Üstaddan

Esrar

ESRAR

İhata edilen her şey, ihata edenin esrarı içindedir.

Her şey Allah tarafından ihata edilmiştir.

Böylece insan ruhunu, hayranlık, vecd ve aşka sokan, esrardır; ve esrar Allah’tan gelir.

Ham softada esrar idraki yoktur.

Bütün tasavvuf esrardır.

Akıl esrarı sıyırmak ister, sıyırdıkça esrar daha ziyade kesafet bağlar. Bugün müsbet bilgiler bu noktaya kadar gelmiştir.

Allah’a esrar yolundan bağlanınız!

Esrarı anlamak, anlamamayı anlamaktır.

Her şey anlamaktır; yâni anlaşılamıyanı anlamak… Şeriat, dış görünüşündeki billur gibi vuzuhuna rağmen, içiyle bütün bir esrardır.

[Mümin-Kafir (Vecdimin Penceresinden), Büyük Doğu Yayınları, 7. baskı / s. 96-97]

Eşşek Hürriyeti

EŞŞEK HÜRRİYETİ

Namaz müspet aksiyoniyle bilinir; yani kılındığı görülmekle… Kılınmazken kılınmadığı belli değil… Oruç ise bunun aksidir. Menfi aksiyoniyle anlaşılır; yani tutulmadığı surata çarpılmakla… Tutulurken de tutulduğu belli değil… Öyleyse namaz kılmayan bir adamın edasında ona hakaret göziyle baktığına dair bir alâmet yoktur; oruç tutmadığını surata çarpan birinin tavrındaysa, dine saygısızlık açık… Bu yüzdendir ki, Şâfi fıkhında, halk içinde oruç yiyenlerin cezası müthiştir. Dine sövmenin cezası neyse o…

Şu halde oruç tutamayan biri, suçunu yalnız bu kadar bırakmadığı için, tutmamak fiilini mutlaka gözlerden kaçıracak ve Allah uğrunda aç ve susuz kalanların yüzüne sigara dumanı üflemenin veya huzurlarında ağız şapırdatmanın Allah ile alay etmeye kadar varan şenaatinden uzak kalacaktır.

Bu inceliği vaktiyle ApostoPlar, Mığırdıç’lar, Mişn’lar bile idrak eder ve Ramazanda, Müslümanların karşısında sigara içmezler, şunu bunu atıştırmazlardı.

Bugün ise lâiklik dine hakaret mânasında alındığı için, her biri, doğumunda nüfus kâğıdının ve ölümünde musalla taşının sahte Müslümanları, oruç yeme fiilini şahıslarına inhisar ettirmek yerine cemiyet meydanına intikal ettirmekle, tavır ve eda halinde Müslümanlığa sövmüş oluyorlar ve hareketlerinin mânasını idrakten âciz, bir gaflete düşmüş, daha doğrusu düşürülmüş bulunuyorlar.

Eğer Batının lâik memleketlerinde bizim orucumuz tarzında bir ibadet şekli olsaydı, bütün bir milletin mukaddesatına karşı böyle bir lezit tavrı karşısında ne gibi bir tepkiye yol açılacağı görülürdü. Ne çare ki, Batılılığı, onun kendi dinine muhabbeti değil de, İslâmiyetten nefreti şeklinde ele alanlar, şuuraltı bir davranışla, efendilerine sadakatlerini bu türlü göstermek sevdasındadırlar.

Halbuki Batıyı bu mevzuda konuşturmak mümkün olsa, alacakları cevap şudur:
—Ben İslâmiyetten değil, sizin gibi Avrupalıya yakınlığı ancak alafranga hela küvetlerinde gerçekleşen eşşek hürriyetiyle hür, kazurat yaratıklardan nefret ediyorum.

12.1.1965

(Çerçeve 3, Büyük Doğu Yayınları, 2. Baskı / s. 68-69)

Fârikalar-İncelikler

FÂRİKALAR-İNCELİKLER

Frenklerin nüans dediği, iki benzer renk arasındaki incelik, gaamıza, ton farklarını mefhumlaştırıcı bir kelime var.Bu kelimelerin “gaamıza” tabirinde bulduğu nihai anlamıyla, incelikler din-i İslamda kıl payı fark içinde mahiyet değiştirici ve kötüden iyiye geçici ahlaki ölçülerden misaller veriyoruz: İyi ve kötü, çirkin ve güzel yanyana…İlki çirkin, ikincisi güzel…

*inat-sebat…

*gurur-vakar…

*taazzum-heybet…

*hasislik-hesabilik…

*israf-ibzal…

*haset-gıpta…

*nefse güven-irade…

*acele-gayret…

*intikam-hak aramak…

*cür’et-şecaat…

*zillet-mahviyet…

*falcılık-hayra yormak…

*tereddüt-teenni…

*lafazanlık-hikmetli söz…

*tecessüs-tahkik…

*saklanmak-örtünmek…

*yılışmak-halleşmek…

*zoraki katlanmak-sabır…

*taklit-tedkik…

*yılgınlık-teslimiyet…

*yüzgöz olmak-ünsiyet…

*ham heyecan-hassasiyet…

*cehalet-meçhule hürmet…

*özenti-zerafet…

*dalkavukluk-hakkı tasdik…

*oburluk-nimete hamd…

*kasavet-hüzün…

*meskenet-tevekkül…

*gıybet-tenkit…

*kavga-mücadele…

*kahkaha-tebessüm…

*kızmak-hak için hiddet…

*şımarma-hamdetmek…

*böbürlenmek-nimeti dillendirmek…

*pelteklik-yumuşaklık….

*süspüs-temizlik…

*şatafat-sadelik…

*taşkın hürmet-yerinde saygı…

*yobazlık-hakka bağlılık…

*göz yummak-affetmek…

İşte sevimli bir rakam olan 40 adediyle birinin altında şeytan, öbürünün
üstünde de Rahman tecelli eden ve sahte bir andırış içinde aykırılık belirteni karşılıklı iki sıra ahlak verisi…Her şey hududu ve kıvamı içinde…Fârikaları ayıklayabilecek göz de kalpte…

(İman ve İslâm Atlası, Büyük Doğu Yayınları, 9. baskı / 274-275-276)

Fatih Dirilecektir!

FATİH DİRİLECEKTİR!

Birgün Fatih dirilecektir!!! Evet, lâf ve hayal âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Fatih dirilecektir!!!

Birgün, Fatih, sandukasının ihtiyar kapağını genç omuzlarıyle kaldırıp ufkî vaziyette şakulî hale geçecek; ve İstanbulun Divanyolunda görünecektir!!!

Birgün onu kâfurdan yontulmuş asîl ve mevzun parmaklarıyle kılıcının kabzasını kavramış, zarif ve ince endamıyle bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya haritasını süzmeğe başlamış olarak göreceğiz. Başındaki heybetli kavuğu, Uludağ’dan daha haşmetli görünecektir.

Yürüyecek, semavî bir tecelli karşısındaymış gibi çılgın saflarla kendisini halka halka kuşatıcı yığınlar içinden geçip yürüyecek,kimsenin yüzüne bakmıyacak ve doğru o noktaya,nazik noktaya gidecektir. Fetih günü camiye çevirdiği, ilk cuma namazını içinde kıldığı ve hutbesini bizzat okuduğu Ayasofyanın karşısında, şâhâne gözlerinde bir çift gözyaşı incisi, şöyle mırıldandığı duyulacaktır:

-Türkün dâvasına ve tarihine hangi ihanet, bir camiin müzeye çevrilmesine eş olabilir?
Sonra Fatih, aynı çılgın halk safları içinden süzülüp Süleymaniye camiinin önüne çıkacak, muhteşem mâbede bakacak ve diyecektir:

-Bir zamanlar, belli başlı bir iman ve dünya görüşü mihrakının içinden zaman ve mekâna tahakküm eden Türk milleti, bu eseri verdikten ve her eserini bu eserle denkleştirdikten sonra, asırlar boyunca bu esere bitiştirdiği teneke eserler ve hep aynı tenekedenlerden mamul işler seviyesine nasıl düşebildi?

Fatihin bu dirilişi beş asır evvelden bei sarsılmaya, üç asır evvelden beri kararmaya, bir asır evvelden beri feda edilmeye, yarım asır evveleden de hıyanete uğramaya başlayan Türk haklarının terazi kefesine konacağı ân olacaktır.
İşte o gün başımızda olacak yüceler yücesi, günün gerektireceği üstün kurtarıcılık vasıflarına göre, ruhiyle olduğu kadar cismiyle de Fatihten başkası olmayacaktır!!! Zira Türk Milletinin içindeki Fatihlerin harekete geçmeleriyle, onun, aynen sandukasını devirmiş, ayağa kalkmış ve kalabalıkların önüne geçmiş vaziyette meydana çıkması, iki hayali birbirine tıpatıp intibak ettirici en mesut ahengi doğuracaktır!!! Kendi içinde olmuş bir olmuş cemiyetin dışarıya doğru fetih hamlesini temsil eden Fatih, bu defa,aynı cemiyetin, hem kendi içine,hem de dışına doğru mefkûrevî fetih hareketinin timsali olacak; bu da, beş asırdır sandukasının içinde ders alan Fatih’in ulaştığı son kemâl haddini gösterecektir!!!
Bu millet ölmiyecekse,bu Fatih dirilecektir!!!!

(Başmakâlelerim 1, Büyük Doğu Yayınları, 2. baskı / s.117-118)

Fatih Şöyle Dese…

FATİH ŞÖYLE DESE…

Kendi iddianız ve tâbirinizle, İstanbul fethinin 500 üncü yıl dönümünü kutlamaya hazırlanıyorsunuz.
Ne yüzle buna hazırlandığınızı, ne bakımdan bu fethin topraklarında irfan ve zevk varisliği hakkına liyakat iddia edebildiğinizi sormak isterdim!
Fethin 500 üncü yıl dönümüne kadar ya şu üç suale cevap hazırlayın; yahut aynı sualleri ışıklı ilânlar halinde göklere nakşetmek cesaretini gösterin! Buyurun:

1 —Fethi hemen tâkib eden ilk asır içinde Türk medeniyetinin kurduğu Süleymaniye kubbesine bitişik olarak, 400 sene, teneke evlerde nasıl oturabilirsiniz? Sonra da aynı teneke evlerin kenarında (kübik) mimarî paçavralarından pöhpöhleme merkezleri kurmaktan nasıl utanmadınız?

2 —Fethin, bir hilâl ilâvesiyle, garb dünyasına karşı şark muzafferiyetinin remzi diye yükselttiği Ayasofya camiini, nasıl, nasıl, nasıl (müze) yapabildiniz? Bu, bizzat beni, başımdaki sorgucu çıkarıp “ecnebi malıdır!” diye bir yafta takıp (müze)ye koymaktan farklı mı oldu?

3 — Ve 500 üncü fetih yıldönümü gelince, bir köşeye 50 paralık bir (büst) ümü diktikten sonra, karşısında (söylev) ve (demeç) vermekten başka elinizden ne gelebilecek?..

13 Eylül 1946

(Çerçeve 2, Büyük Doğu Yayınları, 2. Baskı / s. 91)

Fedakarlık

FEDAKARLIK

• Büyük dâvanın evvelâ vecd ve divaneliğine, sonra da cesaret ve hamlesine malik bulunmamak yüzünden, onun başlıca ahlâkî esaslarından biri olan fedakârlığa tamamiyle yabancı, ömür tüketip duruyoruz.

• Bekliyoruz ki, doğmıyacak bir günün, tahakkuk etmiyecek şafağında, gökten zenbille düşecek hazineler vasıtasiyle gayemiz gerçekleşsin; ve biz bu gerçekleşecek dâvanın, varını yoğunu ona sarfetmiş hissedarları sıfatıyle değil de, “Armut piş ağzıma düş!” tarzında lüpçüleri ve sanki baba hakkına dayanan mirasçıları olarak ondan faydalanalım!

• Dâva tahakkuk ettikten sonra, onun sebil musluklarına maşrapasını sürmeyecek tek fert yoktur. Fakat dâvanın tahakkuk etmesi ve sebil hazinelerinin dolması için peşinen bir yüksük dolusu su sarfetmeye kandırılabilecek bilemeyiz, kaç fert vardır?

• Fedakârlık mefhumu, devrimizde, hiç kimsenin kapısından geri çevirmeyeceği ve her ân yolunu kolladığı efsanevî bir tevzi memurudur; yoksa her defa kapısından döndürdüğü ve mütemadiyen yolundan kaçtığı gibi, bir tahsil memuru değil… Fedakârlığı yalnız almaya mahsus ve nefsimizi tatmine mecbur bir fiil ismi makamında lügatimizde muhafaza ediyoruz; tamamiyle aksi olarak vermenin ve nefsi sıkmanın işi nerede, bu iş nerede?

• Hazret-i Ali “Hasis mü’minlerdense, cömert kâfiri tercih ederim!” buyurmuşlardı. Sadece Allah rızası için mukabilsiz vermenin ifadesi olan ulvî ve hasbî cömertlik noksanının bile küfre yaklaşmasına mukabil, kendi öz kurtuluşu için meteliğe kıyamayan sözde mü’minlerin halini acaba nasıl yorumlarsınız?

• Sadece mal ve para bahsinde değil, her hususta hasislik bütün ciğerimizi kavurmuştur. İtimatta hasis, anlayışta hasis, ümitte hasis, hayalde hasis, temennide hasis, gayrette hasis ve nihayet malda hasis…

• Sadece vermek, boyuna vermek, hep vermek, her türlü vermek, her sahada ve her işde vermek şeklinde anlaşılması ve ancak bu suretle fedakârlığa tekabül ettirilmesi lâzım gelen umumî cömertliğin, biz, ne acınacak mahrumları haline gelmişiz ki, aşkta hasis, akılda hasis, emekte hasis, teşebbüste hasis posalara dönmüşüz!..

• Biricik özrümüz, terlemek ve sıkıntıya girmek istemiyen ham ve kaba nefsimizin biricik ham ve kaba tesellisi olan itimatsızlıktır. Denilir ki: “Şöyle veya böyle olacağını bilsem ve neticesinden emin olsam her fedakârlığı ederdim!” Bu teselli yalandır, şeytanîdir, günahtır! Sen itimat et de, isterse vazifeye davet eden seni kandırsın! Ecri sana ve hüsranı onadır! Sen boyuna itaat et ve icap ederse her defa aldatılmaya razı ol ki, böylece bir gün aldatılmamak imkânın da tahakkuk etsin, aldatmayacak olan da zuhur etsin? Ve o bir kere zuhur ve tahakkuk edince, onunla beraber muazzam zafer de gerçekleşsin!.. Emin olsaydın kendinden bir vâhid vereceğin işe, her defa da kandıramayacağın ihtimaliyle bin kere neye birer vahit veremiyorsun?

• 1870 tarihinde Almanlar Paris’i alıp Fransız milletine altından kalkılmaz bir harp tazminatı biçtikleri zaman, Fransız kızları saçlarını kesip Avrupa pazarında satmışlar ve milletlerinin borcunu en kısa zamanda ödemişlerdi. İtimat ve aşk o kadar büyüktü ki, hiç kimsenin gönlüne şüphenin gölgesi bile düşmemişti. Ya bütün Türk mazi ve istikbalinin en köklü kurtuluş zeminine oturtulması dâvasında, bize sağ elinin baş parmağından bir milimetrelik tırnağını kesip verecek olan kaç kişidir? Bu tırnakların nefs terazisiyle tartılıp nefs pazarında satılacağından ve mukabilinde nefs apartmanları kurulacağından şüphe edenler varsa, bunlar bizden değil, kendi kendilerinden şüphe ediyorlar demektir. Zira onlar vermeye hazır olsun da, dediğimiz gibi, alan bugün bir hain bile olsa, elbette yarın başka bir sadık zuhur eder ve gaye hâsıl olur. Bu işin tecrübesi de, bir değil, bin kere bile aldanmaya değer. Ya kimse vermeye hazır olmaz ve böyle şeytanî tesellinin kabuğunda rahata çekilirse tek bir hain ihtimaline karşılık, acaba kaç bin veya kaç milyon gerçek hain türeyecektir?

• Fedakârlık eden aldanmaz ve ilahî adalet tecellisiyle mutlaka verdiğini misilleriyle alır. “Cesur, merzuktur!”

• Hasis aslında mahrumdur: ve biz mâlik olduğumuz için değil, mahrum olduğumuz için fedakâr değiliz! Allah uğrunda vermek… Dâva ahlâkımızın baş kaidelerinden biri budur!

İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 16. Baskı / s. 528-529

Felix Culpa ( Feliks Kulpa )

FELİX CULPA ( FELİKS KULPA )

Lâtinlerin bir tâbiri var: (Feliks Kulpa)… “Mes’ud cinayet” demek, kutlu hatâ, mübarek cürüm… Hem mes’ud hem cinayet?.. Nasıl şey bu? Harikulade bir Avrupalı buluşu bu… Avrupalı yutmaz dedim, sahtelikleri… Bazı ıslahat, bazı teşebbüsler, bazı inkılâplar, şunlar bunlar vardır ki, dışından mes’ud eser hissini verir; halbuki içi hatadır. Bu cins şeylere Lâtin, (Feliks Kulpa) diyor. Şimdi burada duralım ve (Feliks Kulpa)yı misâl halinde -izah edelim:

Günün birinde Mareşal Fevzi Çakmak bana -yakın teması olan bir kimseydim kendisiyle-, bir kitap uzattı. İngiliz Amirallik Dairesinin bastığı bir eser… İngiliz Amirallik Dairesi İngiltere’de her şeydir; bilhassa donanmanın şimdiki uçaklardan evvel hâkim olduğu devirde en itibarlı daire… “Abdülhamîd’in Donanma Siyaseti” adlı bir kitap… O zaman Mareşal bana “bunu tercüme ettireceğiz” demişti. Bilmiyorum, edildi mi, edilmedi mi, bir köşede toz içinde mi bekliyor, haberim yok!.. İngiliz Amirallik Dairesi bu eserinde Abdülhamîd’in donanmayı Halic’e çekmek suretiyle devleti kurtardığından bahsediyor. Halbuki böyle yaptı diye vatan haini diyorlar Abdülhamîd’e bizde… Şimdi izahını yapalım: Abdülaziz devrinin malı olan bu donanma, buharın yeni icad edildiği devirlerde olduğumuz için her ân makine terakkileri karşısında harp hattından, “hatt-ı harp” dediğimiz harp meydanından çıkarılmış, iskarta edilmiş bir donanma idi. Çünkü her sene o kadar terakki oluyordu ki, yeni tekneler, yeni toplar, yeni süratler, yeni usûller temin ediliyor, eldekiler iskartaya çıkarılıyordu. “Düyun-u Umumiye” borciyle Abdülaziz, devleti, 300 milyon altın (300 milyar kâğıt Ura) yükün altına itti. Avrupalı, sade parayı toslamakla ve onunla saray, maray yapmakla kalmadı; donanmayı da buna mukabil yutturdu. Bir an geldi ki donanma tonilato ve top sayısı olarak dünyada ikinci oldu. İngiltere’den sonra biz gelir olduk dünyada… Ne komik!.. Halbuki hakikatte ellinci bile değildir. Çünkü bir harp versek iki tane küçük gemi biraz uzaklaşır bizden üstün sürati sayesinde, topuyla bütün bizim donanmayı yok edebilir ve bizim topumuz ona erişmezdi. Bu, adetâ şöyle bir hareket: Bir kedinin hilkatten aldığı bir müdafaa ve geçim kabiliyeti var ya; kendi küçücük pençesiyle, kendi zıplama kabiliyetiyle, geçimini ve müdafaasını temin etmek bünyesi var ya kedide… İmdi kedi daha kuvvetli olsun diye, siz ona arslan pençesi takabilir misiniz?

Böyle yapacak olursanız kedi onları taşıyamaz, bir çukurda ölür, kalır. Bu donanma bu kadar gülünçtü bizim için… Çünkü bir donanma için üç tane unsur lâzımdır. Biri (materyal), yani donanmanın kendi; öbürü (personel), yani (kadro); öbürü “Kuvve-i muharrike”, yani yakıt, kömür, tahrik edici kuvvet… Gemilerin halini anlattık. (Personel) hiç yok, dümen tutmayı bilen adam yok… Zengin madenlerimize rağmen muharrik kuvvet de yok! Donanma durduğu yerde bütçeyi yiyor, tıpkı kedinin ayağına takılan arslan pençesi gibi.. Abdülhamîd bunu anladı, çekti donanmayı Halic’e… Ancak Abdülaziz’in devrilmesine yaradı bu donanma… Kendi eserini kendi aleyhine kullandılar Padişahın… Mithat Paşa bahsinde göreceğiz. Evet, çekti donanmayı bir kenara, bütün kuvveti kara ordusuna verdi. Ömründe harp istemedi. Rus harbi Abdülhamîd’in taht’a çıktığı senenin harbi, Mithat Paşanın hediyesidir. Bir tek harp yaptı, Yunan Harbi… Onda da 15 gün içinde Atina’ya vardı.

İşte İngiltere Amirallik Dairesi bu hakikati teslim eden kitabı yazıyor. Bizde mason ve İttihatçı politikası Abdülhamid’i donanmayı Halic’e tıktı diye vatan haini gösteriyor da düşmanlarımız hakikati belirtiyor. Ne hazin!.. Tam tersine, faziletinin olduğu yerde kötülüğünün ilânı… Bakın, ilim adına ne sahtekârlıklar yapılıyor!

İşte bu, dışından mes’ud donanma işine (Feliks Kulpa) denir. Meselâ donanma Mecidiye Kasrının önünden geçiyor ihtişamla: ne mes’ud bir hadise, dünyada ikinciyiz! Mes’ud cinayet!.. Dışından mes’ud görünüyor, içi cinayet…

İkinci misâl; Avrupaca büyük bir iktisat kaidesi; makineyi yapan makine yapılamadıkça makine o memleketi sömürur, öldüresiye… Onun için makine bünyeden çıkmalıdır. Bu hadisenin çilesi çekilir, her türlü hesabı yapılır, ruhuna nüfuz edilir ve o hadise makbulse alınır, makbul olunacak tarzda, dozlarda benimsenir, tababette olduğu gibi, yavaş yavaş alınır veya hiç alınmaz. Bu gibi dışından insana saadet hissi verip de içi çürük ve çürütücü olan hadiselere Avrupalı (Feliks Kulpa) diyor. İşte Mustafa Reşit Paşayla beraber (Feliks Kulpa) devri açılmıştı ve hâlâ devam etmektedir. Sahte kahramanların her eseri bir (Feliks Kulpa)dır.

(Sahte Kahramanlar, Büyük Doğu Yayınları, 12. baskı / s.50-51-52)

Felsefe Ve Hakikat

FELSEFE VE HAKİKAT

Felsefe deyince gözümün önüne şöyle bir manzara gelir: Feza büyüklüğünde bir çuval. Çuval, yalnız bir tanesi sağlam, gerisi çürük cevizlerle dolu… İşte felsefe, bu çuvala her defa elini sokup o sağlam cevizi boş yere aramak gayretinin ismidir.

Gayet tabiî olarak, çuvala rastgele dalan el, her defa bir çürük cevizle çıkacak, fakat her defa (Evraka! – buldum!) diye bağıracaktır. Tek ve dopdolu cevizi doğrudan doğruya bulmak ehliyetindeki mutlak sistemin ismi de, elbette ki, felsefe olmayacaktır. O sistem, mutlak doğrunun serbestçe aramak gibi de bir eşeklik hürriyetini elbette kabul etmiyecektir.

Felsefeye güvenenlere şaşırıyorum! Şu sıfatla!.. En aşağı yirmi beş yıl felsefenin “sinemaskop” perdesindeki gölgelerini hecelemiş ve bilmem kaç deve yükü felsefe kitabı okumuş bir insan sıfatiyle…

Şaşırıyorum! Zira onun biricik verimi çuvala dalıp da çıkan ve sonra yemişinin çürüklüğünü gören ellerin her defa inkisarına şahit olmaktan, baş vurulacak her tecrübenin boş çıkacağını bile bile yine aynı işi tekrarlamak zorunda kalmaktan başka ne olabilir?

Hayır, hayır; onun asıl öyle bir verimi ve faydası var ki, biricik vücut hikmeti… Bakın ne:

Felsefe, doğruyu bulma değil, her defa yanlışı yakalama aletidir; ve bütün felsefe mezhepleri birbirinin yanlışını çıkarırken doğrudur. Doğru tek, yanlış ise sayısız olduğuna göre, o mutlak “tek”e malik olanın sayı saymak ve hakikati bole bole bir şeye varılabileceğini sanmakla ne ilgisi olabilir?

Biz hakikati “namütenahi”de arayanlar değil, “tek”de bulanlar, ne felsefeye inanabiliriz, ne de usulünü ondan alan başıboş hürriyete… Yani, demokrasi için demokrasiye…

Su başında oturanın, dili bir karış dışarıda, su aramaya ve suyu değil de, bu arayıcılığı sistemleştirmeye ihtiyacı yoktur.

Arayan arasın; biz bulmuşuz!..

25 Ocak 1978

(Çerçeve 4, Büyük Doğu Yayınları, 2. Baskı / s. 250)

Fikir Ahlâkımız

FİKİR AHLÂKIMIZ

”Sana, san’at ve fikir ahlâkımızdan tam 15 madde göstereyim:

Birinci madde:

Kendimizden başka herkes hakkında peşin hükmümüz:

“Başkasından bir şey çıkamaz!”

Gözümüze ne çarparsa çarpsın; eser, kitap, hamle, hareket, tavır, edâ, her şey karşısında hemen bu gözlüğü takarız. Ve gördüğümüze göre değil, gözlüğümüze göre teşhisimizi yapıştırırız:

“Metelik etmez! Aşşağının bayağısı! Kötü!”

Zira, asıl ölçü merkezi, dudaklarımızda değil kalbimizdedir:

“Başkasından bir şey çıkamaz!”

Bir inanmayış ki, tersinden bir inanış olarak ifade edilse, inkâr softalıklarının en kabası şeklinde meydana çıkar.

Okumayı, anlamayı, dinlemeyi, duymayı, bakmayı, görmeyi, elemeyi, bulmayı, denemeyi, bilmeyi, hâsılı birinden bir şey ummayı aptallık sayarız. O evvelden mahkûmdur. Sevimli olması, hattâ dehâsını tasdik ettirebilmesi için tek çare, yazması, çizmesi, konuşması, davranması değil, susması ve huzurumuzda el pençe divan, silinip gitmesidir. Eğer dâvasında ısrar eder, karşımıza her çıkışında aynı fikir ıztırabının kasvetli suratını takınır, aynı şeyi birkaç kere tekrarlarsa ismi hazırdır:

“Deli!”

Bir adamı, bir iddiayı, bir ifadeyi, bir tezahürü, bir hamlede kavrıyan ve bellibaşlı unsurlara irca edip, ya hemen ve topyekûn iptal, yahut hemen ve topyekûn alâka işareti veren keskin sezişlerin hakkı inkâr edilebilir mi hiç? Fakat kaynağı fikrî olan o sezişle, kaynağı ahlâkî olan bu inkâr ediş arasında, çöl arslaniyle (bonmarşe) arslanı farkı var.

İnkârlarımız, vicdanımızda bir görüş ve ölçü kutbunun itici ve çekici hükümlerine değil, ahlâk bozukluğu yasamızın “Başkasından bir şey çıkmaz!” hükmüne dayanır.

İkinci madde:

Ustayı, bizi doğuran ve yetiştiren tesiri red ve iptâl temayülümüz…

Yıkık bahçe duvarının en yüksek taşına çıkıp, caka ve şatafat içinde körpe kanatlarını çırpan, ilk ötüş tecrübesi yapan delikanlı horozlar gibi, her piliç kalem, piliçlikten horozluğa doğru nefsanî bir bulûğ humması geçirir geçirmez, tesirinden foğduğu adamı,yâni ustasını red ve irtâl temayülüne düşer:

“Ö, ö, ö, öööööö!!! Meydan bizimdir! O da yok, Şu da yok da yok! İşte san’at ve fikir güneşi bizimle doguyor! Ne dün var, ne yarin! Ö, ö, ö, öööööö!!!”

Bu zamana kadar şahidi olduğumuz nesil kavgalarının bütün kıstas değeri bundan ibaret…

Halbuki red ve iptâl hakkı, tasdik ve imân borcuyla yanyana, son derece ulvî bir nefs muhasebesinden doğar. Onun sahibi, yatağına oturur, başını iki dizi arasında sıkıştırır, kendi içine ve dışına dalar, daldıkça dalar, daldıkça dalar. Mâzisi ve istikbâliyle, dostu ve düşmaniyle, ustası ve çırağiyle hesap görür. Kendisine ve başkalarına ne borçludur. Kendisinden ve başkasından ne alacaklıdır, hangi ruhî ve içtimaî şartların mirasıdır, hangi ruhî ve içtimaî miras hazırlamaktadır, nihayet taşırdığı veya içinde kaybolduğu maddî ve mânevî hâdler nelerdir; düşünür, düşünür oğlu düşünür. Sonra ebedî ve esasî bir kıymet ölçüsüne varır ve artık dilediği gibi red ve iptâl eder.

Bizde bütün bu ıztırablı işler yok; aksine, gıdıklanan insanların, üzerlerine bir el uzanır uzanmaz ürkek bir hareket yapmaları gibi, menfî bir ihtibâsın insiyakî ifadesi hâlinde, ustayı, tesirinden doğduğu adamı, âile ve an’aneyi red ve iptâl etme temayülü vardır.

Buna, astar tarafından giyilen elbiseler tarzında, tesir altından çıkmanın değil, ters cephesiyle tesir altında inlemenin misali derler!

Üçüncü madde:

“Zekâ, istihzadır!” telâkkimiz…

Zekâ… İlâhî nimetlerin en büyüklerinden biri… İlk insandan beri zekâya kötü ve lüzumsuz bir şey göziyle bakan kimse çıkmadı. Onu, bütün devirler boyunca bütün insanlık ister, sever ve beğenir. Âlâİlâhî nimetlerin en büyüklerinden biri… İlk insandan beri zekâya kötü ve lüzumsuz bir şey göziyle bakan kimse çıkmadı. Onu, bütün devirler boyunca bütün insanlık ister, sever ve beğenir. İstihzayı zekânın su içtiği tek çeşme sananlar, bu çeşmedeki musluğun kaç türlü çevrilişi olduğunu, her çevrilişte nasıl bir kıvam teşekkül ettiğini, her kıvamın kaç mâna taşıdığını bilmedikleri için, bu musluğu bir hamal gibi açarlar, bir hamal gibi alay ederler. Neticede bu hareket, bellibaşlı bir fikir ve duyguya sahib bir ruhun gizlediği kıymet hükmünü, onun peçeli sitemini ihtar eden zerafetli bir oyun olmaktan çıkar. Her moda şey gibi. Kolaylığa, kabalığa, bayağılığa, fenalığa kaçar.

Bizim istihzamız da bu soydandır ve ismi zekâdır! Onun içindir ki, bizde arkadaşını en iyi tahlil eden, onunla en iyi alay eden sanılmıştır. Ve yine onun içindir ki bütün fikir ve sanat piyasamız, kâbuslardabile rastlanamaz cehennem tasvirleriyle dolu bir resim sergisidir:

Çekirge vücudu üzerinde at kafası taşıyan romancılar… Semiz bir domuz gibi burnu yerde, süprüntüleri bile karnına çekercesine dolaşan şairler… Akşam üstü bilmem hangi pastacıda bir kurabiye yedikten ve gece tatlı bir rüya gördükten sonra sabahleyin müthiş bir sefahat yaptığını ilân eden mütefekkirler… (Frak) giymiş tahtakurularına benziyen âlimler… Ve daha neler, neler, neler…

Dördüncü madde:

Kıskançlık… Yüzümüzün, merhemsiz, sargısız, peçesiz çıbanı… Bir taşın üzerine çıkıp:

“Kıskanıyorum!!!”

Diye avaz avaz bağırmamak ve tepim tepim tepinmemek şartiyle kıskançlığın bütün tezahürleri mübah sayılır.

Mahalle aralarında, kıskançlık yüzünden, hiçbir kurşuncu ve üfürükçünün deva bulamadığı esrarlı hastalıklarla eriyen genç kızlar, bizim misallerimiz karşısında iffet ve saffet örnekleri…

“Kıskançlık nedir?” diye bir de Tasavvuf adamlarına soralım:

“Ruhumuza ait öyle bir maraz ki, başka her illetin çaresi var, onun yok…”

Sokaktan geçen bir kadına bir erkek, nihayet bir sihre kapıldığı ve buna kapılmaktan kendini alıkoyamadığı için bakar. Ya bir kadın, başka bir kadına nasıl bakar, dikkât ettin mi? Aynı cinsten şeylerin birbirlerine üstünlük göziyle bakışları korkunçtur. Kadının kadına, köpeğin köpeğe, sahte imamın sahte imama, 63 numaralı vapurun 71 numaralı vapura, muharririn muharrire bakışı, vesaire vesaire…

Doğmıyacak bir günün şafağında eserini kaleme almaya niyetli bir müstakbel dehâ tanıyorum ki, dostu diye andığı bir muharririn gûya muvaffakiyet kazanmış bir eserini, baştan başa aleyhinde bulunarak Avrupada tedavide bulunan karısına göndermiş, karısı da, eseri, son sahifesine tek bir kelime ekleyip kocasına iade etmişti:

“Kıskanma!”

Yarı yoldan ziyade kıymete yakın, yarı yoldan ziyade şahsiyetsizliğe uzak bir adam mısınız?

Yazı yazmayınız, eserinizi; yazmamak etmeyiniz, niyetinizi; konuşmayınız, talâkatinizi; susmayınız, temkininizi; sevinmeyiniz, neş’enizi; ıztırap çekmeyiniz, tahammülünüzü; giyinmeyiniz, elbisenizi; soyunmayınız, vücudunuzu; iş sahibi olmayınız, nüfuzunuzu; işinizden atılmayınız, kahramanlığınızı; ve elinizdeyse yaşamayınız, her şeyinizi; ve yine elinizdeyse ölmeyiniz; kefeninizi kıskanırlar!

Tanrıkulu, yüzünde fevkalâde rahatsız bir tebessüm, sustu. Bahsinin yükü omuzlarına çökmüş gibiydi.

-Devam buyurun, devam buyurun!

Diye haykırmaktan kendimi alamadım:

-Devam buyurun! Kurtarıcı teşhis sizin bu sözlerinizde…

-Bekle, dedi, bu mevzuun kasveti altında bunalmamak için biraz nefes alalım ve ciğerlerimizdeki havayı yenileyelim. Sonra gene (otopsi)mize devam ederiz.

Beşinci madde:

Karşılıklı meddahlık…

Pazarlıkların en sefili tarzında açığa vurulmuş bir düstur… Utanmadan, sıkılmadan, çekinmeden söylerler:

-Beni medhedeni ben de medhederim!

Bir gün, şair tanınmış bir zat bana demişti ki:

-Bu, böyle! Beni medhetmeyeni methedemem!

Medhin yolu, lisandaki kaba medih kelimelerini, herhangi birisi hakkında ulu orta kullanmaktır. Yoksa o kelimelerin bir araya getirilmesiyle kurulacak bir görüş terkibi, bir fikir dizisi düşünülemez. Zahmete ne hacet! Kelimelerin kendi kendine taşıdığı âdi ve başıboş delâletler kâfidir:

Büyük, güzel, parlak, yüksek, derin, keskin… Ve dolayısiyle büyük şair, güzel eser, parlak buluş, yüksek düşünce, derin duygu, keskin cümle…

Çakıl taşları kadar bol ve ucuz olan bu kelimelerden biriyle okşanmış bir yazıcı, onlardan biniyle mukabele eder. Karşılıklı medih kurnasına otururlar. Yağlı ve pırtık papellere benzeyen kelimelerle dolu kurnanın pis suyunu birbirinin başından dökerler. Su, aktığı yerde toplanıp tekrar musluklar vasıtasiyle kurnaya iade edilir ve oradan tekrar başlara ve tekrar yere ve tekrar…

Her ayağa göre potinlerin bile ayrı numaraları varken, medihçi, en mes’ul kıymet sıfatlariyle şahıslar arsındaki tenasüp derecesini aslâ göstermez. Muhteşem kâinat tenasübü ortasında, körlerin en bahtsızı olduğundan habersiz, biricik iş yasası olarak yalnız aldığını vermeye memur iğrenç değiş tokuşundan başka da san’at kanunu tanımaz.

Altıncı madde:

Birbirini çekiştirmek…

Birbirini hatırlamak kadar tabiî… Ruhlarımızda, birbirimizi hatırlayıcı başka hiçbir bağ, hiçbir tedâi merkezi kalmamıştır.

Çok defa, çekiştirilen adam, çekiştirenlerin arasına birdenbire düşer. O zaman baş çekiştiricinin, kurbanına her zamankinden daha saygılı yer gösterişi, “Buyurunuz!” deyişi, arka sıvazlayışı görülecek manzaradır! Ya dinleyiciler? O tebessümler, gözlerini içinde kısmak istedikleri ışıklar, büyük boyunlarının yarı mahzun, yarı sinsi edâsı?..

Samimiyetsizliğin bu efsanevî haddini hiçbir insanlık devri görmedi.

Fakat, çekiştirildiginden bahsettiğimiz bu yeni geleni bir mazlum sanmayınız! Ona bu kadar tedbirle yer veren çekiştirici biraz sonra gidecek ve daha köşeyi dönmeden yeni gelenin numarası başlayacaktır.

Yine aynı meclis, yine aynı suratlar, aynı tebessümler, aynı hareketlerle inip çıkan kafalar, gözlerin içinde kısılmak istenen ışıklar, büyük boyunların her şeyi kabûl ve her şeyi inkâra ezelden karar vermiş edâsı…

Yeni gelen, beş dakika evvel ittifakla cahildi; hayır, siz şimdi asıl gidenin ne nisbette cahil olduğunu ögrenin! Reylerde ittifak… Kim demiş ki yeni gelen, filân dosta falan hulűsu çaktığı için filân köşeyi aldı; ah, siz asıl gidenin, falan dosta, filân tavssutu yaptığı için falan teşebbüste nasıl muvaffak olduğunu bilseniz!.. Reylerde ittifak…

Halisiyetsizliğin bu efsanevî haddini hiçbir insanlık devri görmedi.

Yedinci madde:

Dedikodu…

Kasımpaşalı Pembânım, iki büklüm, bastonunu karnına dayamış, büsbütün yere serileceği günü bekliyen ahşap evin cumbasından, yanındaki cumbaya fısıldar:

-Gözlerimle gördüm ayol… Bahçenin tahta perdesinden baktım da gördüm. Tam dört tane bakır sahanı (Eskiler alayım)cıya yok pahasına satıp rüküş rüküş çarşıya gitti. Dönüşte, koltuğunda boy boy, renk renk paketler…

Bu ruhu, bütün hayvanîliğiyle san’at ve fikir dünyamıza tatbik edebilirsiniz.

Dedikodu, çekiştirmeden farklıdır. Dedikodu yapan, bahsettiği şahsın lehinde mi, aleyhinde mi belli değildir. O yalnız, kahramanına ait havadis verir. Kıymet hükmü ya yoktur, yahut verdiği havadisin sarhoşlugu altında bu noktayı belli etmez.

Dedikodu yapan ve onu dinliyenler, tamamiyle ölü ve karanlıktadır. Yaşıyan ve aydınlıkta gezen, dedikodusu yapılandır. Sanki herkes, lâmbaları söndürülmüş bir odada çepeçevre oturmuş… Ortaya bilinmedik bir merkezden sihirli bir ışık huzmesi düşüyor. Bu ışık huzmesinin döşeme üstündeki dairesinde, bir tiyatro sahnesi halinde, dedikodusu yapılan şahıs hayretle seyredilmekte… Öbürleri hep karanlıkta, hep silik, hep namevcut… Ona gelince, potinini çıkarışından, geceliğini giymesine, dişindeki çürüklerden, cüzdanındaki kargacık burgacıklara kadar, her şeyi, ne korkunç bir alâka öksesi!..

Şahsiyetsizlik ve kifayetsizligin şaşmaz markası, dedikodu kabiliyetidir.

Sekizinci madde:

Saygısızlık…

Heveskâr, kendisinden bir evvelkini, tesiri altında görünmesin diye saymaz. Üstad, kendisinden bir sonrakini, inkârcısı ve iptâlcisi bildiği için saymaz. Aynı çağdan dostlar, dostluk cıvıklıktır sandıklarından dolayı birbirini saymazlar. Âdeta saygı, yalnız enayilerde görülen bir nevi tavır ve hareket kekemeliği halindedir. Zamanenin terazisine ve dirhemlerine, davul tozu ve minare gölgesi kadar uzak bir nesne…

Karşılaşan iki kişi arasında beş dakikalık bir zaman, ikisinin de cılk bir lâübalilik çamurunda, boğazlarına kadar batması için kâfidir. Yüz göz olmak… Netice budur! Yüz göz olmaksa, karşılıklı iki şahsiyet aynasının birbirinde parçalanması değil midir? Artık, arada, ne zaptedilecek bir hayâl, ne pırıldatılacak bir ışık, ne hendeseleştirilecek bir mesafe, ne de aranacak bir sır… Sadece iki tarafın da birbirini harcadığı, ölü ve “basit” ve karanlık bir “galiz”; hepsi bu…

Aşksızlığın, imansızlığın, ölçüsüzlüğün sefaletini ifşada, saygı eksikliği, ne hassas bir barometredir! Gıdasız kalınca kendi kendisini sömüren mideler gibi, aşksız ve imansız ruhlar, ulvî kıymetlendirmelerden mahrum kalır kalmaz, kendilerini ve muhataplarını, her türlü şahsiyet nakışlarını yiyen, lâübalilik kezzabında eritmekten başka çare bulamıyor ki…

Dokuzuncu madde:

(Disiplin) yâni zaptürapt nefreti…

Kelimesini bile kullanmıya gelmez. Hemen, suratlarına sigara dumanı üflenmiş kediler gibi yüzlerini buruşturur, döner, giderler.

(Disiplin), her oluşun, toprak altında pişe pişe elmas olmaya giden kömürden, kalb içinde pişe pişe insan olmaya giden nâtık hayvana kadar her oluşun, üstün hakikate karşı teslimiyet sırrını gizleyici başlıca usûl şartıdır. Onun büsbütün olmadığı yerde hiçbir oluş tasavvur etmiye imkân yok… Mide gurultusunun meydana gelmesi için bile asgarî bir (disiplin) ölçüsüne ihtiyaç vardir. Kaldı ki, bütün eserleriyle insanî tecellinin meydana gelebilmesi için…

(Disiplin) şiirini anlıyabilecek adam, dâvanın en üstün cephesi olarak, kendi kendini (Disiplin) altına alabilecek olandır. Yâni Büyük Cihadın namzetleri… Büyük Cihat, milyonluk orduların, milyonluk ordularla boğuşması değil, tek kişinin kendi nefsiyle savaşması… Kendi nefsine zorlayacağı (Disiplin) ile beraber, başkasının zorlayacağı her türlü (Disiplin)den kaçanların, yangın yerindeki bir arsada, dört ayağı havada, keyifli keyifli eşelenen sanki hür bir merkepten farkları yoktur.

Safkan atlar hemen başlarını teslim ederken, mayalarında eşeklik olanlara, (Disiplin) yular gibi görünür? Bir türlü taktırmazlar. Ve tekme, çifte, anırma, zıplama, eşelenme içinde, ortalığı toz dumana boğarlar. Manzaramız budur.

Onuncu madde:

(Bohem)lik; türkçesi serserilik… (Bar) kadını nasıl kendisi için “Ben fahişe değilim!” gibilerden “Ben artistim!” derse, genç sanatkâr da, içindeki ipsizlik ve sapsızlık temayülünün tesellisini şu (klişe)de bulmuştur:

-(Bohem)im ben! Yaşasin (bohem)lik!

Batıdan, hususiyle Fransadan gelme bir tesir… “Sanatkâr, başıboş, yersiz, yurtsuz, hercaî, ilcaî, dilediği yerden rastgele uçan garip bir kuştur!” zehabının kurduğu ve işlettiği bir ocak…

(Bohem)lik, bizde, 1918 Mütarekesi nesillerinden başlar; en hâd devrelerini o sıralarda yaşar, müzminleşe müzminleşe bugüne kadar gelir. (Edebiyat-i Cedide) devrinin (Tavukpazarı şairi) sözü, o zamanki (Bohem)lik temayülüne karşı bir teşhistir.

(Bohem)lik bizde, birkaç Avrupalıda olduğu gibi, sanatkârın, içinde yaşadığı cemiyetten hoşnutsuzluğunu, cemiyetin hal ve istikbâline itimatsızlığını, cemiyetini kendi kıymetleri peşinden çekememek mahkûmiyeti altında, onun çizdiği hayat kalıpları dışına çıkışını, hülâsa ulvî bir inzivaya çekilişini temsil etmez. Serseriliği, intibaksızlığı, intizamsızlığı, tek kelimeyle ruh tefessühünü belirtir.

(Bohem)lik, fırtına yaklaşırken boynuz boynuza veren hayvan sürüleri gibi, çökmiye ve kokmıya başlamış cemiyetlerde, tehlike habercisi miskin cücelerin kurduğu panayırdır.

Onbirinci madde:

Nükte hastalığı…

Allah’ın zaman, mekân, şekil, renk, istikamet, mefhum, her şeyden münezzeh mutlâk vücudunu, hoca, bütün had ve kayıtlardan tecride çalışarak şöyle der:

-Burada değil, orada değil, şurada değil, hiçbir yerde değil…

Ve Bektaşi, bu ifadeye karşı hemen şu alçak nükteyi konduruverir:

-Şuna yok deyip çıksana işin içinden!

Dünyada hiçbir örnek, nüktenin, moda tâbiriyle (espri)nin, yolunu kaybettiği zaman nereye kadar gidebileceğini bu kuvvetle belirtemez. Tek başına, nükte, başıboş nükte, her hâdisede bir püf noktası arayan nükte; kuru ve sefil mantığın, kuru ve sefil istismar çerçevesine serdiği birkaç kuru ve sefil ipucundan faydalanıp en büyük hakikati bile nasıl idama hazır bir nesnedir, görünüz!

İşte günün nükte hastalığı, hak veya bâtıl, her nizam çilesine düşmen öyle bir suikastçıdır ki, hemen her şahsın cebine yerleştirdiği miskin kestane fişekleriyle, nerede bir fikir örgüsü bulursa onu delmek, yırtmak, patlatmaktan başka heves gütmez.

İlim, fen, sanat, siyaset, daha bilmem ne adamlarımız, mesleklerinde emek ve çile istiyen kitaplık ceht sahidi olmak yerine, tembellik ve çürüklükten başka sermayesi olmıyan tek kelimelik ve cümlelik nükte perendecileridir. Onun içindir ki, ortalık, hangi cephesinden bakılsa nâmütenahî bir mimarî arzedici büyük hakikatin lif lif çizgilerini arayan ve aradıkça kendi terkibinin küçüklüğünden utanan mahzun çehreli (dâva) ve (usûl) kahramanlariyle değil; her gerçeği bir sapan taşına kurban eden, kurban ettikçe de kör nefsini pöhpöhliyen (tekerleme) ve (el çabukluğu) şaklabanlariyle doludur.

Hak ve hakikat kutbuna bağlı bir mizacın, arada bir, biber ve hardal gibi nadir bir lezzet kaygısiyle yerli yerine oturtacağı, sınır tanıyan nükteleri bulsaydık başımıza koyardık! Ne yapalım ki, nükte hastaları, hardal ve biber nev’inden eşyayı, hem de taklidi ve âdisi olmak şartiyle, bir yemek içinde değil, yemek yerine, tencere ve karavanayla önümüze sürenlerdir.

On ikinci madde:

İlim sahtekârlığı…

Fransızca, tek ciltlik bir hâs isimler lûgatı… Felsefe, iktisat, tarih, politika, edebiyat, hangi soydansa ona ait tek formalık ve fihrist bilgisine mahsus bir kitapçık… Ve sonra, nihayeti Fransızca, (isme), (que), (iste), (ie)edatlariyle biten kelimelerden doldurduğu, ıstılah bohçası bir defter… Bundan sonra, sanat ve fikir piyasamızdan buram buram tüten ilim sahtekârlığı marsıklarından biri olmamız için bir şey daha lâzımdır:

Müthiş bir hayâsızlık… Hepsi bu kadar!..

Şimdi aşağıdaki tâbirleri, sonlarına birer ölü ifade, fakat gűya canlı bir iddia ilâve ederek kullanınız:

(Mistisizm) dâvasında… (Poetik) isbat etmiştir ki… (Ümanist) araştımalar… (İdeoloji) noksanı…

(Mistisizm) diye bir dâva yoktur!.. (Poetik) hiçbir şey isbat etmez!.. (Ümanist), herhangi bir araştırmanın değil, (Rönesans) devrine ait bellibaşlı bir iş zümresinin ismidir!.. (Ideoloji) noksanı olmaz; her inanılan şeyin bir (İdeolojisi) olur, (İdeoloji) olmayınca inanılan şey yok demektir.

Bunlara aldırmayın!.. Zira kullandığınız tâbirler, incisi düşmüş istiridye kabuklarıdır. Bu tâbirlerin marsık dumanı altında iç yüzünüz gizli kalıyor ya, siz ona bakın! Herkes sizi, tâbirlerinizin karanlık peçesi sayesinde âlim sanacak, böylece sizin cehlinizle beraber ilmin öz haysiyeti de gözden nihan olcak, yâni güme gidecektir.

Garbın her sahada tanınmış isimlerine izafetle “filân diyor ki, falana göre…” diye ilim satanların, bazen bu adamlar namına lâf uydurduklarına bile şahidim!

Çilesi çekilmiyen bilgilerin (kerrat cetveli) tarzında ezbercileri, yücelerin yücesi ve uluların ulusu bir zata ait tâbirle, kitap yüklü bir merkepten farklı değilken, bütün yükü bir buçuk cilt, bir defter, bir de müthiş bir hayâsızlıktan ibaret bir merkebin halini düşünün!..

On üçüncü madde:

Hatır ve hayâle gelebilecek bütün nevileri ve âletleriyle düpedüz hırsızlık… İlim, görüş, fikir, hayâl, mevzu, buluş hırsızlığı… Bir hırsızlık ki, malın, aşırıldığı kaynaktan ziyade, satıldığı zümrenin hakkını berhava etmekte…

Hikâyeci, her gün bir hikâye yetiştireceği gazeteye, yabancı dillerin hikâyelerini, sadece hâs isimlerini türkçeye çevirerek, dayar. Fıkracı, bir zamanlar memlekete bol bol akın eden Avrupa gazetelerini bulamazsa, Balkan gazetelerindeki fıkraların teşbihlerini, buluşlarını, bilgi unsurlarını sömürüp pidesini mayalaştırır. Mizahçı, nerede bir tekerleme görürse, onu kendi malı zanneden, alenî bir paçavra toplayıcısıdır. Kitapçı veya mecmuacının, çocuk edebiyatı adına bütün neşrettikleri, resimlerine kadar aynıyle kopya edilmiş, yalnız kaynakları bildirilmemiş Avrupa örnekleridir. Üç beş filozofun gömleğinden parçalar kopararak yamalı bohçasına diken âlim, artık bütün aidiyet ve mülkiyetlerin iflâs ettiği bir kargaşalık kadrosunda, sanki eserini vermiş olmak gibi bir edâ sahibidir. Ve nihayet herkesin, cesareti nisbetinde dağarcığını doldurduğu ve ne Şark, ne Garp istikametinden takibe uğradığı bu hengâmede, Garp eserlerini, serlevhası, mehazları, tertibi, tasnifi, iç ve dış heyetiyle dilimize çevirip, adını, muharrir yerine oturtan misilsiz açıkgözler. Öyle ki, cesaretsizliklerinden mahçup birkaç tercümeci, kabahatlerinin ne olduğunu sormaktan ve bu hava içinde şahsiyetli bir eser vermeye değip değmiyeceğini düşünmekten başka bir tavır sahibi değildir.

Temas halinde bulunduğumuz dünyalar arasında, nazirecilikten yola çıkıp kuru taklitçilikte apışıp kalan, nihayet iktibasçılıkta da tutunamayıp doğrudan doğruya posa hırsızlığına geçmek suretiyle herhangi bir cevheri bünyeleştiremiyen halimiz ne hazin!..

Ruhun çalınamıyacağını, yalnız alınacağını; alınınca da şahsiyetli eser verilmeye başlanacağını bilseydik, hiç bu sefalete düşer miydik?..

Ve bütün bu kepazelik halleri arasında oyuncaklariyle oynayan çocuk gibi, habersiz ve masum görünebilir miydik?..

On dördüncü madde:

Caizecilik…

-(Gök Gürültüsü) isimli bir mecmua çıkarmak istiyorum! Nasıl ismi?

-Ne olacağını belli ediyor! Satabileceğini umuyor musun?

-Her sayıdan filân yer 300, falan yer de 500 tane alacak… Filân, filân, filân yerlerden de sayı başına 200 liralık ilân… Masrafım zaten 200 lira… Tek nüsha satmasam bile (abone)ler kârım… Bazı yerlerin, açıktan senelik yardım tahsisatı da cabası… Ayda 1000 lira gelire para demiyeceğim!

Gerçekten ayda 1000 lira gelire para demiyecek olan yukarıdaki hesap, bu işin yırtık esnafı, aşağılık bir zümreye aittir. Fakat işin zâhirde masum heveskârları da, filân yerin 300 ve falan yerin 500 (abone)sinden müstağni bir kıymet ve revac cevherine güvenebilmiş değildirler. Türkçesi caizecilik… En iddialı, en küstah isimler altında, edebiyat ve fikriyat dedikleri bomboş kadronun, mevhum, fakat mücerred itibar çığırtkanlığını yaparak koparılan mangır…

Parayı isteyen de, veren de, bu itibara ne nisbette liyakat gösterildiği üzerinde en küçük bir nefs muhasebesi yaspmaz. Biri, burnunu yere sürtmüş bir korkuluk tavriyle isterken, öbürü, bu vaziyeti kabûl eden bir ağa sıfatiyle toka eder. Böylece halis edebiyat ve fikriyatın, ne hakikî satış ve piyasa kıymeti kalır, ne de kendisi; yani eser ve tesir kıymeti… Ve caizecilik yoliyle, alanın da, verenin de elbirliği sayesinde, edebiyat ve fikriyat adına, edebiyat ve fikriyatın köküne kibrit suyu dökülmüş olur.

On beşinci madde:

Dalkavukluk…

-Tıflı, bugün canım sıkılıyor!

-Niçin paşam?

-Dünyanın döndüğü hakikati canımı sıkıyor!

-Emredin bu hakikati değiştirsinler ve kitaplara ona göre yazsınlar! Dünya bugünden itibaren dönmesin!

Şarka ait, Şarkin tefessüh devrine ait eski bir sıfat… Hattâ Şarklı, Avrupalının tepesinden bakan zekâsiyle, bu tipi, menfi tarafindan korkunç zarafetlere kadar götürmüştür:

“Mümkün ola padişahım belki derya tutuşa”

Fakat onlar, bugünün dalkavukları değil; bugünküler, âşâr tahsildarları derecesinde kaba, kefen soyucuları derecesinde kalbsizdir.

Görünmez kudretin himayeisndeki zavallılara karşı en sert ve huşunetli bir ahlâkın mümessilleri, herhangi bir kuvvetliye rast gelince, en sert inkıbazdan en yumuşak ishale, yani zalimlikten dalkavukluğa geçerler.

Dalkavuk bir nevi uyuz kaşıyıcısıdır. O kaşır; ve sırtı kaşınanın yüzü, tatlı bir gevşeklikle sarkar. Eski dalkavuk, bunu, gayet hünerli, ve girift âletlerle, göze görünmeyerek yapar, böylece efendisinin kaşınan uzuvlarını ve kaşınma ayıbını gizleyebilirdi. Bugün hem bu uzuvlar meydanda, hem de fiil açıktadır.

Saygı ve bağlılıkla bu işi nasıl birbirine karıştırabiliriz? Birinde aşk ve fedakârlık vardır, öbüründe korku ve tamah…

Bunlardan biri, sonsuz, kurtarıcı, aydınlık, ölmez gibi sıfatları, kalbinde, o sıfatların kaynağı olan isme bağlarken; öbürü, yalnız dilinde, geçiciye sonsuz, batırana kurtarıcı, karanlığa aydınlık, lâşeye ölmez vasfını yakıştırır.

Daha birçoğu var ya; hatırıma bir madde daha geldi:

Fikir hafiyeliği…

Günün takip modası kimin ve neyin üzerindeyse, fikir hafiyesinin gözü, yalnız isim ve kabuk tarafından, o istikamettedir. Bir adam, bir sohbet, bir yazı, bir mecmua, bir gazete, hülâsa bir fikir ve temayül hakkında, alâkalı farzettiği, adamı olduğu iş va makam sahiplerine haberler götürür, seciyeler çizer, tefsirler yapar, teşhisler koyar.

Veyl, fikir hafiyesinin çizdiği dünyayı hakikî dünya diye kabul edecek iş ve makam sahibine!

Devrimiz, gûya ruh ve vicdan mezhepleri olarak (izm) ve (ist) edatlarının her cepheden ve her türlü havailik ve kalpazanlık tezahürlerine mihraktır.

(Komünizm-komünist), (Faşizm-faşist), (Anarşizm-anarşist), (Klerikalizm-klerikalist), (Rasizm-rasist) filân, falan…

Bütün bu ocakların mensupları, nisbet iddia ettikleri şeyin iç yüzüne ait hiçbir şey bilmeye dursun; fikir hafiyesi, günün modasına göre birkaç isimden ve onların telâffuz şeklinden başka hiçbir şey bilmez; ve zaten fazla bir şey bilip bilmediği meçhûl olan iş ve makam sahibine haber götürür:

-Bu adam (komünist)tir! Şu yazı (klerikalist)!.. O, (faşist) bir gazete!.. Filân, etrafına (anarşist)lik yayıyor! Falanın gayesi, (raşist)lik!..

Bunlardan hiçbirinin, hakikatte kendilerinden ve ne olduklarından haberleri yokken, fikir hafiyesinin de meselâ “Galata kulesi” diye haber verdiği hakikatte “bostan kuvusu”; “Kıbrıs adası” diye işaret ettiği, hakikatte “Van gölü”; “lüfer oltası” diye göze soktuğu, hakikatte “şeytan uçurtması”dır.

Veyl, fikir hafiyesinin çizdiği harita üzerinde hareket emri verecek iş ve makam sahibine!”

(Tanrı Kulundan Dinlediklerim, Büyük Doğu Yayınları, 9. baskı / s. 76-93)

Fikir Öfkesi

FİKİR ÖFKESİ

İnsan başını sıçan kafasından ayıran tek hassa… Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir!

Kollarımız, kuvveti nasıl sinir cümlemizde bulursa, herhangi bir dünya görüşü de, sinir cümlesini fikir öfkesinde ele geçirir. Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir. Zihin onun sayesinde dinamizmaya kavuşur, yıldırımlaşır, kudrete erer, cansız bir ölçü kalıbı olmaktan kurtulur. Tek kelimeyle fikir öfkesi, kıymet hükümlerimizin hamle ve irade kaynağı… Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda, kalabalıkta veya tenhada, ikide bir ötmekten başka hikmeti olmayan aptal bir guguklu saattir.

Fakat öfkesiz fikir ne kadar acıklı bir manzaraysa, fikirsiz öfke de o nisbette merhamete lâyık bir levha… Ruhî teessürlerini herhangi bir görüş sistemine irca edemeden, rasgele bağıran çağıran, kıran döken, tepinen dövünen bünyelere, haklı olarak hasta der, geçeriz.
Harikulâde muvazene, öfkesiz fikirle fikirsiz öfkenin arasında yerini bulan, müşterek bir akıl ve sinir nakiliyetinde…

Bazı kalemlerdeki öfke edası bir takım hantal mizaçların hoşuna gitmiyor. Onlar, ifadede itidal, ruhta rükûdet taraflısı… Böylelerine acımak lâzım. Zira onlar, görülmesi kolay olan öfkeyi görüyorlar da, görülmesi kolay olmayan fikri görmüyorlar. Böylelerine, suyu içilip tanesi bırakılan hoşaf misalini mi hatırlatmalı?…

(5 Mayıs 1944)

(Çerçeve 1, Büyük Doğu Yayınları, 3. Baskı / s. 122-123)

Genç Adam Düşün!

GENÇ ADAM, DÜŞÜN!

Genç adam düşün! Evvelâ insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün! Senin yaşadığın devirde insanların meşin toptan birer kafa taşıdığını ve bu topu dolduran havanın en basit fikri bile kavurup kül edici bir (antiseptik) olduğunu düşün! (Antiseptik) diyorum; zira devrimizin kıymet ölçüsünde sâf ve gerçek fikir mikroptur.

Filozof:

“- Madem ki, düşünüyorum, öyleyse varım!”

Der.

Bizim de:

- Madem ki yokuz; öyleyse düşünemiyoruz!

Dememiz mi lâzım?

Aziz varlığın aciz aynası fikir…

Genç adam düşün! Seni bozmak için evvelâ sende mücerret fikir istidadını, yani varlık şiarını körletmekle işe giriştiler. Bunu düşün!

Hiç, tavuğun suya dalıp balık avladığına, güvercinin kedilerin ağzından fare çaldığına dair ilmî bir vesika haberi duyulmuş mudur?

Fakat, ey genç adam, senin için, seni kandırmak ve hakikate yüzde yüz zıt bir şeye inandırmak için sahte ilim yapılmıştır.

Bunu düşün!

Amerikanın bilmem hangi limanını görmemiş olan bir gemi süvarisi, oranın varlığını ilmen, ilmî tevatür beyyinesiyle bilir ve harita üzerindeki hesapla oraya, dilediği fener istikametinden varır. Ya böyle bir yer mevcut değilse diye düşünebilir mi?

Düşün genç adam, düşün ki, işte buna benzer bir saçmalık eseri olarak senin için yalancı tarih kitapları ve menkıbeler düzülmüş ve senin, mazur olarak, bunlara inanman sağlanmıştır. Çünkü senin, ilme ve tarihe itimadın vardır.

Bu an’ane ve taktik, Meşrutiyet inkılâbından başlar ve CHP şakavet çığırında bütün zalimliğiyle sürüp gider. Bu taktiği arka plânda idare eden de Yahudilik erkân-ı harbiyesidir.

Bu taktik, sana, bütün gerçek kahramanlarını unutturup , sahtelerini; Garp emperyalizmasına, kozmopolitliğe, Yahudiliğe yardımcı tipleri mefkûreleştirmen için yaman bir İsrailoğlu tertibidir. İlk masonlardan, küçük çapta münevver örneği Avrupa hayranlarından Mithat Paşa, Namık Kemal gibi tipler, asıllarında cüce, her bakımdan değersiz ve zararlı hüviyet ve şahsiyetlerine rağmen, işte bu taktiğin ortaya attığı ve pompalayıp şişirdiği, kursaktan mamul dev heykelleridir. Daha neler ve neler?

Genç adam, sen hep düşün! Düşün ki, sana sürdürdükleri bu kaba ve nefsâni hayatın ötesine, varlık sebebine, hakikatlerin hakikatine ait bütün telkinler, senden cüzzam illeti gibi kaçırılmış ve sana lâşe gibi iğrenç gösterilmiştir. İnsanoğlunun biricik meselesi olan sonsuzluk iştiyakı ve yaşanmaya değer hayatın hesabı etrafındaki insanlar sahtekârsa, şenaatlerini, dürüstse ulviliklerini tesbit, fikir namusunun en küçük şartıyken, bunları topyekûn reddeden ve yerine hiçbir şey getirmeyen bir devrin manasını düşün!

Genç adam; hazmî ve tenasülî cihazlarının üstünde yaşayan ve hakkını bekleyen dimağî cihazına nafakasını ver; ve artık seni adamakıllı ürpertmeye başlaması gereken bir şafağın ilk söküntüsünde senden neler beklediğimizi kendi kendine tasarla!

Düşün!

16.10.1959

(Başmakalelerim 2, Büyük Doğu Yayınları, 1. baskı / 276-277-278)

Gençliğe Hitabe

GENÇLİĞE HİTABE

(1975′de, M.T.T.B.’nin tertiplediği Millî Gençlik Gecesi’nde…)

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…

«Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!» şuurunda bir gençlik…

Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını Allahın, Kur’ân’ında «belhüm adal» dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helak edici tam dört devre bulunduğunu gören… Bu devreleri, yükseltici aşk, Çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi… Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik…

Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün «dikey»leri «yatay» hale getirecek bir nida kopararak «mukaddes emaneti ne yaptınız?» diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik…
Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik…

Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında «Hakimiyet Hakkındır» düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik…

Emekçiye “Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!” ; Kapitaliste ise “Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!” ihtarını edecek… Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik…
Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan ve bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, Türk’ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik…

“Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dâva ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik…

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik…

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik…

Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi, ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmişesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek destanlık bir meydan savaşı içinde ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik…

Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara “siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başınıza gelmezdi!” diyecek ve gerçek müslümanlığın “ne idüğü”nü ve “nasıl”ını gösterecek bir gençlik…

Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin alemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O’ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, sarınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik…

Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım.

Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır!

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!…

Allah’ın selâmı üzerine olsun…

(Hitabeler, Büyük Doğu Yayınları, 8. Baskı / s. 235-238)

Gençlik

GENÇLİK

· İslâm inkılâbının, ruhunu dökeceği kalıp gençliktir.

· İslâm inkılâbının ruh ve fikir muhtevası, kâinatı kavuracak bir hareket şiddetiyle, erimiş bir maden gibi bu kalıba dökülecek ve şahsî temsil kadrosu olarak, o ka-lıpta her şekline kavuşacaktır.

· Gençlik kalıbını, en ince girintileri ve çıkıntılariyle oymak ve dâvayı yüzde yüz gençlik işi haline getirmek, İslâm inkılâbının, ameliye sahasında başlıca çilesidir.

· Ne bugünkü murakabesiz. rehbersiz, gayesiz ve şahsen mesuliyetsiz gençlik; ne dünkü çürümüş ve kokmuş, şaşırmış ve ihtilâca düşmüş nesiller; ne de evvelki günkü, aşksız ve vecdsiz, ruhsuz ve heyecansız, sadece kitapların ve mevzuların başlıklarına takılı ve kakılı softacıklar nesli., İslâm inkılâbını kadrolaştırmaya memur gençlik, Sahabiler ve onların gerçek bağlılarından başka kendisine hiçbir ruhî örnek kabul etmiyecek; ye bu ruhu, baştan başa yepyeni, fakat aslına uygun olarak, nefsinde ve dünyada maddeye nakşedecekir.

· Allanın, güzel isimleri arasında «Ganî» adiyle tecellisinden harikulade bir hikmet ifadesi olarak, 4 asırdan beri yeryüzünde ve devletler, hükümetler, cemiyetler, topluluklar plânında, İslâmî temsil kadrosu bütün nurunu kaybetmiş bulunuyor. O gün bugün, sadece bazı şahıslar ve dar zümreler çerçevesinde ışık salan bu nurun, hem mânasını ve hem maddesini topluluk çapında bina etmek ehliyetine malik ortada hiçbir içtimaî örnek mevcut eğildir. Bu örneği, müstakil olarak, işte İslâm inkılâbının erimiş bir maden gibi ruhuna dökeceği yeni gençlik kalıbı billûrlaştıracaktır.

· Bu gençlik, annesine, babasına, dedesine, ninesine ye geride bıraktığı mü’min nesillere, sadece ve kısaca ancak Müslüman (hakikatte Müslümanlığın ateş ve hamlesinden mahrum, klişe ve kelime Müslümanları) oldukları için saygı besleyecek; ve İslâmî temsil kadrosunun bugünkü duruma düşmesinden tarih boyunca bu ölü nesillerden hiçbirisini hiçbir hususta, hiçbir tavır ve edasiyle, hiçbir renk ve çizgisiyle taklit etmiyecektir. Onlar, gerçek ve derin müslüman olamamışlardır.

· Başlıca dövizlerimizden biridir ki, umumiyet ifadesiyle (hususiyet ifadesiyle değil) bugünün bütün İslâm diyarlarındaki, hem mânaları ve hem maddeleri geçkin pörsük örnekler, bize, aks-i dâvamızı temsil edenlerden bel ki daha uzaktır, ve onlarda kendilerine benzemek, bakımından tasavvur edilebilecek hiçbir hayır kalmamıştır.

· Ancak İlâhî bir nefha halinde ve tepeden inme bir intikalle, yeni gençlik kalıbının içine, Kâinat Mefahirinin ve O’na eksiksiz ve fazlasız bağlanmış olanların ruhaniyet âleminden düşecek bir yıldırımdır ki, İslâm inkılâbının özlediği gençliği birdenbire alevler içinde belirtecek; ve artık her şeyi bu gençlik örnekleştirecek ve temelleştirecektir.

· 40 yıllık yırtınış ve didinişlerimizle, böyle bir gençlige maya tutturabildiğimizi sanıyoruz.

· Bu gençlik, her ferdîyle mutlaka, sağındakini, solundakinî, önündekini ve arkasındakinî yakan «otomobil: zatiyle hareket halinde» bir teaddî, hamle ve hareket ateşi olacak; ve değdiği her şeyi, kendisine, ateşe döndürecektir.

· Bu gençlik ruhta en ileri ve maddede en güzel vücuda sahip ve bu gayenin en girift hesabına malik olacaktır.

· Safha safha bütün dünyanın tarih ve oluş çilesini çekmek, cihanı bütün kıtalarına şamil tarihî roller ve encamlar içinde murakabe etmek, nefsine ve millî tarihine edilen ihanetleri, gizli parmak izlerine kadar belirtmek, bütün putları devirip bütün gerçek âlemleri yerli yerine ve tam hakikatiyle oturtmak, bu gençliğin en asıl nefs muhasebesine bağlı ana fârikasıdır.

· Bu gençlik, basit ve ahmak bir evlilik – sonralık hesabiyle sadece keleş kemmiyet imtiyazını ve bu imtiyazın mankafa korkuluğunu değil, ezele doğru bitmez ve ebede doğru tükenmez «yeni» ve «doğru»nun keyfiyet muhafızlığını temsil edecektir.

· Bu gençlik, bütün muaşeret şekillerinden, maddî ve manevî bütün tavr ve edalarda, ahlâkta, edepte, ha yâda, hicapta, saffette, ölçülü heyecanda, hakikî vecd ve aşkta ve bütün bunlara rağmen en yırtıcı hamle ve kareketlerde semavî bir zuhur denecek kadar muhteşem ve Muazzam bir tecelliye, en harikulade renkler ve çizgilerle dekorluk edecektir.

· Pantolonun ütüsünden, serpuşunun biçimine kadar yepyeni, malûm örnekler içinde benzersiz ve tamamen aslî bir dünya görüşü, bir şahsiyet ve hakikat murakabesi getirecek olan öyle bir gençlik ki, onu, ne bütün merhaleleri ve sınıflariyle küfür ve delâlet kutuplarının eski ve yeni vereseleri ne de Âlemlerin Nuru’ndan, Sahabelerinden ve gerçek bağlılarından başka hiçbir ata soyu tanıyamayacak; eski ve yeni Müslümanlar ona hayranlıkla bakıp sadece «ha, işte Müslümanlık buymuş!» diyeceklerdir.

· Evet; birdenbire açılan göklerin kapaklarından paraşütle atlamış, ayrı ve esîrî bir dünyanın insanları halinde topraklarımıza inecek bir gençlik!., ݺte hayal ve rüya ufkunda, İslâm inkılâbının muhtaç olduğu gençliğe ana vasıflariyle kısa bir bakış!

(İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 16. baskı / s.231-232-233-234)

Gençlik Ve Üniversite

GENÇLİK VE ÜNİVERSİTE

Yeniçeri ruhunun, 1960 gece baskını hareketinden sonra yol bulduğu en korkunç sirayet sahası üniversite olmuştur.

Dâvaya, kısa bir tarih ve hâl muhasebesiyle girmeliyiz:

Tarihimiz boyunca geçirdiğimiz nâzik safhalar ve ölüm-dirim merhaleleri arasında bugünkü kadar tehlikelisi, cana kıyıcı bir mâna taşıyanı görülmemiştir. Ne Tanzimat sonrası “Hasta Adam” çığrı, ne Birinci Dünya Savaşını takip edici tasfiye geçidi, ne de ikinci Cihan Harbindeki ruhî ve iktisadî çöküş hengâmesi, ne birşey…

Bugün, ortada, bizi dışarıdan toslayan veya zoru altında kıvrandıran hiçbir müessir yokken, topyekûn geçmişin top-yekûn hesap gününe çatmış gibi bir hâl içindeyiz. Yanıp kül olmuş, fakat şeklini kaybetmemiş, bir anda dağılarak havada savrulması için de en küçük rüzgârın kâfi geleceği bir maddeyi andırıyor halimiz.

Tam ifadesini Tanzimatta bulan, o günden bu yana da devre devre gelişen iç çöküşümüz, madde âleminde kurtarılmış bir istiklâl rivayet ve tesellisinden sonra, ruh planında baş döndürücü bir uçurum derinliği kaydetti ve kansız hastanın pudra ve düzgünle sıhhatlendirilmesi gibi, hep madde süsleri altında gizlenmek istendi, ikinci Cihan harbine kadar fazla göze batmayan bu hâl, Tanzimattan tam bir asır sonra. 1939′dan ileriye, İkinci Cihan Harbi içinde ve ötesinde açıkça su yüzüne ve deri üstüne çıkmaya başlamış, Demokrat Parti iktidarı boyunca birtakım köksüz madde imârlariyle maskelenme ve galvanizlenmesine rağmen büsbütün azmış hatta doğrudan doğruya mâhud iktidara ait bir sorumluluk belirtmezken asıl sorumluların kendi günahlarını bu iktidarda göstermeleri neticesinde, bir de, gece baskınından ibaret, fikirsiz ihtilâle zemin açmıştır. Neden davacı olduğunu bilmeyen ve marazı öz köklerine kadar ulaştıramayan fikirsiz ihtilâl, günahın aslî sahipleri hesabına çalıştığından habersiz, arızî temsilcilerini suçlamak gibi bir abes içinde, mevcut sahte muvazeneyi allak bullak edince bütün iç yaralar patlak vermiş ve açılan rahnelerden sosyalizma züppeliği altında komünizma tahrikçiliği, her türlü iman ve nizam düşmanlığı, korkunç bir güvensizlik ve şüphecilik, misilsiz bir hayvanlık ve şehevüik, efsanelerde bulunmaz bir çıkarcılık ve suistimâlcilik, bütün mafsal noktalarından kopuculuk ve bölünücülük, topyekûn içtimaî dertlere ve meselelere sırt çevirmiş ve yalnız satış kaygısına bağlı bir gazetecilik, hastanın başı etrafındaki sinekler gibi, dava dışı ve sadece günübirlik ihtiras hesaplarından anlar bir particilik, nihayet herşeyi ve her şüpheyi kapayıcı veba salgını çapında bir ahlâksızlık, birbiri peşinden sökün edip cemiyet meydanına dökülmüştür.

İhtilâlin deştiği bumbardan akan şeyler.

Bu gelen şey, gizli bunalımı “vur patlasın, çal oynasın!” ruhiyatında arayan bir nevi Hippi adam; ve tenasül âleti hizasına kadar kaldırılmış mini – etek şeklindedir; ve artık (Agora) dedikleri cemiyet meydanında bütün mânevi müeyyidelerin iflâsa gittiğinden, ruhî bağların lif lif çürüyüp döküldüğünden ve kâbuslarda rastlanmaz bir (anarşi)ye yol açıldığından habersizdir.

Bu hâlin müşahhas planda en canhıraş tesir meydanı da üniversitelerimiz….

Üniversitelerimiz, 130 yıldan beri murakabesiz gelişen ve genç adamın ruhunu boş bırakışımızın irtiaş, ihtilâç ve ihtilâl sahası olmuştur bugün…

İlk defa, “Büyük” sıfatlı sahte kahraman Mustafa Reşid Paşa’nın “Darülfünun” ismiyle Ayasofya Camii meydanına dikmeye çalıştığı ve binasından hocasına, kitabından talebesine kadar uzun süre hiçbir unsurunu bulamadığı üniversite, 130 yıllık hayatı ve hele son yarım ve bilhassa çeyrek asırlık, kemiyet hamaratlıklarına rağmen keyfiyette namütenahi düşük ve yüzdeyüz sukut haliyle, devrimler boyu bir türlü olmayışımızın ve nihayet son buhran ve patlak verme noktasına varıp çatışımızın sembolü olmuştur bugün…

Aşk ve san’at devrine ait örnekleriyle büyük İslâmî dâva kültürünün muhteşem yatağı medreseleri ışıldatan, alınları ilim, fikir, eser çilesiyle nurlu hocalara karşılık bugünün bir nevi ve bir sınıf profesörü her türlü nefs muhasebesinden yoksun esersiz, fikirsiz, imansız, üstelik herhangi bir zor veya menfaat karşısında ilim ve hakikat kıyıcısı, zalim ve engizitör hüviyetindendir; ve bu zalim engizitörün, ilim ve hakikat namusunda kız talebesinin ırzına kadar tasallut edemeyeceği hiçbir aziz varlık mevcut değildir.

Bugün, müsbet ve menfi elektrik kutupları halinde, gençliğin, sağ ve sol isimli iki kampa ayrılmış olduğu besbelli değil midir? İşte bu gençlik, her iki kutbiyle, bu tip profesörü mekân teşkil eden sözde ilim ocağının ders, kitap, program, öğretim sistemi, yetiştirme metodu, imtihan ve takdir ölçüsü her noktasına itimadını kaybetmiş ve onlardan ayrı olarak yine bu tip profesörlere bağlı hiç bir gençlik sınıfı kalmamıştır.

Ya nerede, zehirli Halk Partisi ikliminin ve niyet kuşu puslasından daha fakir 6 ok ideolocya taslağının bir zamanlar zorla türetmeğe çalıştığı ilkeci, ülkücü, tek kelimeyle devrimci ve ilerici gençlik?..

Onların sesi çıkmamaktadır, zira onlar da sezmiş bulunmaktadır ki, kendilerine hazmî ve tenasülî cihazlarını tatmin etme yolundan başka hiçbir şey vermeyen ve dimağî – ruhî cihaz ufuklarını tiyatro perdeleri gibi devşirip genç adamın gözleri önünden kaldıran rejim asıl mânâsını, işte bizzat ve bilfiil yetiştirdiği bu tip profesörde tecelli ettirmiş olarak 1960 – 70 Türkiyesinde müthiş bir iflâs ilan etmekte, onun hokkabaz (prosede)lerinden ibaret oyunları artık yutulmaz hâle gelmiş ve meydan dava sahiplerine kalmış bulunmaktadır.

İslâm veya komünizma!!!

(Şekspir)in:

“-Olmak mı olmamak mı; işte bütün mesele…”

Ölçüsüne eş, biri hayat, öbürü ölümün iki gerçek sistemi olan bu ikiden birine kalmıştır dünyamız.. Fakat herhalde başıboşluk ve sahte teselliler işportacılığına değil!..

Büyük hesap da bu iki kutup arasında görülecek ve mekke fethinde putlar devrilirken:

“-Hak geldi ve bâtıl gitti!”

Hikmeti, yalnız bu iki kutup arasındaki nihaî imtihandan doğacaktır.

Hâlimiz ve bu arada üniversitelerimiz, bu aziz vatanı, güneşin doğuşuyle batışı arasında küçük hükümetçilik ve gününü gün etme siyasetiyle ve basit madde ıslâhlariyle değil, ruh kökümüze yapışıcı dev hamlelerle kurtarma borcuna karşı bir ölüm-dirim anı yaşadığımızı ilân ediyor.

Uykusu kaçanlar kıvranırken siz uyuyunuz efendiler!..

Fransızlarca büyük tanınmış bir adamın şöyle bir sözü vardır:

-Eğer hemen değilse ne vakit???

Her sonsuz hikmet gibi bu sözün hakikati bir İslâm büyüğündedir:

-Gafil halk yorgun ve bezgin, bir lâf eder: Yarın gelse de bir iş işlesem!.. Bilmez ki, bugün dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işleye?..

Fert, sınıf, cemiyet ve vatan halinde, başlarımızın üzerinden güneşler doğup batıyor. Ve biz, topyekûn nefslerimize 24 saatlik mühlet bahşetmiş müteselli varlıklar, “Bugün peşin, yarın veresiye…” düsturunu, “Bugün veresiye, yarın peşin!..” tarzında tepelerimize asmış ve yan gelmiş, oturuyoruz! Evet, tepelerimizde güneşler doğup batıyor ve zamanın inkılâpları, doğru başlanmış bir cümleyi daha tamamlamadan yanlış hale getirecek bir hızla akıp gidiyor! Duymuyor ve aldırmıyoruz! Peşin aksuatanın günü bizce bugün değil, yarındır!..

İçtimaî bağların gevşediği, fertlerin yirmi dörder saatlik kısa gün hayatını yaşamağa başladığı hengâmelerdir ki, bu öldürücü ruh haleti her tarafta tüter. Ve insan, hayal meyal sezer gibi olduğu büyük içtimaî muhasebecilik memuriyeti üzerinde, tertiplemekle mükellef olduğu bilançoyu, her gün ertesi gün tamamlamak üzere bir gün ileriye atar, gider. Ve asırlar sonrası yarınlar gelir de, o 24 saat vadeli yarın gelmez.

Biz; günlerden bir gün, Allah’ın içimizde estirdiği deli rüzgârlar sonunda tüyleri diken diken olmuş, etrafına bir göz atar atmaz divâneye dönmüş rahat ve tesellisini kaçırmış, sırtına cemiyetin büyük manevî yükünü almış, uykularını kaybetmiş, 24 saatlik kısa gün kadrosunun cücelerince taşa ve tükrüğe boğulmuş, tımarhanelik mustaripler!.. Evet, evet; tıpkı tımarhanelik mustaripler gibi, kalabalıkların karşısına dikilmek, evlerin kapılarını çalmak, dükkânların kepenklerini vurmak, devlet ve cemiyet rehberlerinin yollarını kesmek, tiyatroda suflör ve kürsüde profesörün omuz başında durmak ve sadece bağırmak çağırmak, tepinmek istiyoruz!

Gençlik bahsi hangi davaya yol açmaz ki, gençliğimizin son ve en feci hortlaması şeklinde kaydettiğimiz bugünün bir sınıf gençliği vesilesiyle en mücerret ölçülere ve kök teşhislere el atmadan hüküm verebilelim…

Hüküm:

Bugünün bir sınıf gençliği, Deli İbrahim devrindekinden daha zaif bir hükümet, Kösem Sultan vezirlerinden daha boş profesörler ve Yedikule surlarını “Venedik Donanması yeni görsün de korksun ve topa tutmasın!” diye badana ettirme tedbirinden daha gülünç bir talim ve terbiye metodu yüzünden zorla Yeniçerileştirilmiştir. Ve bu gençliği, başta mesnetsiz devrim yalanı olmak üzere bütün sahteliklerinden temizlemedikçe ve ona gerçek ruh gıdasını vermedikçe kurtarmanın ve inzibat altına almanın imkânı yoktur.

Komünizma bu yarayı gördüğü ve bu hali bildiği için vaziyeti korkunç ve son derece verimli bir fidelik halinde istismar etmekte, müflis devrim hikâyesine karşı ruh gıdası olmak üzere kendisini ileriye sürmekte ve şimdilik yalnız Yeniçeriliği körüklemektedir. En büyük korkusunu da, ne demokrasi, ne liberalizma, ne ilericilik ve devrimcilik martavalı, sadece derin ve gerçek İslâmiyet temsilcisi yepyeni bir gençlik sınıfına karşı duymaktadır.

Bu yepyeni gençlik sınıfı da, üniversiteyi saran şartlardan duyduğu ıstırap, komünistlerinkinden büyük olduğu halde, o çürümüş müessiseyi solculara karşı korumaya mecbur olmak gibi bir bedbahtlık içinde kıvranmakta. Komünizma, insan ve cemiyeti yokluğa ve “Basübâdelmevt”siz bir ölüme götürse de yine bir sistemdir ve mutlaka bilinmesi lazımdır ki, bir sistemin karşısına üstün ve gerçek bir hayat sistemiyle çıkmadan onu körleştirmenin, kösteklemenin çaresi yoktur. Bu üstün ve gerçek hayat sistemi de, 6 ok gibi gülünç ideolocya reçeteleri bir tarafa, İslâmiyetten başka bir şey olmaz.

Komünizma, dönmüş dolaşmış, nihayet bütün ümit ve taktiğini, tarihi yaramız Yeniçeri ruhunu hortlatmakta bulmuştur.

Dünün Yeniçerisi, sahte tarafından şeriate dayanmış görünüyor, iç ve dış fesatçılar tarafından bu yolda teşvik görüyordu. Bugünün Yeniçerisi de günün ve devrimlerin modası olan küfre ve din hakaretine dayanmış bulunuyor. Bu davada da, Yahudi, Mason, dönme, kozmopolit ve her türlü Türk düşmanı emperyalist, birlik halinde…

Beş asırdır bir türlü kaldırılamayan Yeniçeriliğin köküne kibrit suyu dökmek için tek çare olarak Mareşal Fevzi Çakmak’a verdiğim şu cevabı hatırlıyorum: – Nasıl çivi çiviyi sökerse, Yeniçeriliği kökünden bozmak için de, bir kerecik Yeniçeri olmaktan başka çare yoktur. Fakat imân, ahlak, fikir ve adalet sahibi bir Yeniçeri…

(Yeniçeri, Büyük Doğu Yayınları)

Geri-İleri

GERİ-İLERİ

Bu profesörler bize çağdışı derler!.. O noktayı atlamıştım, şimdi geldi hatırıma… «Çağ dışı !» dedi ve sanki halletti, bitti. Bizi tavuk kümesi gibi bir kümese soktu, aklınca… Bu adamlara evvelâ sormak lâzım: Ya çağ nedir? Sen çağımızı tanıyor musun ? Çağımız nedir? Nerelerden geliyor?.. Çağ, senin için bir televizyon seyretmektir, bir bilmem nedir, bir şudur, bir budur, filân… Sen çağın buhranını biliyor musun? Bugün, bu çağ felsefesinin (angs-filozofi) diye anıldığından haberin var mı?.. (Rosenberg)i okudun mu?.. (Haydeger)den malumatın var mı? (Eksistansiyalist)leri biliyor musun? (Blondel)i okudun mu? Ya makinenin insanları nereye götürdüğünü?.. Bir gün elektronik beynin çıkıp da senin beynini deleceğini biliyor musun?.. Biz senin ne gözünle, ne dürbününle takip edemeyeceğin kadar ileri bir âlemdeyiz!.. Sen ona, tabiî, arkandaki gözle bakınca, geri diyorsun!..

(Hesaplaşma, Büyük Doğu Yayınları, 7. baskı / s.45)

Görünmeyen Genç

GÖRÜNMEYEN GENÇ

• Ortada görünmeyen bir genç var… Şu veya bu vilâyet lisesini tamamladıktan sonra, üzerinde acemi terzi elinden çıkmış soluk ve buruşuk bir caket ve pantolon, çekingen ve kaygılı, yılgın ve kuşkulu, dilsiz ve iddiasız, sokaklardan kırgın kırgın ve hep yere bakarak geçen genç adam…
• Bu genç Adam; ortalıkta görünmeyen bu genç adam, köylüsünden üniversitelisine kadar şu müşterek vasıfların tablosunu çizer:
• Apışmış ve donmuş… Eşya ve hâdiselere hâkim ve menbaından mansabına kadar tezatsız bir oluş çizgisi üzerindeki insanların emniyet hissinden uzak… Yırtık, şirret, arsız mizaçlara yabancı… Hakkın, söylenemez ve konuşulamaz bir şey olduğunu görmekten gelen bir tevekkül içinde.
• Bu genç adama dikkatle baksanız, onu, Firavunun ehramına taş taşıyan bir esir sanırsınız… Halbuki, o “ebâ an Ceddin” bu vatanın sahibidir.
• Bu genç Anadolu genci!..
• Düne kadar bu genç adam, inanılmış bir dâvâ etrafında ve ancak ev sahibine düşen bir çile borcu altında, Viyanadan Yemene kadar bütün taarruz ve müdafaa yollarımızı al kaniyle asfaltlamış, böyleyken hor görülmüş ve değerlendirilmemiş; bugün ise –ne siz sorun, ne ben söyleyeyim- yakasının içinde büzülmüş kalmıştır.
• Bugünün genç adam tipini, dedesi başka, babası başka, mescidi başka, mektebi başka, mahallesi başka, meydanı başka, köyü başka, kasabası başka; kitabı, dergisi, gazetesi başka başka istikametlere çekerken, o, sadece bir bünye sırriyle ayakta kalabilmekte ve bin yıllık Anadolu tarihinin hazin ve değişmez tecellisine bağlı, her şeyi boyuna içine akıtmakta, içinde biriktirmektedir.
• Ortalıkta görünmeyen bu gençtir ki, Türk gencinin hakikî tohumu ve tohumluğudur; ve bütün dâva, cemiyet meydanında onun sâyedar ağacını yetiştirmekten ibarettir.
• Bu genç olma ve oldurulma yolundadır.

(İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 16. baskı / s.556-557)

Gözyaşı

GÖZYAŞI

Gözyaşını kaybeden, gözlerine biber doldursa yeri…
İsrailoğullarından biri Allaha hitap ediyor:
- Yarabbi, ben ne günahlar işledim ve sen bana onların cezasını vermedin!
Allah onun peygamberine vahyediyor:
- Git ona de ki, ben kendisine cezaların en büyüğünü verdim ama, farkında değil… Ondan gözyaşı ve duayı kaldırdım!
Herkesin kahkahadan hoplayacağı, zıplayacağı sözde saadet şartları içinde, beni bulutlar dolusu göz yaşı nasibine kavuştur, Allahım!
Ağlayabilmek için ille yılanlı kuyuya düşmek mi lâzım?… Asıl dünyanın en korkunç bir yılanlı kuyu olduğunu anlamak yetmez mi?

(Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yayınları)

Gözyaşı Ve Dua

GÖZYAŞI VE DUA

Gözyaşı insanda en büyük nimet; lafı da edebiyatı da sefalet mi sefalet… ”Ağladım, ağlıyorum, ağlıyor!” demekten başka sözü olmayan, gözyaşlarına dereleri, yağmurları, çağlayanları misal gösteren küçük hissilerden iğrenirim. Ne büyük şeymiş o gözyaşı ki, ucuz edebiyata ve katibane ifadelere düşürülünce, tükürük altında pıhtılaşmış bir cıva damlası gibi muazzam keyfiyetini kaybediveriyor. Dile gelmez şartların ifadesi olan gözyaşı, bu şartlardan uzak nakil tekerlemeleri içinde hemen ölüp gidiyor.
Gözyaşı bir keyfiyettir; sırf keyfiyeti yakalayamamak öfkesi içinde, ona ve kendime hakaret ihtiyaciyle bir kemiyet ölçüsüne başvurayım mı?… Eski Roma’da da, küçük minicik ağlama şişeleri varmış… İşte 353 gündür hapishanedeyim; bu şişelerden tam 353 tanesini doldurdum. Böyle mi diyeyim? Kısaca ve sadece her gün sabahtan akşama kadar ağladım desem nasıl olur? O kadar çirkin olur ki, 353 şişenin mevcudu bir anda buhar olup gider ve şişeler çatlar.
Ben ağlamadım; ağlamanın nerelerden başlayıp nerelere kadar uzandığını gören bir adam olarak, işporta malı cam boncuklarla radyum kristallerini nasıl tartabilirim?Ben ağlamadım; hiçbir gözün işlemediği ve ilahi nazarın bütün azametiyle huzmeleştiği köşelerde, tenhalarda, yorgan altında, masa üstünde göl olur gibi haller geçirdim. Mazgalvari bir cami penceresinde süzülen bir ışık sütunu altında, ruhumdaki dipsiz okyanusun, en uzak damlasına kadar gözlerime abandığını duydum. Bu ağlamak mıdır?
Ben ağlamadım; 353 gün, helaya giderken heladan çıkarken, yıkanırken, giyinirken, yemek yerken, okurken yazarken konuşurken, yalnız bu okyanusun, gözlerimi birer şişe mantarı gibi dışarıya fırlatıp atmaması ve yerlere dökülmeye başlamaması için çabaladım. Hele namaz kılarken, hele namaz kılarken… Ne müthiş bir tarla haline gelmiştim. Uçsuz bucaksız gözyaşı tarlası… Mahsulünü biçtikçe her başağın altından bitiyor ve bu bin başaktan her biri bin başak olmaya gidiyordu. ”Bereket“ mefhumunun sırrı üzerinde çok düşünmüş bir insanım amma, ben böyle bereketi madde mikyası üzerinde hayal etmeye zorlanmaktansa, akla böyle bir yük binip binmeyeceğini hesaba mecbur olmaktansa, peşinen aklımı kaybetmeye razı olabilirdim. Fakat kabul ettiklerimizle etmediklerimizi bize soran mı var? ”Aklımı veririm de yine kabul etmem!” dediğimi, aklım başımda olarak kabul ettim. Ve yalnız gözyaşı döktüm. İnsan gözünün olmadığı her yerde ve her an ağladım. Nihayet hiçbir vesile kalmayınca o anda ve o yerde kimsecikler bulunmaması, derhal çenemin buruşmasına ve gözlerime yaş hücum etmesine kafi vesile oldu. Madem ki seni gören yok, hadi başla ağlamaya!.. İşte biri geliyor hemen ağlamanı kes ve gözlerini sil… Geçti, gitti ve seni görmedi devam!..
Zevcemden aldığım bütün mektuplar, ara sıra açıp bazı anılarımı kaydettiğim bir ”ilm-i hal” kitabı, hep etrafı çizilmiş, tarihi atılmış ve zamanı dondurulmuş gözyaşı daireleriyle kaplı… Bana artık “Allah “ demeyin, ”Peygamber” demeyin, ”vicdan ve merhamet” demeyin, ”evin ve çocukların” demeyin, o türlü ağlamaya başlarım ki, bana deli dersiniz! Evladcığım Mehmed’in yüzü ise büyük, büyük tükenmez gözyaşı okyanusunun, küçük bir hamamtası içinde başıma devrilmesi için kafidir.
Allahım; sana, senin için, hikmetlerin için ağlayan kulunun, arada bir çocuğunun yüzüne muhtaç olmasını affet!.. Affet Allahım; benim ibadetim de kusurludur. Her halim riya ve her anım kusur… Ben kul olarak ne kadar yükselsem hep böyle kalacağım!.. Ve Sen affedeceksin!.. Onun için değil midir ki, ”Rahmetim her şeyi geçti!” buyurdun?..
Sıra duaya mı geldi?.. O insanın biricik sesi, biricik vücut hikmeti , biricik varlık temeli… O şiirin de fikrin de ilmin de hikmetin de yüksele yüksele erişebileceği ve yalnız kendisinden ibaret kalacağı tek zeveban noktası…
Bir şimşekle lisanın bütün nisbetlerini feza boyunda bir kağıda döken fırlayışlarla ettiğim duaların hesabını nasıl vereyim?Onları parça parça, zira çok yerde gördünüz.
Kalbim ve ellerim karıncalanarak, benden çıkıp ta Arşa yükselmek ve oraya takılmak isteyen incecik ruh ipliklerini görür gibi oluyor ve haşyetle mırıldanıyorum:
“Allahım; sen kabul etmiyeceğin duayı ettirmezsin! Allahım sen sevmediğin kulunu bu dehşetlere düşürmez, bu türlü ağlatmazsın! Allahım Kelamın üstündeyim ve onu aramızda yabancı bir perde gibi görüyorum!
Allahım; boğulmak, yıkılmak, berhava olmak üzereyim!.. Allahım, güzel Allahım!.. Sen hiçbir nefse takatından fazla yük yüklemezsin!.. Beni ensemden bir kedi yavrusu gibi tut ve kaldır! Beni bu imtihandan muzaffer çıkar! Ey güzelliğin, iyiliğin, merhametin, kudretin yaratıcısı Allahım!.. Bilen sensin, sen bilirsin Allahım…”

(Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yayınları, 10. Baskı / s. 258-261)

Günah Ve Ayıplayanlar – Ayıplananlar

GÜNAH

Günah, Allaha giden dosdoğru yolun engelleri ve saptırıcı kollarıdır. Onun içindir ki, günahı, Allaha ermenin mânileri bilmek ve onlarla mücadele nefse ne kadar ağır gelirse gelsin, mukavemetten en derin disiplin zevkini almak lâzımdır. Günah, bu gözle görülecek olursa, mukavemeti nefse acı gelen bir şey olmaktan çıkar ve onları tek tek bilmek, düşman ordusunu unsur unsur tanımak gibi zevkli bir anlayışa döner. Günahların “niçin, neden, nasıl, olmasa olmaz mıydı?” gibi nefs acısı belirten istifhamlara tahammülü yoktur. Günahı, nefsce sevilen bir şeyden mahrumluk acısına tahammül cephesiyle değil de, Allahın emirlerine uyma tadına bağlayabilene ve bu tadın üstüne tad tanımayana ne mutlu!..

Günümüzde müslümanlarının, sahilsiz bir derya gibi içinde çırpındığı en büyük günah, fiilî olmaktan ziyade kalbidir; ve belki her fiilî günahtan beter olarak İslâm ahlâkına bîgânelikte toplanmaktadır.
Tecessüs, kıskançlık, birbirini kınama, kendi nefs kozasına kapanış, içtimaî dayanışmadan, namazdaki saf dışı tüm yoksunluk, filân, falan…

Böylelerinin kıldığı namazı bir elektronik beyin de kılar; fakat kalblerini maymunlar bile kabul etmez.

Bu dâvada ortaya atılan, evini, barkını, çoluk çocuğunu, hattâ hayatını rizikoya sokmuş olan insanlara karşı, paltosunu bile tehlikeye atmaksızın, (bunca göz kamaştırıcı bir ulviyete imkân tanımamalarından mıdır, nedir?) ille ayıp arama gayreti güdenlerin, sonra da bu ayıp aramayı haklı çıkaran kahraman taslaklarının hesabını Allah görecektir.

Biz bu ahlâk üzere gittikçe sürüngenlikten kurtulamayız; ve işte böyle, maskara devrimbazların esiri kalırız.

9 Nisan 1978

AYIPLAYANLAR – AYIPLANANLAR

Dünkü yazımda şimdiki müslümanların veya müslüman geçinenlerin, fiilî günahtan kaçınırken ne müthiş kalbî günahlara yol verdiğini anlatmaya çalıştım ve 40 milyonluk bir kitle oluşturduğumuz halde, bu yüzden 40 kişilik bir kuvvetten bile mahrum kaldığımızı belirtmek istedim.

Doğrudur; olanca zaafımız bu ruh yarasından meydana gelmektedir.

Biri çıkıp da bu türlü insanları tenkide kalktı mı, ilk tepki ona yakıştırdıkları ayıpları aramak, bulduklarını milyona çarpmak, bulamadıklarını da uydurmaktır. Bu türlü ayıplananlar, aynı iğrenç ahlâkın dürtüşiyle birbirini de yerin dibine batırmakta hamarattırlar:

- Müslümanları sömürür!

- Almanyada bir (tur) çevirip yüzbin markla döner!

- Milyonlara alınmış arsaları, (mersedes) otomobilleri vardır!

Bütün bunlar doğru kabul edilse, müslümanlık uğrunda çarpışan bir adamın böyle yollara baş vurduğu için mutlaka suçlu bilinmesi; fakat onu suçlu gösterirken “niçin onun var da benim yok?” kabilinden dil uzatanların ise daha az suçlu sanılmaması gerek…

Yani bir hased sâikasiyle değil de, ibret vesilesiyle ve hakikat ifadesiyle edilecek tenkitler başımızın tacı, zorla ayıp arama ve kötülük yakıştırma gayreti de kunduramızın topuğu…

Müslümanlarca bu gibi oyunlara gelinmemesi ve bu dâvada “Allah!” demenin yasak olduğu günlerde şahlanıp hiçbir çıkarla imtihan edilmediği halde her şeyini feda edenlerin seçilebilmesi ne gün gerçekleşecektir?

Arkamızdan gelenlerin, bizim açtığımız iklimden faydalanarak hasada kalkışmaları ve sonra kendi aralarında bu hasadı hasede çevirmeleri ne hazin!..

10 Nisan 1978

(Çerçeve 5, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / S. 49-51)

Hani Ya?

HANİ YA?

Bize, kuru akıllar değil, ulvi divaneler lazım…. hani ya?

Bize, deftere bakıp mantık hesabı çıkaranlar değil, kör defteri ve bön mantığı bir toplayışta dürüp üstün sezişe yapışanlar lazım…. hani ya?

Bize, babasından meccanen devşirdiği iman ruhunu kilitli dolabında ekşitenler ve kokutanlar değil, onu her an ocak üzerinde tutan ve fıkır fıkır kaynatanlar lazım… hani ya?

Bize mafsal yerlerindeki maddi alışkanlıkla kıbleye dönüp, Allah’ın huzurunda iskelet kıvamı halinde duranlar değil, ruh şahlanışı içinde dizilenler lazım…. hani ya?

Bize islam ölçülerinin kerrat cetveli ezbercileri değil, aşk habercileri, rahmet müjdecileri ve sırasında kahır bildiricileri, savaş naracıları lazım….. hani ya?

Bize, ebediliği feda edip, bir kaç yıllık pis ömrü elde tutan açık göz hasisler değil, fani hayatı topyekün gözden çıkarıp, sonsuzluğu arayan gözleri cömertler lazım…. hani ya?

Bize, kötülüğü derece derece eli dili ve kalbiyle önlemek emrine karşı, işi kalbe bırakanlar değil, dili bile az görenler ve elden başka hiç bir çareye inanmayan, güvenmeyenler lazım…. hani ya?

Bize, içi boş ve cilası dökük konserve kutuları halinde marka müslümanları değil, ‘nar-ı beyza’ gibi, içine düşen ve içine düştüğü her şeyi kendisine çeviren, keyfiyet müminleri lazım…. hani ya?

Biz, bonmarşe arslanının gerçek arslana benzediği kadar müslümanız!

11 ARALIK 1966

(Çerçeve 4, Büyük Doğu Yayınları, 2. Baskı / s. 16-17)