İçeriğe git

Foto

Mehmed Niyazi


Konuda 64 cevap var

#21
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
İman ve ümit şairi

Yılın bugünlerinde kaybettiğimiz, yattığı yerin nur olmasını dilediğimiz rahmetli Mehmet Akif milletimizin en karanlık döneminde yaşadı; o dağdağalı yıllardan yüz akıyla çıkmamız için onu Necit çöllerinde, Almanya'da, Kurtuluş Savaşı'na halkı hazırlamak gayretiyle cami kürsülerinde, Mehmedcikle omuz omuza cephede görüyoruz.


Gün geldi bugünkü sınırlarla çizilen vatana sahip olduk; alınan sonuçta emeği geçenlerin başında Mehmed Akif de vardı. Yeni kurulan Cumhuriyet'te kravat takıp takım elbiseyi kendisine yakıştırabilen herkes ikbal mevkileri bulurken, onun, çoluk çocuğunun geçimini temin etmek uğruna Mısır'da Türkçe dersleri vermek zorunda kalması bize ne kadar şahsiyetli olduğunu gösterir.

Belki ülkemizde Kur'an-ı Kerim'den sonra en yaygın kitap Akif'in 'Safahat'ıdır. Bu, onun milletimizin şairi olduğuna delalet eder. Bir sanatkârı halk iki sebepten dolayı benimser; biri anlaşılır lisanla yazması, diğeri ise milletinin dertlerini, özlemlerini dile getirmesidir. Etkisi ve sevilmesinde o sanatkârın hayatıyla eserinin uyumlu olması da rol oynar; yani inandığını yaşamalıdır. Lekesiz bir hayatı olan Mehmed Akif'in fikirlerinde gelişme görmek mümkündür; fakat sapma kesinlikle söz konusu değildir. Zaten bunun için onun en büyük şiirinin hayatı olduğu söylenmiştir.

Her büyük sanatkâr eserlerini bir kaynaktan devşirir. Shakespeare varlığını şüpheye borçludur, Mevlânâ, Yunus, Fuzuli'yi feryat ettiren İlahi aşktı, Sinan göklerin hasretini duyduğu için o engin kubbeleri yaptı, Nietzsche hayatın mihrakına gücü oturttu, Beethoven tabiata tahakküm etmenin yollarını aradı, Baudelaire kutsallara hücum etmenin hıncını duydu, Namık Kemal vatan hasretiyle yanıp tutuştu, Mehmed Akif milletinin kurtuluşunu Kur'an'da gördü; halkının ruhunu ve hayatını kutsal kitabımızla yoğurmanın azmiyle yaşadı.

İnsan başkasından çok şey öğrenir; fakat dehanın beşiği yalnızlıktır. Bu yalnızlığın en fecisi kalabalıkların arasında olanıdır. Duyduğu sözler onun için bir anlam ifade etmez; söyledikleri kimsenin umurunda değildir. Bir başka muzdarip Nurettin Topçu, Akif'in yalnızlığı hakkında bizleri sarsan şu cümleleri yazdı: "Akif'in inzivası halk içinde idi. O, cemaatin içinde çilesini doldurdu; sonra bu cemaatten ona ne kaldı? Her parçasını birine 'Dostum' veya 'Kardeşim' diyerek veyahut bütün samimiyetiyle isimlendirerek ithaf ettiği eserini, bu kardeşleriyle dostları didik didik ettiler. Kimi onun inkılabı anlamadığını, kimi dindarlığındaki hulûsü ölümünden sonra tenkid ve tariz vesilesi yaptı. Dostları bakımından en talihsiz insan bu adamdı, denebilir."

Bir insanın büyük olmasının en önemli nişanı inançlarına sarsılmaz bir şekilde bağlanmasıdır. Kuvvetlilerin tavırlarına göre hayatını düzenlemez; cemiyetin dalkavukluğunu kesinlikle yapmaz; devirlere, iktidarların durumlarına göre değişmez; ortama uymaz; ortamı kendine uydurmaya çalışır; uyduramazsa son nefesine kadar mücadele eder. Şu beyiti onun ne kadar yüce ahlaka sahip olduğunu göstermektedir: "Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem."

Büyük insan herkesin dizbağlarının çözüldüğü yerde dik durmasıyla kendisini belli eder. Diplomalılarımızın pek çoğunun mandacı olduğu, bir kısmının da güçlü fakat zalim olduklarını bildikleri milletlere yaranmak amacıyla söz söyledikleri bir dönemde onun vatanı ve milleti için haykırışları gök kubbede demir atıyordu: "Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz!/ Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz./ Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusu?/ Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun..."

Akif'in hayatını inceden inceye araştıran, onun bir beşeri gücün karşısında eğildiğini göremez. Ne pahasına olursa olsun, ister bir mevki uğruna, ister çoluk çocuğunun nafakası için, inandıklarından taviz verdiğini hiç kimse söyleyemez. Kendisinin ve milletinin onuruna ne kadar düşkün olduğuna ölümünden kısa bir süre önce yazdığı mektupta şahit oluyoruz. Batı'nın güçlü milletlerinin karşısında diplomalılarımızın ezilip büzülmelerinden duyduğu acıyı ne çarpıcı bir şekilde anlatıyor: "... Şu inziva aleminde muhitin, şuunun, zamanın, hadisatın, hülasa bütün kainatın sarih istiskalini (horlanmasını) gördükçe yaşamaktan adeta iğreniyor da, günden güne artan zaafımı, ihtiyarlığımı birer müjde-i halas telakki ediyorum."

Hasta ve ihtiyarlık günlerinde bunları söylüyor, ama sarsılmaz bir iman ve derin bir ümitle savurduğu çığlığı şimdilerde bile bizi ayakta tutuyor: "Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk'ın,/ Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın."


27 Aralık 2010, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#22
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Bu mücadeleyi kazanmalıyız

Kütüphanede bir genç yanıma geldi ve sordu: "İkinci sınıf bir millet miyiz ki dünyaca meşhur insanlar yetiştiremiyoruz? Bunun ille de büyük âlim ya da büyük sanatkâr olması gerekmez; şarkıcılarımızın, sporcularımızın da esamisi okunmuyor."


Üzüntüsü yüzünden okunan gencin cemiyeti bir bütün olarak görmediği belli oluyordu. Her şeyimizle küçüldüğümüz bir dönemden geçerken ona akvaryumda balina yetişmeyeceğini anlatmak istedim.

16. yüzyıla baktığımızda her şeyimizle büyük olduğumuzu görürüz. Devlet başkanımız Kanuni, başbakanımız Sokullu'dur. Amiralimiz Barbaros, mimarımız Sinan, şairlerimiz Baki ile Fuzuli, âlimimiz Zembilli... Bugünkü devlet adamlarımızın gayreti takdire şayan; onlar bir yana sanatkârlarımız Bülent Ersoy ve Şener Şen, âlimimiz Süheyl Batum, sporcumuz Derya Büyükuncu, şairimiz de Yaşar Kemal, mimarımız sayın bilmem kim bey.

İçerisinde bulunduğumuz zamanı ele alırsak delikanlı haklıdır; fakat Hindistan'dan Viyana'ya kadar olan coğrafyada gözlerimizi dolaştırırsak, tarihin alacalığından bugüne dek insanlığı etkileyen belli başlı olayları hatırlarsak bize de bir haklılık payı çıkar. Dünya medeniyetine tesir eden eserler, toplanıp oluşmasında amil olan milletlerin adedine bölünse milletimizin payına diğer milletlerin birkaç misli düşer. Orta Asya bozkır medeniyeti, destanları, masalları, hikâyeleriyle ilim âleminin yeni yeni dikkatini çekiyor. Veriler incelendiğinde belki de ünlü Homeros karşımıza bir sahtekâr olarak çıkacak. Çünkü onun anlattıklarına benzer birçok şeyin ondan çok önce Orta Asya'da anlatılıp söylendiği ortaya çıkacak.

Tac Mahal'den Drina Köprüsü'ne kadar atalarımız nice eserler vücuda getirdi. Sultanahmet, Süleymaniye ve Selimiye insanlığın hayranlığına sebep olmakta... İmam-ı Azam'dan Hoca Ahmet Yesevi'ye, Farabi'den İbn-i Sina'ya sayısız alim yetiştirdik. Mevlânâ ve Yunus hem bir kalabalığı millet yapacak güçte sanatkâr hem de onlara yol gösterecek incelikte birer mütefekkirdir. Tarihimiz o kadar önemlidir ki bizlere pek de dost olmayan Montesqiue bile İran Mektupları'nda, "Türk milleti olmasaydı, tarih olmazdı." hükmüne varmak zorunda kalmıştır.

Sosyal konularda yapılan hatanın faturasını ödemek zordur. Dünyayı dolaşan, nerede ortamını bulursa orada meyvesini veren insanlığın yüksek medeniyeti Yunanistan'da sükut ettikten sonra, İslam dünyasının kucağında kendisine geldi. Müslüman âlimler bu medeniyeti gerektiği gibi inceleyip alınması gerekenleri aldılar. Fakat ne onların ne de devrin insanlarının zihninde Yunanlaşmak gibi abuk bir düşünce geçmedi. Bilahare bizdeki bilimleri Batılılar aldılar, fakat Türk-ü perestlik gibi cereyanlar gelişmesine rağmen hiçbir zaman Doğululaşmak ya da Müslümanlaşmak gibi bir resmî ideolojileri olmadı. Tuhaflığa bakın ki Batılılaşmak iki yüz yıldır bizim resmî rüyamız; bu rüyayı gerçekleştirmek için neler yapmadık? Nasıl da acımasız davrandık, nasıl da kendi insanımızı kırdık, nasıl da üç gün okula giden çocuklarımızı kendi medeniyetine düşman yaptık? Batılılara benzediğimiz ölçüde medeni, Batı'dan uzaklaştığımız takdirde vahşi olacağımız hikâyesini uydurduk. Taklidin sadece aslını yaşatacağını ve mukallidin ruhunu öldüreceğini nasıl da anlayamadık? Heyhaat! Bu tehlikeyi görüp anlatanlara hayat hakkı tanımadık.

Gün geldi, ülkemizin kimi münevverleri kendilerine, "Ben kimim, bu hal de neyin nesidir?" diye sormaya başladılar. Palyaçoların dünyasından kaçarken kendi medeniyetleriyle karşılaştılar, oradaki inceliklerin farkına vardılar; oradaki insaniliği yeniden keşfettiler. Görüp öğrendiklerini gelecek nesillere aktarmak için gayret ettiler. Bu uğurda mağduriyetleri, mahkumiyetleri göze aldılar. Hiçbir şey yapamadılarsa ruh mayaladılar. Onların mayaladığı göller bugün yoğurt olmaya başladı.

Milletimiz kendi ruhunu anlayanlara, kendi duygularını paylaşanlara destek olmaya başladı. Bugün üniversitede, basında, bürokraside zorlu bir mücadele devam ediyor. Süreç böyle devam eder ve milli aydınlarımız dünyamıza ağırlıklarını koymayı başarabilirse insanlığa yeni boyutlar, yeni bir üslup ve zenginlik getiririz. Yeni Mevlânâ'lar, Yunus'lar yetiştiririz. m.niyazi@zaman.com.tr


03 Ocak 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#23
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Akademik Araştırmalar Dergisi

Yazılı basının iki ana unsuru vardır; biri günlük gazete, diğeri dergidir.
Günlük gazete daha çok haberleri halka yansıtır. Batılı ülkelerde kamuoyunun bilinçlenmesi ciddiye alındığı için aktüel haberler uzmanlar tarafından yorumlanır. Mesela Frankfurter Algemeine Zeitung'da Prof. Dr. Hildegard Stausberg sadece Arjantin hakkında makale yazar; çünkü bütün akademik araştırmaları Arjantin'le ilgilidir. Kaleme aldığı değerlendirme gerçekten okuyanı doyurur. Aynı gazetede Dr. Lech'in Türkiye-İran hakkında makalelerini okumak mümkündür. Bizde ise bir köşe yazarı bugün futboldan, yarın ekonomiden söz eder. Yazdıklarının da ne kadar etkili olduğunu görüyoruz.

Bizim gibi ülkeler adeta dergi mezarlığıdır; zira dergi ilim, fikir ve sanata oturur. Batılı ülkelerde ilmi bir konferans dinlemek için bin kilometre yol katederek giriş ücreti ödeyenlere çok sık rastlanır. Bu Batılı ülkelerin düşünce seviyesini gösterdiği gibi dergi okuyucularına sahip olduklarına da işaret eder. Aksi takdirde "Der Spiegel" dergisinin milyonların üzerindeki tirajı izah edilebilir mi? Bizde ise en seviyeli bir konferansa bir avuç insan iştirak eder; dolayısıyla dergi okuyucumuz pek yoktur. Ancak bazı idealist insanlar imkânlarını riske ederek birkaç sayı süren dergi çıkarırlar. Gençliğimizde elimizden düşürmediğimiz rahmetli Necip Fazıl'ın çıkardığı "Büyük Doğu" zaman zaman kuyruklu yıldız gibi görünüp kaybolurdu. Ardından büyük gürültüler bırakarak maziye intikal eden merhum Osman Yüksel'in "Serdengeçti" dergisi yıllarca çıkmasına rağmen ancak otuzüç sayısı vitrinlerde yer alabildi. Başında Dr. Ali Bayram'ın bulunduğu "Akademik Araştırmalar Dergisi"nin ise 47-48. sayıları elimizde bulunuyor. On iki yıldan beri kesintisiz yayın hayatını sürdüren bu hacimli dergi Dr. Ali Bayram'ın organize ettiği ciddi bilim adamları tarafından hazırlanmaktadır. Elbette bir Batılı ülkede böyle bir dergiyi gün ışığına çıkarmak için idarehanesinde pek çok insan emeklerini birleştirirler. "Akademik Araştırmalar Dergisi"ni inceleyince, emeği geçen akademisyenleri bir kenara bırakırsak, Dr. Ali Bayram, yazı işleri müdürü Abdullah Uysal, abone ve halkla ilişkiler yetkilisi Abdullah Esin'in bu güzelim hakemli dergiyi bizlere sunduklarını görürüz. Herhalde bu da bize has bir olağanüstülüktür.

Bilim şüpheden doğduğuna göre, bilim adamlarının şüpheci olmaları gayet doğaldır. Zihinleri belli noktalara odaklanmıştır; onların dışındakileri pek görmezler, ilgilenmezler; adeta koza gibi ördükleri dünyada yaşarlar. Kamuoyundaki pozisyonlar, mevkiler onları hiç ilgilendirmez; rüyalarında bile zihinlerindekilerle meşguldürler. Aynı zamanda son derece müşkülpesenttirler; emeklerinin değerlendirilmesinden bir türlü tatmin olmazlar. Bu tip insanlara Almanlar "Welt fremd" yani "Dünya yabancısı" derler. Söz konusu karakter yapısına sahip insanların bir araya gelmeleri, müşterek gayretle bir ürünü halka arzetmeleri hemen hemen imkânsızdır. Yıllardan beri Ali Bayram'ın bu imkânsızlığı başarması her türlü takdirin üstündedir.

Avrupa'da her yıl kültür başkenti seçilir. Kanaatimizce bu seçim o şehrin, hatta o ülkenin turizmine katkı amacını gütmektedir. İstanbul'un ise gerek kültür, gerekse coğrafya bakımından farklı bir konumu vardır. Kültürü çok eskilere dayanan İstanbul, kadim Roma'nın önemli merkezlerinden biriydi. Bizans ve Osmanlı'ya uzun yıllar başkentlik yapması da adeta kültür kümelenmesine sebep olmuştur. Kazmayı vuran mutlaka tarihin bir boyutu ile karşılaşır.

Gençliğimizde şıkça uğradığımız Marmara Kahvesi'nde İstanbul'la ilgili sohbetler yapılırdı. İzzeddin Şadan, Bizans'ın başkenti olarak tamamının "Konstantinopolis" olduğunu, "İstanbul" kelimesiyle de Sarayburnu'ndan Edirnekapı'ya kadar olan bölümün kastedildiğini ifade ederdi. İstanbul'a ilk Müslümanlar fetihle girmemişlerdir. Daha önce yerleşenler vardı. Herhalde uzaktan bakan Müslümanların o şehrin kendilerine ait olduğunu ifade etmek için "orada çok Müslüman var" anlamında "İslambol" dedikleri rivayet edilmektedir. Cumhuriyetimizle bu bölgesel ad bütün şehre mal edildi.

"Akademik Araştırmalar Dergisi" her aydının sahip olması gereken bilgi ve kültür hazinesidir. Kütüphanemizi zenginleştirecek bu eser "Tarihte ve Günümüzde Medeniyet Şehri İstanbul" resimleri ihtiva eden bir cilt ile de güçlendirilmiştir.

10 Ocak 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#24
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Yemen

Kalabalık bir heyetle Yemen'i ziyaret eden Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ü San'a halkının içten sevgi gösterileriyle karşılamasını milletçe gururla ekranlardan izledik.


Yemen, kültürü çok eskilere dayanan bir ülkedir. İmamların adeta başkent olarak kullandıkları stratejik bir harika olan Şerare'deki yaklaşık bin metrelik bir uçuruma yapılmış olan taş köprü, günümüzde bile medeniyet tarihçileri için soru işaretidir. Her bakımdan cazip olan Yemen, Etiyopya'nın işgaline uğrar. Etiyopya ordusunun kumandanı, Afrika'dan, Yemen'den, çeşitli bölgelerden insanların Kâbe'yi ziyaret ettiğini fark ederek, San'a'da Kâbe'ye benzer bir mabet yaptırır; buna rağmen ziyaretlerin adresi değişmeyince, Kâbe'yi yıkarak insanların sadece kendi yaptırdığı mabedi ziyaret etmesini sağlamak için kalabalık ordusuyla Mekke'ye hücum eder. Mekke'ye yaklaştığı sırada, kaybettiği develerini aramaya çıkmış olan Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdülmuttalip ile karşılaşır. Abdülmuttalip'in, develerini görüp görmediğini sorduğu Habeş komutanı şu cevabı verir: "Ben sizin Kâbe'nizi yıkmaya geliyorum; sen hâlâ develerini arıyorsun." Abdülmuttalip'in verdiği karşılık son derece düşündürücüdür: "Kâbe'nin sahibi var. O, orayı korur; ben develerimi bulmak zorundayım." Ertesi gün Etiyopyalıların Kâbe'ye yaptıkları hücum, ebabil kuşlarının devreye girmesiyle bozguna dönerek geri çekilmeleriyle neticelenmiştir.

Bizim Yemen'le ilgimiz, 1517 yılında Mısır'ın Osmanlı Devleti tarafından alınmasıyla başlar. O sıralarda Mısır'la birlikte Yemen de Memlüklerin hakimiyetindeydi. Osmanlı Devleti, üst düzey yetkililerinden bir grubu Yemen'e gönderip tespit edilen hususlara dair, dağlık bölgelerde Şia'nın Zeydiye mezhebi, Tehame denen çöl bölgelerinde ise Şafii ve Hanefi mezheplerine mensup insanların yaşadıkları gerçeğinden hareketle, her bölgede yaşayan insanların inançlarına göre bir düzen kurup çekildiler.

Aradan bir süre geçtikten sonra, İran'la Portekiz anlaşarak Yemen'in güneyindeki Babü'l-Mendep Boğazı'nı işgal ederler ve işgali Kuzey Deniz boyunca kuzeye doğru yaygınlaştırırlar. Kâbe'yi ziyaret etmek isteyen Müslümanlardan adeta haraç almaya başlayan bu iki devletin zulmünden kurtulmak isteyen Müslümanların feryadı Osmanlı'ya kadar ulaşır. Orta Asya bozkırlarında tarihin olaylar teknesinde yoğrularak oluşan gövdesiyle bütünleşen Mekke ve Medine'den gelen ruhu, haşmetli Osmanlı'nın Yemen'den yükselen feryada bigane kalmasına izin vermezdi. Özdemir Paşa kumandasında, Süveyş kasabasında bir donanma inşa eden Osmanlı ordusu, harekete geçerek İran ve Portekiz işgalini sona erdirdi. Bugünkü Etiyopya ve Yemen'de Özdemir Paşa ve oğlu Osman Paşa, adil bir nizam kurup çekildiler. Bugün bile iki Etiyopyalı alışverişlerinde sözlerinden dönmeyeceklerini ifade etmek için Kanuni Sultan Süleyman'ı telmihen "Akt-i Süleymani" derler.

1848 yılında İngilizler Hindistan'a gidip gelen gemilerine ikmal yapmak için Aden hükümdarlığından bir yer kiralarlar. Bir gece kirayla ilgili bir ihtilaf bahanesiyle kalabalık bir orduyla Aden'i işgal ederler. Bunun üzerine Osmanlı buraya müdahale etmek mecburiyetinde kalır. Kapitülasyonların yürürlükte olduğu o dönemde Batılı ülkeler ve Ruslar hemen hemen bütün şehirlerde konsolosluklar açar ve muhtemel yeraltı kaynaklarını ellerine geçirmek için akıl almaz ölçülerde faaliyetlerde bulunurlar. Aleyhteki bütün propagandalara rağmen halkın çoğunluğu Osmanlı'nın yanında yer alır. Yemen'deki bu amansız mücadele her aklıma geldiğinde Üsküplü Osman'ı, Hakkârili Mehmed'i, Sudanlı zenci Musa'yı Fatihalarla anıyorum.

Yemenlinin iki sıkıntısı var; biri cahillik, diğeri ise fakirlik. Yüze fosfor sürmek, ateş yutmak gibi cambazlıklarla emperyalistler halkı kandırmaya çalışırlar. Osmanlı'yı çok uğraştıran Yemen İmamı ise 1910'da yapılan anlaşmayla Osmanlı'ya sonuna kadar sadık kalmıştır. Hatta Mondros Mütarekesi haberi gelince İmam şöyle demiştir: "Bu yalandır; devletimiz galiptir. Mağlup da olsa ekmeğimizi paylaşır yaşarız; korkmayın."

401 yıl Yemen'de kaldık; Mondros Mütarekesi gereğince oradaki askerlerimiz Hudeyde'ye gidip teslim olacaklardı. Atının üzerinde yol alan kolordu kumandanımız Tevfik Paşa'yı, kolunu, bacağını kaybetmiş gazilerimiz, aileler ve ordumuz takip eder. San'a'nın kalbi olan Şerare meydanına gelince gözyaşları içinde onları uğurlayan halkın arasından Recep Ali'nin sesi yükselir:

- Allah yansuru Âl-i Osman!

Bütün San'a halkı kendisine eşlik ederek gazi kolordumuzu "Allah yansuru Âl-i Osman" nidalarıyla uğurlarlar. Burası manidardır ki birçok Arap memleketlerinde bu slogan artık sonuna bugünkü devlet yöneticilerimizin adları eklenerek kullanılıyor. m.niyazi@zaman.com.tr


17 Ocak 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#25
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Var olmanın sırrı

Bizde sosyal konularda anabilim dalı hukuktur, Batı'da felsefedir.


Elbette bu bir rastlantı değildir, bizim değerlerimizin temelini adalet oluşturur; çünkü kul hakkı ateşten bir parçadır. Kılı kırk yararak üzerinde durulmuş, tevzii de vicdanı teşekkül etmiş erbabına bırakılmıştır. Hükümet ve meclisin hakkın tayin ve tevziinde yetkisi yoktur; onlar sadece amme intizamını düzenlerler. Öyle zannediyorum ki, sistemimizin sağlamlığı, kuvvetlerin gerçekten birbirlerini dengelemeleri pek yakında Batılıların da dikkatini çekecektir. Zira her geçen gün o sisli ülkelerde hem gayrimemnunlar çoğalmakta, hem de hakkı düzenleyen özel hukukun ciddi bir uzmanlık gerektirdiği anlaşılmaktadır. Onlar sistemimizi uygularlarsa bizde de gündeme gelir.

Felsefenin temeli ise şüphedir. Batı, inancından genellikle memnun olmamış, devamlı kendisi ve çevresiyle mücadele halinde bulunmuştu. Bu da felsefî sistemlerin doğmalarına sebep olmuştur. Felsefe ilimlere ufuk açmakla beraber, filozoflar hayatın özüne dair vazgeçilmez kıratta hiçbir şey söylememişlerdir. Hayat canlı bir organizma gibidir; izmlerin kasvetli bodrumlarına sığdırılamaz; her an kendini yeniler; başka ufuklara boy atar. Filozoflar sadece birbirlerinin yanlışlarını yakalayarak kütüphanelerin raflarını doldurmuşlardır. Fakülte koridorlarındaki ihtiyar bunakla genç züppeye de tartışma malzemesi üretmişlerdir.

Batı toplumları sınıflıdır. Sınıfların oluşmasında güç önemli faktördür. Bunun için güç Batı toplumlarında belirleyici unsurdur. Mesela düello bu konuda dikkat çekici bir örnektir. Yüzyılımızın başlarına kadar haklının ortaya çıkarılması, yahut hakların iadesi için güçlülük mücadelesi yapılırdı. Düelloda kazanan, prensip olarak haklı sayılırdı. İslam toplumlarında ise hak sahibi, adalet anlayışından dolayı güçlüdür. Bu gerçeği Hz. Ebubekir'in şu sözü veciz bir şekilde ifade etmektedir: "Ey nas! En zayıfınız, hakkını alıncaya kadar nezdimde en güçlüdür."

Milletlerarası ilişkilerde Batılıların gücü daha da hoyratlaşır; hiçbir sınır tanımaz. Hedeflerine ulaşmak için kutsal saydıkları her mefhumu göz kırpmadan çiğnerler. Papa'nın "Müslümanlara karşı İncil'e edilen yeminin önemi yok" deyip Haçlı seferlerine önayak olduğunu tarihten bilmiyor muyuz? Devletler hukukuna, insan haklarına işlerine geldikleri yerlerde riayet ederler; hatta bunları iç işlerine müdahale etmek istediklerine karşı silah olarak kullanırlar.

Birkaç sebepten dolayı biz hâlâ Batı'nın boy hedefiyiz. Son çağlar, Batı ile mücadelemizin tarihidir; Batılılar ise tarihle iç içe yaşarlar; aramızda geçen dramatik olaylar zihinlerinde tazedir. Ayrıca İslam ülkeleri arasında sosyal yapımız, devlet tecrübemiz, stratejik önemi olan küçümsenmez toprağımız ile bir yerlere gelebilme ihtimalimiz var. Biz ne kadar, "Sizinle aynı medeniyeti paylaşıyoruz; tarihî iddialarımız yok" desek de ancak kendimizi inandırırız. Bir yabancı devlet adamının ziyareti sırasında protokol gereği söylediği medeniyetimizi övücü sözleri bizleri kandırmamalıdır. Bizden nasıl bir parça koparacaklarına dair devamlı hesaplar yapmaktadırlar. Ve bu gaye ile araştırma merkezleri, enstitüler kurmakta, bütün çifte standartları da mubah saymaktadırlar. Her ne kadar zaman zaman Batılılardan "Artık kutsal vatan yok, kutsal insan var; bu insanın dini, milliyetinin farklı olması ona bakışımızı değiştirmez" gibi kulağa hoş gelen sözler işitsek de, bunların siyasî manevralardan ibaret olduğunu unutmamalıyız.

Bu toprağın çocukları, Batılıların ağızlarından düşürmedikleri bütün insanî sloganların, kurbanını arayan satırlardan farksız olduğunu unutmamalıdırlar. Menfaat temin etmek, siyasî hedeflerine varmak için, boğazlamak ve boğazlatmak onlara göre meşrudur. Varlığımızın yegâne teminatı kuvvettir. Bunun da biricik yolu "düşmanınızın silahlarına sahip olmak"tır. Gerisi laf ü güzaftır. m.niyazi@zaman.com.tr


24 Ocak 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#26
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Tarihe saygı

Bir milletin sanatkârlarının en önemli görevi, toplumun gelenek ve göreneklerini çağdaşlaştırarak devam ettirmektir; çünkü bu durum cemiyeti temel iskelete kavuşturur.


Aksi takdirde o milletin değerleri hamura döner; düştüğü avucun şeklini alır. Amerikalıların çevirdikleri kovboy filmlerine bakınca sözünü ettiğimiz gerçeği bütün canlılığıyla görürüz; zira kovboylar toplumlarının tarihî dokusunu oluştururlar. Bizim tarihî dokumuzda padişahların, devlet başkanlarının çok önemli payları vardır. Bunlara dair sanat eseri yapılırsa, mutlaka tarihî olaylar göz önünde bulundurulmalıdır. Üç gün okula gitmiş bir insanımız dahi, haremde de olsa padişahın açık başlı olamayacağını bilir. Sonra Kanuni sıradan bir devlet adamı değildir; Busbecq'in "Türkiye'yi Böyle Gördüm" kitabını okuyan, onun gerek bizim tarihimiz, gerekse dünya tarihi bakımından önemini idrak eder. Bugünün güçlülerinin, her şeyi kendilerine mal etmeye kalkışmalarına rağmen, dünyanın en önemli kanun adamlarından biri olarak Kanuni'yi saymaları bize çok şey anlatmıyor mu?

Celalzade ve Şehnameci Seyyid Lokman'a göre Kanuni Sultan Süleyman doğunca ona ad takmak için Kur'an-ı Kerim tefeül edilmiş (açılmış) ve "İnnehû min Süleyman" ayeti ile karşılaşılmış, Allah'ın bu ayeti takdir ettiğine inanılmış ve bebeğe Süleyman adı verilmiştir. Daha gençlik yıllarında halkın dikkati üzerindeydi, tavrından, hayatındaki olaylardan anlam çıkarırlardı. Mesela on rakamının onunla manevi bağı olduğuna dair inanç halk arasında yaygındı. Nitekim onuncu padişahtı ve on evlada sahipti. Yanında, onunla beraber milletin bekası ve devletin yükselmesi için çalışan on büyük dâhi vardı. Piri, İbrahim Lütfi, Rüstem ve Sokullu Mehmed Paşalar, alim olarak Kemalpaşazade, Ebussuud Efendi; şiirin iki büyük dâhisi Baki ve Fuzuli, taşa ruh veren Mimar Sinan ve Barbaros Hayrettin Paşa gibi bir cengâver. Süleymaniye Camii'nde on şerefe bulunmasının hikmetinin hem onuncu padişah olduğuna hem de bu on büyük yıldıza işaret ettiğine halk arasında inanılırdı. Dört minaresi de İstanbul'un fethinden sonra dördüncü padişah olmasıyla izah edilirdi. Bu devlet, ilim ve sanat adamları Kanuni'nin dönemindeki kültür seviyemizi de ortaya koymaktadır.

Kanuni, kelimenin tam anlamıyla gerçek bir yiğitti. Mohaç Savaşı'nda elli iki Macar şövalyesi Kanuni'yi öldürmeye yemin ederler. Savaşın cereyan şekli onları ilgilendirmeyecek, bütün fırsatları Kanuni'ye ulaşmak için değerlendireceklerdi. Vuruşma başlayınca şövalyeler Kanuni'nin savaşı yönettiği tepeyi tespit ederler; ona yaklaşmanın yollarını ararlar. Kan gövdeyi götürürken kırk dokuz şövalye safları yarmaya çalışırken ölür. Yeniçeriler de şiddetli bir savaşa tutuştukları sırada Kanuni ile üç şövalye tepede karşı karşıya gelirler. Dördünün arasında ölümüne bir mücadele başlar; kılıçlardan ateşler çıkar. Kanuni tek başına üç şövalyeyi de yere serer. Bu kapışmanın anısını canlı tutmak amacıyla Osmanlı bu tepeciğe köşk yaptırır. Sayısız savaşlarda gösterdiği kahramanlıkları, dirayetleri bir yana bırakılsa bile, sözünü ettiğimiz bu kılıç kılıca vuruşma onun nasıl bir yiğit olduğunu ispat etmektedir.

Kanuni'nin ne kadar büyük bir devlet adamı olduğunu işaret eden pek çok vakayı tarihin sayfalarında bulmak mümkündür. Üzerinde hiç durulmayan şu olay bile onun şahsiyetini gün ışığına çıkarmaktadır; bizim Preveze'den sonra kazandığımız en büyük deniz muharebesi olan Cerbe deniz zaferini takip eden günlerde Kanuni'den, muzaffer kumandan Piyale Paşa'yı vezirlik (büyük amirallik) rütbesiyle ödüllendirmesini devlet ricali istirham eder. Cihan padişahı, iki yıl önce beylerbeyi (oramiral) olduğunu, bu kadar çabuk yükselmenin kanunen imkân dahilinde bulunmadığını belirterek reddeder. Fakat Kanuni, Piyale Paşa'yı mükâfatsız bırakmak istemez; onu torunu Gevherhan Sultan ile evlendirir. Bir kanunsuzluğa başvurmamak için torununu yani ciğerparesini riske etmesi devlet düzeninin üzerindeki hassasiyetini göstermiyor mu?

Cihan padişahı olan Kanuni'nin 46 yıllık saltanatının 10 yıl 8 ay 11 gününü devletin şevket ve bekası için at üstünde seferlerde geçirdiği düşünülürse onun saltanatta bulunmasının ne anlama geldiği iyi anlaşılır. Sefer hazırlıkları, zaferlerden sonraki düzenlemeler göz önünde bulundurulursa, devlet işleriyle hangi ölçülerde meşgul olduğunu idrak ederiz. Bir mektupla kralları zindandan kurtaran, devlet kuran bir hükümdarın cephede, Zigetvar önlerinde can vermesini değerlendirebilirsek, onu dünyada kaç devlet adamıyla mukayese edebileceğimizi takdir imkânına kavuşuruz. Herhalde böyle ulu bir şahsiyetin anısına bizden başkası saygısızlık edemezdi.


31 Ocak 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#27
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Bir yiğidi uğurladık

Haydarpaşa Lisesi'nin son sınıfında yatılı okurken öğretimin başladığı ilk günlerde en arka sırada oturan uzun boylu, aslan yapılı bir delikanlı dikkatimi çekti.


Dursun Ali Çemberci adındaki Rizeli bir gençti. O dönemde disk, gülle atma, güreş, futbol gibi konularda okullarda seçmeler yapılır, takımlar liselerarası müsabakalara katılırdı. "Vücudun müsait, niçin spor faaliyetlerine katılmıyorsun?" diye sorduğumda kıyafeti olmadığını söyledi. Durumdan haberdar ettiğim beden eğitimi öğretmeni, "Gelsin bakalım." dedi. Ne disk ne de gülle atmanın usulünü biliyordu. Hocanın verdiği gülleyi savurunca, en çok atanı iki misli geçti. Kısa bir sürede sadece bilekli değil, yürekli olduğunu da fark eden hocamız onu sık sık uyarırdı; "Oğlum, kendinden korkman gerektiğini sakın unutma; her an birisi elinde kalabilir."

Daha sonra hocanın tavsiyesiyle Fenerbahçe Kulübü'nde gülle atma çalışmalarına katılmaya başladı. Antrenmanda onu dünya güreş şampiyonlarımızdan Adil Atan görünce sanki bir hazine keşfetmiş gibi oldu. "Delikanlı sen gülle atmayı bırak, güreşe başla; seni dünyada kimse yenemez." Maalesef o sıralarda imkânları sınırlı bir gencin hem spor yapması hem de öğrenimine devam etmesi pek mümkün değildi.

Değişik fakültelerde okurken de yine aynı yurtta kalıyorduk. Yükseköğrenim gençliği adına Milli Türk Talebe Birliği'nin, Türk Milli Talebe Federasyonu'nun yetkilileri konuşuyorlardı. Menderes hükümetine yapılan darbenin ortamını hazırlamak için öğrenci kuruluşlarının oynadığı rol bilindiğinden yetkililerin burunları Kafdağı'nda idi. Kendilerinden olmayanları "Kuyruk, mürteci, gerici" olarak suçluyor, sindiriyorlardı. Hükümet ve basın onları destekliyordu. Bir grup genç olarak bunlarla kıyasıya mücadeleye giriştik. Birbirimize söylemiyorduk, ama hepimizin güvendiği Dursun Ali'ydi. Birkaç cedelleşmede karşısındakileri feci şekilde hırpalaması ona ve çevresindekilere şerirliğin işlemeyeceğini anladılar. Çok geçmeden başta Milli Türk Talebe Birliği, Türk Milli Talebe Federasyonu ve diğerleri milletimizin vicdanının sesini aksettirmeye başladı. O kurumlardan cemiyetimizin kaderinde etkili olan pek çok genç yetişti; bilinsin bilinmesin oraların bu atmosfere kavuşmasında Dursun Ali Çemberci'nin payı ölçülemez. Fakat herhangi bir vesile ile "Bu başarılarda payım çoktur" demedi; çünkü diğergamlık onun karakterinin asli unsuru idi.

Hiçbir zaman gücünü bir zavallıya, çaresize karşı kullanmazdı; kuvvetliyim, vurduğum yerden ses getiririm diyerek horozlanmazdı; devamlı iyilikten, dostluktan yanaydı. Yıllarca özel bir yurtta müdürlük yaptı. Ramazanlarda her akşam kuru fasulye pilavı kendisi pişirir, fakir öğrencilerle beraber iftar ederdi. Harçlığı olmayana, kitap alamayana yardım ederdi. Bunları yaparken de insan ayırmazdı; ne fikrine ne de zikrine bakardı; onun yönünden Allah'ın kulu olması yeterliydi.

Müdürlük yaptığı yurda Necip Fazıl sık sık uğrardı; hali tavrından dolayı Dursun Ali'ye "Yeniçeri" derdi; bazı öğlenleri de Dursun Ali'nin yatağına uzanır, uyurdu. Bir gün uyandığında, yatağın başucundaki dolapta bulunan kitapları incelemeye başladı. İki ünlü şairimiz "Şiirimizde Aşk", "Şiirimizde Tabiat" gibi beğendikleri şiirleri konularına göre tasnif edip kitaplaştırmışlardı. Necip Fazıl'ın "Sakarya Türküsü"nü de "Şiirimizde Tabiat" kitabına almışlardı. Bunu gören üstadın yüzünde hayret ifadesi belirdi; "İhtilal alevini tutuşturacak eseri tabiat şiirlerinin arasına koyanda tornacı kadar zevk ve sanat anlayışı yoktur."

Nihal Atsız Bey'le İzzeddin Şadan Bey çok iyi dosttular. Bir gün imzasız bir mektupla Nihal Atsız Bey'in şakasını tehdit olarak algılayan İzzeddin Şadan titreyerek elindeki mektubu; "Hayatım tehlikede" diyerek masaya koydu. Mektubu okuyup bakışlarını ona çeviren Dursun Ali; "Hocam bunu yazanın şaka yaptığı anlaşılıyor. Sonra biz sağken sen sadece Azrail'den kork; ben-i ademin hakkından geliriz." demesi üzerine İzzeddin Şadan'ın yaşlı yüzüne gülümseme serpti.

Çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için kitap ve kırtasiye dükkanı işletmeye başladı. Orası da fakir ve fukaranın uğrak yeriydi. Bu yiğit ve altın kalpli insanı geçtiğimiz hafta kaybettik. Yattığı yerin nur olmasını diler, ailesine, Alaaddin Koçak gibi yakın dostlarına sabırlar niyaz ederim.


07 Şubat 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#28
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Niçin roman yazar ve okuruz?

Mutlaka her insan rastladığı bir şeyin, olayın ardını merak eder; sıradan kişiler için bu merak kısa sürebilir; olayın ortadan kalkmasıyla ondaki merak da sona erebilir.


Fakat romancı, tecessüsüyle baş edemeyen, adeta ona yenik düşüp emrine girendir. Olaylar karşısında yüreği de ona kendini duyurur. Aksi takdirde Emile Zola, tanımadığı bir gencin suçsuzluğunu ispat etmek için üç yılını verip edebiyat dünyasına ünlü "Dreyfüs Davası"nı kazandırır mıydı?

Romancının sorumluluğu herkes gibi bireysel değildir; çevresinde olup bitenlerden de kendisini sorumlu sayar. Dolayısıyla insanların içinde bulundukları durumlarını tanımaya, dramlarını idrak etmeye kendini zorlarken, başkalarına verdikleri zararı fiil sahiplerine duyurmaya, onları sorumluluk sahibi yapmaya da çalışır.

Romancıyı ilim adamından ayıran en büyük özellik, sezgilerinin çok güçlü olmasıdır. Bu sezgilerle ilimle ulaşılamayan insan ruhunun girift, en karanlık dehlizlerini aydınlatır. Aksi takdirde Shakespeare'in kahramanlarının, Dostoyevski'nin resmini çizdiği Raskolnikov'un, Karamazov Kardeşler'in kişiliklerini yakından tanıyabilir miydik? İlginç kahramanlar bulup okuyucuya tanıtmak durumunda bulunan romancı bir yanıyla kâşif, diğer yanıyla da analizcidir.

Bilim insanı, şahsiyetinin oluşmasını ele alarak kişinin hal ve tavrını izah edebilir. Fakat mutlu veya mutsuz olması, tamamen subjektif bir olay olduğu için bilim adamının bu konuda söyleyeceği söz yoktur; çünkü aynı olayları yaşayanlar, aynı imkânlara sahip olanlar mutluluk bakımından aynı noktada bulunmazlar. Mutluluk konusunda kişinin özel bir hali vardır; bu tamamen ruh dünyasıyla ilgilidir. Bunun sebeplerini romancı ancak sezgisiyle kavrar, güzel, bize hoş gelen bir üslupla anlatır.

İyi bir sanatkârın antenleri uzun olduğu için herkesin göremediğini görür. Bazen içinde bulunulan veya yaklaşmakta olan tehlikeden dolayı çığlık atar. Ama çevresindekiler onun gördüklerinin, sezdiklerinin farkında olmadıkları için çığlığını duymazlar. Bu da romancıyı yalnızlaştırır. Yalnızlaşan romancı, kalemine sarılmaktan başka çare bulamaz.

Günlerimizin binbir güçlükle geçmesi, hayatta karşılaştığımız sıkıntılar bize yetmiyor mu ki, bir de benzer olaylarla dokunmuş roman okuyalım? Bu iddia doğru görünmesine rağmen gerçeği yansıttığı söylenemez; çünkü bir başkasına ait sıkıntılar, bize acı verirken, bizi kendi dünyamızdan koparır; farklı bir âlemde nefes almamızı sağlar. Okuduğumuz romanın sayfaları ilerledikçe değişik bir iklimde yaşamaya başlarız.

Gün olur ki hayatta hiç tanımadığımız tiplerle karşılaşırız. İnsan, komplike bir varlıktır; tavır ve davranışları zihnimizi kurcalar; fakat geldiği hayatı bilmediğimiz için izah edemeyiz. Bu da aramızda bir sır duvarı oluşturur; bizi birbirimize yabancılaştırır. Ama romanlarda öyle tiplerle karşılaşırız ki, bizim için muamma olan tipin aynısı olabilir. Romancı onun hayatını anlattığından zihnimizde düğüm olan problemlerin çözüldüğünü de hissederiz. Gerçek hayatta karşılaştıklarımızın haklarında şüphelerimizin giderildiğini, kanaatlerimizin doğrulandığını veya yanlışlandığını idrak ederiz. Dolayısıyla romanlar, kanaatlerimizin test edilmesi bakımından son derece önemlidir.

Peyami Safa, Panait İstrati gibi büyük romancılar, üsluplarını, eserlerini teknik bakımından zedelemeden anlattıklarıyla hayatın özüne dair derin görüşler ifade ederler. Mesela İstrati "Sokak Kızı"nda şöyle der: "Büyük ruhlar derin ırmaklar gibidirler; her an diplerini tazelerler." Romandaki olaylar bizleri sürüklerken, yazarın hayata dair görüşleri ruh ve zihin dünyamızı zenginleştirir.

Romancı, yüreği bir başkası için çarpan insandır; merhametin zorlamadığı, duyduğu acıların yönlendirmediği bir insan günlerce bir odaya kapanıp gece gündüz yazabilir mi? Böyle bir insanın hissettiklerinde sıradan insanlar engin nimetler bulmaz mı? Onun tespitleri bizler için hayatı daha cazip, daha renkli hale getirmez mi?


14 Şubat 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#29
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Ahmet Kabaklı'yı rahmetle anıyoruz

On yıl önce bugünlerde, aziz büyüğümüz Ahmet Kabaklı'nın rahmete kavuştuğunu öğrenince, sanki felç bir tarafımı alıp götürmüştü.


Adının yaşayacak olması beni biraz teselli etmişti. Ardında bıraktığı eserlerin bir kısmı 'Yunus Emre', 'Mehmet Akif', 'Mevlânâ' ve benzerleri araştırma ürünüdür. 'Müslüman Türkiye', 'Mabet ve Millet', 'Kültür Emperyalizmi' gibi bazı kitapları makalelerinden oluşuyor. 'Temellerin Duruşması' ise Milli Mücadele yıllarının aydınlığa kavuşmasında önemli rol oynamış ve oynayacaktır. Mizahi bir roman olan 'Ecurufya' yazıldığı dönemde ciddi bir fonksiyon icra etmiştir.

Bazıları 'Türk Edebiyatı' çalışmasını yeterli bulmamaktadırlar; bu eseri için "Türk edebiyatı tarihi üzerine olan çalışmaları nesnel bir edebiyat tarihi olmaktan çok, edebiyat tarihi üzerine zaman zaman öznelliğin ağır bastığı bir yorum/deneme olarak değerlendirildi" denmektedir. Elbette bu değerlendirmeye katılmak mümkün değildir. Hacimli beş ciltten oluşan söz konusu eserin önsözünde rahmetli Kabaklı güttüğü gayeyi açıklıyor: "Türk edebiyatının bilinmeyen köşelerini aydınlatmak üzere sayın üniversite uzmanlarının yaptıkları araştırma ve incelemeler ancak 'ihtisas erbabı' olan dar bir kütleye seslenmektedir. Bunların konuları pek sınırlı olduğu için edebiyat meraklısı gençlere ve başka meslek sahiplerine cazip geldiği söylenemez." Demek ki eserini geniş çevrelere edebiyatımızı tanıtmak, sevdirmek amacıyla kaleme almış.

Kabaklı'nın en belirgin vasfı, milletimizin acısını duymasıdır. Ayağa kalkmamız, şanlı mazimize layık bir yere gelmemiz onun biricik gayesiydi. Bunun da ancak ilimle irfanla olacağını biliyordu. Edebiyat laf kalabalığı değil; kültürün özümsenmiş halidir. Bu sanatı geniş çevrelere sevdirirse, kültürümüzü, mazimizi de sevdireceğini biliyordu. Bunun için kalabalıklara hitap edebilecek bir üslup seçmiştir. Fakat muhtevasının ilmilikten uzaklaştığını iddia etmek yanlıştır. İlmilik kuruluğu gerektirmez; Stefan Zweig'in o güzelim biyografilerinin kimse gayri ilmi olduğunu iddia edemez; ama kullandığı üslup ilmilik adına yazılmış kitapları hiç andırmıyor. Hem geniş kitlelere hitap ediyor hem de ilmiliğin gerektirdiği değerleri bünyesinde barındırıyor. Bundan dolayı 'İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar' dünyanın hemen hemen bütün büyük dillerine çevrildi; milyonlar tarafından severek okunuyor. Kabaklı Hoca'nın da yaptığı budur.

Kabaklı, vatanı, milleti için ciğeri yanan bir aydındı. Öğretmenliği sırasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi; keskin kalemi vardı ve Türkiye'nin en yüksek tirajlı gazetesinde köşeye sahipti. Bu imkânlarla avukatlık yapsaydı, parada yüzerdi; ya da "Evet efendim" deyip boyun bükseydi milletvekili, bakan olurdu. Bunlara tevessül etmeyerek öğretmenlik mesleğini sürdürdü; çünkü problemlerin çözümlenmesinde kültür ve ilmin en önemli rolü olacağını biliyordu. Milletçe kökünden koparılmış, dünyanın yüksek sıklet merkezlerinden esecek rüzgârlara açık hale gelmiştik. Altmışlı yıllarda Sovyet Rusya'nın peyki olmak tehlikesiyle karşı karşıya idik. Komünistler eğitim ve öğretim yuvalarını propaganda merkezleri olarak seçmişlerdi. Kabaklı Hoca, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nda bunlarla kıyasıya mücadele etti; milli şuur ve hizmet aşkıyla donanmış binlerce öğretmen yetiştirdi. Bugün bayrağımız semada gururla dalgalanıyorsa, bunda Hoca'nın payı bulunduğunu kimse inkâr edemez. Onun için hizmette sınır yoktu; 'Türkiye Aydınlar Ocağı'nın kurulmasında önemli katkıları oldu. Alev gibi makaleleriyle Ülkü Ocakları'nın gelişmesini ve kökleşmesini destekledi. Günümüzde yeğeni Servet Kabaklı'nın devam ettirdiği 'Türk Edebiyatı Vakfı'nı kurdu; 'Türk Edebiyatı' dergisini çıkardı.

Altmışlı yılların fırtınalı günlerinde her sabah 'Tercüman' gazetesini alır, Kabaklı Hoca'nın yazdığı sayfayı açar, 'Gün Işığında' başlığındaki yazısını zevkle okurduk. Genç olarak bizleri toprağımıza güvenle bastıran Kabaklı Hoca'nın sesi sanki Yenisey, Orhun Abideleri'nden, Hira Dağı'ndan geliyor, bize ecdatla omuz omuza direndiğimizi hissettiriyordu. Kabaklı Hoca'nın adı geçince dostum Erdinç Beylem sık sık şunu söyler: "O dertli yıllarda gökkubbe karabasan gibi Müslümanların üzerine çökerdi. Ahmet Kabaklı adeta 'Siz kim oluyorsunuz' diye haykıran makaleler yazar, o mendeburlara haddini bildirdiği gibi, biz Müslümanlara da cesaret, güç verirdi."

En büyük dileklerimizden biri yattığı yerin nur, mekânının cennet olması, gelecek nesillerin de ondan istifade etmesidir.


21 Şubat 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#30
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Romanın düşündürdükleri

Bizde amansız bir metafizik düşmanı zannedilen Nietzsche 'Tragedyanın Doğuşu' adlı eserinde şöyle der: "Sanat tabiatın bir taklidi değildir; tersine ona yapılan bir ektir; tabiatın kendisini aşmak üzere yanına dikilen fizik ötesi bir ekidir."


İdraki olanlar karanlık bir dünyada yaşadığımızın farkındadırlar; zihinlerinde devamlı sorular birbirini kovalar. Yaradılışımızın gayesi ve hikmeti nedir? Yaratılmış fert olarak Yaratıcı'ya nispetimiz ne kadardır? İnsan olmakla belli bir güce sahibiz; ama bunun evrende değeri nedir? Akıp giden zamanı niçin durduramıyoruz? Bizi de kurbanlık koyunlar gibi mezara sürüklüyor. Sahip bulunduğumuz gücümüzü nasıl kullanırsak, yaradılışımızın sırrına ve insanın mutluluğuna daha yarayışlı olur? İnsan olmak itibarıyla fiillerimizden ne kadar, ne derece sorumluyuz? Bir şeyi istemekte hür olduğumuzu sanıyoruz; aslında bizi ona zorlayan bir güç yok mu? Bu ve benzeri sorulara zihnimizde bir cevap bulduğumuz zaman huzura kavuştuğumuza inanırız. Dolayısıyla insanı anlamakta ilme olduğu kadar sanatçının sezgisine, ahlakçının iç müşahedesine, din adamının erdem anlayışına muhtaç bulunuyoruz. Bütün bunlar insanı anlamak için üzerinde çok cepheli araştırma yapmamız gerektiğini bize anlatıyor. Ama biz bunu alışılageldiği ilim ve sanat tarzında formüle ediyoruz. İlim teoriye dayanır, vasıtalı bir şekilde edindiğimiz bilgileri değerlendirir. Fakat unutmamak gerekir ki yanlışlamaya açıktır; ancak yanlışlanıncaya kadar hükmünü icra eder. Sanat ise ruh ve duygu dünyamızı işler; estetik yanı da bulunduğu için din ve ahlakı da kapsar.

Roman, insanı tanıtmaya en elverişli olan ve dolayısıyla en çok kullanılan sanat türüdür; çünkü diğer sanat formlarıyla mukayese edilemeyecek kadar imkânları geniştir. Ayrıca romanın tarihle, felsefeyle, sosyoloji, sosyal psikoloji, diğer bilim ve sanat dallarıyla çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Bunlardan malzeme alır; onları hazmettiği ölçüde roman olabilir. Bir yönüyle hayata, diğer yönüyle hayale açıldığını da düşünürsek, kavuştuğu imkânları tasavvur edebiliriz. Edebiyatın öteki dallarıyla mukayese edince de romanın enginliğini hemen fark ederiz. Uzun olması, çeşitli konuların işlenmesindeki müsaitliği, olaylara göre kahraman üretmeye imkân vermesi, onu en etkin sanat türü haline getirmiştir. Şunu da belirtmemiz gerekir ki, ondan edindiğimiz insan hakkındaki bilgi, hiçbir zaman ilmi çalışmalardan elde ettiğimiz bilgiden daha az değildir. İlmin soyut kavramlarından çok, sanatçının ürünü olan romandaki tiplemelerden, yani müşahhas örneklerden insan hakkında çok şey öğreniriz.

Romancı, romanını tasarlarken kahramanlarını seçmekte hürdür. Tasarladığı romanı kaleme almaya başlayınca, hürriyeti kısıtlanır; bir yandan kahramanlarını eserinin konusuna uydurmaya çalışır, diğer yandan da kahramanlarının özgürlüklerini fazla sınırlandırmamaya dikkat eder. Romanlarda iki türlü tip bulunur: Birincisi sıradan tiplerdir. Bunların neleri, nasıl yapacaklarını tahmin etmek zor değildir; zira her köşe başında rastladığımız tekdüze insanları andırırlar. Bir de çok yönlü, ne zaman, ne yapacağı belli olmayanlar vardır; bunlar biz okuyucuları her zaman şaşırtabilirler. Bunlardan her türlü hareketin sadır olabileceğini düşündüğümüz için tavır ve davranışları romanı zedelemez. Fakat bu tipler romanın sürükleyici kahramanıdırlar.

Roman, olay veya olaylar yığınından oluşur; ama bunlarda merak unsuru yoksa, olay ve olaylar okuyucunun ilgisini çekmez; okuyucuyu romana bağlayan merak unsurudur. Roman toplumun ve romancının merceğine düşen kahramanların aynasıdır; romancı eserini işlerken, aynı zamanda toplumun hafızasını nakşeder. Balzac'ın Fransa'nın sosyal tarihini yazdığı boş yere söylenmemiştir.

İnsanlığın eline sunulan bu imkân XI. yüzyılda Japon Murasaki Shikibu'nun kaleme aldığı Genji hikâyesiyle başlasa da çokları tarafından 1605'te Cervantes'in yazdığı Don Kişot ilk roman kabul edilmektedir. Avrupalıların her şeyin ilkini kendilerine mal etmek işgüzarlığı burada da karşımıza çıkmaktadır. Ama Stendhal, Flaubert, Balzac gibi Avrupalıların roman sanatını geliştirdiğini inkâr edemeyiz. Bugünkü noktaya gelişinde Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Peyami Safa gibi büyük sanatkârların katkılarını da unutmamalıyız.


28 Şubat 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#31
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Zoraki siyasetçi

Necmettin Erbakan daha lise öğrencisiyken aydınlarımız arasında milletimizin meseleleriyle ilgili anketler yapıyor, onları dergilerde yayımlıyordu.


Herhalde evlerinde milletçe ayağa kalkmamızın ancak ilim ve kültürle mümkün olabileceği konuşuluyordu ki Erbakan ve kardeşleri, derslerine çok önem veriyorlardı; aksi takdirde ailenin üç çocuğu, ün yapmış bilim insanları olamazlardı.

Erbakan, İstanbul Lisesi'ni çok üstün notlarla bitirdi. O dönemde öğretim üyelerinin çoğu Alman olan İstanbul Teknik Üniversitesi'ne girdi; beş yıllık fakülteden dört yılda mezun oldu. Almanya'nın Aechen Teknik Okulu'nda dikkat çekecek önemde doktora yaptı; döndü ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nde asistan oldu. Çocukluğundan beri hayatına hakim olan İslami çizgiyi öğretim üyesi olduğu zaman da sürdürdü. Ne gariptir ki o dönemde, hatta günümüzde bile İslami şuura sahip bir asistanın, doçentin bulunması kimilerini rahatsız ediyordu. Bir taraftan laiklik adına; 'Herkesin inancı kendine' demeyi, diğer taraftan da İslami şuur taşıyor diye önünü kesmeyi anlamak kabil değildir. Erbakan'ı bilim bakımından durdurmak imkânsızdı; profesör olurken sıkıntılar çektiği büyüklerimiz arasında konuşuluyordu. Meslektaşları onun bilim konusundaki üstünlüğünü övmekle bitiremezlerdi. Şu iki örnek, bu hususu çok net ispatlamaktadır; Münih Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine başlayınca, üniversitenin rektörü, Erbakan'ın derslerini takip etmesi için Tibungen'de okuyan oğlunu yatay geçişle Münih Üniversitesi'ne aldırdı. Yakın bir dostum, Erbakan'ın yanında asistan olarak doktora yaptı. Hoca ona şöyle demiş: "Malzemelerini eksiksiz topla; gerisi kolay." Arkadaşım malzemelerin tamam olduğunu söyleyince, "Onları alıp pazar sabahı bize gel o zaman." cevabını vermiş. Erken saatte başlayıp gece geç vakte kadar süren çalışmanın sonucunda ortaya mükemmel bir tez çıkmış.

Erbakan, ilmi elbette sükse olsun diye yapmıyordu. Milletimize faydalı olacağını düşünerek bu yolu seçmişti. Çocukluk yıllarımızda aydınlarımızın en büyük ideali motor imal etmekti. Lisede Nahit Cemal adında bir hocamız vardı; sık sık "Milletim motor yapmadan ölürsem gözlerim açık gider." derdi. Motor yapıp geri kalışımızın belini kırmak en büyük hayaliydi. Erbakan, motor fabrikası kurmak için yola çıktı. Ona inananlardan paralar topladı. Amca diyebileceğimiz kişiler Erbakan'ın bu girişimiyle yakından ilgileniyorlardı; dolayısıyla biz de haberdar oluyorduk. Başbakan Menderes'in de alâkadar olduğu bu teşebbüsle ilgili gerekli olan yüksek dereceli fırınlar Menderes'in talimatına rağmen gümrükten çıkamamış. Bunun üzerine Almanya'ya giden Erbakan, o fırınları üreten fabrikaları gezmiş, dönünce de tulumu giyip o fırınları üretmiş.

Fabrika üretime geçti; motopomplar yapmaya başladı. Ziraatımızda devrim gerçekleştirecek motor üretilmeye başlanmıştı. O dönemde döviz bulmak çok zordu. Ne hikmetse, dışarıdan motopomp getirmek isteyenlere döviz tahsis edildi. İthal ettikleri motopompları maliyetinden düşük fiyata satıyorlarmış. Milli bir sanayi kuruluşunun önü kesilmek istendiğinden çevremizde yakınılıyordu. Tabii devletin kademelerini ele geçirenlerle boğuşmak mümkün değildi. Erbakan, tırnaklarıyla kazıyıp gün ışığına çıkardığı fabrikayı devretmek zorunda kaldı.

Sanayileşmek, kalkınmak her şeyden evvel şuur meselesidir. "Beni engellediler, fakat ülkemizdeki sermayedarların önünü kesemezler." düşüncesiyle, onlarda sanayi şuuru uyandırmak için Milli Prodüktivite Merkezi'nde görev alıp bu zümre ile temas kurmaya çalıştı. Sonra Odalar Birliği'ne sekreter, ardından başkan seçildi. Fakat dönemin başbakanı Süleyman Demirel, Erbakan'ı oradan polis gücüyle attırdı. Erbakan inançlı insandı; hayatı inancına lazımdı. Hizmet için bir yol kalmıştı, o da siyasetti. Solun karşısındaki kesimi bölüp istikrarsızlığa sebep olmamak için muhafazakâr kesimin partisi olan Adalet Partisi'ne girdi. Erbakan'ın yeteneklerinden endişe eden Demirel, onu veto etti. Hoca da parti kurmak zorunda kaldı. Milli Nizam Partisi'nden günümüze kadar kurduğu partileri herhalde yakın dönem siyasi tarihçilerimiz ezberden sayamazlar. Önünün niçin ve kimler tarafından kesildiğini bilmeyen yoktur. Fakat hiçbir zaman anayasal düzenin dışına çıkmadı, mücadelesini hep hukuki zeminde sürdürdü. Bugün öncelikle kendilerini Müslüman olarak niteleyenler "Bu devlet benim devletim" diyorlarsa, bunda Erbakan'ın payını kimse inkâr edemez. Biz de milletçe devletsiz yaşayamadığımıza göre sadece bu hizmeti, onu şükranla anmamıza yeter. Yattığı yer nur, mekânı cennet olsun.


07 Mart 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#32
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Bahaneler ve sebepler

"Hanım Sultanlar", "Osmanlı'da Abidevi Şahsiyetler" gibi tarihî eserlerinden tanıdığımız Can Alpgüvenç, "Sultan Abdülaziz Han ve Darbeci Paşalar" adında yeni bir kitap kaleme aldı.


Darbecilik, yeniçeriliğin bozulmasıyla gündemimize girdi. Bu tarihî ocak ortadan kaldırıldıktan kısa bir süre sonra Tanzimat ilan edildi. İş başına gelen paşaların gayretiyle istikrarlı yıllara kavuştuk. Hüseyin Avni Paşa'nın ihtirasıyla tekrar darbeler dönemi hortladı. Cumhuriyet'in kurulmasıyla kapanan bu kapı 27 Mayıs 1960'ta yeniden açıldı. Tabii bunda Alpgüvenç'in işlediği tarihî kesitin payı çok büyüktür; çünkü yakın yıllarda yaşadığımız darbelerin kökleri bu olaylara dayanıyor.

Güçlü milletler menfaatlerinin bulunduğu veya geleceklerinden endişe ettikleri milletlerde para ve mevki karşılığında muhipler edinirler; ihtiyaç duyduklarında bunları devreye sokarlar. Yüzyıllarca dünyada gıpta edilecek bir noktada bulunuyorduk; gün geldi takatten düştük. Kendi kaynaklarımızdan medeniyetimizi yenileyip ayağa kalkamadık. İlim ve kültür adamlarımız bekleneni veremeyince, meselelerimizin çözümü devlet adamlarımıza kaldı. Devlet adamları pratik zekâlı insanlardır; bir anlamda akılları gözlerindedir. Batı'nın eğitimini, kurumlarını alırsak, sorunlarımızın hallolacağına inandılar.

Batı ile aramızda din farkı olduğu için eğitimlerindeki metafizik unsuru alamadık. İnançtan arınmış eğitim ve öğretimle çocuklarımızı yetiştirmeye başladık. Bilgi ve inancın eğitim üzerindeki etkileri farklıdır. Bilgi bize beyin, güç kazandırır. Din ise vicdanımızı, şahsiyetimizi, sorumluluk duygularımızı oluşturur. Beyin bize kendimizi, vicdan bize başkalarını düşündürür. Ortaya şahsiyeti, sorumluluğu olmayan bir zümre çıktı; ama bu zümre menfaatini gayet iyi bilmektedir. İşte bunlar dış güçlerin arayıp da bulamadıkları tiplerdir.

Değerlerimizi hayatımıza katmaya çalışmamız, vicdanlı, sorumluluk sahibi olmaya gayret etmemiz, dış güçleri ürkütüyor; irticayı gündeme taşımaları için muhiplerini harekete geçiriyorlar. İrtica kavramı siyasi literatürümüze İkinci Meşrutiyet'le girdi; Abdülhamid Han taraftarlarını mürtecilikle suçluyorlardı. Cumhuriyet kuruldu; Batı'ya dönük okullarımızdan nüfusumuzun büyük bir kısmı gıdasını aldı; ne çare ki irtica gündemimizden düşmedi.

Yakın yıllardaki darbelerden ilki rahmetli Menderes'e karşı yapıldı. Söz konusu darbenin önemli bahanelerinden birisi elbette ki irtica idi. Bir başka bahane Demokrat Parti iktidarının 'Vatan Cephesi'ni kurması, milleti kamplara ayırması iddiasıydı. Vatan Cephesi'ni Menderes durup dururken kurmadı; başını İsmet Paşa'nın çektiği muhalefetteki partilerin oluşturdukları 'Güç Birliği'ne karşı bir tavırdı. Bir başka bahane 'Tahkikat Komisyonu'nun kurulmasıydı. Yürürlükteki anayasaya dayanarak oluşturulmuş bir kuruldu. Bugün de meclisler lüzum gördükleri takdirde araştırma komisyonları kurmaktadırlar. Bir başka bahane öldürmek kastıyla İsmet Paşa'nın Himmetdede'de, Topkapı'da yolunun kesilmesi idi. Bu konuda Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel sekreteri Kasım Gülek Yassıada Mahkemesi'nde verdiği ifadede; "Paşa'nın yanındaydım, böyle bir şey söz konusu değildi." dedi.

Menderes, emperyalistlerin İslam ülkelerini sömürmelerinin acısını duyduğundan dayanışma içine girebilmek amacıyla Bağdat Paktı'nı kurdu. Bu pakta imza atan devlet adamlarının idam sehpasına götürüldüğünü düşünürsek, bunun gerçek bir sebep olduğunu idrak ederiz. Menderes Hükümeti, Fransa'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir'e yardım etti. O sırada Libya'nın başbakanı olan Mustafa Bin Alim hatıralarında mealen şöyle diyor: "Türkiye olmasaydı Cezayir bağımsızlığını rüyada dahi göremezdi. Son dönemde Menderes gibi bir devlet adamı İslam ülkelerine gelmemiştir. Akşam karanlığında silah dolu Türk takaları Libya sahillerine yanaşıyordu. Biz de o silahları develerle Cezayir'e naklediyorduk." Menderes'in bu tutumu emperyalistleri korkuttu.

Bu darbenin bir başka sebebi Menderes Hükümeti'nin Lozan'da tamamen verdiğimiz Kıbrıs'ı sahiplenmesidir. Böylece dış Türklerle ilgilenmeme tabusu yıkılıyordu. Akşamleyin İskenderun'dan kalkan silah yüklü takaların nereye gittiği Yassıada Mahkemesi'nde sorulduğunda Menderes şu cevabı verdi: "Devlet sırrıdır, söyleyemem." İdam ilmiği boğazına geçti. Darbelerle halka anlatılan sebepler bahanedir. Gerçek sebepleri emperyalistlerle içerideki yardakçıları bilirler. Tarihçiler de izlerini sürerler; Can Alpgüvenç de bunlardan birisidir.


14 Mart 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#33
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Çanakkale'ye dair yeni bir kaynak

Ciddi bir bilim adamı olan Prof. Dr. Osman Koçkuzu, Müderris Abdullah Fevzi Efendi'nin hatıralarını derlemiş, toparlamış ve Latin harfleriyle yayınlamış.


Koçkuzu, bununla da yetinmemiş, hatıraları yorum ve değerlendirmelerle açıklamış. Yazılanların, bakkalda leblebiye sarılırken kurtarılan kâğıtlar olduğunu düşünürsek, yapılan işin önemini kavrarız. Kim bilir ne kadar hatırat böyle kaybolmuştur?

O dönemde, medresede ders verenler askerlikten muaftılar. Buna rağmen Abdullah Fevzi Efendi, gönüllü olarak orduya yazılmış, Çanakkale Savaşı'na iştirak etmiş, sonra da yine gönüllü olarak Irak Cephesi'ne gitmiştir.

Haydarpaşa Lisesi'nde öğrenciydik. Tarih öğretmenimiz bir konuyu izah ettikten sonra şöyle demişti: "Bu anlattıklarımız, bugünkü bilgilerimize ve resmî tarihe göredir." O zamanlar tarihin resmisi ya da gayri-resmisi hakkında bilgimiz yoktu. Resmî tarih adı altında anlatılanların gerçeklerden uzak, sanal bir dünya oluşturduklarını zamanla anladık.

Kitabı incelediğinizde görüyorsunuz ki Osman Koçkuzu, Abdullah Fevzi Efendi'nin hatıralarını aslına sadık kalarak yeniden yazmış. Müderrisimiz yeri gelmiş Arapça, yeri gelmiş o günün Türkçesiyle yazmış. Koçkuzu, Arapça bölümleri çevirmiş, Türkçe bölümleri sadeleştirmiş, bir dil ve anlatım bütünlüğü sağlamış. Giriş bölümünde ve devamında gerekli bilgileri okuyucuyla paylaşıp değerlendirmelerde bulunmuş.

Abdullah Fevzi Efendi'nin yazdıkları sadece Çanakkale ve Irak cepheleri hakkında değil. Aynı zamanda yakın tarihimizin karanlık bir dönemine ışık tutuyor. Koçkuzu da bunu vurgulamak ihtiyacını duyuyor: "... İdare değişmiş, herkes yeni idarenin borazanı olmuştur. Kanunlar da ona göre tanzim edilmiştir. Buradaki ifadelerin, elbette, tam tersi inançta olan insanlar, bugün olduğu gibi o gün de vardır. Onların da karşı fikirlerini yazmaları halinde ülke insanı ve tarihçiler, meseleyi daha iyi görüp anlayacaktır." Bu cümleden de anlaşılabileceği gibi Koçkuzu'nun amacı bize bir görüş dayatmak değil, ifade edilen ve karanlıkta kalmış bir görüşü gün ışığına çıkarmaktır. Tepetaklak edilmiş olayların doğru anlaşılmasını dert edindiğini, haksızlığa karşı susmamayı bir borç bildiğini şu cümlesinden de anlıyoruz: "Ama benim asıl korktuğum husus: Yüz seneye yakın zamandan bu yana Bozkır Olayları ya da geniş ve haksız adıyla 'Konya Olayları' diye anılan hadiselerin resmî ve düzmece anlatımlar dışında, araştırmaya bağlı olarak yeniden tanzim ve tespit edilmemiş olmasıdır."

Muhakkak ki sosyal konularda mükemmellik yoktur, tekamül vardır. Bir hususun mükemmel olarak kabul edilmesi gelişmenin önündeki en büyük engeldir. Elbette, medreselerin de eksikleri vardı; hatta tamamen kaldırılmaları da gerekli olabilirdi. Fakat yeni yönetime yaranmak amacıyla medreseleri objektif olarak değerlendirmeyip, onları adeta vebalı gibi göstermeye gayret eden kalem erbabı toplumsal vicdanı yaralamıştır. İnsaf sahibi bir insan kendisine şu soruyu sormayı da unutmamalı: Bugünkü üniversitelerimizden kaç tane Ankara Yıldızı'nı bulan Fatin Hocalar, kaç tane Fuat Köprülü yetişmiştir?

Koçkuzu'nun Abdullah Fevzi Efendi'nin hatıralarına dayanarak hazırladığı birinci kitap ağırlıklı olarak Çanakkale Harbi'ne dair. Kendi ifadesinden de açık bir şekilde anladığımıza göre Abdullah Fevzi Efendi'nin tek amacı Allah'ın rızasını elde etmektir. Medreseden ayrılıp orduya katılmasını şöyle özetliyor: "Benim öyle bir hizmet şevki ve ağırlığı içinde olmam gerekir ki, bırakıp geldiğim işten başladığım yeni işim, Allah katında daha üstün olsun." Çok iyi niyetli bir mümin müderris olduğu her halinden belli olan Abdullah Fevzi, eserin çeşitli bölümlerinde ordumuzdaki eksikleri değerlendiriyor. Mektepli subayların alaylıları ciddiye almamalarından yakınıyor. Alaylı subayların ordudan tasfiye edilmesinin subay kıtlığına sebep olduğuna, düşük rütbeli subayların büyük birliklere kumanda etmek zorunda kalışlarına ve bu durumun verdiği zararlara değiniyor. Tespit ve tenkidi doğrudur; yalnız, alaylı-mektepli kargaşasının bize nelere mal olduğunu yakın geçmişteki olayları düşünerek değerlendirse idi sayın müderris daha sağlıklı hususları gündeme getirebilirdi. I. Balkan Savaşı'nda 720 bin kişilik ordumuzun, 540 bin kişilik Balkan orduları karşısında yenilip 24 günde Manastır'dan Çatalca'ya çekilmesi bize çok şey anlatır. İki yıl sonra Çanakkale'de, Kuttu'l-Ammare'de Galiçya'da elde ettiğimiz zaferleri nasıl izah edebiliriz? Müderris Abdullah Fevzi Efendi'yi rahmetle anıyor, Ali Osman Koçkuzu'yu tebrik ediyoruz.

21 Mart 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#34
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Lider ve devlet adamı idi

İki yıl önce bugünlerde Hakk'ın rahmetine kavuşan Muhsin Yazıcıoğlu, lider ve devlet adamı vasıflarını haizdi.


Lider olan devlet adamı olmayabilir, aksi de mümkündür. Bu iki vasfa sahip olan çok az insan fani âlemimize gelmiştir. Liderliğin ilk özelliği yiğit olmaktır; herkesin diz bağlarının çözüldüğü yerde dik durması gerekir. Fırtınalı bir dönemde gençlerin önderliğini yaptı; hapishanede dünyanın en alçak zulümlerine maruz kaldı; sonra milletimizin netameli günlerinde siyaset sahnesinde bulundu. Ne gençlere önderlik yaptığı dönemde, ne Mamak'ta yapılan zalimliklere, ne de silahların gölgesine sığınıp milleti tehdit edenlere karşı korkaklığına işaret eden herhangi bir tavrına kimse şahit olmadı. "Halkıma namlularını çeviren tankları selamlamam", "Türkiye İran, Cezayir olmayacak, ama Suriye de olmayacak" diyebilen siyaset platformunda bir tek o çıktı. Seksen öncesindeki ihanetin kol gezdiği yıllarda "Başkanım" diyerek hiçbir dava arkadaşını tehlikeye sürmedi; eğer gerekiyorsa, onu bizzat göğüsledi. Liderliğin bir vasfı da gösteriş kabilinden güç gösterisinde bulunmamaktır. Onu gereksiz yere böyle bir tavır içinde hiç kimse görmedi.

O, büyüklerine karşı kesinlikle saygıda kusur etmezdi; büyüklerine hürmet ederken küçüklerinden sevgisini esirgemezdi. Kelimenin tam anlamıyla vefalıydı. Cezaevinden tahliye edildiğinde, ilk işi imkânı nispetinde mağdur dava arkadaşlarının hizmetlerine koşmak oldu. Bunun için bir vakıf kurdu; mesaisinin tamamını o vakfa harcamak niyetindeydi. Fakat "Başbuğum" dediği büyüğü, "Vakfı bırak, partiye gel" deyince hiç düşünmedi, isteğini emir telakki etti. Bu, sadakatinin ifadesiydi. Gün geldi Başbuğ'uyla ters düştü, partiden ayrılmak zorunda kaldı; ama hiçbir zaman ne gençlik yıllarını verdiği partinin, ne de 'Başbuğum' dediği genel başkanının aleyhinde tek kelime konuşmadı. Partide kalan eski dostlarını hep övgüyle andı. Liderde bulunması gereken vefa, onda fazlasıyla vardı. Potansiyeli olan partilerden çok sık teklifler geliyordu. İstifa edip onların saflarına geçseydi, bakan, bir süre sonra belki de başbakan olabilirdi; fakat o, kendisine güvenip yola çıkanları yalnız bırakmamak için teklifleri elinin tersiyle itti; bunları hiçbir yerde dile getirmemesi de onun faziletiydi.

Fazilet denince akla mutlaka Yazıcıoğlu gelmelidir. Avukatı ona "Bu celsede beraatını isteyeceğim." deyince cevabı şu olmuş: "Beni beraat ettirmezler; fakat bu mahkeme karakuşi kararların alındığı yerdir; ezkaza ettirebilirler de. Pek çok gencin ülkücülüğü benimsemesine vesile oldum. Onların bazıları bu zulüm kalesinde yatmaktadır. Beraat edip çıkarsam, onlar kendilerini yalnız hissederler; bir talepte bulunmayalım." Yedi yıl yatıp beraat ettikten sonra başkaları gibi devletinin aleyhine Avrupa'nın kapılarında hak aramadı. Hiçbir zaman kendisi için yaşamadı; milletinin, ümmetinin, yeryüzündeki bütün mazlumların dertlerine çare olabilecek ülküsü uğruna yaşadı. Ülküsü yüksek ahlaklı insan tipini gerekli görüyordu. İlkin kendisi yüksek ahlakı zırh gibi kuşanmalıydı; bunu tam anlamıyla gerçekleştirdi; gençliğin deli rüzgârlarına kapılmadı; inancı nasıl bir hayat öngörüyorsa öyle yaşadı.

Eski Yunan'da "Siyaset adamı gelecek seçimi, devlet adamı gelecek nesli düşünür" diye bir söz vardı. O hiçbir zaman gelecek seçimi düşünmedi; gelecek nesli düşündü. Uçuk vaatlerde bulunup oy peşinde koşmadı; eğiterek ve öğreterek sağlam karakterli, bilgili nesiller yetiştirmek onun biricik gayesi oldu. Hükümetler gelip geçerdi; nesiller, yeni nesillere örnek olur, milletin kaderi değişirdi. Siyaset adamları milletin arzularını kanalize ederek oy toplayıp iktidara gelmenin peşindedirler; devlet adamları ise fikir dünyalarını halka mal etmenin arzusunu taşırlar. Bu açıdan bakınca Yazıcıoğlu'nun eksiksiz bir devlet adamı olduğunu görürüz.

Refah ve Doğru Yol partilerinin sayıları hükümet kurmaya yetmiyordu. Bunlardan başka da Meclis'te milli hüviyete sahip koalisyon kuracak bir imkân görünmüyordu. Yazıcıoğlu istese başbakan yardımcısı olur, istediği bakanlıkları da arkadaşlarına alırdı; fakat o hiçbir şey istemeden bu koalisyonu dışarıdan destekledi. Çünkü onun nezdinde parti, amaç değil; vatana, millete hizmette araçtı. Siyaset adamı olsaydı, partisi onun için amaç olurdu.

Yiğitliği, vefası, sadakati onun liderliğini; partiyi amaç olarak görmemesi, vatana, millete hizmeti asıl kabul etmesi de onun devlet adamlığını ortaya koymaktadır. Özetle o hesap adamı değil, inanç ve dava adamıydı. Yattığı yer nur, mekânı cennet olsun.


28 Mart 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#35
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Çanakkale Savaşı gerekliydi

Kısa bir süre önce doksan altıncı yılını idrak ettiğimiz Çanakkale Zaferi için bazıları "Bu savaş gerekli miydi?" diye sorup ilave ediyorlar: "Alman ittirmesiyle Birinci Dünya Savaşı'na bulaştık. Hiç sebebi yokken İttihatçıların aptallığıyla o cehennemin içine düştük, bir daha da derlenip toparlanamadık."


Kimileri de "Bu kadar okumuş gencimiz orada öldü de ne oldu? Üç yıl sonra müttefikler İstanbul'a girdiler. Üç yıl kazanmak için bu kadar evladımıza kıymaya değer miydi?" serzenişinde bulunuyorlar.

Demir ve kömür ekonomideki stratejik değerini petrole bırakmıştı. O dönemde en çok petrol rezervinin Osmanlı topraklarında bulunduğu biliniyordu; Kerkük'te, Musul'da, Kuveyt'te. Bu savaş, petrollerimizin paylaşılması için çıkmıştı. II. Abdülhamid Han petrolden dolayı çıkacak dünya savaşını sezmişti. Savaşta okyanuslara hakim olan İngiltere'nin yer alacağı blokun galip geleceğini de tahmin etmişti. İngiltere'den gemi alıp onlardan daha güçlü donanma oluşturmamız mümkün değildi. Donanma kıyılarda iş yapar; iç kısımlar için kara ordusuna ihtiyaç duyulur. Bu gerçekten hareket eden Abdülhamid Han şöyle düşündü: "Güçlü bir kara ordusu hazırlayabilirsek, kopacak dünya savaşında İngiltere, Rusya'yı tercih etmeyip bizimle ittifak yapar. Kuvvetini pahalıya satmak istemesi, İngiliz İmparatorluğu'nun can damarı olan Hindistan yolunu tehdit eder duruma gelmesi, Rusya için handikap oluşturur." "Donanmayı İstinye'ye çekti"; "Zırhlılarımıza yosun bağlattı" yaygaralarına aldırmadı; kara ordumuzu modernize ederken İngiliz subaylarından yararlandı; aramızda doğacak uyum sorununu azaltmak istiyordu.

Abdülhamid Han'ın en büyük korkusu İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya'nın bir araya gelerek bizi haritadan silmeleriydi. Bunların arasına İstanbul-Bağdat, İstanbul-Medine demiryollarının imtiyazıyla bir bomba atmak istedi. İmtiyazı İngiltere'ye vermek arzusundaydı; fakat İngiltere istekli olmayınca Almanya ile anlaştı. Hiç değilse böylece dört büyük devletin bize karşı ittifak yapmaları riski azalıyordu.

Bölüşülmemizin planını çok gizli bir tarzda İngiltere, Fransa ve Rusya yapmıştı. Güya bundan haberimiz yokmuş gibi, Kırım'a dinlenmeye gelen Rus çarına, hükümetimiz 21 Mayıs 1914'te İçişleri Bakanı Talat Paşa'yı ittifak yapmak için gönderdi. Çar, "Rus milletinin İstanbul'a ihtiyacı var" diyerek reddetti. Ertesi gün Talat Paşa, hükümetin 'B' planını devreye sokup saldırmazlık paktı teklifinde bulundu, Çar buna da yanaşmadı. Talat Paşa eli boş dönünce, Fransa ve İngiltere'ye Cemal Paşa'yı gönderdiler. Onlar da "Rusya sizi yanımızda görmek istemiyor" bahanesiyle bizimle ittifak yapmadılar. Bu sırada Saraybosna'daki suikastla I. Dünya Savaşı başladı. Sivil ve askerî yetkililerimiz şöyle bir değerlendirmede bulundular: Savaşa girmezsek, İngiltere, Fransa ve Rusya, Almanya'yı bir yılda yenerler, üzerimize gelirler, yeryüzünde tozumuzu bırakmazlar. Almanya'nın yanında yer alırsak, yenilebiliriz; fakat savaşı iki veya üç yıl uzatır, savaş aleyhtarları çoğalır, muhalefetler hareketlenir, bir şeyler kurtarma imkânımız doğabilir. Savaşa girdik.

Lenin, Rusya'dan kaçmış İsviçre'de yaşıyordu; onunla anlaşma yapıldı; Alman marklarıyla Rusya'ya girmesi sağlandı. Rusya'daki Müslümanlar da Osmanlı'nın rahat nefes alması için Lenin'e destek verince, komünizm, Çarlığı sarsmaya başladı. İngiltere ve Fransa komünistlere karşı kalabalık ordusundan yararlanmayı düşündükleri Çar'ın yardımına koştular. Çanakkale geçilseydi komünizm devrimi olmazdı. Trabzon'a, Erzincan'a kadar gelmiş Rusları kim durduracaktı? Irak, Filistin cephelerinden de İngilizler, Fransızlar üzerimize geliyorlardı; Anadolu'da buluşmaları nasıl önlenecekti?

Şunu da gözden kaçırmamalıyız; üç yıl sonra İstanbul'a gelen müttefiklerle, o gün gelecekler aynı değillerdi. Müttefikler, Çanakkale'de 282 bin askerini kaybetmişlerdi. Şuaybe'de, Kutü'l Amare'de, Filistin'de, Galiçya'da, Batı cephesinde Almanlara karşı zayiatlarını da göz önünde bulundurursak, ne derece takatsiz düştüklerini idrak ederiz. Müttefikler güçsüz kaldıklarından, arzu ettiklerini elde etmek için Yunanistan'ı üzerimize saldırttılar. Milli Mücadele'de kiminle savaştığımızı düşünürsek, Kurtuluş Savaşı'mızın, I. Dünya Savaşı'yla başladığını idrak ederiz.

Evet, binlerce gencimiz hayatlarının baharında biçildiler, analar, babalar gözyaşı döktüler; milletçe bunun acısını hâlâ çekiyoruz; aydın çocuklarımızdan mahrum kalmamız acımızı daha da derinleştiriyor. Ama neylersin ki ölmesini bilmeyen milletlerin vatanı yoktur.


04 Nisan 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#36
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Erol Güngör'ün yetiştiği çevre

Yıllarca önce genç yaşta Hakk'ın rahmetine kavuşan Erol Güngör'ü yeterince tanımıyoruz; dolayısıyla yetişen nesillerin ondan ne alacağını bilmediğimiz için tanıtılmasına da önem vermiyoruz.

Hâlbuki o toprağımızda son dönemlerde ender yetişen idraklerden biriydi; hem ilim, hem de fikir adamıydı. Kitapları sadece araştırmaya dayalı bilgi vermekle kalmıyor; analizleri, yorumları da içeriyor. Kavuştuğu istikrar döneminde ülkemiz bizlere gurur verecek ölçüde kalkınıyor; ümit edelim ki hangi parti iş başına gelirse gelsin kalkınmayı popülizme kurban etmesin. Fakat unutmamamız gereken bir husus var; evet, zenginlik bir nimettir; ama o zenginliği hazmedecek kadar kültüre sahip değilsek, o nimet ateşe dönüşür, bizi yakar. Mevcut durumumuz yorumlanmalı, geleceğimiz için nasıl kültür politikaları oluşturmamız gerektiği ortaya konmalıdır. Bunun yapılması zannedildiği gibi kolay bir iş değildir; bulunduğumuz noktada yol gösterici olabilmek için sosyal bilimcilerimiz, Erol Güngör gibi, ilmi rehber edindikleri kadar mütefekkir de olmalıdırlar.

Elbette Erol Güngör'ler yetiştirmek sanıldığından da güçtür. Her şeyden önce çevre gerekir. İnsanoğlu yaşadığı ortamla diyalog kurar. Sabahları bir eğlence pavyonunun önünden geçenle, bir türbenin, bir üniversitenin önünden geçen bir değildir. Hele bu olay insanın şahsiyetini bulduğu dönemlerde gerçekleşirse, daha bir ciddiyet kazanır. Erol Güngör, Kırşehir'de dünyaya gelmiş; ilk ve orta öğrenimini burada yapmıştır. Kırşehir, Orta Anadolu'da hak ettiği kadar büyüyememiş bir ilimizdir; fakat bu Selçuklu şehrimiz derin bir kültür mirasına sahiptir. Âşık Paşa'nın, Ahi Evren'in, Gülşehri'nin burada yaşadığını düşünürsek, bu tarihî şehrimize nasıl bir atmosferin hâkim olduğunu tahayyül edebiliriz.

İnsanın içinde bulunduğu ortamı değerlendirmesinde ailesi önemlidir. Evde sözü edilmiyorsa, şehrin mezarlıklarının birinde yatan uludan çocuğun ne haberi olabilir? Bu bakımdan Erol Güngör şanslıdır. Büyükbabası Hafız Osman Efendi, Ahi Evren Camii'nin imamıydı. Çocukluğundan beri tecessüs sahibi olduğu anlaşılan küçük Erol'un Ahi Evren'e dair büyükbabasına çok şeyler sorduğu muhakkaktır. Dedesi de aşırı düşkün olduğu torununu misafirlerine, dostlarına "Benim oğlum profesör olacak" diye tanıtır, onu adeta motive edermiş.

Erol Güngör lisede okuduğu yıllarda engin bir kültür adamı olan Lütfi İkiz'in Kırşehir'de kütüphane müdürü sıfatıyla görev yapması da onun için ayrı bir şans olmuştur. Lütfi İkiz'den eski yazıyı, Arapçayı öğreniyor, okulda da Fransızcayı ders olarak okuyordu. Onun anlayışında bir insan lisede yabancı dili sınıf geçmek için değil, öğrenmek için okur. Eski yazıyı öğrenmekle zaman boyutunda ilerleyen Erol Güngör, Arapça ve Fransızca ile de farklı bilim ve kültür dünyalarından haberdar olur.

İstanbul'a gelip Hukuk Fakültesi'nde öğrenime başlayınca Marmara Kahvesi'nin müdavimlerini tanımak imkânını bulur; Mükrimin Halil Yinanç, Saip Atademir, Nuri Karahöyüklü, Ziya Nur Aksun ve daha pek çok bilge ile yakınlık kurar. Bir gün büyükbabasına eski yazıyla mektup yazarken masasına Fethi Gemuhluoğlu gelir. Bir üniversite öğrencisinin eski harflerle inci gibi mektup yazdığını gören Gemuhluoğlu hemen onu Edebiyat Fakültesi'nde sosyal psikoloji kürsüsü profesörü Mümtaz Turhan'a götürür. Mümtaz Hoca'nın Edebiyat Fakültesi'nde tahsilini sürdürmesinin yerinde olacağını söylemesi üzerine branş değiştirir. Tabii o sırada ülkemiz bugünle mukayese edilemeyecek kadar fakirdir; ancak bahçıvanlık kadrosunda istihdam edilerek üniversitenin bünyesinde yer alır.

Eski yazıyı okuması, yazması, iyi bir Fransızcaya sahip olmasına karşılık aynı kürsüde bulunan Doğan Cüceloğlu İngilizce bilmesiyle ona karşı durumu dengeleyeceğini zanneder. Fakat Erol Güngör'ün kısa zamanda sosyal psikoloji kitabını Türkçeye tercüme edecek kadar İngilizce öğrenmesi Cüceloğlu'nu şaşırtır. Bugün sessizliğe gömülmüş Asya, geçmişte uçsuz bucaksız bir ummandı; çağımızda canlılık Avrupa'dadır; Batı'nın köklerinin tamamı değilse de büyük bir kısmı Asya'ya dayanır. Gazali olmasa, Descartes, Muhyiddin-i Arabi olmasa Pascal, Malebranche olmazdı. İyi bir sosyal bilimci olmak, bu iki dünyaya açılmak, tarihte derinleşmekle mümkündür. Bunun için de önyargıdan arınmış idrak gerekir. Günümüzde pek çok bilim adamımızda göremediğimiz bir özellik Erol Güngör'de vardı. Onun için rahmete kavuşmasından beri yıllar geçmesine rağmen yokluğunu hissediyoruz.


11 Nisan 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#37
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Erol Güngör'ün bilim ve fikir yönü

Erol Güngör'ün 'Kelami Sahada Estetik Yapı Organizasyonu' adındaki doktora tezini okuyanlar, büyük bir bilim insanının doğuşunu müjdeleyen şafak vaktini sezebilirler.


Roman, hikâye, deneme, fıkra yazanların kalıcı ürünler vermek istiyorlarsa, bu tezi okumaları şarttır. Hacmi küçük, fakat muhtevası büyük olan kitapçığında ele aldığı konuya şu soruya cevap aramakla başlamaktadır: "Bir resimde güzelliğin renkler veya şekiller arasındaki, bir heykelde nispetler arasındaki, bir musiki eserinde sesler veya melodiler arasındaki muayyen münasebetlerden doğduğu hakkında çeşitli iddialar ortaya atılmakta ve estetik organizasyon muayyen prensiplere istinat ettirilmektedir. Acaba kelami yapılarda -manalı sözlerden terettüp eden eserlerde- bu organizasyon hangi prensiplere dayanmaktadır?"

Rahmetli, değişik gazete ve dergilerde makaleler yazardı; bazen hikâye, roman tahlil ve tenkitleri yapardı. Ne güzel şeyler yazıyor, gerçek bir sanat eserinin sahip olması gereken özellikleri nasıl da gün ışığına çıkarıyor diye zevkle okurduk. Ötüken Yayınevi'nin kitap olarak yayınladığı doktora tezinden haberimiz olmadığı için bu güzelliklerin nereden geldiğini bilmiyorduk. Meğer sanatın özünü kavramış; eline aldığı ürünü ölçülerine vurup bize sunuyormuş. Yazılarında, aynı zamanda bir makalenin nasıl yazılacağını da gösteriyordu. Güngör'ün de belirttiği üzere anlatıya dayalı eserlerde olay ek unsurdur; tasvir ve tahliller önemlidir; ortaya çıkarılan karakterler eserin taşıyıcısıdırlar; merak unsuru okuyucuyu sürükler; fakat bir eserde aranacak en önemli unsur muvazenedir, ölçüdür.

'Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar' adındaki kitabını profesörlük tezi olarak kaleme almıştır. Bunda 'Ahlak Psikolojisi, Ahlaki Değerler ve Ahlaki Gelişmeler' üzerinde durmuştur. Ahlak denince akla iyi olmak, çevredekilerin iyi bulduğu şekilde hareket etmek gelir. Eserine felsefenin temel meselelerinden biri olan 'İyi nedir?' sorusunu ele alarak başlamış. Bu konuda görüş ileriye süren filozofları elinin tersiyle itip şöyle demiş: "İyi, tarife gelen bir şey değildir; yani kendinden başka bir şeyle tarif edilemeyip sadece sezgi ile kavranabilir."

Bilim insanı olan Erol Güngör'ün branşı sosyal psikolojidir. Bu konuda dışarıdaki literatürü ne denli takip ettiğini eserlerindeki kaynaklardan anlıyoruz. Söz konusu bilim dalının alanında yer alan 'Nazariye ve Problemler'i ihtiva eden David Krech'in 'Sosyal Psikoloji' kitabını da dilimize kazandırmıştır. Ülkemizin sorunları onu meşgul etmeseydi, branşında dünyada mutlaka başvurulması gereken bir isim olurdu. 'Dünden Bugünden; Tarih, Kültür, Milliyetçilik', 'Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik', 'Türk Kültürü ve Milliyetçilik' gibi makalelerinden oluşan fikri eserlerine dikkat edince, insanda makalelerin ileride kitap olacağını düşünerek kaleme aldığı izlenimini uyandırmaktadır. Çünkü konularda bütünlük var; eserlerde tekrara rastlanmadığı gibi, makalelerin birbirine lehimlendiği de hissedilmiyor. Bu eserleriyle Ziya Gökalp'ten başlayan milliyetçiliğin klasik çizgisini sürdürmektedir.

"İslam'ın Bugünkü Meseleleri", "İslam Tasavvufunun Meseleleri", "Tarihte Türkler" ise onun araştırmaya, aynı zamanda da yoruma dayalı eserleridir. Adı "İslam'ın Bugünkü Meseleleri" değil de "Müslümanların Bugünkü Meseleleri" olsaydı muhtevasını daha iyi izah etmiş olacağını önsözündeki şu cümlelerden de anlıyoruz: "İncelediğimiz meseleler arasında siyasi konular yoktur. Biz siyasete meslek olarak yabancı bulunduğumuz gibi, İslam davasının öncelikle siyasi bir dava olduğuna da inanmıyoruz. Müslümanlar yeni bir medeniyet kurarak varlıklarını korumak ve yüceltmek mecburiyetinde bulunuyorlar. Bu ise her şeyden önce fikir ve sanat alanında yoğun gayretler sarf etmekle mümkün olur." Erol Güngör'ün fikir yanından söz edince tercümelerini görmezden gelmek mümkün değildir. Avrupa medeniyetini inşa eden Paul Hazard'ın 'Batı Düşüncesinde Büyük Değişme', Robert B. Downs'un 'Dünyayı Değiştiren Kitaplar', John U. Nef'in 'Sanayileşmenin Kültür Temelleri', Kenneth Boulding'in 'Yirminci Asrın Manası' gibi kitaplarını dilimize kazandırmıştır. Bunları okuyan, tercüme kokusu almaz. Rahmetli aynı zamanda bir tercüme üstadıdır.

Yahya Kemal'in "İsmail Safa'nın en güzel eseri Peyami'dir" esprisini hatırlayanlar, bunu Mümtaz Turhan'a uygulayarak şunu söyleyebilirler: Mümtaz Hoca'nın 'Garplılaşmanın Neresindeyiz', 'Kültür Değişmeleri' gibi ciddi eserleri var, ama herhalde onun en önemli eseri Erol Güngör'dür.

18 Nisan 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#38
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Hikmetler yumağı

Dostum Yaşar Değirmenci, zamanın eskitemediği, insanlara yol gösteren hikâye, anekdot, hatıra, nükte, güzel sözleri bir araya getirerek gün ışığına bir kitap çıkarmış.


Eğitimci olduğu için bir insan yorulmadan nasıl öğrenebilir düşüncesiyle bu hikmetler yumağını hazırlamış. Sadece kitabın arka kapağındaki yazısının başladığı şu cümleleri göz önünde bulundurursak, çalışmanın büyük bir emek ürünü olduğunu teslim ederiz: "Sevgisiz zekânın bizi küstah yaptığı, sevgisiz adaletin bizi zalim yaptığı, sevgisiz diplomasinin bizi ikiyüzlü yaptığı, sevgisiz başarının bizi kibirli yaptığı, sevgisiz zenginliğin bizi hasis yaptığı, sevgisiz gücün bizi zorba yaptığı, sevgisiz inancın bizi bağnaz yaptığı bir dünyada yaşıyoruz."

"Fırtına Çıktığında Uyuyabilmek" adını verdiği kitabı okurken dudaklarımızdan gülümseme eksik olmuyor; sık sık da bizlere "Ne güzel söylemiş" veya "Olmaz böyle şey" dedirtiyor. Olayları, anekdotları, veciz sözleri öyle başarılı derlemiş ki, insan kültürler, yüzyıllar arasında dolaştığını bir an bile unutmuyor.

Kitabında bir dünya aradığını vurguluyor, bu biraz da Peyami Safa'nın 'Simerenya'sını andırıyor; ama azıcık derin düşünürsek, arzuladığı dünyanın hayal âleminde kalmasına sebep bulamayız. Yüreğimizi dinler, ihtiraslarımızı vicdanımızla sigaya çeker, acizin, çaresizin yerine kendimizi koyabilirsek, onun arzu ettiklerini bu yalan dünyada gerçekleştirmememiz için bir sebep kalmaz: "Komşuların, dostlukların, arkadaşlıkların, akrabalıkların, vefakârlıkların hayatımıza yansıdığı bir dünya... Nefsiyle, inadıyla, öfkesiyle değil, aklıyla, idealiyle, yüreği ile düşünenlerin dünyası."

Ne Doğu'ya ne de Batı'ya gözünü kapamış. Eserine Hölderlin'in "Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve onun kadar alçalamaz." sözüyle başlamış; bir Çinli filozofun anekdotuyla bitirmiş. Lili adında Çinli bir gelin aynı evde yaşadığı kaynanasıyla geçinemez; onu zehirlemek için bir bilgeye başvurur. Bilge, ona hazırladığı zehri verir ve sıkı sıkıya tembih eder: "Bu zehirden her gün azar azar yemeğine atacaksın; fakat kimsenin bir şey fark etmemesi için hem kaynana çok iyi davranacak hem de yemeklerini lezzetli pişireceksin." Söyleneni yapan Lili'ye kaynanası çok iyi davranmaya başlar, Lili de onu sever. Yaptığından pişman olduğundan, panzehir almak için gittiği bilge ona şunu söyler: "Sana verdiklerim vitamindi. Gerçek zehir beyinlerinizdeydi. Sen ona iyi davrandıkça, o sana karşılığını verdi ve nefret yerini sevgiye bıraktı."

Kitapta Gandi'nin şu sözüne de yer vermiş: "Yasalara dayanan adli yargılamadan daha büyük bir yargılama vardır ki, bu da her kişinin kendi vicdanıdır." Vicdan, kanunları yaparken ve uygularken vazgeçilmez bir unsurdur. Sofokles 'Antigone' piyesinde kanunların milletin vicdanını aksettirmesi gerektiğini haykırır, aksi takdirde onun zulüm vasıtası olacağını belirtir. Bilhassa uygulayanlarda vicdanın teşekkül etmesi şarttır. Yine eski Yunan'da bir söz var: "En beğendiğin sözü söyle seni idama mahkûm edeyim." Tatbik edenlerde vicdan teşekkül etmemişse, o ülkede kanunlar adaletin anahtarı olmaktan çıkar, ihtirasların, ideolojilerin maymuncuğu haline gelir.

Kitaptaki bazı olaylar beni yıllar öncesine götürdü. Lisenin son sınıfında seksenden fazla öğrenciydik. Her yerde okul olmadığı için aileler çocuklarını okula geç yaşlarda gönderirlerdi. Arkadaşlarımızın pek çoğu yirmili yaşlarındaydı. Bir hocamız günün birinde "Gusül abdestini bilenler el kaldırsın" dedi. Üç el kalktığını hatırlıyorum. Değirmenci'nin anlattığı şu olay da pek farklı değil: "... Kenan Evren devlet başkanıdır ve Kurban Bayramı yaklaşmaktadır. Evren, eşi vefat ettiği için kızı ve damadıyla yaşamaktadır. Bir akşam yemeğinde damadına 'Oğlum Kurban Bayramı yaklaşıyor, yakınlarda bir imam bul, kendisine vekâlet ver, kurbanımızı kesiversin.' diye tembih eder. Evren, ertesi akşam damadına sorar: 'Kurban işini hallettin mi?' Cevap Evren'i şoke edecek mahiyettedir: 'Hayır baba, bugün cumartesi, noterler kapalı, onun için imama vekâlet veremedim."

Bu cehaletin önüne geçmek amacıyla din dersleri mecburi yapılır. Sözü edilen konuda Paşa'nın damadı yalnız değildir; "Hac mevsimi yine Kurban Bayramı'na denk geldi" diyen mi, "Teravih nedir?" diye soran mı toplumumuzda eksik? Aydınlarımızın zihinlerindeki soruları burçlarla, fallarla halletmeye çalıştıklarını gazetelerde görüyorum. İnsanoğlu ya dine, ya hurafeye inanacaktır. Unutmayalım ki, hurafenin yegâne panzehiri dindir.

25 Nisan 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#39
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Şiirde duygu ve fikir

Hiç kimse şiirin ne olduğunu tekeline alamayacağı gibi, şiirini beğenmediğine "Sen şair değilsin" diyerek, onu şairler zümresinin dışına çıkaramaz.


Ahmet Haşim'in, Asaf Halet'in şiirleri yayınlandıkları dönemlerde yadırganmış, pek çok sanatsevere de "Bunlar şair mi?" dedirtmiştir. Fakat zaman geçtikçe, onların şiirleri sevildi, hatta örnek olarak gösterildi. Her dâhi beraberinde üslubunu getirir; bu üslup yenilik içeriyorsa, alışkanlıklara çarpar, bazılarını rahatsız eder. Ama onun sanat eserinde tat, derinlik varsa, erbabı bunların farkına varır. Mesela Asaf Halet'in "Siddharta" şiirindeki "Om mani padme hum" mısraı hafife alınmasına sebep olacağı umulurken, tam aksine şiire bir ahenk, bir musiki kattığı sezilmiştir. "Koskoca bir ağaç görüyorum/ Ufacık bir tohumda/ O ne ağaç ne tohum/ Om mani padme hum".

Bir kişi kalemi alıp şiir yazdığını iddia ediyorsa, o kendince şairdir. Yazdığını okuyan şairdir diyorsa onun için de şairdir. Bir başkasının onu şair sayması sadece kendisine ait sübjektif bir değerlendirmedir. Aslında sanat bizatihi sübjektif bir vakıadır; fakat onun bu durumu bazı özelliklerinin olduğunu inkâr etmeyi gerektirmez. Hiç şüphesiz şiir kişisel bir eserdir; çünkü hammaddesi duygudur. Fakat bu duygu sübjektifliğin sınırlarını aşıp estetik bir anlayışla objektif bir kimlik kazanamazsa, o eser başkalarına hitap etmek yeteneğinden mahrum kalır. Bunun için bir sanatkârın, ferdi hasletlerini bir kültürün ve aynı zamanda evrenselliğin değerleriyle mezcetmesi gerekir.

Şair başkaları tarafından yaşanmamış, sadece kendisine has duyguları ifade etmeye çalışırsa, anadan doğma bir âmâya kırmızıyı anlatmak gibi bir duruma düşer. Ancak iç bükey bir sanat ürünü ortaya çıkarır; kendisi heyecanlanır; fakat okuyan hiç umursamaz. Sanatkârın malzemesi kolektif duygular olmalıdır; elbette kendi duygularını da eserine yansıtmalıdır; ama şahsına ait duygular şiiri kendisinin yapacak oranda olmalıdır. İşte bu noktada sanat eserinde ölçü karşımıza çıkmaktadır. Öyle an gelir ki şair yaşanabilecek duygular da keşfedebilir; yalnız bu duygular o tarzda işlenmeli ki okuyan kendisinde de mevcut olduğunu zannetsin. Aslında insanların mayasında ortak payda pek fazladır. Mesela Yahya Kemal'in "Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin/ Bir çare yok mudur buna ya Rabbülalemin" beyitindeki duyguların varlığını sıradan insanlar farkına varmaz; ama okuyunca "şair beni anlatmış" der.

Sanat milli bünyede üretilir; evrensel bir boyut kazanırsa, insanlığa hitap eder. Bir sanat ürününün evrensel olması için milli özelliğinden arınması gerekmez; zaten evrenselliğin kökü milliliktedir; milli ortamlarda bizatihi insana hitap eden unsurlar toplanarak evrenselliği oluştururlar. Yalnız milliliğin damgasını taşıyan sert çizgiler evrenselliğe açılabilmesi için yumuşamalı, ama özünü yitirmemelidirler. Milliliğini yitirmeden evrensel olabilmek romanda, hikâyede, sanatın pek çok dalında bir nebze kolaydır, şiirde zordur. Roman ve hikâye, şiire oranla daha fazla olaya, düşünceye dayanır; şiirin oluşmasında ise birinci faktör hissetmektir. Bir milletin bünyesinde şahsiyetini bulan sanatkâr, diğer milletlerin tarihi gelişmesini, onlarda olup bitenleri, nasıl düşündüklerini analiz edebilir, anlayabilir. Fakat o sanatkârın diğer millet gibi hissetmesi hemen hemen mümkün değildir; hissederse kendisi ortada kalmayabilir. Özü duyguya dayandığı için şiirin en milli sanat olduğunda şüphe yoktur. Milletlerinin Yunus, Fuzuli, Hafız, Shakespeare, Goethe gibi dâhileri yabancılara oranla daha iyi anladıklarını düşünürsek, şiirin mahiyetini ciddi bir şekilde kavrayabiliriz.

Hemen belirtmek gerekir ki, hiçbir emek, sadece duyguyla dokunan sanat eserini sabun köpüğü olmaktan kurtaramaz. Fikir, şiirin kemiğini oluşturur. Duygusuz fikirlerle gün ışığına çıkarılanlar da estetikten yoksun kalır. Her sanat eseri gibi şiirin de en belirgin özelliği duygu ve fikrin dengeli bir şekilde karılmasıdır.

Ama kesinlikle şiir öğretici bir mahiyet taşımamalıdır; didaktik olması bir yana, hatta Haşim gibi sembolistler şiirde anlam aramanın bile yanlış olduğu kanaatindedirler. Onlara göre şiir, ses ve musikidir; istenen bunlarla anlatılmalı, çağrışımlara sebep olmalıdır. Değişik kimseler bir şiirden farklı anlamlar çıkarabilirler; kanaatlerince bu şiirin eksikliğinden ileri gelmez; doğasının ürünüdür. Şiir nasıl telakki edilirse edilsin, diğer sanat türleri gibi o da tebliğ yapmamalı, telkinde bulunmalıdır.


02 Mayıs 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#40
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Romanda üslup

Aynı anlamı ifade eden cümle farklı şekilde söylenebilir veya yazılabilir.

Söz konusu maksat bir olmakla beraber farklı anlatmanın etkileri değişik olur; çünkü cümle kuruluşları, kelime seçimleri, vurgulamalar birbirinin aynısı değildir. Muhatabındaki algı öznenin karakterini de yansıttığı için "Üslup aynıyle insandır" denmiştir. Bir konuyu ilmi bir idrakle ele almak, aynı hususu romancı olarak işlemek birbirinden farklı dili kullanmayı gerektirir; zira ilim adamının niyeti başka, romancınınki başkadır. İlim adamı bir konuyu gün ışığına çıkarmak, muhatabını ikna etmek ister; romancı ise okuyucusuna ufuk açmanın, konuya farklı şekilde bakma yeteneği kazandırmanın peşindedir. Bu konuda Don Kişot çarpıcı bir örnektir; yaşadığı döneme intibak edemeyen Don Kişot, bir akıl doktorunun nezdinde hastadır; durumunu tıp ilmine uygun bir tarzda açıklar. Cervantes ise onu bir roman kahramanı olarak ele almış, dikkat çekici yönlerini öne çıkaracak maceralarını anlatmıştır. Vakıa Cervantes'in naklettiği olaylar Don Kişot'un akli dengesinin yerinde olmadığını bize göstermekle beraber, bu iki anlatım arasındaki fark, aynı insanı iki ayrı tip olarak algılamamıza sebep olmaktadır.

Romancılar da konuları farklı şekilde ele alırlar. Bazısı olaylarla, kahramanlarının ruh hali ve karakterleriyle bir tezi işlerken, bazısı da olayları anlatarak okuyucuya farklı bir atmosfer solutmanın peşinde görünürler. Bu ikinci tip romancıların sanat anlayışları portakalı andırır. Hiç kimse vitamin almak için portakal yemez; ama portakal yerken vitamin alır. Herhangi bir gaye gütmeyen, sadece okuyucularını eğlendirmek isteyen Mişel Zevako gibi romancılar da vardır. Hemen belirtmek gerekir ki, seviyeli bir romancı ele aldığı konuya göre üslup kullanır. Mesela Don Kişot'u yaşatan, bizlere sevimli yapan Cervantes'in kullandığı üsluptur. Cervantes'in kahramanına uygun o güzelim üslubu olmasaydı, sıradan bir akıl hastası olan Don Kişot kimseyi ilgilendirmezdi.

Aynı anlama gelen kelimelerin uzunluğu, kısalığı, musikisi etkisini değiştireceği için dikkatli bir sanatkâr bunların üzerinde durur. "O Belde" şiirindeki kelimelerin yerlerine eşanlamlılarını koyup okusak, bir komediyle karşılaşırız. Ayrıca söyleyene göre aynı cümle farklı anlamlar kazanabilir. Bir romancının, bir hanımefendiye "Vay alçak!" dedirtmesiyle, babacan bir adama aynı şeyi söyletmesi okuyucuda aynı etkiyi yapmaz. Hanımefendi "Vay alçak!" derken karşısındakinin seviyesine işaret eder; babacan ise çoklarının düşünmediği hususları hesaba katmış, bir hinoğlu hinle karşı karşıya bulunduğunu da anlatmış olabilir.

Üslupta yazan veya konuşanın içinde bulunduğu ortam da etkili olur. Bir başka söyleyişle kahramanın pozisyonu üslubuna yansır. Bir savaşı yöneten kumandanın karargâha çektiği telgrafta kullandığı üslupla, o savaşın atmosferini okuyucularına teneffüs ettirmek isteyen romancının üslubunun bir olmayacağı açıktır. Aynı savaşı anlatmak isteyen romancıların da üslubu başka başkadır; burada yazarların yetişmeleri, edindikleri edebi tecrübe, yetenek ve mizaçları devreye girer.

Üslup konusunda Tolstoy şöyle bir olay nakleder: "Turgenyev'e ölümünden uzun bir zaman önce sordum: 'İvan Sergeyeviç niye artık yazmıyorsun?' Bana şu cevabı verdi: 'Yazmam için biraz âşık olmam gerekir. Şimdi yaşlandım ve artık âşık olamam, işte bunun için de yazmayı bıraktım.'" İyi bir üslup analizcisi, aşkın Turgenyev'in üslubunda oynadığı rolü herhalde teşhis eder. Kanaatimce aşk, coşkunluk demektir; edebi eser de sadece beyinle değil, aynı zamanda yürekle yazılır. O coşkunluğu duymuyorsa, kaleme alacağı eser "Babalar ve Oğullar"ı gölgeler diye düşünmüş olabilir.

Tolstoy, üsluptan ne anladığını şu cümle ile izah ediyor: "Bir kimse kalemi mürekkep hokkasına batırdığı zaman kendi vücudundan bir parça hokkada bırakmadıkça yazmamalıdır." Arnold Bennette'nin "Yazar, yaşadığı dakikadan başka şey görmeyen, mazi hakkında hiçbir şey hatırlamayan bir bebek veya çılgın gibi görmeli." cümlesinden romancının nötrleşmesi, olayı aynen nakletmesi gerektiğini anlıyoruz.

Üslup, olay hakkında kullanılan yöntem, cümlelerin kuruluşu, seçilen kelimelerdir. Olay, "Ardında ne olacak?" sorusuna cevap aradığımız süreçtir. Plan, olayın nasıl anlatılacağına dair yapılan tasarıdır. Tez, yazarın bu olayı niçin kaleme aldığının tespitidir. Bütün bunlar eserin etini, kemiğini, ruhunu oluşturur.


09 Mayıs 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974



Cevap Ekle