İçeriğe git

Foto

Tesettür'e Dair...


Konuda 60 cevap var

#21
Vakıf Ahmet

Vakıf Ahmet

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 630 Mesaj sayısı:
Haklısınız Reyhan abla, izahlarınızı okuyunca hakikati ifşa ettiğiniz aşikar. Teşekkür ederim...
YAKINLIK

Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık;
Anla ki, yok, Allah'tan başkasıyla yakınlık...

(1977)

#22
Metafor

Metafor

    Gayretkâr Üye

  • YüzBaşı
  • 221 Mesaj sayısı:
Keçi sakalı ve Yahudi şapkasıyla masonlara benziyor Kenan Rıfai. Cemanur Sargut da onun için 'Ken’an Rifai yaşayan Kur-an’dır' demiş. Tövbestağfurullah. Bu zihniyet, İslam'a hizmet eden değil, zarar veren bir zihniyet. Başörtüsü nefsinin zoruna gidiyor, hooop, Kuran'da başörtüsü yoktur, edebli giyim vardır diye bir yorum üflüyorlar. Nefslerinin kör ettiği insanlar da bunlara uyup gidiyor. Cemalnur'un tesettür hakkındaki fikri de şöyle: "Bu mânâda farz olan emirler içinde tesettürün, müstakılen yer almadığını biliyoruz. Sadece, namaza ait 12 farz arasında "Setr-i Avret" zikredilir. Bu sebeple de namazda, bu hükme uymamak haramdır. Bu durumda, namaz haricindeki tesettürün, farklı bir değerlendirmeye tâbi tutulması gerekir." (kaynak: http://www.cemaatfor...re-t45530.html)

Allah, bunların şerrinden bizleri muhafaza eylesin. Kenan Rıfai, fotoğrafların birinde elini bayan mürid(!)inin omuzuna atmış, bir diğer fotoğrafta da bayan mürid(!) başını mürşid(!)inin omuzuna yaslamış. Ne muhabbet !!!

Aşağıdakinde de Samiha Ayverdi hanım ve kızı Nâdide Uluant, Hocaları Ken'an Rifâî ile 1943

Gönderilen resim

http://www.kubbealti...aspx?tabid=367#

#23
mukarrabin

mukarrabin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 776 Mesaj sayısı:
Üstâd Necip Fazıl:

"Sâmiha Ayverdi'nin bazı satırları ile temasa gelir gelmez, onda cins istidâtlara ait soylu çilenin bütün izlerini gördüm. Açıkgöz ve günübirlik şöhret avcılarının dâima kolaya, hafife kaçan, göz alıcı ve alâka çekici âdî hokkabazlıklarına karşılık, onda, derin bir metafizik ihtirası, mâverâ humması, eşya ve hâdiselerin düğümünü ruhta ve müessirlerin müessirinde arayan hakikî insan hamlesi, kaleminin dokumalarındaki mihrâbı şekillendiriyordu... Sâmiha Ayverdi, maddî eşyanın bittiği, deri üstü hâdiselerin tükendiği ve zâhir ufuklarının sona erdiği noktaya bitişik âlemin serdengeçti bir meczûbudur..." (Cemalnur Sargut, Sâmiha Ayverdi ile SIRRA YOLCULUK, sayfa 170-171)

Üstâd da "meczub" deyince, Sâmiha Ayverdi hakkındaki (yukarıdaki) düşüncelerini okumadan evvel hatırımıza gelen bir menkıbeyi de paylaşalım... Muhabbet olsun...

Anlatılır ki; Hz. Râbia bir gün cezbe halinde iken kendini Bağdat sokaklarına atar yahut içinde bulunduğu hal, onu takdir edilen bir meydana doğru sürükler. Yolda kendinden geçmiş, kılık-kıyafeti şeriate aykırı bir şekle girmiş, belki kolu, belki saçı, ama muhakkak bir uzvu, haram bir erkeğe görünmemesi icab eden bir uzvu görünür bir vaziyette yürürken; sağdan-soldan, önden-arkadan sesler duyulur.
-Ya Râbia!... Bu halde nedir böyle!...
-Aman ya Râbia!... Şu haline bir bak!...
-Eyvah eyvah!... Ya Râbia ne yapıyorsun?...
-Ey Allah'ın eri!... Onca erkek var çevrede, hepsi namahrem... Görmüyor musun?


Sesler işitilir ve cevap verilir...
-Erkek mi?... Hani nerede erkek?...

Bağdat!... Şehir meydanının ortası... Meydan ana-baba günü... Yüzlerce erkek, hepsi de yabancı... Ama yok!... Var ama yoklar... Herkeste hayret... Ve bir müddet sonra bir ses!... Bir haber... Ses, onun; Râbia'nın ve herkesin dikkatini meydana inen bir sokağa davet ediyor...

-Bakın, bakın!... Abdulkadir Geylani geliyor...
Ve hayret!... Bir onda hayret!... Gelene gözü ilişen Râbia, derhal kendine gelir ve üstüne çekidüzen verir ve kalabalığa seslenir:

-İşte!... İşte erkek O'dur!...
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!...


-------
http://ajandadannotlar.blogcu.com/

#24
hifa

hifa

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 74 Mesaj sayısı:
Merhabalar arkadaşlar bende bu konuyla ilgili bir paylaşımda bulunmak istiyorum

5-6 sene önce cemalnur sargut hanımefendiyi radyodaki sohbetleriyle tanıdım ve daha sonra başımı yeni örtmüş bir bayan olarak onun buna riayet etmediğini öğrenmek aklımı çok karıştırdı. burada paylaştığınız bilgileri küçük bir araştırmayla bende öğrendim ve aklım iyice karıştı. bilgilerine ve yaşayış tarzına çok güvendiğim bir kişiye bu konuyu sordum bana yazdıklarını aynen aktarıyorum..

Cemalnur Sargut hanımın tesettür hakkındaki ifadeleriyle zihni karışmış bir kardeşimizin sorusuna verdiğim cevabın herkese hitap edecek kısmını aktarmak istiyorum. İnşaallah istifadeye medar olur.

Mesajınızı okuyunca bir cihetten üzüldüm bir cihetten de eksikliklerimizi gördüm. Öncelikle şunu diyeyim: Bu mesajımı okuduktan sonra elinize bir kaç meal alıp Tevbe suresini baştan sona kadar dikkatle bir okuyacaksınız.( Emir gibi yazıyorum ki işin ciddi olduğunu anlayın. ) Ve göreceksiniz ki " Mümin, Allah'a kendini, hayatını, zevklerini, aklını, malını, her şeyini veren ve adayandır. Kendisi için değil Allah için yaşar. Sahabeler gibi olana mümin denilir. " İkinci olarak da, Üstad Bediüzzaman'ın hazırladığı 24. Lem'a olan Tesettür Risalesi'ni ve Hanımlar Rehberi adlı derleme risaleyi dikkatle okuyacaksınız. ( Bunlar da emirler. Ferzedin ki size bunu Üstad Bediüzzaman emrediyor. ) Cemalnur Sargut'un " ehil olmadığı " konularda konuşmasının ve Kur'anın ruhuna nüfuz edememesinin onu nerelere götürdüğünü göreceksiniz. Üstad hem imani yani itikadi, hem islami yani amelî konularda uzmandır. Üstad sadece akla değil, fıtrata, tabiata, nakle yani Kitab ve Sünnete, mantığa, fenlere istinaden bir meseleyi yazar. Maalesef, Cemalnur Sargut, bu konuda " inandığı gibi yaşamadığı için yaşadığı gibi inanmaya çalışıyor. " Mesuliyeti var. Faraza şu an Hz. Hatice veyahut Hz. Fatıma yaşasa onun gibi kafası açık mı gezerdi? Yoksa cenazesini hiç bir erkek görmesin diye, kendine has özel bir tabut yaptırtan ve defnedilmesini erkekler görmesin diye özellikle gece karanlığında isteyen o haya âbidesi Fatımatü'z-Zehra ve Fatıma Betül anamız o zaman nasılsa şimdi de öyle mi kendini örterdi? Hiç kimse kalkıp kendini savunamaz. Hikmetini bilmediği mevzuda illetine bakar ve " Allah'ın emridir, farzdır; veyahut Peygamberin emridir, müekked sünnettir " der " yapmak zorundayım " diye kendimizi hissederiz. Mesela Üstad, 28. Lem'ada " kaylule uykusu " bahsini inceler. Ve bu uykunun hem yöresel yönü olduğunu, bu cihetle sıhhate iyi geldiğini açıklar. Hem de " gece teheccüde kalkmaya vesile olması cihetiyle " de Efendimiz tarafından bir sünnet olarak uygulandığını anlatır. Ayrıca Kur'anda hem Kehf suresinde, hem de başka surelerde kaylule uykusundan bahsedilmesi, gizli bir emr-i İlahinin ve tavsiyenin bu konuda olduğunu gösterir. Kur'ana bakabilirsiniz. Bu noktadan mesela sakal, kadınla erkek ayrımına yol açtığı; hem erkeğin -tasavvufî açıdan söylüyorum- Allah'ın celali esmasına mazhariyetini ifade ettiği cihetten, hem İslamiyetin zıdları ayırmakla bir cennet ortamını hayatta inşa etmesi cihetinden sakal da hem yöresel bir âdettir, sıhhate bakan yönü var, hem de müekked sünnettir. Hadisin tabiriyle eski peygamberlerin sünneti olan ve fıtrata uygun bir emirdir. Yapmayan, bu cihetten bir sünneti terketmiş olur. Üstad Bediüzzaman ve Fethullah Gülen Hocaefendi gerek dönemin hizmet şartları cihetiyle gerekse başka sebeplerle sakalı ve evliliği yapamamalarına rağmen asla kalkıp dememişler " sakal ve evlilik " sünnet değildir. Hatta hayatları boyunca çektikleri sıkıntı ve çileleri bu sünnetlerin keffareti olarak görmüşler. Kısacası biz, dinin emirlerinin hikmetini bulmakla aklımızı tatmin etmeliyiz. Bulamazsak da emr-i İlahi ve emr-i Nebevidir diye yine onu yapmalıyız. Asla kalkıp da " Böyle bir emr-i İlahi ve emr-i Nebevi yoktur " dememeliyiz. Dersek 1400 senelik İslam tarihi ve içindeki ehl-i takva bizim yüzümüze bakmaz ve başta Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyt ve Ashab-ı Kiramı sözlerimizi yüzümüze çarparlar. Sanırım Cemalnur Hanım, yeryüzünde hakiki bir tesettürün ve hatta tesettür için ölmenin ancak vahiylerle geldiğini anlayamamış ki böyle bir fikirde bulunuyor. Yazık, derim. Allah ıslah etsin.

Tesettür, kadınlık hakikatinin ortaya çıkışıdır. Kadın, mücessem aşktır. Aşk ise, tek bir kişiye müteveccihdir. Bu cihetten, tesettürsüzlükle çok kişiye açılan bir kadındaki aşk ve hüsn-ü cemal, kadının fıtratına terstir. Bu cihetten, kadın, din nazarında bir tarladır ve tek bir sahibi vardır ve yalnızca o ondan istifade edebilir ve bunun için de bu istifade mehir gibi, ömür boyu çilesine katlanmak gibi bedel ödeyen kocası buna layıktır. Tesettürsüzlük buna engel olur.

Kadın, mahremiyeti, ruhaniliği ve sırları simgeler. Bu cihetten tesettür, emredilir. Erkekte ise, açıklık esastır. Kadın, vücudunu örterek, ruhunu gösteren yüzünü açıkta bırakır. Yüz, insanı manevi sonsuzluğa açar. Beden ise, dar noktalarda boğar. Kadının toplumda kalıbı değil, kalbi önemlidir. Erkeğin ise, daha çok kalıbı ön plandadır. Hatta erkek kalıbıyla, kadının kalbini kendine çeker ve cezbeder.

Kadın, hiçliği; erkek ise, varlığı ve vücudu simgeler. Bundan dolayı tesettür ve gizlilik kadına aittir; zuhur ve açıklık, erkeğe aittir. Evlilik ise, kadın denen hiçlik kanallarında erkeğin manen gezmesi ve çocuğuyla da, o kadını varlık alemine çıkarması demektir. Bu cihetten, çocuk kadını var eder, ihya eder. Ana olmayan kadın tamamen hiçtir. Çocuk ananın varlık ve ebediyet umududur. Hele erkek çocuksa tam manasıyla...

Kadın cemali ve ehadiyeti, erkek celali ve vahidiyeti temsil ettiği için bir erkek çok kadınla evlenebilir, onları kanatları altına alabilir. Fakat kadın, sadece eşine odaklanır. Bu cihetten Allah denge kurulsun diye, kadına aidiyet hissi, aczini görüp bir nokta-yı istinad arama arzusu, intisab etme meyli vermiş; erkeğe ise mâlikiyet hissi, fakrını görüp nokta-yı istimdad arama arzusu koymuş. Bu cihetten bir evlilik vahidiyet içinde ehadiyeti, celal içinde cemali temin ederek Allah'ın " vahdaniyet ve kemali " nin aynası ve arşını teşkil eder. Bu noktalardan bu asırda görüldüğü üzere malikiyet iddia eden bir kadın maalesef, sureti kadın ama hakikati erkekleşmiş bir müterecciledir. Tek bir kadına aidiyet iddia eden erkek de maalesef sureti erkek ama hakikati kadınlaşmış bir muhannesdir. Üstad eski eserlerinden birinde bekar bir erkeğin 1/3 kız çocuğu, 2/3 erkek olduğunu; bâkire bir kızın ise 1/3 erkek ve 2/3 kadın olduğunu; evliliğin ise erkekteki kız çocukluğunu kıza geçirip onu tam kadın yaptığını, kızdaki erkekliğin ise erkeğe geçip erkeği tam erkek yaptığını belirtiyor. Bu cihetten evli kadınların içinde ve bekar erkeklerde küçük bir kız çocuğu saklıdır. Genç kızlarda erkeklik vardır. Hatta Üstad Lemeatta, bu noktayı anlatarak der ki erkeğin nefsi dişi, kadının nefsi erkek olduğundan nefsinin heva ve heveslerine göre hareket eden erkekler, kadınlaşır; bunu yapan kadınlar ise, erkekleşirler. Din ise hem evlilikle, hem nefis tezkiyesiyle, hem de din hizmetindeki çile ve sıkıntılarla erkeği tam erkek ve tam celal; kadını tam kadın ve tam cemal haline getirir. Ahirette erkekler mücessem celal, kadınlar mücessem cemal olacaklar. Kamil erkekler mücessem kemal, kamil kadınlar ise mücessem kibriya olacaklar... Haticetü'l-Kübra gibi...

Bu asırdaki hem erkeklerin hem kadınların nefisleri, heva ve hevesleri çeşitli vasıtalarla çok şişirildiği ve büyütüldüğü için gerçek bir kadın ve gerçek bir erkek çok nadirdir. Gerçek bir erkeğin yanında bir kadın ve hele hakiki bir susar ve utanır. Oysa bu asırda kadınların çoğu geveze olmuş. Hocasına hürmet edip onu celal aynası görmüyor. Erkekler de kadınlarına muhabbet edip onu cemal aynası görmüyor. Bilakis erkekler kadınlarından korkuyor. Demek ki roller değişmiş...

Yazıdaki ifadelerden bazıları rahatsızlık verici ise ilmî olduğu için nazar-ı müsamaha ile bakmalarını rica ederim.

Eymen...

Allah hepimizi bağışlasın AMİN..
Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

#25
vasifsiz

vasifsiz

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 354 Mesaj sayısı:

Anlatılır ki; Hz. Râbia bir gün cezbe halinde iken kendini Bağdat sokaklarına atar yahut içinde bulunduğu hal, onu takdir edilen bir meydana doğru sürükler. Yolda kendinden geçmiş, kılık-kıyafeti şeriate aykırı bir şekle girmiş, belki kolu, belki saçı, ama muhakkak bir uzvu, haram bir erkeğe görünmemesi icab eden bir uzvu görünür bir vaziyette yürürken; sağdan-soldan, önden-arkadan sesler duyulur.
-Ya Râbia!... Bu halde nedir böyle!...
-Aman ya Râbia!... Şu haline bir bak!...
-Eyvah eyvah!... Ya Râbia ne yapıyorsun?...
-Ey Allah'ın eri!... Onca erkek var çevrede, hepsi namahrem... Görmüyor musun?

Sesler işitilir ve cevap verilir...
-Erkek mi?... Hani nerede erkek?...

Bağdat!... Şehir meydanının ortası... Meydan ana-baba günü... Yüzlerce erkek, hepsi de yabancı... Ama yok!... Var ama yoklar... Herkeste hayret... Ve bir müddet sonra bir ses!... Bir haber... Ses, onun; Râbia'nın ve herkesin dikkatini meydana inen bir sokağa davet ediyor...

-Bakın, bakın!... Abdulkadir Geylani geliyor...
Ve hayret!... Bir onda hayret!... Gelene gözü ilişen Râbia, derhal kendine gelir ve üstüne çekidüzen verir ve kalabalığa seslenir:

-İşte!... İşte erkek O'dur!...


Kıssadan hissemiz nedir? "Erkek" sıfatından murad nedir? Ve gerçek erkek-kadının vasfı nedir?

#26
mukarrabin

mukarrabin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 776 Mesaj sayısı:
Üstâd'ın mâlum (Sâmiha Ayverdi) ve meçhul (Kenan Rifai) hakkında bazı düşüncelerini içeren, Sâmiha Ayverdi'nin Mülâkatlar adlı eserinden iktibas edilmiş bir bölüm... Kendi sitemizden edindiğimiz bu bölümü aktarmakla kastımız; söylediğimiz sözlerin ve içine daldığımız düşüncelerin kişi merkezli olmamasını sağlamak... İnsan, başka bir insanın herhangi bir düşüncesini, hayat tarzını vesaire kabullenmeyebilir... Ama tepki ve duruş (belli bir daire içinde) faile değil fiile olmalı... Bu tepkiyi ve duruşu gösterirken de edep dairesinin içinde kalmaya azami özen göstermeli...

Ve ilgili bölüm:


N. F. Kısakürek- Ben hiçbir muharriri ziyarete gidip tebrik etmiş değilim; size adetâ sürüklenerek geldim. Ben dindar bir adamım. Fakat bunu bir fantezi telâkki ederek inanmayanlar pek çoktur. Paradoks yaptığımı sanırlar, alay, mizah mevzuu yaparlar. Ziyanı yok. Ben, başkalarını beni itham eder görmekten zevk alır, tekzibe lüzum görmem. İslâm'daki şiir ve felsefe hiçbir yerde yoktur. Hazreti Muhammed en büyük İnsan; o, her asrın büyüğüdür. Fakat bilmek lâzım... Kitaplarınızı okudum. Hayran oldum. Buna emin olun. O kadar ki benim için pek kıymetli olan Paskal'ın eserleri ile ve dâima elimin altında, gözümün önünde duruyorlar. Fakat belki canınızı sıkacağım, lâkin söylemeden, hattâ üstünde ısrarla durmadan geçmek istemediğim nokta şu ki, bu inzivanız çok zararlı bir şey... Ortaya çıkın, inin artık saklandığınız kuleden...

S. Ayverdi— Ben münzevî değilim ki... Hem prensip olarak inzivadan pek hoşlanmam da... Eğer bir tecerrüd lazımsa, bunu kesret dalgalarının çalkantısı ortasında yapmak da mümkündür.

N. F. Kısakürek— Oh, hem de öyle münzevîsiniz ki, darılmayın bayağı kızıyorum size.

S. Ayverdi- Eğer bu dediğiniz vaziyet için bende bir meyil olsaydı, muhakkak ki tekâzâ eder ve çoktan cemiyetin bir koluna sürüklerdi. Fakat mademki buna bir lüzum hissetmiyorum; şu halde zorla kendi kendimi şevketmem gayri tabîi bir hareket olur. Ben hayat vazifemi kendi âlemimin hususî havası içinde kurmuşum, kâfi işte.

N. F. Kısakürek— Yanlış düşünüyorsunuz. Cemiyet size muhtaç. Kendi zevkiniz, kendi sükûn ve inziva ihtiyâcınız nâmına bu hareketinizi tasvîb etmeniz asla doğru değil. Bu biraz da hodbinlik. Hakkınız yok buna. Ben, gece yarılarına kadar çalışan ve uykularımı üstüne düştüğüm kitapların, yazıların arasında geçiren, pek ziyâde meşgul bir adamım. Böyle iken işte size gelmeye bir vakit ayırdım. Şimdi size, faraza beş dakika matbaaya uğramanızı rica etsem yapar mısınız?... Bakın susuyorsunuz, olmadı işte.

S. Ayverdi- Bence bu dünyada her işi ehline bırakmak ve her kâr sahibini, üstüne almış olduğu vazifesi içinde seyretmek lâzımdır. Binaenaleyh ben de size hak vereyim, siz de bana...

**

4 KASIM 1945


N. F. Kısakürek- Af buyurun Hanımefendi, saatimden erken geldim. Fakat şuraya gelebilmek için ne müşkülleri, ne işleri geride bıraktım. Sizi görmeği cidden istiyordum. Bu benim için tasavvurunuzun üstünde bir zevk. Mecmuanın işleriyle o kadar bunalmış, onların içine o kadar batmış bir haldeyim ki arzularıma ve istirahatıma bir dakikamı ayıramıyorum. Artık bundan da anlarsınız ki şurada bulunabilmek için ne içten bir kuvvet sarf etmiş bulunuyorum. Mecmuayı bu defa nasıl buluyorsunuz?

S. Ayverdi- Mükemmel bir orkestrasyon göze çarpıyor. Cidden muvaffak oluyorsunuz.

N. F. Kısakürek— Matbaa ile uğraş, makine ile, mürettible, muharrirle uğraş... Hiç durup dinlenmeden uğraş. Fakat asıl mesele, muhtelif imzalara, muhtelif mevzulara, çeşit çeşit düşüncelere bir manevi hiza temin etmekte. İşte asıl orkestrasyon, bu saf birliğinde. Faraza Mustafa Şekib'de kokladığınız hava, Salih Murad'da da kuvvetli, hattâ Burhan Belge'de bile aynı çeşni. İlâhî bir bütün kuramadıktan sonra neden yorulup uğraşmalı ki, hayat demek bu demektir. Mecmuanın hangi köşesi alakanızı daha fazla çekiyor?

S. Ayverdi- Tabiî Adıdeğmez'in Halkadan Pırıltılar'ı...

N. F. Kısakürek— (Gayet samîmi, adetâ ağızdan kaçarcasına): Zaten mecmua da o sahifenin aşkına çıkıyor. İnsanoğlu tasavvufu hakîki mânâsında bilmiş olsa, kendi için de dünya için de bundan üstün bir iş yapmış olmaz. Onlar, ama hakiki onlar, herşeydir. Her şey onlar içindir. İnsanoğlu için hakîki nesesite budur.

(Bir sözden başka bir söze atlamak ihtiyaciyle.)

Size garib bir hissimden bahsedeceğim. Az evvel şu salona girdiğim zaman bir tuhaf oldum. Olmamalı idim, fakat oldum. Evvelki sene biraderinizin benim İngilizlerden para aldığım rivayetini söylemesi hatırıma geldi. O gün ne kadar üzülmüş, kendimden geçmiştim, hatırlarsınız tabîi. Halbuki sonradan bu hareketimden ne kadar utandım, kendimi ne kadar tâ'yib ettim. Pek tabîi ki bu frensizlik hoş bir kâr değildi.

S. Ayverdi- Kardeşim gayet temiz kalpli bir insandır. Olduğu gibi konuşur. Esasen bu türlü rivayetleri takbih zımnında böyle bir söz açmıştı.

N. F. Kısakürek- Ben neye üzüldüm biliyor musunuz? Hakkımda söylenenlere değil, asla asla değil. Kendi tahammülsüzlüğüme. Halbuki tasavvuf bir fantezi değildir; onun icâblarıyle âmel etmek lazımdır. Ben bu cihetten biraderinize müteşekkirim; zîra bu acıyı tattırmakla, beni bir nefs muhasebesine sevk etmiş oldu.

S. Ayverdi- Siz, Halkadan Pırıltılar'da demek suretiyle, bürünmek istediğiniz manevî şekli ve ilahi kıvamı anlatmış oluyorsunuz. Şu halde üst tarafıyle alakadar olmamalı...

N. F. Kısakürek- Hanımefendi, ben hakkınızda birbirinden üstün sözler dinlemiş bir adamımdır; fakat benim senseritemden şüphe etmemenizi rica ederek bir tecessüsüme cevap isteyeceğim. Bunu ağzınızdan dinlemek istiyorum. Siz, şüphesiz ki bir müntesibsiniz.

S. Ayverdi- Evet.

N. F. Kısakürek- Bu besbelli. Ve ben sizin yukarıdan aşağıya, evsafınızın hayranı ve hürmetkârıyım. Ancak sizin kime bağlı olduğunuzu öğrenmek isterim. Bu benim için pek ehemmiyetli bir nokta. Gerçi ben herkesin maddî manevî setrine ehemmiyet verir ve hürmet ederim; fakat sizi yetiştireni görmek istiyorum, bu hususta benim önüme düşünüz, beni kendisiyle görüştürünüz...

S. Ayverdi- Hocam kimseyi kabul etmez; fakat bir fırsat bulursam bu arzunuzu arz ederim.

N. F. Kısakürek- Ama beni af buyurun, bu hiç tanımadığım zât hakkında en küçük bir rivayet duymuş değilimdir. Ben meçhule de hürmetkarım. Kendisini hiç, ama hiç tanımıyorum. Tanımak isteyişim, sırf sizi yetiştirmiş olması itibariyle bu derece ehemmiyetlidir. Şu anda bu zât, benim için bir (x)dir o kadar.
Arada şunu da söylemek isterim ki, insanoğlunda bütün meçhuller için ihtimaller gizlidir. İşte ben affınızı isteyerek bu ihtimallerden bahs edeceğim. Bazen mürşid iktidâ edilecek büyük bir kıymet, mürid, iktidâ etmesini bilmeyen bir heykel olur. Bazen mürşid iktidâya değmez bir zavallı olur da mürid onu o gözle gürürse, neticede mürid kazançlı çıkar. Ama bazen mürşid de mürid de birbirlerini ikmal ve itmam eden kıymetler olur ki nûrun ala nûr. Ama dediğim gibi ben sizin bağlı olduğunuz zâtı tanımıyorum. Bu yüzden de kendisine payânsız hürmetim var. Ancak hatırıma geleni söylüyorum.


S. Ayverdi- Söyleyin, istediğinizi söyleyin. Görüyorsunuz ki bunlara cevap bile vermiyorum. Adamın biri: Benim Allah'ın varlığına bin bir yerde delilim var... deyince, dil ehlinin biri de: Öyle ise bin bir yerde şüphen var, diye cevap vermiş. Ben hocamı, tenzihten de tenzih ederim. O her türlü sena ve sitayişin fevkindedir.

N. F. Kısakürek- Bir müridin bir insan-ı kâmil için söyliyeceği söz... Ama bakın size gene ne diyeceğim: bir kâmil insan, kendisini görmek talebinde bulunan bir kimseyi nasıl reddeder?

S. Ayverdi- Bir fikir veya fiil, çok defa bizim tefsirimize göre mânâ ve renk kazanır. Binaenaleyh, bir büyüğün ihtiyar etmiş olduğu hayat tarzını da kendi zaviyemizden değil, kendi zâviyesinden seyretmemiz daha doğrudur.

N. F. Kısakürek- Mürşidiniz Nakşı midir?

S. Ayverdi- Hayır Rifâî.

N. F. Kısakürek- Mühim nokta. Siz Naksiliği bilir misiniz?

S. Ayverdi- Ben bu işlerin içinde büyümedim. Esasen Üstadım da Tekke âleminden yetişmemiştir. Kendisi münevver bir Galatasaraylıdır.

N. F. Kısakürek— Asıl münevverlik tasavvuf ehlindedir. Bakarsınız koyunun sütü ile geçinen köylü ile kulübesi arasında yaşayan adam, bu hilkatten maksud Peygamberin vücudu olduğunu ve Allah'ın her yerde sârî olduğunu bilmekle, âlim geçinenlerden daha üst, daha aşinadır.

S. Ayverdi- Size şunu söylemek isterim ki, Üstadımın bu cihanda hiç bir dâvâsı yoktur.

N. F. Kısakürek- Ama asıl dâva da dâvâsızlık değil midir? (Bir sözden bir söze atlıyarak.) Bizim dâvamızı mukaddes bulmuyor musunuz? Bizim dâvamız, bir dâvasız kimse için mukaddes değil midir?

S. Ayverdi- Üstadım, her oluşu, her istidadı kendi mahiyeti itibariyle hürmete şayan görür. Fakat kendisi her kayıddan, her alâka ve arzudan beridir. Bir derviş, mürşidinin ahvali sahifesi olmak itibariyle, eğer bende, benim iç ve dış gidişimde, bir yoldan çıkmaklık görüyorsanız, aynı hâli Üstadımda da arayabilirsiniz.

N. F. Kısakürek- Hayır, hayır böyle üzüntülü düşünmeyin. İnanınız bana ki hiç tanımadığım ve hakkında tek kelime duymadığım bir meçhule, ancak hürmet beslemekteyim. Ancak ellerinden öperim, beni lütfen kabul etsin, kendisi ile görüşmek istiyorum. Yahut isterseniz, pek yakında tekrar sizinle görüşelim, kendisini görmek sonraya kalsın.

S. Ayverdi- Ben de öyle düşünüyorum.

N. F. Kısakürek- Bu gün sizinle görüşmemiş gibiyim. Tasavvuf bahsi üstünde sormak istediğim geniş bahisler var ki, bu dar saate sığmaz. Şoför durmadan korna çalıyor. Bekletmiye mecburum; zira dostum Burhan Toprak hastadır, onu ancak bugün hastahanede ziyaret edebilirim. Kendisi hoş ve kıymetli bir insandır.

S. Ayverdi- Evet Güzel Sanatlar Akademisi'ne müdür olmak hayli yorucu, bilgi ve zevke dayanan bir iş.

N. F. Kısakürek- Ben estetiğe son derece ehemmiyet veririm. İslâmiyet, sonsuz incelikler ve nüanslarla doludur. Birbirinin içinden geçe geçe birbirine zıd görünen ahenkler ve barışlardan yapılmış bu güzellik âbidesi. İşte Büyük Doğu'da bunları tebarüz ettirimeğe gayret ediyorum.

S. Ayverdi- Fakat ne yazık ki gün günden anlayıcı ve mubatab azalıyor. Cemiyet, gerek idrâk ve irfan, gerekse fikir ve zevk seviyesi cihetinden sür'atte sükut ediyor.

N. F. Kısakürek- Ne yapayım. Benim vazifem, elimden geleni yapmak. Ötesine karışmam. Beni tasavvuf fantezisi yapmakla zan edenler çoktur. Ama inanınız ki ben içimden içimin tâ erişilmez derinliklerinden gelen bir mistikim... Bütün gayem Allah...
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!...


-------
http://ajandadannotlar.blogcu.com/

#27
Münteha

Münteha

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 48 Mesaj sayısı:
Üstad, Samiha Ayverdi hanımın tesettüre dair bu şeriate aykırı fikirlerini bilseydi, onun bu yönünü eleştirirdi. Üstad'ın her yönden şeriat aşığı, şeriatin kıymetini bilen bir insan olduğunu biliyoruz ve şeriate mugayir laf edenlere de kalemiyle nasıl cevap verdiğini de biliyoruz. Samiha Ayverdi hanımın bu görüşleri içeren mektuplarının ilk defa yayınlandığı özellikle belirtilmiş ki bir Samiha Ayverdi okuru ve severi olarak da ben de bu fikirleriyle ilk defa karşılaşıyorum. Böyle sapık fikirleri olduğu öğrendiğim yazarları sevmekten vazgeçiyorum. Arkadaşımız, Üstad'ın S.Ayverdi hakkındaki görüşlerini, karşılıklı konuşmalarını eklemiş ama Üstad'ın takdir ettiği S.Ayverdi'nin o zamanlar bu görüşleri bilinmiyordu. Diyanet İşlerine kadar nerede yanlışlık ve sapıklık görürse eleştiren Üstad'ın S.Ayverdi'nin bu görüşlerini beğenmesi ve eleştirmemesi düşünülemez.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek..


#28
Rönesans

Rönesans

    Sivil

  • Teğmen
  • 77 Mesaj sayısı:

Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer.Perdesiz ev ise ya satılıktır ya da kiralık...


o zaman neslihan hanım bu sözün sınırları içine giriyor...bi de bu sözü üstada itham eden ahmaklar var onlara acıyorum...

"O" nun yolunda "O" nun duruşuyla...

Muhammedi Duruş-İdris YILMAZ

www.idrisyilmaz.blogspot.com


#29
Kureyşi

Kureyşi

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 724 Mesaj sayısı:
Neslihan Hanım yahut bir başkası... Ne fark eder ki? Günah herkese günahtır.

VE hakikaten Üstad'da fasığın fıskını cemiyete soyma seciyeti varsa; babası dahi olsa fark etmez...
(Biz burada çok) inceleriz, çünkü (kabirde çok) inceleneceğiz.

#30
BDG

BDG

    Emektar

  • YüzBaşı
  • 1.127 Mesaj sayısı:
Hiç tahmin etmediğim seyirde gelişen bir konu olmuş. Samiha Ayverdi gibi harikulade bir şahsiyetin üstad ile sohbetini okumak ve iki büyük insanın karşılıklı tutumlarını görmek önemli bir nokta oldu. Kendisini son derece ehemniyetli gören ben, Samiha Ayverdi'nin örtü bahsindeki genel bakışını radikal bulmamaktayım. Ehli sünnetin çizdiği daire karşısında Samiha hanımın açıklamaları sınırları aşıyor olabilir, aşmıyor da olabilir. Sıradan bir insan olsa belki çok keskin bir biçimde cevap hakkımı olumsuzluk yönünde kullanırdık, ama Samiha Ayverdi gibi duayen bir şahsiyet, manada üst seviyenin ehli olan bir insan olunca, onun bakış zaviyesine ulaşmadan eleştirmeyi doğru bulmuyorum. Onlarca eser veren, fakat bu eserleri üstün çile ve ızdırap denizinin içinde yazan bir insanın mütefekkir kafası ve tasavvufla yoğrulan ruhu elbetteki yanılabilir ama köklü bir yanlış yapma ihtimalini zayıf buluyorum.

Okuyarak istifade etmiş olduğumuz bu parçalardan ötürü murai muhib'e teşekkür ederim. Reyhan adminimize ve ortaya fikir koyan üyelerimize de teşekkür ederim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

********

#31
BDG

BDG

    Emektar

  • YüzBaşı
  • 1.127 Mesaj sayısı:
Firefox'tan ötürü art arda ikinci mesajı atmak durumunda kalıyorum. Önemli bir suali açıklamam lazım. Bu konuda, sitemizde ve internetin çeşitli yerlerinde geçen bir söz var: "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralık." Bu sözü üstada mal ediyorlar. Ortalığı boş bulan bazı mankafalar bilmişcesine(sitemizde de rastladım) "evet üstadın", ya da sözün altına "NFK" yazıyorlar. Bu söz üstada ait değildir. Uydurulup üstada mal edilmiştir, itibar etmeyiniz. Zaten sözün ne kadar alçakça olduğunu da görebilirsiniz. Böyle bir sözle üstadı karalamak gayesini gütmeleri çok yüksek bir ihtimaldir. Lütfen aldanmayınız. Kaynak olarak bizim siteyi kullanabilirsiniz. Bu konu olsun bunun dışında üstadla ilgili başka konular olsun, tereddütte kaldığınız herşeyi bize sorabilirsiniz. Bizler size kaynaklar ışığında cevap veririz.

Saygılarımızla...
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

********

#32
benser

benser

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 40 Mesaj sayısı:

Anlatılır ki; Hz. Râbia bir gün cezbe halinde iken kendini Bağdat sokaklarına atar yahut içinde bulunduğu hal, onu takdir edilen bir meydana doğru sürükler. Yolda kendinden geçmiş, kılık-kıyafeti şeriate aykırı bir şekle girmiş, belki kolu, belki saçı, ama muhakkak bir uzvu, haram bir erkeğe görünmemesi icab eden bir uzvu görünür bir vaziyette yürürken; sağdan-soldan, önden-arkadan sesler duyulur.
-Ya Râbia!... Bu halde nedir böyle!...
-Aman ya Râbia!... Şu haline bir bak!...
-Eyvah eyvah!... Ya Râbia ne yapıyorsun?...
-Ey Allah'ın eri!... Onca erkek var çevrede, hepsi namahrem... Görmüyor musun?


Sesler işitilir ve cevap verilir...
-Erkek mi?... Hani nerede erkek?...

Bağdat!... Şehir meydanının ortası... Meydan ana-baba günü... Yüzlerce erkek, hepsi de yabancı... Ama yok!... Var ama yoklar... Herkeste hayret... Ve bir müddet sonra bir ses!... Bir haber... Ses, onun; Râbia'nın ve herkesin dikkatini meydana inen bir sokağa davet ediyor...

-Bakın, bakın!... Abdulkadir Geylani geliyor...
Ve hayret!... Bir onda hayret!... Gelene gözü ilişen Râbia, derhal kendine gelir ve üstüne çekidüzen verir ve kalabalığa seslenir:

-İşte!... İşte erkek O'dur!...



Çok özür diliyorum. Konudan biraz uzak ama.
Bu yazının iki kahramanı olan Abdulkadir Geylani Hz. ve Hz. Râbia arasında 350-400 senelik bir zaman dilimi mevcud. Abdulkadir Geylani Hz değil de Hasan-ı Basri Hz. olabilir mi acaba?
Affınıza...

#33
vasifsiz

vasifsiz

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 354 Mesaj sayısı:
Hem kendi sualimi, hem üstteki suali yineleyeyim..

#34
mukarrabin

mukarrabin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 776 Mesaj sayısı:
Pek âlâ olabilir!...
İşin mânâsını örselemese de hakîkat noktasında doğrusundan bahis edilmeli elbet!...
Ama dediğimiz gibi netice değişmez, anlatmak istediğimiz bâki kalır zira "İkisi" de erkek!...
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!...


-------
http://ajandadannotlar.blogcu.com/

#35
vasifsiz

vasifsiz

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 354 Mesaj sayısı:
Vukuu kesin midir, değil midir bilmemekle beraber, yer-zaman-şahıslar meselem değil. Meselem hisse, "netice".
Herhalde sualim gözünüzden kaçtı. Anlayışsızlığıma verin, anlatılmak isteneni yani kasdı, maksadı anlayamadım.

#36
mukarrabin

mukarrabin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 776 Mesaj sayısı:
Allah Rasulü'ne ümmet olmak vasfı ile vasıfların en güzeline namzet olan sevgili vasıfsız!...
Sana tek cümle: "Erkeklik, her şeyi bir kenara bırakarak, Allah'a yalnızca Allah için kul olma derdine düşmüş ve dert ile beraber gayret kemerini kuşanmış ve gereken ne ise; Allah yolunda işin gerekleri her neyse onları tastamam yapmış yahut yapmaya azmetmiş; ve her an Allah ile olmuş, Allah ile yaşamış, Allah ile ölmüş ve nihayet Allah ile dirilmiş erlerin vasfıdır..."
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!...


-------
http://ajandadannotlar.blogcu.com/

#37
Rönesans

Rönesans

    Sivil

  • Teğmen
  • 77 Mesaj sayısı:
"Kara kargalar gibi bürünün"...
Bu cümleyi hadis şerif diyerek piyasaya süren Kureyşi adlı üyeyi Allaha ve sevgilisine havale ediyorum.Yazık.

"O" nun yolunda "O" nun duruşuyla...

Muhammedi Duruş-İdris YILMAZ

www.idrisyilmaz.blogspot.com


#38
mukarrabin

mukarrabin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 776 Mesaj sayısı:
Sevgili vasıfsız yukarıdaki (sana yazdığım bir önceki) mesaj öylece kalsın ama sana (soruna ve merakına) yaptığım haksızlık için senden özür diliyorum, yaşıma ver olur mu?... Yaşlılık işte... Nerede ise bir yıl önceki sorunu yeni gördüm dersem şu ihtiyar halime verin dediğim gibi ve gülün geçin...

Tabi kuru kuru bir özür beni de tatmin etmez... Devam edelim...

"... erlerin vasfıdır... Allah nazarında erliğin (erkekliğin) cinsiyeti yoktur... Alt cins olan insanlar içinden yani kadın yahut erkek her kim olursa olsun, Kuran ve sünnet ölçülerini hayatına aksettiren ve biricik davanın peşinden bıkmadan, yılmadan ve artan bir istikamet tavrı ile devamlı olarak sefer eden herkes erkektir... Bu manada bir erkeklik bir üst cinstir ki; başka bir cinsin olmadığı bu tür, ruhun vasfıdır... Yine aynı anlama gelen "adam, adamlık" da aynı kapıya çıkar... Kısaca Hasan-ı Basri gibi, Abdulkadir Geylani gibi Hazreti Rabia da erkektir ve Allah Adamı'dır... Bu zamanda da erkek ve kadından Allah davasına gönül vermiş Allah Adamları olduğuna imanımız aynel yakîn derecesindedir... Dua et... Et ki; ateşe atlayalım... Büyüklerin duası üstüne olsun... Muhabbetle vesselam...
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!...


-------
http://ajandadannotlar.blogcu.com/

#39
vasifsiz

vasifsiz

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 354 Mesaj sayısı:
Uzun olursa mazur görünüz.

İlk olarak, menkıbenin aslına, kaynağına ulaşmanız mümkün müdür?

Belki satıhta kalıyorum, bilmiyorum. Aktardığınız menkıbeden anladığım kadarıyla; Hz. Rabia "cezbe halinde iken", mahrem olmayanların görmesiyle İslam şeriatına/hükümlerine/emirlerine ters düşen giyiminin, kuşamının farkında olmadan sokağa çıkıyor. Halinin etkisi ile erkekleri/namahremleri farketmiyor ve sorulduğunda "Erkek mi?... Hani nerede erkek?" cevabını veriyor. Etrafındaki erkekleri farkedememesinden, bu beyanının cezbenin etkisi ile ağızdan çıktığını, doğru bir beyan olmadığını anlıyoruz.

Ardından, Abdulkadir Geylani Hazretleri yahut Hasan-ı Basri Hazretleri'ni gördüğünde ise şeriatın erkeğin karşısında, ol dediği kılığa bürünüyor. Yani gerçek erkeği görüyor ve gerçek erkek karşısında nasıl olmalı ise öyle davranıyor.

Fakat -kim olduğunda emin olmadığımız- Hazreti/eri/sahih erkeği gördüğünde -aktardığınız şekilde- "İşte!... İşte erkek O'dur!" demesi ve bunun üzerine tesettürünü tamamlaması, yanlızca bazı "erkekler" karşısında örtünülmesi gerektiği sonucuna vardırıyor.

Yani "İşte!... İşte erkek O'dur!" demesinden, Tesettüre bürünmesinin sebebinin, -bütün- erkekler karşısında olması gerekilen hali farketmesi değil; diğerleri değil, yanlızca sahih olan "erkeği" görmesi olduğu ortaya çıkıyor.

"Cezbe halinde iken" başka bazı İslam büyüklerinin dışarıdan bakıldığında şeriata muhalif görünen geçici beyanları, tavırları olduğunu duyuyoruz, biliyoruz. Bu hal ve beyanların yanlızca o ana ve şahsa ait olduğunu, herkes tarafından idrak edilemeyeceklerini ve her ana şamil olmadıklarını öğreniyoruz.

O halde, Hz Rabia'nın ikinci beyanı da birinci beyanı gibi cezbe halinde mi söylenmiştir, onunla amel edilemez, ondan hüküm çıkarılamaz mı; yoksa Hazret'i gördüğünde cezbe halinden sıyrılmış, etrafından haberdar, halinin farkında, beyanı hak, dolayısıyla da müslüman kadın yanlızca "erkek" sayılabilecek erkekler karşısında mı örtünmelidir?

Eğer bu kıssanın bir de hissesi/kasdı var ise, bugüne kadar öylesine anlatılagelmiyor ise, yani hüküm çıkarılacak ise; insanlar -en azından yanlış anlayarak ben- bayanların herkes karşısında örtünmekle mükellef olmadıkları neticesini çıkarmazlar mı?

Halbuki biz, İslam'ın kadına, yanlızca şu şu şu vasıfları sayılan gerçek "erkekler" karşısında tesettüre bürünün şeklinde bir emri olmadığını biliyoruz.

Hem aynı şekilde bu anlayışla, kadın karşısında/münasebetlerinde erkeğin olması/takınması gereken hali uyması gereken hükümler/kurallar, kadının "kadın" olması şartına bağlanamaz mı? "Erkeğin gözü ve elinin tesettürü, sadece şu şu kadınlara mahsustur" denilemez mi?

Örtü ayetinin inişini dönemim hanımlarının "göğüsleri gerdanları iyice açıkta kalmasına" bağlama şeklindeki büyük bir hataya düşen Semiha Ayverdi Hanım hakkında fikir belirtirken, -hazin bir hataya düştüğünü söylemenize rağmen- Hz. Rabia hakkında -kaynağını bilmediğimiz- bu kıssayı nakletmenizin sebebi, bundan kasdınızı nedir?

______
Son olarak, -hangi- "ateşe" neden atlamalı/atlayalım?

#40
mukarrabin

mukarrabin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 776 Mesaj sayısı:
Şimdi anlaşıldı... Keşke daha kestirmeden derdini söylese idin... İşin zevk ve mânâ boyutunu kavrayamayan akıl için bir kaç kelam edelim... Ama evvela hisseni yazalım... Hisse: Adamlık ancak Allah Dostları'nın tavrına bürünmektir... Asıl erlik Allah ve Rasul tavrı içinde, istikamet üzre bir hayat yaşamak ve O'na hakkı ile kul olmaktır... Ve erkeklik de onların yaptığından ibarettir...

Ve detay: Samimiyetine itimat ile diyelim ki; İmam Şafii tarafından "acayip taife" olarak adlandırılmış ve İmam Hanbel'i hayretler içinde bırakmış tasavvuf yolunun büyüklerine dair hadiselerin pek çoğu, akıl denen nokta gözlü süzgeçten geçmez... Aklın işi görünen, tasavvufun ve hali ile ehlinin işi ise görünmeyenden ibarettir... Hal böyle olunca akıl gözlüğü ile bu hadiselere bakanlar takılır, kalır... Bu normal... Akıl ile okuduğu, duyduğu hadiseleri şeriat hükmüne vururak çıkarılması gereken sonucu çıkaran ve durulması icab eden noktayı bulup orada duran ahali kârdadır... Zira Hallac-ı sevenlere bir, taşlayanlara iki ecir vardır... Hüsnü zanna karşılık şeriatin hükmünü tasdik ve icra... Bu arada bir hadis-i şerifi not düşerek: (Şüphesiz Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak amellerinize ve kalplerinize bakar...) devam edelim; Allah'ın baktığı yere bakanlar için Hallac'ın dili bir ecir varsa da gerçek ecir ancak Allah'ın katındadır.. Malum menkıbenin kaynağına ulaşırsam iletirim ama senin adına bir şey çıkmayacağına seni temin ederim... Çünkü ne kadar yazılırsa yazılsın, ne kadar konuşulursa konuşulsun, gönül olmadığı sürece "Tasavvuf" ilminden insan istifade edemez... Bu bir haldir ve anlamak için de o hale bürünmek gerekir... Gönül ehlini anlamak daha doğrusu daha çabuk anlamak için ilk iş itiraz makamından inmek ve iman etmek: Allah Adamları'nın hiç bir hal ve hareketlerinin, Kuran ve Sünnet dışında olmayacağına iman etmek... Şayet bu edaya bürünürse bir insan, zamanla anlaşılmaz olan her şey anlaşılır hale gelebilir... Belki de gelmez... Ama ziyanı yok...
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!...


-------
http://ajandadannotlar.blogcu.com/



Cevap Ekle