İçeriğe git

Foto

Mehmed Niyazi


Konuda 64 cevap var

#41
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Ya bir ya da yok olacaksınız

Özel bir organizasyon için İstanbul'a gelen Müslüman basketbolcu Kerim Abdülcabbar, Osmanlı hakkında şu değerlendirmede bulunmuş: "Dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar devlet hizmetine girerdi; kriter başarılı olmalarıydı."

Abdülcabbar, ABD'de ırkçılık probleminin olduğunu, Osmanlı Devleti'nde böyle bir problemin bulunmadığını belirtmiş. Ünlü basketbolcunun sözleri Prof. Neumark'ın hatıralarında geçen bazı olayları hatırıma getirdi. Almanya'da Yahudileri giyim kuşamlarından, tavır ve davranışlarından hatta şivelerinden teşhis etmek mümkün değildir. Fakat Almanlar, soyadlarından kimin Yahudi asıllı olduğunu bilirler. Devlet felsefeleri ırkçılık üzerine bina edildiğinden soyadı değiştirmek mümkün değildir. Bu nedenle komik hatta müstehcen soyadlarına çok sık rastlanır.

Neumark Almanya'da doğmuş, büyümüş; Alman okullarında okumuştu. Belki Yahudi dilini bile bilmiyordu. Sinagoga gidip gitmediğini yazmıyor; gitmiyorsa büyük ihtimalle Yahudi asıllı olması da kendi hatırına bile gelmiyor, davranışlarını pek etkilemiyordu. Nazi fikriyatı devlet sistemine hakim olunca kendisine, "Sen Yahudisin, tehlikelisin!" denmiş, devlet hizmetinde bulunmasına son verilmiş.

Almanya'dan dışlanan bu bilim adamlarının fizikçi, kimyacı, matematikçi olanlarını ABD aldı. Einstein, Eisenberg gibileri de bunların arasındaydı. Böyle bilim insanlarından mahrum olmayı göze almak cinnet değil de nedir? Almanya'dan kaçan tıpçı, hukukçu, iktisatçı bazı bilim adamları da ülkemize geldi. Bunlardan biri de Neumark'tı.

1933 yılı... Memleketimiz çok fakir; milletimiz savaşlardan çıkmış; eli iş tutan insanımız az. Okuma yazma oranımız çok düşük. Üstelik Neumark'ın muhatap olacağı insanlar Müslüman; onların da fanatik olmasından ürküyor, çünkü İslamiyet hakkındaki düşüncesi peşin hükümlerle yoğrulmuş. Onu kabul eden bir başka devlet de yok. İlk gün göreve başlamak üzere endişeli bir şekilde üniversiteye gider. Üniversitenin bahçesine adım atınca soldaki postaneyi görür; oraya yönelir. Çalışanlar arasında bir zenci görünce şaşırır. Kartını yazarken zenciyi ve çalışma arkadaşlarının ona nasıl davrandığını izler. Yanındakilerle şakalaşarak, gayet dostane bir muameleye tabi tutularak çalıştığını görür. Neumark rahat bir nefes alır; kartını, "Demek ki bu topraklarda ayrımcılık yok, ben de burada yaşayabilirim." diye sevinerek yazar.

Bu konuda Batı'nın ölçüleri ilkeldir. İnsanları kaderlerinden dolayı dışlayabilir, yeteneklerini önemsemeyebilir. Kendisinden olmayanı düşman kabul eder. Avrupa'nın bu hastalığını, ABD de farklı bir şekilde devşirmiştir. Hepsi de yabancı oldukları için beyazlar kendi aralarında pek ayrımcılık yapmadılar ama ayrımcılığı kendi renklerini taşımayan zencilere yönelttiler.

Osmanlı'nın ölçüsü İslamî idi. Anne-babamızı, milletimizi seçmekte en azından beşeri ölçülerimize göre hür değiliz, bunlar bizim kaderimizdir. Allah'a inanan bir insan, onun takdir ettiği kadere nasıl düşmanlık besler?

Batılıların aklı başında, vicdan sahibi olanlarının kurtulmak istediği ayrımcılığı bu topraklara taşımak vebal değil midir? Kader beni Sakarya'nın Akyazı ilçesinde dünyaya getirdi. Abdülhamid Han zamanında kanallar açıldığı için bu bölge bataklıktan kurtulmuş, göç almaya başlamış. Müslüman olan pek çok kavim yaşamaktadır; hiçbirini ayrı milletler olarak görmeyiz. Amcamıza gösterdiğimi hürmeti yaşlı bir Boşnak'a, Çerkez'e, Kürt'e gösteririz. Rahatça kız alıp veririz. Bu dokuyu bozmaya kimin ne hakkı var? Sosyal bünyemizi dinamitleyenlere Batı'nın kucak açması neden aklımızı başımıza getirmiyor? Sorulsa, bütün yetkililerinin teröre karşı olduklarını söyleyecekleri Belçika'da Sabancı'nın katillerinin kollarını sallayarak dolaşmaları bizlere çok şey anlatmıyor mu?

Ne gariptir ki ırkçı olan Avrupa'nın dinî körlüğü yoktur. Yüz binlerce Boşnak, gözlerinin önünde şehit edilirken sadece seyretmediler; katillere yardım ettiler. Bu zavallıların onlara göre Müslüman olmaktan başka suçları var mıydı? Avrupalı, dininden ve kültür havzasından olmayanı düşman görür. Müslüman olduktan sonra Türk ile Kürt'ün hiçbir farkı yoktur. Bugün onların değirmenine su taşıyanlara yardım edebilirler. Onlardan umdukları bitince, onlara duydukları dostluk da biter. Tarih bize bunu anlatıyor.

Varlığımızın teminatı ecdadımızın şu sözünde gizlidir: Ya bir olacaksınız ya da yok olacaksınız.


16 Mayıs 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#42
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Kitap okuma yarışması

Kitap okumadığımızdan hepimiz dertliyiz. Geri kalışımızda en önemli unsur gördüğümüz bu konuda makaleler yazar, bir Müslüman olarak Kur'an'ımızın "Oku" emrinden söz eder; ama okumayı bir türlü sevemediğimizden yakınırız.

Hâlbuki ilmihal kültürünün çocuklarıyız, yani kitap hayatımızın asli unsurudur; sonradan keşfettiğimiz bir meta değildir. Diğer alışkanlıklar gibi kitap okuma alışkanlığı da çocukluk yıllarında kazanılır. Hiç kimse ilmi, felsefi bir eserle okumaya başlamaz; okumanın zevkine varmamızda roman, hikâye, şiir etkili olur. Bu zevke erenin hayatından kitap eksik olmaz; belli bir mesleğe yönelirse kendisini ilgilendiren konulardaki eserleri de rahatça okur.

Maalesef diplomalılarımız genellikle ideolojik tiplerdir. Bütün doğruların düşüncelerinde, güzelliklerin telakkilerinde bulunduğuna inanırlar. Öğretmenlerimiz de bu zümreye dahil olduğundan çoğunlukla ideolojik kitaplar tavsiye ederler. Belli bir gözlükle dünyaya bakan, bütünlüğünü kavrayamaz. Sanata ideoloji girdi mi, tabiiliğini kaybeder, lezzeti kaçar. Sanatta telkin olmasına rağmen, bu tip yazarlar tebliğde bulunurlar; dolayısıyla kalemlerinden kötü ürünler çıkar. Bunlardan birini okumak zorunda kalan öğrenci eline aldığı romanın ilk sayfasını çevirirken ne kadar kaldı diye sonuna bakar. Ensesindeki saçları çekerek birkaç sayfa okur ve atar. Yine öğretmeninin tavsiyesiyle babasının verdiği harçlığa kıyarak bir roman daha satın alır, aynı serüveni yaşar; kitap okuyamadığı kanaatine varır; bir daha da eline almaz.

Bizde savaşa gidenler dini, milli merasimlerle uğurlanırlar; giden dönerse gazi, ölürse şehit olacaktır. Gazi, şehit anası, babası, eşi olmak her kula nasip olmaz. Savaşlar birbirini kovaladığı için Anadolu dullar memleketi haline gelmişti. Batılı ve doğulu seyyahlar kadınımızın iffetini göklere çıkarmalarına rağmen, ünlü bir romancımız, çocuklarını dualarla askere gönderen bir köyü ele almakta, orada yaşayanları yerin dibine batırmaktadır. Cephede vatanı, namusu için çarpışanların eşleri, sağlık sorunu dolayısıyla askere alınmayan bir genci paylaşamazlar. Bir başka romancımız ise, bir askerine sığınan subayı ele alarak, halkımızı akla hayale gelmeyecek tarzda aşağılamaktadır. Bu tip romanları okumamakla milletimiz kendisine saygısını belirtmektedir.

Van Öğretmenler Derneği'nin düzenlediği "Kitap Okuma Yarışması"nın sonuçları açıklanacağı büyük salonu pırıl pırıl öğrenciler, heyecanlı anne ve babalar doldurmuştu. Beni okuttukları kitaplar ilgilendiriyordu. Çünkü Peyami Safa'nın, "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"nu, Refik Halit'in "Sürgün"ünü, İstrati'nin "Sokak Kızı"nı okumak isteyip de yarıda bırakanla hiç karşılaşmadım. Bizde okunmaya değer kitaplar tanıtılmadığı için bir kenarda unutuluyor. İlköğretimde dünya çocuk klasiklerinden "Yürekdede ile Padişah", Tolstoy'un "İnsan Ne ile Yaşar" , "Benim Küçük Dostlarım", "Mutlu Prens" ve benzeri çok önemli kitapları okutmuşlardı. Liseliler için ise listelerinde "Beyaz Gemi", "Faust", "Gülistan", "Gençlerle Başbaşa" gibi kitaplar yer alıyordu. Aytmatov'un "Beyaz Gemi"sini , Sadi'nin "Gülistan"ını, Oscar Wilde'ın "Mutlu Prens"ini okuyan çocuk, kitabın ne olduğunu tanır, okuma zevkini tadar.

Takdimleri yapan o kadar başarılı idi ki, profesyonel bir spiker getirdiklerini zannetmiştim. Fevzi Demirağ adında bir öğretmen olduğunu öğrenince şaşırdım. Yarışmada mutlaka objektif ölçüler kullanılmış olmalı ki, hiçbir itiraz olmadı; sonuçlar ilan edilirken salon alkışlarla dolup taşıyordu. Başarılı öğrenciler madalyalar, çeşitli eşyalar, bilgisayarlarla ödüllendirildiler. Milli Eğitim Müdürü Ali İhsan Sayılır ile Vali Münir Karaloğlu okumanın önemini belirten veciz konuşmalar yaptılar.

Van, görülmeye değer bir ilimizdir. Beni havaalanında karşılayan emekli öğretmen Suphi Ertaş ile öğretmen Mehmet Emin İnan günlerini bana ayırdılar. Van'ın tarihi yerlerini, Edremit, Gevaş ilçelerini dolaşırken Anadolu insanının konukseverliğindeki sıcaklığı yüzlerinden hiç eksik etmediler.

Ertesi gün Van Öğretmenler Derneği Başkanı Adnan Şen bizlere Van'ın nefis kahvaltısını ikram etti. Şehitliği, göl kıyılarını dolaştık. Havaalanına Adnan Şen ve Fevzi Demirağ'la beraber geldik. Uçağa binerken bir gün önce tanıştığım insanlardan değil de yıllardan beri dost olduğum kişilerden ayrılıyormuşum gibi yüreğime hüzün doldu.


23 Mayıs 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#43
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Necip Fazıl'ın şiirimizdeki yeri

Her büyük şairin şiir anlayışı ve şiirden beklediği farklıdır. Mesela Mehmet Âkif şiirde aruz veznini asıl kabul eder; sanatı sanat için yapmayı lüzumsuz bulur; yararlı olmasını ister.

Sanatını milletimizin ayağa kalkmasında, kültür ve medeniyetimizin inşasında kullanır. Büyük bir tevazu ile "Şiirimde sanat arayan bulamaz." der ve ilave eder: "Benim mecazla, hayalle işim yoktur." Elbette ki şiirini kalıcı kılan sanatıdır; "Çanakkale Şehitleri", "İstiklal Marşı", "Bülbül" şiirlerindeki mecazları, hayalleri, şiirdeki diğer bütün unsurları kullandığını nasıl görmezden gelebiliriz. Fakat şiirinde en önemli gaye milletini, ümmetini dertlerinden kurtarmaktır: "Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir / Davransana! Bak el de senin baş da senindir."

Yaşadığı yıllar gerçekten milletimizin en dramatik dönemidir; ama imanı ümitsizliğe engeldir. Bundan dolayı onun şiir anlayışını faydalı olmak ve ümit aşılamak tarzında özetlersek yanlış olmaz. Milletimizin ceddimize layık bir yere gelmesinde doğru olarak iki unsurun meczolmasını zaruri görüyor; ilim ve faziletli insan: "Çünkü milletlerin ikbali için evladım / Marifet bir de fazilet, iki kudret lazım."

Ahmet Haşim'e göre şair, Mehmed Akif'in tam zıddında duran insandır: "Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatlı insan, ne de bir kanun koyucudur. Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında sözden ziyade musikiye yakın, ortalama bir dildir." Kanaatince şiirde önemli olan ahenktir; mana değildir, hatta bir adım daha atarak anlamı şiirin katli sayar: "Mana araştırmak için şiiri deşmek, şakıması yaz gecelerinin yıldızlarını ürperme içinde bırakan kuşu (bülbül) eti için öldürmekten farklı olmasa gerek."

Yahya Kemal'in dünü, bugünü, yarını hakkında düşüncelere sahip olduğu bir medeniyet anlayışı vardır. Bu yönünü gerektiği gibi analiz etmeyen şiirini anlayamaz. Medeniyetin vatanda kurulduğunu belirttikten sonra fikrini şöyle açıklar: "Vatan hiçbir zaman bir nazariye değil, topraktır. Toprak ceddinin mezarlarıdır. Camilerin bulunduğu yerdir." Medeniyetteki devamlılık unsurunu ünlü Süleymaniye şiirinde şu benzetmeyle anlatır: "Ta Malazgirt ovasından yürüyen Türk oğlu bu nefer miydi?" Osmanlı'da doruk noktasına varan medeniyetimiz gücünü yitirdi. Şiirinde o medeniyete özlemini derin bir hüzünle ifade etmektedir. Âkif'teki ümit, onda hüzne dönüşür.

Nazım Hikmet'in hamurunda güçlü bir şiir özelliği bulunmaktadır. Çok genç yaşlarda ideolojinin dar kalıplarına girdiğinden maalesef lirizmini yeterince eserlerine yansıtamamıştır. Hayatını verdiği komünizm milliyeti, dini reddeder; her şeyi emekle, madde ile açıklar. Ne gariptir ki bu noktada ideolojisine ters düşmüştür: "Oğlumuzun gözleri böyle kuzey mavisi / Belki de bu yüzden bu ova bana / bizim ovaları hatırlatıyor / yahut da bu yüzden bu Leh türküsü / içimde, derinde, yarı aydınlık / uyuyan bir suyu kımıldatıyor / Lehistan'dan gelmiş dedelerimizden biri / gözlerinde karanlığı yenilginin / Saçları al kana boyalı." Milleti milletinden, dini dininden olmayan bir cemiyet ceddine kucak açmış. Ondan aldığı "Ran" soyadını bırakıp "Borzenski" soyadını almakla, ırkçılığı aşamadığını göstermiştir. Irkçılığı aşamayan, insanlığın türküsü olan şiiri gerektiği gibi söyleyemez.

Necip Fazıl ise şiir anlayışını şöyle açıklar: "Şiir derin bir çiledir... Üstün bir nizamın sırrına ermeyenler onu başaramazlar. Bizce şiir mutlak hakikati arama işidir. Mutlak hakikat Allah'tır." Bu aynı zamanda kâinatın sırrına erişme gayretidir; söz konusu husus ne akılla, ne ilimle başarılabilir; akıldan ve ilimden öte bir şey gerekli olduğunu şu dörtlüğünden anlıyoruz: "Yalvardım gösterin bilmeceme yol / Ey yedinci kat gök esrarını aç / Annemin duası düş de perde ol / Bir asa kes bana ihtiyar ağaç."

Bütün sanat dalları gibi şiirin de samimiyet istediğini üstadın şu çarpıcı ifadelerinde net bir şekilde görüyoruz: "Sırtına bal sürüp tavus tüylerinin üstünde yuvarlanan ve sonra tavuslar meclisine girmeye yeltenen meşhur karganın talihine güven yoktur. Böyle talihler, malik bulundukları hilkat ve tabiat ifadesinin dış planda taklitçisi sahte özenişlerle bilhassa şiir sahasında hemen enselenmeye mahkumdur."

Üstadın yolu çetindir. Ne çare ki elindeki asa, sırtındaki heybeyle bu yolu aşmak zorundadır. Bütün engelleri aşması, ancak bütün zıtları bir araya getirerek ifadesini güçlendirmesiyle mümkündü. Dünyada şu zıtlarla bir vakıayı izah edebilen bir başka şair var mıdır: "Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim, / Minicik gövdeme yüklü Kafdağı / Bir zerreciğim ki arşa gebeyim / Dev sancılarımın budur kaynağı."

30 Mayıs 2011
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#44
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Demokrasi Müzesi

Yılın bugünleri gelince 27 Mayıs darbesini hatırlarım; milletimizin sevgilisi olan Menderes'in, idam gömleğiyle sehpaya götürülüşü gözlerimin önünde canlanır, "Silahların gölgesine sığınan efendilerinize ayaklarım titremeden idam sehpasına gittiğimi söyleyebilir misiniz?" cümlesiyle başlayan sözlerini duyar gibi olurum.


Demokrasi, milletin iradesini ve vicdanını yönetime taşımaktır; darbe ise bunlara tahammül etmemektir.

Bütün milleti karşısına almaktan endişe ettiği için hiçbir ordu sivil bir dayanak bulmadan darbe yapamaz. 27 Mayıs darbesini fişekleyen İnönü idi. O sırada Güney Kore'de huzursuzluk vardı; İnönü, bir konuşmasında mealen; "Türk milleti Güney Kore milletinden daha az şerefli değildir." diyerek, darbeyi tahrik etti. Meclis kürsüsünden "Sizi ben bile kurtaramam." demekle darbecilere moral verdi; oysa İnönü, demokrasinin eşitlik rejimi olduğunu bilecek kültüre sahipti. "Ben bile" derken ayrıcalığına vurgu yapmıyor muydu?

27 Mayıs darbesinin bahanelerinden birisi Menderes'in diktatörlüğe yeltenmesidir. Diktatörlük, her şeyden önce mizaç meselesidir. Nazik bir insan olan Menderes'in diktatörlük düşündüğünü iddia etmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Ayrıca bizim gibi ülkelerde diktatörler askerler arasından çıkar; sivilden diktatör görülmemiştir.

Bir başka bahane Menderes'in "Vatan Cephesi"ni kurup milleti ikiye bölmeye kalkışmasıdır. Menderes, Vatan Cephesi'ni durup dururken kurmadı; ona karşı muhalefet cephesi "Güç Birliği" oluşturmuştu; o da Vatan Cephesi'ni teşekkül ettirdi. Sebep olanı değil de, kendini savunanı suçlamak ne kadar vicdani ve hukukidir?

Tahkikat Komisyonu'nun kurulması da darbenin sebepleri arasında sayılmaktadır; bu başka bir bahanedir. Meclisler istedikleri zaman, diledikleri konuda araştırma komisyonu kurarlar; vardıkları sonuçları Genel Kurul'a sunarlar. Niçin o dönemdeki Tahkikat Komisyonu darbe sebebi sayılsın da, diğerleri anayasal bir kurum kabul edilsin?

Diğer bir bahane de İnönü'nün Himmetdede İstasyonu ve İstanbul Topkapı'da öldürüleceği iddiasıdır. Yassıada Mahkemesi'nde CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, verdiği ifadede; "Paşanın yanındaydım; ne böyle bir şeye şahit oldum ne de sezdim." dedi. Zaten ondan sonra bir daha İnönü ile yıldızları barışmadı; CHP'den ayrılmak zorunda kaldı.

27 Mayıs darbesinin tetikçileri CHP ile basındı. Anamuhalefet partisi, gençleri sokağa döküyor, basın da bilmem kaç gencin öldürüldüğünü, kıyma makinelerinde doğrandığını yazıyordu. Suiistimal iddialarını da dillerinden düşürmüyorlardı. CHP'de bu suiistimal yalanları uyduruluyor, gazeteler de manşetlerine taşıyorlardı. Darbeden sonra ne öldürülen gençlerin cesetleri ne de kimlikleri bulundu. Belki de dünyanın en tarafgir mahkemesi Yassıada'da kuruldu. On yıllık Demokrat Parti icraatı didik didik edildi. Hiçbir suiistimal çıkmadığı gibi, on yıl başbakanlık yapan Menderes'in maaş almadığı anlaşıldı. Maaş çeki tahakkuk ettirilir, Menderes imzalar, Hazine'ye devredilirdi.

Bizdeki darbeler dış desteklidir; dışarıda hazırlanır, basınımız ordunun hassas yönlerini göz önünde bulundurarak tezgâha koyar. 27 Mayıs darbesinin asıl sebebi Bağdat Paktı'dır. Paktın diğer üyeleri Irak ve Pakistan'da da darbe yapıldı. İkinci sebep ise hükümetimizin Kıbrıs'ta hak iddia etmesidir. Lozan Anlaşması'yla Kıbrıs'ı tamamen İngiltere'ye verdik. Dış Türklerden söz etmek tehlikeli bir durum haline getirildi, basınımız her gün durmadan buna vurgu yapardı. Menderes hükümetinin Kıbrıs'a sahip çıkması, dış Türkler tabusunun yıkılmasıydı. Bir başka sebep de Fransa'ya karşı bağımsızlık savaşını sürdüren Cezayir'e silah yardımı yapmamızın emperyalist ülkeleri ürkütmesiydi.

Maalesef balık hafızalı bir toplumuz; çok çabuk unutuyoruz. Yassıada, Demokrasi Müzesi haline getirilirse faydalı olur. Müzenin Yassıada'da unutulmaması için Dolmabahçe'deki irtibat bürosunda bir prototipi kurulup halkın dikkati çekilmelidir. Milletimiz ünlü savcı Egesel'in 1957 seçimlerinde Demokrat Parti'den aday adayı olduğunu, seçilemeyince kin beslediğini bilmelidir. Tabii aynı zamanda Yassıada Mahkeme Başkanı Salim Başol'un, verdiği idam cezalarından dolayı Anayasa Mahkemesi başkanlığına getirilmekle ödüllendirildiğini de unutmamalıdır.


06 Haziran 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#45
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Peyami Safa'nın fikir dünyası

Romancılığımızda ve fıkracılığımızda Peyami Safa'nın müstesna bir yeri vardır. Okunan, sevilen, güvenilen pek çok köşe yazarı gelip geçmiştir; günümüzde de ciddiye alınması gereken kalem erbabı az değildir.


Fakat basın tarihimizde tiryakisi olunan, okunmadığı gün eksikliği duyulan birkaç köşe yazarından biri Peyami Safa'dır. Romanımıza fikri, tahlili sokan yine odur. "Yalnızız" romanı, o dönem dünya görüşlerinin değerlendirmesidir, kesinlikle didaktik mahiyet arz etmeyen bu eserde fikirler eritilmiştir. Romanda söz konusu hususu hakkıyla başarabilen iki sanatkârdan biridir; diğeri Dostoyevski'dir. Peyami Safa'ya kadar romanlarımız daha çok olaylara oturmakta idi; "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu" adlı eserini okursak, psikolojiyi, tahlili ön plana çıkardığını görür, kaleminin kudretini idrak ederiz. Küçücük fıkrasında bile üslup hassasiyetine, bilgiye, fikre rastlıyoruz. Fakat onun fikrî eseri denilince, makalelerinden oluşan "20. Asır Avrupa ve Biz", "Doğu Batı Sentezi" akla gelmekle beraber bu konudaki asıl eseri hiç şüphesiz "Türk İnkılabına Bakışlar"dır.

Fikir, ihtiyaçtan doğar; memleket güllük gülistanlık ise hakim olan hayat düzenini değiştirmek kimsenin aklına gelmez. Osmanlı zaferden zafere koşarken, zekat verecek insan bulmak zorluğu yaşanırken Müslümanlar arasında İslamiyet'in dışında bir hayat düşünmek cinnet hali olmalıdır. Fakat yenilgiler başlayınca, gidişata dur demek ihtiyacı duyulur; yeni fikirlerin kapısı çalınır. Yenilgilerimizin önüne geçmek için ilk önce askerî konularda sınırlı yenilikler yapıldı. Bu yoldaki gayretlerimizden ciddi bir sonuç elde edemeyince, hayatımızdan, değerlerimizden şüphe etmeye başladık. On dokuzuncu yüzyılın başlarından, Milli Mücadele yıllarımızın sonuna kadar olan dönemin fikir hayatımızı Peyami Safa, "Türk İnkılabına Bakışlar" adlı eserinde özetler ve analiz eder.

Bilindiği üzere bu dönem fikir hayatımızda üç büyük cereyan görülür. İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık. Eğitim ve öğretimi ele alarak Peyami Safa bu üç cereyanı şöyle değerlendirmektedir; milli eğitimde medresenin karşısında mektebin açılması hata mı, yerinde bir hareket mi idi? Türkçülerin bu konuda ne söyledikleri net değildir; sadece ikiliğe karşı olduklarını belirttiler. İslamcılar mektep açılmasına karşı idiler; medresenin ıslahını istiyorlardı; "Mektep açacağına, medreseleri ıslah etmeli, ulumu fünunu oraya ithal etmek gerekli" diyorlar ve ilave ediyorlardı: "Bugün, bütün dünyanın iki büyük darülfünunu olan Oxford ile Sorbonne da vaktiyle birer medreseden başka bir şey değildi. İcabat-ı zamana göre tekemmül ede ede bugünkü hal-i kemali buldular." Batıcılar bu iddiaya şöyle itiraz ediyorlardı: "Unutmayalım ki bu değişme ve gelişme ancak dört beş yüzyılda olabildi. Bizim o kadar beklemeye vaktimiz var mı?"

Bu üç fikrin mensuplarının meselelerimize çare bulmak, vatanımızın bütünlüğünü korumak için çırpındıkları aşikâr. Araplar bizden ayrılınca İslamcılık resmî düşünce dünyamızdan koptu. Birinci Dünya Savaşı ve sonraki olaylar bizi Batı ile karşı karşıya getirince "Garpçılık" da gündemimizde silikleşti; geniş kitleleri harekete geçirmek için elimizde Türkçülük kaldı. Fakat Lozan Antlaşması'ndan sonra Batı ile münasebetlerimiz normalleşince "çağdaşlaşmak", "muasırlaşmak" gibi sloganlarla Batıcılık resmî gündemimize oturdu. Türkçülük ise Batıcılığın tatbikinde hamasi sözlerden ibaret bir manivela olarak kullanıldı.

Yapılan inkılâpları Peyami Safa şu şekilde değerlendirip savunuyor: "Artık Türk maarifi yarı mektep, yarı medrese içinde bilgi dağıtmayacaktı; artık enveriye, şu bu gibi yarı şapka, yarı külah acayip serpuşlar aranmayacaktı; artık yarı alaturka, yarı alafranga musiki olmayacak ve Türk kadını yarı tavuk, yarı insan halinden çıkacaktı." dedikten sonra ulaşılacak sonucu ilan ediyor: "Milliyeti ve medeniyeti tereddütsüz tercih ettiren kararı vermek ve Türk düşüncesini Siyamlı kardeşler gibi birbirine yapışık iki fikir ve temayül halinde sürükleyen iki idealden kurtarmak lazımdı."

Geçen yüzyılda yaşayan ciddi aydınlarımızın başında gelen Peyami Safa bile şekil ve şemaili çok önemsediğine göre, demek ki olayların mihrakına insanımızı oturtmak şansımız yokmuş. İnsan yaşadığı dünyaya ruhunu, zevkini, bilgisini yansıtır. Vicdanıyla uyumlu, beyniyle çağımızda yaşayan, ilmi idrakiyle olayları değerlendiren fedakâr insana kavuşmadıktan sonra alınan bütün tedbirlerin palyatif olduğunu bugün bile idrak edemiyorsak, milletimizin muzdarip evladı Peyami Safa'yı eleştirmeye hakkımız olabilir mi?


13 Haziran 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#46
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Çileli bir hayat

Yılın bugünlerinde kaybettiğimiz Peyami Safa, hayatının hangi şartlarda başladığını şu cümlelerle anlatıyor: "Benim şuurum bir facia atmosferi içinde doğdu. Ben iki yaşında iken babam ve kardeşim Sivas'ta on ay içinde öldü. Böyle kısa aralıklarla hem kocasını hem de çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmaya başladım. Belki bütün kitaplarımı dolduran bir facia beklemek vehmi ve yaklaşan her ayak sesinden bir tehlike sezmek korkusu, böyle bir başlangıcın neticesidir."


Dokuz yaşında yakalandığı kemik hastalığı, onu on yedi yaşına kadar esir alır. Hastadır, ama hayatını kazanmak zorundadır: "Ayaklarında delik pabuçlar, üzerinde eski bir elbise" bulunan on iki yaşındaki Peyami, Posta-Telgraf Nezareti'nin açtığı sınavı üstün başarı ile kazanarak memur olur. Bir yıl sonra ilkokul öğretmenliğine başlar. Dört yıl süren öğretmenliğinden, zamanını kalemine vermek için ayrılır. Yıl 1918; I. Cihan Savaşı'nda yenildik; Milli Mücadele'nin arefesinde bulunuyoruz; ekmek aslanın ağzında değil midesinde; böyle bir günde hayatını kalemiyle kazanmayı göze almak, alkışlanacak bir özgüvenle mümkündür.

Bir taraftan roman, hikâye yazıyor, diğer taraftan da geçimini temin etmek için Akşam, Cumhuriyet, Tasvir, Milliyet gibi günlük gazetelerde fıkra, başmakale kaleme alıyordu. Nebahat Hanımefendi ile evlendi; Merve adını verdikleri bir oğulları dünyaya geldi. Çok geçmeden eşinin felç olması, zorluklarla dolu hayatını daha da ağırlaştırdı. Merve'nin yedeksubay öğretmen olarak Erzincan'da askerî görevini yaparken ölmesi, herhalde Peyami Safa'yı sona yaklaştıran darbe oldu.

Ömrü boyunca hastalıktan kurtulamayan, yakınlarının acılarına tahammül etmek zorunda kalan Peyami Safa, milleti için de boğuşmak durumundaydı. Balkan, I. Dünya, İstiklal savaşlarından çıkan ülkemiz yetimler, dullar memleketiydi. 1929 ekonomik buhranı, II. Dünya Savaşı milletimizi kasıp kavuruyordu. Güçlü kuzey komşumuz milletimizin bu durumundan yararlanmanın peşindeydi. Devletin nimetleriyle yaşayan Vedat Nedim Tör, Yakup Kadri ve arkadaşları "Kadro" dergisinin çevresinde toplanmışlardı; adeta devletimizin imkânlarıyla sosyalist sistem adına milletimizin kuyusunu kazıyorlardı. Peyami Safa, bu kadroyla mücadele etmek için "Kültür Haftası" dergisini çıkardı. Sosyalizme zemin teşkil etmesi için inkılapların yapılmadığını, milliyetçilik ve medeniyetçilik gibi iki önemli sebebi bulunduğunu belirtmek amacıyla "Türk İnkılabına Bakışlar"ı kaleme aldı. "Aramızdaki müfritler müstesna, hepimiz hem Doğulu hem de Batılıyız. Doğu-Batı sentezi, bizim, yani bütün insanların tarih ve ruh yapısı kaderimizdir. Doğu ile Batı arasındaki mücadele, her insanın kendi nefsiyle mücadelesine benzer. Bunların sentezi, insanın var olmak için muhtaç olduğu vahdetin ifadesidir." cümlelerinden de anlaşıldığı üzere ne körü körüne Batıcı ne de Batı düşmanı idi. Her büyük idrak gibi sentezci idi.

Sosyalizmi ülkemizde hakim kılmak isteyen Nazım Hikmet'le, Sabiha ve Zekeriya Sertel'lerle, Kemal Tahir, Kerim Sadi, Suat Derviş'le, Ankara'daki Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde kümelenen Pertev Naili Boratav, Mediha ve Niyazi Berkes, Behice Boran ve müttefikleriyle kıyasıya mücadeleye girişti. Ona hücum eden Aziz Nesin'i birkaç darbeyle sindirdi. Resmi makamlar, devletin ve milletin bekasını düşünmeden "ilericilik" adına sosyalistleri destekliyorlardı. Profesörler, utanmadan öğrencileri tahrik edip aleyhine nümayişler yaptırmışlardı. Milliyetçi olduğu için komünistler, sentezci olduğu için de Batı taklitçileri tarafından şiddetli hücumlara uğradı. Çoğu zaman basında tek kaldı; bazen de yazacak gazete bulamadı; fakat yılmadı; bütün kapışmalardan galip çıkmayı başardı. Bir eski tüfeğin; "Peyami'yi ikna edebilseydik, Türkiye'yi komünist yapardık" yakınması boşuna değildir.

Bugün bayrağımızın egemenlik rüzgârıyla dalgalanmasını biraz da Peyami Safa'ya borçluyuz. Bize bağımsızlığı çok görenler ülkemizde matbuat umum müdürü, milletvekili, diplomat, profesör, rektör oldular. Peyami Safa ise geçimini temin etmek için her gün sütununda yazmak zorundaydı; öldüğü gün dahi gazetesinde yazısı yayınlandı. Ne yazık ki resmi makamlar cenazesine ilgi göstermedikleri gibi örfi idarenin baskısı altında defin merasimi yaptırdılar. Ancak merasimi uzaktan nemli gözlerle seyreden sevenlerinin duygularını; "Beni Peyami'nin mezarı başında konuşmaktan kimse men edemez" diyerek emrivaki ile söze başlayan Nizamettin Nazif dile getirdi. Onu da Fatihalarla anıyoruz.


20 Haziran 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#47
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
İlim ve metafizik

Sığlığımızdan bunaldıkça çare aradığım birkaç idrakten birisi rahmetli Peyami Safa'dır.

Bugün bile konu edilemeyen meselelere altmış yıl önce el attığına şahit olmak, insanı şaşırtıyor. Balfour'un "İnancın Temelleri" adlı kitabına Brunitier'in yazdığı önsözdeki şu satırları Peyami Safa'nın "Doğu-Batı Sentezi"nden alıyorum: "İlme hayranız, fakat artık o, uğruna her şeyi kurban ettiğimiz müstebit bir put değildir. Hizmetlerinden faydalanıyoruz ve ona minnettarız, fakat artık ona bütün ümitlerimizi bağlamıyoruz. O daima bir kudret ve kuvvettir, fakat onun her tarafı sarmasına rağmen bir tek ve en tesirli kudret olduğunu kabul etmiyoruz. Onun gözünden kaçan meseleler olduğunu biliyoruz. İlim bize kâinatın kabule değer bir izahını veya tefsirini yapmaktan acizdir. Bir ahlak tesis etmekten acizdir. İnsanlığın sosyal evriminde dinin veya dinlerin yerini almaktan acizdir."

Batı'da düşünce hayatı kilisenin inhisarındaydı. Kilise ile akıl arasında yüzyıllarca kanlı mücadeleler sürdü. Akıl hayatlarında yer aldıkça eşyaya hâkimiyetleri arttı; düşmanlarına galip gelmeye başladılar. Söz konusu başarılar onları kiliseye, metafiziğe tamamen sırt dönmeye zorladı. Bu yol onları pozitivizme götürdü. İnsanın tecrübe ve müşahedesi dışında kalan, ölçülmesi mümkün olmayan, belirli sebepler ve sonuçlar zincirine bağlanmayan hiçbir gerçek yoktur, telakkisi ilim prensipleri oldu.

Fakat bu kabulün doğru olmadığı yine Batılılar tarafından ileri sürüldü. Kant'ın pozitivist görüşü sarsması Batı dünyasına yayıldı; sanatında, felsefesinde yer aldı. Bergson'un sezgiyi bilginin kaynakları arasına katması pozitivizmin yetersiz olduğunu gözler önüne serdi. Olay çok geçmeden tabii bilimlerde de ispatlandı. Planck pozitivizmin esasını teşkil eden fizikte süreklilik ilkesinin doğru olmadığını ortaya koydu. Ardından gelen Einstein Newton fiziğinin dayandığı zaman ve mekan kavramlarını yıktı. Onu takip eden Heisenberg, "Karanlık prensibi" olarak anılan buluşuyla çekirdek fiziğin dünyasında realitelerin her türlü ölçülerden kaçtığını ispatlayınca pozitivizmin dayandığı ölçü kavramının, tabiat bilimlerinin ve maddeci felsefenin sarsılmaz gerçek olarak benimsediği determinizm, yani sebeplerle sonuçlar arasındaki değişmez ilişki de yanlışlandı. Dolayısıyla ilmin despotizmi çöktü ve sonra onun kılavuzu olan akıldan da şüphe edildi.

Batı'nın eksiğini, yine Batılılar gördü; ilim âlemini farklı bir yöne yelken açtırdılar. Fakat göklerden bağını koparması Batılının gururunu okşadı; onu kâinatın merkezine oturttu; alabildiğine bir özgürlükle de karşılaşmasına sebep oldu; sadece aklıyla kendisine sınır çizecekti; çok geçmeden nefsi ile aklı karşı karşıya geldi. Kendisini kontrol edecek iç dinamikleri zayıfladığı için nefsi aklına ağır bastı. Hayatına beyni değil, nefsi yön verir oldu.

İkinci Dünya Savaşı, Avrupa'da cılızlaşmış metafiziği bombardıman etti. Dahiler diyarı, o günden beri tüm insanlığa hitap edebilen bir beyin yetiştiremedi. Maneviyatın eksikliğini duyanlar onu ele geçirmek için büyük gayret sarf etmeye başladılar. Maalesef metafizik armut gibi istendiği zaman manavdan satın alınabilecek bir nesne değildir. Bir kere idrakten silindi mi, o toplumun çocukları tarafından yerine konulması hemen hemen imkansızdır. Koymak isteyen de aynı toplumda yaşadığı için bir şeyler kaybetmiş, yeterli donanımı kalmamıştır.

Bir zamanlar Batı'da olduğu gibi şimdilerde bizde de ilimle metafiziğin birbirine zıt olduğu zannediliyor. Oysa bunlar birbirini tamamlayan iki fenomendir. Batı'nın "Felsefenin Çözülmez Problemleri"ne dikkat edersek, İslam inancında metafiziğin başladığı noktalar olduğunu görürüz. İslam dünyasında "Ne akılla olur, ne de akılsız olur" denirken aklın lüzumuna işaret ediliyor, ama akıl putlaştırılmıyordu. Akıl, sonsuzluğu ifade eden aklın içine oturtulunca anlam ifade ediyordu. Allah'tan başka her şeyin fani olduğuna inanılması, ilme tapılmasını engelliyor, ancak yanlışlanıncaya kadar doğru olduğu kabul ediliyordu. Metafizikten özümüz beslenirken, yitik malımız olan ilmi hayatımıza katarsak, sadece ecdadımıza layık olmakla kalmayız, insanlığın eksikliğini de gideririz.

27 Haziran 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#48
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Avrupa ve biz

Avrupa'yı Valery, Asya kıtasının burnu olarak tarif eder.

Suares'e göre Elbe'den Urallar'a kadar yayılan bir ruhtur. Thiboudel için o bir hayat tarzıdır. Peyami Safa ise Batı'yı hem bir kıta, hem de bir kafa olarak görür. Avrupa'nın ne olduğuna dair Doğulu ve Batılı pek çok aydının değerlendirmeleri insana "Zenginin atı rahvan, oğlu akıllı, kızı güzel olur" atasözünü hatırlatmaktadır.

Geçen iki yüzyılımız Batılılaşma gayretleriyle doludur; ne yazık ki onun hakkında ilmi bir tahlil yapılmamıştır. Son dönemlerde yetiştirdiğimiz ciddi birkaç idrakten birisi Peyami Safa'dır. Gündemimizde Batılılaşma bulunduğundan, ne olduğunu tahlil etmeye çalışmıştır. Bu konuda başka gayret eden varsa da, hiçbiri Safa kadar emek verip kafa yormamıştır. O, kanaatini şöyle özetliyor: "Beş asır evvel, insan, üstünde yaşaması için Allah'ın kendisine verdiği bu arzın ne olduğunu bilmiyordu. Onun büyüklüğünden, biçiminden ve üstünde kimlerin olduğundan haberi yoktu... On beşinci asırda Avrupalılar toprağa hakim olmaya başladılar... İnsanlık yavaş yavaş kendini buluyordu. İlk üç yüz yılda bu fetih hareketi ağırdır. On dokuzuncu asırda Garbın makine medeniyeti bütün kıtaları sarınca, insan tabiatın uşağı olmaktan çıkarak efendisi oldu."

Kanaatimce üstadımız Peyami Safa'nın sadece son cümlesi doğrudur. O da insanlığın bugünkü sıkıntılarının kaynağıdır; çaresi bulunmazsa giderek artacağı da aşikârdır. İnsan tabiatın uşağı olmaktan kurtulmalıydı; fakat kesinlikle efendisi olmamalıydı. Mevlânâ'nın dediği gibi tabiatla beraber yaşamasını öğrenmeliydi. Ne yazık ki Batı'nın iç denetiminden yoksun kalmış insanının nefsi hoyratlaşmıştı, doymak bilmiyordu.

Medeniyeti ilimden ayırmak mümkün değildir. Son dönemlerde ilimler Batı'da büyük gelişmeler kaydetti. Pek çokları bugünkü duruma bakarak ilmin ve medeniyetin beşiği Avrupa'yı kabul ediyor, oradan dünyaya yayıldığını zannediyor. Halbuki ilmin yol göstericisi olan tefekkür ilk insanla başlamıştır. Hz. Adem'in çocuklarından birinin diğerini öldürdüğünü, cesedi gömmeyi yeri eşen kargadan öğrendiğini Kur'an-ı Kerim'de okuyoruz. O günden beri insanoğlunun dağarcığında bilgiler birikmeye başladı; milletler değerini kavradıkça bilgiyi üretmek, muhafaza etmek için kurumlar oluşturdular.

Her milletin ilim seviyesi ve medeniyeti mutlaka vardır; ama insanlığın yüksek medeniyeti dönem dönem farklı sebeplerden dolayı çeşitli coğrafyalarda kümelenir; bu yüksek medeniyet diğerlerini etkiler; tıpkı içinde yaşadığımız yüzyıllarda Batı medeniyetinin diğerlerini etkilediği gibi. Tarihe bakan ilmin ve medeniyetin yeryüzünde gezen bir nesne olduğunu, nerede şartlarını bulursa, orada konaklayıp dölünü verdiğini görür. Şimdiki bilgilerimize göre insanlığın yüksek medeniyeti Çin- Hint, Orta Asya, Sümer, Mısır, Yunan, Latin, İslam dünyasında bulunmuş, rönesansla da Avrupa'ya geçmiştir.

Hiçbir din ve beşeri ideoloji İslamiyet kadar ilmin lüzumunu belirtmemiş, alimi övmemiştir. Kur'an'ın alimi övmesi, Hz. Peygamber'in "Bilgiyi aramak için yurdunu ve ocağını terk eden, Allah'a giden yolun yolcusudur." gibi hadisleri Müslümanları ilim yolunda ateşlemiştir. Böylece İslam ülkeleri ilim ve irfanda Batı ve diğer coğrafyalarda mukayese edilemeyecek kadar ileri gitmiştir. Halife El-Hakem'in kütüphanesinde altı yüz bin yazma eser olması, ondan dört yüz yıl sonra 5. Charles'ın Krallık kütüphanesi için ancak dokuz yüz eser toplayabilmesi bize ciddi bir ölçü vermektedir.

Dokuz yüz yıl insanlığın yüksek medeniyeti ve ilmin İslam dünyasında demir atmıştır. İlim öğrenmek isteyen Avrupalıların İslam dünyasına, Endülüs'e gittiğini biliyoruz. Fakat Farabi Aristo'dan aldıklarını "Kale Aristotales" diyerek belirtmesine rağmen Batılılar İslam dünyasından öğrendiklerini gizlemişlerdir. Felsefeden haberdar olanlar "Şüphe Hakka götürür" prensibiyle Gazali'nin Descartes'ın ve Kant'ın esin kaynağı olduğunu bilirler. İbn-i Arabi'nin Pascal ve Melbranch'ın rehberi olduğu inkâr edilemez. Mikrobu ve çiçek aşısını Akşemseddin'in bulduğunu Batılılar kendi adına konuşur, ama yazmazlar; çünkü insanlığın Batı'ya yönelmesi, Batı emperyalizmine zemin hazırlar. Mevlânâ'nın şu dörtlüğü gerçeği ifade etmek bakımından insanlığın idrakine bir tokat gibi inmektedir; "İçinde her bir atom bir güneş saklar/Derken, eğer atom ağzını şöyle bir açar/Bu güneş bir çıkarsa şayet o pusudan/Gökler ve yer tuz buz olur ışıltısından."

04 Temmuz 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#49
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Hukuk ve vicdan

Siyasilerimiz, aydınlarımız, bilim adamlarımız yapılacak yeni anayasa ile sorunlarımızın çözüleceğine inanıyorlar; bu onlar için adeta sihirli değnek.

Amerika Birleşik Devletleri bir defa anayasa yaptı; zaman zaman değişikliğe uğrasa da iskeletini koruyor. İngiltere'nin anayasası ise devlet gelenekleridir. Biz ilk anayasayı 1876'da yürürlüğe koyduk; sonra değişik anayasalar yaptık; fakat hâlâ huzuru ve istikrarı bulamadık.

Bir topluma nasıl bir anayasa yapılacağına dair kararı hukukçuların vermeyeceğinin altını çizmek lazım. Toplumun yapısını sosyologlar, sosyal psikologlar tespit ederler; şu tip bir anayasa gereklidir diye karara vardıktan sonra devreye hukukçular girer; yani hukukçular bu konuda teknisyendirler. Ne gariptir ki bugüne dek anayasa yapmak için kurulan komisyonlarda bir tane sosyolog, sosyal psikolog bulunmamıştır.

Batı gelişmiş, biz geriyiz. Gelişmişliği ve geriliği sadece yönetimle ilgili görüyor, oradaki bir kurumun veya bir metnin bizde bulunmamasını sorunlarımızın kaynağı sanıyor, ona sahip olmak için adeta histeriye yakalanıyoruz. Anayasamızın olmadığını fark edince, bütün sorunlarımızın buradan kaynaklandığına inandık; ona sahip olmakla kurtuluşa ereceğimizden şüphe etmedik. En yeninin en güzel olduğunu kabul ettiğimizden de 1832 tarihli Belçika Anayasası'nı aldık; ona Prusya Anayasası'ndaki devlet başkanlığı maddesini monte ettik. Parlamentomuz iki meclisten oluştu; birisi halkı, diğeri zadeganları temsil edecekti. Oysa biz milletçe ayrılıkların milli bünyeyi dinamitleyeceğini bildiğimiz için doğmaması uğruna azami dikkati tarih boyunca gösterdik. Hatta böyle bir zümreleşmenin gerçekleşmesini önlemek maksadıyla hanedan mensuplarının tanınmış ailelerin kızlarıyla evlenmelerini yasak etmiştik. Bu anayasa ile sosyal bünyemize farklılıkların tohumu ekiliyordu. Osmanlı-Rus Savaşı, anayasanın yürürlükten kalkmasına sebep oldu; 1908'de bazı maddeleri değiştirilerek tekrar yürürlüğe konuldu.

İlk ve son milli anayasamız Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin yaptığı kısa, özlü anayasadır. Onunla milli mücadele yıllarını geçirdikten sonra 1924'te meclis hakimiyetini öngören anayasamızı Almanya'dan adeta iktibas ettik. Atatürk'ün, İnönü'nün döneminde meclis sisteminin hakim olduğunu aklı başında bir insan söyleyebilir mi? Süper başkanlık sistemi yok mu idi? İşin garip tarafı milli şeflik sisteminin kurulmasını sağlayan anayasanın kılına dokunmadan çok partili hayata geçtik. Aynı anayasa ile hem milli şeflik sistemini, hem de çok partili demokrasiyi uyguladık. Sonra da Menderes'i, anayasayı ihlal etti bahanesiyle idam ettik. 27 Mayıs darbesinin ardından, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki Alman Anayasası'nı esas alıp anayasa yaptık. Fakat onu tanınmaz hale getirdik. Demokratik bir rejime "Tabii senatörlük", "Kontenjan senatörlüğü" gibi kavramlar ilave ettik. Almanya savaştan yeni çıkmıştı; devlete, vatandaşına iş bulmak mecburiyeti yüklenirse, yerine getiremez düşüncesiyle projedeki maddeyi metne geçirmemişlerdi. Fakat biz o maddeyi metne aldık; milyonlarca işsizle devletimiz anayasamızı ihlal etmek zorunda kaldı. İdeolojik gayretlerle içtihatlar yaparak da kanun koyucuyu ve yürütmeyi yargının, yani bürokrasinin denetimine aldık; ona da "Hakimiyet milletindir" dedik. 1982 Anayasası'nın sıkıntılarını yaşadığımız için yeni bir anayasanın ihtiyacını duyuyoruz.

Atinalıların kanununu yapan Solan'un "Üstün kanunlar yaptığına inanıyor musun?" sorusuna şu cevabı verdiğini unutmayalım: "Hayır, Atinalıların ihtiyacı olanı yaptım." Ve sonra ideal yasayı yapmanın kolay, uygulamanın zor olduğunu zihnimizden çıkarmayalım. Bu da ancak uygulayıcılarda vicdan teşekkül etmesiyle mümkündür. Vicdanın temel kaynağı dindir; metafiziktir. Elbette ateistlerin arasında da yüksek ahlaklı insanlar çıkabilir; ama bunlar istisnaidir. Tatbikatçılarda vicdan oluşmazsa, en adil kanunlar ideolojinin, menfaatin maymuncuğuna dönüşürler. Nitekim 367 yorumu buna somut örnektir. Bir adayın son gün mahkûm olduğunu, ama bir başkasının iki buçuk yıldır tasdiki bekleyen cezasına ait dosyanın ele alınmadığını gazetelerde okuduk. Ünlü bir yeğenle ilgili evrakın da zamanaşımından bir gün sonra bulunduğu yine yayın organlarına yansımıştı. Bir başsavcıyı kurtarmak için neler yapıldığını milletçe ibretle seyrettik. Beynini hukuk bilgisiyle donattığımız evladımızı dinî bilgilerle, eğitimle vicdan sahibi yapmazsak, daha çok ucubeliklere şahit olur, şehitler diyarı ülkemizde huzuru, güveni bir türlü bulamayız.


11 Temmuz 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#50
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Stratejik derinlik

Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik" adlı eseri ilk yayımlandığında haklı bir ilgiyle karşılanmıştı.

Maalesef bu kitap çeşitli kesimler tarafından ele alınıp yeterince değerlendirilemedi; arzu edilen oranda yaygınlaştırılmadı. Elbette ilmi bir eser roman gibi okunmaz; bir seviye ister. Ama unutmamak gerekir ki milletçe bu eserin açtığı ufka ihtiyacımız var. Dünyanın kalbini andıran bir bölgede yaşamaktayız. Tarihî, coğrafî ve dinî sebeplerden dolayı da çeşitli tuzaklarla çevriliyiz. İç sıkıntılarımızın pek çoğunda dışarının parmağı bulunmaktadır. Son yüzyıllarda yaşadığımız dramatik olaylar sebebiyle de milletçe politikaya çok düşkünüz. Bütün bunlar için Davutoğlu'nun eseri aydınım diyen her insanımızın başucu kitabı olmalıydı. Eser çok önemli boşluğu dolduruyor; ilmî bir idrakle realiteler dünyasını değerlendirmesi, durgun suya atılan taşın dalgaları gibi geniş çevrelere lüzumunu duyuruyor. Arapçaya çevrilmesi, şimdi de İtalyanların üzerinde çalışması bize çok şey anlatmalıdır.

Son dönemlerde Batı ile aramızda birkaç ciddi fark belirmiştir. Bunların en önemlilerinden birisi, Batı'da ilimden siyasetin çıkması, bizde ise siyasetten ilmin çıkmasıdır. İnönü bir paşadır; Osmanlı döneminde eğitim ve öğretimini almış bir askerin solculukla ne ilgisi olabilir? Fakat dünyanın şartlarından dolayı "Ortanın solundayım" deyince, onu siyasi lider kabul eden bilim adamları kaleme sarıldılar; ortanın solunun milletimiz için önemini anlatmak amacıyla makaleler, kitaplar yazmaya başladılar. Çünkü siyasî önder hedefi göstermiştir; ilim adamlarının görevi ise ona gerekçe bulmaktır. Muhafazakâr, millî kesim bakımından da durum farklı değildir; zira aynı toplumun çocuklarıyız; zaaflarımızın da bir olması tabiidir. Oysa ilim adamlarımız ülkemizin durumunu, imkânlarını değerlendirip uygulanacak politikayı proje olarak öne sürmelidirler. İşin pratik yönünü sürdürecek siyasiler de konumlarına ve dünya görüşlerine göre, bunlardan birini tercih etmelidirler. İlk defa bilim adamı olarak Davutoğlu'nun siyasilerden önce ilgi alanındaki konuya dair analizler yaptığına, ihtimalleri sergilediğine, tabir caizse onlara yol gösterdiğine şahit oluyoruz.

Yazı zekânın fotoğrafıdır, derler; fakat "Stratejik Derinlik" kitabı, Davutoğlu'nun bilgisini, tarih şuurunu, değerlendirme yeteneklerini de göstermektedir. Eserde Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya, Avrupa, Amerika, Afrika hatta Uzakdoğu ile ülkemizin arasındaki ilişkileri irdelemektedir. Elbette ki dünyanın şartları stratejik değildir; zamana ve zemine göre dış politika değişecektir; fakat önemli olan bunu bir çerçeveye oturtmak, uygulayıcılara bakış açısı kazandırmaktır. Bu özelliklere sahip bu eseri bazıları "Kutsal Kitap" diyerek hafife almak istemektedirler. Kim ne derse desin "Stratejik Derinlik" muhtevası itibarıyla dünyada kaleme alınmış birkaç jeopolitik kitaptan biridir. Yalnız diğerlerinden farklı olarak yazan ve uygulayanın aynı şahıs olması teori ve pratiği birleştirmektedir. Bu durum görebildiğim kadarıyla son dönemlerdeki dış politikamızın geniş ufuklu bir vizyona taşınmasında ciddi rol oynamıştır.

Sürdürülen dış politikanın meyveleri sadece milletlerarası kuruluşlarda mevki elde etmek değildir. Dış politika bizi dünyadaki yalnızlıktan kurtarmalı, tabii müttefiklerle buluşturmalı, ihracatımızın önünü açmalı, bizi ekonomik dinamizme kavuşturmalıdır. Son dönemlerde uygulanan politika sayesinde kültür havzamızdaki problemlerden arınmaya, ekonomimizde gözle görülür bir hamle yaşamaya başladık. On yıl önceye göre ihracatımız yüz milyar dolar arttı. Payın çoğunu gelişmiş ülkelerden almamızın onlarla bizi karşı karşıya getirmesi tabiidir. Bu devletler ve içimizdeki uzantıları önümüzü kesmek için Türkiye'nin Osmanlı rüyası gördüğünü her vesileyle işlemektedirler. Davutoğlu, böyle bir şey olmadığını, politikamızın eşitliğe, karşılıklı menfaate dayandığını konuşmalarında dile getirmektedir. Ne yazık ki bazı akademisyenler de köşe yazılarından örnekler vererek aynı iddiayı sürdürmektedirler. Köşe yazarlarının sırtında yumurta küfesi yok; istedikleri fikri öne sürebilirler. Onların anlayışlarını esas alıp sürdürülen dış politikayı izaha çalışmak maksatlı değilse gaflettir. Osmanlı ceddimizdir; fakat ayrı dünyalarda yaşadığımızı idrak edebilecek donanıma Davutoğlu fazlasıyla sahiptir.

Davutoğlu, konusunda otoriter bir bilim adamıdır. Devletin gücü ile gayesi arasında orantı bulunması lazım geldiğini bilmektedir. Bir devletin gücünden büyük gayelerin peşinde koşması, mumdan gemi ile güneşi fethetmeye gitmeye benzer. Bir milletin, gücünden küçük gayeleri hedef alması, o milletin aktivitesini pasifize eder; o da uzun vadede milletin başına dertler açar; önemli olan güç ile gaye arasında denge kurmaktır; bu da ilimle mümkündür.

18 Temmuz 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#51
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Vakıf insan

Rahmetli Ahmet Şişman'ı uzaktan tanırdım; müşterek dostlarımız olduğu için yaptığı işlerini, gayretlerini bilir, takdir ederdim.


Bir araya gelince beraber geçirdiğimiz uzun yıllar varmışçasına samimi sohbetlerde bulunurduk. Son defa Bayezıd'deki kitap fuarında karşılaşmıştık. Bir tanıdığımızın, milletimize, ümmetimize hatta insanlığa büyük hizmetlerde bulunan bir cemaatin önderini haksız, insafsız eleştirilerinden yakınmış, bunalım çağında yaşadığımızdan bizatihi insanın kurtuluşuna gayret etmemiz gerektiğinden söz etmişti.

Gençlerimize ufuk kazandırmak, milletimizin irfanını güçlendirmek için ciddi kitaplar basan yayınevleri kurdu. Öğrencilere hizmet veren, kültürümüzün gelişmesine katkıda bulunan Ensar Vakfı'nın gün ışığına çıkmasında emeklerini cömertçe harcadı. O vakfın temellerini okul sıralarında dostlukları başlayan idealistler atmıştı. Ne var ki vakıf para, maddi güç demekti. Vakfın kurucuları genellikle Anadolulu imkânları sınırlı gençlerdi. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Şişman o vakfın adeta imamesiydi; çok az insana nasip olacak ölçüde hayırseverliğini ortaya koydu.

Önlerde görünmek istese hakkıydı; ama böyle bir arzusuna kesinlikle kimse şahit olmamıştır. Izdırabın, acının adamıydı; bir gencin imanının zedelenmesi, milli şuurun eksikliği onu yaralardı. Çünkü idrak sahibiydi; insan olmanın sorumluluğunu taşırdı.

Görebilen için insanlık bir gayya kuyusuna doğru sürükleniyor. Bu dramatik gidişin kökleri çok eskilere dayanıyor. İnsanlığın yüksek medeniyeti son iki yüz elli yıldır Avrupa'da kümelendiğinden orada olup bitenler bütün milletleri etkiliyor. Batı'ya Endülüs'ten ilimler intikal etmeye başlayınca manevi değerlerinin yara alması kaçınılmazdı; zira metafizik anlayışları sorunluydu; ilimle donanmış bir idraki tatmin etmesi mümkün değildi. İlmi başarıların karşısında metafizik anlayışları mevzi kaybetmeye başladı. Birinci Dünya Savaşı ise Batılıyı tereddüt girdabına soktu. Bu konuda bir roman yazan Peyami Safa şunları söylüyor: "Tereddüt! İnsanlık 1918'den sonraki kadar hiçbir zaman tereddüt etmemiştir. Bu muhakkak; büyük harpten sonra bütün dünya bir ağaç gibi sallanmaya başladı. Her şey yıkılıyor; fakat yerine hiçbir şey konulamıyor..."

Metafiziğin bıraktığı boşluğu ancak metafizik karakterli kabuller doldururdu. Bu bakımdan Batı çaresizdi; çağın kaygılı insanını tereddütten kurtarmak için beşer beyninin ürünleri olan izmler gündeme geldi. Onların uygulanması uğruna milyonlarca insan öldürüldü. Almanya'da nasyonel sosyalizm, İtalya'da faşizm, Rusya ve Çin'de sosyalizm hakim oldu. İnsanın beyni üç boyutludur, ürettiği düşünceler de bu özelliğin damgasını taşır. Gelecek ise meçhuldür. Şartları dinamik olduğu için dünya devamlı değişmektedir. Belli şartlara göre kurulan izmler yıllar geçince adeta insanın boğazındaki idam düğümüne dönüştü.

İkinci Dünya Savaşı sanki metafiziği bombardıman etti. İnsana sorumluluk hissi veren, bilhassa hak duygusunun esasını teşkil eden, saygının köklerini taşıyan metafizik Batı'da berhava oldu. Onun silinmesiyle daha büyük özgürlüğe kavuştuklarını zannettiler. Halbuki özgürlük başka, azadelik başkadır. Özgür olduğunu zanneden Batılı çok geçmeden vahşi bir yalnızlığın içinde buldu kendini. Alkol, uyuşturucu hayatının en vazgeçilmez unsurları haline geldi. Asıl kötüsü, Batılı, kendisine idrak bahşeden, derinlik kazandıran fenomenleri yitirdi; ne sanatta, ne ilimde, ne de tefekkürde Batılı İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra insanlığa hitap eden bir beyin yetiştiremedi. On dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyılları mukayese eden, metafiziği yitirmenin Avrupalılar için neye mal olduğunu görür. Toynbee gibi idrakler vahameti fark edip eğilim programlarını değiştirmeyi teklif ettiler; kiliseler, hükümetler manevi çoğalmanın gayretine düştüler. Ne çare ki metafizik beyinlerden silindi mi onun yokluğunu hissettirmek hemen hemen mümkün değildir. Sonra metafizik istendiği zaman satın alınan eşyaya benzemez.

Batı'daki sarsıntı tüm insanlığı etkilemektedir. Bu selden çocuklarının yüzde onunu kurtarabilen milletler geleceğin tarihini yazacaklardır; çünkü evlatları midesiyle toprağa basmayacak, nefsinin zebunu olmayacak, sorumluluklarını idrak edeceklerdir. İşte bunun farkına varan Ahmet Şişman ülkenin çocuklarını kendi çocukları kabul etmiş, ömrünü hizmete vermiştir.

Yattığı yerin nur, mekânın cennet olmasını dilediğimiz Ahmet Şişman bir vakıf insandı; toplumumuz da değerini bildi. Yüksek mevkilerde bulunmamış, kamunun tamamına mal olmamış hangi insanın cenazesinde o kalabalığı görmek mümkün! Devlet erkânımızın iştiraki de sabırlar dilediğimiz yakınları için ciddi teselli vesilesidir.


25 Temmuz 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#52
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Dört güzel kitap

Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatını haremden ibaretmiş gibi gösteren malum diziye halkımızın tepkisini bazı köşe yazarları yersiz buldular.

Anlatılanların uzaktan yakından gerçekle ilgisi olmadığı halde, haremin kapısı aralanınca oradan ne yürek paralayıcı çığlıklar geleceğini, söz konusu edilenlerin az bile olduğunu belirten makaleleri ibretle okuduk. Oysa ilimden nasibini almış Bernard Lewis'in Osmanlı ve Kanuni hakkındaki hükümleri şöyledir: "Osmanlılarda, İslam tarihinde eşsiz olan hizmet ve vazifeye bağlılık duygusu vardır. Abbasi halifelerinden hangisi ilk Osmanlı sultanlarını harekete geçiren manevî ve dinî ideal keskinliğine sahipti? İhtiyar ve ölümün döşeğindeki Kanuni'yi yeni bir Macaristan seferinin zahmetlerine zorlayan, onu taht şehri İstanbul'un konforundan ordugâhın sıkıntılarına ve sonunda muhakkak bir ölüme götüren hangi duygudur?"

Bu kendini bilmezlere cevap sadece Batılı bilim adamlarından gelmiyor. Bu toprağın çocuğu olan Mehmed Emin Gerger de araştırmalarıyla konulara açıklık getirmiş. Muhteşem Süleyman adlı dikkat çekici eserinde hamasete kaçmamış, ceddi olan Kanuni'yi savunmaya yeltenmemiş, öfkesine kapılmayıp ilmin gerektirdiği soğukkanlılığı korumuş.

Kanuni sadece ülkesinde değil, gücünün elverdiği ölçüde tüm insanlık için adalet ve özgürlük sağlamaya çalışmıştır. Bundan dolayı da oturduğu tahtın arkasında "Veliyyun külli mazlumin" ifadesi yazılıydı. Bu yüzdendir ki Fransa Kralı François'nın annesi Kanuni'den oğlu için yardım istediğinde "bana ne" demedi. Yardım etti, çünkü onun vicdanı tüm insanlığı kucaklıyordu.

Adalet ve özgürlüğü bütün dünyanın dikkatini çekmemiş olsaydı Güneş Ülkesi'nin yazarı Campanella hapishaneden Kardinal Berul'a yazdığı mektupta şu satırlara yer verir miydi: "Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı bana hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin kurulabileceğini zannettiriyor." Bu dizi filmde ve makalelerde suçlanan kişi işte böyle bir insandı.

Gerger, Kanuni'nin ve Osmanlı'nın niçin hedef alındığını çok iyi biliyor. Bu kişiler ecdat düşmanlığı yaparak milleti namlunun ucuna koymak istiyorlar. Milli varlığımıza saldırıp onun köklerini kurutmak istiyorlar. Kökünden koparılan hangi ağaç canlılığını koruyabilir?

Mehmet Emin Gerger sadece güzel ve doyurucu kitap yazmanın peşinde değil; aynı zamanda tarihe not düşmek istiyor. Yazdığı bir diğer kitapta yakın geçmişte ahirete yolcu ettiğimiz rahmetli Necmettin Erbakan'ın 'Milli Nizam'dan Başbakanlığa' uzanan serüvenini anlatıyor. Erbakan'ı haksız ve hukuksuz olarak iktidardan uzaklaştıran kurumların yetkilileri ya cenaze merasimine iştirak ettiler ya da üzüntülerini bildirdiler. Milyonlarca insanın oyuyla oluşan bir iktidarı gayri meşru yollarla devirmek böyle bir özürle filan geçiştirilebilir mi? Ayrıca bu olay gazete haberleriyle ve hınç dolu makalelerle tarihe havale edilip üstü kapatılacak kadar basit ve önemsiz değildir. Yakın tarihimizde, sözüm ona demokrasi ve rejim adına ne zorbalıklar yapıldığını gelecek nesiller mutlaka okumalı ve anlamalıdır. Gerger'in kitabı bu yüzden önemli. Milli tecrübe ancak bu şekilde oluşur. Bunlar etraflıca anlatılıp milletin idrakine ve vicdanına yerleştirilmezse aynı ceberrutluk ve maskaralıklar sürüp gider.

Gerger, daha önce de rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu hakkında bir kitap yazmıştı. Gün geçtikçe Yazıcıoğlu'nun vefatına yol açan hadisenin masum bir kaza olmadığına dair şüpheler artıyor. Yazıcıoğlu önemli bir insandı. Gençlerimize hitap ediyor, onlara kim olduklarını ve sorumluluklarını hatırlatıyordu. Yürekli, vicdanlı ve yüksek idrak sahibi, yetişmiş bir insan, toplumun varlığını sürdürmesi için en lüzumlu araçtır. Aynı insan toplumun düşmanları bakımından fena emellerine mani olan bir silahtır. Yazıcıoğlu, milletimizin ayağa kalkmasını istemeyenlerin uykularını kaçırıyordu.

İçerisinde bulunduğumuz mübarek Ramazan milli şuura sahip olanlar için sadece on bir ayın sultanı değildir. O, yüzyılların teknesinde iftarlarla, sadakalarla, dualarla yoğrulmuş kültürümüzün en renkli ve semavi parçasıdır. Gerger kaleme aldığı Asr-ı Saadetten Günümüze Ramazan ve Oruç adlı eserinde hayatımızdaki Ramazan'ı bütün boyutlarıyla anlatıyor. Yazın bu sıcağında bile kitabı eline alan kişi içinde karşılaştığı bilgi ve şiirlerle farklı bir havayı teneffüs ederken damağının kuruduğunu unutuyor. Edebiyatımızdan Ramazan'la ilgili şiirleri okurken rahmetli Dilaver Cebeci'nin Kadir Gecesi adlı şiiri beni duygulandırdı. Gerger'in kitabına aldığı şiirden bir bölüm şöyle: Bu gece her tarafta kandil kandil feyiz var / Yerde Cibril-i Emin gökte nurdan deniz var / Şefaat ümidiyle şu meclise doluşan / Her müminin alnında Peygamber'den bir iz var / Beka yurduna gelin olmak için nineler / Yakmışlar kınaları yanlarında çeyiz var.

08 Ağustos 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#53
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Roman tekniği

Romanı, başı, gelişmesi, sonu olan bir olayın derli toplu bir şekilde anlatılması diye tarif etmek mümkündür.

Söz konusu olayı okuyucuyu sıkmadan, severek okumasını sağlayacak, hatta kitabı kapayınca damağında bıraktığı tatla "Keşke bitmeseydi" dedirtecek tarzda anlatabilmek için de roman tekniği icat edilmiştir.

Diğer sanat dallarında olduğu gibi romanda da bazıları kendi anlayışlarına göre teoriler, ilkeler ileri sürmüşlerdir. Bir romanı ele alan eleştirici, olayın tertip ve düzenlenmesinden başlayarak, akıcılığın temin edilmesinde roman tekniğinin kusursuz kullanılmasının etkili olduğunu söyler. Eleştiricilerin kimisi romanda olaya önem verir; değerinin çarpıcı bir konuya sahip olmasından ileri geldiğini belirtir. Kimisi olayı ek unsur kabul eder; güzel hikâye edilmesinin önemli olduğunu vurgular. Bazıları romanda bir tezin bulunmasını arar; tezsiz romanın sabun köpüğü gibi eriyip gideceği kanaatindedir. Ama bunların açısından baktığımızda "İnsancıklar"ı, "Karamazof Kardeşler"i, "Ecinniler"i kusurlu bulmamız mümkündür. Dostoyevski ise dünyanın en önemli romancılarından birisidir ve yazdıkları da örnek roman olarak gösterilmektedir. Değişik kültüre mensup insanların zevkle okudukları romanlar çoğunlukla ne büyük bir olayı ihtiva eder, ne de tez iddiası taşır. Cengiz Aytmatov'un "Beyaz Gemi"si bunlardan birisidir. Dede ile torununun hikâyesini işliyor; fakat ona öyle bir yürek yerleştirmiş ki eline alan, hüzünlü atmosferinde kayboluyor. Gorki'nin "Ana"sı ise tepeden tırnağa teze sahip. Onu "Beyaz Gemi" ile mukayese etmek mümkün mü? O zaman bir olayı anlatan kitabı roman yapan eleştiricilerin, teorisyenlerin ortaya koydukları ölçüler değil; başka bir şeydir.

Romancının doğuştan yeteneğe sahip olup olmaması tartışılan bir husustur. Bu konuda karara varmak zordur; nice yazarlar var ki ilk romanları beş para etmez; ama çalışarak daha sonraları şaheserlere imza atmışlardır. Fakat şurası bir gerçektir ki şair, ressam, heykeltıraş gibi romancı da acısı olan insandır. Duyduğu acının çaresinin de onu başkalarına, topluma mal etmekte bulunduğunun şuurundadır. Derdi ne kadar tedavi kabul etmez cinstense, sanatında o derece başarılı olur. Meselesini ne kadar romanla dile getirmek isteyen varsa, o kadar romancı vardır. Her romancının bütün eserleri aynı olmadığına göre roman sayısı kadar, roman çeşidinin bulunduğunu söylemek daha doğrudur. Bunun için romanın nasıl olacağına dair kaide koymak mümkün değildir.

Roman hocaları, eleştiricileri kendilerine göre teoriler, usuller vaz ederek bu sanat dalına şekil vermek isterler. Maalesef bu noktada çelişki içinde bulunduklarının farkında değildirler; bir yandan sanatın özgürlükte göğerebileceğinin iddiasında bulunurlar; diğer taraftan da kendi beğendikleri bir form içine, arzu ettikleri özelliklere romanı hapsetmek isterler. Bu roman teorisyenlerinin dünyalarına inildikçe, idraklerinin bir hapishanede bulunduğu müşahede edilir; yakalandıkları ideolojik illeti roman anlayışına yansıtmalarından daha tabii ne olabilir? Evreni üç boyuttan ibaret zanneden, sebepleriyle beraber her şeyin gözler önünde olup bittiğine inanır. Bunların roman sahasında naturalist Zola'yı rakipsiz kabul etmeleri normal değil mi? Onun romanlarındaki özellikleri bütün romanlarda aramaları eşyanın tabiatı gereği olmaz mı? Peyami Safa ruhçu bir dünya görüşüne sahiptir; eşyanın ötesinde, onu var eden bir varlık olduğuna inanır; onun için de dünyaya, hayata derinliğine bakabilir. Dolayısıyla böyle bir idrakin kaleminden "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu" gibi dev bir eser çıkabilmiştir.

Roman genellikle hayalin ürünüdür; fakat romancı hayal kurarken gözlerini çevresine kapamaz. Yaşanmış bir olayı roman konusu edinmesinde de bir sakınca yoktur. Romancı hayalden ve hayattan yararlanır. Çoğu kere bunları sentez yapar veya hayattan aldığı bir kıvılcımla hayal dünyasında bir yangın oluşturur. Önemli olan anlatılanın yaşanabilir, ikna edici olmasıdır. Kaleme alınan olayın roman olup olmamasını belki de sadece üslup belirler. Her konu, hatta konudaki kahramanlar kendilerine göre üsluba ihtiyaç duyarlar. İşte burada romancılık devreye girer. Romancı o üslubu yakalamalıdır. Üslup bir elbise misali kahramanlara giydirilmemeli, onların etini, kemiğini oluşturup şahsiyetlerini günışığına çıkarmalıdır. Buna en çarpıcı örnek Cervantes'in "Don Kişot"udur. "Don Kişot"ta konu ile üslubu birbirinden ayırmak mümkün değildir. Cervantes o üslubu yakalamamış olsaydı, anlattıkları bizi cezbetmezdi; yazdıkları bir delinin saçmalıklarından öteye gitmezdi.

15 Ağustos 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#54
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:
Niçin geri kaldık?

Geride bıraktığımız yüzyılda en ciddi aydınlarımızdan birisi şüphesiz Peyami Safa'dır.

Ona göre Avrupa'nın idrakini Yunanlılardan daha çok Romalılar doldurmuştu. Belçikalı Dumant Wilde'nin "Avrupa Kafasının Tekamülü" adlı kitabındaki şu satırların kanaatinde rol oynadığını belirtiyor: "Avrupa'nın Roma'da bulduğu en büyük miras şudur: Devletin bölünmezliği; Asya monarşilerinde devlet, hanedan sülalesinin mülkü telakki edilirdi. Hükümdar onu büyütebilir, ötekine berikine dağıtabilir; çocuklarına verebilirdi. Roma devleti ise herkesin malı, Res Publica'dır."

Wilde'nin düşüncesini paylaşması Peyami Safa'nın yeterince tarihimizi bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu hata aslında onun değildir; tarihçilerimizden gelmektedir. Kitaplarını okuyunca büyük romancımızın ne kadar bilgili olduğunu anlıyoruz; fakat bir kişi ne denli gayret ederse etsin, her şeyi bilmesi mümkün değildir. Geçmişe dair konularda haklı olarak tarihçilerimizden faydalanmaktadır.

Sultan ölünce Doğu'daki devletlerin bazıları mirasçılar arasında paylaşılır, bazıları paylaşılmazdı. Mesela Hulefa-i Raşidin dönemindeki İslam Devleti ile Emeviler, Abbasiler halifelerin mirasçılarının arasında taksim edilmemiştir. Eski Türk devletleri de hakanın çocukları arasında paylaşılmazdı. Ölen hakanın çocuk ve kardeşleri tahtta hak sahibi idiler; bunların arasında mücadele başlar; diğerlerini bertaraf eden en liyakatli sayılır, tahta oturur, ötekilerini bölgelere vali tayin ederdi. Bu durumun zafiyet oluşturduğu devlet büyük bir sarsıntı halinde parçalanırdı. Osmanlı ise daha kuruluşunda bu zafiyeti görmüş, devletin teşkilatlanmasını ona göre yapmıştı. Devletin bütünlüğü için "ekser ulema kardeş katlini dahi" caiz görmüştür. Sonra telakkilerince arz Allah'ındır; padişahın sahipliği ise sembolikti; çünkü o topraklarda padişahın da yetkilerini sınırlayan kanunlar hakimdi. Vatandaş da "Vediatullah"tı; yani Allah'ın emaneti.

Roma'da devletin vatandaşın olduğu sonradan yakıştırılan bir husustur. Wilde'nin iddiası doğru olsa bile, bu kültür Batı dünyasına intikal etmemiştir. Aksi takdirde Verdun anlaşmasıyla devletleri bölünebilir miydi? Roma-Cermen İmparatorluğu'nda evliliklerle ülkelerin hakimiyeti el değiştirir miydi? Kaldı ki Roma'da vatandaşlık hakkına çok az insan sahipti; uzun yüzyıllar sadece Roma şehrinde doğanlar vatandaştı. Daha sonra vatandaşlık hakkı bugünkü İtalya topraklarında doğanlara da tanındı. Ancak imparator Caracalla döneminde vatandaşlık medenileşme yetenekleri bulunmuyor gerekçesiyle Cermen ve Anglo Saksonlar hariç diğer milletlere tanındı.

Ayrıca Peyami Safa Yunan'ın hendese (geometri) kafası olduğu için ilmin teşekkülünü sağladığını iddia ediyor. Matematiğin doğması için geometrinin yanı sıra aritmetiğin de bulunması lazımdır. Modern medeniyetin ihtiyaç duyduğu idrakin yarısını Yunan, Batı oluşturmuşsa, diğer yarısını Hintliler, Araplar oluşturmuştur. Şu unutulmamalıdır ki geometri, aritmetik ilim kafasına sahip olmak amacıyla değil, ihtiyaçtan doğmuştur. Kayalıkların arasında hayatlarını sürdüren Yunanlıların yaşamaya elverişli toprakları azdı; bundan dolayı gözlerini yere dikmişlerdi. Toprağı ölçmek geometrinin esasını teşkil etmiştir. Steplerde ve vahalarda yaşayanların geçim kaynakları hayvancılıktı. Hayvanların sayımının, etin tartılmasının rakam fikrinin oluşmasına sebep olan insanların, yağmur damlalarına çok ihtiyaç duyduklarından gözleri göklerde idi. Göklerin dipsizliğinin, yıldızların esrarının metafiziği davet etmesi, tecrit kabiliyetini de oluşturup aritmetiği gün ışığına çıkardı. Yer ve göğe ait elde edilen bilgilerin evreni, hayatı izahta birleştirilmesi İbn-i Sina, Farabi, Biruni ve onların kültür havzalarında yetişen beyinler tarafından gerçekleştirilmiştir; yani bugünkü insanlığın kavuştuğu medeniyetin harcının karılmasında en önemli rolü bunlar oynamıştır.

"Türk İnkılabına Bakışlar" adındaki eserinde Peyami Safa şöyle diyor: "Fatih'in İstanbul'u alarak açtığı büyük devrin kapısından içeriye Avrupa girdi; fakat kendisi giremedi. Biz yeni zamanın kapıcısı halinde kaldık." (sayfa 183) Tabii aziz üstadımızın vardığı bu hüküm kesinlikle doğru değildir. 1500 yılında Latin dünyasının beyni Sorbonne, Germen dünyasının beyni Frankfurt üniversiteleriyle Fatih Medresesi'ni mukayese edersek çok farklı gerçekle karşılaşırız. Mesela o tarihte Sorbonne'da tıpla ilgili 11, Frankfurt'ta 12 eser vardı; her ikisindeki kitapların 7'si bizden, İbn-i Sina'dan, Biruni'den tercüme edilmişti. Fatih Mederesesi'nde ise tıpla ilgili 926 kitap bulunuyordu. İbn-i Sina'nın eseri Batı üniversitelerinde 400 yıl ders kitabı olarak okutuldu. Bazıları daha ileri giderek, Fatih'in İstanbul'u almakla Batılılaşmamızın kapısını açtığını söylerler. Halbuki o devirde Fatih'in İstanbul'a diktiği fener Avrupa'yı da aydınlatıyordu; onun ışığında Batılı biçareler yönlerini tayin etmeye çalışıyorlardı.

Evet bugün geriyiz; Batı ile aramızdaki açığı kapatmanın biricik şartı, geriliğimizin sebeplerini doğru tespit etmemizdir.

22 Ağustos 2011, Pazartesi
Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#55
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:

Tarih tekerrür mü ediyor?


Piri Reis'in "Trablus halkı devletlu Hünkar'a bir kâğıt gönderip bir sancak beyi ister." kaydından Libya ile ilişkimizin Kanuni döneminde başladığını biliyoruz.


Bu sırada Libya, İspanya'nın işgali altındaydı. İspanyollar, Osmanlılarla karşı karşıya gelmemek için bu bölgenin yönetimini Malta Şövalyeleri'ne devrettiler. Kanuni'nin gönderdiği Hadım Murad Ağa, bir filo ve bir miktar askerle Tacura'ya yerleşti; Malta Şövalyeleri'yle kıyasıya bir mücadeleye girişti. 15 Ağustos 1551'de Turgut Reis, Trablus şehrini ele geçirdi.
Osmanlı, İslam anlayışına göre düzenlenmiş bir devlet olduğu için sömürü peşinde koşması mümkün değildi. Trablusgarb da diğer Garb ocakları gibi birer üretim ve gelir kaynağı olmaktan ziyade Devlet-i Aliye için İslam dünyasının savunulmasında adeta ileri karakol sayılıyordu. Her üç yılda bir İstanbul'dan gönderilen beylerbeyi tarafından merkezden gelen emirlere göre yönetilirdi. Anadolu'dan devşirilen Türk çocukları, yeniçeri olarak güvenliğin sağlanması için beylerbeyinin en önemli yardımcılarıydı. İlke olarak evlenmemeleri gereken yeniçerilerin, yerli kadınlardan doğan erkek çocuklarına "Kuloğlu" adı verilirdi. Zamanla buradaki beylerbeyine "Dayı" denmiş, Kuloğulları da yönetimde ciddi görevler üstlenmişlerdi.
"İttihat ve Terakki"nin halkı kendilerine karşı kışkırttığını iddia ederek İtalya, Osmanlı'nın Libya'ya asker göndermesini protesto etti. 29 Eylül 1911'de burayı işgale kalkıştı. Miralay Neşet Bey'in kumandasındaki Osmanlı askeri İtalyanlara karşı koydu; Bingazi'deki Sunusiler de bütün imkânlarıyla Osmanlı birliklerine yardımcı oldular. Enver Bey'in komutasında Osmanlı'nın genç subayları da yardımlarına geldi. Büyük şaşaalarla Libya'ya çıkarma yapan İtalyanlar, karşılaştıkları direnç sebebiyle kıyılara çakılıp kaldılar. Görünüşte İtalya Kralı'nın kayınpederi olan Karadağ Kralı'nın çabalarıyla Osmanlı'ya karşı Balkan Savaşı organize edildi; aslında bu savaşı Rusya ile Almanya tezgâhlamıştı. İtalya ile Osmanlı Uşi (Qouchy) Andlaşması'nı imzalamalarına rağmen, Libya'nın savunması için arkada Yüzbaşı Aziz Bey'i bırakıp Sunusilerin de rızasını alarak Enver Bey, diğer genç subaylarla birlikte geri döndü.
I. Dünya Savaşı'nda İngilizler tarafsız olması şartıyla Libya'da bir devlet kurup Sunusi'yi kral yapmak istediler. Şeyh Sunusi, onların teklifini reddederek İngilizlere karşı silaha sarılıp Osmanlı'nın yanında yer aldı. Trablus bölgesindeki savaşı yönetmesi için Enver Paşa, kardeşi Nuri Bey'i gönderdi. Şehzade Osman Fuad Efendi de Afrika Grupları Kumandanlığı'nı üstlendi. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine buradaki mücadeleye Türkler son verdi. Sirte'de direnişi sürdüren Ömer el-Muhtar'ın yakalanıp idam edilmesiyle işgal tamamlandı. İtalyanlar, Libya'yı ana vatan yapmak için ziraate elverişli olan yerlerine köylülerini yerleştirmeye başladılar.
II. Dünya Savaşı'nda Afrika'daki çarpışmaların büyük kısmı Libya topraklarında cereyan etti; yakıldı, yıkıldı. İtalyan-Alman kuvvetleri yenilip Libya'dan çıkınca, İngilizler Trablus ve Bingazi'de, Fransızlar Fizan'da askerî yönetimlerini oluşturdular. Birleşmiş Milletler'de Libya'nın kaderi tartışılırken son derece fakir olduğu için ne Araplar ne de bir başka devlet yanlarında yer almıyordu. Türkiye, her türlü riski üstlenerek mücadeleye girişti. İtalyan kolonilerinin kaderini belirlemek için oluşturulan komisyonda Türk delegesi, Libya'nın galiplerin himayesine verilmesine karşı olduğunu ve bütün olarak bağımsızlığının tanınmasını, bu husustaki kararın Libyalılarca alınması gerektiğini savundu. Bu sırada Berka'da geçici hükümet kuran Şeyh İdris Es-Sunusi, bürokrasisi için Türkiye'den uzmanlar almaya başladı. "Hizbul-İttihadi Trablus-ı Turki" adında kurulan parti, Libya'nın bağımsızlığı, bu gerçekleşmezse Türkiye'ye iltihak etmeleri gerektiğini savunuyordu. Bütün bu çabalar sonucunda Birleşmiş Milletler 1 Ocak 1952 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere bağımsızlığını tanıdı.
1959'da zengin petrol yatakları bulundu; Arap Birliği ve Avrupa tarafından ciddiye alınmaya başlandı. 1 Eylül 1969'da darbe yapıldı; dört yıllık subay olan Kaddafi, kendisini hem albay hem de ihtilal konseyi başkanı ilan etti. Daha sonra "Yeşil Kitap"la dünyada üçüncü yolu temsil etmeye kalkıştı. Petrol zenginliğiyle kabına sığmaz bir hale geldi ve ülkesini bugünkü duruma sürükledi.
Son dönemlerde petrol gelirleri düştü; Batılıların ilgisine bakılırsa, yeni rezervleri mutlaka vardır. Batı'nın sırtlanlarından birisi Libya'yı bir kuklasıyla ele geçiremezse, aralarında paylaşacakları anlaşılmaktadır. Araplar en fazla bir iki bildiri yayınlarlar; fakat Türkiye, mutlaka ağırlığını koyacaktır. İnancım odur ki; tereyağından kıl çeker gibi, bu hengâmeden Libya'yı bir bütün olarak çekip çıkaracaktır. Ne dersiniz, Libya için tarih tekerrür mü ediyor? Gönderilen resim


29 Ağustos 2011, Pazartesi




Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#56
Eşref Bey

Eşref Bey

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 414 Mesaj sayısı:

Plevne'de bayram sabahı


Üzerinde çalıştığımız "Plevne" romanına dair bilgilerin doğruluğunu kontrol etmek için ceddimizin yiğitlik örnekleri sergileyerek savaştığı topraklara gittik.


Bu savaşın en önemli düğümlerinden biri olan Şıpka, yolumuzun üzerindeydi, görmeden devam edemezdik. Balkanların kuzeyi ile güneyini birbirine bağlayan sarp Şıpka Geçidi Rusların eline geçtiğinden, ordularımız birbirinden kopmuştu. Hersek'te Süleyman Paşa'nın emrindeki kolordumuz, Adriyatik'teki Bar Limanı'na gelmiş, donanmamız onu oradan alıp Ege'de bulunan Dedeağaç'a çıkarmış; trenlerimiz de Şıpka Geçidi'nin güneyindeki Kızanlık'a getirmişlerdi.
Doğuda, Mehmet Ali Paşa'nın kumandasındaki ordumuz vardı. Batıda, yani Plevne'de Osman Paşa'nın birlikleri kale gibi duruyorlardı. Güneyden de Süleyman Paşa'nın Kolordusu Şıpka'yı yararsa, Rusları üçlü kıskaca alacaktık. Süleyman Paşa, Bulgar çetelerini temizlemek bahanesiyle bir aya yakın bir zaman Balkan dağlarının güneyinde oyalanınca, Ruslar Petersburg'dan, uçsuz bucaksız ülkelerinin değişik yerlerinden taze kuvvetler getirdiler. 20 Ağustos'ta Şıpka Geçidi'ni geçmek için hücum ettiyse de başarılı olamadı. Ruslar kazandıkları zaferin anısına Şıpka kasabasına gösterişli bir kilise yapmışlar.
Savaş cereyan ettiğinde Plevne'nin on sekiz bin olan nüfusunun sekiz bini Türk'tü; günümüzde üç bin civarında kalmış. Komünizmin ferdi mülkiyeti tanımazlığından istifade ederek geniş caddeler açmışlar. Bayram namazını eda etmek için "Çifte Kahve Camii"ne gittik. On dokuzuncu yüzyılda Plevne'de on iki büyük cami vardı. O dönemde yapılan resimlerde de bu camilerin büyük kısmı şehrin siluetinde kendilerine yer bulmuştur. Hepsini yıkmışlar; en küçükleri, belki de yıkmaya değmez bulduklarından "Çifte Kahve Camii" kalmış. Vakit namazlarında az cemaati bulunan cami bayram sabahı doluydu. Tekbirlerle hüzünlenirken Yahya Kemal'in "Süleymaniye'de Bayram Sabahı"nı hatırladım. O ebedi şiirin, "Gökte top sesleri, bir bir nereden geliyor / Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor" dizeleri zihnimde canlanırken kulaklarım Gazi Osman Paşa'nın, Adil Paşa'nın, Sadık Paşa'nın, yiğitler yiğidi Miralay Yunus Bey'in heybetli kükremelerini arıyordu. 143 gün süren bu boğuşmanın her günü ve her gecesi bir destandı. Tekbirler devam ederken şöyle değerlendirmelerde bulunuyordum: "Bu savaş sonucunda kaderimiz değişecekti; ya cihangir olacak, ya da sıradanlaşacaktık. Allah şahit ki ceddimiz beşerin yapamayacağı çok şeyi yaptı ama Plevne'de bizim için gurup göründü. Artık burası bize göre ne bir belde, ne şehir ne de kaledir; vatan sevgisinin, onurun, yiğitliğin abideleştiği mekândır."
Gezimize şehrin kuzeydoğusundaki Yanık Bayır'dan başladık. Burada "Baş Tabya" ile "Kanlı Tabya" adında iki büyük, iki de küçük tabyamız bulunuyordu. Tabyaların elden çıkması halinde, arkadaki muhkem siperlerde savaşa devam edecektik. Bölgede tabyalarımızdan eser kalmamış, ama Kanlı Tabya'nın bulunduğu yerde Bulgarlar kadirşinaslıklarını ifade etmek için Romenlerin anısına abide dikmişler; küçücük bir müzeyi kumandanlarının resimleriyle donatmışlar. Sembolik de olsa orada ölen Romen askerlerinin kemiklerini müzenin bodrumunda muhafaza etmeleri dikkatimizi çekti. O tabyamızın kumandanı Kara Ali Paşa idi. "Ölüm Takımı"yla, Romenlerin "Hurra! Hurra!" naralarına karşı "Allah! Allah!" sayhalarıyla kılıç sallamasını görmüşçesine gözlerimin nemlendiğini hissettim.
Gazi Osman Paşa'nın kılıcını verip teslim olduğu bağ evi maalesef korunamamış. Çar'ın Osman Paşa'ya kılıcını iade ettiği evi görmek istedik. Yedi basamaklı taş merdivenle çıkılan tek katlı bir evdi. Gazi Osman Paşa yaralandığı için yürüyemiyordu. Bir koluna doktor Hasip Bey, diğer koluna maiyet ağası Yunus girmişti. Evin bulunduğu geniş bahçeye adım attıklarında yüzlerce Rus subayının alkışlarla "Yaşa Osman Paşa! Bravo!" tezahüratlarında bulunduklarını yazdığımda bazı dostlar bunu biraz abartılı bulmuşlardı; müze müdürüne söz konusu olayın doğru olup olmadığını sorduk. O da bütün hatırat ve kaynaklarda aynen anlattığımız şekilde mevcut olduğunu söyledi.
Çar, Osman Paşa'yı merdivenlerde karşılamış, basamakları beraber çıkmışlar ve evin girişinde hemen sağ taraftaki odada Çar, Osman Paşa'ya kılıcını iade ederken; "Bu, ancak size yakışır, buyurun." dedikten sonra ülkesinde bir Rus mareşali gibi saygı göreceğini ilave etmiş. Osman Paşa bu saygıyı fazlasıyla hak etmişti, fakat Çar'ın hürmetkar bir tavır göstermesi de elbette büyüklüğündendi.


05 Eylül 2011, Pazartesi



Onu beyni kanayan soylu kafalara sor;
Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor...

1974

#57
mumin

mumin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 1.159 Mesaj sayısı:
Tarih, emperyalizmin anahtarıdır


İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) ile Arap Eğitim Kültür ve Bilim Teşkilatı (ALECSA) arasında tarih ders kitaplarında uyum sağlamak amacıyla ortaklaşa çalışma yapıldığı gazetelerde yer aldı.



Yenilgiyle çıkmamıza rağmen 1. Cihan Savaşı İslam dünyasını birbirinden uzaklaştırmadı. Daha sonra İngilizler İslam topraklarını cetvelle bölüp, devletler kurdular. O devletler varlıklarını sürdürmek amacıyla tarihler yazdırdılar; okullarda okutarak emperyalistlerin menfaatlerine hizmet ettiler.
Okullarımızda "Araplar bizi arkadan vurdu" diye okutulurken, onlar da Osmanlı sömürüsünden dolayı geri kaldıklarını, silaha sarılmakla hürriyete kavuştuklarını çocuklarına öğretiyorlar. Bizi Şerif Hüseyin'in arkadan vurduğu doğrudur; ama askerinin toplamı sekiz-on bin civarındaydı. Oysa üç yüz elli binden fazla Arap Sarıkamış'ta, Çanakkale'de bizimle aslanlar gibi dövüştüler. Arap gençlerinin Osmanlı saflarında yer almaları için Şerif el Tunusi'nin, Şeyh Sunusi'nin hizmetlerini inkâr nankörlük değil de nedir? Savaştan sonra İslam âleminin ileri gelenleri İstanbul'da toplanınca, Anadolu'da harekâtın başlamasına dair en hararetli konuşmaları yapan Şeyh Sunusi değil miydi? Kurtuluş Savaşı sürerken o mübarek zatın Anadolu'yu köy köy dolaşarak gençlerimizin orduya katılmasını teşvik etmesini nasıl unuturuz! Savaş bittikten sonra Mustafa Kemal Paşa, Şeyh Sunusi'yi Adana'ya kadar uğurlamadı mı?
Muhammed Esed, Sunusi'nin Anadolu'daki gayretlerini anlattıktan sonra Batı'ya yöneleceğimizi sezip çok üzüldüğünü yazar. Yahudi asıllı Muhammed Esed, Müslüman olduktan sonra Kur'an ve sünneti esas alarak yeni bir medeniyet filizlendirmek gayesiyle belli bir gücün çevresinde toplanmak gerektiğine inanır. Önce Suudilere yaklaşır; onlarda umduğunu bulamayınca, Sunusilerle işbirliği yapmak ister. Sunusiler ihlaslı Müslümanlardı; ama Osmanlı'ya, Türklere aşırı bağlılıklarını zaafları telakki eder. Ülkemizden üzüntüyle ayrılan Sunusi, Şam'a gider. Ünlü olduğu için Arap şeyh ve kabile reislerinin ziyaret hücumuna uğrar. O sırada Fransa'nın işgalindeki Suriye bağımsızlık hareketleriyle kaynamaktadır. Sunusi'nin onlara "Batılıları buradan kovun; fakat sakın devlet kurmayın; Türkiye'ye iltihak edin. Kuracağınız devlet emperyalistlerin oyuncağı olur." deyişini Muhammed Esed hayretle kaydeder. Türkiye'de umduğunu bulamayan bir insanın bu sözlerini de sevgi zaafı olarak telakki eder. Halbuki Sunusi önemli bir idraktir; Müslümanların ancak büyük, güçlü bir devletin bünyesinde kendilerini bulabileceğini biliyordu.
Yıllarca önce Almanya'nın bir televizyon kanalında Filistin Kurtuluş Teşkilatı'nın yetkilisiyle program yapılıyordu. Konuya başlayan Alman, tarihteki Arap ve Alman dostluğundan söz ederken Teşkilat'ın yetkilisi ona garip garip bakıyordu. Sıra kendisine gelince şöyle dedi: "Geçmişteki Alman-Arap dostluğundan haberim yok. Sadece Harun Reşid'in Şarlman'a bir çalar saat gönderdiğini biliyorum. Avrupalılar bize; 'Osmanlılar sizi sömürüyor' dediler. Biz de sömürülecek neyimiz var diye düşünemedik. Batı'nın teşvik ve yardımı ile silaha sarıldık. Meğer kumun altında petrol varmış; Avrupalılar gelip onu götürmeye başlayınca sömürünün ne olduğunu anladık."
Her beyin ve vicdan sahibi, Osmanlı olmasaydı Kuzey Afrika'nın Hıristiyan olacağını, günümüzde de Fransızca veya İspanyolca konuşacağını teslim eder. Irak da Şiileşir, İran'a yamanırdı. İslam dünyasının meseleleriyle hemhal olan Mısırlı profesör Muhammed Harb ile konuşurken laf arasında şöyle demişti: "Arap dışişleri bakanları Osmanlı'ya haksızlık, Türklere lüzumsuz düşmanlık yaptıkları kanaatiyle okullardaki tarih kitaplarını değiştirmek lüzumuna inanmışlar. Okutulacak kitapların hazırlanması görevini bana verdiler. Türkiye'ye kaynak bulmak için geldim. Fakat sizin tarih kitaplarınız bizimkilere göre daha çok Osmanlı düşmanlığı yapıyor; sanki milletine karşı insan yetiştirmek maksadıyla hazırlanmışlar."
Avrupalılar ilk çağı Roma'nın ikiye bölünmesi veya Batı Roma'nın yıkılmasıyla sona erdirirler. Roma'nın varlığından Çinlinin, Güney Afrikalının haberi yoktu. Ama onlar insanlığın geçmişini, yani hafızasını ele geçirmekle, geleceklerini de şekillendirme imkânına kavuşacağının şuurundadırlar. Emperyalistler her zaman sınırları süngüyle geçmezler; değişik kılıklara girerler. Zihnine bir yerleştiler mi, pençesine aldıklarının veyl haline!..

24 Ekim 2011, Pazartesi

Elinde alâmet,
İzinde selâmet,
Tek isim... Muhammed...
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm...


#58
muhalif

muhalif

    Gayretkâr Üye

  • Sivil
  • 180 Mesaj sayısı:
Rönesansın şartları


Rönesans, önceden düşünülmüş, hangi şartlarda gerçekleşeceği hesap edilmiş ve planlanmış bir olay değildir.


Muteber kabul edilen İnciller, Hz. İsa'dan yaklaşık olarak yetmiş ila yüz on yıl sonra kaleme alındılar. İnsan ne kadar iyi niyetli olursa olsun, duyduğuna bir şeyler ilave eder veya ondan bir şeyler eksiltir. Kaleme alanların üslubunun, kişiliğinin, dinî kaygılarının, yaşadığı toplumun geleneklerinin de gün ışığına çıkan İncillere yansıması tabiidir. Copernicus'a kadar Batı'da dünyanın sabit olduğuna, güneşin onun etrafında döndüğüne inanılıyordu. Böyle yanlış bilgiler de İncillere girince, o sisli diyarlarda ilim irfan sahipleri mukaddes kitaplara şüphe ile bakmaya başladılar. Zamanla kutsal kitaplardaki yanlışların çok olduğu anlaşılınca, onlara tavır alan aydınlar hür düşüncelileri oluşturdular. İbn-i Sina, Farabi ve diğer İslam alimlerinin geliştirdikleri müspet idrak ve eski Yunan kültürüyle tanışınca da bambaşka bir dünya önlerine serilerek rönesansları zemin buldu.
Biz de rönesansımızı oluşturmak için dinimize soğuk bakmaya başladık. Dinin gelişmeye engel olduğunu ilim dünyamızın ana ilkesi haline getirdik. Materyalizmi, felsefenin esası olarak öğretim kurumlarımızda okuttuk. Avrupa'ya öğrenciler gönderdik; oralardan ilim adamları getirttik. İlim akademileri, darülfünunlar, üniversiteler kurduk. Ne yazık ki rönesansımıza doğru bir arpa boyu yol alamadık. Almamız da mümkün değildi; çünkü Batı'nın şartları başka, bizimki başka idi.
Batılılar mukaddes kitaplarında maddî hata bulunca Kur'an-ı Kerim'i de incelemeye aldılar. Yüzyıllarca üzerinde araştırmalar yaptılar; bir tane maddî hata bulamadıkları gibi karşılaştıkları bazı bilgilerle de şoke oldular. Mesela bunlardan biri olan Bucaille şöyle diyor: "Kur'an'da ilmin alanına giren öyle beyanlar keşfediyoruz ki bunların Hz. Muhammed devrindeki bir insanın eseri olabileceği düşünülemez. Çünkü şimdiye kadar yeterince yorumlanmamış bazı ayetler ancak bugünün bilimsel verileri sayesinde anlaşılmaktadır." Kur'an'da tasviri yapılmış, çocuğun ana rahmindeki gelişim safhalarıyla, modern embriyoloji verilerini karşılaştırınca, Kur'an ayetlerinin son dönemlerde yapılan ilmî tespitlere tıpatıp uygun olduğunu Bucaille belirtiyor.
Din alimlerinin işaret ettikleri üzere Kur'an'ın gayesi tabiat kanunlarını izah etmek değildir. Ancak Allah'ın bir ve kâdir-i mutlak olduğunu anlatmak için yeri geldiğinde yaratılanlara atıflar yapılmaktadır. Vahiylerde yanlış örneğin verilmesi mümkün değildir. Söz konusu atıfların bir bölümünü anlamakta güçlük çekilmez; fakat bir bölümünü anlamak için insanoğlunun öğrettiği bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Enbiya Sûresi'nin 33. ayetinde şöyle buyuruluyor: "(Allah) O'dur ki geceyi, gündüzü, Güneş'i, Ay'ı yarattı. (Bunların) her biri kendilerine has hareketleriyle bir yörünge üzerinde yüzerler." Halbuki Kur'an nazil olduğu zaman yerin sabit olduğu, Güneş'in dolaştığı kabul ediliyordu. Bir başka örneğe En'am Suresi'nin 125. ayetinde rastlıyoruz: "Allah kimi doğru yola itmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar, kimi de sapıtmak isterse, onun göğsünü göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar." Bin dört yüz yıl önceki teknik imkânsızlıklar düşünülürse, göğe doğru yükselmekle solumakta güçlük çekilmesinin bilinmesi mümkün değildir; bu gerçek son yüzyıllarda keşfedildi. Zariyat Suresi'nin 147. ayetindeki kâinatın genişlemesine değinilmesi bir başka örnektir. Halbuki günümüzde bile çağdaş bilimin bunu tespit etmesi büyük başarı kabul edilmektedir.
Söz konusu örnekler çoğaltılabilir; bunun için rönesansımız Kur'an'ı çok iyi bilmekle başlayacaktır. Bu aynı zamanda metafizik kâinatla bizi tanıştırır; hayatımıza derinlik katar; insanımızı sorumluluk sahibi yapar. Görevlerinin farkında olup onun sorumluluğunu taşıyanlar vatanını ne duruma getirirler, gelecek nesillere hangi imkânları hazırlarlar!..
Batı, eski Yunan'la tanışınca, bağnazlığından dolayı bunun Ege kayalıklarından fışkırdığını kabul etti. Halbuki bu medeniyet Girit, Mısır yoluyla Hindistan'a uzanmaktadır. Biz eski Yunan'ı, kökleriyle beraber kültür dünyamıza katabilirsek, işte o zaman rönesansımızın bir ayağını daha oluştururuz. İslam dünyasının ilme hizmeti, sadece insanlığa eski Yunan'ı tanıtması değildir. Akşemseddin çiçek aşısını buldu; nice alimlerimizin buluşlarını Batılılar kendilerine mal ettiler. Mimar Sinan, abidevi eserlerinde meçhulümüz olan nice kanunlar kullanmıştır. Bunun için kendi dünyamızı da didik didik etmemiz rönesansımızın bir başka asli şartıdır.
Son yüzyıllarda Batı ilimde büyük hamleler yaptı. Eğer biz gerçekten rönesansımızı oluşturmak istiyorsak, Batı'yı en mükemmel şekilde büyütecimizin altına almalıyız.
Üniversiteler öğretim kurumlarıdır; elbette ilmî gelişmeye katkıları vardır; ama sınav, vize kâğıtlarını okumak, derse hazırlanmak, ders vermek, diğer bürokratik işlemler ilmî araştırmaya ne kadar zaman bırakır? Devletimiz ideolojik olduğu için de bünyesindeki bütün kurumlar ondan nasibini alır. İdeolojinin olduğu yerde hür fikir olmaz; oysa ilim hür fikrin çocuğudur. Bundan dolayı devletin dışında hiçbir müdahaleye muhatap olmamak kaydıyla vakıf esaslarına sahip bir ilmî araştırma merkezi kurulmalıdır. Ancak bu şartlar gerçekleştirilirse bizim de rönesansımız doğabilir.

20 Şubat 2012


"Muhatabını çalan hırsız"

#59
muhalif

muhalif

    Gayretkâr Üye

  • Sivil
  • 180 Mesaj sayısı:
Dosta vefa


Mehmed Akif rastladığı dostuna "Nedir bu halin?" diye sorunca şu cevabı alır; "Vefa yokuşunu çıkarken yoruldum üstadım."


Bunun üzerine milli şairimiz şu nükteyi yapar; "Ecdat vefada yokuş mu bıraktı?" Ecdat Vefa'da yokuş bırakmadı, ama gün geldi bizler vefasız olduk. Sık sık "Vefa İstanbul'da bir semt adı." diyerek çevremizden yakınırız. Bu bakımdan siyaset platformu çok daha kaygandır. Renkli bir sima olan Bölükbaşı "Göğsüm Karacaahmet Mezarlığı'na döndü" diyerek politikada beraber olduğu arkadaşlarının vefasızlığından dert yanardı.
Şairin "Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum" dediği gibi son dönemlerde değerlerimizden eser kalmadı. Vefaya, sadakate iyice yabancılaştık; artık ölenimizin adeta defteri dürülüyor; zira çok çabuk unutuyoruz. "Başsağlığı" dilekleri de alışkanlıktan öteye geçmiyor. Fakat Büyük Birlik Partililerin ve Alperen Ocaklı gençlerin rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'na bağlılıklarına şahit olunca, acaba yozlaşmış yüzyılımızda bir rönesans damarıyla mı karşılaşıyorum diye insan silkinip kendine geliyor.
Aslında ortada yadırganacak bir durum yok; çünkü Yazıcıoğlu gıpta edilecek kadar vefalıydı. Karakterleri uyuşan insanlar birbirleriyle dost olurlar; dolayısıyla onun siyasi hareketi sanki bir dostluk yumağına dönüştü; ağabeylerini örnek alan Alperen Ocaklıları da aynı duygunun gençleri haline geldiler. Dosta gösterilen vefa, onun şahsiyetini dokuyan milletten esirgenmez; bu da bizleri meyus milletimiz adına ümitvar ediyor.
Yazıcıoğlu'nun medfun bulunduğu Tacettin Dergahı'nın yakınında bir bina satın almışlar; tarihine uygun bir şekilde restore etmişler. Orayı Yazıcıoğlu'nun hatıralarından oluşan bir müze haline getirmişler; "Üşüyorum" şiirini, gençlik resimlerini duvarlarına asmışlar. Yazıcıoğlu'nun ruhuna uygun, ay yıldızla kucaklaşan, sade bir mezar yapmışlar. Aralarında pek zengin insanların bulunduğunu zannetmiyorum; vefalarının icabı samimiyetle bir araya gelmişler, birlikten dirlik doğduğunun örneğini vermişler.
İnsan, okuduğu kitabın yazarının karakterini fazla önemsemez; dikkatini yazılana verir. Fakat bir kişiye "Liderim" deyip peşine gidecekse, elbette onun karakteri ön plana çıkar; zira onu takip edecek, gerekirse canı dahil her şeyini verecektir. Yazıcıoğlu gerçekten üstün karakterli bir insandı; hiçbir dünyalık vaat etmediği halde binlerce gencin ardından gitmesi sebepsiz değildi. Sonra bu basit bir gidiş değildi; her türlü ihtimali göze alarak bir gidişti.
Yazıcıoğlu sadece üstün karakterli değildi; aynı zamanda ileri görüşlü, milletinin nabzını tutan bir liderdi. Hakk'a yürüdükten sonra gelişen olaylara bakınca, şu sözlerinin ne kadar hayatî gerçekleri ifade ettiğini her idrak ve vicdan sahibi teslim eder. "Biz Türkiye'de Alevi-Sünni ayrımına kesinlikle karşıyız ve hepimiz bir kilimin desenleri gibiyiz, bir arada yaşamak zorundayız. Suriye'de Hafız Esed, diktatörlüğe dayalı bir rejim kurmuştur. Bu rejim mezhebi özelliğe sahip bir azınlığın çoğunluğa tahakkümüyle oluşmuş bir idare şeklidir. Türkiye'de de bunu oluşturmak isteyenler var. Belli bir süredir Türkiye'de orduyu siyasetin içine çekme çabalarının ardında da bunlar bulunuyor. Bunu gördüğümüz için "Kimse heveslenmesin, biz buna müsaade etmeyiz." dedik. Vatan ve millet için tehlikeli hususları görmek başka, onu dile getirmek başkadır. Dile getirebilmek için mangal gibi yürek lazımdır. Allah şahittir ki Yazıcıoğlu hayatı boyunca o yüreğe sahip olduğunu ispat etti. Cesaret, dürüstlük karakterinin ana unsurlarıdır. Bilmiyoruz, belki de bu ve benzeri açıklamaları hayatına mal olmuştur. Schiller, "Hayatınızı öne sürmezseniz, hayatınızı kazanamazsınız." diyordu. Yazıcıoğlu hayatını kazanma derdinde değildi; o, hayatını milletine adamıştı. O yolda ölmenin şehitlik olduğuna inanıyordu. Muhakkak ki Allah şehadeti her kuluna nasip etmez.
Değerli kitaplarındaki imzasından tanıdığımız araştırmacı yazar Hakkı Öznur "Muhsin Yazıcıoğlu Külliyatı"nı hazırladı. Ciddi emek ürünü olan bu eserdeki konuşmaları, röportajları, makaleleri Yazıcıoğlu'nun dünya görüşünü berrak bir şekilde bizlere sunuyor; nelerin uğruna yaşadığını ve hayatını verdiğini görebiliyoruz. Hakkı Öznur'un çalışmasındaki şiirler bölümü benim için büyük sürpriz oldu. Çünkü rahmetlinin bir tek "Üşüyorum" şiirini biliyordum. Külliyatta bir kitap olacak çapta şiirle karşılaşınca şaşırdım. Şunu samimiyetle söylüyorum ki adı şaire çıkmış pek çok kimseden şiirleri daha lirik, anlamlı ve seviyeli.
Dilerim ki sistemimiz bir daha kesintiye uğramaz, devletimiz demokratik zemine oturur; milletimiz de nimetlerinden yararlanır. Fakat siyaset platformunda her zaman Muhsin Yazıcıoğlu gibilere ihtiyaç olacaktır. Yazıcıoğlu olmak elbette kolay değildir. Allah ve Resulü uğruna en aziz evlatlarını kurban veren milletimize Rabbülalemin'in yeni Yazıcıoğulları nasip edeceğinin ümidiyle teselli buluyorum.

16 Temmuz 2012, Pazartesi


"Muhatabını çalan hırsız"

#60
muhalif

muhalif

    Gayretkâr Üye

  • Sivil
  • 180 Mesaj sayısı:
İyi dersin de memmet emmi, bizde şevk bırakmadılar ki..Emanet hissediyorum artık kendimi burada, evvelden böyle miydi tey! "Göğsüm Karacaahmet Mezarlığı'na döndü" ha bu lafı sevdim, o kadar berbat olmasak da bizim gemi de az su almadı değil.
"Muhatabını çalan hırsız"



Cevap Ekle