyüce 5 yıl için seçilir. Yüceler kurultayı, ölüm, ağır hastalık, çekilme isteği, çekilmeye davet gibi hallerle ayrılan azası yerine derhal yenilerini bizzat ilan eder. Aza sayısı 101 olan yüceler kurultayı halkın değil hakkın seçtiklerinden oluşur. Yüceler kurultayı ülkedeki en ileri keyfiyet sahibi kişilere �Yüceler Kurultayına namzet� unvanı altında manevi bir paye takar. Yüceler kurultayı yeni azasını bu namzetler arasından seçer, eğer ki bu aday en küçük bir liyakatsizlik misali gösterirse bu manevi paye kendisinden alınır.

BAŞYÜCE VE KURULTAY

Her noktasıyla ruh köküne bağlı olan Başyüce ve Yüceler Kurultayı, her temsil kutbunu kendi üzerlerinde toplamışlardır. Yüceler kurultayı kendi seçtiği Başyüce�de icra ve temsil birliğini; Başyüce de Yüceler Kurultayında kendi icra ve temsil birlikteliğinin üstün güzidelerden oluşan murakabe ve muhasebe kadrosunu bulur.
Yüceler kurultayı başıboş kitlelerin kemiyetten öte geçemeyen reylerindeki hikmetsizliğe zıt olarak kendini kemal noktasında bulunmak için devamlı inşa eder ve kurultayın zirve noktası, beyni olan Başyüce de kurultayın seçimiyle gelen, hak ve hakikatin millet üstü manasıyla hak idaresine bağlı cephesini en incelikli şekilde hayata geçirir.
İradeyi temsil eden Başyüceyken, yüceler kurultayı ise vicdan görevini görür. Birbirini muhasebe ve murakabe edici iki ana merkez halinde Yüceler Kurultayı vicdanı, Başyüce ise iradeyi temsil eder, iş ve fikir kaynaşmasından doğacak olan vahdet en mükemmel şekilde kendini gösterir. Bu vahdette eşek hürriyetinden başka bir şey veremeyen demokrasyaların ulaşamayacağı nizamlı hürriyet ile, demokrasyalara zıt bütün şekillerin başaramayacağı hür disiplini bir arada götüren bir nizam vardır.

Hak ve hakikat mizanı önünde birbirine hâkim ve mahkûm olan bu iki müessesede devamlı olarak birbirini denetleme hassası çalışacak ve yüceler kurultayının ruhunu millet adına müdafaa halinde olan Başyüce hükmü yüceler kurultayına bırakacaktır.

Başyüce herhangi bir şekilde menfi ve davaya zıt bir hal içinde görürse onu en aşağı %75�i bulması gereken bir çoğunluk kararıyla devirir ve milli irade tecelli edene kadar arasından birini Başyüce ilan etme hakkında sahiptir.

Başyüce, doğrudan doğruya Yüceler Kurultayını dağıtma hakkına sahip değildir. Ancak Yüceler Kurultayında beklenmedik şekilde menfi ve zıt temayüllerin zuhur ettiği ve bütün kurultaya yayıldığı bir fesat görülürse, milletten Başyüce ile Yüceler Kurultayı arasında hakemlik yapması istenir. Bunu isteyebilmesi için yüceler Kurultayının %40 oranında Başyüce ile birlikte olması lazımdır. Millet, Başyüce lehine hüküm verirse, Başyüce yüceler kurultayının menfi bölümünü tasfiye eder. Milletin, Başyüce aleyhine vereceği hüküm onu hemen düşürür ve yeni bir Başyüce seçilmesi zaruri hale gelir.

Yüceler Kurultayı, millet iradesinin tecelli etmesi gereken durumlarda milli iradeye başvurabilir. Hükümet ve icra mekanizması ise böyle bir durumda sadece milli iradeyi yerine getirmekle görevlidir.
Hükümet, öncelikle başyüceye, sonra o yoldan yüceler kurultayına karşı mesul olarak Başyüce tarafından ve yüceler kurultayı kadrosu dışından oluşturulur. Hükümet, yüceler kurultayının 1 fazlasıyla itimatsızlık oyu aldığı anda düşer. Devlet kadrosunda en üstten en alt birime kadar kanunlar karşısında hiçbir ferdin ayrıcalığı yoktur. Sokağa tükürmek eğer suç ise bu eylemi yapan Başyüce, hükümet reisi veya bir çöpçü kim olursa olsun eşit tutulur.

BAŞYÜCE

Başyüce genel manasıyla herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, içtimai bir timsaldir. Milleti tek şahıs üzerine toplayan kişi olarak bütün yetkiler eline teslim edilmiştir ve kendisi Allah�ı, vicdanı ve milleti arasında terkibleştirmeye memur olduğu ahenk uğrunda öz nefsine pay tanımayan ve onu selahiyetsizlikte son mertebeye kadar indiren şahıs olarak heykelleşen bir remzdir. Başyüce, her davranışıyla ve işiyle milletin görünürde en ahlaklı, en bilgili ve en akıllı ferdi olduğunu beyan eder. Yüceler kurultayının koyduğu kanunlara karşı aykırı emir veremez ve vermez, lakin her emri, kanunu tamamlayıcı ayrı bir kanun hükmündedir. Kanunun bir şey söylemediği yerde Başyücenin sözü katidir. Başyücenin bir emriyle hükümet değişir. Hükümetin her noktası onun adına iş görür, kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır. Başyüce her yönüyle ordunun başıdır, başbuğ ise başyücenin vekilidir.

Mukaddes mizan önünde her şeyden ve herkesten fazla köleleşen Başyüce, islamın ulülemr diye isimlendirdiği içtimai idare ve icra makamını, bu makama nefs ve hırs karıştırmayan ve kendi öz nefsaniyeti bakımından yok olan ideal ferddir. Başyüce temsil ettiği hudutsuz hakikatin altında önce kendisi ezilecek ve sonra bağlı olduğu manalar âleminin temsil sınırları içinde fani şahsını � fani şahsına hiçbir pay vermeksizin- en muhteşem biçimde pırıldatacaktır. Ve bu pırıltı onun değil, bütün milletiyle bağlı olduğu manalar âleminin ve oradan aksederek milletindir.

Her vatandaşın kendisi kadar dert içinde olup olmadığını ve derdinin çaresini elinde bulundurup bulundurmadığını anlamak bakımından, cemiyetin en dertli ve ızdıraplı unsuru olan Başyüceyi her an hesaba çekmeye dair kanuni bir imkânı olacaktır. En küçük bir suiistimal karşısında en büyük cezanın verileceği bu imkân, keyif için çekilmesi yasak olan bir imdat işaret koludur.

Yüceler kurultayı 5 yıllık görev süresi dolan Başyüceyi tekrardan devlet reisi olarak seçebilir. Tekrar seçilmeyen Başyüce yaş haddini aşmamışsa yüceler kurultayındaki yerine geri döner. Görevlerini yerine getirebilme gücü var olduğu müddetçe Başyüce ve diğer yüceler için yaş haddi yoktur. Ölüm, hastalık, çekilme isteği gibi hallerde başyüce kendi yerine geçecek adayı veya adayları bizzat kendisi gösterir.

BAŞYÜCELİK HÜKÜMETİ

Başyücelik hükümeti 1 başvekil ve 11 vekilden oluşur. Vekil tabiri başyüceye izafetledir. Her birinde üçer müsteşarlık olan vekaletler, memur olduğu vazife bütününün birkaç vekalet çapında en girift ve dolgun iş sistemini belirtir.

� Maarif Vekâleti: �İlim ve Güzel Sanatlar�, �Halk Terbiyesi ve Evleri� �Umumî Öğretim� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

� Savaş Vekâleti: �Kara�, �Deniz�, �Hava� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

� İktisat Vekâleti: �Sanayi�, �Ticaret�, �Ziraat� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

� Maliye Vekâleti: �Bütçe ve Umumî Muvazene�, �Vergiler ve Resimler�, �Bankalar ve İnhisarlar� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

� Sağlık ve Bakım Vekâleti: �İyileştirme�, �Güzelleştirme�, �Çoğaltma� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

� Adliye Vekâleti: �Mahkemeler�, �Islâhhaneler�, �Kanunlar� adlı üç müsteşarlığa bölümlü…

� Matbuat ve Propaganda Vekâleti: �Matbuat�, �Propaganda�, �Turizma� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

� Hariciye Vekâleti: �Şark�, �Garp�, �Haber Alma� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

� Dâhiliye Vekâleti. �Mülkî Teşkilât�, �Belediyeler�, �Umumî İnzibat� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

� Nâfia Vekâleti: �Tesisler�, �Yollar�, �Münakale Vasıtaları� isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

� Düzenleme Vekâleti: �Teşkilât Düzeni�, �İş Düzeni�, �Sigorta ve Tekaüt Sandığı� isimli üç müsteşarlığa bölümlü�

Müsteşarlıklardan her birinin emrinde, günümüzün bakanlık teşkilatına eş genişlikte umumi müdürlükler vardır. Vekâletlerden her birinin kumanda ve kurmay heyetini, 1 vekille 3 müsteşar kadrolaştırır. Bu müsteşarlar kendi aralarında bir iş ahengi belirttikleri gibi, bütün vekâletlerin 33 müsteşarı da hükümet bütününde aynı ahengi belirtmektedir. İster siyaset, ister meslek yolundan gelsin, müsteşarlarda vekillere eş bir terkip ve telif ruhu aranacaktır.

Hükûmetin genel siyasetini, Başvekilin reisliğinde 11 vekilden oluşan Vekiller Heyeti; hükûmetin iş sistemini de, topluca Vekiller Heyetine ve ayrı ayrı kendi vekillerine bağlı olarak, Başvekâlet müsteşarının reisliğinde 33 müsteşardan oluşan Müsteşarlar Heyeti temsil eder. Müsteşarlar Heyeti, daima Vekiller Heyetinin emriyle toplanır.

Din işleri başkanlığı, başbuğluk ve başkurmaylık, mustakil ve hükümet üstü bir yapıya sahiptir. �Başyüce�nin reislik edeceği veya �Başyüce�yi temsilen Başvekilin lüzum göstereceği Vekiller Heyeti toplantılarına, bu iki iş kutbu da, en önemli söz ve fikir hakkıyla katılır.

Temyiz mahkemesi, devlet şûrâsı, muhasebât divanı gibi kuruluşlar, devlet ve hükûmet siyâsetinde hiçbir fiilî mevkii ve hakları bulunmayarak ve bütün hareketiyetlerini sadece kendi mevzuularındaki kanunlardan alarak, daima �Başyüce�ye izâfetle, Vekiller Heyetine karşı her bakımdan müstakildir.

Bütün hükûmet cihazı bütün şubeleriyle, �Yüceler Kurultayı� âzâsının her türlü teftiş ve murakabesine açıktır.

Tüm teşkilatın değişmez unsuru ruh ve keyfiyettir. Geriye kalan her şey bu ruh ve keyfiyet kalıbında bir şekle girmektedir. Teşkilatın ana ölçüsü ise: devlet yönetimi ve cemiyet güdücülüğünün, milletin en seçkin ferdlerinden kurulu bir şûra vasıtasıyla yürütmek ve bu şûrayı en gerçek millet temsilciliği mevkisi bilmektir.

HÜKÜMETİN 11 DAVASI

Başyücelik hükümetinin büyük iman ve dünya görüşüne bağlı olarak temellendirilen 11 ana davası vardır:

� RUH VE AHLÂK DÂVASI: Her şeyin bağlı olduğu ruh ve ahlâk örgüsünün maddî ve manevî iş sahasında, mükemmel ve muazzam tedbir cihazını kurma işi milletin idrakini titizlikle geliştirmek, pırıldatmak ve beslemek gayelerini güder. Bu dâvada Maarif, Matbuat ve Propaganda, Adliye ve Dâhiliye Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� UMUMî İRFAN DÂVASI: Batının ilmini onu taklide ve özentiye bulaşmadan alarak en uzak ve küçük köyden, en yakın ve büyük şehire kadar ve en üstün ve ileri mâna irfaniyle beraber mayalandırma işi… Bu dâvada Maarif, Matbuat ve Propaganda ve İktisat Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� KÖY VE KÖYLÜ DÂVASI: Maddede ve manada harap olan köylüyü her yönden kuşatıcı bir şahsiyet ve asliyet ifadesi altında yoğurma işi… Bu dâvada Mâarif, Dahiliye, Matbuat ve Propaganda, Sağlık ve Bakım ve İktisât Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� ŞEHİR VE UMRAN DÂVASI: Büyük şehir, belde ve (Metropolis) hayatına görülmemiş bir şahsiyet, asliyet ve hususiyet damgasını vurma işi… Bu dâvada Dahiliye, Matbuat ve Propaganda, Nafia, Sağlık ve Bakım Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� ORDU DÂVASI: İmanından, ahlâkından, terbiyesinden, nizâmından, ilminden, âletinden, kılığından, biçiminden, muâşeretinden her şeyine kadar, kemmiyette ne olursa olsun, keyfiyette dünyanın en üstün ordusunu kurma işi… Bu dâvada Başkurmaylıkla, Savaş ve Maarif Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� İÇ İNZİBAT DÂVASI: Huzur ve âsayiş dünyasını bütün bir cemiyette kurma işi… Bu dâvada Dahiliye ve Adliye Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� DIŞ MÜNASEBETLER DÂVASI: Doğunun ve batının tespit edilen karakterlerine ayarlı olarak, ana ideolocyaya tam uygun vaziyette, son derece nazik ve çevik, ve millî menfaat uğrunda en ince tertiplerle örülü olarak adım adım gayesine ulaştırma; ve bu yolda bütün yeryüzü milletlerini bütün kuvvetleri ve zaaflariyle en derin noktalarına kadar keşfetme ve ona göre davranma işi… Bu dâvada Başkurmaylıkla, Hariciye, Matbuat ve Propaganda Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� BÜTÜN NEŞİR VASITALARINI MURAKABE VE HİMAYE DAVASI: Her türlü kitap, gazete, dergi, radyo, sinema, tiyatro, konferans, resim, hulâsa fikir ve ruh şekillendirmeye mahsus her vasıtayı, eşek hürriyetinden kurtarmak ve ondan sonra en ince noktalarından kavrama, destekleme, tutma, cevherlendirme, tesirlendirme ve ana hedefe yöneltme işi… Bu dâvada Matbuat ve Propaganda ve Maarif Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� İŞ EMNİYETİ VE İŞ SAHALARI ARASINDA ÂHENK DÂVASI: Bütün vekâletler arası faaliyeti âhenkleştirme, millî iş ve memur kitlesinin haklarını koruma, halk şikâyetlerini takip ve mercilendirme ve büyük devlet teşkilâtını düzenleme işi… Bu dâvada Düzenleme Vekâleti her vekâletle tam işbirliği halindedir.

� NÜFUSU ÇOĞALTMA, GÜZELLEŞTİRME VE SAĞLAMLAŞTIRMA DÂVASI: Nüfusu kemmiyette karınca sürüleri sayısınca çoğaltma, kitleyi insanoğlunun en nâdide çizgileriyle güzelleştirme, sıhhati en yeni ve ileri tedbirlerle koruma işi… Bu dâvada Sağlık ve Bakım, Maarif, Matbuat ve Propaganda, Dahiliye ve İktisat Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

� MİLLÎ SERVET VE İKTİSAT DÂVASI:

Millî serveti artırma yolunda milli bir iktisat ideolocyasına bağlı olarak, içtimaî refahı temellendirme, para ve sermayeyi güdümleme, cemiyeti ve ferdi bütün verim ve alım faaliyeti içinde dengeleme, maddî verim âlet ve cihazlarında en ileri dereceyi tutma ve büyük iş ve kazanç, tediye(ödeme) ve taksim(paylaştırma) adaletini yerine getirme işi… Bu dâvada, İktisat, Maliye ve Nafia Vekâletleri tam işbirliği halindedir.

YÜCE DİN DAİRESİ:

Ülke içinde telkine, ülke dışında da propagandaya memur, din öğretimi, din görevlilerini yetiştirme, kadrolaştırma, ve inceden inceye planlandırılan bu daire Başyücenin emrinde ve Yüceler Kurultayı yanında devletin başlıca istişare merkezidir. Yüce din dairesinin reisi Başyüce tarafından seçilir ve İslamın ilim ve vicdanını temsil ederek bir çelişme halinde Başyüceye karşı hiçbir tesir altında kalmadan Yüceler Kurultayını hakem tutar.
Yüce din dairesinin ruhu bütün iş dairelerine sindirilmiş olmasına rağmen böyle bir teşkilat mesleki ihtisas sahasını kurmak ve denetlemek için vardır. Aynı zamanda Başyücenin şahsında tecelli etmek ve kendi şahsi çerçevesinin mücerret aşk, fikir ve hakikat laboratuarını temsil etmek amacıyla da vardır.
Her noktasıyla İslam dairesinde bulunan sahabi devrinde böyle bir teşkilata elbette ki ihtiyaç yoktur. Ama nerede o erişilmez ideal dünya?

HALK DİVANI

Büyük doğu mefkûresinde halk devlete, devlet de halka hizmet eder. Devlet ve hükümet, ferd ve cemiyet ile alakalı her mevzuda gözünü dört açmış, kulağını halkı dinlemeye adamış ve halkla ilgili hiçbir meseleye kayıtsız kalmamıştır. En ince edep sınırlarına ve ölçülerine uymak şartıyla her türlü hesap sorma hakkı ferdlere verilmiştir. Delilerin çılgınca isteklerinden her türlü dava sahiplerine kadar her meselenin hakkı layık olduğu yere teslim edilecektir. Bu teslim edişin de manivelası, başyücenin şahsına bağlı olan bir iş şubesi ile senenin belli başlı günlerinde kurulan �Halk Divanı�dır. Başyücelik sarayında kurulan bu divan, söyleyecek sözü olan veya seyirci olarak katılmak isteyen herkese açıktır. Halk divanında söz alan herkes, davasının Başyüceye gelinceye kadar ilgili makamlarda bu davanın takip edilip edilmediğinden, doğruluğu ve halisliğinden mesuldür. Bu yolda en küçük bir riyakârlık, yalancılık �milletin fikir, hürriyet ve dava hakkını suiistimal� suçunu ortaya çıkarır ve kişiyi en acı mahkûmiyete sürükler. Buna karşılık, doğru olmak ve daha önceden takip edilip neticelendirilmemiş olmak şartıyla en küçük hak, Başyüce tarafından onaylanır ve sahibi mükâfatlandırılır.
En küçükle iletişim halindeki bir en büyüğün, yani millete hâkim olanın aynı zamanda ona mahkûm ve devlete mahkûm olanın da aynı zamanda ona hâkim olduğu inceler incesi bir ruh ve şekil belirten Halk Divanı, hesap vermesi gereken bir devlet reisini ferdin önüne çıkarak hesap vermeye davet edici ve eğer ki ferd edep ve hak sınırını aşıyorsa da onu mahkûm edici bir çizgidedir. Halk divanında sınırları belirlene edep dairesi içinde ferd haklarını başyüceye karşı gür sesiyle müdafaa edip hak ettiği neticeyi alabileceği gibi, devletin de ferd karşısındaki hakkına riayet edici terazi dengesini görmek mümkündür. Yani bu misli görülmemiş buluşta, hiçbir demokrasyanın varamayacağı ferd hakkıyla, hiçbir totaliter rejimin ulaşamayacağı hükümet hakkı en ince ve adaletli şekilde bir aradadır.

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI

İlim adamları, fen adamları ve sanat adamları zümresinden müteşekkil olan Başyücelik Akademya�sı, doğrunun, iyinin ve güzelin sonsuz arayıcılığı yolunda kadrolaşan ve üstün buluş hamlelerini gerçekleştiren bir yapıya sahiptir. Akademya�nın 3 ana kolu vardır: 1-İlim ve Tefekkür Kolu, 2-Fen ve Keşifler Kolu, 3- Edebiyat ve güzel sanatlar kolu.

Dünya çapında eser ve hüviyet sahibi asker, tarihçi, dinci, hukukçu, iktisatçı, içtimaiyatçı, terbiyeci, ruhiyatçı, riyaziyeci ve her soydan mütefekkir, akademyanın �İlim ve Tefekkür Kolu�nu şubelendirir. Keşif sahibi doktor, fizikçi, her neviden mühendis ve benzerleri de �Fen ve Keşifler Kolu�ndadır. Aynı üstün vasıflardaki şairi, romancıyı, piyes muharririni, tenkitçiyi ve güzel sanatların başka şubelerine bağlı sanatkârları �Edebiyat ve Güzel Sanatlar Kolu�nda bulabiliriz.

Başyücelik Akademisi, Büyük Doğu mefkûresinin beyin, fikir ve ruh ikliminin en üstün mücerret sahasını belirtirken, bu iklimin aksiyona, iş ve oluşa döküldüğü yer de Yüceler Kurultayıdır. Böylece Akademya, Yüceler Kurultayına girecek olan adaylar zümresinin fideliği mahiyetindedir.

Başyücenin saf irfan meselelerinde danışma çevresi olan Başyücelik Akademyasında âzaları başyüce tayin eder ve âzalar her türlü hayatî ihtiyaçları en iyi şekilde karşılanacak olan bir refah ortamında çalışmalarını sürdürürler, fahrî olarak atanacakları hocalık işinden başka görev kabul etmezler.

Ana gayesi her sahada mücerret ibda çilesi çeken insanları kadrolaştırmak olan akademyanın birinci hedefi; müstesna eserlere imza atan üyelerini emniyet altına almaktır. Bütün zaruri ihtiyaçları karşılanan üyenin biricik borcu da durmak bilmez bir şekilde eserin ve eserlerin en derin doğum sancılarını çekmek, eserini vücuda getirmek ve her ân bir öncekinden daha iyi, daha yeni olanı bulmaktır. Devletin kültür �erkân-ı harbiye�si makamında olan akademyanın resmi hükümet işleriyle alakası bulunmamaktadır. Akademya, Başyüceden alınacak emirler çerçevesinde çalışır veya ona takdim edilecek tasarılar üzerinde durur, görevleri arasında mili dil, ansiklopedyalar, dağıtılacak mükâfatlar, milli tarih, resmi irfan programları ve yetiştirme planları vardır.

Büyük Doğu idealinin örgüleşmiş olan incelikli prensiplerine uymak kaydıyla başyüceliğe ve yüceler kurultayına karşı da mesul olan Akademya bu mesuliyet dışında sonsuz bir serbestlik sahibidir ve memleket kültürünü devamlı olarak izleyen, yönlendiren, canlandıran, ölüm veya çalışmaya engel olacak bir durumla karşılaşmadığı müddetçe fikir, ilim ve sanat fatihliğine yönelten yapısı içinde ahlaki bir leke taşıyan kişilere yer yoktur.

Batıyı taklitten ibaret olan Tanzimat devrinde kurulan encümen-i daniş kurumu, Büyük Doğu mefkûresinin Başyücelik Akademyası karşısında insan ile maymun arasındaki farka denktir. Ve bu farka binaen de insanın ruhunu ve ruha bağlı kültür hayatını ekip biçmek, en nadide irfan meyvesini yetiştirmek bakımından Başyücelik Akademyasından daha keyfiyetli bir kurum bulmak mümkün değildir.

BAŞYÜCELİKTE İŞ ÖLÇÜSÜ

Başyücelik devletinde iş ve meslek sahasına girmeyen faydasız faaliyet şekilleri olamayacağı gibi, dilenciye, işsize, kaçağa, ahlak dışı tertiplerle kazanç sağlayanlara ve başkasının sırtından geçinmeye çalışanlara da yer yoktur ve gaye her ferdin sağlık ve yaş dolayısıyla ortaya çıkan menfi haller dışında, kendi kazanç ve emeğini verim sağlayan bir işe, mesleğe dayandırmasıdır.
İş bulamadığı, iş yapamadığı veya bir işte çalışmak istemediği için boşta gezen bir ferd birinci durumda �Düzenleme Vekaleti� yoluyla devletten iş isteyecek, ikinci durumdaysa aile himayesinden mahrum kaldıysa �Devlet Bakım Evleri�nde yaşayacak, üçüncü durumda ise kafasına vurula vurula iş ve meslek sahibi olmaya yöneltilecektir. Başyücenin oğlu bile olsa hiçbir ferd işsiz ve mesleksiz, baba mirasına dayanarak yan gelip yatma yolunu tercih edemez.
İş ölçüsü ve iş dağıtımını düzenleyen devlet organı, açık ve tabi yollardan bir mesleğe ulaşamayan ferdini maddi-manevi bir incelemeden geçirir ve onun yeteneklerine, mizacına göre amelelikten talebeliğe veya memurluktan rençberliğe kadar uygun olduğu meslek ve iş sahasına yerleştirmek, orada gelişmesini sağlamakla görevlidir. Bu durumda bir zamanlar işsiz gezen bir ferdin, azim ve çalışmayla ileride Başyücelik makamına kadar yükselme ihtimalinin yolu açıktır.

Maddi veya manevi yönden sakat olan ferdin bakacak kimsesi yoksa iyileşinceye kadar veya yaşayacağı ömür mühletince devlet hastanesi, devlet ıslahhanesi veya �Devlet Bakım evleri�nde en kıymetli bir misafir gibi bakıma alınacaktır. Cemiyetin çürük ve tortu kısmı, en şefkatli gizlenme ve bakılma örtüsü altında sokaklardan ve meydanlardan uzaktadır.
Devlet, çocuklara masal anlatma kabiliyetindeki ihtiyardan parmaklarındaki hassasiyet ile hasır iskemle örebilecek köre kadar herkesi kendi durumuna göre vasıflandırmakla görevli olduğuna göre, �Devlet Bakım Evleri� bu işleri yapabilenlere kapalıdır. Bu bakımdan devlet kendi incelikli teşkilatı ve irade mihrakını teşkil ettiği cemiyette aile ocaklarıyla sıkı bir bağlantıya sahiptir.
Aile ocağına sımsıkı bağlı olması gereken o ocaktan kaydığı ve kaydırıldığı nisbette de ebeveyne büyük mesuliyet yükleyici başıboş çocuk meselesinde ise devlet, bu tür çocukları ya onları evlat edinecek sıcak aile ortamına kavuşturur veya bizzat kendi müesseselerinde bu çocukları yetiştirir, hiçbir ferdinin başıboş ve niteliksiz kalmasına izin vermez.

BAŞYÜCELİKTE CEZA ÖLÇÜSÜ

Başyücelikte cezanın amacı öncelikle kişiyi suçtan namütenahi uzak tutmak ve asla yapılmaması gereken hareketlerin yapılamaz olmasını temin etmektir. Ferd, cezaya bakarak cezanın ne kadar ağır olduğunun şikayetinde bulunmayacak, o suçu asla işlememek ve cezaya müstahak olmamak yolunda bir hayat sürecektir.

Bizim cemiyetimizde ve devletimizde kasıtlı olarak adam öldürmenin cezası, cezaya ehliyet sınırları içinde ve belli başlı mazeretler ve müdafaa vaziyetleri dışında istisnasız ölümdür.
Bizim cemiyetimizde ve devletimizde bile bile hırsızlığın cezası, cezaya ehliyet sınırları içinde, istisnasız ve kayıtsız bir kolun kesilmesidir.

Bizim cemiyetimizde ve devletimizde fuhuş ve zina kökünden yasaktır. Fuhuş ve zinanın manası, gayri meşru şekilde kadınla erkek arasındaki cinsî birleşme ve sonra kadınla kadın ve erkekle erkek arasındaki aynı fiildir. Cezası da işleyenin evli, bekâr, rüşd sahibi olup olmamasına göre İslami hükümlerce fevkalade ağırdır. Fuhuş ve zinanın ortaya çıkmasına sebep olan bütün içtimai sebepler dibinden kazınacak ve içtimai çerçevede zuhur etmesine imkân verilmeyecektir. Bu fiilin cezasının verilebilmesi için ev içinin müşahedesi veya fiilin açığa vurulması gerekir ki bu da hemen hemen imkânsızdır. Cemiyetin alenilik planına vurulmayan ve gizli kalan fuhuş ve zina fiilinin cezası, bu fiile devlet, cemiyet, aile ve ferdde engel olucu maddi ve manevi her tedbirden sonra Allah�a aittir. Şüphe ve tahminle kimsenin evi aranmaz, hiç kimse takip edilmez, ev basılmaz. Başyücelik Devletinde resmi ve hususi tek bir umumhane bulunmayacaktır.

İnsan eliyle ceza, Allahın insanlara lütfettiği gizlenme örtüsünün yırtılması ve genel bir ibret temsil etmesi diye anlaşılacağına göre, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün cezaların gözler önüne serileceği ve ibret tablosu haline geleceği şehirlerin ana meydanında bir merasim işkencesi vardır.
Vatan ve davaya ihanet, içtimai emniyeti ve huzuru bozmak gibi Başyücelik Devleti üstün hâkimlerin elindeki takdir hakkı ile bir kalemde ölüme kadar yükselecek cezalardan, sokaklara tükürmek gibi çerden çöpten bedii suçlara kadar her fiilin bu meydanda görülecek hesabı vardır.

Bizim cemiyet ve devletimizin ceza ölçüsü, ferd, cemiyet ve dava hakkı, ahlak, terbiye, güzellik bakımından 10 kişilik oturma yerine 11 kişinin binmediği bir minibüsün, yolda giderken arkasındaki insanların ne yaptığına bakmayan edepli insanların çerçevelediği bir cemiyet ruhunu kurmaya mahsustur ve ferde değil cemiyete acıma esasına bağlıdır.

BAŞYÜCELİKTE UMUMİ MANZARA

Aynı meseleleri farklı bir üslupla ele alalım:
ŞEHİR: Ziynette tavuskuşu kadar süslü, sadelikte güvercin kadar berrak bir müşahhasa sahip olan büyük ve eşsiz metropoliste ferdin ve cemiyetin ihtiyacı olan her türlü müessese mevcuttur ve bu şehri dolduran ruhu ve fiziği mamur insanlar kadrosudur.

KÖY: Köylünün ruhundan başlayan şahsiyet ve imar ölçüsü aynı şekilde köyden tarlaya, elde edilen mahsüllerden fayda sağlanılan hayvanlara, öğretmeninden muhtarına kadar tam bir mükemmeliyet halkası şeklinde kendini gösterir.

MÂBET: Dışı en güzel estetik ölçülerine sahip, içi en temiz ve sade mekân olan mabette ibadet edenler vecd ve aşk dolu ruhlarıyla bir kubbenin altında saf saf dizilmişler ve birliğin en güzel sembolü olmuşlardır.

MEKTEP: Yediden yetmişe cemiyetteki bütün ferdlerin ahlak, terbiye ve usul gergefinde ruhlarının nakış nakış işlendiği, asıl yaratılış gayesinin her noktasını bilmenin şuurunda insanlar yetiştiren en ehemmiyetli eğitim tezgâhı.

YOL: Bütün bir memlekette her noktayı diğer noktaya bağlayan, hiçbir yeri ulaşılmaktan mahrum bırakmayan imar hareketi.

İNZİBAT: Memleketin her tarafında anne şefkatine eş bir üslupla emniyeti sağlayan birim.

ORDU: Saldırış ve korunuşun en ileri teklikle mücehhez, en üstün disiplinle vazife uğrunda gerçek ölümsüzlüğe koşmaya çekinmeyenlerin ahenk ordusu.

SAĞLIK: İnsanın her noktasında parıldayan sıhhatin dikkat ve şuuru.

GÜZELLİK: En şerefli mahluk olan insanı, kökündeki harikulade görünüşe ulaştırıcı tedbirler bütünü.

MAHKEME: Cemiyet içinde en küçük hak ölçüsüne kadar riayet eden ve Allahın elindeki mutlak adalet terazisinin emrinde çalışan mahkeme.

İŞÇİ: Sermayedarın hakkını yediği ve kokmuş Batı cemiyetlerinde nispetle ezilen işçi sınıfı, bizim cemiyetimizde en ahenkli adalet sisteminin emri altında olacak ve hakkı yenmediği için de ruhundaki iman ile kendini seve seve cemiyetin çalışma kolu olmaya adayacak bir yapıya gelecektir.

TÜCCAR: Nefsi menfaatin peşinde koşmayan, sermaye kuvvetiyle malı bir elden bir ele aktarmayan, hasis ve bâtıl tüccar tipinin aksine en helal yoldan istediği kadar kazanan ve her yıl kazancının kırkta birini devlet hazinesine veren ahlak timsali, paranın ona değil, onun paraya hakim olduğu tüccar tipi.

HAZİNE: Ferdin ve cemiyetin bütün dava ve ihtiyaçlarının hak ve adalet kasası.

POLİTİKA: inceler incesi ve uzun vadeli bir planın tezahürü olan ve önce kendisini sonra müspet bilgileri ve aletlerini benimseyip mahrum olduğu ruh planına ulaşmayı ve Batı ile hesaplaşmayı hedef tutan mefkûre.

KAFA: Ruhçu, ahlakçı, cemiyetçi, milliyetçi, şahsiyetçi, keyfiyetçi, nizamcı, müdahaleci, sermaye ve mülkiyette tedbirci…

RUH: İslam ve onun etrafında herşey…

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � KANUN

Başyücelik devletinde ana ölçümüze göre verilen cezanın amacı, ferdleri suç işlemeyi düşünmekten dahi alıkoymaktır. Buna göre belirlenen zorlayıcı sebepler dışında kasıtla hırsızlık yapanın kolu kesilecek, adam öldüren öldürülecek ve hakiki merhamet hırsıza ve adam öldürene değil, her an ruhu kesilen ve öldürülen cemiyete olacaktır. Hırsıza merhamet, gerçek merhamet değildir. Hırsızlık suçu yüzünden kolu kesilen ile bir kaza neticesinde kolunu kaybeden arasındaki fark bilinsin diye hırsızlık suçu yüzünden kolunu kaybettiğine dair bir işaret taşıyacak ve cemiyet içinde kendisine bakan gözlerden en büyük cezayı çekecektir. Hele ki devlet hazinesinin hırsızları fazla olarak taşıyacakları bir işaret ile suçlarının cezasını daha da çekecekler ve hırsızlıklarından sonra yaşayabilirlerse ölümden beter bir hayat süreceklerdir.

Mutlak küfrün cezası mutlak ölüm olduğuna göre, bütün vatan ihanetlerinin cezası, topluluğumuzun bağlı olduğu imana ihanet, yani küfür sebebine bağlanarak ölümdür. Başta komünizma olmak üzere, bu vatanı küfür ve dalaletin emrine verici her telakki ve teşebbüsün cezası, sabit olduğu anda idamdır. İhtikâr, sabotaj gibi her türlü içtimai ihanet, idam sehpasına sürükleyici suçlardır. Yol kesici ve eşkıya da idama götüren suçlar içindedir.

Ana ölçüye bağlı olan kanun ruhumuzun özü şudur ki, mefkûremizin cemiyet teşekkülünde rol oynayacak olan tek kadınla tek erkek kalıncaya kadar bütün toplum tırpandan geçirilecek ve bu hamleden sonra oluşan yeni cemiyetin üstün nizam ölçüsü karşısında uygulanacak olan kanun merhamet ve adalet timsali olacaktır. Aynen Hazreti Ömer�in bir serçinin ölümü karşısında merhametinden gözyaşlarını zapt edememesi ile suç işleyen oğlu bile olsa onu cezalandırmaktan geri kalmayan üstün adaleti gibi.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � ZEVK VE TERBİYE

Ahlak, terbiye ve zarafetin işlendiği bir ruhu davranışlara da nakşetmek davası güden bu emirler zinciri, Yüceler Kurultayından geçip kanunlaşan zevk, terbiye, güzellik hususlarını bütün insanların uygulayacağı bir sistem haline getirinceye kadar en sert zabıta ve içtimai müdahale tedbirlerini alacaktır.

Cemiyet içinde, sokakta, insanın olduğu her yerde hiç kimseyi rahatsız etmeyen, hiç kimsenin gözüne ve ruhuna batmayan, herkese hürmetkâr, maddesi ve manasıyla üstün insan ifadesine kavuşmuş şahısların dışında kalan bütün parazit ve kötülük belirten insanlardan zorla temizlenecektir. Büyük Doğu âleminin cemiyet kadrosunda rastgeldiği insanı tepeden tırnağa gözüyle süzen, hiçbir göz yasağı tanımayan, sokağa tüküren, yerlere çöp atan, edepsiz ve laubali tavır takınan, her yerde itişip kakışan, nefs gemisini kurtarmak amacıyla toplum ahengini ve düzenini bozan, düzensiz, pis, hippi tarzı kılık ve kıyafetiyle başıboşluğu canlandıran ve içtimai birliği bozan, kısaca terbiye, edep, zevk, mana, muaşereti görgü, güzellik ölçülerini zedeleyen her türlü eda, tavır, hareket ve biçim sakatlığını temsil eden hiçbir fert bulunmayacaktır. Bu menfi kalıpta olan bir ferd, derhal yakalanacak ve bu çirkin hareketleri kökünden kesici kuvvette bir terbiye,, zevk, görgü ve güzellik dersi verilerek bir cezaya çarptırılacaktır. Bu mevzuda en küçük bir menfiliğe bile müsaade edilmeyecek ve suçlunun tespiti için iki tarafsız şahit kâfi olacaktır ve hâkimlerin huzuruna çıkarılan suçlunun durumu yarım saat içinde neticelenecek be cezası verilecektir.

Ruh kökünden koparıldıktan sonra bin türlü edepsizlik, görgüsüzlük, nezaketsizlik bataklığa batan cemiyeti bu halinden kurtarmak, en üstün terbiye, zevk ve güzellik ruhunu davranışlara kadar sirayet ettirmek, haysiyetli bir inkılabın, ilk ve son şartıdır.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � KUMAR

Herhangi müspet iş ve emek olmaksızın, muhtelif alet ve vasıtalarla tesadüfe dayanarak para karşılığı oynanan oyun olan kumar ve kumar kapsamına giren bütün faaliyetler ( piyango, at yarışları, toto, bahisler vs.) yasaktır. Kumarın başlıca aletleri olan iskambil kâğıdı, zar, rulet, tombala ve ayrıca kumar oynamaya ait bütün aletlerin üretilmesi, satılması, satın alınması, saklanması, yabancı ülkelerden ithal edilmesi kesinlikle yasaktır. İthal eden, satan, satın alan, oynayan, oynatan ve hatta zabıtaya haber vermeyip seyreden herkes kumar suçuna bulaşmıştır ve hepsinin kendine göre tatbik edilecek cezaları vardır.

Bu kanun yürürlüğe girdikten itibaren 3 gün içinde her ferd ve müessese, elindeki kumar aletlerini en yakın polis karakoluna teslim edecek ve bir daha kumar aleti almayacağına dair taahhütname verecektir.
Kumar oynatan kulüpler ya kapanacak veya kumardan sıyrılıp içtimai hizmetler kapsamına giren bir yer hâline gelecektir.
Miskinlik ve kumar yatağı olan kahvehanelerde de kumarla alakası olsun veya olmasın, hiçbir oyun aletine izin olmayacaktır.
Her yönden dokunulmazlığı olan evler, kumar mevzuunda resmi bir izine gerek olmadan teftiş edilebilirler. Memurların araştırması neticesinde suçsuz olduğu tespit edilen evin reisi, hükümetten maddi manevi zararların karşılanmasını talep edebilir.
Evde kumar oynanıyorsa, kumar oynayanlar kadar evde bulunan diğer ferdler de kumar oynayanlar kadar suçludur.
Hapishane, mektep, kışla, hastane gibi resmi topluluk mekânlarında bu mekânların yöneticileri kumar oynanmaması için en sıkı tedbirleri alacaklar ve eğer bir kumar oynayan yakalanırsa, oynayan ve oynatan kadar suçlu kabul edileceklerdir.
Memleketten bu suçu kazımak için, kumar fiilini herhangi bir yerde oynandığını görüp de ihbar etmeyen oynamış gibi suçlu sayılacaktır.
Kur�a şekline dayanan hediye vermeler, karşılıksız hibe şeklinde kaldıkça kumardan sayılmaz lakin katılanlardan belli bir miktar para toplayıp da bu paraları kur�a neticesinde birine vermek tam bir kumardır.

Kumar fiiline her hangi bir şekilde karışan ferd, cezasını çekmeye gönderilmeden önce, bulunduğu yerin halka açık mekanında sabahtan akşama kadar göğsünde �Türk ahlak inkılabının 1 numaralı haini, kumarbaz!!!� yaftasıyla teşhir edilecektir.
Kumar suçunu devamlı olarak tekrarlayanlar, vatandaşlıktan çıkarılır, sınır dışı edilir ve memleketteki bütün hak ve mülkiyetlerinden mahrum edilir.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � İÇKİ VE ZEHİR

Bu emrin yürürlüğe girdiği andan itibaren sarhoşluk verici her türlü içki, uyuşturucu ve keyiflendirici zehir tamamen yasaktır. Sarhoş eden içkiler içinde şarap, rakı, viski, gibi bilinen ve bilinmeyen her türden başka en hafif likörler ve bira da vardır. Çoğu sarhoşluk veren içkinin en küçük zerresi de haram ve yasaktır.
Uyuşturucu ve keyif verici maddelere esrar, afyon, kokain, eroin, eter ve bu gibi maddelerin hepsi dâhildir. Ana ölçü: �Sekir verici her şey haramdır � mealindeki hadisi şerifin dairesi içindedir. Devlet teşkilatında sarhoşluk ve keyiflenme fiiline yardımcı her şey yasak olduğu gibi, bu gibi maddelerin tıbbi kullanımlarını istismar eden ve kötüye kullananlar ölüm cezasına yakın bir suç içindedirler.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � ZİNA VE FUHUŞ

Vatan sınırları içinde zina ve fuhuş her türlü şekliyle yasaktır. Bu fiilin işlenmemesini sağlayacak tek vasıta ise ferd ve cemiyet çapına yayılan İslam telkin ve terbiyesidir.
Toplum içinde mahremiyet belirten mekânlarda birbirine karşı mahrem olan hiçbir çift bir araya gelemez. Bu mekânlar otel, hususi vapur kamaraları, yataklı tren kompartımanları ve benzerleridir. Ferdî zinaya karşı devlet müdahalesi ancak bu fiilin cemiyete sarkması nisbetinde olabilir. Suçunu Allah ile kendi arasında bırakan ferd, peşin bir şüphe ile teftiş edilemez, iz göstermeyeni arayıp bulmak devletin görevi değildir. Asırlar boyunca yanlış anlaşılan İslamî ölçünün hakikati budur ve bizde şüphe üzerine ev basmak yoktur.
Bu emir uygulanmaya başladığı andan itibaren bütün fuhuş müesseseleri derhal kapatılacak ve bu işin mensupları kamplarda toplanacaktır. Bu kamplara fuhuş yapan kadınlar da sevk edilecektir. Kamplara uygulanacak olan muamele ayrı bir emir mevzuudur.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � FAİZ

Faiz, bizim cemiyetimizde her şekliyle yasaktır ve kökünden kazınmıştır. Bu yasağa aykırı bir davranış ana davaya ihanet suçuyla cezalandırılacaktır.
Faizin tarifi şudur: umumiyetle borç olarak alınan ve verilen herhangi bir şeyin, mislinden fazla olarak iadesini peşin bir anlaşma ile iki taraf arasında kararlaştırmak ve bu kararı yerine getirmek. Dini ismi ribâ olan faiz fiili, bugün en ileri cemiyet görüşleri ve iktisadi prensiplerince ezici sermayenin içtimai sınıfları sömürmesi ve oturduğu yerde kendisini besletmesi diye anlaşıldığına göre, bizim her hakikati ezeli bir kıdemle çerçeveleyen ana ölçümüzün hikmeti daha kuvvetle kavranabilir.
Komşusuna ödünç olarak bir tas pirinç verirken yerine bir buçuk tas pirinç isteyen bir insanın hareketi faiz mefhumunun tâ kendisi olmasına karşılık, bir tas pirince karşılık bir tas pirinçten başka isteği olmadığı halde karşılığında hediye olarak ve evvelden bilmeyerek bir çuval pirinç alan insanın faizle en küçük alâkası yoktur. Doğrudan doğruya ticaret ve meşru kâr ise hudutsuz manada serbesttir.
Bankaya yatırılan paralara karşılık da hiçbir faiz alınmayacağı gibi, bankalardan alınan paralara karşılık olarak ancak �masraf karşılığı� ve �iştirak payı� adıyla belli miktarlar verilecektir.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � KAHVEHANE

Memleketimizde kahvehanelerin zararı, belki meyhanelerinkinden beterdir. Zararsız gibi duran bu tembelhaneler köyden şehre kadar her yerde kapatılacaktır.
Mekânın ismi ne olursa olsun, başıboşların toplandığı her yer şüphelidir ve derhal kapatılma emri verilir.
İşsiz olup da tembel gezen veya faydasız iş yapan kişi, cemiyettin kıymetini çalan ve enerji israfı yapan bir hain mevkiindedir.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � KÜLHANBEYLİK

Külhanbeylik, devlete ve cemiyet nizamına karşı ferdî ve zümrevî bir isyan ifadesi ve bu ifadenin çerçevelediği zorbalık tavrıdır. Yeniçeriliğin bozulması üzerine meydana çıkmış ve yeniçeri ocağı kapatılınca bu hâl halk kitlelerinden geçerek sivil bir kılığa bürünmüştür. Her türlü düzene karşı riayetsizlik olan külhanbeylik, efelik ve bu manaya işaret eden her türlü hâl, kökten kazınacaktır. Külhanbeyvâri giyinmek, tavır takınmak, ağız kullanmak yasaktır. Bunların uzak ve yakın benzerleri yakalanarak halk huzurunda cezaları verilecek, toplumdan kazınana kadar en ağır cezalar verilecek ve devlet tarafından adam edileceklerdir.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � VATAN DIŞI

Bu emirle beraber Türk vatanının sadece Müslümanlar ve Türklerden ibaret bir yer haline gelmesi, hain, zalim ve fesat unsurlardan temizlenmesi için her tedbir alınacaktır.
Temizlenecek başlıca hain ve zalim unsurlar dönmeler ve Yahudiler.
Onlardan sonra, hıyanet tabiri kullanılmasa da din ve ruh aykırılıklarından dolayı Rumlar ve Ermeniler ile ufak tefek topluluklar da iklimimizden uzaklaştırılacaklardır.
Sayıları az olmasına rağmen Türk servetinin önemli bir kısmını elinde bulunduran dönmeler, bütün mal ve mülklerine el konulmuş, kendilerine sadece bir yıllık geçim imkânı bırakılmış olarak topluca sınır dışı edileceklerdir. Dönmelerin tarih boyunca göstermiş oldukları yıkıcı faaliyetler bu muamelenin sebebini gösterecektir.
Yahudiler ise hiçbir şeyleri alınmadan sınır dışı edileceklerdir.
Rumlar, Ermeniler ve ufak tefek topluluklar da, ait oldukları toplulukların devletlerine veya istedikleri başka bir devletin himayesine geçecekler ve servetlerine dokunulmayacaktır.
Servetlerini yanında götüren yabancı unsurlar Türk vatanı içinde gayrimenkul sahibi kalamayacak, bunların kıymeti devlet tarafından onlara ödenerek satın alınacaktır.
Türk vatanını hain ve zalim unsurlardan temizlemenin ana ölçüsü: �Ya bizden ol, ya bizden ayrıl� olacaktır. Bizden olması isteği peşinen reddedilecek yegâne sınıfın Yahudi olması, dönmelerin bizden olduğu vehmini vererek aslında bizden olmadığını asırlar boyunca göstermiş bulunmasındandır. Rum ve Ermenilerin bizden olmaları imkânsız değildir, samimiyetle sevk ve idaremize gören her Rum ve Ermeni bizden olur.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � SİNEMA

Batı dünyasının hain bir ticaret gayesiyle bütün pisliklerini kare kare cihana yayan ve tek karesi atom bombasından daha tehlikeli olan cinayet, hırsızlık, rezalet, fuhuş, macera ve başıboşluk filmleri kat�i olarak yasaktır ve yerli yabancı bütün sinema filmleri devletin denetimindedir.
Amerika ve Avrupa�dan alınan filmler, ancak içtimai, ruhi, ahlaki, talimi, bedii bir fayda taşıması ölçüsünde kabul edilir. Yerli ve yabancı filmlerde en küçük menfi tesir yayanlar hususi heyet tarafından yasak edilecektir. Büyük Doğu inkılâbı, sinema şubesini de bizzat himaye ve teşvik edecek, davanın en dokunaklı telkin kürsülerinden biri olarak sinemayı her kötülükten ayıklayıcı ve her iyilikle baştanbaşa kurucu, yepyeni bir buluş ile ihya edecektir.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � DANS

Yabancı bir erkek ile yabancı bir kadının cemiyet içindeki dansları, alenî ve içtimaî bir zina nazariyesinden başka bir şey değildir. Ve dans fiiline dayanılarak memleketimizde yayılan balolar, barlar, diskotekler, gece klüpleri kökünden kazınacaktır.
Karısını ve kızını yabancı bir erkeğin kollarında nazari ve aleni bir zinaya terk eden erkek, bizim anlayışımıza göre bir fuhş ajanından daha aşağılıktır. Bizim cemiyet ölçümüzde dansla göz önünde zinanın birbirinden farkı yoktur.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � PARAZİTLER

Kokuşmuş cemiyetlerin bir unsuru olan dilenci, Büyük Doğu mefkûresinde kendine yer bulamayacak ve dilencilik yapan kişi hemen yakalanarak ıslah edilecek ve insana yakışır bir faaliyete yönlendirilecektir. Gerçekten çaresiz bir insanın gözlerin görmediği bir yerde Allah için birinden isteyeceği yardım müstesna olarak her türlü dilencilik şekli yasaklanacak ve şiddetli takibe uğrayacaktır. Dilenci kılığı bile parazitliğin bir işaretidir ve takip mevzuudur. Çocuklarını ve ailesindeki masum insanları dilenci olmaya iten anne ve babalar, çocuklarının hayatına kıymış olmak derecesinde cezalandırılacaklardır.
Parazitlerin başka bir kolunu oluşturan işsizler, serseriler ve evsizler hemen yakalanarak devlet teşkilatına iletilir ve sahipsiz çocuk, murakabesiz genç, mesleksiz şahıslar da hemen devlet tarafından sahiplenilerek bir mesleğe memur edilirler.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � HEYKEL

Bizde, fanileri putlaştırmak ibaret olan heykel yoktur. Toprak altında çürüyüp gitmiş şahısları taş halinde dondurmak olan heykel, İslamdaki yasağıyla birlikte bizim güzellik ve doğruluk ölçümüze sığmayacak bir komiklik ve çirkinliktir.
Bir fikre bağlı olmak yerine, fani şahıslara bağlananlar, o fani şahıs öldükten sonra içine düştükleri başıboşluğu heykel dikerek gidermeye çalışırlar ve o heykelin cansız gözlerinden teselli ve yardım umarlar. Hâlbuki bizde taş ve tunç kütleleri, mücerredin manasını nakşeden muazzam abidelerdir. Madde ile gerçekleştirilen süs ve sanat mücerret çizgileri ile meydana çıkar. Şahıslara değil fikirlere bağlı olan biz, şahsın heykelini dikmeyiz, fikrimizi ve gayemizi müşahhas alanda tunca, mermere ve her yere nakşederiz.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � MATBUAT

Bu emrin yayınlanmasından sonra, Matbuat hürriyeti maskesi altında hayvani, nefsani, şeytani cepheleriyle iman ve ahlak çürütücü her yazı yasaktır. Bu yasağa kitap, gazete, dergi, broşür, afiş türünden basın dünyasına dair her şey dâhildir. Bu yayın organlarına yayınlanan yazıların hepsi neşredilmeden önce devletin süzgecinden geçecek, denetlenecek, tasdik edilecek ve ancak ondan sonra halka sunulacaktır.
Diktatörlük rejimlerinde matbuat hürriyetine tahammül yoktur ve amaç diktatörü korumaktan ibarettir. Hak rejimde ise matbuat hürriyetinin ruh ve cemiyet sahasındaki zararlarını engelleme gayesiyle birlikte mukaddes ve münezzeh manalar korunmak kaydıyla şahıslar tamamiyle açıktır. Aynı fikir ve iman bütünü içinde bize zıt ve yanlışlarımızı düzeltici herşey söylenebilir ama �bütün�e dokunulamaz.
Matbuatı bir baştan öbür başa kontrol altında tutacak olan sistemimiz, gün gelip de ideal cemiyet doğduğu zaman evlerin kapısının kilitlenmesine bile gerek kalmayacak safiyet ve keyfiyete ulaştığı vakit, matbuatın kilitleri de sökülecektir. Bu gün gelinceye kadar ise, masona, Yahudiye, komüniste, materyaliste, züppeye, şahsiyetsize, hayvani ve nefsani temayüllere karşı matbuatımızı açık bırakmayacağız. Küfür ve dalalet davranışlarına karşı bir korunma sağlanması için bu mevzuları hakkını vererek ortaya çıkarıp, aydınlatarak anlatacağız.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � YİNE BASIN

Büyük Doğu nizamında matbuat, cemiyetin ahlak ve iman ölçülerine yüzde yüz bağlıdır ve bunlara aykırı tek nokta ihtiva etmez. Başıboş demokrasilerde olduğu gibi fikirsiz cümleden, faydasız yazıya kadar her türlü mide gurultusunu neşretmek yasaktır. Sanat bahanesi ile bir kadının dizini göstermesinden bir sövme kelimesine kadar İslami ahlak, edeb ve terbiye dışı unsurlara tahammül yoktur. Bizde basın, Hazret-i Ömer�e devamlı olarak �Allah�tan kork yâ Ömer� diyen Müslümanın icraatine eştir. Matbuat, cemiyeti has fikirle besleyecek, hakiki sanat ile zevklendirecek ve dünyevi-uhrevi çizgide Müslüman için ehemmiyeti haiz mevzuları derk ettirmek gayesinde olacaktır. Cemiyetimizde sözü ağza tıkamak, fikri vicdana hapsetmek, bir kötülüğe şahid olunduğu halde onun ortaya çıkarılmasını engellemek diye tarif edilecek sansürden eser yoktur. Bizim cemiyetimizde sansür manevidir ve imanımız ruhumuzu denetleyen biricik unsurdur.
Hükümeti tenkid ve teşhire tabii tutmak mümkündür, lakin isnadını ispat edemeyen iftira atmış bir konuma düşer ve gereken cezayı alır.

BAŞYÜCELİK EMİRLERİ � RADYO

Milyonlara seslenen radyo eğitici ve eğlendirici iki şubesiyle birlikte davamızın en tesirli silahlarından biridir. Eğitici olan şube gün boyunca faaliyet gösterecek ve din ile genel kültr etrafında iki dala ayrılacaktır. Din dalında İslamın zahir ve batını olan şeriat ve tasavvuf çizgi çizgi, renk renk bütün hüküm ve hikmetleriyle bir vecd, zevk ve irfan demeti halinde sunulacaktır. Radyomuzun eğlendirici şubesine kadar hakim olan Kuran ruhu ve ahlakı, kendine aykırı, edeb dairesini aşan tek bir sesi mikrofonlarından duyurmayacaktır.
Genel kültür dalında ise sanat, edebiyat, tarih, siyaset, hukuk, iktisat, felsefe, hikmet, fen, müspet bilgiler, ordu, kahramanlık, çocuk, gençlik, köylü, işçi bölümleri en cazibeli ve sanatlı şekilde radyodan sunulacaktır. Kısaca radyo, cemiyetin her sahasında yaşayan bütün ferdler için yaşanmaya değer hayatı öğreten bir mektep olacaktır. Ve televizyon göze hitap ederken, radyo bu işin kulağa hitap eden cephesi olacaktır.

İdeolocya Sınıfı / Reyhan

Doğu Ve Batı Muhasebesi

DOĞU VE BATI MUHASEBESİ

Herhangi bir iddia sahibi olmaksızın ve üstadın İdeolocya Örgüsü eserini daha kolay kavrama gayesi ile hazırladığımız bu çalışmada “ortaya koyduğumuz her türlü kayda değer noktalar üstada aitken, manasını yansıtamadığımız veya yanlış aksettirdiğimiz noktaların hepsi ise kendi nefsimize aittir” anlayışını şiar edindik. Hazırladığımız çalışmamızda üstadın eserine tamamen sadık kaldık. Kitabın orjinalinde aktarılan anlamları biz de sade bir dille ama yine üstadın üslubunu da andıracak tarzda ifade ettik. Ve kitapta çok açık manalara sahip olan veya püf noktayı gösteren bazı cümlelerini aynen aktardık. Genel olarak anlam bütünlüğü sağlamaya ve eserin vermek istediği manayı biz de aynen vermeye çalıştık… Büyük Doğu’nun namütenahi zenginliğine sahip gönüllerine selam olsun…

II – DOĞU VE BATI MUHASEBESİ

1- Batının Doğuya Bakışı

2- Batının Kendisine Bakışı

3- Doğunun Batıya Bakışı

4- Doğunun Kendisine Bakışı

5- Doğuya İnanalım

6- Doğu ve Batı Birarada

7- Batıyı Anlamak

8- Kendi İçinde Batı

9- Kendi İçinde Doğu

10- Batının Buhranı

11- Doğuda Buhran

12- Bizde Buhran

13- Batının Ucuzculuğu

14- Doğunun Ucuzculuğu

1- Batının Doğuya Bakışı

* İlk doğu batı ayrımını yapan batılıdır. Eski yunanda tarih babası herodot’un, kendilerine(Batıya) ve fars dünyasına bakarak aradaki ruh, iklim ve duygu farkına göre sınıflaması: Doğu ve Batı şeklindedir…
* Bir zamanlar arap kavminin kendisine arap ve başkalarına topyekün acem demesi gibi,Yunanlı da kendisine sürekli akın yapan Fars kitlesinden dolayı, karşısındaki herkese barbar sıfatını kondurdu. Yunan’a göre insanlık Yunanlıdan ibaretti.Kendisini yıkmaya gelen herkes ve herşeyse barbardı…
* Yunanlının hüviyetini oluşturan ruhuna-özbenliğine göre bu teşhis, Yunanlı’nın müdafaasında da hücumunda da aynı şeydir.Birinde üstüne gelen diğerinde üstüne gittiği, Barbar…
* Bir cemiyetin inandığı ve bağlandığı değerlere dair bu görüş lüzumlu ve şahsiyet sahiplerine hastır.
* Ve o gün bugün, Batılı, Doğu dünyasını hep aynı daire etrafında bildi. Her ne kadar Doğu’nun kendi içinde zıt ruh iklimleri olsa da, değişimler, çatlamalar ve yepyeni filizler çıksa da… Bu bakışta Batılı, eski Yunan ve Roma’da olduğu gibi, Rönesanstan bu yana Doğuyu şu çerçeveye sığdırdı: Olayları akılla değerlendirmekten uzak, vakaları tahlile ve anlamaya yanaşmayan ve olaylardan kaçan, karanlıklar içinde gezen ve hayaller peşinde dolaşıp ruhuna çekilen ve dış dünyaya alakasını kaybetmekten başka bir sonuç göremeyecek kadar kurabilen enayi ve çaresiz insan kadrosu! Ruh(iç) kısmıyla harikalar, maddi(dış) kısmıyla da vahşetler diyarı. Aklın haysiyetini tanımayan, iç haliyle anlatılmaz derecede kuvvetli dış tarafıyla ise anlaşılmaz zaaf taşıyan beşeriyet kadrosu…
* Batılı, Doğu’nun ruh harikaları ikliminin dış ziynetlerini de, bir zamanlar doğu istikametinden çıkarak Doğu’nun makus kolunu temsil eden atlı adamların vahşet çizgisiyle karıştırır. Bu çizgi, kör ve sağır ham kuvvetten, duygusuz yıkıcılık ve yakıcılıktan ibarettir.
* Rönesanstan sonra batılı dilinde Oryant(Doğu) tabiri, artık bandrollaşmış ve aşağı takım halk gerçeği olarak hep aynı muvazenesiz(dengesiz,dengeyi kaybetmiş) adama işaret olarak giderken, aynı Garbın(Batı’nın) eksik taraflarını ve sahte tesellilerini görebilmiş gerçek münevverleri(yazar ve aydınları), Doğuyu, herşeye rağmen anlaşılmaz derinlik ve şahsiyetini küller altında muhafaza eden, kaba teşhisler çerçevelerine sığmayan bir giriftler ve harikalar ufku, peygamberler yatağı ve ruh iklimlerinin beşiği diye kavramaktan geri kalmadılar. Ama Batı’nın geneli ve ortalama anlayışıyla Batılı, Doğuya en kaydadeğer bakışını Pikadilli’de yakalar. Ve doğuya fantazi planından ve hayalden öteye geçirecek bir bakış getiremez. Bu, Batı’nın, okur-yazar ayak takımına ait basit görüştür.
* Son zamanların Doğulu okur-yazar ayak takımı da, iki dünya arasındaki muhasebe lüzumunun meydana geldiği devirde, ne dostunu ne de düşmanını hesaba çekebilmiştir. Ve bu Batılı okur-yazar ayak takımının tesirine girmiş, dünyayı ve nefsini onun anlayış penceresinden seyretmiştir. Onun çizdiği daireye mahbus kalmış ve nefsini görmezden gelmiştir. İşte Doğu’nun asırlardır giriştiği kısır ve köksüz ıslahat hareketleri, hep bu okur-yazar aşağı takımlarının, çeyrek münevverlerinin eseri olmuştur.
* Batı okur-yazar takımının orta temsilcisi ve hazır bilgi dağıtıclarına göre ise Doğu, fert fert, insani ve içtimai oluşların birlikteliğini ayarlamaktan yoksun, alakadan ve denetleme mekanizmasını kuramayan, fert ve hürriyet değeri bilmeyen, baştakilere karşı boyun eğen sadece birkaç ruhi eda ve renkten ibaret olan koskoca ölçüsüzlük ve şuursuzluk alemidir.
* Batılı okur-yazar takımı(ismi burjuva olan ve son derece kuvvetli bir sınıftır.) kendisini temsil eden münevverinde Doğuyu şöyle ifadelendirir: “Doğulu daima mazide yaşar, bulunduğu hali kavramaya yanaşmaz ve geleceğe bakmaktan korkar. Ne ilmi vardır ne de tenkidi…Dindar olabilir, fakat sebep ve netice arayıcısı ve fikirci olamaz. Neye olsa inanır; ama hiçbir meselede tarif, kavrama ve ispat kaygısına düşmez. Demek ki, o, ne inanılacak şeyi bilir, ne inanılmayacak şeyi… O sadece inanır; bilmez! Tabiata hakimiyeti adına bütün çabası şiir ve büyüyü aşamaz. Aklı hakkıyla kullanmaktan ve aklıyla, maddeyi buluşa erdirmekten yoksundur. Fenlerle barışmaz. Soyutlar aleminde dolaşmasından dolayı Doğulu kafasında hiçbir somut, ispata dayanan unsur bulunmaz. Ve bu yüzden maddi plandaki hakimiyetini sıfıra indirmiştir.”
* “Doğulu, batının madde ve makine keşfini bizzat ruhu ve usulüyle kavramadıkça da daima kabukta ve aciz kalacaktır.”
* Esaretimizin sırrını Avrupalı’dan,yani hakikatin ters temsilinden alacak kadar kıymetli bir ipucu,ihtar ve ibret tablosu…
* Düşünürün son hükmü ise şudur: “Şarklı(Doğulu), saf ilimden, teknikten, dış alemden, dış alem üzerindeki akıl zaferlerinden, fert ve cemiyet ilişkilerinden, sistemli hak ve nizamdan, her türlü riyazi(hesap-cebir) ölçüden, dış alemde birer miyar(kıymetli ölçüye sahip) ve nizam olan her şeyden, bütün şubeleriyle güzel sanatlerdan, edebiyattan mahrum; bunlara malik olmayı istedikçe Garb’ın(Batının) gülünç ve miskin taklitçiliğine mahkum bir insan tipidir.”
* Neredeyse tüm Batılılar gibi dış(maddi) görüş dehasına sahip ve dış ölçüleriyle doğru; içiyle yanlış ve iç(ruh) görüş dehasından uzak olan ve bunu kendilerine aktarabilen Avrupalı, Doğu insanının kendisinden ders alamayacağından emindir.
* Batılı bu görüşünde sadece kendi gözlüğünü değil, doğunun da hastalık çizgilerini ortaya koymuştur. Doğu adına eksiksiz tipin şartlarını kaideleştirmede Doğuya fayda sağlamıştır. Doğu sahte oluş gayretindeki hiçliğini, öncelikli olarak Batının kendi öz nefsine bakışından da anlayabilir.

2- Batının Kendisine Bakışı

* Batının Batıya bakışı,mayonezin içindeki zeytinyağı, limon ve yumurta unsurları gibidir. Kendi kendisini üç esasın kıvamında bulur. Eski Yunan, Roma ve Hristiyanlık… Bu bakımdan Garp, kendi tahlil raporunu hazırlamakta çok kati ve riyazidir. Yunan 1, Roma 1, Hristiyanlık 1 ve neticede kendi tutarı 3…
* Batı, kendisini en ileri mütefekkirlerinden birisinin ağzıyla şöyle ifadelendirir: “Romalılaşmış, Hristiyanlaşmış ve eski Yunan’ın zihni nizamına teslim olmuş her toprak Avrupa’ya bağlıdır.”
* Yine en ileri Batı mütefekkirlerinden birinin kendi ağzından eski Yunanlı şöyledir:”Hakim zeka, ince muhakeme, sağlam bilgi; vüzuh(netlik-açıklık), aydınlık… ” Batılı, kendi düşüncelerininin matematiğini,ölçüsünü ve düşünme usulünü Eski Yunan’dan aldığına inanır. Ona göre Eski Yunan, herşeyi yüksek insana kazandıran, yüksek insanı herşeyin temeli haline getiren, yüksek insandan herşeyi yuğurup şekillendirip son şekline aşikar biçimde getiren bir ahenk müessiridir… Madde ve ruh ilişkisini ilk olarak o telkin etti. Ruhun anlaşılır ve anlaşılmaz yanlarını tahlil ve tenkit melekesiyle, ruhun kendisini müdaafasını hep eski Yunan yaptı. Ve işte bu tefekkür nizamından da ilim doğdu. İlim ki Batının gözünde kendinden emin olma ve biricik zafer alametidir.
* Roma ise, Garplının gözünde “Teşkilatlı ve temelli insan kudretinin ebedi örneği”dir. Devlet, yasa, hareket şuuru, nizam, teşkilat, hakimiyet ruhu… Kısaca “nizam ve aksiyon”dur…
* Hristiyanlık… Batıya göre Hristiyanlık, üç ayaklı tripotun değişmez üç ayağından birisidir. Eski Yunan ve Roma tesirlerinden sonra, Batının muhtaç olduğu hassasiyet, ahlak ve iç alem kaynağı Hristiyanlıktır. Batılıya göre Hristiyanlık, insanın derinliğine doğru kendi iç alemine dalmak, orada mücerretleşmek, bir iç hayat, iç ahlak, iç görüş temsil etmek ihtiyacının ifadesidir. Ruha, en ulvi ve hayati, en doğurucu ve doğurtucu meseleleri arz eder. İmandan, tasdik ve tahkike, iş, fikir, eser ve gaye ile birlikte hayata dair ne kadar madde ve ruh kuvveti varsa bunlar arasındaki tezat ve ahengi hep Hristiyanlıkta bulurlar, o feyzle çözümlerler…
* Yani Avrupalı şöyle der: Eski Yunan, doğa ile insan arasındaki alaka ve münasebet sırrının selim duygu ve düşünceye bağlı zihni tertibini veren biricik kaynak. Roma bu tertibi en geniş hakimiyet ve nizam edasına kavuşturmuş kuvvet şuuru; Hristiyanlık da bütün bu şartların en iç planında, tefsir, hassasiyet ve ahlak merkezi…
* Böylece Avrupalı demek ister ki, o, insanı maddeye hakimiyetle mükellef kılan hendesi bir idrak zevki, bu zevkin imparatorluk teşkilatı ve bütün bunları ta derinlerinde ruhi mizanını yaşatıcı bir iç duygu aleminden ibaret, üç vahidli bir hüviyet yekunudur.
* İsa peygamberin saf ve kamil imanını üçüzleyen Batı, kendi tahlilini de üç unsura irca ederken, eski Yunan ve Roma putlarından aldığı ilhamla, daima satıh üzerinde ve “çokçu” bir mizaç taşıdığını görür de, derinliğine ve “tekçi” bir ruhtan mahrumluğunu anlayamaz.

3- Doğunun Batıya Bakışı

* Şarkın Garba(Doğunun Batıya) üç türlü bakışı vardır: İslamdan önce, İslamiyetin kuvveti içindeki bakışı, İslam kadrosunun zaafa düşmesinden sonraki bakış… Bu üç bakış da Batının oluşma ve gelişme devreleriyle uyumlu.
* Doğunun batıya bakışının ilk devresinde batıyı eski Yunan ve Romanın mevcutu olarak görüyor. Garp, temelinin apaçık olduğu bu devrede etrafına hakim. Şark ise, kendisine asli rengi veren Büyük Zuhurdan mahrum olduğu devrede. Peygamberler koluyla Hak, hayal ve efsaneler koluyla da batıl, fakat ikisinde de müşterek unsur olarak derin ve esrarlı, vahdetsiz ve perişan bir halde. Çin, Hint, İran, Mezopotamya, Küçük Asya ve Şimali Afrika çevrelerini tutan Doğu medeniyetinin tamamı tevhitçi ve putçu cepheleriyle binbir tezat içinde. Fakat cihanı parça parça kendisiyle doldurarak, herhangi bir dünya istikametinden topyekun kendi manasına zıt toplu bir harekete ve Doğu- Batı gibi bir ayrılık ve aykırılık davasına şahit olmayarak eski Yunan üzerine Fars akınlarına kadar devam eder. Doğulu, Batı diye bir dünyaya o zamanlar Farslıların küçük Asya üzerinden eski Yunanları akınıyla sarsmasıyla rastlar. Doğu ve Batı ayrımı birçok manasıyla işte bu çatışmada çıkmıştır. Garplı bunun üzerine Doğuluya Barbar demiştir. Şarklı ise gurur ve kayıtsızlık anlayışıyla Batıya hiç ehemniyet vermemiş ve değerlendirmeye bile tabii tutmamış, eski Yunanı hiçe saymış olma mevkiinde. Büyük İslenderle birlikte Doğulu mağlup, aksiyonunu kaybetmiş ve Batıya bir bakış getirmemenin talihsizliği içerisinde batılı ise zafer yürüyüşünde.
* Romanın karşısında ve baskısında olan Şarklı, Batıya esaret kaderi içinde bakar. Şarklıya göre Roma, Doğuluyu anlayamayan sert ve kaba bir efendi ve maddeyi çok iyi işleten bir ustadır. Doğulu onun karşısında zedelenmiş ve kabuğuna şekilmiş vaziyette olup aradaki yabancılığı koruyan gizli bir şahsiyet ve görüşe sahip.
* Hristiyanlık Batıya Şarklı bir eda ile değil şahsi bir mana ile geçti ve bir devlet ifadesinden gelmediği için ikinci bir Doğu-Batı bölümüne yol açmadı. Bir zaman sonra ise Doğulu kaynağına rağmen Batılı bir mahiyet aldı. Bu anlamda, Hz İsa’nın elindeki hak din, kendi öz devletini kurmadan sadece manalar halinde batıya geçmiş ve putperest Romanın elinde çığrından çıkarılmıştır. Bu, Doğudan Batıya doğru ayrı bir bakış temsil etmez. Fakat Roma katolisması gözlüğünden Avrupalı’nın ebedi sır anlayışındaki sapıklığı ve onun bu gözlükle Doğuya bakışını gösterir. Gerçek isa dini batıyı yıkarken Yunan ve Roma kalıntısı Garp onu kendisine uydurmakta ve asli vahidini korumakta. Bu açıdan da Doğulu büyük tevhid mizacına girememekte. Böyle olunca gerçek İsa dini yönünden o zamanki Batıya karşı Doğulu bir bakış bulamıyoruz. Ama bizzat İsa dinini Batı putçuluğununun suratına bir tokat kabul edebiliriz.
* İslamiyetten sonra İslam içi Şark artık büyük şuur sahibi. İslamiyet her türlü kemiyet darlığından uzak, insanlığa tek ve mutlak vahide davet şeklinde geldi. Eski Yunan ve Romanın yıkılışından sonra Doğu Roma’nın kalışı, Batının ortaçağ karanlığına gitmesini ve Doğu karşısında sadece cılız şekilde kalışını göstermekten başka birşey yapamadı. Doğulu gözünde tükenmeye doğru yol aldı. Bu bakış 7-8 asır devam etti ta ki Rönesans’a kadar. İslamiyetin zuhurundan Rönesansa kadar asli rengiyle Doğunun Batıya bakışı, her sahada üstün adamın sapık ve düşkün insana bakışıyla denktir.
* İslâmiyetçe: “Küfür nerede ve ne türlü olursa olsun tek bir millettir.” İslâmiyet, insanoğlunun topyekûn vazife, memuriyet ve haklarını getirmiş, ruhta ve maddede bütün kemal ölçülerini sımsıkı bir ideolocya örgüsü şeklinde tamamlamış ezelî ve ebedî nizam… Bu nizam, kendisinden olmayan her şeye bâtıl göziyle bakmaya hak sahibidir. İslamiyetten sonra Şarkın Garba bakışı işte bu görüş üzerinedir.
* Şarkın Garba en hazin ve mahkum bakışı bugünkü garbın kıvamlaşma ve teşekkül etme devresi olan Rönesansdan sonradır. Bu da, İslam kadrolarının zaafa düşmesinin sebeblerini çerçeveleyen bedbaht bakış…
* İşte bu son görüş doğunun hepsini içine alan bakışıdır ki, Batının madde hakimiyetini kabul etmek, Doğunun ise bu ezici hakimiyet karşısında tüm zıt vahitleriyle(Budistinden İslam kadrosuna kadar hepsiyle) birlikte tek ve kaba bir Şark bütünü içine sıkışıp kalmasından ibaret mahkumiyet belirtisi. Ve İslam ruhunu, içindeyken kaybedişi…
* Doğunun Batıya en üstün taarruz ve temsil devleti olan Osmanlı’dan başlayarak, 4-5 asırdır, Arabıyla, Acemiyle, Hintlisi ve Çinlisiyle birlikte tüm maddesini ve bütün derisini esir düşüren, ruhunu da adamakıllı bulandıran ve hiçbir nefs muhasebesine yanaşmayan bir gözle Batıya bakmaya başlaması…
* 4-5 asırlık bu son bakıştır ki iyice bünyeleşti, tüm Doğu aleminde dünyasını kaybetmişler sürüsüne, diğer yanda da tesellisini ana şahsiyetini ezmekte arayan beyinsiz taklitçiler ve geçici tedbirciler zümresine yataklık etti.
* Doğunun olanca derdi bu son bakış içindedir.

4- Doğunun Kendisine Bakışı

* Doğulu, öz nefsi üzerinde hususi bir bakışa sahip değildir.Bunun sebebleri arasında kıta bölümleri; İslam, Budist, Brehmen, Mecusi inanışları gibi çoğulculuğu sağlamasında ve vahdeti(tekliği) sağlayıcı unsurların olmayışında.
* Doğunun Batıya son bakışındaki birlik şuuru öz nefsini bilmek, anlamak ve ölçülendirmekten gelen asli bir görüş vahdetinden değil; tek ve yekpare bir düşman karşısında duyulan yılgınlık ve mahkumluk duygusundan doğmakta… Ormanı, beklenmedik bir hayvan basmış ve arslanından köstebeğine kadar her cins, kendisini kaybeder gibi olmuştur. Bu vaziyette arslanla köstebeğe nefsleri hakkında ne düşündükleri sorulamaz.
* Fakat arslan, keyfiyette bütün Doğuyu ve onunla beraber cihanı ve kâinatı nizamlandırıcı İslâm, tek ferdin içine ve topyekûn insanlığın dışına doğru muazzam fetih aksiyoniyle, iki istikamette de nefs murakabesi nazarının kâmil zaviyesine malik bulunmak durumunda…
* İslam’ın kendisini görüşü, kainat görüşüne eş, bütün insanlığı bire irca edici ana kıymet olarak tek gaye etrafında halkalananlara “millet” ismini veren ölçüdür… Gittikçe manası delinen ve kavim anlamında kullanılmaya başlayan millet mefhumu, gerçekte, İslam Bayrağının altında toplananlara mahsus bir isim… Nitekim İslam’a göre iki millet vardır: Müslümanlarla, müslüman olmayanlar. “Küfür tek millettir” düsturu da buna delalet… “Ümmet” Allah Resulünün tâbirleri, “millet” ise tâbiler topluluğunun mücerret kitle isminin ifadesidir. Hz İsa’ya atfedilen “Bizden olmayanlar bize zıttır; bizimle cemetmeyenler dağıtır!” düsturu ile İslam zaviyesinden doğunun doğuya bakışını 15. asra kadar devam etmiş olan tek çizgi üzerindeki aksiyon ruhunu yansıtıcı, kainatta gökyüzünde en uzak noktadan yeryüzündeki en dibe kadar herşeyi kuşatan nizama ait her hesabı verici bir hamleye girişmesi şeklindedir. Yine bu ölçüyle İslâm, Doğuya, kendi zıtlariyle beraber tam olarak dünyayı irca etmekle mükellef olduğu sonsuzluk vâhidinin, mânası madde üstü, ilk mekânı diye bakar. Bu bakışta Batılı en aşağı tipli hayvan yaşayışını canlandırırken Doğulu, ahiret hayatının tüm maddi ve manevi şartlarını kuşatıcı, Yunan’ın aklını ve Roma’nın tecrübelerini kullanıcısı olup hepsini kendi bünyesinde toplamıştır.
* Bu bakış, dört büyük halife, Emevi ve Abbasilerden sonra Osmanlı’da Kanuni Sultan Süleyman’a kadar devam eder. Maddesi ve manasıyla rakipsiz ve her tarafı kuşatıcı bir aksiyon ve ruh yapısı tek potada erimiş ve Doğuya aslin rengi verilmiştir. İslam öncesi Doğu medeniyetlerinde kendi iç bünyelerine bağlı açılımlar olsa da hiç birisi İslam’ın getirdiği nefs muhasebe ve asli renk oluşturma ölçüsünü Doğu’ya rengini verecek çapta başaramamıştır.
* Dalgaya düşmüş bir milyar esrarkeş içtimai enerji bakımından bir kişi bile etmeyeceğine göre, Doğu’nun hele İslamiyetten sonraki Brehmen, Budist ve Mecusi kalabalıklarını da sadece kendilerine has ruh yapısına sahip olduğunu söylemekten başka onların içtimai enerjiye sahip olmadıklarını söylemek lazım.
* Böylece kainat boyu bir aksiyona yataklık eden Doğuya galip ve asli rengini veren İslamiyetin, İslam kadrosunun zaafa düşüp nefsinden şüphelenmesi de Doğunun son zamanlardaki en nazik bakışı olarak ortaya konmalıdır. Durum şöyledir: Rönesansa kadar ötelere hakim nefs görüşünden yaratılmış hiçbir şeye kayıtsız olmama anlayışa kadar ki üstün bakış ve duruş bir anda tersine döndü. Rönesanstan bu yana şu veya bu içtimai ve ruhi müessirler yüzünden Garbın aklı ve akla hakimiyeti önünde mağlubiyet sebebi bir türlü kestirelememiş, eşya ve hadiselere karşı bakışını ve hakimiyetini kaybetmiş, bu yüzden de kendilerinden olanların bazılarını da karşıya(Batıya) kaptırmış, şuursuz, mütevekkil ve sadık bilgisizler topluluğunu oluşturmaktan başka birşey yapamamış muzdarip ve korku dolu nefs bakışı…
* Bu görüşte yer alan, Doğunun karşıya kaptırdığı köksüzler kadrosu da, evine, annesine, babasına yani doğuya yani kendisine utançla ve hakaret gözüyle bakar.
* Bahsini yaptığımız bu köksüzler kadrosunun türemesinin ilk sebebi ise ham yobaz ve kaba softadır. Bu yobaz ve softa sınıfı da bağnazca müdaafa ettiği kışır değerlerin hikmetinden uzak, yeniliklere küfür damgası vurmayı seven ve peygamberin “hikmet müminin malıdır; nerede bulsa alır!” emrine tamamen ters bir tayfadır… Bunlardan burnu halkalı Batı esiri yenilik ve taklit maymunları Doğuya örümcek kafalı diye bakar. Sözde dindarlar ise “ben bunlardan hiç biri değilim!” diye sloganik bir ifadeden öteye gidemez. Gafil,ölgün,yılgın ve baskı altında gizli bir nefs şüphesi içinde bakar.
* Bir tarafta ham yobaz ve kaba softa, diğer yanda inkar yobazı ve kaba taklit softası; ikisi arasında ise boynu bükük ve iktidarsız halk kitleleri Garbın Şarka maddi ve manevi hücumlarına karşı Doğunun düştüğü mahkum nefs görüşünü temsil eder. Bu temsil ise, derinleşerek bir kaç asırdır iyice büyüyen ve İslam alemini bütünüyle kaplayan bir ruh halinde günümüze kadar gelir. Batı heyulası(korkunç hayal)i karşısındaki bu hal, öz nefsindeki gerçeklik ve üstünlüğü bir daha tam bir madde ve ruh imtihanına tabi tutulmaktan alıkoymakta, bir daha kendi kendisini kışır ezberciliği üstünde tefsire dayanmayı imkansız kılmaktadır. İşte, Doğunun Doğuya bakışındaki zaviyelerin en öldürücüsü!..
* Şimdiki haliyle Doğu, İslamdan başka topluluklarıyla bisiklet sürmeyi bilen sirk hayvanları gibi temsilden uzak ve sadece refleks halindeki acizlik şuuru belirtir. İslam kadrosu ise, ruhuna tıkaç sokularak tutukluluk devrine girmiş halde. Haçlı seferlerinden daha tesirli ve tehlikeli olan, ruhumuza yerleştirilmiş bu küçüklük ukdesi birkaç asırdır, özellikle de son bir buçuk asırdır Doğuda, İslam alemindeki satıh inkılapçıları, papağan ve cambazları; Doğunun kendi kendisine, Batının Doğuya bakışından da hakaretli gözlerle bakışını ifade eder. Ve bu hal arta arta günümüze kadar zirvesine varır.

5- Doğuya İnanalım!

* Tüm alemi kaplayan davamızı coğrafya taassubuna esir etmeksizin, onun ilk mekanı olan Doğu’ya sırf antitezimize karşı tutulacak bir mevzu kıymetiyle bakmalı ve herşeyin yani ruhumuzun ordan, doğudan geldiğini bilmeliyiz!
* İnsanın en saf devresinde, daha maddenin insanı körletmeden evvel ruhumuzun ilk ve büyük marifetleri doğuda sahnelendi. Asıl vatandan yere düşünce onu bulduk. ( Asıl vatan, ruhlarımızın yaratıldığı yer olarak anlaşılabilir.)
* İlahi beyana göre, İlk peygamber doğuda bir yere ayak bastı, Nuh peygamber’in gemisi de Doğuda bir yere oturdu, Hz İbrahim, Hz Musa ve Hz İsa. Nefesini hep doğudan üfledi. Ve… Ve Allah’ın sevgilisi ve alemlerin yaratılış hikmeti baş resul de Doğu’nun bir kenarında, bir nefhada kum taneleri içine mermer kubbeler yerleştirdi.
* Davanın, inananlar için inandırma veya inanmayanlar için inanmamasını isteme noktasından uzağız. Şimdi, nasıl ki inanmayanlar bile inananların bulunduğuna inanmak zorunda ise, ruhun da tüm binası ister sağlam ister çürük diyecek olsun, Doğu temelleri üzerindedir. Evet, herşey ama herşey Doğudan gelme. Kudüs de Mekke de, Kabe de orada. İnsanların yüzlerini çevirdiği istikamet hep orada…
* Doğunun asli rengini gösterdikten sonra şimdi şunu diyebiliriz: İnsanoğlu, madde ötesini, mucizeler bahçesinin renk ve ışık yüklü ufkunu yanlız Doğuda buldu.
* Ruhun tüm hak ve batı kutupları hep Doğudadır.
* Batılı savaşcı Aşil’in ölüm okunu topuğundan yemesi onu nasıl ki yere serdi, derinlik sahibi Doğu da aynı şekilde, maddeye seyislik eden aklın okunu yedi ve yere serildi. Doğunun farkedemediği bir sır olarak, öyle bir cüceydi ki, akıl, kendisine verilen devi yere yıkmak imkanı da verilmişti. İlahi cilve, boyuna sırtı yere gelecek olan akla, hisarsız ve silahsız doğunun sırtını yere getirme imtiyazını vermiştir… Ve hicretten birkaç asır sonra Doğunun farkedilmez ahvali olmuştur.

6- Doğu ve Batı Birarada

* Doğu, ruha, Batı da maddeye dürbünün doğru tarafıyla bakmış; Doğu maddeye, Batı da ruha, aynı dürbünün tersini çevirmiştir. Ve Doğu, kuru aklın maddeyi ele geçirmesini dini ve ruhi usul dışı bir bakışla iç aleme mıhlanma sebebine dayanarak içine sindirememiştir. Batı ise hiçbir zamana ruhun maddeye ve ötesine hakimiyet şartını, maddenin dış kalıbına kapanıp kalma mizacı yüzünden denkleştirememiştir.
* Doğunun hareketi bu dünyanın ötesini; Batının hareketi ise bu dünyayı fethetmek oldu. Böylece biri elinden bu dünyayı düşürdü öteki ise bu dünyayı sıkıca kendisine sardı.
* Bu dünya çerçevesinde Batının kazancı besbelliyse de, ebedilik alemindeki zararı, bu dünya göziyle belli değildir. Davaların davası da, işte bu belli olmayandadır. Öyle ki, besbelli bir dış kazanç, derinin yalnız üstünü gören gözlere belirsiz bir iç zararı feda edebilir bir şey gibi gösterdi.
* Ve sonuçta yeryüzünde iki alem yaşadı: Madde fetihlerinin çocuk oyuncağı tesellilerine yapışanlarla; büyük teselliye ait iman kutbu ellerinde olduğu haldebu çocuk oyuncaklarına mahkum, sürünenler… İşte biri ve işte öbürü!..
* Doğu, kendisini teftiş ve murakabe edecek akli mizacı mayalandıramazken Batı da, maddenin basit gururunu yaşarken 20. asra kadar iyice büyüyerek gelen, madde saltanatının kifayetsizliği ve getirdiği hafakanları atlatacak seviyeye ulaşamadı.
* Zaman ve mekan ilişkisinde, zaman aleminin sanatkarı Doğu, sonunda mekan dünyasının zanaatçisi Batıya esir düştü.
* Dava, hesap ve kitabını bilmeyen ve madde kaygısına malik olmaya konak sahibinin, eşya tasarrufunda açıkgöz uşağına nihayet esir düşmesi tarzındaki masallara uygundur.
* Doğu, tüm büyük insanlarıyla tiyatro dekoru gibi sahnenin altına inerken, Batı, kendi büyüklerinin fısıltı halinde söylediği, ruhçuluğundaki mağlubiyeti bir yana, müspet ilimleri ve riyazi kafasıyla sahnenin üstüne çıkması ve bir daha indirilemez oluşunu bildi.
* Doğu ile Batı arasında siyaset, askerlik, ilim, fen gibi her planda usül ve bünye farkı bulunmakta. Doğu, derinliğe inerken genişlikte kaybolarak hayati hatayı yapmakta ve bütün dünyayı ihmal etmekte; Batı, sığlıkta yayıla yayıla derinlik içinde köksüzlüğü ve temelsizliği son asırdaki felaketine adım adım yaklaşmakta. Ve böylece birbirilerinin hakkı birbirilerinde kaldı. Fakat Batı, kuru akıl ve mağrur ilim şirretliğini daima muhafaza etti.
* Neticede,bugün Batı, haksızlığını hak diye gösteren hünerli bir gözbağcı, Doğu da bu gözbağcıya mahkum ve ana hazinesinin anahtarını ceketinin astarı içinde kaybetmiş bir sarsaktan başka birşey değil…

7- Batıyı Anlamak

* Mesele Batıyı anlamak…Davanın en nazik noktası, Doğunun Batıya karşı nasıl bir anlayış tavrı takınacağında…
* Hakikat kaygısı taşıyarak, hiçbir mesafe, sınır ve hudut kaygısı taşımadan bir başka yıldızdan dünyaya bakar gibi inceleyerek…
* Batıyı Doğuyla birlikte tam muhasebe etmiş bir aklın varacağı hüküm şöyle şekillendirilebilir: Batı, bir kuru akıldır ve Allah kuru akla ne kadar hak ve imtiyaz vermişse Batı hepsine malik; ve kuru aklı nelerden mahrum etmişse hepsinden yoksundur.
* Batı, sahip olduğu akıl cevherinin ruhunu da, ekseriyetle plastik dış görünüş, eşyanın dış belirtisini aşmayan bir duygu ve düşünce kıymetinde buldu… Madde ölçülerini aşamayan bir ruh… Batının olanca şevketi de olanca buhranı ve iç zaafı da hep bu ruhta…
* Batının akıl harikası ve ruh handikabını şekillendirirsek, madde idrakine bağlı bir şuurla, bu şuurun çerçevelediği bir his mihrakının etrafında, sadece fâni dünyaya, fâni dünya imparatorluğuna mahsus bir nizam ve marifet temsil ettiği ve ferdin (metafizik – madde ötesi) vicdanını besleyemediğidir.
* Batı, insana, maddeyi en usta şekilde kullanarak fayda yönünü göstermiş ve madde konusundaki erbablığın zemini olmuştur. Bunu kabul etmek zorunlu… İnsan ve hayat ölümlü olmasaydı Batının eksiği olmazdı… Ruh anlayışı olamayan bir dünya, dışının mamurluğu nispetinde haraptır.
* Batının plastik dünya ahengi Eski Yunan ve Latin aşılarken Roma bunu imparatorluk nizamıyla perçinledi. Tahrife rağmen İsa peygamberin nefesinde ise ahlak ve hassasiyet mayasını buldu. Ve maddenin sadece sığlığını öğrenerek Ortaçağ dehlizini geçip en üstün verimine ulaştı. Rönesans ve ardından Yeni çağla birlikte Müspet bilgiler…
* Fakat bu maddedeki zirveye ulaşma kendisini dünya fatihliğine doğru götürürken ruh hegomanyasını alt üst etti, çırpınan ruhuna dayanak arayan dışı ziynetli içi harap bir dev haline geldi.
* Batıyı anlamak, onun, madde plânına hâkim ve ruh plânına mahkûm tezadını en haysiyetli çapta görmekle olur.

8- Kendi İçinde Batı

* Batı, tüm garp milletlerince ayrı ayrı temsil edilmiş tek bir oluş belirtir. Doğu, çok defa aynı duygu ve düşünce mizacına bağlı olsa da dağınık bir manzara arz ederken, Batı zahirde tezatsız bir oluş merkezi içindedir.
* Bu oluşun, bütün sebebleri ve neticeleriyle sabit birkaç dönüm noktası vardır. Batının doğru bir hesaplama ile yapılmış bir bakışı: Eski Yunan ve Roma, Hristiyanllık basamakları; Ortaçağ dehlizi, pek kısa Rönesans saadeti ve 19. asırdan öteye buhran devresi…
* Eski yunan: Batılıya göre, tepeden inme, insan ve cemiyet mucizesi… Roma: Eski Yunandan aldığı ışığa, Latin ruhunda yepyeni bir mizaca taşıyan teşkilat ve nizam abidesi… Hristiyanlık:Batının karşısında apışıp kaldığı ve eski muvazenelerini kaybettiği, yenisi de asırlar boyunca elde edemediği ruh ve hassasiyet kaynağı.
* Ortaçağ: Batının, dünkü gelirinden mahrum, yarınki mirasına namzet fakat herşeyden habersiz; ileride batıya asıl rengini verecek olan derebeyi anlayışının hüküm sürdüğü zülmet tüneli…
* Rönesans-Yeniden Doğuş: Aklın eski Yunanda bulduğu aydınlık ve refaha devrine doğru tekrardan dönüş ve kendisini yeniden özleştirme hareketi olup “aklın zaferi” olarak kabul edilen devredir. Bu zaferin öznesi olan akıl, bir iki devir sonra müspet bilgileri kuşatıcı hale geldi.
* Rönesanstan sonra Batının kiliseye karşı aksülameli, onu, ahlak ve hassasiyet derekesine indirmekte tesellisini buldu. Aklı ve ruhu, rönesanstan bir iki asır sonraya kadar barışık göstermek yönündeki suni çaba 20. asra doğru patladı ve hesaptaki yanlışlığını ortaya koydu. Ve bugün Batının, ruhunu arayan ve kendi felaketininin resmini gösteren halini aldı.
* Batının kendisini üçlü(Yunan aklı, Roma nizamı ve Hristiyanlık) vahide ircasında büyük sermayedarlık hissesinde Eski Yunan’ı, bu sermayeyi işletme ve devletleştirme hakkında Roma’yı ve billurlaşmaya başlayan millet zümleri kalıbında da Latin, Cermen ve Anglo-sakson gruplarını bilmeli ve onları kabul etmeliyiz.
* Batının olusunda, Lâtinler, garplının sâf duygu ve düsünce sarmaş – dolaşları içinde mizacındaki giriftlik ve inceliği; Cermen ve Anglo – Saksonlar, halis bir ruh ve kafa muvazenesi içinde dıs âleme tahakküm ve müsbet fayda ölçüsünü; İslâvlar da, aslî batı kadrosunda, ona sonradan ermeye çalısma ve arkadan gelme hususiyetini canlandırır.
* Batının kendi içinden taşırdığı kısımlarla daha batıda yer alan ve meydana gelen Amerika, Batının kaybolmaya başlayan ruh ve ahengin doğurduğu çileye yabancı, tüm hızını madde planındaki pırıltılardan alan ve henüz buhran yaşacak kadar ihtiyarlamamış bir cemiyet ve kemiyet harikası olarak batının içinde değil kenarında yer alıyor. Batının buhranlı macerasında basit ve sığ; maddeci ve kemiyetçi Amerika’nın yeri yoktur. O sonradan erme ve hazırlopçu, sıhhatini melezlikte bulan, ruh planında iğdişliğe sığınan ve madde oyuncaklarıyla yetinen sırt çevirme tecrübesinin ameli dehası, muhteşem hiçlik…

9- Kendi İçinde Doğu

* Doğu rengini farklı zaman ve mekanlarda en baş temsilcileri ile Çin, Hint, Fars, Arap ve Türk kavimleri ile oluşturdu.
* Japonlar, Doğunun hüviyetinde pay sahibi olmayarak başlangıçta hiçbir yeri olmayan sonlara doğru ise Batıyı kerrat cetveli tarzında ezberleme açıkgözlülüğünde bulunmaktan başka birşey yapamamıştır… Başlangıçta Çin’in ikinci sınıf tabii, sonunda da Garbın ucuz tatbikçisi ve hep aynı dar ve sert ruhun muhafızı… Fakat Batının kuru bir akıl harikası olduğunun farkında ve milli ruhunu koruma noktasında Doğuda örneklik sahibi… Yani Batı oyuncaklarının sırrını aparmakta ve Batı marifetini iflas ettirmekte biricik Doğu örneği…
* Çin, Doğuyu, çağların en eskisinde, yalnız müstesna bir ruh inceliği ve madde nakışı kadrosunda temsil etti. Hint, bu ruhu, en dolambaçlı iç dehlizlere ulaştırdı. Fars, başlangıçta ve sonda derinlikleri genişletti: hususiyle baslangıçta şahsiyetini ise ve maddeye aksettirdi ve
Batıya karsı Doğu İmparatorluğunu kurdu. Arap ezelle ebed arası bir zeminde, kendisinden evvelki ve sonraki Doğunun sistemleşmesine, gerçekleşmesine, mihraklaşmasına sahne oldu. Türk de, evvelâ, bozkırların dış yüzüne benzeyen kapanık ruhuyla, hiçbir kap içinde şeklini bulamıyan kızgın ve hırçın bir mâyi gibi, Doğunun akıcılığını ve hareket hakkını heykelleştirdi; sonra da aynı hareket hakkını, gerçek Doğunun gerçek ruhuna bağlamak nasibine erdi.
* Doğuya Asli rengini vermiş olanların başında Arap, Fars, Türk ve kısmen Hint ve Çin’dir.
* Doğu nihai erişini İbrahim peygamber, hatta Adem babadan başlayarak, bayrak yarışı gibi, son peygambere ulaştırılan müslümanlıkta buldu.
* Böylece Doğu, gelmiş geçmiş tüm dinleri bir yana bırakıp en üst basamakta yer alan İslamla mazisini ve istikbalini kadrolaştırdı. Batının ve tüm dünyanın karşısına çıktı.
* Doğunun bu son tekevvünü(oluşumu) ile bütün eski inanışları bir yana bırakıp, maddenin ötesine hakikat köprüsünü bağlamıştır. Allah’ın tamamladığı İslam, Doğuyu tamamlamıştır.
* Tarihin başından başlayarak sonsuzluk ülkesinin anahtarı konumuna gelen Müslümanlık, bütün Doğuyu bütün yeryüzü mikyasında özleştirmek davasına memurdur. Yapamadıysa suç nefsinin…
* Ve nihayet, Doğu kimliğinin 3 kutbu kendisini en derin şekliyle hissettirmiştir. Bunlar: İslam öncesinde İran, İslam sonrasında ilk önce Arap sonra ise Türk. Türk, gücü tükenmeye başlayan Doğu’yu Araptan sonra İslam bayrağını Batı’nın merkezine kadar taşımış ve hala Doğunun en canlı milleti halindedir. Bu 80-100 milyon nüfusuna bağlı kemiyet(nicelik) ölçüsüne değil kemmiyet üstü bir keyfiyet hakkından kaynaklı. Ve Türk’ü, Doğu’ya iflası veya ihyasıyla önder olmak nasibine bağlıyor.

10- Batının Buhranı

* Batının buhranı 19. asrın 2. yarısında fark edilir ve 20. asır başlarında bu patlak verir.Döneminin Bodler gibi bazı şairleri de bu felaketin habercileridir.
* Bu buhranı, maddenin her tarafı kuşatmaya başlayıp ruhun, bütün dayanaklarını kaybetmesi diye tespit edilibiliriz.
* 19. asır sonu ve 20. asır başlarında Batı, maddeye o kadar hakimdi ki bu büyüklüğe denk oranda ruh kuşatıcılığına sahip olamamaması ve sahip olduğu iç dünyasının da çözülmeye başlaması, kendi ruhunu belirsiz bir yırtıktan döküle döküle tükenmeye yüz tutmasına sebeb oldu.
* Ve Batı, maddeye hakimiyetini görürken, bunun asıl nizamcısının ruh olduğu ve kendisinin de ruh muvazenesinden yoksun olduğunu hafakanlar içinde sezmeye başladı.
* Bu hal, 19. asırda Niçe’den(melankoli hastası) Angsfilozofi(sıkıntı felsefesi) kurucusu Haydeger’e kadar Garbın tefekkür zincirinde de gözükmeye başladı. Bu şüpheli hal saf ilim ve sanattan müspet bilgilere kadar her sahayı sindirmeye ve kuşatmaya başladı.
* 1.Dünya Harbi ise Batının 1 asırdır içinde mayaladığı buhranının patlaması şeklindedir. Güzel sanatlardan başlayarak her sahada bozulan muvazene ve nizam, batı buhranının 1. dünya harbi ile peçesini düşürmüştür. 2. Dünya harbi ise onun her sahada terakkisinden başka birşey değildir ve tohum birincisindedir.
* Her ikisinde de dış sebepler bahane; iç ve asıl sebeb ise, iç ve yeni bir nizama hasret…
* Çıkan Komünizma ihtilali, Batının buhranını ve çürüklüğünü göstermesi açısından müspet fakat çözüm getirmesi açısından menfi, ruh ve nizam kargaşasını hepsini yıkarak bulma yolundaki en maddi ve suni yol iken, Nanizma ve Faşizma da Greko -latin medeniyetinin selahiyetini tanıyan ve herkesi kendisine bağlama yolundaki nefsanilik psikolocyasıyla Batı buhranını çözeceğine vehmeden aslında ise batının intaharından başka birşey değildir.
* Böylece devletler çapına çıkan bu hal, 2. Dünya Harbi ile ya tam çözüm ya tam ölüm şeklinde son safhasına kadar geldi.
* Batının kurtuluşu adına iki menfi kanatının demokrasya zemininde başlattığı kurtuluş arayışı bir anda şahlanınca bu hareket Batı adamının en büyük nefs muhasebesine, Greko-Latin medeniyetinin asli varislerince el konulmasıyla durdu. Ama bu el koyuş da çözüm olmadı. Kazanan hürriyet kutbu iç yetersizliğinden ötürü çözümsüzlükle başlayıp ve kapitalist-antikapitalis sistemle kendini yeme gayretinin temsilcilerini oluşturmasıyla devam etti.
Hangi dev hangisini yerse yesin buhran onda devam edecek.Zira Batı, makineyi ve aleti emrine vereceği ruhi nizam, ahlak ve iman kutbundan mahrumdur.

11- Doğuda Buhran

* Doğuda Buhran, İslam davasında aşkı ve vecdi kaybetmekle, işin dedikodusunda kalmakla başladı. Önce Arap sonra İran ve Türklerde…
* Bu üç millet dışındakiler herhangi bir tesir ifade etmemekteler. Galip ve aksiyoncu ruhuyla BÜYÜK DOĞU, İslam’dan sonra billurlaştığı için aynı büyüklüğün buhranı da İslam’dan sonradır.
* Doğuda buhran devresi, biri millet. Millet, kendi içinde ve şahlanmış batı karşısındadır. Doğunun muhteşem devri 7. asırdan 16. asır ortasına kadardır. 16. asırdan sonra herşey Türk’ün sahasında en büyük buhranı kaydeder.
* 18. ve 19. asırdan sonra Doğu, Batının gözünde akıl-madde ve dünya şuurunu kaybetmiş; davasızlık, mahkumluk ve gerilik psikolocyası yatağı olup batının muazzam istismar sahasıdır…
* Önce diğer milletleriyle, 16. asırdan sonra da Türk’te patlak veren Doğu’da buhran, İslam saffet ve hikmetini bulandıran Fars ve Bizans tesirinden doğdu. Bu hastalık aynı haliyle genç nesillere de ulaştı. Herşeye rağmen Doğu, tek başına insanlığın tahayyüz hassasını muhafaza etmesini bildi. En genç ve saffetli kavmi olan Türk’ün elinde dünya çapında aksiyona çıktıktan sonra da, aynı bozuk tesirlerle, kendini tamamlayan Batı karşısında hezimete düşmüş ve iflasa uğramıştır.
* Halbuki, Doğu, Batının 15-16. asırda vardığı akıl hakları sınırını 8. asırda aştığı halde bunu sistemleştirememiş ve geri dönmüştür. Batının rönesans günlerinde ise, yobazlar, “Hakikat, müminin kaybolmuş malıdır; nerede bulsa alır!” hadisini hatırlamamışlar.
* Bu haliyle Doğu, önce kendi eliyle kendisini çürütmüş, sonra da elindeki silahları rakibine kaçırmıştır. Hakikat içinde hakikati kaybetmenin “tedavisi zor ruh sar’asına” yakalanmıştır.

12- Bizde Buhran

* Buhranımız iki devre, Tanzimattan evvel 3 asır ve Tanzimattan sonra 1 asır ve küsür sene…
* İki büyük devrelerden her birini de kendi içinde üç hususî dilime ayırabiliriz: Kanunî Süleymandan Dördüncü Mehmede, Dördüncü Mehmedden Üçüncü Selime, Selimden Abdülmecide, 3 dilimli ilk devre… Ve Tanzimattan Meşrutiyete, Meşrutiyetten Cumhuriyete ve Cumhuriyetten bu güne, 3 dilimli ikinci devre…
* Bunu asır ölçüsüyle ifade edelim: 16. Asır sonlarında maraz, derimizin altında ilk köprü başlarını tutar, 17. Asır sonlarında, deri üstüne sızmaya başlar, 18. Asırda deri üstüne çıkar, 19. Asırda tam yerleşir, 20. Asırda da bu müzmin yerleşmenin uydurma devâ tesellileriyle bünyeleştiğini gösterir.
* Buhranımızı ilk büyük devresine ait baş illet ham ve kaba yobazlık, 2. büyük devresinde ise körkütük hayranlık, şaşkınlık ve şahsiyetsizlik…
* Buhranımızın ilk devresinde İslamiyetin vecd ve aşkı yerine yanlış anladığımız dış şekillerine esirdik, 2. devremizde ise Batının oluş sırlarına eremeden yine kabuğuna, dış kısmına esiriz.
* İki devrenin de kahramanı ham ve kaba softalardır. İkisi de hakikatte bir, fakat temayül(yönelme) noktasıyla zıt ve düşmandır. Biri dinin diğeri de küfrün yobazı… Başımıza ne geldiyse hep bunlardan…
* Buhranımızın ikinci devresine ait 3 dönemi hep, hesapsız, kitapsız Batıya hayranlık, hiçbir şeyi müşahede edememe hastalığı şeklindedir.
* İlk buhran devrimizde, nasıl iman vecd ve aşkımızı kaybettikten sonra Batıyı müşahedeye alamadıysak; 2. buhran devrimizde de, batının bir türlü kabuğunu oyamadık ve meyvasına eremedik.
* Ve sonunda buhran devrelerimizden önceki nurlu ruh kökümüzü zayıflatmak yüzünden fikri buhran hengamesini de davet etmiş olduk.
* Bu, Türk’ün ayrıca muhasebesine girişmeden tertiplendirilmesi gereken ilk kabataslak hükümdür.

13- Batının Ucuzluğu

* Batının ucuzluğu İlk emaresini 19. asrın ikinci yarısında gösterir.Bu, 20. asırda azami haddine ulaşır.
* Batıda ilk ucuzluğun habercisi fikriyat, Hegel materyalizmasını Tarihi materyalizma’ya çeviren, köksüz ve kaba bir şekil veren Engels’e irca edilebilir.
* Karl Marks ise, bu görüşün iktisadi ayağını, iş, kazanç, emek, kar gibi gözle görülür dertlere tatbik etti. Bu, dertlerin cemiyetteki öneminden dolayı ucuzluktan uzak gibi olsa da, meselenin dayandığı temek ucuz ve koftur.
* Bu iki adamın, ruh ve ruha dair ola herşeyi maddenin tabiisi kabul etmesi ve hatta gereksiz sayışı; Batı münevverlerinin giriftler alemini, kolay anlaşılır sathi nispetlere feda edişi bu ucuzluğun en keskin örneğidir.
* Marks ve Engels,”Bütün manevi kıymetler baskı altında kabul ettirilen ve semerelendirilen birer vehimden ibarettir!” hükmünün 20. asır başlarında yemiş verecek olan ağacını diktiler.
* 19. asır akli felsefe temayülü Bergson’a rağmen, kontrolsüz madde keşifleriyle gelen zaferden başkasını umursamayan ve metafiziğe tiksintiyle bakmaya çalışan garplı mizacı besledi.
* Maddeci bünyeyi destekleyen ve herşeyi beş duyu ile kavramaya yeltenen, eşyanın özünü aramayı ise boş ve gereksiz bir gayret olarak kabul eden 20. asır akıl mektebi ise metafizik düşmanlığı ile büyük bir amil rolünde oldu.
* “Elektriğin ne olduğunu düşünmeye ve bilmeye lüzum yoktur; gaye onu bir ampul içinde zapt ve istismar etmektir!” hükmü, şüphesiz ki, büyük fikir çapında bir ucuzluğun nasıl sistemleşmek yoluna girdiğini belirtir.
* Çilekeş fikir medeniyetini inkar eden Komünizma, Batıda uygulanma zemini bulunca Garbın ucuzluk zemini de açılmış oldu.
* 1. Dünya Harbinin kıymet yıkıcı yapısı yerine sahtelerini ve ucuzlarını koydu. Ama asıl ve ruhta olanlar hep ukde şeklinde kaldı.
* Nitekim bu korkunç gelişin 19 uncu asırda ilk sar’alı habercileri (Bodler) ve (Rembo) gibi san’at adamları iken, 20 nci asırda da en halis aksülâmelcileri (Blondel), (Bergson), (Haydeger), (Rozenberg) gibi filozoflar ve (Prust), (Valeri), (Morua), (Moryak) gibi san’atkârlardır.
* Komünizma Batı laboratuvarlarında yaftalanıp kendi içinde durağanlaşınca Batıya karşı felaket olmaktan çıkmıştır. Fakat bu, nazari maddeciliğe düşman olmak şartıyla ameli maddeciliğiyle tüm dünyayı yutacak hale gelmiştir. Bu, Amerikadır.
* Ne tezattır ki, maddecilik yatağı Rusya, resmî fikirde maddeci, hususî hayatta (mistik), Amerikalı ise inanışta (antimateryalist) yaşayışta maddecidir.
* Musolini ve Hitler tecrübesi, batının komünizma karşısındaki aksülamelleri olup Amerika kendisini bu zıtlıklardan temizlemiştir. Henüz temizleyemediği ana zıttı komünizmanın nazari maddeciliği karşısında ise ameli maddecilik tavrını takınıyor… Amerika, ucuzluk imparatorluğu kurarken fikri mahkum aleti galip ilan etmiştir.
* Amerika bugün, ihtiyar Avrupa’nın sesini ve iddiasını boğazında düğümlemiş ve kemiyetteki namütenahi ucuzluğunu atom bombasıyla müdaafa edecek hale gelmiştir.
* Yine basitlik ve ucuzlukta en büyük “girift”i ve en ileri “pahalı”yı temsil eden (Aynştayn), asrımızın muazzam ucuzluğuna muazzam dehâsını maddenin nihaî istismarı yolunda kullanmak suretiyle misâl teşkil etmektedir. Artık yeni bir ruh tepkisinin yeni ve mânevî bir atom çekirdeğini infilâk ettirebilmesi, şimdiki Amerika’yı Fransız ihtilâli başındaki haline ricat ettirmek kadar çetinleşmiştir.
* Batının ucuzluğu, Amerika vakasıyla müeyyidelidir. Bunun batıdan değiştirilmesi ise Avrupanın gebe olduğu yeni bir davranışa bağlıdır. Avrupa ölmezse bu davranış gelecektir.
* Şu muhakkaktır ki, Batının ucuzluğu, Doğununkinden çok başka, girift ve hususî sebeplere bağlı… Ve Doğu ucuzcularını mahcup edecek mâhiyette… Doğu, Batı yüzünden ucuzcularla dolmuş, Batı ise kendi yüzünden ve kendi kendisine çürüğe çıkmıştır.

14- Doğunun Ucuzluğu

* Doğuda manevi ucuzluk 16.asırda başlar ve 17. asırda belirginleşir. Başlangıcın aşağı yukarı Rönesansa rastlaması en ince hususiyet…Bu tarihten sonra Doğunun bozulma devri, önce devlet ve ordu sonra her sahada açılmıştır.
* Amil Batıdaki Rönesans değil, doğunun kendi içinde rehavete düşmesi; ve bu uyanışla o uyuyuşun, karşılıklı birbiriyle nispet kurmasıdır.
* Sebebi bağlanamayan ve durdurulamayan bu gerilemenin ruhlarda bıraktığı iz, kendine itimatsızlık ve olayları kışırda değerlendirmek olmuştur.
* Aşk ve vecd kaybolunca tek yapılan, işlerin kabuğuyla uğraşmak oldu.
* Sahnede büyük şahsiyet ifadelerinden hiç kimse kalmadı. Süleyman Çelebi, Âşık Paşa, İbn-i Kemal, Ebussuud Efendi, Mimar Sinan, Fuzulî, Bakî, “Şah-ı âlem” Kanunî Sultan Süleyman, perdeden çekildiler.
* İlk ucuzluk Doğu insanının (Metafizik) plânını çizen din sahasında başladı. Ham yobaz ve kaba softanın zuhuru ve müessiseleşmesi ondan sonradır.
* İkinci bin yılın yenileyici olan İmam-ı Rabbani Hazretleri, sosyal planda dengini bulamadı ve bu işi geleceğe bırakmış oldu.
* Ucuzluk devrine girmiş olan Doğudan alemi, Rönesanstan sonra Türk önderliğindeki temsil kadrosuyla da ucuzluk dağına çarpınca Doğu’nun merkezi düğümü de açılmaya başlamıştır.
* Bu ucuzluğumuz dıştan ziyade içten kaynaklı iken(16 -18. asır boyunca), sonraları asıl ucuzluğu tamamını temsil eden hakiki ucuzcular, Tanzimatçı çeyrek münevverler Doğuya yeni bir yön vermek istediler. Rusya ise Doğuyu bu devrede perişan etmeyi bildi.
* Tanzimatla birlikte sefalet devremiz de başlamış oldu.
* Nesil nesil kahraman diye tanıtılan Mustafa Reşit Paşalar, Şinasîler, Namık Kemaller, Ziya Paşalar, Hâmidler, Mithat Paşalar, daha kimler ve kimler palamudun karaya vurma mevsiminde ortaya çıkan küçük idrakli, küçük esnaf tipleridir.
* Bu ucuzluk, İslam’ın özüne dönmeye muhal diye bakarken İslamı tahkir, Hristiyanlığı ise tazim ediyorlar ve İslam’dan olanı red, diğerinden olanı ise sorgusuz kabul ettiler. Hiçbirşey de içe ve öze inmediler.
* Edebiyat-ı Cedide, en mide bulandırıcı ucuzculuk usurlarının bitpazarı…
* İttihat ve Terakki Cemiyeti, siyasî ucuzculuğun müzelik şaheser nümûnesi…
* Birinci Dünya Harbi sonundaki Türkçülük hareketi, dinin yerine konulmak istenen yeni bir heyecan ve bu mevzuda kopya edilen garplı filozof (Dürkaym) olarak, daha ucuzunun imkânsız olduğu bir iş…
* Nihayet bu vatan, bunca ucuz hareketten sonra kendisini en ağır çilelere talip bir haraketle kurtarması gerekirken ucuzluğun en cüretlisine düşürüldü.
* Şahsiyeti, Fransızların (Lejyon donör) nişaniyle mükâfatlandırılan Tanzimatın Mecellesine
karşılık, boyacı küpü tercüme kazanına sokulup çıkarılmış İsviçreli Türk Medenî Kanunu nedir?
* Aynı kazana bir kerecik sokulup çıkarmakla elde edilen Türk Ceza Kanunu?..
* Kitaplık çap yerine bir cep defterinin tek sahifeciğine yerleştirilen Altıokluk dünya görüşü?..
* Tamtamlar diyarında bile gülünç Parti vecizeleri?..
Broşürlük mikyasta bile esersiz profesörler ve yabancı mütehassıslarla dolu üniversitemiz?..
* Tarih tezleri, dil nazariyeleri?..
Mutlak bir nebatîlik ve ilcaîlik içinde ağzına geleni merdivenvâri altalta yazmak hünerinden ibaret şiirimiz?..
* Kusmuk hâline getirilen musikimiz?..
* Ucuz kalıplar içinde dondurulup modelleştirilen ve ciğerci dükkânına kadar düşürülen (kübik) mimarimiz?..
* Filmciliğimiz, gazeteciliğimiz, tercümeciliğimiz, romancılığımız?..
* Hüküm: Bu ucuzculuktan kurtulmadıkça kurtuluş olamaz!
* Bu ucuzluk, sorumsuz halk yığınları müstesna, Doğu münevverlerinde ve liderlerinde aynı şeydir.
* Şifanın ilk şartı teşhistir. Ve teşhis: Bizde hele Tanzimattan beri, belki de ırkî bir akâmeten ötürü hiçbir büyük tefekkür adamı yetişmemiş, yetişenler büyük ve usta kopyacılık seviyesini aşamamış, bu yüzden mukaddes din, birtakım hamlar ve kabalar elinde son derece ucuzlaştırılmış, bu hal Tanzimata kadar
sürmüş, ondan sonra da büyük ve usta yerine cücelerin cücesi ve acemilerin acemisi kopyacılar elinde Avrupalılık ucuzluğu başlamış ve işte bu hale gelinmiştir.

İdeolocya Sınıfı / Fahri BESNEK

Kanlı Sarık (Eser İncelemesi)

KANLI SARIK

Üstadın 1967 yılında kaleme aldığı Kanlı Sarık isimli tiyatro eseri, tarih sahnesindeki Müslüman Türk’ün rolünü, aksiyonunu, gayesini Anadolu’nun doğusundan başlayıp mekânı daha da hususileştirerek Kars şehrinden tüm yurda tuttuğu ışık ekseninde anlatan bir mahiyete sahiptir.

Olay örgüsünü, Müslüman Türk’ün Anadolu’yu kendine vatan edinmek için ilk olarak tarih sahnesinde giriştiği hamle ile açan ve bu hamleden sonraki devirlerde adım adım ilerleyerek Anadolu’nun kapılarının açılmasının âmili olan maneviyat ikliminin ruhlarda taşınarak Anadolu’ya da intikal etmesini tablolaştıran kitap, bu topraklar üzerinde vuku bulan ve bu topraklardan diğer memleketlere doğru uzanan kemale eren ruhun uzattığı iman elinin, öncelikle kendi içinde başlayan zeval ile dâhili tefessühünü, memleketin yekûnuna yayılan ve doğuda Kars üzerinde mihraklaşan bir terkibini de okuyucusuna sunmaktadır.

Dünya sahnesinde hiç şüphesiz gayesiyle, duruşuyla, diğer insanlara ve devletlere bir nizam ruhu aşılamasıyla tarihe yön veren en önemli devletlerden biri Osmanlı Devleti’dir. Kanlı Sarık piyesinin fikir eksenli sahnesinden sonra gelen aksiyona dair ilk sahnesi, Osmanlı Devleti’nin tohumlarının atıldığı o ilk ânın, Sultan Alparslan’ın Anadolu üzerine yaptığı kutlu seferin anlatılması ile başlar. Kurulduktan sonra en parlak devrinde peygamberler peygamberinin övgüsüne mazhar olabilecek bir aksiyonu gerçekleştirecek raddede manevi ve dini mertebeye ulaşacak olan bir devlete adım adım yaklaşmakla birlikte; çıkış noktaları hep ruhî müessirlere bağlı olan, tarihî akış içerisinde boy gösteren her türlü hadise, Üstadın bizlere anlatmaktan, izah etmekten hiç bıkmadığı bir mefhumu, kaideyi de karşımıza çıkarmaktadır. O kaide ruh ve ruhun bağlı olduğu iman çerçevesinde kendine bir bina kurmuş ve hayata geçen her olayın temelinde yer alan biricik etmen olmuştur. Eşya ve hadiseler üzerindeki hakiki kudret ve tahakküm insanın tohumu olan ruha bağlı olduğuna göre, tarih sürecinde tahakkuk eden olaylar; insanların hangi ruh haletine malik olduğunu, gerçekleştirilen hamlelerin nefse hizmet mi yahut ruhun bağlı olduğu iman uğrunda mı hayat bulduğunu anlamak adına önemli bir yere sahiptir.

Kitabın baştan sona üzerine mercek tuttuğu nokta, ruhtur. İman dolu ruh. En saf ve temiz iman ateşiyle alevlenen tarih seyri, bu ateşin yavaş yavaş sönmesi ile birilikte pörsümeye başlayan, sonunda gide gide ruh kökünden kopmaya yüz tutan bir örgüyü gözler önüne sermektedir. Bu örgü içinde karşımıza kanlı bir sarık çıkacaktır ki, işte o, taşıdığı manayla bu örgünün içinde sıkışıp kalan Müslüman’ın alacağı şekli, döküleceği kalıbı ve yeniden mayalayacağı iman teknesini bizlere gösterecektir.

Kitap, tarihi temsil eden bir ‘ihtiyar timsal’ ve ‘fraklı adam’ ifadesi ile nitelendirilen bir tarih profesörünün karşılaşması ile başlar. Bu karşılaşma mâziye ışık tutacak olan sohbetin kapısını açmakta ve tarih, onun temsilcisi tarafından bizzat işlenmektedir. Mâziye yapılan atıfta tarih mefhumunun temsilciliğini ihtiyar timsal yapmaktadır. Fraklı tarih profesörü ise, hem ilk anda ihtiyar timsale yaklaşımı, hem de müşahhasta taşıdığı frak ile cumhuriyet devri tarihçisini simgelemektedir. Fraklı Adam, istidatı ve tarihi kendi kaleminde evirip çeviren değil, hakikatin payını vererek tarihi dimağlara sunan bir yapıya namzet oluşu ile, ihtiyar timsalin sathı aşarak ötelerde gezinen mâna tahlilleri sayesinde erişmesi gereken tarihçi kimliğine bürünmeye başlayacaktır.

Kitabın ilk sahnesinde ihtiyar timsal ve fraklı adamın karşılaşması, kitapta irdelenen ilk mevzuu da zuhur ettirir.

ÎHTÎYAR TİMSAL — Siz kimsiniz?
FRAKLI ADAM — Tarih Profesörü’yüm! Ya siz kimsiniz?
İHTİYAR TİMSAL — Ben de bizzat Tarih! Tarih’in ta kendisi!…
FRAKLI ADAM — Ben sizin canlı bir şey olduğunuzu sanmıyordum.
İHTİYAR TİMSAL — Her varlık bir yaratıktır. Her yaratık da canlı… Kendisine mahsus bir can sahibi…
FRAKLI ADAM — Siz bizim eserimiz değil misiniz?
İHTİYAR TİMSAL — (Güler) Eğer her gördüğünüz, yahut gördüğünüzü sandığınız, sizin eserinizse, ben de öyleyim… Gören gözle, manzaranın zâtı arasındaki fark!…

Tarihçinin “siz bizim eserimiz değil misiniz?” sorusu ile, tarihçi ve tarih ilmi arasındaki ilişkiler kompleksine doğru bir mercek tutulmuştur. Girift bir bilmece olan zamanın, ağına hapsettiği ve nesilden nesile her insana miras bıraktığı mâzi, tarihçinin elinde şekilden şekle giren bir malzeme midir? Ve tarihi tarihçiler mi yazmaktadır? Tarihi, tarihte derin izler bırakan, bu izleri ya menfi ya müspet sahada vuku bulan bir hamle girişimi esnasında bırakan, tarihe adı ya altın harflerle altın duvarlara yahut bütün kötü temennilerin, kahır dolu sözlerin arasında kara tahtalara yazılan, tarih sahnesinde sivrilmiş şahsiyetlerin ve onların her türlü hamlesinde görünmez imzalar taşıyan diğer kişilerin yazdığını, tarihin ruhunu onların dokuduğunu ve tarihçiye kalanın ise her devrin ve şahsiyetin içinde bulunduğu şartlar çizgisinde maziye ışık tutacak bir ehliyete, salahiyete ve liyakate mazhar olduktan sonra mazi hazinecisi olmak sıfatını üzerinde taşımak ve bu sıfata layık işler yapmak olduğunu en başta söyleyerek bu mevzua giriş yapabiliriz. Tarih zaten mücerret zemine yazılmıştır (ve yazılmaya da devam etmektedir) ve tarihçiye düşen o mücerreti müşahhas sahaya dökmektir.
Hazine dedik. Gerçekten de mazi, dünya yaratıldığından beri insanlığın insanlığa bıraktığı muazzam bir hazinedir. Suyu membaından içmekle şişeden içmek arasındaki fark gibi, tarihçi de mazinin sayfalarında dolaşırken o hazineyi ana kaynağından araştırmak ve ya kaynağa yabancı, zararlı unsurların çöreklendiği bir sahadan çekip çıkarmak arasındaki hayatî tercihi rikkatle yapabilecek derecede mücehhez bir yapıda olmalı ve tarihin bütün insanlığa bırakılan bir hazine olduğunun şuurunda olarak onu örselemeden, bozmadan çıkarmanın metodunu bulmalıdır.

“Gidemediğin yer senin değildir” sözünün kemiyet zaviyesine binaen, tetkik ve tahlil edemediğin, imbiklerden geçirmeyip ruhların önüne seremediğin, yani ulaşamadığın, gidemediğin, bilemediğin, her noktasına nüfuz edemediğin mazi de senin değildir diyerek tarihin soyut manasına, tarihimize ve tarihçimize dair bir gönderme yapabiliriz. Tabi burada ana nokta, tarihi kendi tahakkümü altına alarak ona olduğundan farklı bir şekil vermeye çalışan tarihçinin, yani “tarihi tarihçi yazar” ifadesinin menfi misali olan kişinin teşkil ettiği düğümdür. Kendine has ayrı bir araştırma sahası olan tarihin, tarihçi elinde maddeden manaya, kabuktan öze, zarftan mazrufa intikal edeceği ve ortaya ferdler ve cemiyetler için bulunmaz kıymette bir ibret tablosu, medeniyet kaynağı, genç dimağlardan başlatarak ruh imar edici, hadiseler karşısında tayin edilecek davranış, düşünüş ve hamle şekli, bir milletin tek yumruk olarak bir nokta üzerinde toparlanabileceği ve ana gaye olarak belirledikleri bir hedefe ulaşma noktasında herkesin birbirini tamamlayacağı bir silsilenin teşekkülünde oynayacağı rol şüphesiz, bir mütehassısın hasta üzerinde iyileşmeye yahut günden güne daha da kötüleşmeye doğru giden bir çizgiye vesile olacağı metodlar kadar büyük ehemmiyet taşımaktadır. Milletlerin ve o milletleri oluşturan ferdlerin de ruhi ve manevi anlamda bir sağlıkları vardır ve sıhhati haiz bir cemiyet kurmanın ilk yollarından biri tarihin tam olarak doğru bir şekilde yazılmasından, öğrenilmesinden geçmektedir.

Cemiyetin ruh ve hafıza sahasını teşekkül ettiren parçalardan olan tarih (iman ve imana bağlı âmiller de bu sahanın en önemli unsurlarındandır) bir kültür ve medeniyet mirası taşıması hasebiyle tarihçi eliyle cemiyete ulaşacağı için, bir cemiyetin maziye bağlı olarak gelişen şahsiyet ve karakter ikliminde tarihçilerin payı çok büyüktür. Bu yüzdendir ki bu incelikli işin mesuliyetinin ağırlığı karşında işinin hakkını veren ve tarihi tozlu sayfalardan çıkararak hakikate uygun bir şekilde toplumun önünü tenvir edecek şekilde sunan tarihçi, ‘tarih yazma’ vasfını hak eden bir konuma yerleşmiş olacaktır. Onun dışında, eğrilerin doğru, doğruların eğri gösterildiği bir tarih sisteminden neşet eden, kendini ve mazisini bilmeyen, nereden gelip nereye gittiğinin şuurunda olmayan nesillerin varacağı zelil noktada en büyük pay gene tarihçinin kalemine ve oradan da tarihçinin olmayan vicdanına dayanmaktadır.
Kitabın akışı içerisinde ihtiyar timsal, fraklı adama yazmakta olduğu “Türkiye Tarihi”ni bir köşesinden, doğu cihetinden göstermeyi murad eder ve fraklı adamın ihtiyar timsal yanında tarihin akışı içinde cereyan eden hadiseler üzerinden yapacağı değerlendirmeler, onun, mazinin özüne ve ruhuna sadık kalan bir tarihçi olduğunu gösterir.

Eserde tarihin akışı, Üstadın kitapta geçen ifadeleriyle “doğuya doğru yol açmak gayretindeki haç’ı batıya doğru yürüttüğü hilalle parçalayan ilk Müslüman Türk başbuğu” Sultan Alparslan’ın Kars topraklarında Bizanslıları tepelediği kutlu feth ile başlar. Fetihten önce Sultan Alparslan’ın davudi sesinden, İslam’ın cihat anlayışının mânalarını tüttüren bir nâra yankılanmaktadır Kars toprakları üzerinde:
“Kafirleri berbad eyle Yâ Allah. Tek Muradı yol bulmaktır Batı’ya, muradını murad eyle Ya Allah. Mübarek kıl Türk’e şu Kars ilini, İslam ile âbâd eyle ya Allah. –Amin, amin sesleri-“

Müslüman Türk’ün dünya üzerinde koşturduğu atın ve kuşandığı kılıcın hakiki manasına müteveccih bu şahane duanın ardından Sultan Alparslan’ın sesi bu sefer de hedefe ve hamleye yönelik en keskin işareti yapar:
“Düşman, yurdunu değil, canını kurtarmaktan başka bir şey düşünmeyen korkak adam!… Sen de, yaşamanın iğreti, asıl hayatın din uğrunda ölmek olduğunu bilen eroğlu ersin! Şu kılıcı tutan elimde derman kalmayıncaya kadar çarpışacağım. Dinini, vatanını, başbuğunu seven ardımdan gelsin!”
İslam’a göre insanların üstünlüğü ve kıymeti maddeye, kemiyete, bağlı oldukları kan bağına veya kemiyet ifade eden başka bir unsura değil, başlarını verdikleri davaların mahiyetine göre bir değer ifade etmekte ve bu meyanda Allah ve Resulünün yolunda yapılacak olan hizmetlerin önemi ile birlikte ferdin ve cemiyetlerin kavuşacağı kıymet derecesi bu hamleler ile tayin edilmektedir. Mazimizdeki iman ve aşk eksenli bir aksiyonun göz kamaştırıcı pırıltılarından bir kesit sunan Müslüman Türk’ün Anadolu’ya attığı adımın gayesini mihraklaştıran Sultan Alparslan’ın duası ve sözleri, Allah katında kıymeti haiz hamlenin ve hamleye temel teşkil eden niyetin ulviliği nispetinde eserde işlenmiştir ve bu hakikatin ardından gelen Milliyetçilik meselesine hangi zaviyeden bakılacağına ve hakiki bir milliyetçilik değerlendirmesi yapmak için lazım olan zeminin teşekkülüne dair ilk adım böylece atılmıştır:

İHTİYAR TİMSAL — Kars’ta yerleşen Müslüman Türkler, bir buçuk asır, kendi Hıristiyan cinsleriyle çarpıştılar.
FRAKLI ADAM — Aynı ırktan olduklarının, farkına varmaksızın…
İHTİYAR TİMSAL — Biri ateş, öbürü buz dolu, aynı topraktan iki çanak, aynı şey olduklarını düşünebilirler mi? İş, çanağın toprağında değil, içindekinde…
FRAKLI ADAM — Milliyetçilik dâvasının en nazik noktası!…
İHTİYAR TİMSAL — Öyle bir nokta ki, bembeyaz bir yüzle kapkara bir suratı aynı renge bular da, iki aynı rengi akla kara hâline getirir.
FRAKLI ADAM — Eşler, ne kadar gizlenirse gizlensin, daima birbirine eştir.
İHTİYAR TİMSAL — (Eliyle dikkat işareti vererek) Ama, kemiyette değil, keyfiyette; posada değil, cevherde eş olurlarsa… Eşleri birbirine ters, tersleri de eş yapan ve her şeyi içinde eritip birleştiren kuvvet.. Tarih onun emrindedir.
FRAKLI ADAM — Ruh ve iman…
İHTİYAR TÎMSAL — Ta kendisi!… Türk, bu ruh ve imana erince, Alparslan’ın şahsında heykelleşen Anadolu’yu açma dâvasının karşısında Haçlı Türkleri buldu; ve henüz bütüne bağlayamadığı Kars’ı, 143 yıl bunlara karşı korudu. Tarihin en çilekeş havzası, Kars, 1207 de, Müslüman – Türk’ün domuz sürüsü diye baktığı Ortodoks Türkler’in eline geçti.

(Açılan iç perde… İhtiyar Timsal ile Fraklı Adam, geri geri çekilirler ve aynı noktalarda dururlar.)

Üstadın, ‘ruh deryasının dalgıcı’ (1) ifadesiyle nitelendirdiği Shakespeare’in gene Üstad tarafından bir çok eserinde misal verme noktasında önem arzeden kitabı Hamlet’te, üzerinde duracağımız Milliyetçilik mefhumuna adapte edebileceğimiz şahane bir söz vardır: “Kanımız bir fakat cinsimiz ne kadar ayrı!” Hamlet’in aynı kanı taşıdığı lakin ruh itibariyle birbirine zıt iki kutup olarak ayrılık gösteren amcası ile kendisi arasında yaptığı bu tahlil, Üstadın eserinden iktibas ettiğimiz yukarıdaki parçada incelikli bir şekilde açıklanan Milliyetçilik mefhumunu anlatmamız için de güzel bir çıkış noktası olacak. İslamî çerçevede milliyetçilik; ete, kemiğe, kana, ırsî birlikteliğe göre şekillenen bir yapıyı değil, insanları tek bir noktadan (iman) yakalayıp din kardeşliği yelpazesinde birleştiren ve kardeş olmayan davet eden bir zemini kurmaktadır. Hakiki manada dünya üzerindeki ferdleri birbirlerine yaklaştıran ve ortak bir gayeye baş koyma hamulesini ruhlara yükleyen âmil, biyolojik verasetten değil, ulvî ve manevî meselelerin, mukaddes emanetin, insan için biricik mesele olan sonsuza varma mevzuunun çerçevesini hakiki olarak çizen İslam’dan geçmektedir.

Kanı bir olan fakat ruh, iman ve gaye ekseninden birbirinden ayrılan, zıtlaşan ve birbirlerinin karşısına düşman olarak çıkan Müslüman Türk ile Hristiyan Türk’ün, birinin ulvi ve uhrevi hamlesine karşılık diğerinin nefsi, dünyevi ve süfli hevesleri arasındaki kulvar farkını doğuran biricik müessir, ruhlarını adadıkları gayelerdir. İslam’ın milliyetçilik anlayışına hâkim olan ve birbirinden farklı kavimleri aynı potada eriten “Müslümanlar kardeştir” düsturu, tarihte karşımıza çıkan ve Müslümanların imzasını taşıyan zaferlerin muhtevasında tek bir kavimden değil, birbirini kardeş olarak gören ve imanın tek bayrak altında toparlayıcı kudreti ile cihat ve gaza gayesinde birleşen insanların tablosu ile doludur. O halde milliyetçilik hususunda insanları toparlayıcı etmen Allah’ın dinine sarılmak ve onun adını dünyaya yaymak, her saha üzerinde O’nun hükümlerini tatbik etmek gayeleri etrafında birleşenlerce hakiki manada kendine bir hayat sahası bulmakta ve ötelerin ötesinden gelen emirle birleşen ulvi bir birlikteliğe değil, kavim, soy, sop üzerinde kalanlar ise posa milliyetçiliği yapmakta, milliyetçiliğin kabuğundan öteye gidememekte…
Her şey ruhu anlamakta, ruha gerçek anlamda hayat veren ve ruh kökümüz olan dinin dairesi içinde erimekte ve cevheri posadan süzmekte… Aynı kavimden olmalarına rağmen karşı karşıya gelmeleri ve birbirleriyle savaşmaları yani Türk’ün Türk’le mücadelesi, maddede eş olmalarına rağmen manada zıt kutuplarda olmaları, en net tabirle birisinin İslam ile şereflenerek Allah yolunda yaşamanın ve savaşmanın hakiki saadetine kavuşması, diğerinin ise namütenahi âlemde hiçbir işe yaramayacak olan dünyevi hırs ve ihtiraslarına esir olması ile açıklanır.
Ruhun bağlı olduğu nokta, insanları birbirine bağlayan yahut birbirinden koparan, düşman kılan ne kadar muazzam bir kudrete malik. Hak yola bağlı iseler, hem dünya üzerinde gerçekleştirilen bir dayanışma ve muaşakaya, hem de sonsuz hayattaki yerlerini hazırlayan bir saadet tablosuna; bâtıl kolda iseler hem dünyada akıtılan kan ve gözyaşına, hem de sonsuz azaba müstehak olma yolunda yürüyen bir bedbahtlar ordusu olmaya doğru yürüyen bir beşeriyet… Her şeyde olduğu gibi Milliyetçilik mevzuunda da işin hakikatini bize gösteren İslam’dır ve İslam’ın bildirdiği ölçüden ayrılmadıkça, insanın kendi milletinin en iyiye, en güzele ulaşması ve ulvi yola adanmış bir ömre geçmesi için cehd göstermesi ve bütün bunları diğer Müslüman kardeşlerini de her iki cihanda aziz ve mesut kılmak için yapması, ne muazzam ve kutsî bir aksiyondur…

Tarih sahnesinde aynı ruhtan, eş gayeden nasiplendiği halde birbirinin yolunu kesen yahut yoluna menfi zaviyeden bir engel dikilmesine sebep olan vakalarla da karşılaşmak mümkündür. Eserin ilerleyen bölümlerinde karşımıza önemli tarihi kişiliklerden biri olan Timurlenk çıkar ve onun Altunordu devletini yıkmakla, Altunordu’nun tahakküm altında tuttuğu Moskof’a hayat sahası açmakla ve onun İstanbul’a, kutlu fethin kutlu şehrine musallat olmasına yol açacak ve Osmanlı tarihi içinde en büyük belalardan biri olan Rus belasını devletin başına musallat edecektir. Tarih bu noktadan sonra, Türk’ün şahsında İslam’a kılıç çeken Moskof’un hamlelerine karşı koyan Osmanlıyı izleyecek, bu hamleler zayıf ve çelimsiz iken kökünden kırılmadığı ve yok edilmediği için aşk ve vecd devresinden sonra ruhu zayıflayan ve buna bağlı olarak da toprak üzerindeki hâkimiyetlerini de teker teker kaybetmeye başlayan Osmanlı’nın Moskof karşısında kaldığı acziyeti Kars şehri üzerinden bir kalıba dökecektir. Doğu meselesi çözülmeden ve arkaya tam bir dayanak sağlanılmadan Batıya yüklenmek, doğuyu ve eserin ana mekânı olan Kars’ı geri plana atmak, umumi olarak Osmanlıya, hususi olarak da Kars şehrine yapılan tecavüzün, yıkımın ana etmeni olmuştur.

Eser, yarısına kadar, ihtiyar timsal ve fraklı adamın bir sinema şeridinden izlercesine tarihin basamaklarını adım adım takip eder, Osmanlının son devirlerine kadar vuku bulan hadiseleri ve hadiselerin özü olan mana ve ruh iklimlerini tetkik eder, kitabın bundan sonraki kısmı ihtiyar timsal ve fraklı adamın yerlerini tarih içindeki gizli kahramanlara bırakmasıyla ayrı bir seyir takip etmeye başlar.
Üstadın kitabına isim olarak seçtiği kanlı sarık, kitapta nesilden nesile intikal ettirilen, madde ile tecessüm ettirilmiş bir mana olarak karşımıza çıkar. Tefessüh devrinde bir Moskof baskını esnasında süngülenen göğsünden akan kanı ‘durdursun diye değil, içsin diye’ başındaki sarığını çözdürüp yarasına bastıran Yetim Hoca, şehadet şerbetini içerken, kanlı sarığını da Kars’ı ve Kars’ın bünyesinde İslam’ı muhafaza etmekle memur olan evlad u iyaline yadigâr olarak bırakır. Ölüm ânında Mazlum hocanın kendi şansında bütün bir millete yaptığı tahlil ve tenkid dikkat-i şayandır:

“Nuruna layık, emanetine sadık olamadık. Bu yüzden çekiyoruz.”

Allahın kendine halife olarak seçtiği ve imtihan için dünya üzerine gönderdiği beşer, Allahın mukaddes emanetini muhafaza edebildiği, onu yüceltebildiği ölçüde kendi de yükselmiş, tam aksi bir istikamet izlediği vakit ise, başına binbir türlü belaların, musibetlerin gelmesine engel olamamıştır. İnsanın dünyadaki biricik gayesinin o nura layık olmak ve o emanete sadık kalmak olduğu hakikati düşünülürse, Müslüman devletlerin yükseliş ve batış müsebbiplerini görmek netleşecektir. Bu halde olmasına rağmen Kars halkı, tohumu uzun zaman önce atılan iman ağacını hala ruhlarında muhafaza etmekte ve küffarın bayrağının Kars kalesine dikilmemesi için bütün gücüyle çevresine maddi-manevi bir kalkan teşkil etmektedirler. Kitapta karşımıza çıkan ve Kars’ın manevi atmosferini teşkil eden mübarek şahsiyetlerden Altun Halkanın yedicisi olan Ebûlhasan-i Hırkaanî Hazretlerinin kabri, Kars halkı üzerine manevi olarak ağını örmüş ve yapılan hücumlar karşısında direnme gayretini içlerinde bulan halk, bu manevi gücün geldiği kaynağı o mübarek insanın şahsında bulmuştur. Ebûlhasan-i Hırkaanî Hazretlerinin sandukalarının yanından çıkarılan bir taş, Kars kalesi inşa edilirken temele yerleştirilen son taş olarak kullanılmış ve tamamlanan kale Ebûlhasan-i Hırkaanî Hazretlerinin manevi hamiyetine kendini teslim etmiştir.

Bu manevi atmosferde Moskof’un Müslüman Türk’ün ruh köküne musallat olduğu ve saldırılarını her geçen gün artırdığı demlerde, kanlı sarık, üzerindeki kan ile şehadeti, sarığın dindeki yeri ile de şeriati resmeden bir manaya kadar ulaşır. Vatan kurtulacaksa o imanın yüzü suyu hürmetine kurtulacak ve imanın verdiği kuvvetin kanlı sarıkta temsil edilmesi üzerine dudaklardan şu söz dökülecektir:

“Bir gün Kars’ın adını kanlı sarık koyabilirler. Onu her defa sarık kurtardı.”

(1)Hitâbeler –Necip Fazıl Kısakürek

Üstad Sınıfı / Reyhan

Mukaddes Emanet (Eser İncelemesi)

MUKADDES EMANET

Üstadın bu eserinde kaleme aldığı olaylar, 1. Meşrutiyetin ilanından ( Osmanlı’nın son dönemi ) Cumhuriyet dönemine ve günümüz Türkiye’sinden bugüne kadar devam eden ve hala devam etmekte olan olaylar silsilesinin kısa bir özeti halinde karşımıza çıkmaktadır. Eser, son 150 yıla yakın bir süredir adeta ruhumuzu, maneviyatımızı, örf, adet , gelenek, eskiye dair ne varsa kısaca mukaddesatımızı topyekün tasfiye etmek isteyen ve kısmen de başırılı olmuş bu kişilerin Anadolu insanı ve toprakları üzerinde oynadıkları oyunları apaçık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Mukaddes Emanet, 4 padişahın tahta çıkışlarını görmüş ve Osmanlı-Rus (93 harbi) harbinde cephede aktif olarak rol almış bir baba’nın, Cumhuriyet’in ilanından sonra gelinen son durumda oğluna (Abdullah) yaptığı nasihatleri ve Abdullah’ın da çocukları ve torunları arasında yaşadığı mücadeleyi anlatır. Eserde Baba; Osmanlı’nın son dönemleri ile Cumhuriyet dönemine, oğul (Abdullah) Cumhuriyet’in ilk devirlerinden orta devrine, Abdullah’ın oğlu ve torunları ise Cumhuriyet’in en son devrelerine tekabül eder ve gerek maddî gerekse manevî-ruhî olarak yaşanan değişimi en çarpıcı örnekleriyle gözler önüne serer.

Babasının isteği üzerine, eğitimine köyde kalarak devam eden Abdullah, kendini yetiştirir ve en üst dereceye kadar yükselir. Hatta ilim ve bilgi bakımından köyün en ileri geleni olur. Ancak buna rağmen, oğlu onun sözünü dinlemeyip annesinin de altınlarını çalarak köy enstitüsünde okumaya karar verir ve okur. Oradan tanıştığı sıra arkadaşıyla evlenir, çocuk sahibi olur ve ileride valilik makamına kadar yükselir. Ama o Abdullah’ın gözünde hala adî bir hırsızdan başka bir şey değildir.
Üstad, Mukaddes Emanet’i, bütün insanların anlaması, kavraması, idrak etmesi ve buna bağlı olarak da memur oldukları işleri yapması ve yerine getirmesi bakımından zorunlu bir görev olarak telakki eder:

Kâfir — İnsan nedir?
Mümin — Allah’ın aynası…
Kâfir — Neye memurdur?
Mümin — Mukaddes emanete…
Kâfir — Mukaddes emanet ne demektir?
Mümin —Allah’a ermek sırrı…
Kâfir— Nasıl erilir?
Mümin — Kullukla…
Kâfir — Kulluk nasıl olur?
Mümin —Allah’ın emir ve yasaklarına baş keserek. (1)

Üstad bu durumu bizim zaviyemizden, yani Anadolu insanı gözüyle şu iki satırla özetliyor.
‘’Yüzlerce yıl keşfedilemeyen, hep yabancılar elinde sömürülen, bir türlü kendi kendisinin efendiliğini alamayan Anadolu’nun derdi!… Şuurlandırılamayan dert..
Son birkaç asırdır Batı’nın bizzat kendisi ve onun içimizdeki sadık ajanları sayesinde bilinçli ve sistematik bir şekilde mukaddesat-maneviyat yıkımı tüm hızıyla sürdürülmüştür. Bu hastalığı gören, sahtelikleri anlayan ve bunların canına ot tıkayan ilk padişah 2. Abdülhamid olmuştur. (ama gücü bir yere kadardı ve zamanı yetmedi )

Bu devrelerin en sonuncusunda ise artık iş işten geçmiş ve deyim yerindeyse mukaddes emaneti kökünden devirmek ve bu topraklardan silmek isteyenlerin yaptığı çalışmalar meyvesini vermeye başlamıştır. Yahudi ve masonların işbirliğiyle mukaddesatımızı tasfiye etmeye bu son devrede başlanmıştır. Yani sonun başlangıcı işte bu son devre..

‘’Mezarda kan terliyor babamın iskeleti,
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?’’ (2)

Sadece onlar mı suçlu? Bizim suçumuz yok mu? Asırlarca gafletten uyanamayan bir millet üzerinde elbette oyunlar oynanır, projeler çizilir ve bunlar tatbik edilmeye başlanır. Ama iş işten geçtikten sonra ağlamaktan başka çaremiz kalmıyor maalesef. Tıpkı Endülüs Emevileri’nin son Hükümdarı Abdullah Sagir gibi.. Ülkesi işgal edildikten ve o da ülkeyi terk ettikten sonra, geriye baktığında muhteşem Elhamra Sarayını görünce ağlamaya başladı. Annesi ona tarihe mal olmuş şu sözü söylemişti: Ağla utanmaz, ağla. Erkekçesine vatanını, dinini, müdafaa ve muhafaza etmeyenlere, kadınlar gibi ağlamak yaraşır.

Bizim Abdullah’tan tek bir farkımız var; hala bu topraklar bizim ve bu topraklar üzerinde yaşıyoruz.

‘’O’nun mukaddes emanetini, asırlarca koruduktan, zaman ve mekanın zirve noktasına çıkardıktan sonra, iki felaketli devre halinde, önce hikmetsiz yobaz ve peşinden nasipsiz kafir elinde pörsütülmüş ve çöplüğe atılmış gören Türk, şimdi onu bütün saffet ve asliyetiyle ihya etmek ve bu muazzam hamlenin yeni kaynağı olmak memuriyet ve mesuliyeti altındadır. Evvela kendisine, sonra İslam âlemine en sonra da insanlığa sunulacak kurtuluş iksiri, petrolden evvel sondaj burgusunu, beyin beyin ve yürek yürek daldırıp bu iksiri bulmak. Burada bozulan, burada bozulup bütün İslam âleminde bozulanı, burada düzeltip bütün İslam âleminde düzeltmek! Dava bu. Ve sonra Allah’ın Türk’e bahşettiği tarihi kader tecellisindeki imtiyazla tek noksanı olmayan bir tamamlık içinde Batı’nın karşısına çıkıp ona, yaşanmaya değer hayatın örneğini vermek. Türk şu haline rağmen bu kadar büyük bir teklif aldı. Ve ‘Ya ol-Ya öl’ çizgisinin orta yerinde şimdi, ölüm güdücülerinden sonra hayat güdücülerini beklemektedir’’ (3)

Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik…
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün “dikey”leri “yatay” hale getirecek bir çığlık kopararak “mukaddes emaneti ne yaptınız?” diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik…
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik…
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında “Hakimiyet Hakkındır” düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik… (4)

ABDULLAH — (Başı hafif kalkık) Mukaddes emaneti unutma!…
KIZINDAN TORUNUNUN OĞLU — Allah Allah… Allah… (5)

1) Mü’min Kafir
2) Destan
3) 1400 hitabesi
4) Gençliğe hitabe
5) Mukaddes Emanet

Üstad Sınıfı / Abdulhamid

Nâm-ı Diğer Parmaksız Salih (Eser İncelemesi)

NÂM-I DİĞER PARMAKASIZ SALİH

KUMAR MANEVİ BİR İLLET, ÇARESİ DE ANCAK MANEVİ OLABİLİR diyor Üstad.

1949 yılında Türk Neşriyat yurdunca yayınlanan Nam-ı Diğer Parmaksız Salih, 1948-1949 kış sezonunda İstanbul Şehir tiyatrosunda temsil edilmiş ve “Üstad’ın sahnelenirken durdurulan ve oyundan kaldırılan eserlerinden birisi” sıfatıyla tarihteki yerini almıştır. Bu sıfatla ilgili Mehmet Kısakürek Kaşgar Dergisinin 31. sayısında(Ocak-Şubat.2003,Sh. 144) kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları paylaşır :
” Şehir tiyatroları tarihinde bir kere daha bir eser, sahibi tarafından sahneden indirilmiş. Eseri kim indirmiş biliyor musunuz? Babam Necip Fazıl KISAKÜREK. Eser: Parmaksız Salih. Yanılmıyorsam, başrolü oynayan aktör de Galip Arcan. Necip Fazıl ilk gün gidip bakmış ki kendi eseriyle oynanan oyunun hiçbir ilgisi yok. Ki, Galip Arcan, kendisinin dostu. İtirazları netice vermeyince, indirilmiş. Affetmemiş. Hem de ne diyerek: ‘Bir cins atı, eşek seviyesine indirmiş!’ diyerek, Galip Arcan için. Sanatı söz konusu olunca hassasiyeti bu.”

Bir kumarbazın hayatını anlatan Nam-ı Diğer Parmaksız Salih, sonradan And Film sahibi Yönetmen Turgut N. Demirağ tarafından iki defa filme alınmış ve geniş ilgi görmüştür.

PARMAKSIZ SALİH

Yönetmen : Faruk Kenç
Senaryo : Necip Fazıl Kısakürek
Görüntü Yönetmeni : Kemal Baysal
Oyuncular : Muzaffer Tema, Talat Artemel, Nevin Seval, Melahat İçli, Vahi Öz, Cahit Irgat, Leyla Nil, Nurhan Nur
Yapımevi (şirket) : And Film (Turgut Demirağ)
Konu : Kumarhane sahibi bir babayla, kumara düşkün genç oğlunun öyküsü

İlacı olmayan hastalık diyerek adlandırdığı kumarın, insan hayatını nasıl sardığını ve hastayı kendisine mahkum ettikten sonra bırakıp gittiğini, giderken de insana ait her şeyi beraberinde götürdüğünü Nam-ı Diğer Parmaksız Salih eserinde tüm açıklığıyla ortaya koymuştur Üstad.
İnsana sığınacak bir liman gibi görünen, son çare diye başvurulan çaresiz hastalık, eserde hem Parmaksız Salih’in hayatında, hem de

SALiH — O benim kanımı taşıyor!
MACiDE — Sizin kanınız pis mi?
SALiH — Pis!

dediği oğlunun hayatında tüm açıklığıyla anlatılmıştır.

17 yıldır oğlunu arayan, kumar yüzünden parmağından olan, kumarhane işletmesinin sahibi olmasına rağmen her fırsatta kumarın, onu oynayanlar tarafından görmezden gelinmeye çalışılan yüzünü dile getiren Parmaksız Salih, 22 yıl sonra oğluyla karşılaşır. Hem de hayatını mahveden, oğlunun yüzünü 22 yıldır görememesinin tek nedeni olan kumar illetine bulaşmış bir haldeyken.
Belki bundan sonrasını kurtarabilirim diye Yusuf (oğlu) un peşinden koşar ama geç kalmıştır. Kısa bir zaman önce başkası için Parmaksız Salih’in katkılarıyla hazırlanan tuzağa düşmüş ve
“Ölürsem şerefim temizlenmiş olmayacak. Aynı şerefsizliği sana ve çocuğuma
devretmiş, sonra da bunun dünyadaki azap ve mesuliyetinden kaçmış olacağım! “diyecek kadar herşeyini kaybetmiş halde bulur.
Torunu ve gelini için yapabileceği tek şey kalmıştır. Bunun gerçekleşmesinin tek yolu Salih’in terk-i dünya etmesidir..
Eserin son sahnesinde Yusuf’un, Parmaksız Salih’in oğlu olduğunu ve kurtuluşun yolunu öğrenmesi aynı anda olur.

Eserde, “en canhıraş sebepleri ve neticeleriyle doktor ve ilacı olmayan hastalığı, ‘kumarı’ göstermek” istediğini söyleyen Necip Fazıl, Parmaksız Salih ile ilgili olarak kendisine yöneltilen bir suale şu cevabı veriyor: “Eserde ifadelendirmek istediğim tek dava, bin bir tezad ve bin bir zıt kader cereyanı içinde hakiki fışkırışını bulamamış ve hatta kötülük baskısı altında uyuşmuş bir ruhun, en büyük saike kavuşur kavuşmaz birden şahlanışı; ve tam 55 yıl bilmeden hasret çektiği ve daima istekli yaşadığı ulvî aksiyona şiddetle atılışıdır.”

(Yazıldığı tarih: 1948)

http://www.necipfazil.com/eser17-20.htm

Üstad’ın ,”hasta kumarbazın not defteri” eserinden alıntı

”Bir veliden birkaç satır:

-Ben varlığın her zerresiyle, sağa ve sola kıpırdayamayacak şekilde bir gayeye perçinli olmanın hakikatini bir kumarbazdan öğrendim. Malını, mülkünü, ruhunu ve haysiyetini kumarda tükettikten sonra, ayağındaki eski pantolona ve kalbindeki son şeref zerresine kadar kendini kumara adamakta devam eden bir kimseye sordum: (niçin bu açık felaket yolundan dönmüyorsun?) Ne cevap verse beğenirsiniz: Ben bu yoldan dönemem! Kayıplarımı bana her defa misilleriyle geri verseler, yine ona iade etmeye mecburum. Felaket dediğin şeyin cazibesinden daha çekici bir saadet tanımıyorum! Hiçbir işte bağlılığın bu şekli kumardan çözülüp Allah’a iliştirilecek olsa, gayelerin gayesi gerçekleşmiş olur..
Ben, hasta kumarbaz, veli’nin bu sözüne bayıldım ama onun yakıcı gerçeğine doğru hiçbir adım atamadım.”

Gaziantep devlet tiyatrosunun Parmaksız Salih piyesi için hazırlattığı afiş :

Herkes haziran ayında kabuğuna çekilmişken biz yine sahnedeyiz. Seyirci kaygısı çekmeden, sahne dolacak mı sorunu gütmeden, herşey sanat için sloganıyla yine sahnedeyiz.

Bir duygudur Tiyatro, bir şiir, bir resim, bir müziktir tiyatro, bence tiyatro herşeydir. Bütün sanatı içine alan koskoca bir dünyadır. Tiyatro yaşanılması ve yaşatılması gereken en büyük olgudur.

Tiyatro Bir Yaşam Biçimidir

Necip Fazıl Kısakürek anısına…
PARMAKSIZ SALİH

Bir kumarbazın kumarı nasıl bırakmak zorunda kaldığını, taşıdığı kan yüzünden oğlunun da bu hastalığa nasıl bulaştığını ve onu bu hastalığından kurtarmak için nelere katlanmak zorunda kalacağını anlatan bir oyundur bu.

Necip Fazıl Kısakürek’in yazmış olduğu “PARMAKSIZ SALİH” adlı oyun; Bir kumarcının, oğlunu, işlettiği bir kumarhanede bulması ve oğlunun kumar yüzünden müvekkillerinin dahi parasıyla oyun oynayacak hale gelmesini anlatmaktadır. Oğlunun artık kurtulması mucizedir, çünkü Avukat Yusuf ertesi sabaha kadar 3000 YTL bulmak zorundadır. Borcu 12 bin lirayı aşmıştır. Oğlunun kurtulması avukatlık barosundan kovulmaması, hapislere düşmemesi, şerefi ve en önemlisi torununa iyi bir gelecek için Parmaksız Salih’in ölmesi gerekmektedir. Çünkü Parmaksız Salih’in hayat sigortası diye biriktirdiği 100,000YTL lik bir parası vardır ve varisi oğludur.

Necip Fazıl gibi büyük bir üstadın kaleme almış olduğu bu enfes dram oyunu 25 haziran 2005 günü Gaziantep devlet tiyatrosunda sergilenecektir. Seyir tiyatrosu oyuncularının kendilerine prensip haline getirdiği” ücretsiz” felsefesi bu oyun için de geçerlidir. Herkesin oyun izlemesi ve sanatsız kalmaması düşüncesiyle büyük üstadın ölüm yılı etkinlikleri kapsamında oynanacak olan bu oyuna herkes davetlidir

Oyun adı: Parmaksız Salih

Yazan: Necip Fazıl KISAKÜREK

Yönetmen: İhsan ATA

Işık tasarımı: Gökhan YAKIN

Millî Nizam Davası’nda Necip Fazıl’ın avukatlığını yapan Süleyman Arif Emre bir söyleşide Üstad’ı anlatırken şunları paylaşır:
“Üstad Nam-ı diğer Parmaksız Salih”i yazmak için kumarhaneye gider. İhbar sonucu baskın olur. Ertesi gün bütün Bab-ı Ali’de gazeteler Üstad’ın kumarhanede yakalandığını yazarlar. Tabi Üstad, Seyyid Abdülhakim Arvasi’yi tanımadan kumar oynamıştır. Ancak ondan sonra terk etmiştir. Aleyhinde yazan gazetelere Büyük Doğu’da “Moskova Lağımının İğrenç Fareleri” başlıklı korkunç bir yazıyla cevap verdi. O yıllarda Büyük Doğu dedin mi, akan sular dururdu.”

Dârül Muallimin-i Aliye’de okurken (Yüksek Öğretmen Okulu), Maarif Vekâleti, Avrupa üniversitelerinde tahsile göndereceği ilk Cumhuriyet talebeleri için bir imtihan açar. Necip Fazıl da imtihana girer, iyi derece ile kazanır ve Marsilya’ya Sorbonna Üniversitesine Felsefe tahsili için gönderilir. Marsilya’da Üstad için sadece felsefe hayatı değil bohem hayatı da başlar. Parmaksız Salih eserinin Üstad’ın hayatıyla kesiştiği yer burasıdır. O da Yusuf gibi dünyanın en korkunç sihrini ve cazibesini kumarda bulduğu için kendisini ilacı olmayan bu hastalığın kollarına atmıştır (Üstadın kumara bağlanma nedeninin ruhî çalkantılarından, bitmez tükenmez vehimlerinden bir kaçış, bir anlık da olsa onlardan kopuş, bir nefes alış ve ruhunu doyuracak olan şeyin hasretinin cereyanı içerisindeki büyük sarsılış olduğu da göz ardı edilmemelidir. Bu hususta daha fazla malumata sahip olmak için Üstad’ın O ve Ben ile Babıâli isimli eserleri okunmalıdır) Ama hikâyelerinin sonları farklıdır. Yusuf babasını bulduktan ve her şeyini kaybettikten sonra hastalığın panzehirini bulmuş olur, Üstad ise Efendisi Seyyid Abdülhakim Arvasi’yi tanıdıktan sonra panzehiri bulmuştur.

Üstad’ın “Bence sahne, toprak üstüne tebeşirle çizilen esrarlı bir dört köşe…” şeklinde tarif ettiği tiyatronun bu tanıma uygunluğunun anlaşıldığı eserini okurken, Üstad’ın bu dört köşeyi nasıl ustalıkla kullandığına bir kez daha şahit oluyor insan. Üstad’ın imzasının olması tavsiye edilmesi için yeterince geçerli bir sebep ama yine de Parmaksız Salih’in okunmasını tavsiye etmeyi bir borç biliyorum.

Saygılarımla…

Üstad Sınıfı / Rabia OCAK

Para (Eser İncelemesi)

PARA

Tiyatroyu; sanat şekilleri içinde en büyük keşif olarak gösteren ve ön tarafı açılır-kapanır bir mikap içinde, hayatı, kapana kıstırır gibi yakalamak olarak nitelendiren Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in; Tohum, Bir Adam Yaratmak, Künye ve Sabırtaşı tiyatro eserlerinin akabinde 15 Aralık 1941 yılında nihayete erdirdiği “Para” adlı piyesi, tamamlanmış 15 ve çeşitli nedenlerle yarım kalmış 2 eserden teşekkül eden piyes külliyatının istidad bakımından üst sıralarında yer alır. İlk defa, 1941-1942 kışında, Üstad’ın tiyatro yazmaya başlamasına vesile olan iki çift sözün sahibi, Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye konmuş ve temsil edilmiştir. Halk tarafından büyük alaka ve teveccüh gören “Para”, tez zamanda 21,929 kişi tarafından seyredilmiştir.

İslam davasının encamı bakımından demokrasilere destek olucu politika seyretmesi hasebiyle Üstad’ı sevmeyen Peyami Safa, “Para” nın intihal olduğuna dair isnatta bulunur. Sonucu “fiyasko” olan bu meseleyi Üstad’ın kaleminden okuyoruz:

“…..İkinci Dünya Savaşının ilk yıllarında Babıâli üç kampa bölümlü… Kendi tabirlerince “hak ve hürriyet cephesi” demokrasileri tutanlar, Nazi’lere yapışmaya kalkanlar ve Sovyetlere ümit bağlayanlar… Mistik Şair, bu üç grubu, hava – civacılar, muhteris köleler ve dirilişsiz ölüm davetçileri diye vasıflandırıyor; bunlardan herbirinin rakibinde keşfettiği marazın tek devasını İslâmiyette buluyor; ve buna rağmen İslâmın zaferi noktasından, Batı âleminde faydalanılacak zaaf plânını elden kaçırmamak için biricik politikayı demokrasilere destek olmakta görüyor ve ona göre, çalakalem, yazıyor, yazıyor.
Uzun zaman (liberal) geçindikten sonra sola kayar gibi olup şimdi doğrulan ve bu defa iki büklüm Nazizma’ya eğilen, gazetesinin mirasyedi küçük beyini de peşinden sürükleyen Peyami Safa, sırf İslâm dâvasının encamı bakımından demokrasilere destek olucu eski dostu Mistik Şair’e bu politikasından ötürü düşman… İleride bir mesele çıkaracak ve “Para” piyesinin (Oro Puro) adlı İtalyanca bir eserden çalınma olduğunu, Şehir Tiyatrosunda hınçlı bir serseriyle ele ele verip iddia edecek, arkadaşiyle mahkemelik olacak, ispata davet edilecek ve mahkemede kemküm ettikten sonra bu iftirayı aradaki siyasi görüş farkından yaptığını itirafla ve Mistik Şair’in dâvasından vaz geçmesiyle kurtulacaktır.
…”

“Para”nın yazıldığı yıllarda çıkmaya yüz tutmuş -hatta çıkmış- cihan harbi ve dünyaya hakim olan bir kargaşa mevzubahis… Haliyle, bu kargaşadan menfi yönde etkilenmiş Türkiye… Tek Parti döneminin milli şef komutasındaki son yılları… Yoksullaşmış ve her açıdan sömürülmüş Müslüman Türk halkı…

Üstad, “Para” yı yazdığı yıllarda 35 yaşlarındadır. Saint Joseph, Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde ders vermekte, çeşitli yerlerdeki yazı hayatı da devam etmekte… Savaş sahillerinde güneşlenen vatanın hal-i pür melalini hüzünlü gözlerle takip eden Üstad, o yıllara dair bir anıyı bizlere anlatırken “Para” hakkında da bazı ipuçları veriyor:

“Sene 1941… Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmud Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat… Harbe sürüklenmek mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: “Harbe girilmez. Yalnız, Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesika usulü çıkmasa (bari).” Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesika usulü milleti kavurdu.”

………………………

“Para”ya, 5 perdeden hasıl olmuş bir tragedya numunesidir denilebilir. Zira vakanın nihayetinin vahameti bedihidir. Ancak eserin zahirî nihayeti menfi gibi dursa da, batınî anlamda müspet bir bitiştir. Olayın kahramanı nazarında farkına varılan gerçekler bahis mevzusudur…

Eser, ağdalı ve akıcı bir dille kaleme alınmıştır. Eserin okunması ve anlaşılması kolaydır. Gerek ikili gerekse daha fazla kişi arasında geçen konuşmalar oldukça şairanedir, üst seviyededir. Hatta Müellifin büyük bir şair ve fikir adamı olduğunu eserden anlamamak gayet zordur.

Perde girişlerinde yer alan uzun mekan tasvirleri, bizlere detay hakkında bilgi sunarken, olaylarla mekanlar arasında bağıntı kurmamıza yardımcı olarak, mekanları hayal dünyamızda adeta raks ettirir. Sahne dekoru açısından mekan tasvirleri pek uygulanabilir gibi gözükmese de, piyes okuyucuları tarafından oldukça ehemmiyetlidir.

Olayın vuku bulduğu tarih ve memleket, müellif tarafından meçhul olarak gösterilmiştir. Ele aldığı konunun umumi olması Üstad’ın olay tarihini ve memleketini vermemesine neden olmuş olabilir.

Olay kişileri hayatta her lahza karşılaşılması tabii insanlardır. Üstad, kişilere isim vermemeyi yeğlemiştir. Onları “o, kızı, hususi müdürü, casusu, oğlu…” gibi sıfatlarla isimlendirmiştir. Eserde halkın çeşitli tabakalarından insanlara rastlamak mümkündür. Devlet kademesinden, işçi sınıfına, zengin kesimden, orta tabakaya kadar her kısım insan eserde kendine yer bulmuştur.

Olay kahramanı banka patronu, kendini “hayata hakim miskin hesapların adamı” olarak tanıtır. O’na göre bir işin değeri getirdiği para nispetinde ölçülür, gerisi ahmaklıktır. Ahlakı yok sayar, aklın hakimiyetine, üstün menfaat hesabına iman eder ve bütün felsefesini bu şekilde özetler. Hesaplarında bir noktaya kadar muvaffak olmuş bir kişidir. Hatta deha sahibi bir insan olduğu, yalnızca hayata hakim fikirlerinden ve eylemlerinden de olsa anlaşılır. En önemli düsturu parayı anlamak, hesabı bilmek ve zaaflardan kurtulmaktır. Aile efradından başlamak üzere çevresinde ilişki kurduğu insanlar ahlaktan dem vuran, ahlaktan bi haber ve menfaat düşkünü kimselerdir. Ahlaksızlıkları ile banka patronunun izinde gibi görünseler de, ahlaksızlıklarındaki samimiyetsizlikleri ile O’ndan ayrılılar. Ve banka patronu tüm bu insanların püf noktalarına maliktir. O, kendi ahlaksızlığını haykırarak, onlara, bir nebze ahlak dersi verir.

Eserde para, öyle bir mevziye yerleştirilmiştir ki; adeta o herşeydir. Hiçbirşey de para değildir. Hususi katibin ağzından yapılan para tarifi, bunun inkar kabul etmez göstergesidir:

“BENZERΗ Banka patronunun odası!.
(Hususî Kâtibi elini cebine atar, cüzdanını çıkarır, içinden kocaman bir banknot çeker. Banknotu ‘iki eliyle havada çarşaf gibi gerer, benzerine gösterir.)
HUSUSÎ KÂTÎBÎ — Ya bu ne?.
(Benzeri vahşi gözlerle paraya bakar. Dudakları kıpırdar gibi.)
HUSUSÎ KÂTİBİ — Bu ne diyorum sana!…
BENZERİ — Kâğıt parçası!.
HUSUSÎ KÂTİBÎ — (Müthiş bir kahkaha kopararak.) Deli, buna para derler, para!. Şeref de bu, namus da bu, akıl da bu, hikmet de bu, sıhhat de bu, hayat da bu, dünya da bu, ahiret de bu, parrra!!!
BENZERİ — (Gözleri banknotta heceliyerek.) Parrra, parrra!
(Hususî Kâtibinin çınlıyan kahkahaları…)”

Olay tamamen para eksenli menfaat çatışmasından hasıl olan kararmış kalpler, pörsümüş şahsiyetler, harcanmış ahlaki değerler, çürümüş aile bağları, günlük hesaplar ve topyekun İslamî anlayıştan yoksunluk olarak özetlenebilir.

Banka patronu etrafından şekillenen vaka oldukça ilgi çekicidir. Hayata hakim hesapları ve üstün menfaatleri çizgisinde yol alan “O”, banka işlerinin yanı sıra, patlak vereceğini tahmin ettiği harpten kendine pay çıkararak servetine servet katma amacındadır. Çeşitli ürünleri, mükemmel bir nizamla savaştan evvel tekelinde toplayarak, savaş sırasında muazzam bir kârla elden çıkarma gayesindedir. Yani ihtikârın büyük nazımı olma yolundadır:

“HUSUSÎ KÂTİBİ — Ya umduğumuz gibi çıkmazsa?.
O — Yani, ya harp patlamazsa, öyle mi? Seni hâlâ istediğim kıvama getiremedim. Hâlâ ezici sermayenin ne demek olduğunu anlamıya niyetin yok. Sen bu parayla çakıltaşı toplasan, çakıltaşı pahalılaşır. Sonra onu ustalıkla, sindire sindire satmayı bilirsen, nasıl olsa kâr hazır. Amma işler umduğumuz gibi gider de harp patlarsa, kâr bire yirmi, yüzde iki bin…
HUSUSÎ KÂTİBİ — Başüstüne efendim!.
O — Kafana iyice mıhla!… Çiviyi malûm iki şehirden numara beş toplıyacak. Yanına beş on emniyetli adam alacak! Hiçbirini öbürleriyle yüzyüze getirmeden, maksadı sezdirmeden, parça parça, levhaları ve çuvalları da numara üç, yedi ve dokuz… Aynı şekil, aynı tarz, aynı usul… Hiçbir faaliyet cinsinden öbürleri haber almayacak. Mallar kısım kısım sende toplanır, sen de onları bildiğin yerlerde, birer bütün halinde, kafandaki gizli fikirle beraber muhafaza edersin.
HUSUSÎ KÂTİBİ — Dehânızın, doğrusu, her an yeni bir eseri karşısındayım.
O — (Koltuğuna yaslanır.) Bu dalkavukluğu salak bir şâire yapsan, belki onu mes’ut edersin. Dehâ ile işimiz ne bizim? En korktuğum hastalıklardan birisi de bu, dehâ!… Beyin nezlesi gibi bir şey!. Mevcut olmayan büyük şeyi elde edeyim derken, mevcut olan küçük şeyden mahrum olmanın felâketi… Biz, hayata hâkim küçük tedbirlerin, miskin hesapların adamıyız.
HUSUSÎ KÂTİBÎ — (Gülümsiyerek.) Aman efendim!…
O — Besbelli ki bir harp patlarsa, bundan evvelâ, memleketimize dışarıdan gelen her türlü demir malzeme müteessir olacak. Çuvala gelince, o Hindistan’dan çıkıyor, piyasa daha şimdiden tıkalı. Haber aldığıma göre Avrupa’daki harp hazırlığı daha şimdiden Hindistan piyasasını kapatmış. (Acı acı gülümser.) Avrupa’da, yüz elli, iki yüz milyon kadının bütün iç çamaşırlarından fazla kum torbasına ihtiyaç var; milyonlarca kum torbasına… Çuval dedikleri nesne, hiç bundan sonra uğrar mı bizim semtimize?.
HUSUSÎ KÂTÎBÎ — Herşeyi çok iyi anlıyorum.”

Harp patlak verip de amacına ulaşacağı vakit “O” nun foyası meydana çıkar. Yoksul halkın kanını emen ihtikâr nazımı olarak hedef gösterilir ve toplu bir hareketle bankasına baskın düzenlenir.

“NOTERİ — (Büyük bir heyecan içinde gazeteyi uzatarak.) Çıktı. Kapışan kapışana!…
O — (O, daima kendisine hâkim olmak gayretinde.) Ne lüzum var? Bu sabahkileri gördüm. Ağızlarını diledikleri kadar yırtabilirler.
NOTERİ — Fakat bu müthiş… Birinci sahifesi yalnız size ait… Yedi sütun üzerine başlıklar… Memlekette ihtikârın büyük nâzımı!. Yoksul halkın kanını emen hain!!! Bütün foyasını meydana vuruyoruz!! Maskeler aşağı!!!
O — (Elini gazeteye doğru uzatır.) “Bayrak” gazetesini ben yarın ihtikâr lehinde, fiat yükselişlerinin vatana faydaları hakkında, yedi sütunluk başlıklarla donatayım mı, ister misiniz?
NOTERİ — (Daima nefes nefese.) Fakat efendimiz, o yarının işi, biz bugüne bakalım. Ortada korkunç bir kaynaşma var. Gençlik, akın akın, Zafer meydanını dolduruyor. Şimdi oradan geliyorum. Görülmemiş bir toplantı… Hükümet, artık eski hükümet değil. Belki gençliği harekete teşvik eden de o… Ne olacağı belli olmaz!.
O — Boş yere telâş etmeyin! Bir hasad mevsimi içindeyiz. Heyecansız hasad olmaz. Sinirlerimizi koruyalım! Haykıran haykırır; toz, duman, birbirine karışır, fakat hasad kalkar ve herşey durulur. Siz bana yalnız şunu söyleyin! Hukukî vaziyetimde zayıf bir nokta var mı? Bana kanun ve hukuk yolundan gelme bir çelme atılabilir mi?
NOTERİ — Ne münasebet efendim, hukukî vaziyetiniz demir gibi!.
O — Siz yalnız ona bakın! Beni hukuk korusun da, isterse hak tekmelensin! Aşağıda, kasa mahzen dairesinde, Avrupa’ya gidecek hisse senetlerimin cetvelleri çıkarılıyor. Bunların sayım ve kayıt işlerine bakıp tasdiklerini yapacaksınız. Sizi bunun için çağırttım. Lütfen elinizi çabuk tutmanızı rica ederim.
NOTERİ — Baş üstüne! İcap eden hemen yapılır. Efendimize muvaffakiyetler dilerim.”

Beklenmedik bir şekilde çıkan kargaşada, hususi katibi ve hususi katibinin bulup bankada himaye ettiği banka patronunun benzeri öldürülür. O, benzerinin kılığına girerek bu olaydan dahi pay çıkarmasını bilmiş ve kurtulmayı başarmıştır. Ölenin banka patronu olduğunu zannedenler ya da zannetmek isteyenler “O”nu maddi planda olmasa da toprağa verirler. Tüm servetine el koyan aile efradı tıpkı O’nun söylediği gibi yaparak üstün menfaatleri gereği hareket etmişlerdir. Ölenin banka patronunun benzeri olması olasılığı gündeme gelse de, bu kimsenin işine gelmez. Bir akşam benzerinin kılığında çıkıp gelen banka patronu, kendinin banka patronu olduğuna dair reddedilemeyecek deliller ikram etse de, aile efradınca ve çevresince paraya değişilmez. Onu tanıyan ve sayan yalnızca sadık köpeği olmuştur. Kendi yolunun yolcusu olma mahkumiyetindedir.

O — (Kimsenin yüzüne bakmadan.) Ahlâka mı dönmek? Ahlâka dönmekten başka çare bırakan var mı bana? Ahlâka dönüyorum. Dünyanızı ahlâksızlıkta o kadar ileriye götürdüm ki, nihayet anamdan doğduğum günün çıplaklığına iade edip ahlâkla başbaşa bıraktınız. Ahlâka dönüyorum, siz döndürüyorsunuz; düşünün, siz ne kadar ahlâksızsınız!…
KADIN MÜŞTERİSİNİN KIZI — Kesin artık sesinizi!
O — (Hep aynı tavırla.) Kendi kendime her zaman derdim ki “sen bu kadar ahlâk düşmanlığı yaptığın halde, sakın tohumunun merkezinde gizli bir ahlâk cevheri taşıyan biçare şaşkın olmayasın?” Ben sakın, gizli bir ahlâk tohumunun üstünde, kocaman bir ahlâksızlık ağacı yetiştirmiş biçare şaşkın olmayayım? Ve işte, benden kopan çekirdekler, hem tohumlarını, hem de ağaçlarını kapkara bir ahlâksızlık ahengi içinde yetiştirip beni kuruttu, gizli tohumuna döndürdü.
(Soldaki kapı açılır. Oğlu, elinde bir demet para, görünür. Kimsede ne bir ses, ne bir hareket… O hep aynı halde… Oğlu eşikte bir an durur.)
O — Ahlâka dönüyorum! Tohumumla ağacım arasındaki tezadı barıştıramadım amma, kendi öz çekirdeklerime kadar, ahenk içindeki dünyayı, tezadsız dünyanızı ne güzel belli ettim!

Benzerinin kılığında benzerinin mekanına icabet eden banka patronu, oranın mütemadi misafirleri ile sohbete başlar. Gerçeği anlamıştır artık, yanlışlarını anlamıştır. Artık O, Allah’ı ve ahlakı arayan bir adamdır. Hiç de eski banka patronundan beklenmeyecek şekilde hikmetli kelamlar eder. Paraya tapmaktan vazgeçmiştir… :

O — Bir zina parasına on okka ekmek alıyoruz, yahut on okka ekmek parasını bir zinaya ödüyoruz. Para hangisinin değeri, has ekmeğin mi, halis zinanın mı?
(Bir anlık durak… Dehşet…)
O — Koyunun bembeyaz sütü de bir kaç mangıra, yalancı şahidin kapkara gündeliği de… Bu maddeleri birbirine para mı karıştırdı, paranın kepçesinde biz mi karıştırdık? Amma bir kere karıştırdık, bir daha da ayıklanır sanmayın!
(O, orta yerde, tek başına duran masasına doğru bir adım atar, masaya oturur, iki eliyle masanın iki yanından kavrar, tuhaf bir eda içinde gözlerini tavana diker. Katil, Hırsız, Yankesici ve işsizde korkunç bir hayret cezbesi…)
O — (Sanki kendi kendine söyleniyor.) Bu böyleeee!… Allah, bütün ihtiyaçlarımızı melekleri vasıtasiyle yerine getirmedikçe, para bu dünyadan kalkamaz. (Başını, ağır ağır, kendisine bakanlara çevirir.) Hani din kitapları, “Sefillerin en sefili” diye bir yer tarif ediyor ya, işte o, bu dünya, para dünyası… Vaktiyle varmış, paranın geçmediği bir yer varmış. İnsan oğlu, oraya lâyık olmadığı için buraya atılmış. Şimdi buradan da oraya gitmek için, parasız pulsuz, çalışanlar var…
İŞSİZ — Cenneti mi anlatmak istiyorsun?
O — Cenneti, cenneti anlatmak istiyorum. Cenneti sen de böyle anlat! Paranın geçmediği yer…
YANKESİCİ — Bu dünyada böyle bir cennet kurulamaz mı?
O — Kurulamaz, yooo, kurulamaz. Yalancı çiçeklerle bahçe yapılabilirse, bu dünyada da böyle bir cennet kurulabilir. Burası para dünyası; bu dünyanın bu dünya olabilmesi için para lâzım, parrrrra!.
HIRSIZ — Para lâzım, ha!
O — Elbette para lâzım!. O olmazsa cennete giden yol bulunabilir mi? Aydınlık neresi? Karanlığın çıktığı yer!. Karanlık neresi? Aydınlığın girmediği yer!… Gelin siz, paraya ışık deyin! Para olmazsa ben karanlığı nerede bulacağım?
İŞSİZ — Karanlıkta ne arıyorsun? Kâtip.
O — Allahı arıyorum, ahlâkı arıyorum!

Yaptıklarından pişmandır. Kendisini canilerin canisi, hırsızların hırsızı, ahlaksızların ahlaksızı olarak görmektedir:

O — (Eliyle teker teker göstererek patlar.) Burası katillerin, hırsızların, yankesicilerin, ipsizlerin sapsızların yatağı mı, meleklerin yuvası mı? (Katile.) Sen Katil olasın da en büyük cinayetten haberin olmasın? (Hırsıza.) Ya sen Hırsızların Sultanı, tüylerinde ancak pire gibi dolaşacağın hırsızlık devesini nasıl bilmiyorsun? Bu develerden kervanlar geçiyor, kervanlar! (Yankesiciye.) Sen usturayla insanların ceplerini kesiyorsun ha, böyleyken ruh keselerini yırtıp içinde nüfus kâğıtlarını aşıranları duymamışsın! Aman kaç, ruhuna bir ustura atmasınlar yankesiciliği öğrenmiş olursun! (İşsize) Senin neye yarar olduğunu bilmiyorum, işsizin biri dediler, ipsiz sapsız bir adam! Dünya ipini çekenlerin ipinden sapından niçin haber sormıyorsun? Belki de sen, ipine, sapına güvenmediğin için bu hale geldin! (Hepsine birden) Bana bakın, dostlarım, son nutkumu geçiyorum, kulak kesilin! Dostlarım, Allahı ve ahlâkı ense kökünüzde duymuyor musunuz, burnunuzun ucunda görmüyor musunuz? Bir parça kambur taklidi yapın, duyarsınız; biraz şaşı bakın, görürsünüz!
KATİL — (Şaşkın ve bitik.) Vay canına yandığımın!
O — Kim onları benim kadar inkâr edebilirse bir hamlede bulur ve kim onlara benim kadar iman edebilirse bir daha kaybetmez, inkârı da, imanı da zayıf iki ayaklı bir köpek soyu türedi!

Dünya malının tehlikesine dikkatleri çeker:

“KATİL — (O’nu koltuk altlarından çekip kaldırırken.) Ben size, malın fazlası insanı öldürür demedim mi?.
YANKESİCİ — (O’nun altına yarım iskemleyi sürerek.) Bir şey yok, bir şey yok! Gözleri açık!.
HIRSIZ — (O’nun oturmasına yardım ederek.) Hiç bir şeyi yok canım! Nefesi sıkışmıştır.
O — (iskemlesine oturtulmuş, etrafındakilere.) Malın fazlası insanı öldürür diye kim lâf etti?
KATİL — Bizde mal diye esrara derler.
O — Bizde de mala esrar derler. Hani bir lâf vardır: fazla mal göz çıkarmaz! Fazla mal insanın iki gözünü birden çıkarır. Bakın, bunu siz biliyorsunuz da biz bilmiyoruz!”

Çektiği esrar dumanları vücudunu iyiden iyiye sarmıştır. Mal ikinci kez banka patronunun kafasına vurmuştur. Gözleri açık gider…….

Esere hangi cihetten bakılırsa bakılsın, eserin büyüklüğü ile karşılaşılır. Gerek ferdî, gerekse içtimaî dairede vücuda getirilmiş ehemmiyeti haiz bir eserdir. Eser kahramanları halk arasından seçilmiş, ekseriyeti ile tahribata uğramış, yanlış temayülleri olan tiplerdir. Müellif, ferdî ve içtimaî dairedeki bozuklukları eleştirmiş ve olması gerekeni bir muallim titizliği ile göstermiştir. Herşeyin zıddı ile bilinmesi gerçeğinden hareketle, Üstad, müspeti menfi üzerinden, olması gerekeni perde ardından hissettirmiştir.

Paraya bağlanan halat görünümlü örümcek ağı lifleri kopmaya mahkumdur. Eserde de bunu tüm çıplaklığı ile görmek mümkündür. Araç olarak görülmesi gereken ve bir emanet olan paraya, amaç nazarı ile bakanların nihayeti her dem feci olur. Para araç olmaktan öteye varamaz, varmamalıdır.

Üstad’ın bir mevhum olarak paraya dair ufak bir yazısını okuyalım:

“Hakiki gani kimdir biliyor musunuz? O, herşeye malik olacak, o şey ona hakim olmayacak… O ki paraya sahiptir. O ki para ona sahiptir. İşte ikincisi felakettir. Paraya sahip, ona hükmeden , onu istediği yere götüren demektir. İslam’ın nazarında makbul sermayedar, paraya hakim adamdır, paranın hakim olduğu adam değil… Gördüğünüz milyonlarca adam var; önünde şu şu şu kadar milyonları… Gidin hayatını görün… Paranın zıplattığı insanlar…”

İşte bir müminin paraya nazarı böyle olmalıdır. Para bir araçtır, bir emanettir, hakim olunması gereken bir maddedir…

…………………………………………………………………

Kendimizi; yalnızca kuş sütünün noksan kaldığı bir sofranın hemen kıyısına, sofraya sırtı gelecek vaziyette oturmuş bir kimseye, ağızlardan suların damlamasına vesile envai çeşit taamın lezzetinden dem vurma ve aldığımız sayılı nefesin diyetini, yemeklerden nazlı bir sevgili edası ile göğe doğru yükselen dumanı, mahut kişinin önce koku alma sonra da idrak uzvu ile hasret gidermesine sebep olarak verdiğimiz yine sayılı olan nefesimizle bir nebze olsun ödeme gibi basitliği ulviliğinin üzerinde gölge teşkil etmeyen bir vazifeye malik görüyoruz. Umulur ki, ziyafetten bihaber dimağlar(Nasrettin Hoca misali) ters oturdukları sofranın usul ve erkanına, bizlerin basit çabaları vesilesi ile riayet ederler ve “Bismillah” deyip harekete geçerler…..

Üstad Sınıfı / Mürid