Üstaddan

Vahidüddin Müdafası’ndan/1981

VAHİDÜDDİN MÜDAFASI’NDAN/1981

Muhterem mahkemede derdest-i rü’yet bulunan yukarıda dosya numarasını zikrettiğim işbu davada, suçun mevzuunu teşkil eden ve müvekkilim Necip Fazıl Kısakürek tarafından kaleme alınan Vahidüddin Kitabı hakkında Atatürkçülük müesselerinden Atatürk’e bağlı bilirkişilerin müştereken “Hakaret yoktur!” hükmünü verdiği bu mevzuda kendimizi daha fazla savunmaya ihtiyaç görmüyor ve adil kararınızı saygı ile bilvekale arz ve istirham ediyoruz.

Sanık Necip Fazıl Kısakürek
Vekili

(Müdafaalarım, Büyük Doğu Yayınları)

Vahidüddin Polemiği

29 YIL SONRA ATATÜRK İNKİLÂPLARINA BAKIŞ

HASAN PULUR

Atatürk’ten ayrılalı yirmi dokuz yıl olmasına rağmen, O’nun büyük inkılâbı kara cahil yobaz tarafından her gün bir tarafta baltalanmakta, lâkaytlık, adam sendecilik, bana necilik, din istismarcılığı ve türlü hasis düşüncelerle, gittikçe büyüyen ve gelişen, bu menfî akını karşısına Atatürkvâri bir cür’et ve medenî cesaretle çıkılmamakta, yer yer irtica gösterileri en şiddetli tepkilerle karşılanıp yobazın burnu kırılmamakta, din adamı namı altındaki cahil softalar köy köy; cami cami gezmekte, halkı Atatürk aleyhinde kışkırtmakta, her çeşit tarikat istediği gibi icrayı ahenk etmekte, «Volkan»ı dahi geride bırakan gerici gazeteler, dergiler meçhul kaynaklardan beslenip köylere kadar bedava dağıtılmakta, şeriatçılık, hilafetçilik ve Büyük hakancılık sloganı ile Türk milleti zehirlenmekte, gençlik, öğretmenler, aydınlar mukaddesatçı, ilerici nâmı altında parçalara ayrılmakta Silistre’den gelme, hiçbir yerde tutunamamış olan sahtekâr bir din yobazı Süleyman’ın kurduğu Süleymancılık; Lavrens’e casusluk yapmış, Rusya’da eğitilmiş, Türk vatanını bölmeyi ve parçalamayı, bir Kürt Devleti kurmayı kafasına koymuş, sicilinde hırsızlık dahi olan, uzaklardan leş kokusu hissedilecek kadar pis, su yüzü görmemiş Said Nursî’nin kurduğu Nurculuk alabildiğine büyümekte, camiler, tekkeler, zaviyeler açıkça ve alenen inkılâp düşmanlığı yapmakta, vaizler —yetkililerin önünde dahi— ATATÜRK inkılâplarına dil uzatmaktan korkmamakta. O’nun heykellerine, büstlerine saldırmakta, senelik gelirleri 30—40 milyon lirayı bulan dernekler masum gençleri zehirlemekte, kızlar okullardan alınmakta, ayyaş, üç kâğıtçı ve her tarafı oynak sapıklar yurt içinde dolaşıp konuşmalar yaparak zehirler saçmakta, (namaz kılmasını, Kur’an okumasını bilmeyen bu küstahların konuşmaları teyplere alınıp köylere ulaştırılmakta ve bir kelime ile İRTİCA gittikçe örgütlenmekte, kuvvetlenmeye çalışmakta, yobazlar uygun adımlarla cami duvarlarına yaklaşmaktadırlar.»

Korgeneral Faruk Güventürk son yazdığı kitabın önsözünde böyle diyor… 29 YIL SONRA ATATÜRK İNKILAPLARINA BAKIŞ… Kitabın adı bu! Dediklerinde bir fazlalık var mı? Yok! Eksiklik bile var! Abdülhamid’e yakıştırılan «Büyük Hakan» palavrası, şimdi yerini «Vatan haini» Vahdettin’de bulmak üzere… Hani vatanı, Damat Ferit’le yabancılara peşkeş çeken ve Kurtuluş Savaşı kazanılınca da İngiliz gemisine binip düşmana sığınan Osmanlı’nın yüzkarası Vahdettin var ya! O bile, «Süper mürşit»in kaleminde «Vatan haini değil, vatan dostu.»

«O vatan dostu» olunca Kurtuluş Savaşını yapanlar «Vatan haini.» Yâni Atatürk, İnönü, Çakmak, Birinci Millet Meclisi, binlerce kahraman ve şehit… Hepsi vatan haini!

İnsanın, bunları gördükçe, okudukça kahrolası, ölesi değil de, babasından kalan en kutsal emaneti, İstiklâl Madalyasını alıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başına götürüp teslim edesi geliyor:

— Alın Sayın Sunay! Bu İstiklâl Madalyasını siz koruyun!

(Milliyet, 16-5-1968)

****

Milliyetsiz Milliyet Gazetesi

Necip Fazıl KISAKÜREK

Milliyetsiz Milliyet Gazetesinde gayr-i Türk ve gayr-i müslim bir muharrir bozuntusu, sadece ilim ve hakikati konuşturmak üzere hazırladığımız 6. Mehmed Vahidüddin» isimli tefrikamızın «Vatan haini değil, büyük vatan dostu şeklindeki ikinci başlığını ele alarak, henüz eser ortaya çıkmadan birtakım esfel (prookasyon) lara girişmekte, «Vahidüddin vatan dostu olunca demek ki Atatürk, Mareşal Çakmak ve bunca istiklâl Şehidine vatan haini olmak düşüyor!» demek istemekte ve şunu bunu kışkırtmaya bakmaktadır. Kâfir soyundan îranlı ve Arnavut kaniyle mavi renkli Yahudi kanından terkiplediği katışığa Milliyet ismini veren bu paçavraya ve onun paçavra muharririne ayaklarını denk atmalarını tavsiye eder ve birkaç yıl öncesinin «Cüce M………» hâdisesindeki yüzkarası hezimetlerini hatırlatırız!

Bu defa yüzlerindeki kara, manevî bir leke halinde kalmayıp korkunç bir surat morartısı şeklinde de tecelli edebilir.

Aynı karşılığı, dünkü «Akşam» gazetesinde Milliyetsiz Milliyet’in arkasından gitmeye kalkan ve temiz bir ordu köteği yedikten sonra şimdi Milliyetçi ve hakikatçi Türk Ordusunu kışkırtmaya bakan «îlhami Sosyal» isimli maddî ve manevî soysuza da yöneltiriz. Bahsettiği, camii duvarına işeyen köpek değil, onun ancak çişi olan bu adamı, bütün benzerleriyle beraber Sarayburnu önündeki çöplükte göreceğimiz gün yakındır.

(Bugün, 18 Mayıs 1968)

(Bülendoğlu, A. Arif. Necip Fazıl Kısakürek: Şiiri, Sanatı, Aksiyonu. Binbir Yayınları, s. 144-146)

Vatanımı Buldum

VATANIMI BULDUM

Ankara’nın Bağlum, Van’ın Arvas ve Şemdinli’nin Nehri noktaları arasındaki müselles içinde yoğunlaşıp, denizleri ve karalarıyla bütün Türk sınırlarını çizen mâna… Mekke ve Medine kaynaklı, Şam, Buhara, Serhend ve daha birçok mübarek yerle çerçeveli, bugün Türk’e kalan pay olarak da en sağlam mekanlaşmayı işte bu müselles içinde perçinleyen ruh…

Ah, ah!..

Mâlik olduğumuzu sandığımız nice şey var ki, onları her an yeniden arayıp bulmadıkça sahiplik ne mümkün!..

Evet, vatanım içinde vatanımı buldum!..

(Hac’dan Çizgiler, Renkler ve Sesler, Büyük Doğu Yayınları, 6. Baskı)

Ya Ol, Ya Öl!

YA OL, YA ÖL!

OLMAK… Üç türlü… Biri, İslâmın bütün ölçülerine bağlı, ihtirassız ve emelsiz, sessiz ve hareketsiz, fikirsiz ve çilesiz, bu dünyadan isteksiz ve öbür dünyadan ümitli, hayvandan insana geçmenin ilk basamağını tutma şeklinde olmak… Bu, olmanın en aşağı derecesi… Boyuna olamayan, hep sıfırın altında terakki eden insanların yukarıya doğru çıkarken uğrayacağı (1) noktası…

Öbürü, ebedî hayat dâvasının bu dünyadaki nakışlarını koruma, onları eşya ve hadiselere kazıma, maddî ve manevî şekillere sindirme ve bunun büyük cihadını verme işinde, yani üstün fikir ve duygu plânında, olmak… Bu da ortanca makam… Bu dünyaya göre en büyük, ötelere nispetle de orta…
Daha öbürü, tam olmak, fertte insan emanetinin tam hakkiyle olmak, Allah ile olmak, İlâhî marifete ermek, yokluk perdesini delmek, ölümü yenmek ve yaratılıştan tek murad, ebedî oluşla olmak… Bu da her dereceyi kuşatıcı zirve noktası… Her derece de kendi içinde ayrıca sayısız dereceye bölümlü… Son derece, velilerin… Ötelere göre orta, bu dünyaya göre en yüksek derece ilim ve hikmet sahiplerinin… İlk derece ise sadece ve satıhtan inananların… Velîler yalınız üstün derecede kalırken, nebiler ve resuller, en üstünün erişilmez en üstün noktasında, dış plâna ait orta dereceyi de yine en üstün temsil makamında ve halka tecellilerini bu makamdan göstermektedirler.

(Bâb-ı Âli, Büyük Doğu Yayınları, 7. Baskı / s. 229-234)

Yabancı Mütehassıs

YABANCI MÜTEHASSIS

Tanrıkulu çayı pek sever. İnce belli, nokta nokta mavi ve kırmızı menevişli, billur acem bardaklariyle çay İçmeyi pek sever Tanrıkulu… Gizli ufuklar arkasında, gizli yangınlar haber veren yakut renkli iklimiyle çay.,. Tanrıkulu sedirinin yanında, göğsü hırıl hırıl fıkırdayan semaverden bardağını doldururken bana bir göz attı. Bardağına dökülen kaynar suyun buharı, saçlarının içine saklanıyordu;

- Yabancı mütehassıs mı demiştin? Facia, evvelâ tâbirin kendisinde… Bu tâbire, doğru veya eğri, bir şeyler olmuş, olabilmiş, bir bünye ahenk ve muvazenesine ulaşmış hiçbir millette rastlanamaz. Bizzat tâbir, bir türlü olmamış, olamamış, sadece yılmış ve apışmış milletlerin lügatinden… Eğer sinekler arasında arılaşmak, solucanlar arasında yılanlaşmak, eşekler arasında katırlaşmak diye birer dâva olsaydı, içlerinde, arıdan, yılandan ve katırdan, birer yabancı mütehassıs bulunurdu.

Doldurduğu bardağı bana uzattı:

- Buyurun, sizin çayınız!

- Aman efendim; benim çayım, sizin sohbetiniz!

- Sohbetimizi renklendirelim!

- Çok teşekkür ederim!

- Avrupalının maddî ve mânevi bütün müstemlekeleştirme sırrı, kendi kadrosu müstesna, bâzı mahkûm milletlere (Avrupalılaşmak) diye bir tâbir hediye etmesinde… Büyük ve sonsuz hakikatin, eşya ve hâdiselere aksetmiş binbir sırrını aramak yolunda, her millet başkalarına ders verir. Fakat…

Tanrıkulu bir yudumda, elindeki bardağın yangınını dudakları arasında süzdü:

- Hiçbir hâkim, mahkûma hâkimlik dersi vermedi. Hakikatte, yabancı mütehassısın verebileceği tek bir ders olabilirdi: “Yabancı mütehassıs isimli hâdiseye, çareye, usûle inanmayınız! Herşeyden evvel ruhunuzdan bu yabancı teselli ukdesini söküp atınız!” Fakat; fakat, bir zamanlar Cennete arsa satmaktan, şimdi ampul içinde ışık satmaya kadar her işin nefsanî ticaretini bilen o yabancı mütehassıs, hiç bu dersi verir mi? Verecek olsa, hemen ruhunu ve tâbiiyetini değiştirmiş, halis millî kahraman ve mütehassısa dönmüş olur!

-Ne kadar doğru!

- Bu doğrunun Ötesi ve etrafı var… İlimde, saf ilimde yabancı mütehassıs, mutlak kaydiyle olmaz; fende, bâzı şartlar altında, belki… İlimle fen arasındaki farkı hâlâ kavramamış olduğumuzu söylersem ne dersin?.. Garplı idrâkle ilim, mücerret bir arayış manzumesidir. Fen ise, bu arayış içinde kanunlaşmış, sınırları çizilmiş, tatbik mevzuu olmuş bilgi çerçeveleri… Etrafı çitli her ilim hamlesi bir fen, çitini zorlıyan her fen hareketi bir ilimdir, Fen daima (Afakî – objektif) ve hudutlu, ilim (Enfusî – sübjektif) ve hudutsuzdur. İlim, millî tefekkür benliğinin, millî ruh kıvamının, içinde mayalaştığı tekne… Bu teknede, aynı ruh köküne bağlı olmıyan yabancı hamurdur; bir silindir şapka, bir baston, bir de çantadan ibaret ruh ve kaseli gizli hüviyet, çalıştırılamaz. Çünkü özüne mensup olmadığı mayayı bozar, millî görüş dehâsını köreltir. Arının şahsiyeti baldaysa, milletlerinki de yoğurdukları ilimlerde… Nitekim (cebir) Arap; ve (hendese) Yunanlıdır. Bu iki ilmin de beşeri mahiyeti, onlarda Arapla eski Yunanlıyı hulâsa eden millî damgaya dokunabilmiş midir? Bir Fransız (üniversite)sinde İngiliz edebiyat tarihini bir Fransız okutur. Bu işi ondan daha iyi bilen İngiliz mi yok?.. Sürüsüne bereket… Fakat Fransıza, İngiliz edebiyatını Fransız göziyle görecek ve gösterecek ilim adamı lâzımdır.

- Aman ne doğru, ne doğru!

- Hakikat bir; fakat her fert için kendi hakikatinden daha aziz ne var?.. Milletler için de aynı şey… Kuru zanaat ve basit teknika çerçevesi bir tarafa, hele saf ilim ve san’at plânına yabancı mütehassıs dikmek, kısır bir kocanın, yatağına mütehassıs erkek, bir milletin kendisine mütehassıs inkılâpçı ısmarlamasından farksız… Bir Amerikan radyosiyle İngiliz radyosu arasındaki farka bakan, basit bir makine üzerinde bile bu iki milletin mizaç ve görüş hususiyetlerini ayırt eder. İngiliz çakısı ve İsviçre saati, o maddeleri meydana getiren fen şartları üstünde, ne kadar İngiliz ve İsviçrelidir!.. Demek ki, kupkuru fen sahasında bile, insanın yabancılardan öğreneceğini, incecik sınırlarla çeviren ruhî hadler var. Bu bakımdan, yabancı mütehassısın öğrettikleri, akıl ve teknika ölçüsiyle doğru ve şifalı olsa da, ruh ve san’at ölçüsiyle yanlış ve zehirlidir.

- Sözleriniz, dâvayı kökünden kesip kökünden temelleştirecek kadar gerçek… Fakat şöyle bir itiraza ne cevap verebiliriz: “Peki, anladık, yabancı mütehassısa paydos! Fakat insanî terakki yolunun hakikatlerini devşirmek ve öz şahsiyetimiz içinde pişirip geliştirmek için ne yapalım?”

- Öyleyse çare, ha?.. Çare de, hakikat gibi tek: Garp ve Garplı hâdisesini, kendimize ait olgun bir şahsiyet hâkimliği menşurundan süzeceğiz; onu kendi vasıtacı rehberlerimizin ruhunda iyi ve kötü taraflariyle tahlil ve terkip edeceğiz; onu kendi vasıtacı rehberlerimizin ruh midelerinde öğütüp, memlekete bu ruhu tatbik edeceğiz; anladın mı çareyi? Avrupalıdan, mevcut erginlikleri kaç taneyse çalınır, mukaddes bir hırsızlık olarak çalınır; bacadan maske ile girilip çalınır!.. “Hakikat, mü’minin kaybolmuş malıdır, nerede bulsa alır!” düsturundaki gerçek hak yolundan devşirilir. Oraya gidilir; şu bir asırdır boş gidip bomboş döndüğümüz yere, Avrupa’ya gidilir. Fakat yılmış ve apışmış hayranlar zümresi hâlinde değil, aklı ve ruhu yerinde seçkin şahsiyetler kadrosu hâlinde gidilir; herşey yerinde keşf ve müşahede altına alınır; herşeyin muhasebe ve murakabesi yapılır, çilesi çekilir, sırları bulunur; ve nihayet o sırları kendi ruh potalarında, bizim ruh potamızda eritmiş millî kahramanlar elinden hakikat devşirilir. Nasıl; çare bu mu?..

- Tam çare!!!

- Bir yenileşme ve gerçekleşme Maarifi, (Yabancı Mütehassıs) sırrını kavrıyamadıkça, ne yapsa, hastanın yüzüne pudra ve allık sürmüş olmak tedbirinin hazin akametini aşamaz.

Tanrıkulu sustu. Semaver fıkırdıyor… Semaverde fıkırdıyan, sanki su değil, fikir…

(1945)

(Tanrı Kulu’ndan Dinlediklerim, Büyük Doğu Yayınları, 9. baskı / s. 174-175-176-177)

Yahudi’nin Kimliği

YAHUDİ’NİN KİMLİĞİ

Yahudi Kimdir?

Önce öz peygamberine ihânet eden, Tevhid bayraktarı Resûl ”Tûr-u Sînâ”ya çıkınca altundan buzağı yapıp ona tapmaya başlayan ve peygamber lânetine uğrayan, o..

Böylece, nebiler beşiği, üstün ırk İsrailoğulları içinden kopup, fesad ve hiyânet madeni yeni bir kavim hâlinde dölleşen, asıl Yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen, o…

İçinden yetişmiş ve yeni ölçülerle gelmiş İsa Peygamberi dinsizlikle suçlayan, Romalylara gammazlayan ve Romalı askerlere kimin tutulacağını göstermek için havariler meclisinde onu yanağından öpmeye kadar alçalan (Yud’a Sem’um’un), o…

Derken babasız hak Peygamber Hazret-i İsa’nın hak dini içinden tahrif eden, yeni Peygamberi Allah’ın oğlu diye gösteren, ”baba – oğul – ruhulkudüs” küfrünü icad eden (Sen Pol), o…

İslâm’da münâfıklığı mayalandıran, bütün bâtıl mezhepleri kuran, besleyen ve Kur’an’da Allah’ın lânetine hedef olan, o…

Dünyanın her tarafına yayılıp kene sessizliği içinde kanını emdiği her yerden atılan, sonunda İspanya’dan kovulan, sırtında ucu kurşunlu kamçıların iziyle Türkiye’nin kapısını çalan, karalar ve denizlerin haşmetli imparatoru Kânûnî Sultan Süleyman’ın lütuf ve merhameti sayesinde yurdumuza sızan, en kısa zamanda Türk iktisadî hayatına hâkim olan (Yasef Nassi), hatta bir kızını Kânûnî’nin oğluna nikâh ettirmeye kadar başaran (Nurbanu Sultan), derken Osmanlı tarihi boyunca yeniçeri fesadının baş âmili ”züyuf akçe = hileli para” mârifetini yürüten o…

Öbür taraftan da Türk vatanının en habis fesad ve hiyânet merkezi Selânik’ten kalkarak güyâ İslâm’ı kabul etmiş bir kafile hâlinde (dönmeler) Edirne ve İstanbul’a gelen ve bizi yahudi hüviyetiyle törpüleyişini bir de müslüman sıfatına bürülü olarak tecrübeye kalkan (Sebatay Sevi), o…

Fransız ihtilâlinde, perde arkası en büyük rolü oynayan, ilk enflasyon parası Asinyayi çıkartıp ihtilâlin iktisâdî muvazenesini allak bullak eden, neticede bir yandan krallık, öbür yandan Ynkilap Fransası’nı, yâni sadece Fransa’yı batırmak emelini besleyen, o…

İkinci Abdulhamit devrinde İslâm dünyasının merkez noktalarından birine çivi çakmak için Filistin’de küçük bir toprak isteyen, buna karşılık Türkiye’nin bütün dış borçlarını (Düyun-u Umumiye) ödemek teklifinde bulunan, fakat ulu Hakan tarafından teklifleri nefretle reddedilen, nihayet yüce hükümdarı Ittihat ve Terakki komitelerine düşürten, o….

Dünyada ilk defa parayı ve şişkin sermayeyi icad eden Kapitalizma , sonra (Karl Marks) marifetiyle onu tahrip eden,1917 komünist ihtilâlinde güdücüler arası yer alan, peşinden dünya çapında bir Yahudi filozofu Henri Bergson’a tahrip âletini tertip ettiren, netice olarak nerede ve hangi mezhep varsa bir taraftan kurduran ve bir taraftan yıkan, yâni kendi dışında insanlığı her türlü birlik ve yekparelikten uzaklaştıran, o…

Türk Millî Kurtuluş Hareketi Yunanlı’ya karşı zafere ulaşır ulaşmaz, Türk’ü ve onun şahsında İslâm’ı yok etme azmindeki Batı ülkelerinin üzerimize saldırmasını önlemek ve göstermelik istiklâlimizi sağlamak şartını İslâm’dan arınmamıza ve mukaddesâtımızı feda etmemize bağlayan ve bunda muvaffak olan, yine o…

Nihâyet her yerde planını gerçekleştiren, bu arada Türkiye’de dilediği fuhuş, ahlâksızlık ve iktisâdî çöküş iklimini tutturan gizli imparatorluğun maketi minik İsrail devletini kuran, onunla İslâm âlemi ve petrol dünyasının en nâzik noktasına kazığını kakan, arı kovanı hummasıyla çalışan, çabuk seferber olmakta dünyada birinci orduyu meydana getiren, çevresinde kendisinden en aşağı 10 misli büyük Arab âlemini iflâsa uğratan, o.

Şu anda kolları karnının altında saklı bir ahtapot gibi, bir koluyla Suriye, öbür koluyla Irak, daha öbür kollarıyla da Kuveyt, Hicaz, Mısır ve Libya istikametlerini kollayan bu rolünün tahakkukuna zemin hazırlamak için bir dünya felâketine muhtaç bulunan, bunun için de Rus Amerikan rekabetini kızıştıran ve türeme – üreme yatağı emperyalizmayı besleyen, kısaca topyekûn medeniyetleri eritme yolunda büyücü kazanını durmadan karıştıran, yalnız, o…

Yine o, hep o, yalnız o, dâima o…

Ve bu incelikleri kavrayamamak ve içyüzleri görememek bakımından memleketimiz, yine o, hep o, yalnız o, dâima o…

(İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 16. baskı / s.424)

Yayınlanamayan TRT Röportajı

YAYINLANAMAYAN TRT RÖPORTAJI

[Bundan bir müddet Önce Ankara Televizyonu Necip Fazıl Kısakürek'e başvurarak kendisiyle bir televizyon röportajı yapmak istediklerini söylemişler ve Necip Fazılın «Siz benim söyleyeceklerimi yayınlayamazsınız, korkarsınız!» sözüne «Biz muhtar bir idareyiz, fikirler size ait olmak üzere her şeyi yayınlarız!» mukabelesinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine İstanbul Radyo Evindeki stüdyoya davet edilen Necip Fazıl Kısakürek beni de yanına alarak oraya gitti ve bir taraftan televizyon kamerasına poz verirken öbür taraftan da sesalma makinesine, tek tek aşağıdaki sözleri söyledi. Televizyon ilgilileri tarafından büyük bir alâkayla karşılanan Necip Fazılın bu sözleri, gayet tabiî ve onun tahminine uygun olarak yayınlanamadı.

Üstadın yanı başında oturup kelimesi kelimesine not ettiğim bu sözleri aynen takdim ediyorum.]

• — San’at hayatınız?

— San’at hayatım 12 – 13 yaşlarında başlar. Abdülhamid devrinin Adliye ricalinden olan büyük babamın tek oğlundan tek erkek torunuydum. Bu bakımdan bütün bir konak halkı, büyük babam tarafından bana gösterilen hastalık çapındaki sevginin mihrakı etrafında çevrelenmişti. Bir dediğim iki edilmezken, büyük babam, benim zekâ ve istidad tarafımı kurcalıyor, âdeta zorluyor ve bana 4-5 yaşlarında okuyup yazmayı öğretiyordu. Öyle ki, 6 – 7 yaşlarında o girift eski harfler manzumesinin bütün kombinezonlarını öğrenmiş ve 40 yaşlarında insanların başaramayacağı tarzda yanlışsız yazmaya başlamıştım. Aile doktorumuz meşhur Profesör Kadri Raşid Paşa bana «Yumurcak dâhi!» diye hitab eder, büyük babam da «aklı evvel torunum!» derdi. Terbiye bakımından doğruluğu iddia edilemeyecek olan bu (prekos – vaktinden evvel yetişkin) ifade içinde beni korkunç bir okuma merakı sardı. Akşamlara ve sabahlara kadar okur ve geceleri büyük babamdan, nefhalı bir sesle hecelediği Fuzuli Divanını dinlerdim. Okuduklarım, umumiyetle macera romanlarıydı ve bunların üzerimdeki ilk tesiri müthiş bir hayal gıcıklaması oldu. Çocukluğumda geçirmediğim hastalık da kalmadığı için, nekahet günlerimde marazı bir hassasiyet ve hayal kabiliyeti içinde kendimi alelade insanlardan bambaşka hissettiğimi hatırlarım. Akşamları salonun masif bir noktasına düşen güneş ışığının ve kapımızın Önünden geçen satıcıya ait sesin, sinirlerimi anlatılmaz bir hisle dişlediğini ve beni dakikalarca ağlattığını da hatırlarım.

Nihayet muhtelif Türk ve ecnebi ilk mektepler ve 12 yaşında imtihanla namzed sınıfına kabul edildiğim Heybeliadadaki Bahriye Mektebi… San’at hayatımın başlangıcı işte bu mekteptir. Bu mektepte edebiyat hocasının verdiği serbest vazifeyi büyük babamın ölümünden aldığım intihalara tahsis eden ben, sınıfta, hocam tarafından şu takdire mazhar oldum:

«Sen, deniz subaylığından ziyade büyük bir edip olmak istidadındasın! (Piyer Loti) ve (Klod Farer) gibi edibler de birer bahriye zabitiydi. Mesleğin edebiyata mâni değil… Bu tarafını ihmal etme!»

Bu takdir beni o kadar şımarttı ki, bir kaç gün sonra, hocam dersini bitirip sınıftan çıkarken kendisine ilk şiir tecrübemi sundum. Kâğıdı aldı, şiiri gördü, yüzünü buruşturdu şöyle dedi:

«Çizmeyi aşıyorsun! Bu kadar acele etme!»

Şimdi sağ olup olmadığını bilmediğim hocamı, ben aradan 20 yıl geçip de şöhrete kavuştuktan sonra bir yerde gördüğüm zaman şu hitabına hedef oldum:

«Senin ilk kâşifin benim! Bu keşfedicilik bana yeter! Fakat sana «Çizmeyi aşma!» dediğim yerde meğer senin Allah tarafından en büyük memuriyetin varmış… Bunu anlayamamış olmaktan da mahcubum!»

İlk şiirim, Millî Mücadele yıllarında, ben henüz 13 – 14 yaşlarındayken Tercüman gazetesinin edebî ilâvesinde neşredildi. Gazeteyi elime alıp da sokakta yürürken herkesin durup bana baktığını ve parmakla beni gösterdiğini hayal eden bir şöhret kuruntusu içindeydim. Ondan sonra, meşhur «Yeni Mecmua»nın Yakup Kadri ve arkadaşlarınca idare edilen ikinci devresinde, Yakup Kadri’nin himayesiyle birdenbire ortaya çıktım ve ilk şöhretime ulaştım. O zaman Ahmed Haşim’in mecmua idarehanesinde ve herkesin içinde bana bir sözü vardır:

«Çocuk; bu sesi nereden buldun?»

San’at hayatımın beni asıl şöhrete ulaştıran ikinci ve büyük devresi, 1928 ve ilerisi… O zaman Maarif Vekâletinin kontrolünde çıkan «Hayat» isimli mecmua ve Cumhuriyet gazetesinde Peyami Safa ile birlikte idare ettiğimiz edebî sahife, artık billurlaşmaya başlayan san’at ve dünya görüşümüzün ilk tecelli zeminleridir. Nazım Hikmet’in de parladığı devir budur. Ona ve Batıdan gelen ruhî muvazenesizliğe karşı şiirde formu, nizamı, iç ahengi, ruhçu görüşü ve mistik edayı müdafaa etmek, san’at telâkkimizin temeliydi. Pariste yazılan «Kaldırımlar» bu devrenin başında ve «Hayat» mecmuasında neşredilmiş ve birdenbire fışkıran bir alâkaya şahit olmuştur.

1936 ya kadar süren bu devre, benim «fildişi kule» çığırım sayılabilir. «Fildişi kule»sine çekilmiş, kapanmış, Çin madarenleri gibi seyrek ve ender idrak soylularına hitap eden, içtimaî dâva ve halk plânından uzak, benlik kayası san’atkârın bulutlar üstü hayatı… Fakat bu hayat sonradan anladım ki mağrur ve kısır, sırma kaftanlı cücelerin şarlatanlık cünbüşünden başka bir şey değildir ve en büyük san’atkârlık, en küçüğü gibi, cemiyet plânındadır.

Buna, hayatımın en büyük hâdisesi olan bir rastlama sebepoldu. 1934 yılında, 27 yaşında, büyük bir velîden aldığım ilham ve peşinden geçirdiğim ölüm ve cinnetten aşırı ruhî buhran, bana yeni bir devir açmış, her zaman ruhçu sahada gezinmiş olan san’atımı yüzde yüz Allaha bağlamış ve beni «fildişi kule» den çıkararak cemiyet meydanına, (agora) ya atmıştı. 1936 da çıkardığım «Ağaç» mecmuası bu hâlin ilk semeresidir. Aynı sene bizzat Ertuğrul Muhsin tarafından oynanan «Tohum», bir yıl sonra yine aynı san’atkârın sahneye koyduğu ve başrolünü oynadığı «Bir Adam Yaratmak» ve onu takip eden ve bugün 11′e varan tiyatro eserleri, başta «Çile» isimli büyük manzume bulunmak üzere şiirimin aldığı yeni istikamet, hep geçirdiğim büyük ruh zelzelesinin ve ondan sonra donan, billurlaşan ve sımsıkı temeline oturan dinamik ifadesidir.

Bunu da, san’at hayatımın şimdiye kadar devam eden üçüncü devresi diyebiliriz. 1934 -1936 ya kadar 3 -4 ü geçmeyen eserlerim, hepsi telif olarak bu son devrede 80 e çıkmış ve doğurma kabiliyetim nisbetsiz mikyasta artmıştır. Bu devre içinde tecelli eden ideolojik davranışım, yâni fikriyat manzumem de, san’atla hiçbiri öbürünün hakkını yememiş olarak at başı beraber gitmiştir. Fakat fikriyatımı çekemeyenler dâvanın san’at tarafına olsun tarafsız bir gözle bakamamışlar, bende eski ve mızmız şairi aramışlar, şiirime yazık ettiğimi sanmışlar, bana «müstafi şair, sabık şair» demeğe kalkmışlardır. Halbuki «Çile» şiirinden, tam mânasiyle dâva şiiri «Sakarya Destanı» ve «Zindandan Mehmet’e Mektup» manzumesine kadar güvenilebilecek bütün eserlerim son devrenin mahsulleridir.

İsteklerinizden biri olan «eserlerimden örnekler»i, son devremin eseri «Çile» şiiriyle «Sakarya Destanı» hâlinde verebilirim. Bunların dışında, 80 cildi dolduran eserler içinde nesir parçaları süzmek çok zor bir iş… Onun için size Sakarya Destanını okumakla yetiniyorum.

— Bugünkü Türk şiiri üzerinde görüşünüz?

— Bugünkü Türk şiiri bir harabedir; ve bu harabede, yangın yerinde oynayan serseri çocuklar gibi, birtakım marifetler yapmaya yeltenenler vardır. Bu fikir, Televizyon Müessesesinin değil, benim olduğuna, müessesenin de vazifesi tarafsız bir nakledicilikten ibaret bulunduğuna göre, maddî ve mânevi çizgilerimi seyirci ve dinleyicilerinize en medenî bir rahatlık içinde takdim edebilirsiniz. Lütfen dinleyiniz: Bugünkü Türk şiiri, bugünkü üniversite keşmekeşi, bugünkü kültür sefaleti, bugünkü ahlâk faciası, bugünkü iktisadî cinnet sahalarında olduğu gibi, cemiyetin bütün iş şubelerinde patlak verdiğine şahit olduğumuz ruh inhitatının en canhıraş tezahür plânıdır; ve hükümetsizlikten yana, tek jandarması, savcısı, gardiyanı, ölçüsü ve hatırası kalmamış bir san’at dünyasında misli görülmemiş bir gecekondu ihtilâlinin cünbüş meydanı halindedir. Dünkü, belki dar, belki sığ, belki taklidci, belki büyük fikir ve duygu yoksulu şiirle bugünkü arasındaki fark, firaklı bir adamla bitli bir Hippi arasındaki farka tıpatıp uygundur; ve günün şiir anlayışındaki en büyük dalâlet şudur ki, aslında ulvî bütün kıymetlere isyan ve nihayet müstekreh bir Hippi manzarasiyle ortaya çıkmak, ayrı bir nizam ve aksiyon sanılmaktadır. Girift insanın dilini hayvan harharaları almış, ulvî «zor» un yerinde süflî «kolay» istiklâl ilân etmiş ve önüne gelenin en büyük san’atkâr kabul edilmesi için hiç bir engel ve (handikap) kalmamıştır. Bu hâl, cemiyetimizin artık arazı deri üstüne vuran iman buhranından, gençlik ruhunun aç bırakılmasından doğmaktadır; ve bu cemiyet, büyük iman ve ruh muvazenesine kavuşuncaya kadar tedavisi imkânsız bir şeydir. Benim 28 yıllık fikir mücadelem ise, işte cemiyetin kavuşturulması gereken bu muazzam iman manzumesini örgüleştirme yolunda… Demek ki, ben, şiirden uzaklaştığım hissini veren fikir hayatımda da yine şiirimin içinde, şiirimin muhtaç olduğu iklimi kurma dâvasındaymışım…

Büyük bir Avrupa ansiklopedisi bana ayırdığı satırlarda şunları yazıyor: «Hapisleri üniversitelerini geçen fikir ve san’at adamı»…

İster bu yandan, ister o yandan, dâva sahibi olmayan san’atkâra benim aklım ermez; ve böylelerinin hayatı, benim gözümde bir (amip) yaşayışı kadar değersiz kalır.

— Hayatınızdan bir hatıra…

— Hatıralar, ya yekun hâlinde büyük, ya şekil hâlinde ince olarak insanda yer eder. Ben bunların türlüsüyle doluyum. Hangisini ele alayım?.. Bir çiçeği oğalarken düşünceler içinde geçirilen derinliğine bir ânla, dağları havaya fırlatıcı bir deprem hatırası arasında kıymet acaba hangi tarafın lehindedir? Buna rağmen hepimizin hayatında «Dur, olduğun yere mıhlan ve geçme!» diye zamana haykırmış olduğumuz ânlar vardır. Fakat yekun hâlinde olmaktan ziyade şekil hâlindeki bu hatıralar dile getirilecek olurlarsa sırlarını ve sahibine fısıldadıkları hususiyetleri kaybederler. Benim de her iki neviden en zengin hatıralarım biraz evvel bahsettiğim büyük velî ile geçen zamanlarımda.. Bir gün malik ve mahrum olma hikmetinden bahsederlerken şöyle demişlerdi:

«Allahtan mahrum olan neye maliktir; Allaha malik olan da neden mahrumdur!»

(1971)

(Konuşmalar, Büyük Doğu Yayınları, 3. Basım, s.67-74)

Yeni Fatih

YENİ FATİH

Eliyle kordelâlar keserek, diliyle de şimşekler çizerek dolaştı ve geldi. Kestiği kordelâların gerisinde selsebil halinde eser… Bozuk para sayar gibi memlekete sınaî tesis ve eser saçmak, dile bile kolay değil… Yepyeni inşalar halinde bunca liman, muazzam yol şebekeleri, bir sürü fabrika, santrallar, lâuvarlar, barajlar, köprüler vesaire, pırıl pırıl bir donanma manzarasıyle haykırmaktadır ki, çıplak Türk vatanı, mekân plânında iyi giydirilmeye doğru, kendi taşından ve toprağından başka kimsenin kaydetmediği plânlı bir enerjiye şahit… Bu eserler birer oyuncak olsa, teşhir edildiği bon-marşe vitrininde göz kamaştırmaya yeterken, birer dev hakikat olmasına rağmen özlediği kıymet ölçüsünden uzak yaşıyor. Zira… Evvelâ muhalefet münkir, sonra da bu eserlerin üstünde kümelenen enerji, vatanın her şubesindeki rahat ve huzurla el ele verememiş, âdeta öbür şubeleri geciktirerek belli başlı bir sahaya iltimas göstermiştir. Amma öyle bir iltimas ki, iltimas görenin bir ân sonra yetişip gelişmesi bütün huzur ihtiyaçlarını tek başına giderecek bir kaynak doğuracaktır. Fakat bu ânı kimse bekleyememekte, anlayamamaktadır.

İşte bu nüktenin kestirilememesi ve muhalefetin en haksız metodlarla topyekûn inkarcılığa kalkmasıdır ki, Başvekili, eliyle kurdelâ keserken, diliyle de şimşekler çizmeğe zorlamıştır.

Haklıdır! Çünkü o, şahsiyle de eseriyle de, garazsız bir müşahede masasına yatırılıp tam bir ilim ve hakikat kaygısı altında umumî muayeneden geçirilmemiştir. Müşahade makamında oturan sahtekârlar da, gördüklerini değil, göstermek istediklerinin yalancı müdafileridir. Ve bu curcuna içinde masum Türk milleti, boyuna eser veren, belki bu eserleri verirken bütün dış kredileri kullanmak bakımından piyasa ihtiyaçlarını ihmale mecbur olan, fakat mutlaka ve her pahaya inşa kararında ısrar eden mustarip bir yapıcı ile arasına girmiş hain simsarlar yüzünden mütemadiyen vicdanının karartıldığına şahit olmaktadır.

İmdi:

Onun kordelâ kesen eli yanında şimşekler çizen dili artık göstermiştir ki, bu kıyamet kutuplarına karşı Başvekil artık nihaî taarruza geçmiş, hepçilik yoluna girmiş, istilâ sahillerine çıkmış ve gemilerini yakmıştır. Bu takdirde ya istilâ sahillerine çıkınca denize dökülecek, yahut eşkiya yataklarını temizleyecektir.

Celâlî eşkıyasından beter olan bu taifeden bu vatanın temizlendiği gün de, sınaî eserlerin dumanı, vatan ocaklarının dumanıyle beraber dümdüz çıkmaya başlayacaktır! Yeni Fâtihe selâm…

13.4.1956

(Başmakalelerim 2, Büyük Doğu Yayınları, 1. baskı / s.33-34)

Yeni Padişah Huzurunda

YENİ PADİŞAH HUZURUNDA

Veliaht Vahidüddin Efendiye Almanya seyahatinde refakat eden Mustafa Kemal Paşa’nın (Karlsbad)da tedavideyken yaveri Cevat Abbas’tan aldığı telgraf üzerine istanbul’a geldiğini ve bu defa Sultan Vahidüddin ile karşılaşmak üzere saraydan gün istediğini ve aldığını kaydetmiş ve oradan cülus merasimine geçerek bu sahneyi ileriye bırakmıştık. Sırası geldi:
Mustafa Kemal Paşa’nın istanbul’a gelmeden Sultan Reşad’ın ölüm ve Sultan Vahidüddin’in cülus haberini alınca saraya çektiği bir tebrik telgrafı vardır ki, onun Vahidüddin üzerindeki bütün görüş ve kıymet hükmünü belirtir. Aynen:
«Efendimizin tahta cülusları, bendenizde vatanımızın saadet ve selâmeti nokta-i nazarından fevkalâde ümitler tevlit etti. Sultan-ı merhumun ziya-ı ebedîsinden müteessir olmakla beraber, vatanın, milletin, ordunun bâzice (oyuncak) olmaktan halâs edileceği kanaat-ı tâmmesi, tesir-i vâkn tâdil eylemiştir. Ubudiyet (kulluk) ve tazmimat-ı çakerânemin (kölece saygımın) Zât-ı Şahaneye arzını rica ederim.
19 Temmuz 1918
Ordu Kumandanı
Mustafa KEMAL.»
Mustafa Kemal Paşa’nın yeni Padişah huzurundaki tavrını yine kendi ağzından dinleyelim:
«Seyahat arkadaşım, Veliahd Vahidüddinle bir-kaç ay müfarakattan sonra, yeni Padişah Vahidüddin’in salonuna Naci Paşa delaletiyle girdim. Bu andaki tahassüslerimi şöyle izah edebilirim: Tabt’a oturmadan evvel çok şeyleri çok açık görüştüğümüz ve benim bütün nokta-i nazarlarıma tasdikkâr mukabelelerde bulunan bu zât, acaba hükümdar olduktan sonra benim aynı tarzda görüşmekliğime müsaade eder mi ve aynı mukabelelerde bulunur mu? Bunda mütereddittim- işte Padişah Vahidüddin ile bu tereddüt içinde karşı karşıya geldik.
Beni çok nazik kabul ettiğini söylemeliyim. Veliahdliği zamanında olduğundan daha fazla mültefitti. Oturdu, bana da karşısında yer gösterdi ve aramızdaki tabure üzerinde bulunan sigaralıktan bir sigara alıp verdi, kendisi de bir sigara aldı ve yaktığı kibriti bana uzattı. Bu tavırdan çok ümitvar oldum. Evvelâ kendisini münasip bir lisanla tebrik ettim. Sonra çok mühim bir ânda Osmanlı taht’ını işgal etmiş olduğunu izah ederken, dedim ki:
— Seyahatimiz esnasında bütün fikirlerimi çok açık lisanla söylemiştim. Bu dakikada aynı tarzda görüşmekliğime müsaade buyurulur mu?..
— Hay, hay!… Dedi.
İntizar ediyordum. Uzun mütalâalarım içinde esas nokta şuydu:
— Derakab Başkumandanlığı bizzat uhdenize alınız, kendinize vekil değil, bir Erkânı Harbiye Reisi tâyin ediniz! Her şeyden evvel orduya sahip ve hâkim olmak lâzımdır. Ancak ondan sonra düşünülecek münasip kararlar tatbik olunabilir!
Vahidüddîn bu teklifim üzerine tıpkı kendini ilk defa Veliahd iken ikamet ettiği sarayda gördüğüm vakit olduğu gibi, gözlerini kapadı ve az sonra şu cevabı verdi:
.— Sizin gibi düşünen başka rüesa-yı askeriye var mıdır?
— Vardır! Dedim.
— Düşünelim…
Dedi.
Mükâlememiz kendiliğinden münkati olmuştu.
İzin aldım.
Birkaç gün sonraydı. Naci Paşa, Padişahın beni İzzet Paşa ile beraber kabul etmek hususundaki iradesini tebliğ etti.
İkimiz Vahidüddin’in huzurundayız. Ben bu daveti, aynı fikir ve mütalâa üzerine ikimizi birden dinlemek arzusunda bulunmuş olmasıyla tefsir ediyordum. Konuştuğumuz esnada bu nokta-i nazarımı takibe çalıştımsa da, mükâlemeyi umumî mevzulardan çıkarmaya muvaffak olamadım. Vahidüddin çok ih-tiyatkâr tavırlıydı- Nihayet neticesiz bir mülakatla padişahın yanından ayrıldık.
Günler geçti, tekrar yalnız olarak Padişahla görüşmek istedim. Beni bu sefer de kabul etti. Ben ilk nokta-i nazarımda musir görünen bir adam tavriyle, belki de mukaddemesiz aynı vadide konuşmaya başladım. Vahidüddin seri bir intikal ile bana cevap verdi: — Paşa, ben her şeyden evvel İstanbul halkını doyurmak mecburiyetindeyim. İstanbul halkı açtır. Bunu temin etmedikçe, alınacak her tedbir isabetsiz olur.
Bu cümlenin nihayetinde Zât-ı Şahane gözlerini Kapadı. Ben tilki tabiatinde her entrikanın her şahidi olduğum yüzlerce misallerinden biri bulunduğuma büyük teessürle kaani oldum. Düşündüğüm şu idi: Zâtı Şahane evvelâ İstanbul halkını kazanmak istiyor, kendisinin teşebbüsat-ı zâtiyesi için kuvvet ve istinat noktasını burada arıyor. Fakat yine düşündüm ki, şerait-i umumiye ıslah edilmedikçe politikacılık nokta-i nazarından doğru olsa bile, bu arzunun temini kabil olabilir miydi?»
Açıkça bellidir ki, Dünya Harbinin Osmanlı İmparatorluğu ve Türk ordusu bakımlarından çöküş devresinde Mustafa Kemal Paşanın biricik muradı, Vahidüddin’i doğrudan doğruya ordunun başına geçirmek ve kendisini de ona Genel Kurmay Başkanı tâyin ettirmektir.
Fakat Sultan Vahidüddin’in Mustafa Kemal Paşadaki emeli sezmesi, işi şahıs plânının üstünde ve halk çapında ele alması ve buna rağmen muhatabına nazik davranmakta devam etmesi üzerine, Paşa, Padişaha itiraz etmeye kadar gidiyor
İşte kendi lisaniyle Vahidüddin’e mukabelesi: «— Çok doğru düşünüyorsunuz. Fakat İstanbul halkını doyurmak için alınması lâzım gelen tedbir ve teşebbüsler, Zât-ı Şahanenizi bütün memleketi kurtarmak için alınması lâzım gelen mübrem (zorlayıcı) ve müstacel tedbirlere tevessül etmekten menedemez. Heyet-i umumiyenın selâmetini temin edecek mesai (çalışmalar) ancak makinenin hey’et-i umumiyesinin işlemesiyle mümkün olur.»
Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa, Sultana söylediklerinin doğru olduğuna inandığını, ancak böyle hareket edilirse bir neticeye varmanın mümkün olabileceğini haber veriyor ve sözleri fazla telâkki edilse bile söylemeğe mecbur olduğu kaydiyle diyor ki:
«— Yeni Padişahın mebde-i hareketi (iş başlangıcı) kuvvete tesahup etmek olmalıdır. Devleti, milleti ve bütün menfaatleri müdafaa eden kuvvet, başkasının elinde bulundukça sizin padişahlığınız dahi lâfzı (sözde padişahlık) olmaktan kurtulamaz!»
Vahidüddin’i bütün kuvvetleri eline almaya ve her şeye hâkim olmaya, ondan sonra da Mustafa Kemal Paşayla elele çalışmaya davet eden bu sözlere padişahın verdiği cevap son derece kapalı ve bir o kadar da manalıdır.
Mustafa Kemal Paşadan naklederek bildiriyoruz:
«Padişahın verdiği cevaba şu cümle karıştı:
— Ben icabeden şeyleri Talât ve Enver Paşa Hazretleriyle görüştüm!
Bunu söyleyen zât, daha birkaç ay evvel, Veliahtlığında Talât ve Enver Paşalardan müteneffir (tiksinici) olduğunu anlatan ve bu adamların memleketi mahvolmaktan başka bir neticeye isal etmesi (vardırması) mümkün olmayan hareketlerini tenkid eden Vahidüddin’di. Şimdi Padişah ve Halife Vahidüddin, bu zevatla görüşmüş, memleketin selâmeti için icabeden tedbirleri almış bulunuyor… Vahidüddin demek istiyordu ki:
— Siz vazife ve selâhiyetiniz fevkinde benimle lâubalilik mî etmek istiyorsunuz?
Bu maksadı anladıktan sonra, Vahidüddin’in karşısında benim vicdanî vazifem hitam bulmuştu. Ayağa kalktım. Müsaade talep ettim. Gözlerini kapadı ve hiç bir kelime telâffuz etmeksizin elini uzattı.»
Hiç bir kıymet hükmü koymaksızın aynen Mustafa Kemal Paşanın lisanından naklettiğimiz bu tablodan sonra sözü yine kendisine verelim:
«Salondan çıktığım vakit, Naci Paşa gözlerimdeki teessürü okumuş gibi göründü. Kelime teati etmeden uzaklaştım. Perapalastaki daireme geldim ve düşünmeğe başladım. Hacı zannettiğimiz zâtın ziri-bagalde (eğerin altında) haçı çıkmıştı. Artık başka bir şey aramak lâzımdı. Birkaç gün daha geçti. Vakitsiz kimseyi ürkütmek istemediğimden, Cuma selâmlık merasiminde, Yıldızın Sultan Hamid yapısı camiinde ben de ordu kumandanı sıfatiyle ispat-ı vücut etmekteydim. Bir gün namazdan evveldi, bir salonda Başkumandan Vekili Enver Paşa, îzzet Paşa, Vehip Paşa, Balkan muharebesini idare etmiş büyük kumandanlarla beraber namaz vaktini bekliyorduk. Namazdan sonra Naci Paşa, Zât-ı Şahanenin, hususî salonunda beni görmek istediğini bildirdi.
— Yalnız mıdır?
— Hayır! Yanında iki alman generali var!..
— Rica ederim, onlar çıktıktan sonra Zât-ı Şahane ile ben yalnız görüşeyim.
— Ben de bu noktayı takdir ettim. Birkaç defa vukubulan iradelerine münasip cevaplar verdim. Fakat anlıyorum ki, sizi bu generallerin yanında kabul etmek istemekte musirdir.
— Mümkünse bir daha teşebbüs ediniz.
Naci Paşa elinden geleni yaptı ve hattâ padişahın kulağına: «Generaller gittikten sonra kabul etmeniz münasiptir» dahi demiş. O bilâkis onlar orada iken gelmekliğimi söyleyince, Naci Paşa bunda bir maksad-ı mahsus olacağına zahip olarak bunu bana anlattı.
Vahidüddin’in yanına girdim. Ne nazik, ne takdirkâr bir Padişah! Henüz ayakta iken, Alman generalleri karşısında kısa bir nutuk söyledi. Bu sefer sözleri açıktı: (Çok takdir ve emniyet ettiğim bir kumandan!) diye ve bu sözleri ile beni onlara tanıtıyordu-
Oturduk, dedi-ki: (Sîzi Suriye kumandanı tâyin ettim- Oradaki vaziyetler ehemmiyet kesbetmîş; oraya gitmekliğiniz lâzımdır. Sizden talebim şudur: O tarafları düşman eline geçirtmiyeceksiniz!.. Verdiğim vazifeyi muvaffakiyetle ifa edeceğinizden eminim. Derhal o hattaya (kıt’aya) hareket etmelisiniz!)
Ve Mustafa Kemal Paşa, Vahidüddin ile Padişahlığının başında ancak bu kadar temas imkânı bulduktan ve Hünkar üzerindeki nüfuz tecrübesini sadece bu noktaya kadar yürütebildikten sonra, merkezden uzaklaştırılmış ve bir nevi harcanma noktasına gönderilmiş olmanın zehabı içinde Suriyeye gidiyor.

Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin adlı eserden alıntıdır.

Yok!

YOK!

-Yok!

Diyenlere bir sözüm var:

- Siz bana gerçekten yok olan bir şeyi gösterebilir misiniz ki, yok’u ispat edebilesiniz?..

Gösterebilecek olsanız zaten o şey yok değil, var olur. Gösteremeyince de yok demeye imkânınız kalmaz! Allah’a yok diyebilmeniz ayrıca ispat ediyor ki, o “var”ın ta kendisi, “yok”un da yaratıcısı…

[Mü'min - Kafir (Vecdimin Penceresinden), Büyük Doğu Yayınları, 7. baskı / s. 68]

Yol

YOL

İslâm’ın, Yaradanla yaratık arasında açtığı ve “Sünnet ve Cemaat Ehli” diye isimlendirdiği mutlak yola aykırı ve iddiacılarının ruhundaki çıkmaz sokaktan ibaret bir yol… Sapıkların sapığı, ana yolu büsbütün inkâr edenlerin sapıklığından daha sapık, güya yola bağlıyken onu içinden saptırıcı ve böylece fesad ve tehlikelerin en büyüğünü belirtici bir yol…

İmam-ı Azam Hazretlerine gayet lâübâli ve edepten yoksun bir dille çatmalar, kendilerini yeni içtihadlara mezun ve memur bilmeler, içinde yaşanılan memleket ve idaresi altında bulunulan hükümet hangi ölçü ve kanuna bağlıysa, İslâmiyetin de onlara baş eğeceğini iddiya kadar gitmeler, nice mesele üzerine bağırsaktan fetva vermeler, neler ve neler!..

Bu adamlar; 30 küsur yıllık mücadelemiz sonunda sakız gibi beyazlaştırdığımız iman çarşafı üzerinde, bu tahtakurusu lekeleri nereden peydahlandı? Bunlar meydanı sarsın diye mi, biz, süt-beyaz iman çarşafını, hapishanelerde tırnakları sökülmüş ellerimizle çitiledik?..

Dalâletten hidayete yönelirken, hidayete girer gibi olduğu halde ters istikametlere sürüklenen ve şeytanın emrine geçen (karakter)ler her zaman görülmüşse de bu Yahudi ve münafık mizaçlı kişiler, daima meydana din hâkim vaziyetteyken gizli gizli faaliyete geçmişler ve şu anda bizde olduğu gibi, küfre karşı imanın yekpare bir (blok) teşkil etmesi gereken ilk uyanış demlerinde ortaya çıkmışlardır.

Eğer uyanış böyle olacaksa hiç uyanmamayı ve camilere kapanıp sokağa ve meydan yerine veda etmeyi ve halimize ağlayarak son günlerimizi beklemeyi tercih ederiz.

Doğrudan doğruya küfür ve inkâr, bunların yanında mücadele ve mukabelesi çok daha kolay bir iş kalıyor ve 30 küsur yıllık emeklerimiz sonunda, milyonlara nispetle birkaçı geçmeyen bu sapıklar, herşeye rağmen bizi ta yüreğimizden yaralıyor.

Köprülü’nün düşmana saldırmadan kendi Öz ordusundaki hainleri temizlemesi ve yüzlerce kafa kesmesi gibi, bu mikropları DDT’den geçirmeksizin girişebileceğimiz hiçbir davranış düşünülemez.

(Çerçeve 4, Büyük Doğu Yayınları, 2. Baskı / s. 203-204)

Yolumuz

YOLUMUZ

Rabbim, Rabbim, bize ne güzel bir yol nasip ettin! Şöyle bir yol: Efsanevî bir levha halinde, sislere batmış bir dağ başına doğru ilerliyen kıvrım kıvrım bir patika örgüsü… Bu patika vaktiyle dünyanın en muazzam caddesiymiş; sonra gelen bozmuş, giden harap etmiş, en son gelenler ve gidenler de onu büsbütün tıkayıp üstünden geçilmesin diye sivriliğine cam kırıklarıyle döşemiş… Sislere batmış dağ başında, insanoğluna yekpare, ebedîlik ânını ve gerçek oluş saadetini tekeffül eden bir saray var… Fakat bizim gözümüze böyle görünen saray, yolu cam kırıklarıyle döşeyenlerin gözünde, dünya saadet ve nimetine, eşeklik hürriyet ve faziletine mâni bir zindandır. Onlar, biz bu dünyaya bu zindanı musallat etmiyelim diye yolumuzu keserken, biz de dünyayı felâketten kurtarmak için yolu o saraya doğru açmaya çalışıyoruz. Biz “yeni”lerin en yenisine. ezel noktasını ebet noktasına iliştiren mutlak ve nihaî “yeni” ye malik olduğumuz halde, bu “yeni” nin maziye ait bayat ve yanlış tatbikatından, eski olmakla suçlandırılıyor ve bu yüzden tek kelimesi dinlenmez “kokmuş kafalar” ve “haşin yobazlar “telâkki ediliyoruz. Halbuki bizi böyle telâkki edenler, sahte kemiyet yeniliklerinin aldatıcı kabukları içinde donmuş, mutlak ve şifasız küfür yobazları… Kokmuş kafa asıl onlarınkidir; ve o kadar kokmuşlardır ki, kokmuşluğu bile dondurmuşlar ve telâkkilerinin konserve kutusunda ebedîleştirmişlerdir. Bunların, gerçekten, ebedîleştirebildiği tek şey, bizzat ve binnefs kokmuşluktur.

Ve işte bu yüzden, kimsenin anlamadığı, kuş diline benzer bir muamma lisanı konuşuyoruz. Bizi, ne bizden olduğunu sananlar, ne de bizden olmayanlar anlayabiliyor. Bizi anlıyabilmek istidadı, ancak Allah ve Resulünün, sırları yolunda kafasını berhava etmiş yüksek çile ehli Müslümanlardadır. Onların da bu devirde sayısını tespit edebilmek lazım… Korkarız ki, Kaç kişisiniz!” diye sorulsa “milyonları aşkınız” diye cevap verildikten sonra “Öyleyse buyurun zehirle pişmiş aşı yemeğe!..” der demez, tıpkı Hacı Bayram-ı Velî’nin müritleri gibi bir buçuk kişiye inmesinler!..

İşte arkamızda bu birbuçuk kişi, sivriliğine cam kırıklariyle döşeli yolda, topuklarımızdan saçlarımıza kadar kan içinde, ilerlemeğe çalışıyoruz biz!. Yürünmez yolda, anlaşılmaz dille, aşılmaz manialara rağmen mesafe aldığımızı görenler, bununla da kalmıyorlar! Dağların ve kırların, köpek, çakal, sırtlan, karga, fare, domuz, ne kadar mundar hayvanı varsa üzerimize musallat ediyorlar! Ayrıca kanunî (!) yol bekçileri, ellerinde ceza makbuzları memnu mıntıkalara girmiş olmanın suçunu ha bire kaydedip duruyorlar. Bu kadariyle de olmuyor çile… Arkamızdaki bir buçuk kişinin çeyreği, topuğunda küçük bir kızartı hisseder etmez “Vay sen bu dâvaya lâyık olmıyan ve kavli fiiline uymıyan sefil adam!” diye yoldan dönüyor ve başkalarını da döndürmek istiyor. Ve cam kırıkları topuğumuzdan ciğerimize kadar batıyor, köpekler havlıyor, mukayyitler yazıyor, dönekler çark ediyor; ve şu âna kadar bahsettiğimiz en korkunç zümre, bugün belki bütün cihana hâkim Yahudiler ve Yahudilik müesseseleri, bütün şubeleriyle perde arkasından bu vaziyeti güdümlemeğe bakıyor. Cam kırıklarını onlar döşetiyor, köpekleri onlar besliyor, mukayyitlere onlar talimat veriyor ve dönekleri onlar idare ediyor.

Ve biz yürüyoruz; her şeye rağmen yürüyoruz, yürüyeceğiz ve güzel isimleri arasında “Galip” isminin sahibi Allah adına ve aşkına yürümekten vaz geçmiyeceğiz!
Rabbim, Rabbim, bize ne güzel bir yol nasip ettin! Sırlarının ve nimetlerinin hazinesi olan saraya, elbette ki, bundan daha kolay şartlarla gidilemezdi. Mademki zorluk bu kadar müthiş, o halde tam yolun üzerindeyiz; ve mademki tam yolun üzerindeyiz, o halde yürüyeceğiz ve erişeceğiz! Çünkü biz, herhangi bedavacılık ve lüpçülükten uzak, senden, nimetinle mütenasip ebedî devleti istiyoruz; o halde her çileyi çekeceğiz ve sonunda yalnız senin dilemen şartıyle bu devleti kazanacağız! Mademki ıstırap bu kadar büyük, mazhariyet ve devlet de o nisbette azîm olacaktır.
9 Mart 1951

(Çerçeve 2, Büyük Doğu Yayınları, 2. Baskı / s. 195-197)

Yunus Emre Hassasiyeti

YUNUS EMRE HASSASİYETİ

(1962′de, Milliyetçiler Derneği’nin Yunus Emre Gününde…)

Yunus Emre’nin hassasiyeti değil, Yunus Emre hassasiyeti…

Anadolu’nun ruhu yerine, Anadolu ruhu der gibi bir şey… Anadolu’nun ruhu tabirinde kendi kendine aitlik var… Sınırlı, çit içinde bir mana… Anadolu ruhu ise umumi çapta bir şümul ifadesi ve daha mücerred…

İşte lisan edasında, bir izafet edatının, küçük bir ”nin” ekinin kalkmasıyla meydana gelen mana genişliği!..

Böylece Yunus Emre’nin, kendisine, kendi kendiliğine ait hassasiyeti değil, sonsuz insan planında miyarlaşıcı, mücerred iç hüviyetini murad etmiş oluyoruz.

Onun hakkında herşey söylenebilir, dünyalar söylenebilir, nasıl ki, Uludağ için jeologun, meteorologun, ressamın, şairin, otelcinin, kayak sporcusunun, nekahet hastasının, ayrı ayrı cephelerden ve ayrı ayrı görüşleri vardır. Fakat bunlar arasında Uludağı belirtmekte en marifetlisi, akıl cephesine bağlı jeolog ve meteorogdan ziyade, duygu planının kurcalayacısı ressam ve şair…

Bazı şeyler vardır ki, esrarlı beyyinesi, girift zatı bakımından akıldan esirgediği sırları duygunun kulağına fısıldar. Aklın posalaştırdığı dış mahiyet yerine aklı posalaştıran iç keyfiyet derinleştikçe, ondaki sultani hakikatle temas edebilmemiz için, duygudan başka elçi, ”sefir-i kebir” bulamayız. Bunun için de temas edilenle eden arasında, karşılıklı olarak birbirine yol veren ve yol açan ulaştırma ve ulaşma çizgisini çekmeliyiz. Verici ve alıcı duygu cephelerini karşılaştırabilmek…

İşte hedefimizle karşı karşıyayız!

İç keyfiyetlerin, çarpıcı, yakıcı, eritici, en üstününü ışıldatan Yunus Emre karşısında anlattığımız incelik yüzünden, başlıca metod olarak onun hassasiyet kapısını çalmalı ve akıl klavuzu arkasında olsa da bu kapıda, çırılçıplak bir duygu hüviyetiyle boy göstermeliyiz ki, o çarpıcı, yakıcı, eritici, halvete girebilelim…

Bundan otuz küsür yıl evvel… Üniversitede felsefe talebesiyim… Birkaç arkadaş ” Anadolu Mecmuası ” isimli bir dergi çıkarıyoruz. Davamız, bütün tarihi seyri ve kıymet hükümleriyle Anadoluculuk… Şairliğimin başındayım… Henüz ortalığı Yunus Emre modası kaplamamış…

Bir parantez açayım: Bir şeyin renk renk bütün sırlarını kaybetmesi ve yolunmuş tasvus kuşuna dönmesi için, çok defa modalaşması kafidir. Modalaşmadan evvel hiç mevcut olmayan bir şey, modalaşınca, var olduktan, yahıt var sanıldıktan sonra yoktur. Bütün yarım ”var”lar, tam ”yok” ten beter!

Neyse, o zamanki fikir, sanat ve edebiyat havamızın üstünde, bir Yunus Emre soluğudur esiyordu. Şimdiki Edebiyat fakültesinin bulunduğu yerdeki Zeynep Hanım konağının, konferans salonu diye kullanılan dam altında, bir Yunus Emre günü tertiplendi. Benden bir şiir istediler. Okudum. Otuz küsür yıl sonraki Yunus Emre gününde tekrar ediyorum…

Kaç mevsim daha bekleyim kapında,
Ayağımda zincir, boynumda kement?
Beni de piştiğin bela kabında,
O kadar kaynat ki, buhara benzet!

Bekletme Yunus’um, bozuldu bağlar,
Çalıyor saatler, geçiyor çağlar;
Veriyor, ayrılık dolu semalar,
İçimde bayıltan acı bir lezzet.

Rüzgara bir koku ver ki, hırkandan;
Geleyim, izine doğru arkandan;
Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,
Meded ey dervişim, Yunus’um medet!..

Bu şiir, his aynasında olsa da Yunus Emre’yi zaptetme eseri değil, o harikalar harikası keyfiyetin onsekiz yaşında bir çocuk idrakine döşediği hasret ve hayranlık izlerinden şahsi bir karalamaydı. Yangının değil de, onun yaktığı küçük bir şeyin hali… Amma, bu yangına girmeden ve o, yanan küçük şeylerin halleriyle hallenmeden Yunus Emre halvetine girmek mümkün değildir.

Asli ruh muhtevasına sahip devlet ve cemiyet tarihimizin başındaki vecd ve aşk çığırı… Bu çığırı belli başlı fert noktalarıyla çerçeveleyici bir müselles tasarlayacak olursak, üç noktayı, Aşık Paşa, Süleyman Çelebi ve Yunus Emre halinde kondurabiliriz. Kıvamını bulmuş devlet ve cemiyetin bir arada ilmini, aklını ve ruhunu belirten bu üç mana kahramanı arasında Yunus Emre, derinliğine, bütün bir ruhtur. Öyle bir ruh, küçük bilgi üstü bir ruh ki, ne olduğunun, ne yaptığının şuuruna, dış ilmine malik bulunması şart değil… Yunus, olunması gereken şeylerin ta kendisidir; kabuğu, klişesi, posası tek kelimeyle diyalektiği; hayır!..

Ana dilimizin ancak sığır gütmekte kullanılabildiği bir iklimde, duyguların en derinini, hem de bu dilden başka türlü söylenemeyecek, söylenecek olursa aslını kaybedecek tarzda lisana getirir.

Farkında değil; veya farkında olduğunu gösterecek kadar küçülmeye istidatlı değil… Kendi kendisine böyle…

Anadolu’yu, stepleri, harabeleri, mamureleriyle ve dağ dağ, taş taş, kubbe kubbe, bütün renkleri, çizgileri, yankıları, sarmaş dolaş, içinde gezdirir!

Farkında değil, kendi kendisine böyle…

Ve sonra Anadolulu’yu, Anadolu’nun gaye noktası olarak, Allah, dünya, zaman, mekan, ölüm, hayat, hasret, ideal, gibi temel meseleler üzerindeki en ince ve en derin görüş ve duygusuyla, renk ve ışık mahşeri bir menşur halinde billurlaştırır.

Kendi kendisine böyle…

Olmakta, bilgi tavrı, bilgiye özenme edası yoktur. Bu bakımdan Yunus Emre’de, ferdin derinliğine oluş halinden başka hiçbir şuur aranamaz. Bu, onun hesabına ve gerçek kemal adına bir noksan olur. Ondaki, bir ”hal” dir, bir ”kal” değildir. Bu yönden o, her türlü kafa kağıdı kayıtlarının üstündedir; ve kendinden, Allah vergisi Anadolulu hüviyeti içinde, bu hüviyeti sonsuz insanlık çapına ulaştırıcı, beşerileştirici, büyük milli örnektir.

Onda, hem kendimizi, kendi asliyetimizi, hem de bu asliyet yolundan sonsuz insanlık ufkunu bulalım; ve bu çifte buluş içindedir ki, Yunus Emre’yi idrak saadetinin ilk basamağına ayak atmış olalımn..

Ölmezlik çapının adamları, dünyanın her yerinde aynı kanuna bağlıdır: Kendi asliyeti içinde milli; ve bu asliyetin erişme kudreti nispetinde beşeri…

Yunus Emre, kelimede şairden ve mutasavvıftan evvel, işte böyle bir Türk ve böyle insan!.. Şairliği ve mutasavvıflığı, onu böyle bir Türk ve böyle bir insan kılan temel vasıflar… Yunus Emre üstünde, felsefe tabiriyle hiçbir mekan, kemiyet ölçüsüne yanaşmıyor; tamamiyle zaman, keyfiyet kıstasında kalmak istiyoruz.

Şimdi onun, derinliğine fert oluşu diye ifadelendirdiğimiz büyük keyfiyetine gelelim… Hassasiyetine…

Onun ismi, din hassasiyeti…

Bizde dini kaba akıl planında ele alanlar, onun bir millete ve cemiyete püskürttüğü tahassüs unsurlarından meydana gelme buketlerden ibaret olduğunu, milliyet esasların da yalnız ve yalnız bunlara dayandığını bilmezler. Garplı kafasında mütearife (aksiyom) olan bu hakikat, bizde, Amerika’ya karadan yol olmadığını bilmemek gibi bir cehalet edasıyla gürültüye getirilmiştir.

(Noel) gecesi… Beyaz sakallı (Noel Baba…) Pırıl pırıl yıldızlı gök-kubbe… Yatağında uyuyan ve başının üstünde kanatlı mahlukkar uçuşan bir hıristiyan çocuğu… Şu tablonun bir hıristiyanlık estetiğinde belirttiği hassasiyet unsurlarına dikkat edelim… Batılı milletlerin okuma kitaplarına kadar geçen bu tablo, dini hassasiyet planının en iptidai örneğini çizer. Çan kuleleri, org sesi, klise önünden okula kıvrılan yol, yemek sofrasında tüten çorba, dua vaziyetinde birbirine bitişmiş parmaklar, rahibin tavrı, babanın mimikleri v.s…

Bunlara karşılık bizde bir bayram sabahının, renk, çizgi ve hareket cünbüşünü hayal etmek yeter… Cicili bicili elbiselerimiz, yatağımızın başucunda sabaha kadar nöbet bekleyen potinlerimiz, gıcır gıcır yıkanmış tahtaların çam kokusu, büyük annemizin uzanan buruşuk eli ve mis kokulu kuka tesbihi, rengini cennet ırmağından almış tülbentler, alaim-i sema kadar renkli şekerlik, bahçede kurbanların aşk ve teslimiyet çığlıkları, şehrin şehadet parmağı minare v.s…

Her fener, içindeki ışığı, keyfiyet bozmadan, camına göre aksettirmek, yani hislendirmek hakkına maliktir. Ve işte ruhi muhtevedan gelen bu özel hassasiyet unsurlarıdır k, milletleri millet eder ve kendilerini büyük ruhi muhtevaya sımsıkı sağlar.

Yunus Emre’de bu hassasiyet, en derin ve ileri fert duygusu içinde ve mili olduğu kadar beşeri planda ne kadar keskindir.

Benim adım dertli dolap;
Suyum akar yalap yalap.
Böyle emreylemiş çalap,
Derdim vardır inilerim…

Yunus böyle derken, onda, mücerret ve derin insanın ruh çekirdeği içinde, bütün kıvamlarıyla Anadolu’yu ve Anadolulu’yu görüyor muyuz?

Beni bir dağda buldular;
Kolum kanadım yoldular.
Dolaba layık gördüler,
Derdim vardır inilerim.

Bu mısralarda, edebiyet ahengiyle dönen dolap ve kağnı tekerleği gıcırtıları içinde Allah’a açılan gurbet ve daüssıla ruhu, hem zamanı hem mekanı, hem milli ve hem beşeri planlarıyla erişilmez irtifadadır.

Yunus Emre’de, meselelerin meselesi, sebeplerin sebebi, gayelerin gayesi Allah, hassasiyet dünyasının (nar-ı beyza) kutbuna kadar varmış namütenahi bir aşk, hasret, bağlılık ve kendisini veriş hedefidir:

Dağlar ile taşlar ile,
Çağırayım Mevlam seni.
Seherde kuşlar ile,
Çağırayım Mevlam seni.

Bilmişem dünya halini,
Terkettim kıyl ü kailini,
Başı açık ayak yalını;
Çağırayım Mevlam seni.

Tefekkür cehdini, beyninin içinde bir ur kabartacak hale getiren büyük mütefekkir Paskal’ın bir vecd anında, (la joie, la joie – şevk, şevk) diye bağırdığı ve vardığı üstün ruh huzurunu, o ilahi neşveyi, yüzde yüz bulunmuş ve erilmiş olarak Yunus’ta görelim:

Canlar canını buldum;
Bu canım yağma olsun!
Assı ziyandan geçtim,
Dükkanım yağma olsun.

……………………………
……………………………..
Ballar balını buldum,
Kovanım yağma olsun.

Ve bu ruh kemalinin içine biraz şuur ve kelime karışmış olmasına rağmen en kuvvetli yerleri daima histe kalan vecd ve hikmet örgüsü:

Ben seni sevmişim candan içerü,
Yolum vardır bu erkandan içerü,
Şeriat, tarikat yoldur varana;
Hakikat meyvesin andan içerü.

Dikkat edelim, şimdi okuyacağım iki mısranın derinliğine, topyekün dünya sanat ve edebiyatı, topuklarını bile sokamaz:

Beni bende dimen, bende değilim;
Bir ben vardır bende, benden içerü.

Ve devam:
Süleyman kuş dilin bilir dediler,
Süleyman var Süleyman’dan içerü.
Tecelliden nasib erdi kimine,
Kiminin makasu, bundan içeru.
Senin aşkun beni benden aluptur,
Ne şirin dert bu, dermandan içeru.
Yunusun sözleri hoş neye teşbih,
Kapında kuldur sultandan içeru.

Akılda, sularımızın nokta nokta derinliğini ölçen, deniz haritalarımızı yapan ve gemilerimize seyrü sefer imkanını veren Avrupalı, eğer manada Yunus Emre’yi ölçebilseydi, onun yalnız ölüm karşısındaki tavrını beşerin en nüfuz edilmez noktası kabul ederdi:

Yalancı dünyaya konup göçenler,
Ne söylerler ne bir haber veririler.
Üzerinde türlü otlar bitenler,
Ne söylerle ne bir haber verirler.

Yunus der ki gök takdirin işleri;
Dökülmüştür kirpikleri kaşları,
Başları ucunda hece taşları,
Ne söylerler ne bir haber verirler.

”Hece taşları” tabirine dikkat ediyor musunuz? Bu sözde Anadolulu ümmi, hayata, bütün yazı, çizi, hiyoroglif ve kuru bilgi alemini iflas ettiren ne yüksek bir erişe varıyor!..

Ölüm, ölüm, ölüm; insanoğlunun baş meselesi!.. Ve Allah aşkıyla içiçe, ondan haşyet, ondan korku duygusu… Erbabı bilir ki, her sevilen şey, aynı derecede korkulandır:

Ya Rab nola benim halim;
Kabre vardığım gece.
İyi olmazsa amelim,
Kabre vardığım gece.

Ya Rabbena şaşırma (şaşırtma);
Yüzüm önde düşürme,
Zebaniler üşürme,
Kabre vardığım gece.

Ya Rabbena eşimden,
Eşimden, yoldaşımdan,
Aklım alma başımdan,
Kabre vardığım gece.

Garplının (Connaissance) dediği, bilmek, varlığını duyma, nefsine arif olmak, yani hayat cehdiyle, mutlak bilgisizlik, duygusuzluk, şuursuzluk, yani adem vehmi arasında ruh şahlanışı noktasından hiçbir faninin ulaşamayacağı derinlik içinde, yalnızlığın, dipsiz yalnızlığın, süresiz gurbetin can törpüleyici hayali:

Bir garip öldü diyeler,
Üç günden sonra duyalar,
Soğuk su ile yuyalar,
Şöyle garip bencileyin

……………………….
……………………….
Meğer ki, gökte yıldızım,
Ola garip bencileyin.

Ve bütün bunlardan, bu kapkara dehlizden sonra; o karanlıklardan geçmiş olmak bahasına çıktığı ilahi şevk ve ebedi nur:

Boyandım rengine solmazam ayruk,
………. aşıkım ölmezem ayruk.

Ahlakı, mizacı ve ruh rejimi:
Dervişlik der ki, bana;
Sen derviş olamazsın.
Git, ne diyeyim sana,
Sen derviş olamazsın.

Derviş bağrı taş gerek,
Gözü dolu yaş gerek.
Koyundan yavaş gerek,
Sen derviş olamazsın.

Döğüle elsiz gerek,
Söğüle dilsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek,
Sen derviş olamazsın.

Neş’esinden çocuklar gibi tepinerek:

Bize dervişler geldi,
Bize dervişler geldi.

Redifiyle söylediği bir nazım vardır ki, sanki kapısına güneşi hediye getirmiş misafirler gelmişçesine mes’uttur
.
Ham ve kaba softaya bakışı:

Miskin Yunus bu sözü,
Eğri büğrü söyleme!
Seni sıygaya çeker,
Bir Molla Kasım gelir!

Ve Resulüne aşkı, mukaddes ölçülere aşkı, mürşidine aşkı, din kardeşine aşkı, insana aşkı, varlığa aşkı… Yalnız aşk, merhamet ve hassasiyet… Her Türk çocuğunun evinde, içtimai değeri ne olursa olsun, kendisi için hudutsuz kıymette, bütün aile, kan, kök, ve ruh timsali bir anne, bir baba, daha ziyade bir büyükanne, büyükbaba tipi vardır ya…Gittikçe ruhu ve karekteri gölgelenen ve artık evlerin tavan aralarına veya bodrumlarına sürülmeye başlayan, her evin bu maneviyat timsali tipi, Türkü tek bir ev ve aile farz edecek olursak, en ileri ve en derin manasını Yunus Emre’de bulabiliriz. Onun içindir ki, birr gün ayaklar altına, sırrına dokunduğumuz manada bir milliyet desteği çekilecek olursa, ilk vazife Yunus Emre’yi taş basması resimler gibi (standardize) ederek yeni Türk evinin duvarına asmak.

Onun bu kadar sadaketle nihai durak noktasını tespit ettiği Anadolu’yu, bu gün en alt basamaklardan bile mahrum görmek ne acı!..

Yunus Emre’ye malik bir cemiyetin mahrum olduğu şeylere bakıyoruz da, akıl çatlatıcı bir muammanın işkencesini çekiyoruz.

Şuuruna kimsenin erişemeyeceği Yunus, hakikatte ve meslek kadrosunda şair değildir. Velayet ve ilahi marifet yolunda, muazzam mazhariyetlerine rağmen birinci dereceyi işgal etmez. O, şiirin üstünde olduğu için şair değil; ve oluşundan ziyade hassasiyetinde bulunduğundan, velilik katında ayrı yerde… O, içini dökmekten ve derviş kalmaktan fazla bir şey istemedi. Fakat o, Yunus Emre, bir cemiyetin, fert halinde bütün çilesini, davasını, hasretini, gayesini, dünyaya ve ötelere bakışını ve bütün bunların eşsiz hassasiyetini heykelleştiren harika çapında bir milli hüviyettir.

Bu hassasiyeti, Yunus Emre hassasiyetini bayraklaştırmalıyız. Bu bayrağın adını kevranlaştırmalıyız!.. Yunus Emre’yi, cemiyetimizin çıkış basamakları sökülmüş en ileri varış kademesi bilmeliyiz; ve ona yükselecek merdiveni inşa edici bir nesil yoğurmaya bakmalıyız!..

Anadolu stepleri içinde, Yunus Emre’yle kol kola geçen Sakarya’nın kenarında bir gün şöyle düşünmüş, duymuş ve söylemiştim:

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.

Ve devam etmiştim:

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Onun bir mısra’ından ilham olarak sesimizi yükseltelim ki, solmayan renk, geçmeyen an, pörsümeyen nizam, paslanmayan maden, ölmeyn insan idealinin divaneleri, Yunus Emre’ye yapışsın ve muhtaç oldukları ruhu onun hassasiyet teknesinde yoğursun…

(Hitabeler, Büyük Doğu Yayınları, 8. Basım / s.105-116)

Yusufcuk

YUSUFCUK

Benim ismim Yusuf… Bu ismi bana bir kuş taktı. Ağaçlık bir yerde oturuyordum. Dalgındım. Dangın mı? Kendimi didik didik yemek, gagalamak istiyordum. Öylesine dertliydim. Kulağıma bir ses geldi:

- Yusufcuk, Yusufcuk !

Ses bana, doğrudan doğruya “ Yusufcuk!” diye hitap etmiyordu. Dünyada ve benim halimde kim varsa her birini ayrı ayrı öz ismiyle çağıran bir ses :

- Mehmetçik!

- Ayşecik!

- Osmancık!

Sonradan bana bu kuşun “ Yusufcuk “ ismini taşıdığı söylenince, artık öz adımı tanımaz oldum. Yusuf bendim:

- Yusufcuk, Yusufcuk!

*

Kuşu görmeye imkân yok… O yalnız bir sestir. En hassas anda haykırmayı bilir:

- Yusufcuk, Yusufcuk!

Sanki her defa annemi öldürmeye gidiyorum da kuş yolumu kesiyor :

-Sakın ha, sakın ha!

Manevi ne kadar cinayetim ve maddi ne çapta perişanlığım varsa, her birinin muhasebe saatinde kuş hazır:

-Çok yazık, çok yazık!

İçimden, onun kadar merhamet, niyaz, heybet ve ihtar tüten bir ses işitmedim. Üç heceli ve her manaya yatkın bir çığlık:

-Gel etme, gel etme !

*

Kendime öyle zulümler ettim ki, nihayet ikiye bölünür gibi oldum. Bir parçam öbür parçamın dizlerine kapanıyor ve ebedler boyu ağlamak istiyor:

Kuş hemen tepemde:

-Hep ağla, hep ağla!

*

İşin tuhafı, kendimi unutur ve derdimi hissetmez gibi olduğum demlerde kuştan eser yok… Her taraf şeytani bir ayazla donmuş, uyuşmuş… Bütün yuvalar boş ve izler silik… Demek ki, kuş, içimdeki kuşun uyanık olduğu zaman canlı… Böyle anlarda annemi öldürmeye gitsem, som karanlıkta tek bir ışık lifi bile görünmüyor.

İsterseniz siz haykırın:

-Yusufcuk, Yusufcuk!

Aksi seda, size, kendi kaba ve çatlak nefs sesinizi iade etmekten başka bir şey yapamayacaktır. Yusufcuğun, yarı açık, pembe gagası içinde bir nefes bile yok… Sordum bu nasıl kuş, diye?

Kahverengi bir kuş, dediler; küçük bir kuş ve uzunca kuyruklu…

Onun, yumuşak tüylü, minicik, bir zıpzıp kadar küçük kafasını, ufak gözlerini ve yarı açık pembe ağzını hayal ettim…

Vicdanımın anatomisini hayal edercesine…

*

Nereye gitsem, hangi pencerenin önünden geçsem, hangi yoldan süzülsem, hangi bucağa can atsam, kuş daima karşımda… öyle sanıyorum ki, yanıma bir saksı alsam da aya giden bir füzeye binsem. Yine kuş bana refakat edecek:

-Nereye, nereye?

Gölgem bana bu kadar sadık olamaz. İçimde his ve insaftan tek zerre yaşadıkça kuş cevval…

Biricik gayeyi besteliyor:

-Kurtuluş, kurtuluş…

*

Bir aralık nefsim beni öyle ezdi, öyle altına aldı ve o türlü kendinden razı hale getirdi ki, uzun müddet Yusufcuğu kaybettim. Halimi Yusufcuğun sükûtundan anlıyordum. Fakat battıkça batıyor ve battıkça kuştaki sükûtun derinleştiğini, katmerleştiğini hissediyordum.

Sabahleyin evimden veya inimden çıktım. Suratım, haşlanmış bir işkembe… Tırnaklarım kir dolu … Pantalonum ve potinlerim, içimin çizgilerini içmiş… Güneşli bir gün…. Yolda bir cıvıldaşma duydum. Çocuklar oynuyor.

Yanlarındayım.

Birinin elinde kahverengi bir şey… Bir kuş … Kül rengine çalan yumuşak tüylü minicik bir baş… Aman !

Nokta gözler perdeli… Kıl gibi ince ayakları bükük ve parmakları büzülü…

Çocuklar, ne bu ?

-Kuş …

-Ne kuşu?

-Yusufcuk …

-Kim öldürdü onu?

-Yolda, şu ağacın dibinde bulduk.

Ve çocuk, kuşu, kıl kadar ince ayaklarından tutup fırlattı.

Çocuğun avucundan başlayıp toz toprak içinde biten bir kavis…

İçimden, onsuz yaşanmaz bir şey kopardılar da toza toprağa mı attılar?

Zaman işledi, durdu. Çok defa, ıstırabı çağırır gibi ezberlenmiş formüllerle Yusufcuğu davet ettiğim oldu.

Ne ıstırap geldi, ne Yusufcuk…

Samimi olabilsem Yusufcuk dirilecekti.

İçimde bir ses…

Yusufcuk mu haykırıyor:

-Yalancı, yalancı!

(1959)

(Hikayelerim, Büyük Doğu Yayınları, 9. Baskı / s. 119-124)

Zamanın Mimarisi

ZAMANIN MİMARİSİ

Madem ki zaman geçiyor ve hastanenin asma saatindeki yelkovanlar dönüyor,elbette bu yelkovanlar gece yarısını gösteren işaretin de üstünden geçecek ve saat 12’yi çalacaktır.

Bu kadar laf, saatin 12’yi çaldığını anlamak içindir.

On iki tokmak sesi, bir bostan kuyusu dolabındaki ufak su maşrapaları gibi birbirinin peşinde kuyudan çıktı ve kuyuya daldı.Zamanın kuyusu !

Tek ve 40 mumluk bir elektrik ampulünün altında uzayan uçsuz bucaksız koridordan gece bekçisi geçiyor.
Tıpkı yelkovanların kadran üzerinden geçişi gibi, gece bekçisi de, her saniye gidip geldiği koğuşların önünden bir kere daha geçiyor.

Bu gece , şu an, adedi malûm bir senenin, ismi malûm bir ayının, adı malûm bir saatidir.
Şu anda gece bekçisi mesela 17 numaralı koğuşun önünden hayatında kimbilir kaçıncı olarak geçiyor ve daha kaç defa geçecek?

Şu anda susan ve yalnız içinden hırıldayan saat, kimbilir bütün hayatında üst üste kaç kere çaldı ve geriye kalan ömründe de daha kaç defa çalacak?
Bunu bilmiyoruz ;ne siz, ne ben, ne gece bekçisi, ne de asma saat…
Dikkatimiz, saatin 12’yi her çalışını ve gece bekçisinin 17 numaralı koğuş önünden her geçişini anlamak içindir.
Halbuki, bu adam koğuşların önünden, saymak kabil olsa, mesela 3876 kere geçtikten sonra ölecek ;ve bu saat , hesap tutmak mümkün olsa, mesela 17431 kere çaldıktan sonra duracaktır.

Demek bu manasız tesadüflerin de bir hesabı var…Bizim için yok, fakat kendileri için var…

Onlar bizim için biraz tesadüf, fakat kendileri için acaba ne?

Gece bekçisi koridoru baştan başa geçiyor ve en sonda kilitli kapısında “Teşrih Odası” yazılı bir yerin önünde duruyor.
Cebinden anahtarını çıkarıyor, hafifçe önüne doğru eğiliyor,kapıyı açıyor,içeriye süzülüyor.
Burası dört köşe kocaman bir oda…Uzun,çıplak,mermer masaların üzerine,kendilerine yaşayan bir el dokunmadıkça Kıyamete kadar ne sağa, ne sola dönmeye niyetli olmayan ölüler yatıyor.
Bu odanın belki ışığa ihtiyacı yok…Fakat orada da tek başına 40 mumluk bir ampul yanıyor.
Işık olmasaydı ölüleri-hiç olmazsa sabaha kadar- görmeyecektik.Nitekim,saat tokmağının bütün hayatında kaç kere vurduğuna ve gece bekçisinin 17 numaralı koğuş önünden kaçıncı defa geçtiğinin üzerine de bir ışık yakmadığımız için onları- hiç olmazsa ömrümüz oldukça- bilmeyeceğiz.Fakat bu odada üstelik bir ışık yanıyor.İçindekileri görüyoruz.

Işık göze görünmez bir damla su halinde, ölülerin donmuş suratlarındaki mesamelerin hurdebini (mikroskopik)havuzunda yüzüyor.

Ölüleri görüyoruz.

İstersek onları parmağımızın ucuyla sayabiliriz.Dilersek içlerinden birinin karşısına geçip, hududunu ancak tahminle bulabileceğimiz kireç rengindeki dudaklarının seyrine dalabiliriz.
Bekçi ,iki sıra ölünün arasından,iki sıra ağaç geçer gibi süzüldü.Şimdi geriye dönüyor.
Onun bu odaya girişi bir tesadüftür.Bu adam bekçilik vazifesini ne kadar iyi yaparsa yapsın, nöbetçi bir Alman neferi taasubiyle koridoru her geçişinde teşrih odasına uğramasına lüzum yoktur.Fakat belki de tesadüfen bir şey çıkar?

Nitekim…
Bekçi geriye döner dönmez, gözü ,sağ tarafındaki üçüncü ölüye ilişti.
Ah,o bu adamı az çok tanırdı.
Bu adam üç ay evvel fakültenin mermer basamaklarından dudaklarında yalvarıcı bir gülümseyişle çıkmış, üç ay yatağında yalvarıcı bir dilsizlikle yatmış,üç ay yalnız kendisine sorulan şeylere, yalvarıcı bir sesle cevap vermiş, üç ay günlük istihkakı olan çorbayla sütünün üstüne yalvarıcı bir bükülüşle eğilmiş ve bir gün öylece uzanıvermişti.

Bekçi, ölüye bakarken istemeden mırıldandı:

-Hey gidi dünya hey!…

Bu ses kendisine,teşrih odasında kıyameti andıran bir patırdı gibi geldi.Bütün ölüler onu duydu ve anladı sandı.
Göz kapakları titriyor,üzerinde yeşil ve ölü tırnakları sırıtan sağ eli bükülür gibi oluyordu.ölü kımıldanıyordu.
Bekçinin korkuyla açılan gözleri apaçık gördü ki, iki avucunu mermere dayamış omuzlarını, yattığı yerden kurtarmaya çabalıyor.

Bekçi akıllı ve soğukkanlı bir adamdı.Bütün tecrübe ve pişkinliğini imdadına çağırdı.Basit bir muhakeme yaptı:

-Demek bu adamı ölmeden öldü zannettiler.Ya şimdi o doğrulur doğrulmaz etrafını görünce ne hale gelir?

Hemen koştu, onu iki elinden kavrayarak omuzlarına çekmeye çalıştı.

-Gel, dedi;şimdi seni yatağına götüreyim.Biraz sonra da çamaşırlarını getiririm.Üşümedin ya hamamda?

Ölü, bu sefer yalvarışın öz şekli halinde ellerini bekçinin omzuna attı ve kelebek gövdesini bekçinin arkasına yapıştırdı.İkisi birden mermer masaların arasından geçtiler.
Yolun üzerinde sırtüstü yatan, gözleri alabildiğine açık ve çeneleri düşük ölülerden hiçbiri bu hadiseyi, başlarını çevirip bakacak kadar mühim saymadı.

Koridora çıktılar.Asma saatin önünden geçerek 17 numaralı koğuşun önünde durdular.

Hikayem burada bitse de olur.Zaten bitti.Fakat hikaye olsun, hayat olsun,biten,her şeyin devam eden bir sonu olduğunu zannetmek fena değildir.Bu hadisenin de bir sonu var:

Bu adam ölmeden öldü zannedilmişti.Olur a…Bu bir tesadüf…Fakat bu adam bir gün hakikaten ölecek…Hem bu defa teşrih odasının mermer masasından ciğerlerine geçen soğuk yüzünden ölecek.Hem bir gece sonra,aradan tam 23 saat geçer geçmez ölecek…

Bir gece sonra,hastaneden ve dünyadan el ayak çekince,hastanın yalvaran yüzü birdenbire ve büsbütün açılacak ve o anda asma saat on biri çalmaya hazırlanacak ve uçsuz koridorda gezinen gece bekçisi tam 17 numaralı koğuşun önüne gelmiş bulunacak…

Aradan bir gece geçecek…

Ölü yine teşrih odasına konacak…

Her geceki nöbetine çıkan bekçi, koridoru baştan başa geçip teşrih odasının önüne geldiği zaman kapının üstündeki tabelaya bulanık bir nazar atacak, bu defa içeri girmeye lüzum görmeden geriye dönecek ve susan ve yalnız içinde hırıldayan asma saatin değişmez ahengi içinde sonsuz gezintisine devam edecek…

(1934)

(Hikayelerim, Büyük Doğu Yayınları, 9. Baskı / s. 65-70)

Zamanın Sırrı

ZAMANIN SIRRI

Ferdin hem derinliğine, hem genişliğine doğru tek çilesi, bütün mezhepleri, bütün dünya görüşlerini, bütün davranışlarını bir araya getirmiş olarak şu birkaç kelimede hülasa edilebilir: Zamanı aşmak… Zamanın üstüne çıkmak… Nasıl ki, uçaklar müthiş kasırgalı bir günde yükseğe çıkmayı tecrübe ederler… Zaman, bir kasırga gibi dünyamızı muayyen bir seviyede ihata etmektedir. Bu seviyenin üstü vardır. Onun üstünü bulmak, ölümsüzlüğe geçmek… Zaman… Zamanı aşmak dedim. Zaman en büyük sır… Bugün felsefenin içinde hâlâ kanlı terler döktüğü mefhum; zaman… Zaman ayağımızda bir bukağı… Allah’ın üzerimize attığı ağ… İlâhî kudreti zamandan daha büyük bir sahada müşahade etmek imkânı yok… Bir ân içinde, söylediğimiz söz, başıyla var, sonuyla yok. Ortasıyla bir var, bir yok! Tasavvufa göre zaman; bir vücut-varlık, bir de yokluk-adem arasında mütemadî bir dönüştür. Allah her ân kâinatı yok ediyor, her ân var ediyor ve bütün zıtlar bundan doğuyor. Bütün hikmetler bundan doğuyor.

Ve insan; ruhiyle zaman üstü bir iştiyak taşıyan insan, bedeniyle, kafasıyla, fikriyle zamanın ağında mahpus… Bir ağa tutulmuş arslanlar gibi… Hakiki arslanlık bu ağı parçalayabilmekte… İnsanlar zamanı aşmak için derinliğine fert ve genişliğine cemiyet olarak birçok eser vermişlerdir. Mısır’ın mumyaları, Mısır’ın ehramları ne mâna ifade eder? Bu, zamanı madde tedbirleriyle aşmağa kalkmaktır ki, gülünçtür. Mumya, 300 sene sonra üstünde bir kıl ve bir tüyle de mumyadır ama, ruhu, mânası, cevheri uçmuş gitmiştir. Zamana mukavemet mimarisi ehramlarla izah edilir. Mısırdaki ehramlar zamana mukavemet mimarisinin âbideleri… Ama onları da zaman bir kurşun kalemi gibi yontar. Bugün değilse yarın… Nihayet kemiyetler çerçevesinde ehramlar da su olmaya mahkûmdur. Zaman öyle bir ağ ki, (materyalist) görüş onu inkâr eder… Zamanı inkâr etmek değil, zaman üstü iştiyakı inkâr eder. (Materyalist) görüş bile zamana karşı ve yokluğa karşı hesabını vermek mecburiyetinde kalmıştır. Der ki, (materyalist) görüş, ölüm için; “ölüm ve yokluk öyle bir şeyedir ki, içinde yokluğun ıstırabı da yoktur. İçinde yokluk bile olmayan yokluk…”

Böylece hayvanî bir teselli bulmaya çalışır. İşte fertteki bu gayenin, zamanı aşma gayesinin cemiyetini kurma ve ferdin demetinden ibaret olan, fakat kendi kanunlariyle ferde hâkim olan ve ferdin hamleleriyle yeni mayalara namzet olan cemiyetler, bu gaye etrafında toplanmaya bakarlar ve bu gayeye kendisini götüren sistemlere iman sistemleri ve İdeolocya derler. Fert ve cemiyet, alıcı-verici büyük bir istasyondur. Fert bu istasyonun lambaları, cemiyet de cihazı ve şebekesi… Bu istasyonun aldığı, demin bahsettiğim senfoni, büyük ideolocyadır. İdeolocyanın tam tarifini yapalım: Fert ve cemiyet arası inanılan ve bağlanılan fikirler manzumesi. Ferdin ve cemiyetin inşasındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi. Bu konferans gelmiş ve geçmiş ideolocya ve sistemlerin kendi aralarında ve bir ana vahide bağlı olmaksızın muhasebesi, murakabesi değildir. Doğruyu bilmeden yanlışı çıkarmak işi değil bu konferans.

Bir İngiliz muharriri, birçok insanlara şâmil bir ruh hâletinden şöyle bahseder. Der ki, biri öbürüne: “Ben bir fikir sahibi değilim, fikrimi ancak karşımdakinin fikrini düzeltirken, tashih ederken bulurum.” İnsanların çoğu böyledir. Karşısındakinin sakatını bulurken kendi doğrusunu aradığını ve bulabileceğini zanneder. Konferansımızın asıl ismi de İslâm ve bütün dünya. İdeolocyalar muhasebesi… Peşin haber verelim ki, bizim doğrumuz sadece İslâm, yanlışımız da İslâmdan başka her şeydir.

(İslâm Ve Öbürleri, Büyük Doğu Yayınları)

Zarâfet Ve Estetik

ZARÂFET VE ESTETİK

Şimdi din yobazına geldik.

Dış görünüşle fazla alâkam yok, ama, din yobazının fiziği de çarpıyor gözüme:
Kazma gibi dişler… Şu kefereye bu lâfları söyleten bir kıyafet… Gözlerinde bir nefret… Bir katran fıskiyesi gibi… Ezberci, bilgisiz, hissiz… Öyleleri vardır ki, sırmalı belediye elbisesini giyer, ötelere ait büyük bir hissizlik içinde, başına geçecek ölü aramaya koyulur.
Bu gençlik varken düşünmemek gerekir ama, vasiyetime yazacağım gelir;

«—Cenazemi böyle biri kaldırmasın!..»

Zarafet ve estetikten tamamiyle uzaktır!.. Zarafet ve estetik… Burada duracağız efendim!..
Zarafet büyük şey… Avlıyacaksınız!.. İslâm’a av getireceksiniz!.. Ve onları tam müslüman kılacaksınız!.. Sizi sevecek ki, hidayete ersin!.. Hidayete erecek ki, ebedi hayatı bulsun!..
Gözlerimle gördüm. Bir gün salonda, sosyetenin içinde, piyanoda (Bethoven) çalıyordu. Yerinden kalkan bir papaz, piyanisti nazikçe durdurup «yanlış çalıyorsunuz!» dedi ve adamın şaşkın bakışları içinde piyanonun başına geçerek doğrusunu çalmaya başladı.

Batı, bir çirkini hudutsuz güzelleştirmek dâvasında, biz ise hudutsuz bir güzeli çirkinleştirmek yolundayız!..

Zarafet ve estetik o kadar müthiştir ki, müslüman, kılığına, başına, saçının taranışına, bir odaya girişine ve bir iskemleye oturuşuna kadar herkese nümûne olmalıdır!. İslâmın numunesi!.. Mesuliyet budur!.. İslâm’a karşı, Allah’ın Resulüne karşı… Bundan uzağız!.. Yobaz yüzünden…

Bir de Japon misâli vardır ki, dehşettir!..
Abdülhamîd Han’ın davetiyle muhafazakâr bir Japon heyeti… Gaye bu heyete din telkin etmek… Kendilerine saray arabası tahsis ediliyor.. İstanbul’da tarihî yerleri gezmek için… Yanlarına da din adamı zannedilen biri veriliyor. Yolda giderken, hoca, sağ eliyle sokağa sümkürüyor ve elini eteğine siliyor. Japon derhal arabayı durduruyor ve
«Ben böyle birinden din telkini kabul etmem!..» diyor.

İslâm’da zarafet hiçbir dinin ulaşamıyacağı seviyede olduğu halde, işte böyle ihanet etmişizdir dine!..
Yobaz yüzünden!..

Asam Hazretlerinin huzuruna bir kadın gidiyor. Dertli bir kadın.. Yana yakıla derdini anlatırken, kadından ihtiyatsızca kötü bir ses çıkıyor. Ve kadın hayata geldiğine pişman…
Ve eğiliyor Asam Hazretleri;

«—Hanım diyor; bağır!.. Yüksek sesle konuş!.. Sağır oldum, bilmez misin?..»
İşte zarafet!.. Ve bu yüzden ismi, «sağır» mânasına gelen «Asam» oluyor.
Hile-i Şer’iye… Bunu çok duydunuz… Şeriat hiç hileye düşer mi?.. Bunu yobaz çıkarmıştır. Çünkü o, ilâve edicidir, yükleyici’dir, ekleyicidir, saptırıcıdır, eksilticidir!.. «Kitaba uydurmak» derler adına… Kitaba uydurulur mu?.,Kitaba uyulur!..

Nitekim Karamanoğlu’nun Fatih’e oynadığı oyunu hepiniz bilirsiniz. Sadakat yemini için koynuna güvercini koyuyor ve «buradaki can baki kaldıkça sana sadıkım!» diye yemin ediyor. Fatih gidince de koynundaki güvercini çıkartıp başını kesiyor. Yani böylece yeminden kurtulduğunu sanıyor.
İşte yobaz!..
Ve hadis:
«Yemin, ettirenin niyeti üzeredir. Edenin değil…»

(Tarihte Yobaz ve Yobazlık’tan)
Şimdi din yobazına geldik.

Dış görünüşle fazla alâkam yok, ama, din yobazının fiziği de çarpıyor gözüme:
Kazma gibi dişler… Şu kefereye bu lâfları söyleten bir kıyafet… Gözlerinde bir nefret… Bir katran fıskiyesi gibi… Ezberci, bilgisiz, hissiz… Öyleleri vardır ki, sırmalı belediye elbisesini giyer, ötelere ait büyük bir hissizlik içinde, başına geçecek ölü aramaya koyulur.
Bu gençlik varken düşünmemek gerekir ama, vasiyetime yazacağım gelir;

«—Cenazemi böyle biri kaldırmasın!..»

Zarafet ve estetikten tamamiyle uzaktır!.. Zarafet ve estetik… Burada duracağız efendim!..
Zarafet büyük şey… Avlıyacaksınız!.. İslâm’a av getireceksiniz!.. Ve onları tam müslüman kılacaksınız!.. Sizi sevecek ki, hidayete ersin!.. Hidayete erecek ki, ebedi hayatı bulsun!..
Gözlerimle gördüm. Bir gün salonda, sosyetenin içinde, piyanoda (Bethoven) çalıyordu. Yerinden kalkan bir papaz, piyanisti nazikçe durdurup «yanlış çalıyorsunuz!» dedi ve adamın şaşkın bakışları içinde piyanonun başına geçerek doğrusunu çalmaya başladı.

Batı, bir çirkini hudutsuz güzelleştirmek dâvasında, biz ise hudutsuz bir güzeli çirkinleştirmek yolundayız!..

Zarafet ve estetik o kadar müthiştir ki, müslüman, kılığına, başına, saçının taranışına, bir odaya girişine ve bir iskemleye oturuşuna kadar herkese nümûne olmalıdır!. İslâmın numunesi!.. Mesuliyet budur!.. İslâm’a karşı, Allah’ın Resulüne karşı… Bundan uzağız!.. Yobaz yüzünden…

Bir de Japon misâli vardır ki, dehşettir!..
Abdülhamîd Han’ın davetiyle muhafazakâr bir Japon heyeti… Gaye bu heyete din telkin etmek… Kendilerine saray arabası tahsis ediliyor.. İstanbul’da tarihî yerleri gezmek için… Yanlarına da din adamı zannedilen biri veriliyor. Yolda giderken, hoca, sağ eliyle sokağa sümkürüyor ve elini eteğine siliyor. Japon derhal arabayı durduruyor ve
«Ben böyle birinden din telkini kabul etmem!..» diyor.

İslâm’da zarafet hiçbir dinin ulaşamıyacağı seviyede olduğu halde, işte böyle ihanet etmişizdir dine!..
Yobaz yüzünden!..

Asam Hazretlerinin huzuruna bir kadın gidiyor. Dertli bir kadın.. Yana yakıla derdini anlatırken, kadından ihtiyatsızca kötü bir ses çıkıyor. Ve kadın hayata geldiğine pişman…
Ve eğiliyor Asam Hazretleri;

«—Hanım diyor; bağır!.. Yüksek sesle konuş!.. Sağır oldum, bilmez misin?..»
İşte zarafet!.. Ve bu yüzden ismi, «sağır» mânasına gelen «Asam» oluyor.
Hile-i Şer’iye… Bunu çok duydunuz… Şeriat hiç hileye düşer mi?.. Bunu yobaz çıkarmıştır. Çünkü o, ilâve edicidir, yükleyici’dir, ekleyicidir, saptırıcıdır, eksilticidir!.. «Kitaba uydurmak» derler adına… Kitaba uydurulur mu?.,Kitaba uyulur!..

Nitekim Karamanoğlu’nun Fatih’e oynadığı oyunu hepiniz bilirsiniz. Sadakat yemini için koynuna güvercini koyuyor ve «buradaki can baki kaldıkça sana sadıkım!» diye yemin ediyor. Fatih gidince de koynundaki güvercini çıkartıp başını kesiyor. Yani böylece yeminden kurtulduğunu sanıyor.
İşte yobaz!..
Ve hadis:
«Yemin, ettirenin niyeti üzeredir. Edenin değil…»

(Tarihte Yobaz ve Yobazlık, Büyük Doğu Yayınları, 7. baskı / s. 77-78-79)

Zavallı Türkçe

ZAVALLI TÜRKÇE

DÖRT MÜESSİR
Toz, duman içinde yıkılan, alev alev yakılan, kırılan, dökülen, talan edilen, ırz ve haysiyeti kendisinden başka her el uzatana ait bırakılan dil vatanımız, içli dışlı binbir istikametten yediği darbeleri, tam dört esaslı ve istiklâlli felâket müessirinde toplıyabilir:
1 – Uydurma dil hareketi.
2 – Sarf ve nahiv, yani mefhum ve ifade mimarîsine üşüşen gizli mikroplar.
3 – Arab ve Fars kelimelerinin kış kış koğulmasına karşılık, Garp kelimelerinin bili bili çağırılması ve ruhumuzu didik didik gagalaması.
4 – Istılahlar faciası…

RUHUMUZUN DİŞLERİ
Maarif Vekâletinin (Dünya Edebiyatından Tercümeler) umumî başlığı altında meşhur filozof (Dekart)dan tercüme ettirdiği ve 1943′te bastırdığı (Felsefenin ilkeleri) isimli kitabı açınız!
Hatalarımız istem alanının arılıkımızınkinden daha geniş olmasından ileri geliyor. (Sahife 58, satır 12)
Her tözün bir sanı vardır, ruhunki düşünce, cisminki uzamdır. (Sahife 72, satır 13)
Nasıl düşünen töz, cisimsel cevher ve Tanrı üzerine seçik fikirler edinebiliriz? (Sahife 73, satır 7)
Ve bakan ve başkan ve danıştay ve sayıştay ve yargıç ve savcı ve eğitim ve yönetim ve anlam ve önem ve onaylamak ve sağlamak ve ilke ve gelirge ve arıus ve us-deyi ve acun ve evren ve amaç ve kıvanç ve okul ve kurgul ve ulusal ve kutsal ve filân ve fişman…
Evet, ruhumuzun mana öğütücü öz dişleri sökülmekte ve yerine bu teneke kaplı (porselen) dişler takılmaktadır. Bu dişlerle, suyu bile çiğnemeğe imkân yoktur. Sebebini göstereceğiz.

MUHAL
Ha dil, ha kâinat!.. İkisi arasında ne fark var? Mademki kâinattaki maddî ve mâneyî her unsurun bildiğimiz kadar, karşılığı dilde mevcut; öyleyse lisana kainatın nazari pilânı göziyle bakabiliriz. İnsanoğlunun gayesi, merkezini teşkil ettiği kâinatın sırlarını aramak ve onu ferdî ve içtimaî fayda ve imkân çerçevesinde tensik ve ıslah, tarh ve tanzim etmek değil mi? Bu böyledir; ve hiçbir zaman ve mekânda hiçbir kimse, gökten zenbille düşme yepyeni bir kâinat icat ve ibda etmek gayretine düşemez.
Delilerin bile kavrıyacağı bedahet…
Aynı şekilde hiçbir dil de, gökten zenbille düşme, yepyeni bir tarzda icat edilemez. Diller, yarı kâinat benzerliğiyle istikraî, bizden evvel mevcut, yalnız kendi kanunlarına bağlı ve sadece kendi iç tekâmülü içinde kaynaşan ve esrarlı esrarlı olgunlaşan müesseselerdir. Diller, herhangi bir topyekûn aşı sunîliği altında, öz mensuplarının bilmediği ve anlamadığı hale gelince, işte, deminki kâinat misaliyle dil arasındaki münasebet bakımından, muazzam ve muhteşem bir abes doğar: Bir muhale çalışmak…

SAMİMÎ OLALIM
Mucip sebeplerini ortaya döküp işin müthiş abesini teşrih etmeğe bile değmiyen bu muhal çalışması karşısında, niçin Türk münevveri, âlimi, (profesör)ü, muharriri, önünü hürmetle ilikleyip teşebbüs sahiplerine şöyle hitab etmedi:
- İnanmıyoruz efendim, bu dâvanın gerçekliğine İnanmıyoruz! Buna inanmak, bir emirle dünyanın müselles şeklinde ve yalnız iki buudlu bir şey olduğuna inanmak kadar güçtür!
Böyle yapılacağına tam aksi yapıldı; ve herkes, ama istisnasız herkes, tecrübeyi, dünyanın müselles şeklinde ve yani iki buudlu bir şey olduğunu ispat gayretinden daha değerli bulmazken, dudaklarda, kalblere zıd olarak şu hal görüldü:
- Harika! Deha! Kurtuluş! Buluş! Şahsiyet, İstiklâl!
Ve bu, bugün değil, tam 10 – 12 yıl evvel yapıldı. Zira dünyanın yuvarlak olduğunu bilmekte ve söylemekte gerçeklik haysiyetinden başka hiçbir menfaat yokken, bu işde hisse senetlerinin en kârlısı vardı.

ÖZ TÜRKÇE (ANLAYIŞ)
Öz Türkçe, (Kalu belâ) danberi malımız olan ve elden ele bugüne kadar devrettiğimiz kelimelerle, kendi hançere ve lisan mimarîmize uydurulabilmiş yabancı dillerin kelimelerinden ibarettir.
Kendi öz kelimelerimiz üzerindeki ana ölçü, bunların mutlaka hususî hayatımızın ifade çerçevesini kaplıyan ve en küçüğümüzden en büyüğümüze kadar hepimizce bilinen kelimeler olmasıdır. Dilimize başka kaynaklardan girip de hançeremize ve lisan mimarîmize tam manâsile kaynamış bulunan kelimeler hakkındaki Ölçü de, bunların asılları ile bütün telâffuz ve sarf ve nahiv alâkalarını kaybetmiş bulunmaları…
Faraza, (Cennet)in Türkçe, (Uçmak) kelimesinin patagonyaca; faraza (millet)in Türkçe, (ulus)un kakaronyaca olduğu, fakat (Cennat) ve (Milel) kelimelerinin Türkçe olmadığı üzerindeki şamil ve mutlak ölçüden çıkarılacak anlayış şudur:
Dil üzerinde (şoven), zalim ve yobaz ırkçılık gayreti, nihayet o dili de, o milleti de harap etmekten başka bir yola çıkmaz. Milletler, kendi öz ve canlı kelimelerini sımsıkı göğüslerine basmakta haklı oldukları kadar, bağlı bulundukları irfan zümrelerine göre başka ve büyük dillerden de bol bol kelime devşirmek ve bu kelimeleri benimsemek hakkına maliktirler. Benimsemek; bütün incelik bu noktada… Bu incelik, aynı irfan zümresinden yabancı dillere ait kelimeleri aslî maddeler halinde alıp kendi sarf ve nahiv kalıplarına, iştikak ailelerine, ve hançere dehasına uydurmaktan ibarettir. Bu olunca, her şey olmuş ve her şey o dile kazandırılmış olur.

TOPYEKÛN ÖLÇÜ
Dilimize, kılık ve tabiiyet değiştirerek girmiş ecnebi kelimelerle, hem kılığını ve hem de tabiiyetini bir an bırakmaksızın lisan vatanımızı işgal altında tutan ecnebi kelimeler hakkındaki ölçümüzü, oldukça geniş misaller kadrosunda belirttik.
Bu ölçüyü tekrarlıyalım:
Dilimize, kılık ve tabiiyet değiştirerek girmiş, yani hançere dehamıza uymuş ve öz kaynağı ile alâkasını kesmiş her ecnebi kelimenin, aslî maddesi kime ait olursa olsun, o kelime, öz, halis, saf Türkçedir.
İkinci şekle, yani kılık ve tabiiyet değiştirmiyen, hançere hususiyetimize uymayan ve kaynağile ilişiğini muhafaza eden kelimelere gelince; bu tarzda kelimeleri kullanmak imkânından bahseden her kim olursa olsun, Türk nüfus kütüğünden silinmesini gerektirecek kadar büyük bir suç işliyor demektir.
Davayı aynile Arapça ve Farsça kelimelere de tatbik edebiliriz: Bunlardan ya hançeremize, ya hayatımıza, ya ifade ruhumuza uymuş, fakat herhalde kendi sarf ve nahvile alâkasını kesmiş her kelime, buz gibi, bal gibi Türkçedir.
Nihayet bir lisanın millî cevheri, maddî unsurları değil, fakat unsurlar arasındaki bağlantı ve yapı dehasında olduğuna göre, ruhumuzdaki ifade kazanında eriteceğimiz ve kendi damgamızla mühürliyeceğimiz her kelime, menşe şahadetnamesi istemeğe lüzum kalmaksızın Türkçe olacaktır.
Dilimizin kurtuluşu bu kadar basit bir düsturun içine sığdığına, ruhumuzdaki ifade kazanının bir türlü kabul etmediği sözde Türkçe kelimeleri, sun’î menşe şahadetnamelerile bize mal etmeğe kalkmak da, yüzde yüz ecnebi kelimeler hakkındaki ölçümüzden yumuşatmış olmaz.

İLLET
İki illetimiz oldu: Biri, yabancı dillerden, son derece doğru ve haklı olarak aldığımız kelimeleri, millî hançeremize tatbik etmek ve kendi sarf ve nahivlerinden ayırmaktan başka vazifemiz olmadığını şuurlaştıramamak… Öbürü de, bir zamanlar Arap ve Fars kelimelerine karşı olduğu gibi, hattâ onlara karşı olduğundan daha fazla, Fransızca kelimeleri bir Fransızdan daha sadakatle temsil ettirici bir şahsiyet esirliğine, bir müstemleke gönüllülüğüne, bir maymun seviyesine düşmek…
Halbuki Arapça ve Farsçayı, bir taraftan kendi dilimize uydururken, bir taraftan da olduğu gibi bellemekte son derece haklı ölçülerimiz vardı.
Bu iki illet birdir; ve şimdi de ikisinden beter,
makûs bir illet doğmuştur:
“Mademki bu iki illet vardır, ikisinden birden kurtulmak için yepyeni bir dil icat etmek gerektir!”
İşte bu son illet, her illete rahmet okutabilir. Oluşların bütün sırrı, (doz) ve ahenk, had ve itidal hikmetine bağlıdır.

YİNE ÖZ TÜRKÇE
Kafalarda mutlaka kanunlaştırılmaya muhtaç, mutlak bir gerçek tanıyoruz: Yeryüzünde hiçbir dil, bütün unsurlariyle, altın gibi sâf ve müstakil bir madde olmak enayiliğine düşmemiştir. Böyle bir enayilik, milletleri, geniş insanlık kadrosundan mücerred, o kadroya karşı bütün tesir ve teessür kapılarını kapamış bir verimsizliğe sürükler. Halbuki milletlerin hayatı, geniş insanlık kadrosuna verdikleri ve o kadrodan aldıkları şeylerin belli başlı vahitler hâlinde temsillerden ibaret… Bu yüzdendir ki, Yunanca ve Lâtince gibi bütün Garp dillerini, o dillerin farikaları içinde, hattâ o dillerin farikasını bizzat vücuda getirircesine emzirmiş lisanlara eş olarak, dilimize Arapça ve Farsçadan girip hançeremize yiv yiv intibak etmiş olan unsurların topuna birden Öz Türkçe göziyle bakmağa mecburuz. (Midenüvaz) tarzında ille yabancılaştırmağa kalkmakla bunun arasında, esasî bakımdan hiçbir fark yoktur.

KANUN
Kanun; hakikatin kanunu beş maddeliktir.
1 – Dilimiz hakiki Türkçedir. Hakikî Türkçe, yani annemiz, çocuğumuz veya kardeşimizin bildiği ve konuştuğu, bütün yapma ve uydurma puanlar dışındaki öz dil…
2 – Bu dili kullanırken, hakikî, istikraî ve itiyadı Türk sarf ve nahvine ve hançere dehasına tam bir sadakat…
3 – İster gökten zenbille düşmek ve ister başka dillerden ayniyle devşirilme yabancı kelimelere tam bir düşmanlık…
4 – Muazzam ıstılah dâvamızı, yine ip uçlarını millî Türk hançere dehasından alarak, yabancı dillerin seslerini kendi öz sesimize tatbik etmek yolunda hususî bir dâva sahibi olmak…
5 – Asılda ve esasta, mefhum ve kelime devşirebileceğimiz bütün malzeme kaynakları üzerinde köklü bir şuur sahibi olabilmek; ve bunlar dışında her istikameti kapamak…
Mucip sebepler ne yapmamız gerektiği bakımından aydınlatıcı olacaktır.

BİRİNCİ MADDE
Birinci madde, şu hususiyetleri iyice kafalarda şuurlaştırmak işidir:
Dilimiz, esasında neyse, öylece, olduğu gibidir. Anne ve baba, dadı ve çocuk, kibar ve serseri dilinde görülen iştirak vasatisi… Dilin temeli budur; ne yapılırsa yapılsın, bu temel zedelenemez. Asırlar boyunca dilin için için ve gizli gizli kazandığı istikraî tekâmül seviyesini ihtar eden bu temele zıt hareketler, millî bir cinayet olur.
Bu şuurlaştırmanın mânası, Tanzimattan, Meşrutiyetten, eski Mütareke devrinden, hele Cumhuriyetten beri dil dâvasının tuttuğu şaşkın istikametleri merkezî bir noktaya mıhlayacak kadar kıymetlidir.
Halk diline geçmiş ne kadar Arapça ve Farsça kelime varsa hepsi Türkçedir. Ayrıca mevcut Türkçe kelimeler, sadece bizim bildiğimiz kadardır. Halis, feyizli ve mütefekkir Türkçe, bu üç dilden mürekkep bir hamurdur. Ve her islâh hareketi, bu hamurdaki lezzet, çeşni ve kıvamı bozmaksızın meydana gelmeğe mecburdur.

İKİNCİ MADDE
Bir kelimenin, kaynağı ne olursa olsun, nefsimize mal edilmiş olduğunun tek delili, o kelime üzerinde istikraî ve itiyadı Türk hançere dehasının damgasıdır. Bundan sonra o kelimenin aslında arapça veya farsça olduğu, yalnız bu dillere mücerret saygı duymamızı gerektirir; yoksa kendi dilimiz içinde onlara uymamızı değil…
İmdi: Nasıl fikr, zikr, lûtf, gusl, birer hece ilâvesile dilimizde fikir, zikir, lütuf, gusül, olmuşsa, böylece şivemizde yeni bir hususiyet almış olanları mutlaka o hususiyet altında, almamış olanları da sadece kendi sarf ve nahiv mimarîmiz içinde benimsemek, bundan sonra da bize hayat ve kâinat getiren o kelimelerin asla yabancı olmadıklarını ve hiç bir kelimeyle değiştirilemiyeceklerini bilmek lâzımdır. Ah, ne küçük bilgi; fakat ah anlatılması ve anlaşılması ne zor!..

ÜÇÜNCÜ MADDE
“İster gökten zenbille düşme, ister başka dillerden ayniyle devşirilme yabancı dillere tam bir düşmanlık…”
Bu maddenin kasdında, yeni Türkçe dediğimiz, bütün hadleri taşırıcı ve her türlü himayeye mazhar cereyanla, Lâtince ve Fransızcadan ayniyle devşirilen ve yine her türlü himayeye mazhar kelimeler ve ıstılahlar faciası yaşıyor. Birincisi hakkındaki hükmümüzü, bütün isbatiyle başlangıçta verdik. İkincisine gelince; tanzimattan beri bütün olamayış ve gerçek oluşlardan hergün biraz daha kopuş felâketimizin bunda müdhiş bir tezahürünü buluyoruz.
- “Meteoroloji stasyonlarının raporlarına göre Manşta oraj vardır.”
Bir zamanlar Ankara radyosunun ağzından kapıp kaydettiğimiz ve içinde “göre” ve “vardır”dan başka Türkçe kelime olmayan bu cümle, dün, Arap ve Farsı hiç olmazsa hazm ve massederek ve yüzde yüz benimseyerek içimizde yaşatmamıza karşılık, bugün, dalda ve kökte tam zıddı olduğumuz Firenklerin ruhî müstemlekesi haline ne nispette girdiğimizi ilâna yeter!

DÖRDÜNCÜ MADDE
Muazzam ıstılah dâvamızı, yine ip uçlarını millî Türk hançere dehasından alarak, yabancı dillerin seslerini kendi öz sesimize tatbik etmek yolunda hususî bir dâva
sahibi olmak…
Dil meselemizin en nazik köşelerinden biri olan ve ilerde bütün tesviye şekilleriyle belirtmek niyetinde olduğumuz bu dâvayı, şimdilik yalnız ana prensibine bağlıyalım:
Dilimizi müstemlekeleştiren bütün zaaf, işte bu merkezden tütmekte; ve hiç kimse, mevcut yabancı ıstılahlara halk dilinin vurduğu hançere damgalarını bir ip ucu diye kullanmak zevk ve şuuruna erişememektedir. Zira nasıl bir zamanlar (midenüvaz)a (maydanoz) demek hafiflik ve cahillik sanılmışsa; ayni ruh haleti bu gün, resmî ve hususî hayatta (terbiye)yi (pedagoji), (politika)yı (poletik) (pilân)ı (plân) ve (ciğer veremini) (Ftizis Pulmonum) ile değiştirmek zevkindedir. Şahsiyetsizlik ve idraksizlikten başka âmil aramayın!

BEŞİNCİ MADDE
Usûlde ve esasta, mefhum ve kelime devşirebileceğimiz bütün malzeme kaynakları üzerinde köklü bir şuur sahibi olabilmek ve bunlar dışında her istikameti kapamak…
Bizim, usulde ve esasta üç kaynağımız olabilir: Türkçe, Arapça, Farsça… Evvelâ bugünkü canlı Türkçede ne varsa o… Türkçede olmayınca Arapça ve Farsçada mevcut bulunan ve kendi sarf ve nahiv ailem ve hançere hususiyetim içine davet edilecek olan… Ve ancak ondan sonra Garp dillerinden devşirilecek ve mutlaka kökünden ayırt edilip Türkçeleştirilecek olanlar…
İşte ancak böyle ve gayet Ölçülü bir bulamaçtan sonradır ki, dilimiz, dünya çapında bir kıymet belirtebilir; ve büyük tefekkür hamlelerine zemin kurabilir. Dâva, başta Türk, Arap ve Acem, her şeyi nefsimizde özleştirmektir; yoksa Osmanlıcada olduğu gibi bir yamah bohça dikmek değil…

ISTILAH DAVAMIZ
Türkçeye, Garp ıstılahlarının gümrükçülüğü vazifesini yapmış olan Fransizcada, ıstılahlar, umumiyetle üç zümreye ayrılabilir; ve bu üç zümreden her biri sonunda belli başlı edatlar taşır.
Bu edatlar şunlardır:
(que), (isme), (ie)…
Onları telâffuzu ve kendi imlâmızla yazalım:
1 – (Mistik), (Astronomik), (Fonetik) kelimelerinin sonundaki (que) edatı…
2 – (Nasyonalizm), (Natüralizm), (Kapitalizm) kelimelerinin sonundaki (isme) edatı…
3 – (Jeografi), (Pedagoji), (Sosyoloji) kelimelerinin sonundaki (ie) edatı…
Şimdi bunlardan 1 numaralısını ele alalım:
Bu cins ıstılahlardan dilimize pek çoğu girmiştir. Bir dile, yabancı bir dilden sızan kelime, mutlaka o dildeki millî telâffuz dehasının markasını, damgasını taşımak zorunda olduğuna göre, şimdi halkın bu kelimelere nasıl şekiller verdiğine dikkat edelim:
Fabrika, antika, Amerika, entrika, Afrika, politika…
İşte halk hançere dehası diye boyuna üstünde durduğumuz incelik…

İPUCU: 1
Görülüyor ki halk, (fabrik) kelimesini fabrika, (antik) kelimesini antika, (Amerik) kelimesini Amerika, (entrik) kelimesini entrika, (Afrik) kelimesini Afrika, (politik) kelimesini politika yapmış; böylece, Fransızcadaki sabit edat şekline eş hususî bir edat icat ederek kelimeleri kendine mal etmiştir. Artık İtalyancada da buna benzer sesler ve edatlar olduğunu ileriye sürerek bunların yine Türkçe olmadığını iddia etmek saçmadır. Kime benzerse benzesin; madem ki her şeyden evvel kendi mizaç ve hususî hançere dehamıza benzer bir şekil buluyoruz, o halde buna hâlis Türkçe demekte tereddüt edemeyiz. Ve böylece temin ettiğimiz ip ucundan faydalanarak ayni yasayı hemen öbür zarurî ıstılahlara tatbik edebiliriz: Mistika, teknika, taktika vesaire…
Ve bunu yaparken, yine esas itibariyle bunları halkın benimseyip benimsemiyeceği kanununa göre hareket edileceğini asla unutmadan… Fakat bir cevherin, halktan alınarak yine halka teklifi vazifesinin de bize terettüp ettiğini daima şuur ve irademizde muhafaza etmek şartiyle…

İPUCU: 2
İkinci ıstılah dâvamız da, evvelki yazımızda toplu olarak gösterdiğimiz üç zümreli ıstılahların Fransızcada (ie) edatiyle nihayetlenen şubesidir.
İşte onların telâffuzu ve bizim imlamızla birkaç misal:
(Jeografi), (Azi), (Topografi), (Etnografı), (Besarabi) ve daha birçok mekân ve memleket ismi…
İşte, ayniyle geçen sayımızdaki misalimizin kanunlarına eş olarak millî hançere dehamız, bunları coğrafya, Asya, Topografya, Etnografya, Besarabya diye, kelimelerin aslî maddesine bir (ya) eki ilâve ederek dilimize mal etmiştir.
Öyleyse, bu familyadan olan ıstılah ve isimleri de, halkın bize sormadan yaptığı tecrübeye uyarak ve biz de ona sormıyarak yapar ve benimseyip benimsemiyeceği hususunda son kararı kendisine terkederiz:
Psikolocya, sosyolocya, tracedya, komedya, senfonya, demokrasya, aristokrasya, vesaire, vesaire, vesaire…
Bu, son karar yine halka ait olarak, yapılması mümkün yegâne tecrübedir.

İPUCU: 3
Üçüncü ipucu, Fransızcada sonları (isme) edatı, yâni (izm) sesiyle biten ıstılahlara ait…
Millî Türk hançeresi, bu (izm)leri belli başlı kelimeler üzerinde (izma) şeklinde seslendirerek ve edatlaştırarak kendisine mal etmiştir.
(Mekanizm) = Mekanizma
(Manyetizm) = Manyetizma
(Spiritizm) = İspiritizma
(Rümatizm) = Romatizma
Birinci ve ikinci ipuclarında olduğu gibi, halkın bir hançere hususiyeti halinde benimseyip bize teklif ettiği bu şekilleri, bizim de aynı hançere dehasına uyarak ona teklif etmemizden başka yol tasavvur edilebilir mi? Komünizma, sosyalizma, ümanizma, kapitalizma, sembolizma, idealizma vesaire…
Halk, daha evvel kaydettiğimiz gibi, bunları ya kabul eder, ya etmez… Halktan kasdımız, okur yazar sınıf olduğuna göre, o eğer hakkımızı teslim ederse, daima şuursuzca cereyan eden bu işe biraz da şuur karıştırabilir. Şu kadar ki, Türkçede ve Türkçenin ana kaynaklarında mukabili bulunan hiçbir ıstılahı ille bu tarzla değiştirmenin hiçbir mânası yoktur.

ASLI MADDELER
Istılah dâvamıza ait olarak verdiğimiz ipuçlarından sonra, sıra, aslî maddeler halinde lisanımıza ve her lisana girmiş bazı frenkçe kelimelerin ne olacağını düşünmeğe geliyor. Bu kelimeler, bazı meslek, madde ve âlet isimleri halinde, mücerret mefhumlara nazaran çok daha umumî ve zoraki bir yoldan her dile kendilerini (empoze) etmek mevkiindedirler: Doktor, (radyo), avukat, (otomobil), (bisiklet), (gramafon), (klişe), (fotoğraf) vesaire gibi…
İleride, mufassal bir lügatçe vermek suretiyle halledeceğimiz bu mevzuda, tek çare, bu kelimelerden kerre İçine aldıklarımız gibi, hiçbir şive değişikliği arzetmeden girenleri, çaresiz, aynen almak; küçük bir hançere farkı belirtenleri de, mutlaka ve ısrarla bu fark içinde benimseyerek kabullenmektir. (Doktor) yerine doktor, (motor) yerine motor, (avoka) yerine avukat, (spor) yerine (sipor), (plân) yerine pilân demek; ve bunu bir ayıp ve cehl değil, bir şeref ve ilim telâkki etmek…
Evet, ileride, bütün bunların bir lûgatçesini vereceğiz.

HÜLÂSA
Netice şudur ki:
1 – Eski kaynaklara ve bazı iştikak delâletlerine göre, bir dile yeni aşılar tatbik etmek mümkün olsa da, bunu, bir vücuda tatbik eder gibi, son derece büyük bir dikkat, hassasiyet ve tedriç usûliyle yapmak lâzımdır. Her şeyden evvel bu kelimeleri hakikî edebiyatçılara, sanatkârlara benimsetmek lâzımdır. Yoksa gökten kar yağdırırcasına bir dilin üzerine, onun kırk yıllık mefhum seslerine uymıyan kelimeler serpiştirilemez.
2 – Dilimize girmiş, sarf ve nahiv mimarîmiz içinde şekil almış, aslî kaynağiyle alâkasını kesmiş, ayrıca millî hançeremize göre de ses değiştirmiş Arap ve Fars malzemesi, bizim öz malımızdır. Bunları içimizden kovmak manevî bakımdan bütün topraklarımızı bırakıp yalnız Haymana çölünde devlet kurmaktan farksızdır.
3 – Dilimize, aslını ve tâbiiyetini muhafaza ederek giren her Garplı kelime, bir beşinci kol unsurudur; ve mutlaka içimizden sökülüp atılmalıdır.
4 – Istılah dâvamız, ancak, bir taraftan Türk, Arap ve Fars malzemesi içinde karşılıklar aranırken, öbür taraftan da Garp ıstılahlarını, misalleştirdiğimiz şekillerde, Türkçeleştirmek yoliyle halledilebilir.

BOZULAN DİL
Artık Türkçe üzerindeki umumî prensip mülâhazalarını bitirmiş bulunuyoruz. Şimdi canım Türkçenin müşahhas yaralarına geçebiliriz.
Şimdi size bir cümle vereceğiz. Bu cümleyi Anadolu Ajansı, radyo veya herhangi bir baş muharrir Türkçe kabul etmekte tereddüt etmez. Halbuki içinde tam 9 tane müthiş Türkçe hatası var. Buyurun:
“Dün sabah Müttefik tayyareler Batı Avrupa kıyıları üzerinde uçmuşlar ve birçok noktaları bombardıman ettikten sonra ne bir düşman tayyaresi, ne de bir düşman ateşine tesadüf etmemiş olarak geriye dönmüşler ve İngiliz umum karargâhına raporlarını vermişlerdir.”

LİSAN YARALARIMIZ
Verdiğimiz örneğin, kerre içindeki yanlışlarla beraber, doğrusunu takdim ediyoruz:
“Dün sabah müttefik tayyareleri (tayyareler), Batı Avrupası (Batı Avrupa) kıyıları üzerinde uçmuş (uçmuşlar) ve bir çok noktayı (noktaları) bombaladıktan (bombardıman ettikten) sonra, ne bir düşman tayyaresi, ne de bir düşman ateşine tesadüf etmiş (etmemiş) olarak geriye dönmüş (dönmüşler) ve İngiliz umumî (umum) karargâhına raporlarını vermiştir (vermişlerdir).”
İşte, bildirdiğimiz 9 yanlışı, 9 kerre içinde görüyorsunuz. Şimdilik, izahını takdim edeceğimiz güne kadar bu yanlışlar üzerinde oldukça zihin yormanızı istirham edeceğiz. Bu cümlede toplanan 9 yanlış, hemen bir çok Türkün müştereken Türkçeyi öldürmekte müttefik olduğu şeydir.

BİRİNCİ YANLIŞ
Müttefik tayyareler, Müttefik kuvvetler, Müttefik tanklar, filân, falan… Birinci sunturlu yanlış budur; ve lisan dehası bakımından ayıpların ayıbıdır. Böyle bir terkip ancak tavsifi terkip olarak kullanılabilirdi; izafet terkibi olarak değil… Halbuki burada (müttefik) sıfatı, sıfat değil, isimdir. Müttefikler kelimesinden, Birleşmiş Milletler zümresinin hâs ismini anlıyoruz. O halde ve mutlak olarak Müttefik tayyareleri, Müttefik kuvvetleri, Müttefik tankları, filân falan demeğe mecburuz. Bu kadar basit bir hatayı anlamamak, zevken olsun idrâk etmemek için insanın ancak (bobstil) olması lâzım…
İşin korkunç tarafı şudur ki, bu (bobstil)lerin başında, Anadolu Ajansı, Radyo gazetesi, bazı haşmetlû muharrirler gibi (makamat) vardır. Ve zahir, bu edayı bir yenilik diye kullanmaktadırlar. Meselâ Şimal Afrika, Batı Fransa, Doğu Asya gibi… Bunlar da aynı sunturlu yanlış familyasından… Şimal Afrikası, yahut Şimalî Afrikası, yahut Şimalî Afrika… Cenup Fransası veya Cenubî Fransa… (Hitler) Almanyası veya (Hitler)ci Almanya olmalı… Türkçe budur! (Parkotel), (Minervahan) gibi lisan kepazelikleri de, ayak takımından yukarıya doğru çıkan cehil ve züppelik ağzının başka bir misali… İşte (Sümer Bankası) yerine Sümerbank, (Eti Bankası) yerine Etibank diyen ve dedirten zihniyetin kökü… Bu zihniyet, otobüste bile şoföre:
- “Taksim bahçe!..”
Dedirtecek kadar Türkçeyi bozmuştur.
Görülüyor ki, dil bozgunumuzun birinci âmili, Türkçe izafet terkiplerinin ek dehasını bozmak ve kırmak temayülüdür.

İKİNCİ YANLIŞ
Verdiğimiz misâlin ikinci yanlışı, pek az istisnasiyle, her ân ve herkesin yaptığı bir lisan suikastı olarak, fiil ve fail arasındaki cemi münasebetleri üzerinde işlediğimiz suçtur. Bu hususta, dilimizin mimarî hususiyet ve dehasından çıkacak mutlak kaide şudur ki, Türkçede, fail cemi olduğu zaman fiil cemedilmez, müfret kalır. Meselâ “Askerler geldiler” diyemeyiz; doğrusu “Askerler geldi’dir. Hele fail, cemat, nebat, hayvan ve mücerret mefhumlardan biri olduğu zaman, bunların fiillerini cemetmek, ancak tatlısu Frenklerine yakışır: “Taşlar düştüler, çiçekler açtılar, eşekler anırdılar, fikirler birleştiler” ifadelerindeki gülünçlüğe dikkat buyurun! Lisanımız bu hale, ancak insanda; o da, cümle uzun olduğu ve faille fiilin arası uzak bulunduğu zaman müsaade eder: “Askerler, Anadolunun birçok mıntakasında toplandıktan ve sıkı yoklamalar geçirdikten sonra, kış mevsimini geçirmek üzere İstanbul’a geldiler” gibi…

ÜÇÜNCÜ YANLIŞ
Yanlışlıklar kumkuması mahut örnek cümlenin üçüncü hatası, cemi isimlerini takip eden faillerin ceme-dilmesi hatasıdır: Birçok adamlar, müteaddit tayyareler, bölük bölük askerler gibi…
Türkçede cemi isimlerinden birkaçı: Birçok, pek çok, müteaddit, yığın yığın, bölük bölük, sıra sıra, dizi dizi, çeşit çeşit vesaire vesaire…
Cemi ismini takip eden fail, ister cemat, ister nebat, ister insan olsun, asla cemedilmez.
Birçok insan, pek çok hayvan, müteaddit gazete, bölük bölük asker, yığın yığın buğday, sıra sıra yalı, dizi dizi karga, çeşit çeşit kıyafet… Doğrusu budur.
Hâdiseyi, kaideler bir tarafa, zevk yoliyle kavramak pek basit… Türkçenin mimarî dehası, nasıl sayı sıfatlarını takip eden kelimelerin cemedilmesine mâni ise, sayı sıfatlarından hiçbir farkı olmayan cemi isimlerine de aynı muamelenin tatbikini âmirdir. Nasıl, 8 liralar, 12 elbiseler, 24 mebuslar diyemiyorsak, öylece, birçok liralar, çeşit çeşit elbiseler, müteaddit mebuslar diyemeyiz.
Diyemeyiz ama, diyoruz; ne buyurulur? Buyurulacak olan Türkçenin öldürüldüğüdür.

DÖRDÜNCÜ YANLIŞ
Hatalar sergisi mahut cümlenin dördüncü yanlışı, yabancı kelimeleri, doğrudan doğruya ve kendi sarf ve nahivleri içinde kullanmaktır.
(Bombardıman etmek) gibi… Bu hususta ana Ölçümüz, ilk yazılarımızda belirttiğimiz gibi, ya ecnebî kelimenin telâffuz şeklini millî hançeremize tatbik ederek, onu müstakil ve öztürkçe aslî bir madde halinde kendi sarf ve nahvimize tâbi kılmak; veya bir karşılığını bulmaktan ibarettir.
Meselâ, (bombardıman etmek) yerine (bomb) kelimesinin Türkçeleşmişi olan bomba’yı, bombalamak tarzında kullanarak…

BEŞİNCİ YANLIŞ
Beşinci yanlış, “Ne Ahmet, ne Mehmet, ne Ali gelmedi” tarzında yapılagelen muazzam hata… (Ne) edatı, Türkçede nefy edatıdır; ve bir kere fiil nefyedildikten sonra, ayrıca fiili menfi göstermek, onu iki kere nefyetmek olur. İki kere nefyetmek de, neticeyi müsbet gösterir. Yâni “ne Ahmet, ne Mehmet, ne Ali gelmedi” demek, “hem Ahmet, hem Mehmet, hem de Ali geldi” demektir. Doğrusu şudur: “Ne Ahmet, ne Mehmet, ne Ali geldi…” O zaman, bunlardan hiç birinin gelmemiş olduğunu anlarız. Bu kadar basit bir hakikatin kavranamayişına hayret ve ibret!.. Bu mânada hemen bütün (muharririni kiram) ve sözde münevverler müşterektir. Başta birçok muharrir, resmî müessesese, devlet ve hükümet büyükleri ağzı, kimsenin, kullandığı dile ne dikkati, ne riayeti kalmıştır; yâni kendi yanlış ifadeleriyle kimsenin ne dikkati, ne de riayeti kalmamıştır.

ALTINCI YANLIŞ
Tek cümle halinde misalleştirdiğimiz hataların sonuncusu (umum) kelimesi üzerinde toplanıyor. Bu kelime hiçbir ismin evveline getirilerek o ismi tarif etmek iktidarında değildir. Zira bizzat kendisi isimdir. Nasıl “ağaç bahçe” diye bir bahçeyi tarif edemezsek, onu tarif etmek için nasıl “ağaçlı bahçe” tarzında ilk ismi sıfatlaştırmak mecburiyetindeysek, böylece (umum) ismini de her hangi bir isme tarif unsuru haline getirebilmek için onu sıfatlaştırmak zorundayız. Yâni, birçoklarının müsaadeleriyle, umumî müdürlük, umumî karargâh, umumî şu, umumî bu…
Bu mevzuda ilk mes’ul, hükümet ve bütün devlet daireleridir. İbretlere şayan bir tarzda, başta (Basın ve yayın umum müdürlüğü), binbir devlet dairesi arasından bir tanesi çıkıp da “Yahu, bu ne büyük hatadır, şunu umumî müdürlük yapalım!..” diyememektedir.
Mahut, hatalar kumkuması cümlenin öbür pataları, işte bu saydığımız yanlışların taaddüdünden İbarettir.

ÜÇ EKSİK
18 milyon Anadolu Türkünün hep birden trahom hastalığına tutulmasından daha ehemmiyetli ve yirmi tane Erzincan zelzelesinden daha felâketli olan müzmin dil buhranımıza daha fazla tahammül ve tevekkül göstermenin zamanı geçmiştir. Yarım yamalak varlıkların sapır sapır döküldüğü bu ruhî, aklî, ferdî, içtimaî, sınaî, iktisadî, siyasî, askerî muhasebe hengâmesinde, ordunun eline verilecek silâhla, milletin ruhî tamamiyetine vurulacak kilit arasında hiçbir kıymet ve ehemmiyet farkı yoktur.
Millet millet insanlığı tam ve hakikî tekevvüne, yahut iflâsa davet eden bu beşerî metabolizma ihtilâli mevsiminde, dâvayı ruhî tamamiyetimizin merkezi olan dil cephesinden görebilsek yeter!..
Dil buhranımız üzerinde kurduğumuz ölçü teşhisleri üç ana merkezde toplanıyor:
1 – Sarf ve nahvimizi örgüleştireceğiz!
2 – Istılah ve kelimelerimizi derliyeceğiz!
3 – Büyük ve resmî Türk lügatini kuracağız! Bunlardan üçü de yok; fakat maarifimiz olduğu rivayeti var!
Sarf – nahiv kanunlarımızı, şahsiyet ve istiklâl belirten usûllerle, kendi ifade dehâmız içinden süzmeliyiz. Oradan, şuradan gelecek usûllerin burada işi yoktur. Unsur buralı, tezgâh buralı, usûl buralı olacak.
Istılah ve kelimelerimizi, sadece millî Türk hançeresine uymak ve uymıya mecbur olmak zaviyesinden derlemeliyiz. Avrupa kanunların kopyacılığını anlayanlardan değiliz.
Büyük ve resmî Türk lügatini de, son iş olarak, Türkçe heykelini tunca dökmek İçin yapmıya mecburuz.

(Dil Raporları, Büyük Doğu Yayınları)

Zekât

ZEKÂT

Ve zekât…

Almanların şu üstünde bulunduğum kürsü kalınlığında bir eseri var, zekata ait… Bunlar inanmıyorlar İslama, fakat insaf sahibidirler. İnsafı olmayan yalnız mürted olandır!.. Evet, bunlar diyorlar ki, —bunu iktisatçılara tavsiye ediyorum, sorsunlar, ismiyle, cismiyle haber verelim— «İslamın fıkıh ilmine, semada ne kadar yıldız varsa orasını çekecek kadar mesele teşkil etmiş bu muazzam müessesesine, hayran olmamanın imkanı yoktur.» Ondan sonra zekatın hesabını yapmışlar. Zekat, malın 40′ta biridir. Buna sermaye de dahildir. Nami, gayri nami (zekata tabi olan ve olmayan) diye iki türlü mal vardır. Eğer bir adam malını zekatdan kaçırmak için tabi olmayan kıymete aktarırsa Allah’ı kandırmaya teşebbüs etmiş demektir. Bu müminde imanla biraraya gelmez.. Zekat, o Almanların hükmüne göre, cemiyette, (Karl Marks)ın başlıca meselesi olan (hipertrofi), yani sermayenin dehhameleşmesine, urlaşmasına, ur gibi büyümesine manidir. Bir kapital her sene özünün de 40′ta birini vere vere katlanma imkanından mahrum kalır. Bu da islamın ibadet emrinden çıkan bir neticedir. Gaye bu değildir, gaye ibadettir. Nitekim İslamın paraya bakışına bakın ki, zekatın ibadet manası, malın pisliğini atmaktadır. Demek ki mal bizde pis… Onun pisliğinin ibadeti o…

Hakiki gani kimdir, biliyor musunuz? O, herşeye malik olacak, o şey ona hakim olmayacak… O ki, paraya sahiptir. O ki, para ona sahiptir. İşte ikincisi felakettir. Paraya sahip, ona hükmeden, onu istediği yere götüren, demektir. İslamın nazarında makbul sermayedar paraya hakim adamdır, paranın hakim olduğu adam değil… Gördüğünüz milyonlarca adam var; önünde şu şu şu kadar milyonları… Gidin hayatını görün!.. Paranın zıplattığı insanlar… İşte bu manada kapitalist bizim makbulümüz değildir! Ve idealist sermayedarı, —sermayedar demekten teeddüp ve tenzih ederim— servet sahibini, İmam-ı Azam’ın şahsında görüyorum. O kadar Allah korkusunun galip olduğu insan ki, alacağını almaya gittiği zaman gölgede beklemiyor, faize çıkmasın diye… Yoksa faiz değil, o da biliyor.

(Türkiye ve Komünizm, Büyük Doğu Yayınları, 7. baskı / s.152-153)