Jump to content
Sign in to follow this  
Eşref Bey

Mehmed Niyazi

Recommended Posts

Vakıf insan

 

Rahmetli Ahmet Şişman'ı uzaktan tanırdım; müşterek dostlarımız olduğu için yaptığı işlerini, gayretlerini bilir, takdir ederdim.

 

 

Bir araya gelince beraber geçirdiğimiz uzun yıllar varmışçasına samimi sohbetlerde bulunurduk. Son defa Bayezıd'deki kitap fuarında karşılaşmıştık. Bir tanıdığımızın, milletimize, ümmetimize hatta insanlığa büyük hizmetlerde bulunan bir cemaatin önderini haksız, insafsız eleştirilerinden yakınmış, bunalım çağında yaşadığımızdan bizatihi insanın kurtuluşuna gayret etmemiz gerektiğinden söz etmişti.

 

Gençlerimize ufuk kazandırmak, milletimizin irfanını güçlendirmek için ciddi kitaplar basan yayınevleri kurdu. Öğrencilere hizmet veren, kültürümüzün gelişmesine katkıda bulunan Ensar Vakfı'nın gün ışığına çıkmasında emeklerini cömertçe harcadı. O vakfın temellerini okul sıralarında dostlukları başlayan idealistler atmıştı. Ne var ki vakıf para, maddi güç demekti. Vakfın kurucuları genellikle Anadolulu imkânları sınırlı gençlerdi. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Şişman o vakfın adeta imamesiydi; çok az insana nasip olacak ölçüde hayırseverliğini ortaya koydu.

 

Önlerde görünmek istese hakkıydı; ama böyle bir arzusuna kesinlikle kimse şahit olmamıştır. Izdırabın, acının adamıydı; bir gencin imanının zedelenmesi, milli şuurun eksikliği onu yaralardı. Çünkü idrak sahibiydi; insan olmanın sorumluluğunu taşırdı.

 

Görebilen için insanlık bir gayya kuyusuna doğru sürükleniyor. Bu dramatik gidişin kökleri çok eskilere dayanıyor. İnsanlığın yüksek medeniyeti son iki yüz elli yıldır Avrupa'da kümelendiğinden orada olup bitenler bütün milletleri etkiliyor. Batı'ya Endülüs'ten ilimler intikal etmeye başlayınca manevi değerlerinin yara alması kaçınılmazdı; zira metafizik anlayışları sorunluydu; ilimle donanmış bir idraki tatmin etmesi mümkün değildi. İlmi başarıların karşısında metafizik anlayışları mevzi kaybetmeye başladı. Birinci Dünya Savaşı ise Batılıyı tereddüt girdabına soktu. Bu konuda bir roman yazan Peyami Safa şunları söylüyor: "Tereddüt! İnsanlık 1918'den sonraki kadar hiçbir zaman tereddüt etmemiştir. Bu muhakkak; büyük harpten sonra bütün dünya bir ağaç gibi sallanmaya başladı. Her şey yıkılıyor; fakat yerine hiçbir şey konulamıyor..."

 

Metafiziğin bıraktığı boşluğu ancak metafizik karakterli kabuller doldururdu. Bu bakımdan Batı çaresizdi; çağın kaygılı insanını tereddütten kurtarmak için beşer beyninin ürünleri olan izmler gündeme geldi. Onların uygulanması uğruna milyonlarca insan öldürüldü. Almanya'da nasyonel sosyalizm, İtalya'da faşizm, Rusya ve Çin'de sosyalizm hakim oldu. İnsanın beyni üç boyutludur, ürettiği düşünceler de bu özelliğin damgasını taşır. Gelecek ise meçhuldür. Şartları dinamik olduğu için dünya devamlı değişmektedir. Belli şartlara göre kurulan izmler yıllar geçince adeta insanın boğazındaki idam düğümüne dönüştü.

 

İkinci Dünya Savaşı sanki metafiziği bombardıman etti. İnsana sorumluluk hissi veren, bilhassa hak duygusunun esasını teşkil eden, saygının köklerini taşıyan metafizik Batı'da berhava oldu. Onun silinmesiyle daha büyük özgürlüğe kavuştuklarını zannettiler. Halbuki özgürlük başka, azadelik başkadır. Özgür olduğunu zanneden Batılı çok geçmeden vahşi bir yalnızlığın içinde buldu kendini. Alkol, uyuşturucu hayatının en vazgeçilmez unsurları haline geldi. Asıl kötüsü, Batılı, kendisine idrak bahşeden, derinlik kazandıran fenomenleri yitirdi; ne sanatta, ne ilimde, ne de tefekkürde Batılı İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra insanlığa hitap eden bir beyin yetiştiremedi. On dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyılları mukayese eden, metafiziği yitirmenin Avrupalılar için neye mal olduğunu görür. Toynbee gibi idrakler vahameti fark edip eğilim programlarını değiştirmeyi teklif ettiler; kiliseler, hükümetler manevi çoğalmanın gayretine düştüler. Ne çare ki metafizik beyinlerden silindi mi onun yokluğunu hissettirmek hemen hemen mümkün değildir. Sonra metafizik istendiği zaman satın alınan eşyaya benzemez.

 

Batı'daki sarsıntı tüm insanlığı etkilemektedir. Bu selden çocuklarının yüzde onunu kurtarabilen milletler geleceğin tarihini yazacaklardır; çünkü evlatları midesiyle toprağa basmayacak, nefsinin zebunu olmayacak, sorumluluklarını idrak edeceklerdir. İşte bunun farkına varan Ahmet Şişman ülkenin çocuklarını kendi çocukları kabul etmiş, ömrünü hizmete vermiştir.

 

Yattığı yerin nur, mekânın cennet olmasını dilediğimiz Ahmet Şişman bir vakıf insandı; toplumumuz da değerini bildi. Yüksek mevkilerde bulunmamış, kamunun tamamına mal olmamış hangi insanın cenazesinde o kalabalığı görmek mümkün! Devlet erkânımızın iştiraki de sabırlar dilediğimiz yakınları için ciddi teselli vesilesidir.

 

 

25 Temmuz 2011, Pazartesi

Share this post


Link to post
Share on other sites

Dört güzel kitap

 

Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatını haremden ibaretmiş gibi gösteren malum diziye halkımızın tepkisini bazı köşe yazarları yersiz buldular.

 

Anlatılanların uzaktan yakından gerçekle ilgisi olmadığı halde, haremin kapısı aralanınca oradan ne yürek paralayıcı çığlıklar geleceğini, söz konusu edilenlerin az bile olduğunu belirten makaleleri ibretle okuduk. Oysa ilimden nasibini almış Bernard Lewis'in Osmanlı ve Kanuni hakkındaki hükümleri şöyledir: "Osmanlılarda, İslam tarihinde eşsiz olan hizmet ve vazifeye bağlılık duygusu vardır. Abbasi halifelerinden hangisi ilk Osmanlı sultanlarını harekete geçiren manevî ve dinî ideal keskinliğine sahipti? İhtiyar ve ölümün döşeğindeki Kanuni'yi yeni bir Macaristan seferinin zahmetlerine zorlayan, onu taht şehri İstanbul'un konforundan ordugâhın sıkıntılarına ve sonunda muhakkak bir ölüme götüren hangi duygudur?"

 

Bu kendini bilmezlere cevap sadece Batılı bilim adamlarından gelmiyor. Bu toprağın çocuğu olan Mehmed Emin Gerger de araştırmalarıyla konulara açıklık getirmiş. Muhteşem Süleyman adlı dikkat çekici eserinde hamasete kaçmamış, ceddi olan Kanuni'yi savunmaya yeltenmemiş, öfkesine kapılmayıp ilmin gerektirdiği soğukkanlılığı korumuş.

 

Kanuni sadece ülkesinde değil, gücünün elverdiği ölçüde tüm insanlık için adalet ve özgürlük sağlamaya çalışmıştır. Bundan dolayı da oturduğu tahtın arkasında "Veliyyun külli mazlumin" ifadesi yazılıydı. Bu yüzdendir ki Fransa Kralı François'nın annesi Kanuni'den oğlu için yardım istediğinde "bana ne" demedi. Yardım etti, çünkü onun vicdanı tüm insanlığı kucaklıyordu.

 

Adalet ve özgürlüğü bütün dünyanın dikkatini çekmemiş olsaydı Güneş Ülkesi'nin yazarı Campanella hapishaneden Kardinal Berul'a yazdığı mektupta şu satırlara yer verir miydi: "Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı bana hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin kurulabileceğini zannettiriyor." Bu dizi filmde ve makalelerde suçlanan kişi işte böyle bir insandı.

 

Gerger, Kanuni'nin ve Osmanlı'nın niçin hedef alındığını çok iyi biliyor. Bu kişiler ecdat düşmanlığı yaparak milleti namlunun ucuna koymak istiyorlar. Milli varlığımıza saldırıp onun köklerini kurutmak istiyorlar. Kökünden koparılan hangi ağaç canlılığını koruyabilir?

 

Mehmet Emin Gerger sadece güzel ve doyurucu kitap yazmanın peşinde değil; aynı zamanda tarihe not düşmek istiyor. Yazdığı bir diğer kitapta yakın geçmişte ahirete yolcu ettiğimiz rahmetli Necmettin Erbakan'ın 'Milli Nizam'dan Başbakanlığa' uzanan serüvenini anlatıyor. Erbakan'ı haksız ve hukuksuz olarak iktidardan uzaklaştıran kurumların yetkilileri ya cenaze merasimine iştirak ettiler ya da üzüntülerini bildirdiler. Milyonlarca insanın oyuyla oluşan bir iktidarı gayri meşru yollarla devirmek böyle bir özürle filan geçiştirilebilir mi? Ayrıca bu olay gazete haberleriyle ve hınç dolu makalelerle tarihe havale edilip üstü kapatılacak kadar basit ve önemsiz değildir. Yakın tarihimizde, sözüm ona demokrasi ve rejim adına ne zorbalıklar yapıldığını gelecek nesiller mutlaka okumalı ve anlamalıdır. Gerger'in kitabı bu yüzden önemli. Milli tecrübe ancak bu şekilde oluşur. Bunlar etraflıca anlatılıp milletin idrakine ve vicdanına yerleştirilmezse aynı ceberrutluk ve maskaralıklar sürüp gider.

 

Gerger, daha önce de rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu hakkında bir kitap yazmıştı. Gün geçtikçe Yazıcıoğlu'nun vefatına yol açan hadisenin masum bir kaza olmadığına dair şüpheler artıyor. Yazıcıoğlu önemli bir insandı. Gençlerimize hitap ediyor, onlara kim olduklarını ve sorumluluklarını hatırlatıyordu. Yürekli, vicdanlı ve yüksek idrak sahibi, yetişmiş bir insan, toplumun varlığını sürdürmesi için en lüzumlu araçtır. Aynı insan toplumun düşmanları bakımından fena emellerine mani olan bir silahtır. Yazıcıoğlu, milletimizin ayağa kalkmasını istemeyenlerin uykularını kaçırıyordu.

 

İçerisinde bulunduğumuz mübarek Ramazan milli şuura sahip olanlar için sadece on bir ayın sultanı değildir. O, yüzyılların teknesinde iftarlarla, sadakalarla, dualarla yoğrulmuş kültürümüzün en renkli ve semavi parçasıdır. Gerger kaleme aldığı Asr-ı Saadetten Günümüze Ramazan ve Oruç adlı eserinde hayatımızdaki Ramazan'ı bütün boyutlarıyla anlatıyor. Yazın bu sıcağında bile kitabı eline alan kişi içinde karşılaştığı bilgi ve şiirlerle farklı bir havayı teneffüs ederken damağının kuruduğunu unutuyor. Edebiyatımızdan Ramazan'la ilgili şiirleri okurken rahmetli Dilaver Cebeci'nin Kadir Gecesi adlı şiiri beni duygulandırdı. Gerger'in kitabına aldığı şiirden bir bölüm şöyle: Bu gece her tarafta kandil kandil feyiz var / Yerde Cibril-i Emin gökte nurdan deniz var / Şefaat ümidiyle şu meclise doluşan / Her müminin alnında Peygamber'den bir iz var / Beka yurduna gelin olmak için nineler / Yakmışlar kınaları yanlarında çeyiz var.

 

08 Ağustos 2011, Pazartesi

Share this post


Link to post
Share on other sites

Roman tekniği

 

Romanı, başı, gelişmesi, sonu olan bir olayın derli toplu bir şekilde anlatılması diye tarif etmek mümkündür.

 

Söz konusu olayı okuyucuyu sıkmadan, severek okumasını sağlayacak, hatta kitabı kapayınca damağında bıraktığı tatla "Keşke bitmeseydi" dedirtecek tarzda anlatabilmek için de roman tekniği icat edilmiştir.

 

Diğer sanat dallarında olduğu gibi romanda da bazıları kendi anlayışlarına göre teoriler, ilkeler ileri sürmüşlerdir. Bir romanı ele alan eleştirici, olayın tertip ve düzenlenmesinden başlayarak, akıcılığın temin edilmesinde roman tekniğinin kusursuz kullanılmasının etkili olduğunu söyler. Eleştiricilerin kimisi romanda olaya önem verir; değerinin çarpıcı bir konuya sahip olmasından ileri geldiğini belirtir. Kimisi olayı ek unsur kabul eder; güzel hikâye edilmesinin önemli olduğunu vurgular. Bazıları romanda bir tezin bulunmasını arar; tezsiz romanın sabun köpüğü gibi eriyip gideceği kanaatindedir. Ama bunların açısından baktığımızda "İnsancıklar"ı, "Karamazof Kardeşler"i, "Ecinniler"i kusurlu bulmamız mümkündür. Dostoyevski ise dünyanın en önemli romancılarından birisidir ve yazdıkları da örnek roman olarak gösterilmektedir. Değişik kültüre mensup insanların zevkle okudukları romanlar çoğunlukla ne büyük bir olayı ihtiva eder, ne de tez iddiası taşır. Cengiz Aytmatov'un "Beyaz Gemi"si bunlardan birisidir. Dede ile torununun hikâyesini işliyor; fakat ona öyle bir yürek yerleştirmiş ki eline alan, hüzünlü atmosferinde kayboluyor. Gorki'nin "Ana"sı ise tepeden tırnağa teze sahip. Onu "Beyaz Gemi" ile mukayese etmek mümkün mü? O zaman bir olayı anlatan kitabı roman yapan eleştiricilerin, teorisyenlerin ortaya koydukları ölçüler değil; başka bir şeydir.

 

Romancının doğuştan yeteneğe sahip olup olmaması tartışılan bir husustur. Bu konuda karara varmak zordur; nice yazarlar var ki ilk romanları beş para etmez; ama çalışarak daha sonraları şaheserlere imza atmışlardır. Fakat şurası bir gerçektir ki şair, ressam, heykeltıraş gibi romancı da acısı olan insandır. Duyduğu acının çaresinin de onu başkalarına, topluma mal etmekte bulunduğunun şuurundadır. Derdi ne kadar tedavi kabul etmez cinstense, sanatında o derece başarılı olur. Meselesini ne kadar romanla dile getirmek isteyen varsa, o kadar romancı vardır. Her romancının bütün eserleri aynı olmadığına göre roman sayısı kadar, roman çeşidinin bulunduğunu söylemek daha doğrudur. Bunun için romanın nasıl olacağına dair kaide koymak mümkün değildir.

 

Roman hocaları, eleştiricileri kendilerine göre teoriler, usuller vaz ederek bu sanat dalına şekil vermek isterler. Maalesef bu noktada çelişki içinde bulunduklarının farkında değildirler; bir yandan sanatın özgürlükte göğerebileceğinin iddiasında bulunurlar; diğer taraftan da kendi beğendikleri bir form içine, arzu ettikleri özelliklere romanı hapsetmek isterler. Bu roman teorisyenlerinin dünyalarına inildikçe, idraklerinin bir hapishanede bulunduğu müşahede edilir; yakalandıkları ideolojik illeti roman anlayışına yansıtmalarından daha tabii ne olabilir? Evreni üç boyuttan ibaret zanneden, sebepleriyle beraber her şeyin gözler önünde olup bittiğine inanır. Bunların roman sahasında naturalist Zola'yı rakipsiz kabul etmeleri normal değil mi? Onun romanlarındaki özellikleri bütün romanlarda aramaları eşyanın tabiatı gereği olmaz mı? Peyami Safa ruhçu bir dünya görüşüne sahiptir; eşyanın ötesinde, onu var eden bir varlık olduğuna inanır; onun için de dünyaya, hayata derinliğine bakabilir. Dolayısıyla böyle bir idrakin kaleminden "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu" gibi dev bir eser çıkabilmiştir.

 

Roman genellikle hayalin ürünüdür; fakat romancı hayal kurarken gözlerini çevresine kapamaz. Yaşanmış bir olayı roman konusu edinmesinde de bir sakınca yoktur. Romancı hayalden ve hayattan yararlanır. Çoğu kere bunları sentez yapar veya hayattan aldığı bir kıvılcımla hayal dünyasında bir yangın oluşturur. Önemli olan anlatılanın yaşanabilir, ikna edici olmasıdır. Kaleme alınan olayın roman olup olmamasını belki de sadece üslup belirler. Her konu, hatta konudaki kahramanlar kendilerine göre üsluba ihtiyaç duyarlar. İşte burada romancılık devreye girer. Romancı o üslubu yakalamalıdır. Üslup bir elbise misali kahramanlara giydirilmemeli, onların etini, kemiğini oluşturup şahsiyetlerini günışığına çıkarmalıdır. Buna en çarpıcı örnek Cervantes'in "Don Kişot"udur. "Don Kişot"ta konu ile üslubu birbirinden ayırmak mümkün değildir. Cervantes o üslubu yakalamamış olsaydı, anlattıkları bizi cezbetmezdi; yazdıkları bir delinin saçmalıklarından öteye gitmezdi.

 

15 Ağustos 2011, Pazartesi

Share this post


Link to post
Share on other sites

Niçin geri kaldık?

 

Geride bıraktığımız yüzyılda en ciddi aydınlarımızdan birisi şüphesiz Peyami Safa'dır.

 

Ona göre Avrupa'nın idrakini Yunanlılardan daha çok Romalılar doldurmuştu. Belçikalı Dumant Wilde'nin "Avrupa Kafasının Tekamülü" adlı kitabındaki şu satırların kanaatinde rol oynadığını belirtiyor: "Avrupa'nın Roma'da bulduğu en büyük miras şudur: Devletin bölünmezliği; Asya monarşilerinde devlet, hanedan sülalesinin mülkü telakki edilirdi. Hükümdar onu büyütebilir, ötekine berikine dağıtabilir; çocuklarına verebilirdi. Roma devleti ise herkesin malı, Res Publica'dır."

 

Wilde'nin düşüncesini paylaşması Peyami Safa'nın yeterince tarihimizi bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu hata aslında onun değildir; tarihçilerimizden gelmektedir. Kitaplarını okuyunca büyük romancımızın ne kadar bilgili olduğunu anlıyoruz; fakat bir kişi ne denli gayret ederse etsin, her şeyi bilmesi mümkün değildir. Geçmişe dair konularda haklı olarak tarihçilerimizden faydalanmaktadır.

 

Sultan ölünce Doğu'daki devletlerin bazıları mirasçılar arasında paylaşılır, bazıları paylaşılmazdı. Mesela Hulefa-i Raşidin dönemindeki İslam Devleti ile Emeviler, Abbasiler halifelerin mirasçılarının arasında taksim edilmemiştir. Eski Türk devletleri de hakanın çocukları arasında paylaşılmazdı. Ölen hakanın çocuk ve kardeşleri tahtta hak sahibi idiler; bunların arasında mücadele başlar; diğerlerini bertaraf eden en liyakatli sayılır, tahta oturur, ötekilerini bölgelere vali tayin ederdi. Bu durumun zafiyet oluşturduğu devlet büyük bir sarsıntı halinde parçalanırdı. Osmanlı ise daha kuruluşunda bu zafiyeti görmüş, devletin teşkilatlanmasını ona göre yapmıştı. Devletin bütünlüğü için "ekser ulema kardeş katlini dahi" caiz görmüştür. Sonra telakkilerince arz Allah'ındır; padişahın sahipliği ise sembolikti; çünkü o topraklarda padişahın da yetkilerini sınırlayan kanunlar hakimdi. Vatandaş da "Vediatullah"tı; yani Allah'ın emaneti.

 

Roma'da devletin vatandaşın olduğu sonradan yakıştırılan bir husustur. Wilde'nin iddiası doğru olsa bile, bu kültür Batı dünyasına intikal etmemiştir. Aksi takdirde Verdun anlaşmasıyla devletleri bölünebilir miydi? Roma-Cermen İmparatorluğu'nda evliliklerle ülkelerin hakimiyeti el değiştirir miydi? Kaldı ki Roma'da vatandaşlık hakkına çok az insan sahipti; uzun yüzyıllar sadece Roma şehrinde doğanlar vatandaştı. Daha sonra vatandaşlık hakkı bugünkü İtalya topraklarında doğanlara da tanındı. Ancak imparator Caracalla döneminde vatandaşlık medenileşme yetenekleri bulunmuyor gerekçesiyle Cermen ve Anglo Saksonlar hariç diğer milletlere tanındı.

 

Ayrıca Peyami Safa Yunan'ın hendese (geometri) kafası olduğu için ilmin teşekkülünü sağladığını iddia ediyor. Matematiğin doğması için geometrinin yanı sıra aritmetiğin de bulunması lazımdır. Modern medeniyetin ihtiyaç duyduğu idrakin yarısını Yunan, Batı oluşturmuşsa, diğer yarısını Hintliler, Araplar oluşturmuştur. Şu unutulmamalıdır ki geometri, aritmetik ilim kafasına sahip olmak amacıyla değil, ihtiyaçtan doğmuştur. Kayalıkların arasında hayatlarını sürdüren Yunanlıların yaşamaya elverişli toprakları azdı; bundan dolayı gözlerini yere dikmişlerdi. Toprağı ölçmek geometrinin esasını teşkil etmiştir. Steplerde ve vahalarda yaşayanların geçim kaynakları hayvancılıktı. Hayvanların sayımının, etin tartılmasının rakam fikrinin oluşmasına sebep olan insanların, yağmur damlalarına çok ihtiyaç duyduklarından gözleri göklerde idi. Göklerin dipsizliğinin, yıldızların esrarının metafiziği davet etmesi, tecrit kabiliyetini de oluşturup aritmetiği gün ışığına çıkardı. Yer ve göğe ait elde edilen bilgilerin evreni, hayatı izahta birleştirilmesi İbn-i Sina, Farabi, Biruni ve onların kültür havzalarında yetişen beyinler tarafından gerçekleştirilmiştir; yani bugünkü insanlığın kavuştuğu medeniyetin harcının karılmasında en önemli rolü bunlar oynamıştır.

 

"Türk İnkılabına Bakışlar" adındaki eserinde Peyami Safa şöyle diyor: "Fatih'in İstanbul'u alarak açtığı büyük devrin kapısından içeriye Avrupa girdi; fakat kendisi giremedi. Biz yeni zamanın kapıcısı halinde kaldık." (sayfa 183) Tabii aziz üstadımızın vardığı bu hüküm kesinlikle doğru değildir. 1500 yılında Latin dünyasının beyni Sorbonne, Germen dünyasının beyni Frankfurt üniversiteleriyle Fatih Medresesi'ni mukayese edersek çok farklı gerçekle karşılaşırız. Mesela o tarihte Sorbonne'da tıpla ilgili 11, Frankfurt'ta 12 eser vardı; her ikisindeki kitapların 7'si bizden, İbn-i Sina'dan, Biruni'den tercüme edilmişti. Fatih Mederesesi'nde ise tıpla ilgili 926 kitap bulunuyordu. İbn-i Sina'nın eseri Batı üniversitelerinde 400 yıl ders kitabı olarak okutuldu. Bazıları daha ileri giderek, Fatih'in İstanbul'u almakla Batılılaşmamızın kapısını açtığını söylerler. Halbuki o devirde Fatih'in İstanbul'a diktiği fener Avrupa'yı da aydınlatıyordu; onun ışığında Batılı biçareler yönlerini tayin etmeye çalışıyorlardı.

 

Evet bugün geriyiz; Batı ile aramızdaki açığı kapatmanın biricik şartı, geriliğimizin sebeplerini doğru tespit etmemizdir.

 

22 Ağustos 2011, Pazartesi

Share this post


Link to post
Share on other sites

Tarih tekerrür mü ediyor?

Piri Reis'in "Trablus halkı devletlu Hünkar'a bir kâğıt gönderip bir sancak beyi ister." kaydından Libya ile ilişkimizin Kanuni döneminde başladığını biliyoruz.

 

 

Bu sırada Libya, İspanya'nın işgali altındaydı. İspanyollar, Osmanlılarla karşı karşıya gelmemek için bu bölgenin yönetimini Malta Şövalyeleri'ne devrettiler. Kanuni'nin gönderdiği Hadım Murad Ağa, bir filo ve bir miktar askerle Tacura'ya yerleşti; Malta Şövalyeleri'yle kıyasıya bir mücadeleye girişti. 15 Ağustos 1551'de Turgut Reis, Trablus şehrini ele geçirdi.

Osmanlı, İslam anlayışına göre düzenlenmiş bir devlet olduğu için sömürü peşinde koşması mümkün değildi. Trablusgarb da diğer Garb ocakları gibi birer üretim ve gelir kaynağı olmaktan ziyade Devlet-i Aliye için İslam dünyasının savunulmasında adeta ileri karakol sayılıyordu. Her üç yılda bir İstanbul'dan gönderilen beylerbeyi tarafından merkezden gelen emirlere göre yönetilirdi. Anadolu'dan devşirilen Türk çocukları, yeniçeri olarak güvenliğin sağlanması için beylerbeyinin en önemli yardımcılarıydı. İlke olarak evlenmemeleri gereken yeniçerilerin, yerli kadınlardan doğan erkek çocuklarına "Kuloğlu" adı verilirdi. Zamanla buradaki beylerbeyine "Dayı" denmiş, Kuloğulları da yönetimde ciddi görevler üstlenmişlerdi.

"İttihat ve Terakki"nin halkı kendilerine karşı kışkırttığını iddia ederek İtalya, Osmanlı'nın Libya'ya asker göndermesini protesto etti. 29 Eylül 1911'de burayı işgale kalkıştı. Miralay Neşet Bey'in kumandasındaki Osmanlı askeri İtalyanlara karşı koydu; Bingazi'deki Sunusiler de bütün imkânlarıyla Osmanlı birliklerine yardımcı oldular. Enver Bey'in komutasında Osmanlı'nın genç subayları da yardımlarına geldi. Büyük şaşaalarla Libya'ya çıkarma yapan İtalyanlar, karşılaştıkları direnç sebebiyle kıyılara çakılıp kaldılar. Görünüşte İtalya Kralı'nın kayınpederi olan Karadağ Kralı'nın çabalarıyla Osmanlı'ya karşı Balkan Savaşı organize edildi; aslında bu savaşı Rusya ile Almanya tezgâhlamıştı. İtalya ile Osmanlı Uşi (Qouchy) Andlaşması'nı imzalamalarına rağmen, Libya'nın savunması için arkada Yüzbaşı Aziz Bey'i bırakıp Sunusilerin de rızasını alarak Enver Bey, diğer genç subaylarla birlikte geri döndü.

I. Dünya Savaşı'nda İngilizler tarafsız olması şartıyla Libya'da bir devlet kurup Sunusi'yi kral yapmak istediler. Şeyh Sunusi, onların teklifini reddederek İngilizlere karşı silaha sarılıp Osmanlı'nın yanında yer aldı. Trablus bölgesindeki savaşı yönetmesi için Enver Paşa, kardeşi Nuri Bey'i gönderdi. Şehzade Osman Fuad Efendi de Afrika Grupları Kumandanlığı'nı üstlendi. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine buradaki mücadeleye Türkler son verdi. Sirte'de direnişi sürdüren Ömer el-Muhtar'ın yakalanıp idam edilmesiyle işgal tamamlandı. İtalyanlar, Libya'yı ana vatan yapmak için ziraate elverişli olan yerlerine köylülerini yerleştirmeye başladılar.

II. Dünya Savaşı'nda Afrika'daki çarpışmaların büyük kısmı Libya topraklarında cereyan etti; yakıldı, yıkıldı. İtalyan-Alman kuvvetleri yenilip Libya'dan çıkınca, İngilizler Trablus ve Bingazi'de, Fransızlar Fizan'da askerî yönetimlerini oluşturdular. Birleşmiş Milletler'de Libya'nın kaderi tartışılırken son derece fakir olduğu için ne Araplar ne de bir başka devlet yanlarında yer almıyordu. Türkiye, her türlü riski üstlenerek mücadeleye girişti. İtalyan kolonilerinin kaderini belirlemek için oluşturulan komisyonda Türk delegesi, Libya'nın galiplerin himayesine verilmesine karşı olduğunu ve bütün olarak bağımsızlığının tanınmasını, bu husustaki kararın Libyalılarca alınması gerektiğini savundu. Bu sırada Berka'da geçici hükümet kuran Şeyh İdris Es-Sunusi, bürokrasisi için Türkiye'den uzmanlar almaya başladı. "Hizbul-İttihadi Trablus-ı Turki" adında kurulan parti, Libya'nın bağımsızlığı, bu gerçekleşmezse Türkiye'ye iltihak etmeleri gerektiğini savunuyordu. Bütün bu çabalar sonucunda Birleşmiş Milletler 1 Ocak 1952 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere bağımsızlığını tanıdı.

1959'da zengin petrol yatakları bulundu; Arap Birliği ve Avrupa tarafından ciddiye alınmaya başlandı. 1 Eylül 1969'da darbe yapıldı; dört yıllık subay olan Kaddafi, kendisini hem albay hem de ihtilal konseyi başkanı ilan etti. Daha sonra "Yeşil Kitap"la dünyada üçüncü yolu temsil etmeye kalkıştı. Petrol zenginliğiyle kabına sığmaz bir hale geldi ve ülkesini bugünkü duruma sürükledi.

Son dönemlerde petrol gelirleri düştü; Batılıların ilgisine bakılırsa, yeni rezervleri mutlaka vardır. Batı'nın sırtlanlarından birisi Libya'yı bir kuklasıyla ele geçiremezse, aralarında paylaşacakları anlaşılmaktadır. Araplar en fazla bir iki bildiri yayınlarlar; fakat Türkiye, mutlaka ağırlığını koyacaktır. İnancım odur ki; tereyağından kıl çeker gibi, bu hengâmeden Libya'yı bir bütün olarak çekip çıkaracaktır. Ne dersiniz, Libya için tarih tekerrür mü ediyor? ma-16.png

29 Ağustos 2011, Pazartesi

 

Share this post


Link to post
Share on other sites

Plevne'de bayram sabahı

Üzerinde çalıştığımız "Plevne" romanına dair bilgilerin doğruluğunu kontrol etmek için ceddimizin yiğitlik örnekleri sergileyerek savaştığı topraklara gittik.

 

 

Bu savaşın en önemli düğümlerinden biri olan Şıpka, yolumuzun üzerindeydi, görmeden devam edemezdik. Balkanların kuzeyi ile güneyini birbirine bağlayan sarp Şıpka Geçidi Rusların eline geçtiğinden, ordularımız birbirinden kopmuştu. Hersek'te Süleyman Paşa'nın emrindeki kolordumuz, Adriyatik'teki Bar Limanı'na gelmiş, donanmamız onu oradan alıp Ege'de bulunan Dedeağaç'a çıkarmış; trenlerimiz de Şıpka Geçidi'nin güneyindeki Kızanlık'a getirmişlerdi.

Doğuda, Mehmet Ali Paşa'nın kumandasındaki ordumuz vardı. Batıda, yani Plevne'de Osman Paşa'nın birlikleri kale gibi duruyorlardı. Güneyden de Süleyman Paşa'nın Kolordusu Şıpka'yı yararsa, Rusları üçlü kıskaca alacaktık. Süleyman Paşa, Bulgar çetelerini temizlemek bahanesiyle bir aya yakın bir zaman Balkan dağlarının güneyinde oyalanınca, Ruslar Petersburg'dan, uçsuz bucaksız ülkelerinin değişik yerlerinden taze kuvvetler getirdiler. 20 Ağustos'ta Şıpka Geçidi'ni geçmek için hücum ettiyse de başarılı olamadı. Ruslar kazandıkları zaferin anısına Şıpka kasabasına gösterişli bir kilise yapmışlar.

Savaş cereyan ettiğinde Plevne'nin on sekiz bin olan nüfusunun sekiz bini Türk'tü; günümüzde üç bin civarında kalmış. Komünizmin ferdi mülkiyeti tanımazlığından istifade ederek geniş caddeler açmışlar. Bayram namazını eda etmek için "Çifte Kahve Camii"ne gittik. On dokuzuncu yüzyılda Plevne'de on iki büyük cami vardı. O dönemde yapılan resimlerde de bu camilerin büyük kısmı şehrin siluetinde kendilerine yer bulmuştur. Hepsini yıkmışlar; en küçükleri, belki de yıkmaya değmez bulduklarından "Çifte Kahve Camii" kalmış. Vakit namazlarında az cemaati bulunan cami bayram sabahı doluydu. Tekbirlerle hüzünlenirken Yahya Kemal'in "Süleymaniye'de Bayram Sabahı"nı hatırladım. O ebedi şiirin, "Gökte top sesleri, bir bir nereden geliyor / Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor" dizeleri zihnimde canlanırken kulaklarım Gazi Osman Paşa'nın, Adil Paşa'nın, Sadık Paşa'nın, yiğitler yiğidi Miralay Yunus Bey'in heybetli kükremelerini arıyordu. 143 gün süren bu boğuşmanın her günü ve her gecesi bir destandı. Tekbirler devam ederken şöyle değerlendirmelerde bulunuyordum: "Bu savaş sonucunda kaderimiz değişecekti; ya cihangir olacak, ya da sıradanlaşacaktık. Allah şahit ki ceddimiz beşerin yapamayacağı çok şeyi yaptı ama Plevne'de bizim için gurup göründü. Artık burası bize göre ne bir belde, ne şehir ne de kaledir; vatan sevgisinin, onurun, yiğitliğin abideleştiği mekândır."

Gezimize şehrin kuzeydoğusundaki Yanık Bayır'dan başladık. Burada "Baş Tabya" ile "Kanlı Tabya" adında iki büyük, iki de küçük tabyamız bulunuyordu. Tabyaların elden çıkması halinde, arkadaki muhkem siperlerde savaşa devam edecektik. Bölgede tabyalarımızdan eser kalmamış, ama Kanlı Tabya'nın bulunduğu yerde Bulgarlar kadirşinaslıklarını ifade etmek için Romenlerin anısına abide dikmişler; küçücük bir müzeyi kumandanlarının resimleriyle donatmışlar. Sembolik de olsa orada ölen Romen askerlerinin kemiklerini müzenin bodrumunda muhafaza etmeleri dikkatimizi çekti. O tabyamızın kumandanı Kara Ali Paşa idi. "Ölüm Takımı"yla, Romenlerin "Hurra! Hurra!" naralarına karşı "Allah! Allah!" sayhalarıyla kılıç sallamasını görmüşçesine gözlerimin nemlendiğini hissettim.

Gazi Osman Paşa'nın kılıcını verip teslim olduğu bağ evi maalesef korunamamış. Çar'ın Osman Paşa'ya kılıcını iade ettiği evi görmek istedik. Yedi basamaklı taş merdivenle çıkılan tek katlı bir evdi. Gazi Osman Paşa yaralandığı için yürüyemiyordu. Bir koluna doktor Hasip Bey, diğer koluna maiyet ağası Yunus girmişti. Evin bulunduğu geniş bahçeye adım attıklarında yüzlerce Rus subayının alkışlarla "Yaşa Osman Paşa! Bravo!" tezahüratlarında bulunduklarını yazdığımda bazı dostlar bunu biraz abartılı bulmuşlardı; müze müdürüne söz konusu olayın doğru olup olmadığını sorduk. O da bütün hatırat ve kaynaklarda aynen anlattığımız şekilde mevcut olduğunu söyledi.

Çar, Osman Paşa'yı merdivenlerde karşılamış, basamakları beraber çıkmışlar ve evin girişinde hemen sağ taraftaki odada Çar, Osman Paşa'ya kılıcını iade ederken; "Bu, ancak size yakışır, buyurun." dedikten sonra ülkesinde bir Rus mareşali gibi saygı göreceğini ilave etmiş. Osman Paşa bu saygıyı fazlasıyla hak etmişti, fakat Çar'ın hürmetkar bir tavır göstermesi de elbette büyüklüğündendi.

05 Eylül 2011, Pazartesi

Share this post


Link to post
Share on other sites

Tarih, emperyalizmin anahtarıdır

 

 

İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) ile Arap Eğitim Kültür ve Bilim Teşkilatı (ALECSA) arasında tarih ders kitaplarında uyum sağlamak amacıyla ortaklaşa çalışma yapıldığı gazetelerde yer aldı.

 

 

 

Yenilgiyle çıkmamıza rağmen 1. Cihan Savaşı İslam dünyasını birbirinden uzaklaştırmadı. Daha sonra İngilizler İslam topraklarını cetvelle bölüp, devletler kurdular. O devletler varlıklarını sürdürmek amacıyla tarihler yazdırdılar; okullarda okutarak emperyalistlerin menfaatlerine hizmet ettiler.

Okullarımızda "Araplar bizi arkadan vurdu" diye okutulurken, onlar da Osmanlı sömürüsünden dolayı geri kaldıklarını, silaha sarılmakla hürriyete kavuştuklarını çocuklarına öğretiyorlar. Bizi Şerif Hüseyin'in arkadan vurduğu doğrudur; ama askerinin toplamı sekiz-on bin civarındaydı. Oysa üç yüz elli binden fazla Arap Sarıkamış'ta, Çanakkale'de bizimle aslanlar gibi dövüştüler. Arap gençlerinin Osmanlı saflarında yer almaları için Şerif el Tunusi'nin, Şeyh Sunusi'nin hizmetlerini inkâr nankörlük değil de nedir? Savaştan sonra İslam âleminin ileri gelenleri İstanbul'da toplanınca, Anadolu'da harekâtın başlamasına dair en hararetli konuşmaları yapan Şeyh Sunusi değil miydi? Kurtuluş Savaşı sürerken o mübarek zatın Anadolu'yu köy köy dolaşarak gençlerimizin orduya katılmasını teşvik etmesini nasıl unuturuz! Savaş bittikten sonra Mustafa Kemal Paşa, Şeyh Sunusi'yi Adana'ya kadar uğurlamadı mı?

Muhammed Esed, Sunusi'nin Anadolu'daki gayretlerini anlattıktan sonra Batı'ya yöneleceğimizi sezip çok üzüldüğünü yazar. Yahudi asıllı Muhammed Esed, Müslüman olduktan sonra Kur'an ve sünneti esas alarak yeni bir medeniyet filizlendirmek gayesiyle belli bir gücün çevresinde toplanmak gerektiğine inanır. Önce Suudilere yaklaşır; onlarda umduğunu bulamayınca, Sunusilerle işbirliği yapmak ister. Sunusiler ihlaslı Müslümanlardı; ama Osmanlı'ya, Türklere aşırı bağlılıklarını zaafları telakki eder. Ülkemizden üzüntüyle ayrılan Sunusi, Şam'a gider. Ünlü olduğu için Arap şeyh ve kabile reislerinin ziyaret hücumuna uğrar. O sırada Fransa'nın işgalindeki Suriye bağımsızlık hareketleriyle kaynamaktadır. Sunusi'nin onlara "Batılıları buradan kovun; fakat sakın devlet kurmayın; Türkiye'ye iltihak edin. Kuracağınız devlet emperyalistlerin oyuncağı olur." deyişini Muhammed Esed hayretle kaydeder. Türkiye'de umduğunu bulamayan bir insanın bu sözlerini de sevgi zaafı olarak telakki eder. Halbuki Sunusi önemli bir idraktir; Müslümanların ancak büyük, güçlü bir devletin bünyesinde kendilerini bulabileceğini biliyordu.

Yıllarca önce Almanya'nın bir televizyon kanalında Filistin Kurtuluş Teşkilatı'nın yetkilisiyle program yapılıyordu. Konuya başlayan Alman, tarihteki Arap ve Alman dostluğundan söz ederken Teşkilat'ın yetkilisi ona garip garip bakıyordu. Sıra kendisine gelince şöyle dedi: "Geçmişteki Alman-Arap dostluğundan haberim yok. Sadece Harun Reşid'in Şarlman'a bir çalar saat gönderdiğini biliyorum. Avrupalılar bize; 'Osmanlılar sizi sömürüyor' dediler. Biz de sömürülecek neyimiz var diye düşünemedik. Batı'nın teşvik ve yardımı ile silaha sarıldık. Meğer kumun altında petrol varmış; Avrupalılar gelip onu götürmeye başlayınca sömürünün ne olduğunu anladık."

Her beyin ve vicdan sahibi, Osmanlı olmasaydı Kuzey Afrika'nın Hıristiyan olacağını, günümüzde de Fransızca veya İspanyolca konuşacağını teslim eder. Irak da Şiileşir, İran'a yamanırdı. İslam dünyasının meseleleriyle hemhal olan Mısırlı profesör Muhammed Harb ile konuşurken laf arasında şöyle demişti: "Arap dışişleri bakanları Osmanlı'ya haksızlık, Türklere lüzumsuz düşmanlık yaptıkları kanaatiyle okullardaki tarih kitaplarını değiştirmek lüzumuna inanmışlar. Okutulacak kitapların hazırlanması görevini bana verdiler. Türkiye'ye kaynak bulmak için geldim. Fakat sizin tarih kitaplarınız bizimkilere göre daha çok Osmanlı düşmanlığı yapıyor; sanki milletine karşı insan yetiştirmek maksadıyla hazırlanmışlar."

Avrupalılar ilk çağı Roma'nın ikiye bölünmesi veya Batı Roma'nın yıkılmasıyla sona erdirirler. Roma'nın varlığından Çinlinin, Güney Afrikalının haberi yoktu. Ama onlar insanlığın geçmişini, yani hafızasını ele geçirmekle, geleceklerini de şekillendirme imkânına kavuşacağının şuurundadırlar. Emperyalistler her zaman sınırları süngüyle geçmezler; değişik kılıklara girerler. Zihnine bir yerleştiler mi, pençesine aldıklarının veyl haline!..

 

24 Ekim 2011, Pazartesi

Share this post


Link to post
Share on other sites

Rönesansın şartları

Rönesans, önceden düşünülmüş, hangi şartlarda gerçekleşeceği hesap edilmiş ve planlanmış bir olay değildir.

 

 

Muteber kabul edilen İnciller, Hz. İsa'dan yaklaşık olarak yetmiş ila yüz on yıl sonra kaleme alındılar. İnsan ne kadar iyi niyetli olursa olsun, duyduğuna bir şeyler ilave eder veya ondan bir şeyler eksiltir. Kaleme alanların üslubunun, kişiliğinin, dinî kaygılarının, yaşadığı toplumun geleneklerinin de gün ışığına çıkan İncillere yansıması tabiidir. Copernicus'a kadar Batı'da dünyanın sabit olduğuna, güneşin onun etrafında döndüğüne inanılıyordu. Böyle yanlış bilgiler de İncillere girince, o sisli diyarlarda ilim irfan sahipleri mukaddes kitaplara şüphe ile bakmaya başladılar. Zamanla kutsal kitaplardaki yanlışların çok olduğu anlaşılınca, onlara tavır alan aydınlar hür düşüncelileri oluşturdular. İbn-i Sina, Farabi ve diğer İslam alimlerinin geliştirdikleri müspet idrak ve eski Yunan kültürüyle tanışınca da bambaşka bir dünya önlerine serilerek rönesansları zemin buldu.

Biz de rönesansımızı oluşturmak için dinimize soğuk bakmaya başladık. Dinin gelişmeye engel olduğunu ilim dünyamızın ana ilkesi haline getirdik. Materyalizmi, felsefenin esası olarak öğretim kurumlarımızda okuttuk. Avrupa'ya öğrenciler gönderdik; oralardan ilim adamları getirttik. İlim akademileri, darülfünunlar, üniversiteler kurduk. Ne yazık ki rönesansımıza doğru bir arpa boyu yol alamadık. Almamız da mümkün değildi; çünkü Batı'nın şartları başka, bizimki başka idi.

Batılılar mukaddes kitaplarında maddî hata bulunca Kur'an-ı Kerim'i de incelemeye aldılar. Yüzyıllarca üzerinde araştırmalar yaptılar; bir tane maddî hata bulamadıkları gibi karşılaştıkları bazı bilgilerle de şoke oldular. Mesela bunlardan biri olan Bucaille şöyle diyor: "Kur'an'da ilmin alanına giren öyle beyanlar keşfediyoruz ki bunların Hz. Muhammed devrindeki bir insanın eseri olabileceği düşünülemez. Çünkü şimdiye kadar yeterince yorumlanmamış bazı ayetler ancak bugünün bilimsel verileri sayesinde anlaşılmaktadır." Kur'an'da tasviri yapılmış, çocuğun ana rahmindeki gelişim safhalarıyla, modern embriyoloji verilerini karşılaştırınca, Kur'an ayetlerinin son dönemlerde yapılan ilmî tespitlere tıpatıp uygun olduğunu Bucaille belirtiyor.

Din alimlerinin işaret ettikleri üzere Kur'an'ın gayesi tabiat kanunlarını izah etmek değildir. Ancak Allah'ın bir ve kâdir-i mutlak olduğunu anlatmak için yeri geldiğinde yaratılanlara atıflar yapılmaktadır. Vahiylerde yanlış örneğin verilmesi mümkün değildir. Söz konusu atıfların bir bölümünü anlamakta güçlük çekilmez; fakat bir bölümünü anlamak için insanoğlunun öğrettiği bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Enbiya Sûresi'nin 33. ayetinde şöyle buyuruluyor: "(Allah) O'dur ki geceyi, gündüzü, Güneş'i, Ay'ı yarattı. (Bunların) her biri kendilerine has hareketleriyle bir yörünge üzerinde yüzerler." Halbuki Kur'an nazil olduğu zaman yerin sabit olduğu, Güneş'in dolaştığı kabul ediliyordu. Bir başka örneğe En'am Suresi'nin 125. ayetinde rastlıyoruz: "Allah kimi doğru yola itmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar, kimi de sapıtmak isterse, onun göğsünü göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar." Bin dört yüz yıl önceki teknik imkânsızlıklar düşünülürse, göğe doğru yükselmekle solumakta güçlük çekilmesinin bilinmesi mümkün değildir; bu gerçek son yüzyıllarda keşfedildi. Zariyat Suresi'nin 147. ayetindeki kâinatın genişlemesine değinilmesi bir başka örnektir. Halbuki günümüzde bile çağdaş bilimin bunu tespit etmesi büyük başarı kabul edilmektedir.

Söz konusu örnekler çoğaltılabilir; bunun için rönesansımız Kur'an'ı çok iyi bilmekle başlayacaktır. Bu aynı zamanda metafizik kâinatla bizi tanıştırır; hayatımıza derinlik katar; insanımızı sorumluluk sahibi yapar. Görevlerinin farkında olup onun sorumluluğunu taşıyanlar vatanını ne duruma getirirler, gelecek nesillere hangi imkânları hazırlarlar!..

Batı, eski Yunan'la tanışınca, bağnazlığından dolayı bunun Ege kayalıklarından fışkırdığını kabul etti. Halbuki bu medeniyet Girit, Mısır yoluyla Hindistan'a uzanmaktadır. Biz eski Yunan'ı, kökleriyle beraber kültür dünyamıza katabilirsek, işte o zaman rönesansımızın bir ayağını daha oluştururuz. İslam dünyasının ilme hizmeti, sadece insanlığa eski Yunan'ı tanıtması değildir. Akşemseddin çiçek aşısını buldu; nice alimlerimizin buluşlarını Batılılar kendilerine mal ettiler. Mimar Sinan, abidevi eserlerinde meçhulümüz olan nice kanunlar kullanmıştır. Bunun için kendi dünyamızı da didik didik etmemiz rönesansımızın bir başka asli şartıdır.

Son yüzyıllarda Batı ilimde büyük hamleler yaptı. Eğer biz gerçekten rönesansımızı oluşturmak istiyorsak, Batı'yı en mükemmel şekilde büyütecimizin altına almalıyız.

Üniversiteler öğretim kurumlarıdır; elbette ilmî gelişmeye katkıları vardır; ama sınav, vize kâğıtlarını okumak, derse hazırlanmak, ders vermek, diğer bürokratik işlemler ilmî araştırmaya ne kadar zaman bırakır? Devletimiz ideolojik olduğu için de bünyesindeki bütün kurumlar ondan nasibini alır. İdeolojinin olduğu yerde hür fikir olmaz; oysa ilim hür fikrin çocuğudur. Bundan dolayı devletin dışında hiçbir müdahaleye muhatap olmamak kaydıyla vakıf esaslarına sahip bir ilmî araştırma merkezi kurulmalıdır. Ancak bu şartlar gerçekleştirilirse bizim de rönesansımız doğabilir.

 

20 Şubat 2012

 

Share this post


Link to post
Share on other sites

Dosta vefa

Mehmed Akif rastladığı dostuna "Nedir bu halin?" diye sorunca şu cevabı alır; "Vefa yokuşunu çıkarken yoruldum üstadım."

 

 

Bunun üzerine milli şairimiz şu nükteyi yapar; "Ecdat vefada yokuş mu bıraktı?" Ecdat Vefa'da yokuş bırakmadı, ama gün geldi bizler vefasız olduk. Sık sık "Vefa İstanbul'da bir semt adı." diyerek çevremizden yakınırız. Bu bakımdan siyaset platformu çok daha kaygandır. Renkli bir sima olan Bölükbaşı "Göğsüm Karacaahmet Mezarlığı'na döndü" diyerek politikada beraber olduğu arkadaşlarının vefasızlığından dert yanardı.

Şairin "Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum" dediği gibi son dönemlerde değerlerimizden eser kalmadı. Vefaya, sadakate iyice yabancılaştık; artık ölenimizin adeta defteri dürülüyor; zira çok çabuk unutuyoruz. "Başsağlığı" dilekleri de alışkanlıktan öteye geçmiyor. Fakat Büyük Birlik Partililerin ve Alperen Ocaklı gençlerin rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'na bağlılıklarına şahit olunca, acaba yozlaşmış yüzyılımızda bir rönesans damarıyla mı karşılaşıyorum diye insan silkinip kendine geliyor.

Aslında ortada yadırganacak bir durum yok; çünkü Yazıcıoğlu gıpta edilecek kadar vefalıydı. Karakterleri uyuşan insanlar birbirleriyle dost olurlar; dolayısıyla onun siyasi hareketi sanki bir dostluk yumağına dönüştü; ağabeylerini örnek alan Alperen Ocaklıları da aynı duygunun gençleri haline geldiler. Dosta gösterilen vefa, onun şahsiyetini dokuyan milletten esirgenmez; bu da bizleri meyus milletimiz adına ümitvar ediyor.

Yazıcıoğlu'nun medfun bulunduğu Tacettin Dergahı'nın yakınında bir bina satın almışlar; tarihine uygun bir şekilde restore etmişler. Orayı Yazıcıoğlu'nun hatıralarından oluşan bir müze haline getirmişler; "Üşüyorum" şiirini, gençlik resimlerini duvarlarına asmışlar. Yazıcıoğlu'nun ruhuna uygun, ay yıldızla kucaklaşan, sade bir mezar yapmışlar. Aralarında pek zengin insanların bulunduğunu zannetmiyorum; vefalarının icabı samimiyetle bir araya gelmişler, birlikten dirlik doğduğunun örneğini vermişler.

İnsan, okuduğu kitabın yazarının karakterini fazla önemsemez; dikkatini yazılana verir. Fakat bir kişiye "Liderim" deyip peşine gidecekse, elbette onun karakteri ön plana çıkar; zira onu takip edecek, gerekirse canı dahil her şeyini verecektir. Yazıcıoğlu gerçekten üstün karakterli bir insandı; hiçbir dünyalık vaat etmediği halde binlerce gencin ardından gitmesi sebepsiz değildi. Sonra bu basit bir gidiş değildi; her türlü ihtimali göze alarak bir gidişti.

Yazıcıoğlu sadece üstün karakterli değildi; aynı zamanda ileri görüşlü, milletinin nabzını tutan bir liderdi. Hakk'a yürüdükten sonra gelişen olaylara bakınca, şu sözlerinin ne kadar hayatî gerçekleri ifade ettiğini her idrak ve vicdan sahibi teslim eder. "Biz Türkiye'de Alevi-Sünni ayrımına kesinlikle karşıyız ve hepimiz bir kilimin desenleri gibiyiz, bir arada yaşamak zorundayız. Suriye'de Hafız Esed, diktatörlüğe dayalı bir rejim kurmuştur. Bu rejim mezhebi özelliğe sahip bir azınlığın çoğunluğa tahakkümüyle oluşmuş bir idare şeklidir. Türkiye'de de bunu oluşturmak isteyenler var. Belli bir süredir Türkiye'de orduyu siyasetin içine çekme çabalarının ardında da bunlar bulunuyor. Bunu gördüğümüz için "Kimse heveslenmesin, biz buna müsaade etmeyiz." dedik. Vatan ve millet için tehlikeli hususları görmek başka, onu dile getirmek başkadır. Dile getirebilmek için mangal gibi yürek lazımdır. Allah şahittir ki Yazıcıoğlu hayatı boyunca o yüreğe sahip olduğunu ispat etti. Cesaret, dürüstlük karakterinin ana unsurlarıdır. Bilmiyoruz, belki de bu ve benzeri açıklamaları hayatına mal olmuştur. Schiller, "Hayatınızı öne sürmezseniz, hayatınızı kazanamazsınız." diyordu. Yazıcıoğlu hayatını kazanma derdinde değildi; o, hayatını milletine adamıştı. O yolda ölmenin şehitlik olduğuna inanıyordu. Muhakkak ki Allah şehadeti her kuluna nasip etmez.

Değerli kitaplarındaki imzasından tanıdığımız araştırmacı yazar Hakkı Öznur "Muhsin Yazıcıoğlu Külliyatı"nı hazırladı. Ciddi emek ürünü olan bu eserdeki konuşmaları, röportajları, makaleleri Yazıcıoğlu'nun dünya görüşünü berrak bir şekilde bizlere sunuyor; nelerin uğruna yaşadığını ve hayatını verdiğini görebiliyoruz. Hakkı Öznur'un çalışmasındaki şiirler bölümü benim için büyük sürpriz oldu. Çünkü rahmetlinin bir tek "Üşüyorum" şiirini biliyordum. Külliyatta bir kitap olacak çapta şiirle karşılaşınca şaşırdım. Şunu samimiyetle söylüyorum ki adı şaire çıkmış pek çok kimseden şiirleri daha lirik, anlamlı ve seviyeli.

Dilerim ki sistemimiz bir daha kesintiye uğramaz, devletimiz demokratik zemine oturur; milletimiz de nimetlerinden yararlanır. Fakat siyaset platformunda her zaman Muhsin Yazıcıoğlu gibilere ihtiyaç olacaktır. Yazıcıoğlu olmak elbette kolay değildir. Allah ve Resulü uğruna en aziz evlatlarını kurban veren milletimize Rabbülalemin'in yeni Yazıcıoğulları nasip edeceğinin ümidiyle teselli buluyorum.

 

16 Temmuz 2012, Pazartesi

Share this post


Link to post
Share on other sites

İyi dersin de memmet emmi, bizde şevk bırakmadılar ki..Emanet hissediyorum artık kendimi burada, evvelden böyle miydi tey! "Göğsüm Karacaahmet Mezarlığı'na döndü" ha bu lafı sevdim, o kadar berbat olmasak da bizim gemi de az su almadı değil.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Gerçekten Nuh'un Gemisi'ydi

Basın İlan Kurumu'nun gayretleriyle Ramazan eğlencelerinin arasına, yıllarca önce kapatılan "Marmara Kahvesi" de katıldı.

 

 

Bu ünlü kahve Bayezıd Meydanı'nın, Soğanağa tarafında kalırdı. Girişteki on beş kadar masaya oyun kâğıdı, tavla, okey takımı verilmezdi; bu bölüm, erbaplarının sohbet etmeleri için ayrılmıştı.

Sözünü ettiğimiz kahvenin cazibesi değişik sebeplerden gelirdi. Bayezıd, üniversite muhiti olduğu için çoğunlukla öğretim üyelerinin bu civarda oturmaları, emekli olanların da alışkanlıklarından dolayı ikamet için bu semti tercih etmeleri, öğrenci yurtlarının bu çevrede toplanmaları, basının merkezi Babıali yakınında bulunduğundan gazetecilerin her fırsatta buraya uğramaları ilk akla gelen unsurlardı. Kahvenin hayatı yıllarca sürdüğü için ünü belli çevrelerde yaygınlaşmıştı. Ankara'dan, İzmir'den, değişik illerden, yurtdışından herhangi bir sebeple İstanbul'a gelen bir bilim insanı, politikacı, gazeteci, romancı, şair Marmara Kahvesi'nde sohbet olduğunu bilir, dostlarını görmek, ülkede ve dünyada neler olup bittiğini anlamak, halkın duygularını yakalamak için oraya uğrardı. Burada sadece vatanın değil, dünyanın nabzı atardı; her gün Le Monde gazetesini okuduğundan "Le Monde" lakabını alan Hasan Bey Avrupa gazetesi okuyan tek kişi değildi. "Figaro" mu , "Süd Deutsche Zeitung" mu okuyana, insan rastlamazdı. Fransız Parlamentosu'ndan emekli bir Cezayirli, Marmara Kahvesi'ne her gün gelebilmek için İstanbul'da yaşar, bu ünlü kahveye "Nuh'un Gemisi" derdi.

Devamlılarının arasında her dünya görüşünden insan vardı; milliyetçiler, Batıcılar, dindarlar, ateistler, demokratlar, komünistler, faşistler aynı masada oturur, birbirlerine hürmette kusur etmeyerek rahatça tartışırlardı. Marksist Abidin Nesimi ile İslamcı Hilmi Oflaz saatlerce dünyanın meselelerini ele alıp konuşurlar, dinleyenler de gerçekten zevk alırlardı. Buradaki dostluklarda fikirlerin aynılığı değil, yaş, seviye önemli rol oynardı. Emekli profesörlerden, yaşlı yazarlardan gençlere doğru inerken birbirinden farklı gruplar oluşurdu. Gençlerin yaşlılara ilgisi fazlaydı; nereli olduklarını, nerede okuduklarını, hangi üniversitede doktora yaptıklarını, neler yazdıklarını bilirlerdi. Onlar ise gençlerin dünyalarına fazla girmezlerdi; ama Marmara Kahvesi'nin havası sadece bu iki grubu değil, memurları, işçileri, hatta meczupları kuşatır, onları bütünleştirirdi. Herkes haddini bilir, büyüklere saygısızlık yapmayı kimse aklının ucundan geçirmezdi. Kimse kimseyi küçümsemezdi; bazen dünya bilim literatürüne girmiş emekli öğretim üyesi veya ünlü bir şair, bir gençle, kahvenin sakini bir meczupla saatlerce sohbet ederdi.

Buraya kimler gelmezdi... Menderes'in Afganistan'da Tıp Fakültesi'ni kurdurduğu Ali Saib Atademir, belki de ülkemizde ilim namusu bakımından öne çıkarılması gereken Mükrimin Halil Yinanç, Emin Ali Çavlı, Orhan Münir Çağıl, Ziya Nur Aksun, Mehmed Genç gibi bilim adamları müdavimlerindendi. Burayı "Eshafil-i şark" olarak nitelendiren büyük şair ve mütefekkir Necip Fazıl da bazı kaynaklara ulaşmak amacıyla uğrardı. Sezai Karakoç, Sedat Umran gibi şairler, Erol Güngör, Nureddin Topçu gibi mütefekkirler ilgi odağı olurlardı. Adları listelere sığmayacak kadar çok sayıda gazeteci, politikacı ve aydın da akşamları masaları doldururlardı. Sahaflar şeyhi olarak ünlenmiş Muzaffer Özak Beyefendi, genellikle yatsı namazından sonra gelirdi. Sohbeti çok tatlıydı; yaptığı esprilerle çevresindekileri kırıp geçirirdi. Bilim, fikir ve sanat erbaplarını dinlemek isteyen gençler için de belki orası fakültelerinden daha çok şey öğrendikleri bir mekândı. Tiryakisi olan işadamları, esnaflar, işçiler de az değildi. Bir de meczupları vardı. Tabii sivil polisleri de unutmamak gerekir. Orada hangi konular ele alınmaz; milletin, hatta insanlığın geleceği hakkında en ince ayrıntısına kadar ne girift planlar yapılmazdı!

Kahvenin müdavimi olmak, adeta bir cemiyete dâhil olmaktı. Resmi dairelerde çalışanlar bakımından hangi fikirden olurlarsa olsunlar, kahvede aynı masada sohbet etmemiş olsalar bile, işi düşenlere yardımda bulunmaları için göz aşinalıkları yeterdi.

Bir Batılı ülkede böyle bir kahvenin yok olmasına kamu kuruluşları razı olmazdı. Bizde yıkılarak çarşı haline getirilmesini kimse umursamadı. Daha sonraları "Marmara" adında kahveler kurulmaya çalışılmışsa da tutmadı. Elbette tutmazdı; Marmara sadece büyük bir kahve değildi; oraya atmosfer kazandıran müşterileriydi; yapılan sohbetlerdi. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nun, Filozof Cemal'in, Hilmi Oflaz'ın yerini kim doldurabilir!.. Marmara Kahvesi kültür hayatımızda bir dönemdi; müdavimlerinin hafızalarında hasretle yaşayacaktır. 30 Temmuz 2012,

Share this post


Link to post
Share on other sites

Necip Fazıl ve örtülü ödenek

 

Son günlerde Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde Necip Fazıl’ın örtülü ödenekten para aldığı gazete ve televizyonlarda polemik konusu yapılmaktadır.

 

Bu konu Yassıada Mahkemesi’nde de mesele edilmişti. Hatta aldığı miktar sorulduğunda Necip Fazıl, “Hayır” deyip daha fazla aldığını söyleyerek kadirşinaslık örneği göstermişti. Mahkeme Başkanı Salim Başol’un “Hangi hizmete mukabil aldınız?” sorusuna da şöyle cevap vermişti: “Ben örtülü ödenekten methiyeci, kasideci, Eski Roma cenazelerinde sahte ağlayıcılar gibi vicdan kiracısı olarak para almadım. Ve bunların hiçbirisini yapmadım.” dedikten sonra mukaddesatçı, milliyetçi, Anadolucu, ahlakçı bir idealin bu topraklarda yetişmesi için para aldığını söylemişti. Başkan karşı çıkıp; “Üniversite gençliği süt gibi temizdir. Onlar sizi gerici buluyorlar; zaman zaman protesto etmişlerdir.” deyince Üstad’ın cevabı şöyle olmuştu: “Üniversite gençliğinin bana gerici diyen kısmı, sesi fazla duyulan ve önde görünen kısmı. Üniversite gençliğinden on binlerce gencin benim idealime bağlı olduğunu; fakat sesini yükseltemediğini yakinen bilenlerdenim.” Bunun üzerine başkan idealinin ne olduğunu sorunca, Üstad şu çarpıcı cevabı verdi: “Garb’ın bütün müspet bilgilerini Rönesans anlayışı içinde almak ve Şark’ın ruhunu aynen muhafaza etmek, dinin parlaklığını ve saffetini, asaletini, Garb’ın büyük kafasında tekâmül ettirmek ve bu ruha tatbik etmektir.” Bu izahtan sonra herhalde dut yemiş bülbüle dönen Başkan’ın; “Sizden fazla alan gazeteci var mı?” sorusuna jurnalciliği kendisine yakıştıramadığı için şu cevabı verdi: “Onu bilmem; şunu bilirim ki ilk Türk gazetesi olan Takvim-i Vekayi’den bugüne kadar fikre müstenit bir tek gazete mevcut değildir ki, şu veya bu şekilde hükümetten yardım görmesin.”

Mahkeme başkanı veya bu konuyu mesele edinenler zır cahil değillerse fikir, sanat ve bilim insanlarının dünyanın bütün ülkelerinde korunduklarını bilmelidirler. Yüksek seviyede fikir ve sanat eserleri, ilmî zihniyetle yazılmış kitaplar geniş kalabalıkları ilgilendirmezler; ama cemiyetin ufkuna düşen güneş gibidirler; kalabalıklar onların ışığında yol alırlar. Ülkemizin bu hususta özel bir durumu vardı. Harf devrimi yapıldı; zaten az olan okur sayısı adeta sıfırlandı. Hükümetlerin asli görevlerinden birisi milletin kültür seviyesini yükseltmektir. Bunun için tek parti döneminde imkânsızlıktan dolayı ilaç ithal edilemezken gazete çıkarmak için matbaa makineleri getirmek isteyenlere döviz tahsis edilmiştir. Yine bu dönemde Yakup Kadri, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Behçet Kemal gibi sanat ve ilim insanları milletvekili yapılarak adeta koruma altına alınmışlardır.

Büyük sanatkârlar, mütefekkirler, şalgam gibi istendiği zaman yetişmezler. Bunun şuurunda olan cemiyetler bunlardan en fazla nasıl yararlanacaklarını düşünürler. Goethe, ardında 57 eser bıraktı. Ama Goethe maaşlarını altınla ödediği 15 bilim insanıyla beraber çalışıyordu. Yazdıkları, en son dil aliminin onayından geçmeden matbaaya gitmezdi. Goethe sırtını Weimar Devleti’ne dayamasaydı, Alman milletinin kültür seviyesini etkileyen eserlerine imza atamazdı. Onu finanse eden Weimar Devleti’ni mi suçlayalım, yoksa sırtını ona dayayan Goethe’yi mi?

Gazetede yazmak yazar için imkândır; fakat basınımız yakın zamana kadar tek zihniyetin hegemonyasındaydı; kendilerinden saymadıklarına yazdırmazlardı. Necip Fazıl uzun süre bir gazetede çalışamadı. Gazete yazılarından ne geçimini temin, ne de fikrine hizmet edebildi. İnancı onu hizmete zorluyordu. Kültür seviyesi düşük ülkelerde desteksiz bir dergiyi yaşatmak imkânsızdır. Hiç değilse bir dergiyi çıkarabilmek için başını taştan taşa vurdu.

“Bir Adam Yaratmak” piyesini Shakespeare’ın eserleri arasına katıp, yine Shakespeare’ın uzmanına sorulsa, “Hayır, bu onun değildir” diyemez, kanaatimce Sheakspear’ın eserlerinin arasında yıldız gibi parlar; hatta ben farklıyım diye bağırır. O eserinden Üstad kaç kuruş kazanmıştır? Weimar Kralı gibi bir adam çıkıp Üstad’ı destekleseydi, o da dehasını kitaplarına verseydi ne olurdu? İnanıyorum ki yalnız bizim değil, bütün Şark’ın kaderi değişirdi. Her gün para derdiyle boğuşan biri ne yazabilirdi? Ölümüne kadar kirada oturması milletçe ayıbımız değil de nedir? Bu vesile ile milletimizin mazlum evladı Menderes’i de rahmetle anıyorum.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Nice yıllara

Sezai Karakoç ağabeyimiz yeni bir yaşına girince, sevenleri onu anmanın, anlatmanın ihtiyacını duydular.

Yakınlarından kimisi şairliğinden, kimisi mütefekkirliğinden, kimisi de yüksek ahlaklılığından söz etmişler. Gerçekten çok yönlü bir sanatkar ve düşünürdür. Günümüzdeki kültür hayatımızdan gelecek yüzyıllara kalacak birkaç isimden birisidir.

Beni en çok şu vasfı etkilemiştir; Sezai Karakoç denince akla ilk gelen şairliğidir; bunun anlamı duygusal bir insan olmasıdır. Fakat medeniyetle ilgili analizleri, devlet hakkındaki düşünceleri sırf mantığa dayalı hususlardır. Duygusallıkla mantıklı olmayı bir arada bulundurması çok ender rastlanılan bir özelliktir. Karakoç’un gençlik yıllarında ülkemizde öyle bir Batı rüzgârı estiriliyordu ki, o medeniyete eleştirel biçimde bakabilmek hem bir seviye hem de kendine güven meselesiydi; çünkü Batı’dan şüphe etmek cinnetle eşdeğerdi. Kültürün din, tarih, coğrafya ile derin bağlantısı olduğunu, hiçbir kültürün yozlaştırılmadan transfer edilemeyeceğini görebilmiştir. Kültürümüzü savunurken gözlerimizi dışarıya kapamalıyız da dememiştir, belki onun kadar Batı’yı takip eden bir Batıcı da yoktur. Fakat o bir mütefekkir olarak şu gerçeği kavramıştır; biz kültürümüzü canlı tutabilirsek, temas ettiğimiz kültürler de kendisine lazım olanı teşhis edip alır, yerli yerine oturtur.

Son yüzyıllarda yaşadığımız dramların önüne geçmek için resmi ideolojimiz Batı’nın büyüklüğünü zihnimize çakmak isterken milletçe bizi aşağılık kompleksine sürüklemiştir. Batı’ya güç veren yaşantı biçimi mi, ilmin tekniğe yansıması mı, yeraltı zenginlikleri mi olduğu bilinmeden aydınlarımız, sanatkarlarımız, bilim adamlarımız içinde benliğimizi bulduğumuz medeniyet dünyamızdan bizleri koparmak için ellerinden ne geliyorsa yaptılar ve yapıyorlar. Bunların putlaştırdığı Batı, teknik, zenginlik bakımından bizim kültür ve medeniyetimize göre ileri bir görünüş veriyor. Tabii bütün bu zümreler, güçlü bulunduğumuz dönemlerde de Müslüman olduğumuzu unutup geri kalışımızda gerçek sebep olarak dinimizi işaret ediyorlar. Bu teşhis ve tespitin yanlışlığını ispat etmek için dün Mehmet Akif, Necip Fazıl nasıl çırpınmışlarsa, günümüzde de Sezai Karakoç öyle çırpınıyor. Bu uğurda makaleler, şiirler, kitaplar yazıyor. Siyaset dünyasında fikirlerinin temsil edilmesi için parti kurmak dahil bütün güçlüklere göğüs geriyor.

Bu arada bir hususu belirtmek isterim; televizyon ekranlarında, yazılı basında Sezai Karakoç’un Mehmet Akif’le, Necip Fazıl’la mukayese edildiğine şahit oluyoruz. Üçü de Allah, millet yoluna baş koymuşlardır; fakat meselelere yaklaşmaları, olayları ele almaları, dünya siyasetini algılamaları, hatta çare olarak ürettikleri çok farklıdır. Tabii aynı zamanda sanat anlayışları, karakterleri, mizaçları, üslupları birbirlerinden ayrıdır. Bunun için milletimizin bu üç değerli evladını birbirleriyle mukayese ederek değil, ayrı ayrı ele alarak anlamaya çalışmalıyız.

Ülkemizde amme hukukunu meslek edinmiş bunca öğretim üyesi bulunmaktadır. Bunların hiçbiri gelecekteki devletin muhtaç olduğu şartları onun gibi görebilmiş değildir. Sezai Karakoç, teknolojinin bugünkü gelişimi karşısında devletlerin çoğunun Ortaçağ’daki derebeyliklerin durumuna düştüğünü kavramakta, bir bütün oluşturmadıkları takdirde silinip gideceklerinin altını çizmektedir. Yakın gelecekte devlet olabilmenin şartlarını şöyle belirlemektedir; asgari on milyon kilometrekare toprak, iki yüz elli milyon nüfus, ileri teknolojiye kavuşmuş bir sanayi ve bunlara denk bir kültüre sahip olmak. Bunu yerine getiremeyenlerin uğrayacakları felaketleri de haber veriyor; “Tarihin kanunları acımasızdır, gerekli önlemi almayan topluluklar, en amansız felaketlerin kayalarına çarpıp tuzla buz olurlar.” Sadece bu tespit bile Sezai Karakoç’un nasıl bir idrake sahip olduğunu bizlere göstermektedir.

Bütün zirveler gibi elbette yalnızdır; yalnızlıkların en fecisi kalabalıkların içinde olanıdır. Onun söylediğini anlayan kulak az çıkar; ona söyleneni sığ bulur. Bazıları onu konuşmamakla eleştiriyor; yeri geldi mi elbette konuşuyor; fakat gelişigüzel konuşmuyor. Kimi zaman sükut en büyük çığlıktır.

Gören onu sıradan bir insan zanneder; biraz yakından tanıyan iyi bir Müslüman olduğunu sezer; yaşantısıyla bütün mazlumların acısını çektiğini anlar; biraz daha yakından tanıyan, tavizsiz bir Müslüman olarak insanlığın dervişi olduğunu idrak eder. Bugün için o, Diriliş kafilesinin en öndeki bayraktarıdır, emr-i Hak vaki olunca, zaman ondan bir şey alıp götüremeyecek; sadece insanlığın ne büyük bir değer yitirdiğini gösterecektir.

 

http://www.zaman.com.tr/mehmet-niyazi/nice-yillara_2086279.html

 

Share this post


Link to post
Share on other sites

Teşkilat Refik, rahmete erdi

 

Marmara Kıraathanesi’ne ilk gençlik yıllarımızda gitmeye başladık.

 

 

Orada Ziya Nur Aksun, Erol Güngör, Nuri Karahöyüklü, Saip Atademir, Mükremin Halil Yinanç gibi değerli büyüklerimizle birlikte Refik Demir ağabeyimizi de tanıdık. 27 Mayıs darbesinden sonra herkesin yüzü asıktı; milletin sevgilisi olan Adnan Menderes bir darbeye kurban gitmişti. Milletin geleceği, Demokrat Partililerin durumu kamuoyunda ciddi bir endişe kaynağı idi. Refik Demir daha çok Ziya Nur Aksun, Erol Güngör ağabeylerin masasına otururdu. Refik ağabey Yalova’nın Güney köyünden idi; o köyden de Milli Birlik Komitesi’nden üyeler, subaylar vardı. Onlardan haber getireceği için Refik ağabeyin masasına otururduk. Bazı münasebetsiz adamlar Refik ağabeyin masasına oturunca Refik ağabey, karşısındakini ona gösterip; “Bu teşkilattandır” diyerek adamı uyarır; o da biraz oturduktan sonra kaçar giderdi. Böylece daha rahat bir konuşma ortamı doğardı. Adam kaçırmaları bu şekilde devam ettikçe Refik ağabeyin ismi de “Teşkilat Refik” olarak kaldı.

Aslen Dağıstan kökenli bir aileye mensuptu. 1925 yılında Yalova’nın Güney köyünde dünyaya geldi. Aslında o köyün asıl adı Reşadiye idi; herhalde Sultan Reşat’ı çağrıştırdığı için Cumhuriyet döneminde adını değiştirip Güney köyü yapmışlar. Emekli General Mehdi Sungur ağabeyimiz, kardeşi Abidin Sungur Bey gibi pek çok muhterem insan o köyden çıkmıştır. Refik ağabey, Devlet Hava Meydanları Meteoroloji Müdürlüğü’nden emekli oldu. Eski Türkçeyi ve Fransızcayı çok iyi bilirdi; dünyası kitaplardı. Onu arayan, Sahaflar’da, Cağaloğlu’ndaki kitapçılarda bulurdu. Emekli olmakla hayattan elini eteğini çekmemişti.

Rahmetli Muzaffer Ozak Hocamız da Marmara Kahvesi’nin müdavimlerindendi. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’yla yakın tanışıklığı vardı. Bir akşam hoca, Ayşe Osmanoğlu Hanımefendi’nin bir hatırasını nakletmişti: “Türkiye’ye dönen Osmanoğlu’nun kızlarına bir mühendis sahip çıkarak kendilerine bir dairesini tahsis etmiş ve her ay da düzenli olarak maddî yardımda bulunuyormuş. Bir sabah erken saatlerde kapıları çalınmış, Ayşe Hanım kapıyı açınca şık giyimli bir adamla karşılaşmış. Adam; “İnşallah rahatsız etmemişimdir, size ve annenize hoş geldiniz demek için ziyaret ettim.” demiş. Ayşe Hanım içeriye buyur etmiş, karşılıklı hal hatır ederlerken kapıcı günün gazetelerini getirmiş. Gazeteyi alan Ayşe Hanım “Menderes İstanbul’da” manşetini görünce karşısındakinin Adnan Menderes olduğuna iyice kanaat getirmiş ve “Beyefendi, niçin geleceğinizi önceden haber vermediniz, sizi elimizdeki bütün imkanlarla ağırlamak isterdik.” demiş. Menderes de “Valide Hanım, bizler politikacıyız; sevenimiz kadar sevmeyenimiz de var. Haberli gelseydik buraya gazeteciler doluşur, muhtemeldir ki nahoş hadiseler cereyan edebilirdi.” cevabını vermiş. Epeyce sohbet ettikten sonra kalkarken Menderes bir ihtiyaçları olup olmadığını sormuş, Ayşe Hanım da kendilerine bir mühendisin sahip çıktığını, ihtiyaçlarının bulunmadığını söyleyerek teşekkür etmiş. 27 Mayıs darbesinden hemen sonra Menderes’in mallarına el konulunca, mühendis, Berin Hanım’a gelip ya kirayı ödemelerini ya da evi boşalttıracağını söylemiş. Evin kirasını ve maddî desteği sağlayan aslında Menderes imiş. Berin Hanım parmağındaki yüzüğü çıkarıp oğlu Mutlu’ya vermiş ve kuyumcuya gidip bozdurmasını istemiş. Böylece Ayşe Osmanoğlu’nun geçimi Berin Hanım’ın üzerinde kalmış. Rivayet edilir ki Menderes’in geçirdiği uçak kazasından sonra Berin Hanım kendisine uçak düşerken aklından neler geçtiğini sormuş, Menderes de cevaben Berin Hanım’ın Ayşe Osmanoğlu’nun kirasını ödeyip ona yardımcı olmaya devam edip etmeyeceğini düşündüğünü söylemiş. Bu dramatik sohbetin ardından Teşkilat Refik’in gözleri doldu; “Yassıada mahkemesinde şu husus açıklandı; on yıl boyunca başbakanlık yapan Menderes bir tek kez dahi maaşını almamış, maaş için gelen çeki imzalayarak Hazine’nin tahsil etmesi için geri göndermiştir.” dedi ve gözyaşlarını silerek masadan kalktı. Onun bu hali masada bulunan herkesi derin bir hüzne boğmuştu.

Esprisi son derece boldu; adalete aykırı bir iş gördü mü, “Avukat değil hakim tutmak lazım.” derdi. Her şeyini bu millet, ümmet için paylaşırdı. Gazetede Türkiye’nin 2000 yılında nüfusunun 60 milyon olacağına dair bir haber görmüştü. O günlerde nüfusumuz 30 milyon civarındaydı. O andaki heyecanı görülmeye değerdi. Teşkilat Refik kendine dair hiçbir şeyi dert edinmediği gibi heyecanı da tasası da milletine dairdi. Yattığın yer nur, mekânın cennet olsun benim güzel ağabeyim.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Henüz öğrenmiş bulunmaktayım. Mehmed Niyazi ağabey ahirete irtihal etmiş. Cenazeleri bugün öğle namazini muteakip Marmara İlahiyat camiinden Karacaahmet'e uğurlanacaktır.

 

Bir çınar daha göçtü. Tarifsiz, derin bir sızı duyuyorum. İşledi. Fikirleri, duruşu, dava adamlığı ile bize öncülük edenlerdendi. Üstad'a yoldaşlığını zaten dikkatli bir NFK takipçisi muhakkak bilir. Çok elim bir kayıp..

 

Kendisiyle calismalarini ilerleyen yaşına rağmen sürdürdüğü bir mekânda sıklıkla karşılaşırdık. Ona bir merhaba demeyi, uzaktan olsa bile imâ selam vermeyi es geçmezdim. Hep Üstad ile paylaştıkları ve sonrasında uğrunda nasıl adres adres dolanıp anlattığı anektodlari, yazdığı yazıları ve hisli tarihî nitelikli romanları aklima gelir teveccühümü olabildiğince artırmak isterdim. Bir zaman sonra görünmemeye başladı. Hasta diye işitmiştim. Şimdi de cenazesi..

 

Allah rahmetiyle muamele etsin. Biz iyi bir müslüman olduğuna şahidiz.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Create an account or sign in to comment

You need to be a member in order to leave a comment

Create an account

Sign up for a new account in our community. It's easy!

Register a new account

Sign in

Already have an account? Sign in here.

Sign In Now
Sign in to follow this  

×