Üstaddan

! Ve ?

! VE ?

Nida ve istifham; yani (!) ve (?)..

Harbin başından bu işaretlerden biri cermenleri, öbürü de, lâtinleri temsil etti. Almanların başlangıçtaki vaziyeti, suali düşünülmiyen bir nida oldu; Fransızlardaki de, cevabı aranmıyan bir istifham…

Suali düşünülmiyen nida, cevabı aranmayan istifhamı yendi. Yani en bâtıl soydan da olsa, taşkın bir emniyet ve imân, alabildiğine şüphe inkârı tepeleyiverdi. Demek ki, inanılan yanlış bile, inanılmayan doğrudan üstündür.

Elbette ki, nida, gözlerini oğuşturacak, istifham uyuklayacaktır; elbette ki nida, toplayacak, istifham, dağıtacaktır; elbette ki nida gürliyecek, istifham titreyecektir.

Nida, belli başlı bir iman, iş ve taarruz ruhunun edasıdır. Bu işareti, en gerçek ve pas tutmaz madenden kim döker ve göğsüne takarsa, her şey onundur. Haksızlığı temsil eden bir nida işaretini, ancak hakkı belirten başka bir nida işareti yıkabilir. Bir takım boş zarafet oyunları peşinde ve fâsid daireler etrafında, mücerred ve âciz bir istifhamın becerebileceği tek iş yoktur.

Nitekim İtalyanlar, lâtinlerin öbür kolu, boyunlarından aşağı sahte ve gülünç nida önlükleri takmış hakikî istifhamlardan başka bir şey olabildiler mi?

Nihayet (Anglo-Sakson)lar, sadece iş ve hareket kadrosunda, şunu isbat etmiş oldular:

Ruhlardaki istifham işaretini örsün üstüne koyup çekiç altında doğrulta doğrulta hançer gibi sivri bir nidaya çevirmek, böylece iki işaretin de hakkını verdikten, mutlaka hakkını verdikten sonra düşman nidalar üzerine çullanmak…

Hayat ve dâva bundan ibaret…

12 Haziran 1952

(Çerçeve 2, Büyük Doğu Yayınları, 2. baskı / s.212-213)

“Mevlânâ Rezaleti” ve “Turist Terliği”

MEVLÂNÂ REZALETİ

Ne korkunç bir başlık değil mi?.. Birden bire insana gelen his şu: Mevlânâ’yı korumak için mi, batırmak için mi kullanılıyor bu başlık?..

Bakın niçin?..Mevlânâ gibi, İslâmın iç dünyasına ait ilâhî ışıkları feza çapı gönül fanusunda ışıldatan bir velî etrafında yaptıkları törenler ve gösterdikleri alâka, hele yarı resmî devlet ifadesi olarak o büyük zatı anlamak ve anlatmak bakımından gerçek mânaya o kadar uzaktır ki, «rezalet» kelimesinden başka hiçbir türlü belirtilemez.

Biricik vasfı İslâm, biricik hakikati tasavvuf ve biricik gayesi ilâhî visal olan koca velîyi, döndüre dolaştıra nihayet turist terliğine benzettiler. Şişli dönme muhitleri, Zekeriya sofraları veya ispritizma masaları mutekitlerinin hakikat ve güzellik ölçüsü çemberi içine almaya yeltendiler Mevlânâ’yı…

Yukarıdaki vasıflar dururken Mevlânâ’nın ne Türklüğü, ne şairliği, ne düşünürlüğü hayal edilebilir.

«Ben Kur’ân’ın kölesiyim; ben Ahmet-i Muhtar’ın yolunda O’nun ayak toprağıyım!» diyen bir ermişi, bağlı olduğu aşk ve iman kutuplarından ayırıp rejimin ve günün keyfine göre şekil ve mânalara büründürmek, Kur’ân’ın kölesi ve O’nun ayak toprağı olmayı kabul etmeyenlerin mânevi cinayetleri arasında en sefil olanıdır.

Allah ve Resulüne bağlı olmayanların Mevlana’ya bağlılık iddia etmeye ve onun mübarek adını mini etekten «Gelin Gecesi» tuvaletine, turist kokona tecessüsünden favorili züppeler cümbüşüne kadar istismar vesilesi kılmaya hakkı yoktur.

Kim bu şekilde oynamalar, zıplamalar, hırlamalar, dümbelek çalmaların dinde ve Mevlânâ’da olmadığını biliyor ve «Ben Kur’ân’ın kölesiyim» diyorsa o buyursun Mevlânâ törenine!..

(Bu yazı Mevlânâ töreni zamanında yazılmıştır.)

(Rapor 10-13, Büyük Doğu Yayınları, s. 175)

TURİST TERLİĞİ

Mevlâna Hazretlerini nihayet bir turist terliği veya Hacı Bekir lokumu halinde yabancılara dil şapırtatacak yerli bir mamul haline getirdiler. Artık o büyük veli, içine kapanık derin müminler müstesna, içeride (vizon) kürklü sosyete hanımlarının, dışarıda da, elindeki saplı gözlükle garip şeyleri seyretmeye bayılan Amerikan kokonalarının mevzuu…

Koca Mevlâna; bu hale mi getirilecektin? Mevlevi âyinlerindeki ney çığlıklariyle, deveranla, eteklerin handiyse altından çıplak bacak çıkacağı hissini veren dalgalanışiyle bir (defile) zevkine mi alet edilecektin?
Sen bu sefil zevkten münezzehsin; ve Mevleviliğin ilk tatbikatında bunların olmadığı muhakkak.

Mevlâna Hazretleri, Allah ve Resul aşkı ve onlara bağlı olarak şeriat riayetiyle yanan bir veli bilinmek; ve Allah, Resul ve şeriat aşkına yabancı olanların da onu sevmeye ve benimsemeye hakları olmadığını kabul etmek lazımdır. Yoksa bugünkü benimseniş şekliyle Mevlâna, bir (lâik), bir (ate), bir maddeci, bir komünist tarafından da yüceltilebilir ve bu yüceltiş, o münezzeh Veli’yi yerin dibine indirmek olur.

Vâkıâ Mevlevîlik, Nakşîlikte olduğu gibi, emanet kevserini tek damlasına kıymadan avuçtan avuca aktaran bir inzibat çizgisi üzerinde yürüyememiş, arada bir sürü «Bid’at-uydurma yenilik» oyunlarına gelmiş ve Üçüncü Selim Devrinde son sesini ve şiirini Dede’ler ve Şeyh Galiplerde bularak sönüp gitmiştir. İşte bu hal de nihayet Mevlâna’nın bu şekilde istismarına kadar varmakta…

20′nci Milâdi ve 14′üncü Hicri Asrın büyük kutbu Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri şöyle buyurur:
- Bektaşînin küfrü ve Mevlevînin gururu olmasaydı.
Allah, aslında münezzeh olan Bektaşiliğin bu mânada horlatılmasından bizi korusun!.. Onu da yapabilirler… Bedestende ahmak turistlere sahte tarihi eşya imal eden kalpazanlarla el ele, politika düzenbazları ve İslâm tahrifçileri bunu da yapabilirler.

(Rapor 7-9, Büyük Doğu Yayınları, 2. baskı / s. 36-37)

3 Cevap

3 CEVAP

Bir gazetenin sorduğu üç sualin cevaplarını, o gazeteden sonraya bırakmaksızın kendi gazeteme alıyorum:
1- “Yeni nesli nasıl buluyorsunuz?” tarzında bir sual, “Kurtların sardığı ceset üzerindeki hayata ne dersiniz?” gibi bir sorudan farksızdır. Bugün sanat ve edebiyat sahasında göze çarpan hayatiyetler, bütün halinde bir ölümün parça parça doğurduğu “huveyne-mikroskobik hayvan” hareketlerinden ibarettir. Türk cemiyeti, iman ve gaye boşluğundan uğradığı (psikasteni)den kurtuluncaya kadar topyekûn sanat ve edebiyatı, kolera çıkmış bir ev gibi, kapısı mühürlenmiş kabul edebiliriz. Bu hükümden sonra, yeni kuşaklarla, onların geçmiş nesillere kıyâsı, kendi kendisine meydana çıkar.
2- Uydurma dil, insanın, içinde yaşadığı kâinatı beğenmeyip onu yenisiyle değiştirmeye kalkması kadar mecnunca bir abestir. Kâinat aranır, taranır, tarh ve tanzim edilir, ruh tasfiyehanelerinde arılaştırılır, sadeleştirilir, lâkin yeniden icat edilemez. Kâinatta mevcut her unsur, dillerde de kelime halinde bulunduğuna göre, bu benzetmede yanlış yoktur. Nasıl kâinatı yıkmanın altından (kaos) çıkarsa, Moskova mer-ü kumandasında Türkçeyi yıkma teşebbüsünün arkasından da bugünkü yıkıntı çıkmıştır. Lâtin şairinin barbarlar hakkında dediği gibi:
Harabeleri de harap ettiler.
Türkün ruhuna musallat mâna barbarları, Allah ve Resulünün düşmanlarıdır.
3- Memleketimize gelen bitli ve pis sakallı turistler kadar bütün dünyayı saran bunalım gençliği, yeni keşiflere ve madde oyuncaklarına rağmen ruhunu bulamayan, eşya ve hâdiselere yeni bir tahakküm nizamı getirecek yeni imanını arayan insanoğlundan tersine bir işarettir. Bunlara ait bütün Batı yayınlarını okuyor, hallerini yakından takip ediyor ve tüylerim ürpererek hükmediyorum ki, her haliyle topyekûn inkâra giden bu gençlik, hakikatte tam bir iman ihtiyacının timsalini ve aynı yokluğun feci halini belirtiyor. 19′uncu Asrın ortasından beri gelen madde terakkileri ve onun doğurduğu madde hayatı yüzünden başını alıp giden ruh, şimdi her sahada yokluğunun neticesini göstermekte, intikamını almaktadır.

(Çerçeve 4, Büyük Doğu Yayınları, 2. Baskı / s. 82-83)

Abdülhamid Din Kitaplarını Yaktırıyor!

ABDÜLHAMİD DİN KİTAPLARINI YAKTIRIYOR!

Abdülhamîd hakkındaki İttihatçı, Mason, Yahudi, (Lö-vanten), kozmopolit ve Batı emparyalizması ajanlarının uydurduğu masallar o kadar gülünç, iğrenç ve havsala yakıcıdır ki, bunlardan yalnız bir tanesini, o da basın yönünden ele alıp aydınlığa çıkarmak geri kalanı izah edebilir.

Ziyaüddin, yani «dinin ışığı» ismindeki Meşrutiyet Şeyhülislâmı, daha doğrusu Şeyh-ül ifsad’ı, Padişahın halline fetvada gerektirici sebep olarak onun din ve şeriat kitaplarını yaktırdığını iddia eder.

Abdülhamîd’in ne çapta bir mü’min ve din bağlısı olduğunu, bahsi gelince anlayacağız. Şimdi şu kadarını bildirmekle yetindim ki, Abdülhamîd, bütün Osmanlı hanedanı içinde en üstün dindardır ve onda bu ulvî duygu, imkân sınırlarını çatlacak derecede taşkındır. Nasıl olur da din ve şeriat kitaplarını yaktırabilir? Ona dünya imparatorluğunu verseler ve en küçük şeriat ölçüsünü bir ân için silmesini isteseler, kabul etmediği takdirde de bütün vatanı istilâ edeceklerine inandırsalar, acaba «peki» demesine ihtimal düşünülebilir mi? Bu sözleri demeyecek bir kâfir bulunamazken «Şeyhülislâm»ın, kâfirden beter bir münafığın, hem de «fetva» diye ortaya attığı küfürnameye ne buyurulur?

Şeyhülislâmlık taslayan münafığın, küfür iddiasını dayadığı vakıayı öğrenin de, Abdülhamid’in ne çapta bir müslüman ve ne türlü bir iftiraya kurban olduğunu dehşetler içinde görün!..

İçindeki küfür karanlığına din ışığı ismi verilen sahte Şeyhülislâm Ziyaüddin’in, yakıldığından bahsettiği kitaplar, gerçekten ateşe verilmiş, hem de Çemberlitaş hamamının külhanında ateşe verilmiştir. Bunlar Celâl Paşa’nın Maarif Nazırlığı zamanında, her biri yüksek din ve ilim adamlarından kurulu «Teftiş ve Muayene Encümeni»nin zararlı olduğuna kanaat getirdiği 150 çuval kitaptır ki, belki yarısından fazlası sözde dinîdir. Mevzuları dini olan bu eserler din incelik ve gerçeklerinden haberi olmayan kimselerce belki de maksatlı olarak kaleme alındığı için yayınlanmalarına müsaade edilmemiş ve zaptedilerek çuvallar içinde saklanmıştır.

Yani, dini bozan eserler din adına, din ölçüsüyle yasak ediliyor. Bir müddet sonra da evvela Kâğıthane Çayırı’nda, daha sonra Maarif Nezareti bahçesinde yakılmaları düşünülüyor. Fakat dumanları göğe çıkacak olan böyle bir yangının etrafa dehşet ve heyecan vereceği düşünülerek kitapların açıkta yakılmasından vaz geçiliyor, en temiz vasıta olarak bir hamam külhanı hatıra geliyor ve bunun için Çemberlitaş hamamı seçiliyor. Halktaki hayâl ve düşmanlardaki tezvir mizacı bu ya; 150 çuval kitabın alevler içinde kömürleştiğini gören ve duyanlar, acaba içlerinde ne var diye merak etmeden hükmü basıyorlar:

-Abdülhamîd din kitaplarını yaktırıyor!

Tersine; Abdülhamîd, din maskesi altında dini bozan kitapları yaktırıyor. !

Aradan şu kadar yıl geçtikten sonra da bütün gayeleri imân vecd ve sistemini yıkıp, yerine başka bir heyecan ve şekil getirmek isteyenlerin sahte Şeyhülislamı, bu hareketin dine aykırılık olduğuna dair fetva vermekten, Hak ve halk ölçüsüyle ne korkuyor, ne de utanıyor. Herhalde bu fetvayı verirken, bir gün Hakkın huzuruna çıkacağından da emin bulunmuyor. Fakat başında sarık ve sırtında cübbe taşımakta ve kullar görsün diye kıbleye dönmekte devam ediyor.
(…)
O halde, Ulu Hakan ve Müminlerin Emîri hakkında verilecek fetva, onun, şeriatı korumak için şeriat adına düzenlenen yalancı eserleri yaktırdığı, yani dine en büyük hizmeti ettiği şeklinde olmalı değil miydi?

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – BüyükDoğu Yayınları – 14. basım – S. 200-201)

Açık Hükümet – Gizli İktidar

AÇIK HÜKÜMET GİZLİ İKTİDAR

Bana, bir Halk Partilinin Demokrat Parti Hükümetine karşı meşhurca bir sözünü naklettiler:

” — Eğer hükümet onlardaysa iktidar bizdedir!”

Bu söz, umumî ve mücerred delaletiyle iktidar mânasına kullanılmış değildir. Bu söz, Hükümetin Demokrat Partide olmasına rağmen birçok tâbi ve eskiden müdevver kademenin hâla ve daima Halk Partisi mensuplarının elinde bulunduğunu ve dolayısiyle gizli iktidarın onlarda olduğunu ima etmek için söylenmiştir.

Ve eseflerle kaydedelim ki bu söz, Halk Partisinin, bu milletin canına tükürdüğünü söylemek kadar yerinde ve doğrudur.

Evet; haklısınız, esbak bay meb’us! Hükümet açıkça onlardaysa iktidar gizlice sizdedir!

Tam ihlâs ve samimiyet içinde haykırıyoruz ki, adalet cihazımızdan ve bilhassa bu cihazın en üst kademesinden, Hak Partisinin adalet kaatili kanun engizitörleri temizlenebilmiş
değildir.

Dış politikamızın dışarıdaki mümessilleri, Halk Partisi idaresinin kayırdığı ve bıraktığı gibidir.

En kodaman valilerimiz, Halk Partisi devrinde meşkettikleri reveransı yapıvermekle yerlerinde kalmanın sırrına ermişlerdir.

Halk Partisi devrinde susta durmaya alışmış mahlûklardan ibaret bazı matbuat örnekleri, dün mecburen yaptıklarını bugün memuren yapmakta; yine bunlardan başka bir kısım Örnek de, vaktiyle İnönü’nün emriyle mesture kasasından aldığı paraların teşhir edilebileceğine dair en küçük bir korku yaşamadan Demokrat Partiye hizmet etmektedir.

Anadolunun hücra köşelerinde nice Halk Partili gazete bayii, Büyük Doğu’yu, mukaddesatçı zümrenin kapış kapış okumak istemesine rağmen hasıraltı etmenin çaresine bakmaktadır.

Bankalar ve iktisadî teşekküller, hâlâ Halk Partisi devrinden kalma himaye kutuplarına teveccüh göstermekte berdevamdır. Öyle ki, onların bazılarında yeni idare meclisleri, Halk Partisinin (par exellence) tabiriyle ifade edilebilecek, en namlı ve şanlı kodamanlarına terkedilmiştir.

Hükümete rağmen gizli iktidarın Halk Partisinde olduğuna dair en çarpıcı delil, boynunda bunca vebalile İnönü isimli cellâdın, ortalıkta serbest serbest dolaşabilmesidir.

Bir zaman, sadece Demokrat Parti lideri Celâl Bayar’ın evine vatandaş hakkı nisbetinde dahi kömür verilmesine mâni olan İnönü, bugün dilerse bir kaç kömür madenine sahib olmakta zorluk çekebilir mi?

Ve bu tezad hali, Demokrat Parti idaresinin kuvvet ve medeniyeti midir, yoksa zaaf ve kararsızlığı mı?

Gerçek kuvvet ve medeniyet mutlaka zararlıyı imha ve faydalıyı ihya demek olduğuna göre, Halk Partisinin elinden hükümeti aldıktan sonra iktidarı ona bırakmak veya onda bir iktidar alıkoymak, bu milletin 14 Mayıs 1950 de tecelli eden iradesini inkisara uğratmak kadar büyük bir günâh olur.

11.9.1952

(Başmakalelerim 1, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 231-233)

Adalet

ADALET

Adalet mülkün temelidir.
Doğru !

Ama bu düstur, rastgele bir vecize, herhangi bir hikmet meraklısının lafı, bir atasözü, falan, filan değildir..
O, yüzde yüz islami hikmetlerin mihrabında pırıldayan ölçülerden biridir ve aslı şudur :

” El-adlu esas’ul mülk ” …

Bu ulvi düsturu aslî kaynağı üzerinde nazara alan bir fikir namusu, tasdik eder ki, bütün insanlık, Allah’ın nuruna ayna diye yaratılan vicdanlar üzerindeki din nakışlarıyla adaleti idrak etmiştir..

Adaletle Allah arasındaki bağ ne türlü koparılırsa koparılsın ve adalet prensipleri hangi beşeri bedahet duygusuna istinad ettirilirse ettirilsin, kaynak hiçbir zaman değiştirilemeyecek ve adalete Allah korkusundan gayri bir müeyyide bulunamayacaktır..

Bütün batı tefekkür alemi şu nokta üzerinde birliktir ki, ebedi hayata ve nihai mizana inanmakla inanmamak arasında iki ayrı ahlak ve adalet sistemi vardır.

Adaleti, ezbere ve donmuş klişeler halinde değil de, gaibi fethetmeye memur insan kafasının ötelerde aradığı üstün hikmet köküne ilişik gören cemiyetler, onda, bütün nefsani temayülleri aşıcı, gaibler aleminin kubbesine asılmış mutlak bir terazi doğruluk ve yüceliğini bulur ve onun bütün ölçülerine baş eğer…

Bakın tarihimize;
Yükseliş ve alçalış çığırlarımızda en sadık sebep işaretlerini, adalet anlayışımızda ve onun tatbikatında bulursunuz..

Şair ziya paşanın :

Kaadi olan davacı ve muhzir dahi şahit,
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?.

Mısralarını yazdığı devirde bir asra yakın bir zaman sonra, hem de baş kaadi’nin, üstelik din aleyhine davacı olarak meydana çıktığını görmedik mi ?..

” Adalet mülkün temelidir ” yaftasını arkasına asan nice hakim görülmüştür ki, tarihte, bir gün aynı yaftayı karşılarında bulmuşlardır…

Ahlâk Yaralarımızdan Misaller

AHLÂK YARALARIMIZDAN MİSALLER

· Dalkavukluk… Bugün, fertlerin, maddî ve manevî bütün iş ve menfaat sahalarında, büyükleriyle münasebetini düzenleyen ve neticeyi sağlayan biricik tılsım… Manzara şudur: Bütün cemiyet, bir miknatıs kutbu üzerinde birbirinin eteğine yapışmış demir parçaları gibi, en küçüğünden en büyüğüne doğru birbirinin dalkavuğu vaziyetinde… Çünkü; ortada fanî ve mahkûm şahıslar kadrosunu aşan bir hüküm, bir iman ve mefkûre ölçüsü kalmayınca, muvaffakiyetin tek sırrı, kuvvetlinin nefsaniyetini kabartmak san�atından ibaret kalır. İhlâs yokluğu…

· İltimas… Dalkavukluk, küçükten büyüğe doğru bir korunma tedbiri ise, bu da büyükten küçüğe doğru ferdin bütün kıymet ölçüsünü, hatır, gönül ve hoşa gitme değerine bağlayan bir korunma tedbiridir. Manzara; dişi ve başı ağrıyanlar için (Aspirin) den fazla el atılan ilâç… Çünkü: Birinci «çünkü» nün mukabil kutbu… Değer ve liyakat ölçüsünün iflâsı…

· Hırsızlık… Hak ödemek ve hakkı ödenmek vaziyetinde herkesle herkes arasında; sırtında içtimaî bir emanet taşıyan herkesle emanette pay sahibini herkes arasında; evde babayla evlât, müessesede idareyle memur, dükkânda satıcı ile müşteri arasında.

· Dört asırdan beri için için işleyen ve bu son devrede tam patlak veren ahlâk yaralarımızı misallendirmeliyiz. Birbirinin yararına korkunç menfaat pususu… Manzara: İkinci Dünya Harbinden sonra, cemiyet gövdesinde, irinli kandilini asmadığı tek hücre bırakmamış bir cüzzam indifaı… Çünkü: Bütün ruh, vicdan ve korku müeyyidelerinin, üstünde topyekûn çökmeye ve yıkılmaya başladığı netice zemini çığırındayız.

· Rüşvet… Hırsızlığın en korkunç şubesi… Şahıslarda temerküz eden manevî haklandırma iktidarının hakka zıt olarak menfaat karşılığı satılması… Manzara: Rüşvet gişesi önünde, Eminönü meydanındaki otobüs bekleme mezbahasından fazla kalabalık… Çünkü: Haktan sıyrılan korku, insanlardan ve bütün insanî tertiplerden de sıyrılmış; ve menfi hâlisiyetini, su içmek ve ekmek yemek derecesindeki tabiîliğe dökmüştür.

· Fuhuş… Bir kadın ve bir erkek arasında, Allah aşkı ve Allah bağiyle sımsıkı kementli olarak birbirini sevmek ve birbirinin olmak gibi en aziz, en kutsî ve en mahrem aidiyete vesile teşkil eden hâdisenin, herkesle herkes arasında umumî ve hayvanî bir iştirak ifade etmesi… Manzara: Tek koğuş çerçevesinde, hem de elektrikler açık olarak bütün cemiyete şâmil bir «mum söndü» âlemi… Çünkü: artık ruhlar hiçbir mukaddese yataklık edemiyecek kadar pörsümüştür.

· İçki… Uyuşmak, kamaşmak, görmemek, duymamak, bilmemek, düşünmemek, kendi kendisini kaybetmek, yok olmak ihtiyaciyle şuur ve muvazenenin zehir içmesi… Manzara: Gündelik su istihlâkini aşan içki sarfiyatı… Çünkü: Vecd ve heyecanımızı zehirde arayacak nisbette ruhumuz boş bırakılmıştır.

· Cinâyet… Allahın en haşmetli binası insanın, insanlar arasında, insan eliyle ve her türlü kanun ve kâide dışı yıkılması… Manzara: Kestane fişekleri halinde birbirinden ateş alarak giden ve şehirleri, kasabaları ve köyleri tabanca sesleriyle fıkırdatan bir ölüm panayırı… Çünkü Fertler en küçük hınç ve teessürlerini, Allahın ve kulların kanunlarına havale ettirecek bütün emniyetlerden boşanmış ve münferit ihtilâller yaşamaya başlamışlardır.

· Kumar… Hırsızlık fiilinin ve birbirini talan etme hırsının, herkesçe makbul, herkesçe muteber ve bir ilim ve medeniyet tertibine bağlanmış alenî şekli… Manzara: İskambil kâğıtlarının (Bey) leri ve kralları etrafında, yeryüzünü idare eden bey ve kral fikirlerden çok daha fazla alâka, bilgi ve sadakat… Çünkü: Müsbet insan iş ve emeğinin tatlı alın terine karışık, bütün verim değeri herhangi bir formülle birbirini soyma hünerine bırakılmıştır.

· Ayrıca hile… Doğruluktan korkuyoruz! Ayrıca yalan… Hakikatten korkuyoruz! Ayrıca riya… Samimiyetten korkuyoruz! Ayrıca nefret… Aşktan korkuyoruz. Ayrıca inkâr… İmândan korkuyoruz! Ayrıca şüphe… İtimattan korkuyoruz! Ayrıca istihza… Ciddiyetten korkuyoruz! Ayrıca kargaşalık… Nizamdan korkuyoruz!

· İnsanoğlu, bizde ve bu son devirde alçalmaya bırakıldığı kadar, hiçbir zaman ve mekânda bırakılmadı.

(İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 16. baskı / s.156-157-158)

Ahmet Emin Yalman Polemikleri

ÇIFITA CEVAP!

Kâfirin Abdullah, ahmağın Zeki, erzelin Afif ismini alması gibi kendisini (Vatan) diye isimlendirmiş ufunet bezinin, bize bundan onbeş gün kadar evvel çıkmış bir nüshasını gösterdiler.

Bu paçavrayı, hakkımızdaki deni ve şenî tahrike iştirak etmemek suretiyle Türklüklerini, mukaddesatçılıklarını, insanlıklarını gösteren ve büyük Türk okuyucusu kütlesine tamamen malik bulunan gazetelerin hiçbir şartına sahip telâkki etmemekle beraber, üzerimize ondan bir hücum gelmesi ihtimalini hayal bile edemezdik. Zira, o gazeteyi temsil eden, ona renk ve seciye veren insanlık lekesinin bütün cemaziyülevvel ve âhirine, dosyalık çapta bir bilgi, görüş ve anlayışla vâkıf bulunuyorduk. O da bu kuvvetimizi herkesten iyi bilenlerdendi. Zira bundan evvel Fatih’in muazzez ruhaniyeti huzurunda patriklere fâtiha okuttuğu, Türk ocaklarına burnunu soktuğu, Nâzım Hikmet vesilesiyle resmen ve alenen komünizmayı müdafaaya kalkıştığı zaman maskesini o tarzda düşürmüş ve öyle bir söz söylemiştik ki, bir insanın bu sözü duymamazlıktan gelmesi için ancak “bütün ahlâki kayıtlarla alâkasını kesmiş” olması lâzımdı. Fakat duymamazlıktan geldi. Zira korktu. Zira o günlerde aleyhimizde bir hava görmemekte, gerçek âmme vicdanı ve gençlik kütlesinin saflarımızda olduğunu bilmekte; ve bembeyaz “Müslüman -Türk” tenimize arkadan sokmağa yelteneceği pıhtı kusan kıskacını kullanabilmek için gereken hain şartları ittifakına alamamış bulunmaktaydı.

Nihayet, fırsat bu fırsattır sandı; ve zehirini, metodların esfellik ve erzellikte yektâ bir nümunesiyle dökmiye yeltendi. Ne yaptı, biliyor musunuz? Gûya mücerret ve umumî, bizimle ve şahıslarla alâkasız bir başmakale içine ayrı bir fasıl ekleyerek, böylece hakikî kastını cesaret ve sarahatle belirtmek erkekliğini gösteremeyerek, sadece birkaç okuyucusuna ve hükûmete karşı bize çattığını belli ederek, fakat bunu bizim gözümüzden saklıyabilecek olursa bir kat daha mes’ut olacağını ve bu suretle yerin dibine geçirilmekten kurtulacağını düşünerek, hâsılı cihanda en pespaye bir insanın dahi tenezzül etmeyeceği bir sinsilik derekesine düşerek, bize, kundakçılık, hayâsızlık, pervasızlık, fesat ve irtica isnat etti. Hakkımızda, koskoca bir başmakalenin içine gömülü ve dışından belirsiz olarak da “her türlü ahlâki kayıtla alâkasız” tabirini kullanmaya kadar gitti. İşte adam, işte usul, işte hayâ, işte hüner! Bu denî taktiğinde de kısmen muvaffak oldu. Çünkü hâdiseden, tam onbeş gün sonra haberdar olabildik. Yukarıda insanlık lekesi diye sıfatlandırdığımız ve daima böyle sıfıtlandıracağımız bu adam, eğer hakkımızdaki iğrenç tahkirin, hiçbir fezahat ve redaet yuvasında eşine rastgelinmez serseriler ve şantajcılar arasından elde ettiği, Polis ikinci şubesindeki dosyalarından başka kimsenin tanımadığı tiplerden olsaydı, derhal bu yazısiyle onu kanun huzuruna çeker, kendisiyle orada hesaplaşmayı tercih ederdik. Fakat bu insanlık lekesi, gûya bir başmuharrirdir, yılan vücutlu bir gazetenin tepesinde başkuş kafasıdır, son derece hain ve gizli bir metodun sahibidir, içtimaî bir suikast eserinin seri müelliflerinden birisidir, binaenaleyh kendisiyle hesaplaşacak yer, mahkeme değil, âmme huzurudur, kalem ve kelâm kürsüsüdür, dâva meydanıdır, babıâli kubbesidir!!!

Gel berû, iman ve ahlâk kayıtlarının (K) harfini bile rüyasında bir kere görmemiş olan sefil!

Sen ne cesaretle müslüman Türkler memleketinde konuşabilirsin ki, bir dönmesin; büyük baban Sabatay Sevi’nin zakkum kanını taşıyor; ve İslâm diyanetini, Türk milletini parçalamak gayesini güdüyorsun!

Sen, birtakım bulanık şartlara güvenip nasıl kuruyası dudaklarını kıpırdatabilirsin ki, bir zamanlar, Türk İstiklâl Hareketinin mâsûm günlerinde resmen ve alenen Amerikan mandasını istemek suretiyle vatan hainliğini göstermiş ve bu babda hakkında broşürler neşrolunmuş müseccel bir nâmertsin!

Sen nasıl ve ne yüzle “ahlâk” kelimesini kanalizasyon lezzetli ağzına alabilirsin ki, “ahlâk” kelimesinin baş harfi diye (a) işaretini gördüğün her yerde sıhhi imdat çağırması icap eden bir tipsin! (Büyük Doğu) sahibinin “Bir Adam Yaratmak” piyesi temsil edilirken “oradaki kadınla kimi kastettiniz?” sualinden, tâ Elhamra sineması ve klüp hikâyelerine kadar, istersen ve dilersen, bu mevzua senin için baş vurmaya lüzum görmediğimiz Türk hâkiminin huzurunda ve senin müracaatınla konuşalım! Eğer ister ve dilersen, bize edeceğin tek mukabeleyle, bu işi Linotipler ve baskı makineleri huzurunda da konuşabiliriz. Her şey senin istek ve dileğine bağlıdır.

Elverir ki, bir zamanlar, muazzez ve mübarek bir soydan gelen “Ehli Sünnet” gazetesinin ismet ve nezaket örneği sahibine yaptığın ve bütün zayıf müslümanlara tevcih ettiğin gibi, hakikatte bize değil, Allaha ve Resûlüne düşman olan suikastçı kalemini (Büyük Doğu) ya yöneltmek cesaretini göstermeyesin; ve hesabını görecekleri güne kadar menfur ve melûn köşende “sus, pus” oturasın!… Sen bilirsin, tercih hakkını sana bırakıyoruz.

NFK (25 Kasım 1949)

AHMET EMİN YALMAN

Dönmelere başkanlık, Masonlara çığırtkanlık vazifesiyle mükellef olan, vaktiyle Türk vatanını Amerikan manda’sının esareti altına koymak isteyen, şarkî Anadolunun mıntıka mıntıka ayrılıp orada müstakil bir Ermenistan’a yer verilmesi fikrini müdafaa eden, Kılıç Ali’den, tabanca kabzasiyle dayak yerken ayaklarına kapanıp yalvaran, bütün nesebi ve taallûkatiyle daha nice ve nice ( henüz açıklamaya ne zaman, ne de hayâ hissimiz müsaittir) ahlakî tereddilerin münessili bulunan din, mukaddesat , Türklük ve birlik düşmanı Ahmet Emin Yalman hakkında Neyzen Tevfik’in bir kıtası:

Alıntı:
Şu bizim dönme dolaş Ahmet Emin,
Din ve imanımıza çatmadadır.
Başımız ağrımaz etsek de yemin:
Vatanı on kuruşa satmadadır.

Neyzen’in bu kıtasını, çıfıtı ifade ve tersim etmekte en usta bir kalem marifeti olarak takdim ederiz.
Büyük Doğu Dergisi / 16 Şubat 1951 , Sayı : 48 , Sahife 8-9

Aile

AİLE

· İslâm İnkılâbında aile, «zat-ül-hareke»ligini kazanıncaya kadar, yeni baştan maya tutturulacak ve her unsuriyle yeniden teşkil ve tesis edilecek bir mevzudur.

· İslâm İnkılâbında aile, tıpkı bir makinenin iyi işleyip işlemediğini muayene eden bir mühendis gibi, uzaktan ve devlet gözüyle murakabe edilmesinden ibaret,«zat-ül-hareke»liğine kadar her ferdi ve her unsuriyle sımsıkı bir müdahale hedefidir.

· Büyük Doğu idealinin fideliğini teşkil edecek olan aileye maya tutturuncaya kadar ona musallat olmakta devam…

· Bu müdahalenin esaslarında, cemiyetin protoplazması olan muazzez aile mefhumunu korumak; babayı, anneyi, evlâdı, zevci, zevceyi ve.bütün yakınlık kademelerini birbirine karşı- her türlü ahlâkî emirler ve yasaklarla vazifelendirmek ve bu hususların yerine gelmesi için gereken aile ruhunu elifbesinden başlıyarak fasıl fasıl tedvin etmek işi vardır.

· Mukaddes gayenin eşya ve hadiseler nakşı içinde devlet dışarıdan ve aile içeriden yetiştirici olacaktır.

· İslâm inkılâbında, devlet tesisi olarak, müstakil bir aile zabıtası ve mecburî aile kursları, tohumun ağacı ve ağacın yemişi elde edilinceye kadar muvakkat teşkilâtın esas şubelerinden olacaktır.

· Çocuğun yetiştirilme metodu üzerinde devlet, anne ve babayla el ele, nihaî salâhiyet merkezi rolünü oynıyacak; anneyle babayı, adetâ mesul memurları gibi kullanacaktır.

· Teferruata girmeden sadece umumî prensiplerini çerçevelediğimiz bu noktalar, adetâ aileye istiklâl ve manevi tasarruf hakkı bırakmaz bir cendere mahiyetinde görünebilirse de, bütün cemiyet ve milletin ana çekirdeği olan ve her kötülük onun bozulmasından doğan aile mayasının kurtulabilmesi ve artık her şeyi kurtarıp koruyabilmesi için başka hiçbir çare yoktur.

· İzdivaç müessesesi, en genç yaşlarda adetâ mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından himaye edilecektir.

· İslâm inkılâbında, mektep vesair telkin ve terbiye vasıtalarından herbiri, rnefkürevî nizamına göre ayarlanacak ve yine cemiyette aileyi zaafa uğratan her faaliyetmutlak olarak kökünden kazınacaktır

· Cemiyetle aile arasında karşılıklı öyle bir ahenk doğacaktır ki, ferdin vazife ve iş zeminini yalnız cemiyet, zevk ve saadet bucağını da yalnız aile yuvası temsil edecektir. Bütün aileler için müşterek ve meşru zevk ve saadet müesseseleri cemiyeti taşıracak derecede bol olacaktır. Fakat buna mukabil cemiyetin, ferdleri aile kadrosu dışına cezbeden ve aileyi örseleyen her nevî fuhuş ve hafiflik müesseseleri kezzapla ve tâ köklerinden kurutulacaktır.

· İslâm İnkılâbının, mimarîsini yerine getireceği cemiyette, aileye müteveccih suikastçı ve zıt vücutlardan, umumhane, meyhane, kumarhane, balo, bar ve hattâ kahvehaneye bile yer yoktur. Buna karşılık o türlü ve tamamiyle ulvî müşterek zevk ve şevk müesseseleri vardır ki, cihanın nazarında örnek buluşlar ifade edecektir.

· Netice itibariyle, her ferdi devlet, tarafından, maddi ve manevî devlet tezgâhlarında yetiştirilecek olan bir cemiyette, aile ocağı büyük ye resmî devlet içinde küçük ve hususî birer devlet rüşeymi halinde, yumurtayla tavuk gibi herbiri öbüründen doğma ve herbiri her haliyle öbürünü besleyici ve koruyucu bir mâna belirtecek; bu mânanın bütün gerekli iç ve tedbir unsurlarına ve lâzimelerine malik olacak; ve bu mâna çerçevesi içinde nihaî masuniyet ve muhafaza müeyyideleriyle tahkim edilmiş bulunacaktır.

(İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 16. baskı / s.243-244-245)

Akif’in Mahkemesi

AKİF’İN MAHKEMESİ

ÜÇÜNCÜ MAHKEME: MEHMET AKİF

Mehmet Akif in ruhu, reisin “isminiz?” sualine cevap verdi:

- Ragiyb… Sonradan Mehmet Akif…

- Babanızın adı?

- Arnavutluğun İpek kasabasına bağlı Suşisa köyünden Nureddin ağa oğlu İpek’li temiz Tahir efendi.

- Annenizin adı?

- Tokada hicret etmiş Buharalılardan Hekim Hacı baba torunu Emine Şerife hanım.

- Doğduğunuz yer ve yıl?

-İstanbul, 1873…

- Savcı, hakikate aykırı olarak şair sayıldığınızı, bu şöhretin incelenerek hakikatin ortaya çıkarılmasını ileri ¦ sürüyor. Ne dersiniz?

- Safahatımda eğer şiir arıyorsan, arama.

Savcı söz aldı:

- Şimdiye kadar Akif’ten bahseden eserler onu bilhassa üç bakımdan büyük şair diye tanıtmışlardır. (Realist) cephesi; İslâm birliği İdeolocyası ve içtimaî fayda gayesi.,. Binaenaleyh Âkifin bu cephelerden muhakemesini, âmme şahitleri olarak Fuat Köprülü, Agâh Sırrı Levend ve Abdullah Tansel’in dinlenmesini isterim.

Şahitlerin dinlenilmesine karar verildi. Fuat Köprülü, hüviyeti tespit olunduktan sonra dedi ki:

- “İttihadı İslâm mefkuresinin bu kudretli müterennimi aruza bütün Türk edebiyatında misli görülmemiş bir kudretle hâkimdir. Lisanı sade, ifadesi selis, üslûbu canlıdır. Garp şairlerinden müteessir olmıyan ve halk içinden yetişen bu demokrat şair, Türk edebiyatının en kudretli nâzımıdır.”

Agâh Sırrı Levend, şunları söyledi:

- “Akif (realizm)i bazan o kadar ileri vardırır ki, insanı iğrendirecek levhalar tasvir etmekten çekinmez. Yine mahalle kahvesinden:

Kiminde el falan asla karışmıyorken işe
Kiminde durmadan işler benâmı endişe
Al işte: beyne burundan gerek demiş de hulul
Taharriyatı arnikayla muttasıl meşgul.
Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam
Zemine daire şeklinde yaydı bir balgam
Abanmış olduğu biryamn yumru değnekle
Mümaslar çizerek soktu belki yüz şekle!”

Ankara Atatürk Lisesi edebiyat muallimi Fevziye Abdullah dedi ki:

- “Akife göre edebiyat, ferdî tehassüsleri değil, ancak içtimaî yaraları teşhir eden, bunların çarelerini ortaya koyan bir vasıtadır. Mehmet Abduh ile Cemalettin Afganî’nin ileri sürdüğü fikirleri hemen aynen Mehmet Akif in birinci Safahat’ından sonra neşrettiği eserlerde buluruz. Mehmet Akif’in içtimaî manzum hikâyelerinin mevzuları her zaman rastlanan, dikkati celbetmiyen hâdiselerdir. Şu halde Sadi ve (Dümafis) Akif in müşahedelerini bu gibi meselelere çekmek itibariyle şahsiyetinin teşekkülünde büyük bir rol oynamıştır.”

Bu şahitler dinlenildikten sonra, savcı mütaleasını bildirdi:

- Çok iyi tanıdığınız Mehmet Akif hakkında gerek şimdiye kadar basılı olarak ileri sürülen düşünceler, gerek burada söylenenler, hemen istisnasız, bir noktada ittifak ediyor: Akif şair değildir. Bunu evvelâ kendisi söylüyor, sonra da eserleri… Bir takım manzum nesirler yazmış, tasvirler yapmış, hikâyeler anlatmış, vaazlar vermiştir. Kendini zorlaya zorlaya, manzum istida dahi kaleme almıştır. Şiirindeki (realizm) telâkkisinin ise müstehcenden farksız olduğu görüldü. Üstelik, bazı şahitlerin iddiası hilâfına, aruza hâkim değil, mahkûmdur. Nasıl Mehmet Emin’in manzumelerinde hece vezninin tıkırtısı her şeyin üstüne çıkarsa, Akif in manzumelerinde de aruzun takırtısı düşünceyi de, diğer unsurları da bastırır. Şiir gibi görünen mısraları ise tercüme veya farkında olmadan başkasının sözlerini tekrarlamadır. O da Fikret gibi (atletik) seciyelerin (şizofreni) ve müsait yapısı icabı, asla fiiliyata intikal edemiyerek nihayet “iki damla göz yaşı”nda karar kılar.

Geriye (ideolog) tarafı kalıyor. Bu temayül, Akif’te şuurlu bir görüşün mahsulü değildir. 1908′den sonra başlar. Kor bir şevkle peşlerine takıldığı Abduh ve Afganî’yi tercüme etmekle kalır. İslâm birliği fikri onda milliyet fikrini unutturamaz:

……..Kalk baba, kabrinden kalk
Diriler koşmadı imdadına, sen bari yetiş…
Arnavutluk yanıyor, hem bu sefer pek müthiş!

Der. İdeolocya alanında (aksiyon) dan mahrum, muayyen bir sınıfın menfaatlerine bilmiyerek âlet mevkiindedir. Hakikî (ıdealist)in sonuna kadar mücadele (karakter)ine onda rastlanmaz. Bilâkis, fesini çıkarmamak için Mısır’a kaçmayı tercih eder. O da Fikret gibi, cemiyet karşısında bedbindir, küser. İçtimaî fayda prensipine gelince… Zamanı itibariyle, faydacılık prensibiyle Tanzimat devrinin zihniyetine dönmüş olan Akif in cemiyete telkin etmek istediği fikirler o devirde cemiyete hiç faydası görülememiş fikirlerdi. Osmanlı İmparatorluğunu teşkil eden unsurların milliyet ve kavmiyet feryatlariyle bayrak açtıkları bir devirde onlara, kendi cinslerinden olmıyan bir din memuru etrafında birleşmek tavsiye ediliyordu. Cemiyetler tarihinde ileri bir merhale temsil eden milliyet fikriyle kıpırdanan ve çoktan parçalanmış olan Osmanlı camiasını İslâm birliği gayesiyle kalkındırmağa çalışmak, “ittihadı anasır” siyasetinden pek de farklı olmıyarak, nehri tersine akıtmaktı. Nitekim tarih, bu görüşün kısalığını ispat etti: Araplar, Arnavutlar, Hintliler, Afganlılar, Mısırlılar ayrı birer devlet yolundalar. İddia makamının görüşü budur.

Hülâsa:

Mucip sebeplerinin istendiği kadar tafsil edilebileceğini temin ederek, Mehmet Akifin kuvveti diye ileri sürülen her noktanın, onda birer zaaf teşkil ettiği iddiasındayız. Bu itibarla kendisinin başaramadığı, tahakkuk ettiremediği bir (idealizm)e salik görünerek âmme efkârını aldatmak, şair olmadığı halde edebiyat tarihlerine girmek suçlarından dolayı adının şiir sahasından ihracına, (idealist)lik, payesinin refine karar verilmesini talep ederim.

Akif, dudaklarında ince bir tebessüm, ayağa kalktı:

- Adalet huzurunuzda, hak ve hakikat adına taraflardan herhangi birinin mümessili olmak mevkiindeki savcı, öyle görüyorum ki, ne bana zıt olanlarla beraber, ne de düşmanlarımıza zıt olanlarla bir arada… Savcının şu ânda dil verdiği temayül, hiçbir tarafa ve hiçbir şeye inanmamak ve güya “tarafsız keyfiyet” diye mevhum bir kıymet adına hamaratlık göstermek gayretidir. Her halde bu savcı, günümüzün münekkit geçinen ve mide gurultusunu saf ve mücerret şiir kabul eden bir zümresiyle bağdaşma vaziyetindedir. (Sanat için sanat) budalalarının avukatlığını yapan savcının ucuz ve kolay iddiaları karşısında istediğim, bir nebze “tevsii tahkikat”tan ibarettir.

İcabı düşünüldü. Müdafaa şahitleri olarak Cenab Şehabettin, Süleyman Nazif, İsmail Habıp, Hakkı Süha, Yakup Kadri’nin celbine karar verildi.

Cenab Şehabettin: .

- “Şiiri millî namiyle ırkımızın rüsum ve san’anatına ait neşideler kasdediyorsak, peşinde serfüru edeceğimiz bir dehayi şiir görüyorum: Mehmet Akif… Hiç kimse o kadar saf ve şeffaf bir billuru beyan içinde menazırı milleti teşhir etmemiştir.”

Süleyman Nazif:

- “Hiçbir vakit inkâr etmedim; bu gün de ikrar ederim ki, Allahın ilmi ezelisi her şeye lâhiktir. Fakat ülûhiyyetin sem’ı izzeti Mehmet Akifin şu hitaplarından yeni bir lisanı incizap işitiyor.”

İsmail Habip:

- “Elinde öyle bir cilt olan bir kimse, şiir mabedinin içine, her vakit kendi evi gibi girebilir.”

Hakkı Süha:

- “Akifin, Türkçe yaşadıkça anılacağına, tabutu altında yanyana dizili dört neslin büyük kalabalığı şahittir.”

Yakup Kadri:

- “Şimdi diyanet ve milliyet mefkureleri, bütün edebî cereyanlara yavaş yavaş hâkim olmaya başlıyor. Hepimiz bu munis yol üzerinde, gittikçe daha berrak bir ufka doğru ilerliyoruz- Bu kafilelerin en önünde yürüyen meş’alekeşlerden biri de hiç şüphesiz Akif beydir.”

Reis, savcıdan, karşı taraf şahitleri olarak kimleri teklif ettiğini sordu ve şu cevabı aldı:

- Nurullah Ataç, Şükûfe Nihal, Sabiha Zekeriya Sertel, Zekeriya Sertel…

Evvelâ Nurullah Ataç dinlendi:

- “Nazım Hikmet’in (Tarama Babu)sunu okuduktan sonra, hiç şüphe yok, Akif’i de beğenmem lâzımdı. O da bir (ideal) peşinde koşan adam… Fakat etrafta onun lehinde yazılan yazıları görünce bana da aleyhinde yazmak arzusu geldi.”

Dinleyiciler arasında müthiş gülüşmeler… Bir ses yükseldi;

- Akif bundan iyi müdafaacı mı bulabilir? Reis, sesini yükseltti:

- Sükût!.. Yoksa mahkemeyi boşaltırım!

İddia şahidi Nurullah Ataç bu vaziyet üzerine sinirlendi, birdenbire hamleye geçti; ve hem yazıdaki, hem de konuşmadaki âdeti misillî, kesik kesik söylemeğe başladı:
- “Akifin aruzu, aruzun bunamasıdır. Akif, Öyle her vezni kullanmaz; ancak bir tıkırtı öğrenmiştir, sözü ona uydurup söyler. Akif’i niçin seviyorlar, bilir misiniz? Basitliği için; şiiri, kendi anlayışları derecesine indirdiği için…”

Zekeriya Sertel çağırıldı. Savcı, hâkimden müsaade alarak şahide suâl sormaya başladı:

- Siz (Tan)ın başmuharririsiniz, değil mi?

- Evet!

- Başmuharrir, gazetesinin bütün renginden mes’uldür, değil mi?

- Evet!

- İşte (Tan)ın 4/1/1939 tarihli nüshasında çıkmış imzasız bir yazı!.. Okuyorum: “Akif, bugünkü neslin, inkılâp neslinin şairi değildir. O, ne milliyetçiliğe, ne de inkılâba inanmıştır. O, bizim idealimize inanmadığı için bizim neslin şairi değildir. Gençlerin bu ince farklara dikkat etmelerini istemek hakkımızdır.” Kelime kelime dikkat ettiniz mi?

- Evet!

- Bu satırları aynen üzerinize alıyor musunuz?

- Evet!

Savcı hâkime döndü:

- Bu kadar efendim! Hâkim, iddia şahidine sordu:

- Başka bir diyeceğiniz var mı?

-Hayır!..

Böylece Zekeriya Sertel, 4 tane (evet!) ve bir adet (hayır!) cevabından sonra salonu terketti.
Mübaşirin narası:

- (Tan) muharrirlerinden Sabiha Zekeriya Sertel… Bayan Sertel’in, Bay Sertel’e uygun cevaplarından sonra Mehmet Akif söz istedi:

- Bildirmeğe değmez ama efendim, bu bayanın hakkımda yazılmış bir yazısını sıkıştırıverdiler, şu ânda elime… Müsaadenizle birkaç satırını okuyayım: (Tan) gazetesi 19 Kânunuevvel 1938 tarihli nüshasından: “Bence Mehmet Akif, zamanındaki sanatkârların ekserisi ya saraya uşaklık ederken, veya açlık, sefalet, esaret acıları içinde millet kıvranırken, o, halka inmiş, sakasından, bekçisinden bahsederek, o zamana kadar sanatkârların hakir gördükleri mevzuları işlemiş bir şairdir. Yalnız, denizle gökten, tabiattan başka ilham menbaı bulunmıyan şairden ayrılarak, biraz cemiyetin İçine girmiştir.” Mezburenin vaziyetini, beni daha evvel meth ve takdir etmiş olmak diye göstermeğe kalkmıyacağım. Sadece cemiyet içine girmek noktasından, yalnız bu prensip bakımından hafif bir takdir nikabi altında, asıl cemiyete ne noktadan girileceği üzerinde, manalı bir sükût var yazısında… Şahidin, beğenmekte de, beğenmemekte de bütün gizli Ölçüsünü ifşa eden ve iç maksadını gizleyen; ve ötesini ve gerisini sadece samimiyetsizlik ve hâlisiyetsizlikten ibaret kılan noktayı belirtmek istiyorum.

Şahit Bayan Şükûfe Nihal:

- “Akif in sanatı, çocukluğumdanberi beni enterese etmiş değildir. Bunun için kimsenin kimseye itab etmeğe hakkı yoktur. Zevkten sual olunmaz; Akif bana birşey söylemiyor. Akifin vatanperverliğine gelince; bunu da herkes gibi anlamıyorum. Akif ancak din bayrağı altında ve bugün kendimizi kurtarmak İçin tek dayancımız olan milliyet fikirlerinden büsbütün ayrı, İslâm camiası içinde bir vatancilığa yer veriyordu. Hepimiz Şark çocuğuyuz ve hepimiz Müslümaniz, elbette… Lâkîn hiçbirimiz çürümüş bir direğe yaslanacak kadar taassubun esiri değiliz! Son asırlarda dinin saptığı hurafeli yolları, bizi sürüklediği örümcekli, haşeratlı lâbirentleri gördükten sonra, artık kurtuluş yolunu yalnız dinde aramıyacak kadar aklımız başımıza geldi. Halbuki Akif, bizim başımıza hâlâ dini musallat etmek istiyor; bizi asırlarca medeniyet dünyasından uzaklaştıran, hakikî veçhesini kaybetmiş bir cepheye dayanıyordu. Benim vicdanımı yaratan Tevfik Fikret’tir.”

Mehmet Akif söz aldı:

- Lehimdekilerle aleyhimdekilerin, yalnız ve yalnız bizde gerçek tenkit olmadığını gösteren, istinatsız, insicamsız, miyârsız, mihraksız sözlerinden sonra, herşey yüksek mahkemenizin hakkaniyet duygusuna bağlı kalıyor. Bu duyguya bir mesned teşkil etmek üzere, benim ne yaptığımı ve ne yapmak istediğimi, hem zarf ve hem mazruf cephesinden iyice takdir mevkiinde bir şahsiyetin dinlenmesini istiyorum. Hem benim iman ve mefkuremin, hem de saf şiir ve sanatın mahremiyetine nüfuz edebilmiş olduğuna inandığınız bir selâhiyet istiyorum.

Hâkim, iki tarafındaki âza ile söyleştikten sonra kararı bildirdi:

- Mahkeme, sanığın talep ettiği ölçülere malik bir selâhiyet olarak (Büyük Doğu)cu Adıdeğmez’den*, “vukuf ehli” sifatîyle bir rapor istemeğe karar vermiştir.

Adıdeğmez’in raporu:

Mehmet Akif, ne kendisini sevenlerce, ne de kendisinden tiksinenlerce anlaşılabilmiş bir şahsiyettir. Cephelerden ikisi de, mümkün olduğu kadar kaba ve sığ bir intiba; ister müsbet, ister menfî, son derece basit bir infial plânındadır. Onu sevenler, Müslümanlığa karşı ya kendilerine göre bir bağlılıkları bulunan, yahut hiçbir aykırılıkları bulunmıyan; ve şahsiyet, hâlisiyet, asliyet cevherlerini, üzerlerinde hiçbir murakabe ve çile geçirmeksizin insiyakı olarak benimseyen ve umumiyetle (kolay) ve (ucuz)a hayran olan iyi niyetli kimselerdir. Onu sevmeyenlerse, sevenlerin (kolay) ve (ucuz)undan namütenahi aşağı bir (kolay) ve (ucuz)la Yirminci Asır moda yobazlıklarından herhangi birine mensup ve sadece Müslümanlığa olan hınçlarından Akife gerilik, eskilik, adilik ve küçüklük isnad eden kötü niyetli zavallılar… Bizim ölçümüzde Mehmet Akif, ne Müslümanlığı nâmütenahî derin ve girift, saffet, hakikat ve esrariyle kavrayabilmiş, ne de, bu kavrayamayışın tabiî bir neticesi olarak saf şiir ve sanatta üstün bir sese yükselebilmiş bir insandır, Tevfik Fikret’in küçük çapı, Mehmet Akifde, müsbet ve menfî farklariyle bir buut ayniyeti gösterir. Evet, Mehmet Akif, müsbet bir Tevfik Fikret’den başka bir hüviyet değildir. Bu bakımdan Fikret’i idam sehpasına götürecek müessir, Akifi ziyafet sofrasına davet edebilir; fakat Akif in bu sofradaki istihkakı bir onbaşı tayınından fazla değildir. Nüfuz bir olduğuna göre, hem İslama, hem de şiire nüfuz bakımından sadece bir onbaşı tayını… Nitekim Tevfik Fikret’in cezası da, büyük hakikatin kutbundan kopmuş ve kaymış, (General) rütbesinde ileri bir mütefekkir ve sanatkâra mahsus değil, kaçak ve küçük bir onbaşıya göredir. Biri (menfî)nin, öbürü (müsbet)in bu iki onbaşısı, devirlerinin her sahada kukla oyunculuğu kadrosuna giren çıkartma kâğıdı inkılâbları içinde dâvalarını tutanlarca, yahut onları bir dâva sahibi farzedenlerce (Mareşal) rütbesinde görülmüştür. Akifde İslâmi hakikatların mücahidi olarak biricik kuvvet, heyhat ki, bu mücahidliğin istinat edeceği nâmütenahî devreye ve girift, nâmütenahî geniş ve kesif idrak temelinden ziyade, makûs taraftaki müthiş sathîlik, sahtelik, köksüzlük, gerçeksizliktir. Akif, kuvvetini, nefsinden ve hakikatından değil, bunlardan aldi. Demek istiyoruz ki, Mehmet Akifde, her şeyden müstağni o nur âleminin cüce inkarcılarına karşı aynı boyda ve aynı seviyede olarak cephe tutan, manzum makale aletiyle ses çıkaran ve nihayet kabuğunu delemeden (doğru)da ve (güzel)de kalmak imtiyazına eren, orta halli bir (aksiyon) adamından Ötesi mevcut değildir. Halbuki, karanlık yüklü kalblerde bütün pancurlarını ve kapılarını kapamış ve ışığını maskelemiş bulunan İslâm, (aksiyon) ve mücahede safhasında, hem dostları ve hem düşmanlarınca, Mehmet Akifde tecelli ettiği kadar sanılmıştır. Bu, ne hazin bir anlayışsızlıktır!.. Akifte, İslâmın içi, ruhu, bâtını olan ve şiir ve sanatla beraber bütün eşya ve hâdiselerin gizli anahtarlarını saklıyan tasavvufî idrak ve mizaçtan eser bile yoktur. Akif’in, İslâmdan, zahir plânında görebildiği de, Şeyh Abduh ve Cemaleddin Efganî’nin rehberliğine bağlı, maalesef bir çıkmaz sokak İstikametinden başka birşey değildir. Yüksek mahkemenize karşı sadet endişesini kaydetmek korkum olmasaydı, Şeyh Abduh ve tâbilerinin İslâmiyete tatbike kalkıştığı gençlik ve asrîlik aşısından, ebedî gençlik ve zindelik kaynağının ne kadar münezzeh olduğunu belirtir; ve dolayısiyle dâvanın, İslâmiyeti olduğu gibi oldurmaktan başka bir şey olmadığını ve işte bu “olduğu gibi”yi asırlar boyunca nasıl anlıyamadığımızı göstermeğe çalışırdım. işte bütün ölçü: İslâmiyetin asılda ıslaha ihtiyacı yoktur; bizim asılda idrake ihtiyacımız vardır.

Bundan Öteye şair Mehmet Akif, İslâmın, büyük duygu ve düşünce çilesi içinde pişmiş üstün sanatkârları olan Lebid, İbni Farız, Sadi, Hafız, Süleyman Çelebi, Şeyh Galip gibi Örneklere nisbetle bir kaburga kemiğinden daha küçük bir parça; fakat nazmı tereyağından kıl çeker gibi meramına uyduran, gerçekten dilini en evvel sadeliğe ve hayata ulaştıran, telkin iklimlerine asla sokulmaksızın usla tebliğ reçeteleri yazan bir “münevver”dir. Sırası gelmişken kaydedelim ki, büyük şiir, tereyağından kıl çekercesine kolaylık göstermek değil, tereyağından kıl bile çekememecesine bir zorluğa ve kekemeliğe düşmek işidir.

Anlayışımı hulâsa ediyorum:

Her şeye rağmen Mehmet Akif, bütün bir sahte gidiş içinde, o sahteliğin sadece sahte olmıyarak aynı kıratta bir aksülâmeli halinde, hem mefkuresi ve hem san’atiyle, hakkı verilememiş bir hakikilik, aslîlik ve hâlislik örneğidir. Bu bakımdan, onu, hakkını verememiş de olsa gününün biricik büyük (aksiyon) plânına geçebilmiş ve bu plânda gerçekten ahlâklı ve feragatli bir kahraman hayatı yaşamış, fakat aynı yolun beklediği gerçek kahramanların gerçek vasıfları önünde mahcup kalmış kabul edebiliriz.

Karar:

- İcabı düşünüldü. Mahkeme hey’eti rey birliğiyle mucip sebeplerini “vukuf ehli” raporuna istinat ettirerek, Mehmet Akife, temsil ettiği mücahede ve hamle hedefindeki aslî değer bakımından bir çelenk vermeğe, fakat çelengin üzerine şu kaydın yazılmasına karar verdi: “Doğru yolun kifayetsiz mütefekkirine, küçük şairine, fakat hayatiyle büyük feragatkâr ve namuskârına Allah rahmet etsin…”

(Edebiyat Mahkemeleri, Büyük Doğu Yayınları, s. 51-62)

* Adıdeğmez, üstadın kullandığı müstear isimlerdendir.

Aksiyon

AKSİYON

Şimdi, evvelâ lügat manasına bakalım: Aksiyon, lügatte, kudrettir, mücerret kudretin, işde, iş üzerinde, iş halinde tecelli ve cünbüşü demektir. Bir başka, fakat basit ifadeyle, sadece şuurlu hareket, teşebbüs, hamle, tesir… Bir işin mücerret mânası, kıymet hükmü, aksiyon… Gaye ve muradı olmayan iş, kendi kendisinden ibaret iş, madde plânına bağlı miskin kıpırdanışlar ona uzak… Meselâ bir tiyatro piyesinde vak’anın umumî seyri, umumî kıymeti, o piyesin aksiyonudur. Böylece anlıyoruz ki, aksiyon basit lügat mânasiyle bile, fiilde erimiş fikir oluyor. Bir fiil ki, onu meydana getiren fikrin tercümanı… Mânayı lügat kitabı çapından daha derinlere indirmeye çalışalım: Fikrin, eşya ve hâdiseler üzerinde nakşı… Fikrin, dış âlemde, eşya ve hâdiseler üzerinde kurduğu mimarî, yonttuğu heykel… Fikir kökünün, dış plân dediğimiz madde ve iş ağacında verdiği yemiş… Bir başka ve çok yerinde teşbihle, ruhun, eşya ve hâdiselere çevirttiği film, oynattığı tiyatro… Ruhun, eşya ve hâdiselere sinerek, madde, buud, hacim, şekil, renk ve ses kazanması… İşte aksiyon…

Buna benzer bir kelime var Fransızcada: (Akt)… O, parça hareket demektir ve keyfiyetten ziyade kemmiyet ifadesidir; (aksiyon) anlamına da hudutsuz uzaktır. Aksiyon, bir işle, bir oluşla, onu doğuran fikir arasındaki ahenk ve münasebet manasınadır ve lisanımızda barışabileceği tek kelime “amel”dir. Barışabileceği değil, bütün hakikatini bulabileceği tek kelime… Fakat onun da hakikatine erebilmek şartiyle…

Amel, dinimizin baş kelimelerinden biri… Ama bizim dar anlayışımız içinde, bellibaşlı işlere ait olarak sınırlandırılmış ve gerçekte sınırsız olan delâletinden düşürülmüş… Biz onu hususî olarak, sadece ibadetlerimizde kullanırız. Halbuki, ibadetin de sade dış ibadetten ibaret olmadığını, ibadetlere bağlı sayısız içtimaî vazifeler bulunduğunu ve mücerret bir hamle ruhu yaşamak gerektiğini düşünürsek, o zaman “amel”in geniş mânasını kavrar ve (aksiyon) mefhumunu on-’da buluruz. “Amel” kelimesinin aslî ve esasî güzelliği de bu noktada…

Şimdi, lügatten hikmete geçerek, aksiyon nedir ve ne değildir, onu cevaplandıralım: Aksiyon, sade iş ve fikir değil, üstün işe hâkedilmiş, üstün fikir demektir. Herhangi bir iş ve fikir değil, dedik. Çünkü tam fikirsiz hiçbir iş yoktur. Bir sigara yakmak için bile, kibritin çıkarılması, çakılması, birer küçük fikirdir. Bunların kıymeti yok… Büyük fikir ve onun büyük iş haline inkılâbı; aksiyon budur. Yani aleladenin üstü; harika yenilik ve çetinlik şartları içinde insanın kendi kendisini ve cemiyetini aşma cehdi; aksiyon budur. Her işte imkân üstüne tırmanmak ve engeli aşmak dâvası; aksiyon budur.

Nebatî, hayvanı, ilcaî, tabiî, zarurî fiiller, aksiyon değildir. Yapıcı, doğurucu, meydana getirici, icad edici fikir olmadan aksiyon olamaz; fikrin de bu vasıfları kazanması için imâna bağlanması şart olur. İşte, dâvanın bel kemiğini tuttuk. Evet; fikir tek başına, inanmadan, bir hakikat kutbuna bağlanmadan, hamle, tesir, teaddi, taarruz belirtemeyeceğine, ölü kalacağına göre, kendi kendisine anlaşılıyor ki, iman dediğimiz o hayat verici eriş, öncüsü olan fikirle beraber aksiyonun babası oluyor. Bu teşhisi, bir bedahet hükmü olarak ele alıyoruz. İman eğer buudsuz bir duygu ise, aksiyon da onun billûrlaştırdığı madde… İnanmış fikrin, pelteleşmek, kabuk tutmak, donmak, şekillenmek, eşya haline gelmek, maddeleşmek için şahlanmasıdır ki, aksiyonu doğurur. Burada bir ince nokta var: Fikirsiz aksiyon olamadığı gibi, bir fikir de aleladeler serisi içinde otomatik hale getirildikten, bu türlü dondurulduktan, hudutlu ve Şuursuz bir iş ifadesine büründürüldükten sonra aksiyon olmaktan çıkar. Meselâ, bir makinenin keşfi, işine ve makinesine göre aksiyon olabilir de, hiçbir makinenin işi aksiyon olamaz. Görüyorsunuz ki, tam ruhçu bir telâkkiyle, dâva, maddeden mânaya geçiyor. Bu misali, ruhçuluğumuzun muhteşem bir hücceti olarak da kullanabiliriz.

(İman ve Aksiyon, Büyük Doğu Yayınları, 12. baskı / s.78-79)

Aksiyon Ruhu

AKSİYON RUHU

1968′de, “b.d. Fikir Kulübünde..

Fransız İnkılâbı “vatandaş”, Masonluk “birader”, Komünizma “yoldaş”, külhanbeylik de “omuzdaş” tabirini getirdi. İslâmlıkta topluluk unsurlarının fert ifadesi kardeşliktir. Biz, onu şöyle ifadelendiriyoruz: Gönüldaş!

Bundan böyle topluluğumuzun mücerret şahıs ismi budur! Tarih bizi (Büyük Doğucular) tâbirinden sonra bu tavsifi ismiyle anacaktır: Gönüldaşlar!

Gönüldaş!

Bir halkanın üstüne sarılan şerit, halkada toplandıkça, her dönüşünde daha fazla şerit çeker. Kar üstünde yuvarlanan bir top, büyüdükçe, her yuvarlanışında yerden daha çok kar kaldırır. Nihayet öyle bir ân gelir ki, böyle bir cazibe merkezine üşüşen, katılan dış unsurlar, kifayet hududunu bile aşar.

Fakat bu mesut ânın doğabilmesi için, halkadaki sargı, dışarıdan sargı çekecek kalınlığı bulmalı; kar üstünde yuvarlanan top da, yerden kar kaldırabilecek tıkızlığa ermelidir.

Gönüldaş!

Dâvamızın siyaset dışı aksiyon mihrakı (b.d. Fikir Kulübüdür. Ve tepeden inme bildirelim ki, kurtuluşumuzun biricik formülü, bütün Anadolu’yu nokta nokta halkalayacak olan bu teşkilâttaki ruh mimarlığı ve en usta aksiyon güdücülüğüdür.

Gözlerimizi, halkamıza girebilecek umumî vasıfta erkeklerin vatan çapındaki kalabalığına çevirdiğimiz zaman içinde 5 milyon ferdin oturduğu bir (anfi-teatr) görüyoruz. Davetimize icabet edenler, onu iman borcuna bağlı bir mükellefiyet sayanlar, birbirinin sesini duyamayacak kadar birbirine uzak sıralara düşmüş insanlardan ibaret kalıyor. Bu yüzlerce insan, milyonluk kalabalıklara nispet edilince, işte böyle bir seyreklik manzarası doğuyor.

Bu seyrekliği doldurmanın günü gelmiştir.

Bizanslıların ateş kuleleri gibi, biri yanınca öbürüne haber veren ve böylece kıtaları çepçevre dolanan merkez insanlardan, bilançomuzda yazılı olduğu kadarına malik olsak razıyız!

Gönüldaş!

Sen bizi bir çuval pirinç farzediyor ve “Ben tek bir pirinç tanesiyim; çuvalın içinde olmuşum veya olmamışım, ne çıkar?” diye düşünüp kendini bizden mahrum ediyorsun!Yahut da nefsine binbir hatalı özür biçiyorsun! İşte bu zihniyettir ki, bizde içtimaî alâkanın ve maşeri vicdanın günden güne sıfırı tüketmeye doğru gittiğini gösteriyor, her ümidi akamete uğratıyor, düşman ve hâkim saflara da meydanı boş bırakıyor!

Halbuki her pirinç tanesi şöyle düşünecektir:

“-Belki onların kıvamlarını ve terazi âhenklerini denkleştirmek için lâzım olan son pirinç tanesi benim! Gideyim ve kendimi çuvallarının içine atayım!”

Kaldı ki, bize lâzım olan son değil belki ilk pirinç taneleri bunlardır. Bu böyle olduğu zaman her şey olur; olmayınca da hiçbir şey olmaz. Gönüldaş! Gel! Kucağımız ve kalbimiz herkes için münhal, bekliyoruz! Evinden, çocuğundan, kardeşinden, annenden, soyundan, vatanından, tarihinden başlayarak, kendini ve nefsini aşan bir sevgi duygusu varsa içinde; ve bu duygu yüksele yüksele nihaî sevgi kutbuna kadar çıkıyorsa, gel, seni bekliyoruz! Seni ismin ve cisminle teşhis edemediğimize bakma! İmanınla teşhis ediyoruz. Gel; hem de koşa koşa gel!..

Gönüldaş! Tez gel!

Artık fikir kurtlandı; iş lâzım…

(Hitabeler, Büyük Doğu Yayınları, 8. Baskı / s. 209-212)

Aksiyon Serisinden: İnkılap Abideleri

AKSİYON SERİSİNDEN: İNKILAP ABİDELERİ (1)

Heykel:

İnkılap abidesi olarak heykeli seçtik. Bir (emrivaki) işi… Heykelin mahiyeti üzerinde düşünülmüş, güzellik telakkimize uyup uymadığı muhakeme edilmiş, şartlarile şartlarımız arasında tenasüp aranmış değildir. Madem ki garblılaşıyoruz, orada da heykel var, niçin bizde de olmasın?

İnkılapların müşterek kanunu :

-İnkılabın madde halinde ilk abidesi, kaskatı gövdesiyle vatan bütünüdür.

Bir kasaba… İçinden bulanık bir su geçiyor… Ayakta durabilmek için üstüste abanmış kerpiçten evler… Arnavut kaldırımı, tek cadde… Caddede serbest kanalizasyon cereyanı, kemikleri ince bir deri yaldızile örtülü beş on sığır ve bir heykel… Bu levhadaki tüyler ürpertici tezadı görmemek kabil değildir.

Ölçü:

Bu çerçeve içinde bir inkilabın abideleşme ihtirası, maddeyi tedricen canlandırmak, beslemek ve yenileştirmekten başka bir şey olamaz.

Heykeli kim yapar?

Heykelin dini mahiyeti bir yana, heykeli milli sanatkar yapar. Eğer heykeli yapabilecek milli sanatkar yoksa, heykel de yok demektir.

Bir inkılabın en mahrem fikir ve heyecan ifadesini canlandırmak için Avrupadan mütehassıs getirmek, bizzat inkılabı yapmak için mütehassıs getirtmeğe müsavidir.

Ölçü:

Milli benliğin biricik ifade aleti olan güzel sanatlarda yabancı mütehassıs olamaz.

11 Mart 1939

AKSİYON SERİSİNDEN: İNKILAP ABİDELERİ (2)

Dikilen heykellerde fikir ifadesi:

Yabancı sanatkarlar eliyle dikilen heykellerde fikir ifadesi, alaminut vesika fotoğrafı seviyesindedir. Yabancı sanatkar taşa fikir hakkini bilse de, ruhunu tanımadığı bir hadiseyi heykelleştirirken onu fikirsiz bırakmış, onda, başka başka pozlar ve kılıklarda aynı kalıbı çıkartmaktan başka bir ifade bulamamıştır. Her yerde üstünkörü bir benzerlikle vesika fotoğrafı teşhir edilen tek şahsın, basit bir gardrop nevileri içinde ifadesi… Asker o, sivil o, atta o, ayakta o, kalpaklı o, başı açık o, ve hep aynı çehreyle… İşte dikilen heykellerde biricik fikir ifadesi!

Ölçü:

Bir inkılabın abidesi, Şefinin üstünkörü bir benzerlikle vesika fotoğrafını çıkartmak değil, inkılabı şahıs resmi gerisinde tefsir etmek işidir.

Dikilen heykellerde sanat kıymeti:

Sıfır… Bunu keskin bir bedahet halinde duymak için, orta bir selim akıl sahibinin Avrupada, hatta Balkanlarda bir kaç ay dolaşması yeter. İçinde (vatan) kelimesinden başka nesne bulunmıyan bir manzumede sanat kıymeti neyse, standardize bir çehre tekrarından gayri ifadesi olmıyan bu heykellerde de aynı şey! Bu hususta kendi fikrimi bir yana bırakayım da size bir Avrupalı muharririn görüşünü bildireyim. O Avrupalı ki, fikirlerini mizana vurmadan kabul etmek, kanunlaşmış bir adetimizdir. (Antonio Aniante) adında bir İtalyan muharriri, (Mustafa Kemal) isimli eserinin 140-141 inci sayfasında diyor ki:

« Türklerin birkaç Avrupalı heykeltraşa yaptırdıkları eserler, sanat kıymeti bakımından birer faciadır. Zaten bu heykeltraşlar hakiki sanatkarlar değil, her tarafta ayni işi yapan sanat bezirganları. Bu heykellerde tek şahıs, kah ihtiyar bir paşa, kah bir mahkeme mübaşiri halinde tasvir ediliyor. Yarının Türkleri bu eserlere karşı harekete geçeceklerdir.»

Ölçü:

Elde bir güzellik ve kıymet miyarı bulunmaksızın inkılap mevzuunda bir sanat eserini benimsemek, sanat tarihine karşı mesuliyetlerin en ağırını yüklenmektir.

12 Mart 1939

AKSİYON SERİSİNDEN: İNKILAP ABİDELERİ (3)

Heykellere sarfedilen para :

Memleketin en salahiyetli müessesesindeki mimarlar heyetinden, en uzak vilayetimizde 100,000 liralık bir abidenin icabettireceği masrafları öğrendim. Kazma işi, betonerme kaideler, taş malzeme, nakliye, el emeği, inşa iskeleleri, figür taşları, tunç figürler ve saire olmak üzere bütün masraf 35,000 liradır. Buna heykeltraşın şahsî masrafları ve fikir hakkı olarak 15,000 lira daha eklersek 50,000 lira eder. Geriye kalan ikinci 50,000 lira gölge fikir ücretidir. Son günlerde heykel, milli ellere geçmiye başladıktan sonra da, ağabeylerimiz Avrupalılardan kalma pahalılık modası devam etmiştir. Bir heykeltraşın tek eseriyle kazanacağı parayı kazanmak için en iyi romancı ve piyes muharriri 250, en iyi şair 1000 cilt eser vermeğe mecburdur.

Ölçü:

Bellibaşlı bir mahiyeti olan sanat eserini öderken, işi bütün inceliğile tanımak ve fikir hakkını, öbür sanatlarla mütenasip biçmek şarttır.

İşte inkılap abideleri üzerinde, düne, bugüne, ve yarına ait bütün ölçülerile iş teşhisi!

13 Mart 1939)

(Çerçeve 1, Büyük Doğu Yayınları, 3. Baskı / s. 58-62)

Aksiyon Ve Onlar

AKSİYON VE ONLAR

…Şimdi, yine kendimizden olmak şartiyle, umumî mânada tarihi yoklıyalım: Timur ve ilk Osmanlı sultanları… Osman, Orhan, Murad, Yıldırım… Bu noktaya kadar sâf (aksiyonun timsalleridir, bunlar… (Aksiyon)un felsefesini birazdan yapacağımız için anlatmıyorum. Fakat, belirtmiştim ki, imansız (aksiyon) olamaz. Besbellidir ki, aşksız iman olamaz, disiplinli ve ahlâkî ölçüsü yerinde olmayan (aksiyon) ise hiç olamaz. Bunlar, saydığım isimler, büyük, o büyük (aksiyon) vasıfları yüzünden ilk fetihlere ermişlerdir.

Bunların arkasından karşımıza bir Fatih Sultan Mehmed çıkıyor, bir Hadîsin de bütün hikmetine nail olarak, İstanbul’u fethetmek gibi bir mazhariyete eriyor. Bakın, (aksiyon)culuğuna!

(Duyulmuyor sesleri…)

“- O duyulmayan sesi bir yükseltsem altında toplanmaya gelir miydiniz, gelmez miydiniz?” (Gülüşmeler, gelirdik, sesleri…)

Fâtih; önüne bir zincir çekerler, biliyorsunuz, gelir, gemilerine insan aklının kabul etmiyeceği şekilde yol açar. O devrin fennî imkânlarına göre harika iş… Dağlardan Halic’e donanma indirmek… Bizanslı uyandığı zaman, bütün donanmayı Haliç’te görür. İşte (aksiyon) budur, olmazı yapmak… Fatih bunu yapabiliyor; çünkü imanı var, şevki var, aşkı var, gençliği zindeliği var…

Gençlik yaş işi değildir. Ruh işidir. Yavuz da aynı… Mısır, İslâm birliği gayesi… Tarihî tabloları çabuk geçiyorum; fikri, zamana rahat sığdıralım diye. Evet; Yavuz, Mısır’ın fethi, Çaldıran vesaire… En parlak (aksiyon)… O devirde, Yeniçeride bozulma başlamıştır. (Aksiyon)cunun büyük hareketi malûm… Atını sürüp aralarına:

“- Karılarının yanına gidecekler dönsün, benimle gelecekler gelsin!” (Aksiyon)cu budur. Biraz sonra (Napolyon)da anlıyacaksınız bu sırrı… Yavuz… Ve nihayet Kanunî… Şimdi burada büyük tarihî bir sırra dokunacağım. Kanunî şüphesiz ki, büyük bir padişah… Amma, Osman’ların, Orhan’ların, Murad’ların, Fatih Sultan Mehmed’lerin ve Yavuz’ların eseri artık kemâline gelmiştir ve O’na bir büyük mirasyedi gibi, bunun başına geçmek düşmüştür. Yâni, kendisinden evvel başlamış bir (aksiyon)u, arkasından tâkipetmek… Önünden çekmek değil… Yoksa, Kanunî kendi şahsıyla büyük değildir, devriyle büyüktür. Nitekim Viyana önünde fütuhatımızın artık durması, (aksiyon) kabiliyetimizin ve onu besleyen iman ve aşk kabiliyetimizin, yavaş yavaş gölgelenmeye başladığının delilidir. Artık Viyana fethedilemez, niye? O devrin, içtimaiyatçı gözüyle şartlarına bir göz atanlar anlar ki, Viyana gerçekten fethedilemez artık… Çünkü ruh pörsümeğe başlamıştır. Bu hâlin ilk mes’ullerinden biri, Yıldırım’dır. Yıldırım, ilk içki içen padişahtır. İlk defa altundan düğmeler takınan “zibü fer” içinde gezinen hükümdar… Esirdir, karısı Sırp prensesine, ruhen… Bütün faziletlerine, meziyetlerine, (aksiyon) ruhunun şahdamarı olan atılganlığına ve gözükaralığına rağmen, Yıldırım, bu ruhun iç nescini, ahlâk dokusunu, ilk defa yaralamış, örselemiş, bozmuş olandır. Mâna bozulunca da, madde kabiliyetinin ve körükörüne atılganlığın hiç bir kıymeti kalmıyor. Yıldırım’ın devrinde cemiyet taze, genç, sâf ve iman dolu olduğu için, sarsıntı, helak edici olmamıştır. O devirde din adamının ne büyük insan olduğuna bakın!

(İman ve Aksiyon, Büyük Doğu Yayınları)

Al!

AL!

Babıâlinin Bab-ı âdi cephesinde (Dünya) isimli, çöp tenekesi boyunda bir kulübeye sığınmış bir köpek vardır ve adı B…. F…’tir.

Dökük kıllarının her kökünde uyuz kabartıları zıplaşan ve ruhundaki cerahat ağzından dökülen ve hokkasını dolduran bu âdi hayvan, kalemini işte her gün bu hokkaya daldırıp ulvî mânalara mikrop aşılar. Fikir adına, hiçbir mahalle itinin tenezzül etmeyeceği küfürlere kadar düşer ve devamlı bir can çekişme içinde ulvuliklere karşı olur.

Bu, mikrop kavanozu it, geçenlerde benim “Kırmızı” isimli yazımı ele alıyor ve kurmay yakasının kırmızı olması gibi nâmütenahi uzak bir münasebeti kuyruğuna dolayarak, benim kurmayları murad ettiğimi ileri sürüyor.

Bâbıâlinin Bab-ı âdi cephesi iti, unutmuş görünüyor ki, bu âlemde topu topu yedi renk vardır; bu renklerden herhangi biri içinde tecelli eden eşya ise sayısızdır. Aziz ve münezzeh kurmay sınıfının yakası kırmızı olduğu gibi, Bedii Faik’in suratından daha az kirli olan ve kendisine kefenlik etmeyi kabul etmeyecek kadar haysiyet sahibi bulunan âdet bezi de kırmızıdır.

Ben, sivil cezaevinde bir buçuk yıllık hapsimi hikâye eden o yazıda sadece acılarımı remzlendirmek mânâsına “kırmızı” yı ele aldım; ve elbette ki “Zindan bekçisi” tâbiriyle, yakalarının kırmızı olduğu herkesçe bilinen hapishane gardiyanlara, şahıs ve meslek olarak herhangi bir kötülük sıçratmadım; onları, mücerret bir ruh baskısının azap sembolleri diye gösterdim.

Hapishânede kurmay ne arar? Zindan bekçisi ve gardiyan nerede, kurmay nerededir? Eğer yakasında kırmızı bir renk taşıyan her meslekî hüviyet bundan alınmak vaziyetinde olsa, ceza hâkimi, savcı, bekçi ve daha bilmem kim, ayaklanmak hakkını nefsinde görmez mi?

Hiçbir riyazî kat’iyet ve bedahet, benim yazımdaki kast hedefi kadar açık ve belirli değildir; hapsimiz sivil hapishânededir, yazımız bu hapishâne acılarının hikâyesidir, oradaysa zindan bekçisi gardiyandır ve kırmızı yakalıdır. Kaldı ki, askeri ceza ve tevkif evlerinde de kurmayın işi yoktur.

Ben ilk terbiyesini bir askeri mektepten almış (militarist) bir insanım, tek kelimeyle orducuyum ve hayalimde mefkûreleştirdiğim kurmay subay seciyesine âşıkım.
O kadar âşıkım ki, 27 Mayıs hareketinin bir neşter gibi deştiği ahlâk buhranımızın en keskin tezahür kutuplarından biri olarak, kâbuslara bile girân gelecek bir münasebeti, arslanlara:
-Bak, düşmanın senin için ne diyor!!!
Gibilerden rapor etmeye kalkan Bedii Faik misillû hasta köpeklerin tecrid edilecekleri hâli adayı, yine kurmay dehâsından beklemekteyim.

Büyük çileler sonu gözlerini kaybeden (Son Posta) sahibine “Kör!” diye küfredecek kadar alçalmış bir hasta köpeğin (Basil dö Koh) yatağı sefil ciğerindeki kan, kurmay renginin asaletinden o kadar utanmalıdır ki, ağzından kahverengi gelip o mülevves leşi terketmelidir.
Hepsi bu kadar!:..

(18 Ocak 1962)

(Hücum ve Polemik, Büyük Doğu Yayınları, 4. Baskı / s. 191-192)

Alışmak

ALIŞMAK

Dünyada en kötü şey, alışmak… İyi ve faydalıya alışmak bir tarafta dursun, bilhassa kötüye ve zararlıya alışmak… Hattâ iyiye ve faydalıya alışmakta bile, daha iyi ve daha faydalısına istekli olmamak bakımından bir yetersizlik vardır. Hele alışılan şeylerin insana verdiği boyacı küpü üslûbunda iş görmek, kolayına getirmeye çalışmak, hissizlik, hassasiyetsizlik, kayıtsızlık, en feci şey… Bu mânâda ibadete alışmanın, vazifeyi sadece alışkanlıktan ötürü yerine getirmenin bile değeri yoktur. Yenilik, tazelik, cehd ve daima ileriye atlama şuuru, dava sahabi bir insanı asla terketmeyecektir.

“- Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır.”

İslâmın ebedî yenilik ve arayıcılık hikmetini güneşten kandillerle mahyalaştıran bu hadis anlaşılabilse, anlaşılmadık şey kalmaz denilebilir. Ve bu ulvî hikmetin korkuttuğu tek şey, olduğu vaziyet içinde tesellisini bilip hamle ve hareketten kalmak, yani alışmak…

Allah ve Resulünün kitaplarından sonra dinde en üstün eserin sahibi İmam-ı Rabbânî Hazretleri de namaza niyetin dille değil, kalble olması gerektiğini kaydeder ve boyacı küpü şeklinde mâna ve ruhuna nüfuz edilmeden dudaktan dökülen kelimelerin, kalb uyurken ne kadar kof ve boş kaldığını belirtir ve buyurur:

“Kalbin nühuz ve kıyamı (doğrulması, ayaklanması) lâzımdır.”

Dedik ya! İyiye alışmak ve onun her dem tazelik isteyen vecdini kaybetmek yerine kötüye alışmak ve onun ıstırabını yitirmek?.. Felâketin en büyüğü budur ve başınızdaki felâketlere karşı çıkamayışımız da bu yüzdendir.

23 Eylül 1978

(Çerçeve 5, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / S. 213-214)

Allah Ve Resul Ölçüsüyle Günümüz

ALLAH VE RESUL ÖLÇÜSÜYLE GÜNÜMÜZ

Din sahasında bazı sözde müsamaha ve müsadelerden yararlanarak türeyen siyasi teşekküller ve sahte mürşitlerin halini aşağıdaki hadis mealleri, apaydınlık ortaya koyar:
Meal:

‘Ahir zamanda cahil abidler ve fasık alimler türer’

Meal:
‘Ahirette en şiddetli azabı, ilminden faydalanmayan alim çekecektir.’

Meal:
‘Alimlerin en şerlisi, devlet büyüğünün ayağına giden, devlet büyüğünün en hayırlısı da; din aliminin ayağına gelen…’
Meal:
‘Ümmetimin helaki, facir alim ile, cahil abid yüzünden…’

ve meal:
-’Ben deccalin beterinden korkuyorum’
-Kimdir o ey Allah’ın resulü?
‘kötü alim…’

Ve işte siyasi planda islam davasını güden, halisiyetsizlerin ruh anahtarı:
-Ahir zamanda öyle kimseler çıkacak ki,din yoluyla dünyayı devşirmeye çalışacaklar, halka karşı koyun postuna bürünecekler ve dilleri şekerden tatlı, kalpleri ise kurt yüreği olacak…’

Bu hadisler, sade ulvi hikmetleri bakımından değil, müşahhas delaletleri noktasından da gözümüzün önüne bazı çehreler getirmelidir.
Bir de, bugünün manzarasını ezelde resimlendirmiş bulunan Allah kelamından bir meal:
-’Halkı benimle mi aldatıyorlar? Bu cüreti bana karşı mı gösteriyorlar? Zatım üzerine yemin ederim; üzerlerine öyle bir fitne göndereceğim ki, içlerinde en halim olanı bile, hayrette kalacak ve çıkış yolu bulamayacak…’
Bu günün tam ifadesi mi, değil mi?

25 ARALIK 1977

(Çerçeve 4, Büyük Doğu Yayınları, 2. baskı / S. 207-208)

Allah’ım, Seni İstiyoruz!

ALLAH’IM, SENİ İSTİYORUZ!

Yıllardır insanlık, derin ve sinsi bir dert çekiyor. Bu dert, sinirleri bozuk bir mirasyedi oğlunun iç sıkıntısı. Mirasyedi çocuğu, gözünün bir işaretiyle yeryüzünün bütün çeyizlerini ayağına serdirebileceği halde hiçbirisiyle avunamıyor. Lâstik toplarını ısırıyor, renkli balonlarını iğneliyor, motorlu fillerini, pervaneli atlarını yerlerde süründürüyor ve bütün zenginliklere arkasını dönmüş, bir pencereden, bir türlü kendisine kadar gelemiyen güneşin toprak üstündeki altın lekelerini seyrediyor. Bu hastalık, masallardaki dünya güzeli şehzadelerin derdi gibi bir şey… Başında bin doktor ve üfürükçü, bin hokkabaz ve falcı çare arıyadursun; o, günden güne fenalaşmakta…

Denizaşırı bir memlekette bir takım kardeşleri, tuhaf bir ülke kurdu. Evleri itfaiye merdivenlerinden, gökleri arı kovanlarından, sokakları, üstünde binlerce bıçağın işlediği bileği taşlarından farksız… Orada, uzun boylu, cam gözlü, dört köşe omuzlu; az konuşan, konuştuğu zaman da kurbağa gibi sesler çıkaran bir insan örneği pey dahlandı. Suratı yoğurttan daha çizgisiz olan bu tipin ne zaman ağladığı, ne zaman güldüğü, ne zaman heyecanlandığı belli değil… Yalnız bir paspasın üstünde, yumruklarına deriden bohçalar sarmış iki çıplak insan boğuşurken; milyonluk kalabalıklar karşısında, bir takım kısa pantalonlu çocuklar meşinden bir yuvarlağı kovalarken; iki lâstik tekerlekli araba 80 derece meyille bir dönemeci kıvrılırken gırtlağından nâralar boşanıyor.
Ufak bir ameliyatla aşka ait her kahırdan kurtulmuş harem ağaları gibi, içinin bütün zehirlerini sinirleriyle beraber söktürmüş olan bir insan örneği, teselliyi cematlaşmakta aramanın korkunç misali…
İşte, bütün hârikası sadece kemiyet plânını alabildiğine köpürtmekten ibaret (Yeni Dünya) isimli diyarın macerası!..

Beri tarafta, şarka doğru bitmez ormanlar ve sonsuz (step)ler memleketinde başka kardeşleri, yıldızların bile duyduğu bir çığlık kopardılar: Komünizma!..
Yenicami merdivenlerinde asker terhislilerine leke sabunu satan işportacıların kolay belâgatiyle dünyayı, asırları, medeniyetleri, milletleri ve sınıfları markaladılar. Bütün derdi, fazladan bir demet soğan, bir şişe yağ ve iki saat istirahatten ibaret bir sınıfın istırabı, insandaki büyük ve mücerret idrâk ıstırabının yerini almak istedi. O gündenberi kâinatı dört köşe gören bir madde telâkkisi, hâdiselerin ebedî düğümünü arıyan ruh kavrayışına; sefil bir yokluk mantığı, mantığın üstündeki varlık murakabesine; Eskimolara bile vâdeden insaniyetçi dolandırıclık, millet aşkına; sokak afişçiliği, sâf ve hâlis san’ata; âdî vu zuh, ulvî muğdile düşman kesildi. Sonunda onlar da, ezelî ve ebedî kıymetlerin çoğuna, merkezinden mahrum olarak, sinsi sinsi dümen kırmakta aradılar muvazeneyi…

Gelelim, (Adriyatik) kıyılarından esmeğe başlayıp Baltık sahillerinde kasırgalaşan, sonra dünya büyüklüğünde bir balon gibi patlayıveren mahut tecrübeye: Faşizma ve Nazizma!…
Bu tecrübe, eşya ve hâdiselere tahakküm iktidarından düşen, öz terakkileri içinde boğulan (Greko – Lâtin) medeniyetinin kendi nefsine karşı bir aksülâmeli oldu. Bir aksülâmel; kendi kanunlarına, mukaddeslerine karşı bir isyan ve ihanet… Garp medeniyetinin son yemişi müsbet bilgiler, onu bir hançer gibi tutan elde, hiçbir başka hak ve mukaddes tanımaksızın, mutlak bir imtiyaz ve tahakküm edasiyle mirasa konmak istedi.
Ve meydanı, hiçbir insanî ideolocya gayreti olmıyan, sadece kâbuslarda bile görülmez bir iştiha ve ihtiras psikolocyasiyle şişmiş, ilim ve sistem sahibi bir canavarlık hamlesi kapladı. Netice malûm…

Ya demokrasyalar?.. Hastalığın başı onlarda!.. Bir zamanki sahte muvazeneleri ve sonra bu muvazeneyi allak bullak eden madde keşiflerinden sonra, rahimlerine bu iki (menfi)yi düşüren, bilmeden geliştiren, doğuran ve nihayet teker teker boğup kilise kapılarına bırakmaya mecbur olacak kadar bedbahtlaşan; şu ânda maddede muzaffer, fakat mânada büsbütün müflis onlardır!

Hiçbir misal ve tecrübe, insanlığı kandıramıyor. O, kifayetsizi ve dalâleti hemen seziyor. Menfiyi, çürüğü, günübirliği sezmek işten bile değil, fakat müsbeti, sağlamı, devamlıyı bulmak, dâvaların dâvası…
Niçin o kadar tapındığı müsbet ilimler ona tesellisini vermiyor. Ölülerin kalbini şişelerde zıplatan doktorları; suyun altına, havanın üstüne merdiven kuran mühendisleri; Londradaki fısıltıyı Tahranda dinleten kâşifleri var. Bütün bunlar içinin yıkıntısına niye ilâç değil?..
Ruhunun bütün nizamı çöktü. Bestekârın kulağına eski vecdin sesleri yerine sar’alı kadın çığlıkları ve Afrikalı vahşi tepinmeleri geliyor. Ressamın gözüne, eski âhenkli yüzler yerine, yedi başlı zebanîler ve kemik hastalıkları koğuşundan seçilmiş hilkat galatları görünüyor. Mimar, gökyüzüne bağırsak gibi şeyler çekiyor. Şairin şiiri, daha içini okumadan, uzaktan bakıldığı vakit, kocakarı ağzı gibi yıkık dökük… Üstünde oturduğumuz eşya, taş devri âletleriyle yontulmuş, işsizlik, ümitsizlik ve bedbinlik teneşirleri…
İnsanlık bunalıyor!!!
İşte bütün dâva; insanlık bunalıyor!!!
Belki de bunalmaktan kurtulmak için ayaklandırdığı kıyamete rağmen insanlık bunalıyor. Ve asıl bundan sonra bunalacak!…
Son yıllarda zamanın en ince çizgisine dokunan filozof ormanlarda dolaştı; ve (Bunalma felsefesi) başlığı altında korku ve sıkıntıyı bestelemeğe çalıştı. Şimdi de insanlığın beklediği yeni ve büyük (metafizik)ten bahsediyorlar!

Artık anlıyoruz; Allah dünyamızdan çekilmiştir!
Dünyanın ve her şeyin mutlak sahibi dünyadan çekilmedi; dünyanın kalbleri, kendilerini onun nurundan çekti. Allah dünyamızdan çekilmiştir.

Bize kim yol verecek? Kabuğunu emdiği şeyin ruhunu tüküren ham ve kaba softa mı? Adını bile anmayın!
Basit ve tabiatın üstünde, âlem içi âlem sezen yepyeni (fevkalâde) telâkkisi; sen neredesin? Kaz kümeslerine sığmayan üstün ruhun, istikbâle ve mâveraya iştiyakından ne haber?.. Kurbanlık koyunlar gibi boynu kesilmiş büyük saffet ve teslimiyet; bizi E f e n d i m i z e ancak sen kavuşturabilirsin!

Niçin yıllarca güneşe, ateşe, öküze ve ağaca taptık?.. Ne diye bu âdi maddelere ruhumuzun esrar gömleklerini giydirdik? Hep bu dört köşe şeklin dışındaki ruhu, hep bu yaşadığımız günün ilerisindeki ânı, hep bu gençliğin üstündeki durağı ifadelendirmek için…
Dünya ilk defa olarak Allahsızdır. Artık ne bir (harikulâde) telâkkisi, ne bir sonsuzluk duygusu, ne bir gizlilik idrâki, ne bir yarın iştiyakı!..
Hızını büyük imanlardan alan müsbet bilgilerimiz, lokomotifi bozulmuş vagonlar gibi ilk darbeyle yürüyor ve hep inişlerden faydalanıyor. Yokuş göründü! Vagonlardan çığlıklar geliyor: Nasıl tırmanacağız?..
Allah dünyamızdan çekildi. Bu çekiliş, bir insandan cesaretin çekilişi, bir çehreden sevginin uçuşu, bir bahçeden baharın gidişi gibi, kaba madde üzerinde takibi mümkün bir iş değil!…
Ve işte bunalıyoruz!!! Günün en ince çizgisi, bu… Rahatsızız; mahduda sığamıyor, hudutsuzu dolduramıyoruz.
Her sakatlık ve çarpıklık yalnız bu yüzden…
Bu hal, her vasfı ihmal edilen ruhun, göze görünmez bir plânda, kâinat kadar büyük şahsiyetini ihtar edişinden doğmakta…

Dünyanın ve her şeyin mutlak sahibini, has aynası olan gönüllerde, mutlak sahiplik tecellisine dâvet etmeyi bilecek miyiz, bilmeyecek miyiz? Bilmeyeceksek bilelim ki bir saniye ilerimizde, artık bir daha zerrelerimiz yanyana gelmemecesine müthiş, patlama ânı var!..

Allahım! Seni istiyoruz!..

(1943)

(Tanrı Kulundan Dinlediklerim, Büyük Doğu Yayınları, 7. Baskı)

Altun Ordu ve Timurlenk

ALTUN ORDU

“Altun Ordu” veya “Altun Orda”, Türk’ün İslâmiyeti kabûlünden sonra teşkilâtlandırdığı, yolu ve gayesi belirli ideal ordularından biridir ve devletine de aynı ismi vermiştir.
1237 – 1238 Batı seferi neticesinde Batu Han, Aşağı İdil boyunda Altun Ordu devletini kurdu ve büyük hamlesi olarak, Ortodoks Rusyayı bir baştan öbür başa çiğnedi. Artık bütün Knezlikler onun hâkimiyeti altında birer tebaacık… Batu Han Knezlik sistemini değiştirmedi ve onları Altun Ordu’ya bağlı hizmetkârlar halinde tuttu. Başta Moskova Büyük Knezliği olmak üzere Ruslar 14. Asır sonlarına kadar Türk ve Moğol boyunduruğu altında kaldılar ve nihayet Timurlenk’in Altun Ordu’yu yıkması ve Moskova Knezliğini öbür parçaları ile birleştirici şekilde ihya etmesi üzerine istiklâl ve bütünlüklerine kavuştular. Aynı Asrın ortalarına doğru da din bakımından Bizans’ı bırakıp Ortodoksluğun merkezini Moskova’ya aldılar.

TİMURLENK

Timurlenk, koyu zalimliğine rağmen daima müslüman kalmış ve İslâm dâvasını gütmüş olan yüce imparator, en büyük tarihî suçunu, Yıldırım Bayezid’in şahsında genç Osmanlı devletini tökezletmekte değil, Moskof’a hayat sahası açmakta ve onun bir gün İslâmlığa nasıl musallat olacağını kestiremeden bütünleşmesini kolaylaştırmakta göstermiştir.
Timur’un, Osmanlı ülkesine olduğu gibi Altun Ordu’ya karşı da yıkıcı hareketi, sırf istirkap ve İslâm temsilciliğini nefsine hasretme duygusiyledir. Fakat Yıldırım Bayezid’e gösterdiği yumuşaklık ve anlaşma tavrı ve buna mukabil gördüğü sertlik ve hakaret edasına karşı bir dereceye kadar mazur olan Timur, Altun Ordu mevzuunda sultânî nefsinin hiçbir rakip kabûl etmemesinden başka bir dayanağa sahip değildir. Moskova Büyük Knezliğini Rus birliğinin merkezi haline getirmeye sebep olurken de, salîbe hizmet etmek şuuru yerine, rakip ellerden kurtardığı düşmüşe yardım gururu içindedir. Öyle bir düşmüş ki, o günkü şartlara göre, ne kadar kalkınsa yine ayağa kalkabilmesine ve salîp dâvasını hilâle karşı saldırıya geçirebilmesine imkân yoktur. Zira Timurlenk, şiddetli müslüman, fakat kılıcından başka hiçbir keskin idraki olmayan, kör nefsaniyetli öyle bir hükümdardır ki, yarının keşfine ait en küçük harfi bile heceleyebilmekten âciz ve yıktığının Müslüman, yaptığının ise Hristiyan olduğu muhasebesine bağlı bir sezişten mahrumdur. İlâhî takdir, Timur’a, Haçlı seferlerinden sonra, İslâm dâvasını Bizans ve Cenubî Rusya üzerinden Batıya yöneltme şuurunu vermemiş, onu Doğu Çemberi içinde hapsetmiş ve Hristiyanlık âlemini gözüne pek küçük göstererek, bütün emelini, tek başına efendisi olmak gayretini güttüğü Şark’a bağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbulu fethinden yarım asır kadar evvel, Çin seferine hazırlanırken ölen Timurlenk, Rus’a Rusya’yı açmakla, Peygamber methinin hedef tuttuğu ve Moskof’un din devşirdiği diyarı fetheden “Osmanlı” isimli yeni İslâm – Türk İmparatorluğuna ne büyük bir belâ musallat ettiğinden gafildir. Onun bu özürsüz gaflet suçu da bağışlanabilir soydan değildir. Hem büyük Müslüman, hem de bilmeden salîbe yardımcı… İlâhî takdir…

TEZİMİZ

Bizim birkaç kelime içinde hulâsalandırılabilecek ve bütün eserimiz boyunca ispatlandırılacak bir tezimiz var:
Bugünkü, bütün insanlığın başına belâ Rusya’nın meydana gelmesinde iki Müslüman ve asılları Türk başbuğ tanıyoruz. Bunlardan biri Moskofluğun temel atmasına vesile olmuş, öbürü de, Rusya’ya Büyük Rusya olmak şuuru gelir gelmez bu şuurun liderini eline geçirmişken bırakmak suretiyle son merhaledeki Rus oluşunu sağlamış ve böylece, dolayısiyle ve yine bilmeyerek tarihimizin en korkunç suçlamasına müstahak olmuştur.
Bunlardan biri 14. Asır sonlarında Timurlenk, öbürü de 18. Asır başlarında Prut ordusu serdarı Baltacı Mehmed Paşadır.
Ruslar, bugünkü oluşlarına kadar kendilerine vücut veren saiklerin iki ana remzi halinde, Moskova’nın göbeğine Timurlenk ile Baltacı Mehmed Paşanın heykellerini dikseler yerinde olur…

(Moskof, Büyük Doğu Yayınları, 9. Baskı / s. 18-20)

Amerika Yazıları

AMERİKA, AMERİKA

Amerika, Amerika… Günün en büyük mevzuu… Bahseden edene…

Amerika hakikatte nedir?.. Bütün madde ve ruh cephesiyle Amerika, hakikatte ne?..

Amerika hakikatte, dünyanın en azametli madde kıymetlerine sahip, fakat ruh kıymetleri bakımından bu madde değerlerini semerelendirmek iktidarına ulaşmak gayretinde bir memleket…

Amerikanın madde cephesi;
Bütün dünya petrolünün yüzde 62′si,
Bütün dünya pamuğunu yüzde 50′si,
Bütün dünya buğdayının yüzde 16′sı,
Bütün dünya kömürünün yüzde 37′si,
Bütün dünya demirinin yüzde 29′u,
Bütün dünya bakırının yüzde 32′si,

Ve ayrıca bütün dünya kalay, nikel, alüminyum madenlerinin yüzde 50′den fazlası Amerika’da…

Bu ana maddelerden geriye kalanı, başta İngiltere, Sovyet Rusya, Almanya, Japonya, Fransa, İtalya vesaire olmak üzere bütün dünya tarafından paylaşılmıştır. En basit hesapla Amerika, tek başına dünya ham maddelerinin yarısına sahip…

Sadece kemiyet ölçüsüyle Amerikanın seferber edebileceği ordu kadrosu 12 milyon… 2 milyon tonluk harp gemisi, 30.000 tayyare, sayısız tank, otomobil vesaire… Ve hepsinin üstünde, sadece mücerret beygir kuvveti bakımından dünyanın en kudretli makine manzumesi…

Fakat hadiseyi keyfiyet ve ruh planına intikal ettirir ettirmez, bu azametli madde kütlesinin hemen aynı ayarı tutmadığını görürüz:

Nazariyede 12 milyonluk ordu kadrosu… Fakat ancak bir buçuk milyonu silah altında ve ancak 40-50 fırkalık bir seyyar ordu kıymeti… Sadece 3-5 zırhlı ve 2-3 morotlu fırka…

Mücerret beygir kuvveti olarak dünyanın en kudretli sanayii… Fakat harp sanayiine çevrilmesi işi hala zaman ve emek istiyen bir vaziyet…

Ve bütün bunlara ilave olarak, ruh ve keyfiyet planının ana ölçüleri olan:
Harp bilgisi ve sevk-i idare,
Teşkilat, talim ve terbiye,
Nizam ve inzibat,
Milli birlik ve gaye,
Hamaset ve fedakarlık,

Mefkure ve iman noktalarında, bizzat Genel Kurmay Başkanının beyanatında ifade ettiği gibi madde heybetiyle tam nisbet kabul etmez birer seviye…

İşte madde ve ruh cepheleri üzerindeki Amerikan tezadının anahtarları… İşte bu tezadı kapatmaya çalışan Amerikanın gayret hamlelerindeki hedef…

1 EKİM 1941

AMERİKA’NIN TERAKKİSİ

Sene 1939…

Kış ve ilkbahar çerçevesi…

Olup bitenler malum… Çekoslovakya ve Arnavutlukta çığlıklar!..

Amerika kayıtsız… Amerika sadece insanlık ve medeniyet adına Avrupadan gocunmakta… Amerika, ne olursa olsun, Avrupa işlerine karışmamak temayülünde…

Sene 1939…

Yaz ve sonbahar çerçevesi…

Olup bitenler malum… Polonyada çığlıklar ve Fransayla İngilterede naralar!..

Amerika daima kayıtsız… Amerika sadece insanlık ve medeniyet adına Avrupaya nasihatçi… Amerika, ne olursa olsun, Avrupa işlerine karışmamak gayretinde…

Sene 1940…

Kış ve ilkbahar çerçevesi…

Olup bitenler malum… Norveç, Hollanda ve Belçikada çığlıklar; Fransa ve İngilterede iniltiler!..

Amerika hayrette… Amerika sadece insanlık ve medeniyet adına teessfüte… Amerika, ne olursa olsun Avrupa işlerine karışmamak mücadelesinde…

Sene 1940…

Yaz ve sonbahar çerçevesi…

Fransa ve İngilterede çığlıklar ve İtalyada naralar!..

Amerika düşüncede… Amerika sadece insanlık ve medeniyet adına müccerrret düşüncenin para etmediğini düşünmekte… Amerika son gayretiyle kendi kendisine çimdik atıp silkinmekte…

Sene 1941…

Kış ve ilkbahar çerçevesi…

Olup bitenler malum… Yunanistan ve Yugoslavyada çığlıklar!..

Amerika dehşette… Amerika, mücerret insanlık ve medeniyet hesaplarının kendi öz kesesine dayanacağına göre tedbir almakta… Amerika teşekkür istemeden vadetmekte para istemeden malzeme vermekte…

Sene 1941…

Yaz ve sonbahar çerçevesi…

Olup bitenler malum… Sovyet Rusyada çığlıklar ve bütün Avrupada naralar!.. İngiltereyle Almanya arasında ilk anlaşma istidadı… İlk defa olarak mücerret insanlık ve medeniyet hesapları, Mihver ve tebaası safında…

Amerika şahlanmakta ve artık hiçbir şeye kulak asmamakta… Amerika ne olursa olsun, hiçbir uzlaşma şekline razı olmamakta ve en sonra kendisi girmek şartıyle bütün dünyanın harp oyununu kızıştırmak gayesinde…

Eğer 1942 yılı perşembe günüyse, “Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur” sözünü hatırlayalım!

7 ARALIK 1941

* SAVAŞ YAZILARI 2