İçeriğe git

Foto

Mehmed Niyazi


Konuda 64 cevap var

#61
muhalif

muhalif

    Gayretkâr Üye

  • Sivil
  • 180 Mesaj sayısı:
Gerçekten Nuh'un Gemisi'ydi


Basın İlan Kurumu'nun gayretleriyle Ramazan eğlencelerinin arasına, yıllarca önce kapatılan "Marmara Kahvesi" de katıldı.


Bu ünlü kahve Bayezıd Meydanı'nın, Soğanağa tarafında kalırdı. Girişteki on beş kadar masaya oyun kâğıdı, tavla, okey takımı verilmezdi; bu bölüm, erbaplarının sohbet etmeleri için ayrılmıştı.
Sözünü ettiğimiz kahvenin cazibesi değişik sebeplerden gelirdi. Bayezıd, üniversite muhiti olduğu için çoğunlukla öğretim üyelerinin bu civarda oturmaları, emekli olanların da alışkanlıklarından dolayı ikamet için bu semti tercih etmeleri, öğrenci yurtlarının bu çevrede toplanmaları, basının merkezi Babıali yakınında bulunduğundan gazetecilerin her fırsatta buraya uğramaları ilk akla gelen unsurlardı. Kahvenin hayatı yıllarca sürdüğü için ünü belli çevrelerde yaygınlaşmıştı. Ankara'dan, İzmir'den, değişik illerden, yurtdışından herhangi bir sebeple İstanbul'a gelen bir bilim insanı, politikacı, gazeteci, romancı, şair Marmara Kahvesi'nde sohbet olduğunu bilir, dostlarını görmek, ülkede ve dünyada neler olup bittiğini anlamak, halkın duygularını yakalamak için oraya uğrardı. Burada sadece vatanın değil, dünyanın nabzı atardı; her gün Le Monde gazetesini okuduğundan "Le Monde" lakabını alan Hasan Bey Avrupa gazetesi okuyan tek kişi değildi. "Figaro" mu , "Süd Deutsche Zeitung" mu okuyana, insan rastlamazdı. Fransız Parlamentosu'ndan emekli bir Cezayirli, Marmara Kahvesi'ne her gün gelebilmek için İstanbul'da yaşar, bu ünlü kahveye "Nuh'un Gemisi" derdi.
Devamlılarının arasında her dünya görüşünden insan vardı; milliyetçiler, Batıcılar, dindarlar, ateistler, demokratlar, komünistler, faşistler aynı masada oturur, birbirlerine hürmette kusur etmeyerek rahatça tartışırlardı. Marksist Abidin Nesimi ile İslamcı Hilmi Oflaz saatlerce dünyanın meselelerini ele alıp konuşurlar, dinleyenler de gerçekten zevk alırlardı. Buradaki dostluklarda fikirlerin aynılığı değil, yaş, seviye önemli rol oynardı. Emekli profesörlerden, yaşlı yazarlardan gençlere doğru inerken birbirinden farklı gruplar oluşurdu. Gençlerin yaşlılara ilgisi fazlaydı; nereli olduklarını, nerede okuduklarını, hangi üniversitede doktora yaptıklarını, neler yazdıklarını bilirlerdi. Onlar ise gençlerin dünyalarına fazla girmezlerdi; ama Marmara Kahvesi'nin havası sadece bu iki grubu değil, memurları, işçileri, hatta meczupları kuşatır, onları bütünleştirirdi. Herkes haddini bilir, büyüklere saygısızlık yapmayı kimse aklının ucundan geçirmezdi. Kimse kimseyi küçümsemezdi; bazen dünya bilim literatürüne girmiş emekli öğretim üyesi veya ünlü bir şair, bir gençle, kahvenin sakini bir meczupla saatlerce sohbet ederdi.
Buraya kimler gelmezdi... Menderes'in Afganistan'da Tıp Fakültesi'ni kurdurduğu Ali Saib Atademir, belki de ülkemizde ilim namusu bakımından öne çıkarılması gereken Mükrimin Halil Yinanç, Emin Ali Çavlı, Orhan Münir Çağıl, Ziya Nur Aksun, Mehmed Genç gibi bilim adamları müdavimlerindendi. Burayı "Eshafil-i şark" olarak nitelendiren büyük şair ve mütefekkir Necip Fazıl da bazı kaynaklara ulaşmak amacıyla uğrardı. Sezai Karakoç, Sedat Umran gibi şairler, Erol Güngör, Nureddin Topçu gibi mütefekkirler ilgi odağı olurlardı. Adları listelere sığmayacak kadar çok sayıda gazeteci, politikacı ve aydın da akşamları masaları doldururlardı. Sahaflar şeyhi olarak ünlenmiş Muzaffer Özak Beyefendi, genellikle yatsı namazından sonra gelirdi. Sohbeti çok tatlıydı; yaptığı esprilerle çevresindekileri kırıp geçirirdi. Bilim, fikir ve sanat erbaplarını dinlemek isteyen gençler için de belki orası fakültelerinden daha çok şey öğrendikleri bir mekândı. Tiryakisi olan işadamları, esnaflar, işçiler de az değildi. Bir de meczupları vardı. Tabii sivil polisleri de unutmamak gerekir. Orada hangi konular ele alınmaz; milletin, hatta insanlığın geleceği hakkında en ince ayrıntısına kadar ne girift planlar yapılmazdı!
Kahvenin müdavimi olmak, adeta bir cemiyete dâhil olmaktı. Resmi dairelerde çalışanlar bakımından hangi fikirden olurlarsa olsunlar, kahvede aynı masada sohbet etmemiş olsalar bile, işi düşenlere yardımda bulunmaları için göz aşinalıkları yeterdi.
Bir Batılı ülkede böyle bir kahvenin yok olmasına kamu kuruluşları razı olmazdı. Bizde yıkılarak çarşı haline getirilmesini kimse umursamadı. Daha sonraları "Marmara" adında kahveler kurulmaya çalışılmışsa da tutmadı. Elbette tutmazdı; Marmara sadece büyük bir kahve değildi; oraya atmosfer kazandıran müşterileriydi; yapılan sohbetlerdi. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nun, Filozof Cemal'in, Hilmi Oflaz'ın yerini kim doldurabilir!.. Marmara Kahvesi kültür hayatımızda bir dönemdi; müdavimlerinin hafızalarında hasretle yaşayacaktır. 30 Temmuz 2012,


"Muhatabını çalan hırsız"

#62
mumin

mumin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 1.159 Mesaj sayısı:
Necip Fazıl ve örtülü ödenek

Son günlerde Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde Necip Fazıl’ın örtülü ödenekten para aldığı gazete ve televizyonlarda polemik konusu yapılmaktadır.

Bu konu Yassıada Mahkemesi’nde de mesele edilmişti. Hatta aldığı miktar sorulduğunda Necip Fazıl, “Hayır” deyip daha fazla aldığını söyleyerek kadirşinaslık örneği göstermişti. Mahkeme Başkanı Salim Başol’un “Hangi hizmete mukabil aldınız?” sorusuna da şöyle cevap vermişti: “Ben örtülü ödenekten methiyeci, kasideci, Eski Roma cenazelerinde sahte ağlayıcılar gibi vicdan kiracısı olarak para almadım. Ve bunların hiçbirisini yapmadım.” dedikten sonra mukaddesatçı, milliyetçi, Anadolucu, ahlakçı bir idealin bu topraklarda yetişmesi için para aldığını söylemişti. Başkan karşı çıkıp; “Üniversite gençliği süt gibi temizdir. Onlar sizi gerici buluyorlar; zaman zaman protesto etmişlerdir.” deyince Üstad’ın cevabı şöyle olmuştu: “Üniversite gençliğinin bana gerici diyen kısmı, sesi fazla duyulan ve önde görünen kısmı. Üniversite gençliğinden on binlerce gencin benim idealime bağlı olduğunu; fakat sesini yükseltemediğini yakinen bilenlerdenim.” Bunun üzerine başkan idealinin ne olduğunu sorunca, Üstad şu çarpıcı cevabı verdi: “Garb’ın bütün müspet bilgilerini Rönesans anlayışı içinde almak ve Şark’ın ruhunu aynen muhafaza etmek, dinin parlaklığını ve saffetini, asaletini, Garb’ın büyük kafasında tekâmül ettirmek ve bu ruha tatbik etmektir.” Bu izahtan sonra herhalde dut yemiş bülbüle dönen Başkan’ın; “Sizden fazla alan gazeteci var mı?” sorusuna jurnalciliği kendisine yakıştıramadığı için şu cevabı verdi: “Onu bilmem; şunu bilirim ki ilk Türk gazetesi olan Takvim-i Vekayi’den bugüne kadar fikre müstenit bir tek gazete mevcut değildir ki, şu veya bu şekilde hükümetten yardım görmesin.”
Mahkeme başkanı veya bu konuyu mesele edinenler zır cahil değillerse fikir, sanat ve bilim insanlarının dünyanın bütün ülkelerinde korunduklarını bilmelidirler. Yüksek seviyede fikir ve sanat eserleri, ilmî zihniyetle yazılmış kitaplar geniş kalabalıkları ilgilendirmezler; ama cemiyetin ufkuna düşen güneş gibidirler; kalabalıklar onların ışığında yol alırlar. Ülkemizin bu hususta özel bir durumu vardı. Harf devrimi yapıldı; zaten az olan okur sayısı adeta sıfırlandı. Hükümetlerin asli görevlerinden birisi milletin kültür seviyesini yükseltmektir. Bunun için tek parti döneminde imkânsızlıktan dolayı ilaç ithal edilemezken gazete çıkarmak için matbaa makineleri getirmek isteyenlere döviz tahsis edilmiştir. Yine bu dönemde Yakup Kadri, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Behçet Kemal gibi sanat ve ilim insanları milletvekili yapılarak adeta koruma altına alınmışlardır.
Büyük sanatkârlar, mütefekkirler, şalgam gibi istendiği zaman yetişmezler. Bunun şuurunda olan cemiyetler bunlardan en fazla nasıl yararlanacaklarını düşünürler. Goethe, ardında 57 eser bıraktı. Ama Goethe maaşlarını altınla ödediği 15 bilim insanıyla beraber çalışıyordu. Yazdıkları, en son dil aliminin onayından geçmeden matbaaya gitmezdi. Goethe sırtını Weimar Devleti’ne dayamasaydı, Alman milletinin kültür seviyesini etkileyen eserlerine imza atamazdı. Onu finanse eden Weimar Devleti’ni mi suçlayalım, yoksa sırtını ona dayayan Goethe’yi mi?
Gazetede yazmak yazar için imkândır; fakat basınımız yakın zamana kadar tek zihniyetin hegemonyasındaydı; kendilerinden saymadıklarına yazdırmazlardı. Necip Fazıl uzun süre bir gazetede çalışamadı. Gazete yazılarından ne geçimini temin, ne de fikrine hizmet edebildi. İnancı onu hizmete zorluyordu. Kültür seviyesi düşük ülkelerde desteksiz bir dergiyi yaşatmak imkânsızdır. Hiç değilse bir dergiyi çıkarabilmek için başını taştan taşa vurdu.
“Bir Adam Yaratmak” piyesini Shakespeare’ın eserleri arasına katıp, yine Shakespeare’ın uzmanına sorulsa, “Hayır, bu onun değildir” diyemez, kanaatimce Sheakspear’ın eserlerinin arasında yıldız gibi parlar; hatta ben farklıyım diye bağırır. O eserinden Üstad kaç kuruş kazanmıştır? Weimar Kralı gibi bir adam çıkıp Üstad’ı destekleseydi, o da dehasını kitaplarına verseydi ne olurdu? İnanıyorum ki yalnız bizim değil, bütün Şark’ın kaderi değişirdi. Her gün para derdiyle boğuşan biri ne yazabilirdi? Ölümüne kadar kirada oturması milletçe ayıbımız değil de nedir? Bu vesile ile milletimizin mazlum evladı Menderes’i de rahmetle anıyorum.

Elinde alâmet,
İzinde selâmet,
Tek isim... Muhammed...
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm...


#63
ebkem

ebkem

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 234 Mesaj sayısı:
Nice yıllara

Sezai Karakoç ağabeyimiz yeni bir yaşına girince, sevenleri onu anmanın, anlatmanın ihtiyacını duydular.

 

Yakınlarından kimisi şairliğinden, kimisi mütefekkirliğinden, kimisi de yüksek ahlaklılığından söz etmişler. Gerçekten çok yönlü bir sanatkar ve düşünürdür. Günümüzdeki kültür hayatımızdan gelecek yüzyıllara kalacak birkaç isimden birisidir.

    Beni en çok şu vasfı etkilemiştir; Sezai Karakoç denince akla ilk gelen şairliğidir; bunun anlamı duygusal bir insan olmasıdır. Fakat medeniyetle ilgili analizleri, devlet hakkındaki düşünceleri sırf mantığa dayalı hususlardır. Duygusallıkla mantıklı olmayı bir arada bulundurması çok ender rastlanılan bir özelliktir. Karakoç’un gençlik yıllarında ülkemizde öyle bir Batı rüzgârı estiriliyordu ki, o medeniyete eleştirel biçimde bakabilmek hem bir seviye hem de kendine güven meselesiydi; çünkü Batı’dan şüphe etmek cinnetle eşdeğerdi. Kültürün din, tarih, coğrafya ile derin bağlantısı olduğunu, hiçbir kültürün yozlaştırılmadan transfer edilemeyeceğini görebilmiştir. Kültürümüzü savunurken gözlerimizi dışarıya kapamalıyız da dememiştir, belki onun kadar Batı’yı takip eden bir Batıcı da yoktur. Fakat o bir mütefekkir olarak şu gerçeği kavramıştır; biz kültürümüzü canlı tutabilirsek, temas ettiğimiz kültürler de kendisine lazım olanı teşhis edip alır, yerli yerine oturtur.

    Son yüzyıllarda yaşadığımız dramların önüne geçmek için resmi ideolojimiz Batı’nın büyüklüğünü zihnimize çakmak isterken milletçe bizi aşağılık kompleksine sürüklemiştir. Batı’ya güç veren yaşantı biçimi mi, ilmin tekniğe yansıması mı, yeraltı zenginlikleri mi olduğu bilinmeden aydınlarımız, sanatkarlarımız, bilim adamlarımız içinde benliğimizi bulduğumuz medeniyet dünyamızdan bizleri koparmak için ellerinden ne geliyorsa yaptılar ve yapıyorlar. Bunların putlaştırdığı Batı, teknik, zenginlik bakımından bizim kültür ve medeniyetimize göre ileri bir görünüş veriyor. Tabii bütün bu zümreler, güçlü bulunduğumuz dönemlerde de Müslüman olduğumuzu unutup geri kalışımızda gerçek sebep olarak dinimizi işaret ediyorlar. Bu teşhis ve tespitin yanlışlığını ispat etmek için dün Mehmet Akif, Necip Fazıl nasıl çırpınmışlarsa, günümüzde de Sezai Karakoç öyle çırpınıyor. Bu uğurda makaleler, şiirler, kitaplar yazıyor. Siyaset dünyasında fikirlerinin temsil edilmesi için parti kurmak dahil bütün güçlüklere göğüs geriyor.

    Bu arada bir hususu belirtmek isterim; televizyon ekranlarında, yazılı basında Sezai Karakoç’un Mehmet Akif’le, Necip Fazıl’la mukayese edildiğine şahit oluyoruz. Üçü de Allah, millet yoluna baş koymuşlardır; fakat meselelere yaklaşmaları, olayları ele almaları, dünya siyasetini algılamaları, hatta çare olarak ürettikleri çok farklıdır. Tabii aynı zamanda sanat anlayışları, karakterleri, mizaçları, üslupları birbirlerinden ayrıdır. Bunun için milletimizin bu üç değerli evladını birbirleriyle mukayese ederek değil, ayrı ayrı ele alarak anlamaya çalışmalıyız.

    Ülkemizde amme hukukunu meslek edinmiş bunca öğretim üyesi bulunmaktadır. Bunların hiçbiri gelecekteki devletin muhtaç olduğu şartları onun gibi görebilmiş değildir. Sezai Karakoç, teknolojinin bugünkü gelişimi karşısında devletlerin çoğunun Ortaçağ’daki derebeyliklerin durumuna düştüğünü kavramakta, bir bütün oluşturmadıkları takdirde silinip gideceklerinin altını çizmektedir. Yakın gelecekte devlet olabilmenin şartlarını şöyle belirlemektedir; asgari on milyon kilometrekare toprak, iki yüz elli milyon nüfus, ileri teknolojiye kavuşmuş bir sanayi ve bunlara denk bir kültüre sahip olmak. Bunu yerine getiremeyenlerin uğrayacakları felaketleri de haber veriyor; “Tarihin kanunları acımasızdır, gerekli önlemi almayan topluluklar, en amansız felaketlerin kayalarına çarpıp tuzla buz olurlar.” Sadece bu tespit bile Sezai Karakoç’un nasıl bir idrake sahip olduğunu bizlere göstermektedir.

    Bütün zirveler gibi elbette yalnızdır; yalnızlıkların en fecisi kalabalıkların içinde olanıdır. Onun söylediğini anlayan kulak az çıkar; ona söyleneni sığ bulur. Bazıları onu konuşmamakla eleştiriyor; yeri geldi mi elbette konuşuyor; fakat gelişigüzel konuşmuyor. Kimi zaman sükut en büyük çığlıktır.

    Gören onu sıradan bir insan zanneder; biraz yakından tanıyan iyi bir Müslüman olduğunu sezer; yaşantısıyla bütün mazlumların acısını çektiğini anlar; biraz daha yakından tanıyan, tavizsiz bir Müslüman olarak insanlığın dervişi olduğunu idrak eder. Bugün için o, Diriliş kafilesinin en öndeki bayraktarıdır, emr-i Hak vaki olunca, zaman ondan bir şey alıp götüremeyecek; sadece insanlığın ne büyük bir değer yitirdiğini gösterecektir.

 

http://www.zaman.com.tr/mehmet-niyazi/nice-yillara_2086279.html

 


"Mösyö Seguin'in keçisi ve şuuru burkulan aydın"

#64
mumin

mumin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 1.159 Mesaj sayısı:

Teşkilat Refik, rahmete erdi

 

Marmara Kıraathanesi’ne ilk gençlik yıllarımızda gitmeye başladık.

 

 

Orada Ziya Nur Aksun, Erol Güngör, Nuri Karahöyüklü, Saip Atademir, Mükremin Halil Yinanç gibi değerli büyüklerimizle birlikte Refik Demir ağabeyimizi de tanıdık. 27 Mayıs darbesinden sonra herkesin yüzü asıktı; milletin sevgilisi olan Adnan Menderes bir darbeye kurban gitmişti. Milletin geleceği, Demokrat Partililerin durumu kamuoyunda ciddi bir endişe kaynağı idi. Refik Demir daha çok Ziya Nur Aksun, Erol Güngör ağabeylerin masasına otururdu. Refik ağabey Yalova’nın Güney köyünden idi; o köyden de Milli Birlik Komitesi’nden üyeler, subaylar vardı. Onlardan haber getireceği için Refik ağabeyin masasına otururduk. Bazı münasebetsiz adamlar Refik ağabeyin masasına oturunca Refik ağabey, karşısındakini ona gösterip; “Bu teşkilattandır” diyerek adamı uyarır; o da biraz oturduktan sonra kaçar giderdi. Böylece daha rahat bir konuşma ortamı doğardı. Adam kaçırmaları bu şekilde devam ettikçe Refik ağabeyin ismi de “Teşkilat Refik” olarak kaldı.

Aslen Dağıstan kökenli bir aileye mensuptu. 1925 yılında Yalova’nın Güney köyünde dünyaya geldi. Aslında o köyün asıl adı Reşadiye idi; herhalde Sultan Reşat’ı çağrıştırdığı için Cumhuriyet döneminde adını değiştirip Güney köyü yapmışlar. Emekli General Mehdi Sungur ağabeyimiz, kardeşi Abidin Sungur Bey gibi pek çok muhterem insan o köyden çıkmıştır. Refik ağabey, Devlet Hava Meydanları Meteoroloji Müdürlüğü’nden emekli oldu. Eski Türkçeyi ve Fransızcayı çok iyi bilirdi; dünyası kitaplardı. Onu arayan, Sahaflar’da, Cağaloğlu’ndaki kitapçılarda bulurdu. Emekli olmakla hayattan elini eteğini çekmemişti.

Rahmetli Muzaffer Ozak Hocamız da Marmara Kahvesi’nin müdavimlerindendi. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’yla yakın tanışıklığı vardı. Bir akşam hoca, Ayşe Osmanoğlu Hanımefendi’nin bir hatırasını nakletmişti: “Türkiye’ye dönen Osmanoğlu’nun kızlarına bir mühendis sahip çıkarak kendilerine bir dairesini tahsis etmiş ve her ay da düzenli olarak maddî yardımda bulunuyormuş. Bir sabah erken saatlerde kapıları çalınmış, Ayşe Hanım kapıyı açınca şık giyimli bir adamla karşılaşmış. Adam; “İnşallah rahatsız etmemişimdir, size ve annenize hoş geldiniz demek için ziyaret ettim.” demiş. Ayşe Hanım içeriye buyur etmiş, karşılıklı hal hatır ederlerken kapıcı günün gazetelerini getirmiş. Gazeteyi alan Ayşe Hanım “Menderes İstanbul’da” manşetini görünce  karşısındakinin Adnan Menderes olduğuna iyice kanaat getirmiş ve “Beyefendi, niçin geleceğinizi önceden haber vermediniz, sizi elimizdeki bütün imkanlarla ağırlamak isterdik.” demiş. Menderes de “Valide Hanım, bizler politikacıyız; sevenimiz kadar sevmeyenimiz de var. Haberli gelseydik buraya gazeteciler doluşur, muhtemeldir ki nahoş hadiseler cereyan edebilirdi.” cevabını vermiş. Epeyce sohbet ettikten sonra kalkarken Menderes bir ihtiyaçları olup olmadığını sormuş, Ayşe Hanım da kendilerine bir mühendisin sahip çıktığını, ihtiyaçlarının bulunmadığını söyleyerek teşekkür etmiş. 27 Mayıs darbesinden hemen sonra Menderes’in mallarına el konulunca, mühendis, Berin Hanım’a gelip ya kirayı ödemelerini ya da evi boşalttıracağını söylemiş. Evin kirasını ve maddî desteği sağlayan aslında Menderes imiş. Berin Hanım parmağındaki yüzüğü çıkarıp oğlu Mutlu’ya vermiş ve kuyumcuya gidip bozdurmasını istemiş. Böylece Ayşe Osmanoğlu’nun geçimi Berin Hanım’ın üzerinde kalmış. Rivayet edilir ki Menderes’in geçirdiği uçak kazasından sonra Berin Hanım kendisine uçak düşerken aklından neler geçtiğini sormuş, Menderes de cevaben Berin Hanım’ın Ayşe Osmanoğlu’nun kirasını ödeyip ona yardımcı olmaya devam edip etmeyeceğini düşündüğünü söylemiş. Bu dramatik sohbetin ardından Teşkilat Refik’in gözleri doldu; “Yassıada mahkemesinde şu husus açıklandı; on yıl boyunca başbakanlık yapan Menderes bir tek kez dahi maaşını almamış, maaş için gelen çeki imzalayarak Hazine’nin  tahsil etmesi için geri göndermiştir.” dedi ve gözyaşlarını silerek masadan kalktı. Onun bu hali masada bulunan herkesi derin bir hüzne boğmuştu.

Esprisi son derece boldu; adalete aykırı bir iş gördü mü, “Avukat değil hakim tutmak lazım.” derdi. Her şeyini bu millet, ümmet için paylaşırdı. Gazetede Türkiye’nin 2000 yılında nüfusunun 60 milyon olacağına dair bir haber görmüştü. O günlerde nüfusumuz 30 milyon civarındaydı. O andaki heyecanı görülmeye değerdi. Teşkilat Refik kendine dair hiçbir şeyi dert edinmediği gibi heyecanı da tasası da milletine dairdi. Yattığın yer nur, mekânın cennet olsun benim güzel ağabeyim.


Elinde alâmet,
İzinde selâmet,
Tek isim... Muhammed...
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm...


#65
mumin

mumin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 1.159 Mesaj sayısı:
Henüz öğrenmiş bulunmaktayım. Mehmed Niyazi ağabey ahirete irtihal etmiş. Cenazeleri bugün öğle namazini muteakip Marmara İlahiyat camiinden Karacaahmet'e uğurlanacaktır.

Bir çınar daha göçtü. Tarifsiz, derin bir sızı duyuyorum. İşledi. Fikirleri, duruşu, dava adamlığı ile bize öncülük edenlerdendi. Üstad'a yoldaşlığını zaten dikkatli bir NFK takipçisi muhakkak bilir. Çok elim bir kayıp..

Kendisiyle calismalarini ilerleyen yaşına rağmen sürdürdüğü bir mekânda sıklıkla karşılaşırdık. Ona bir merhaba demeyi, uzaktan olsa bile imâ selam vermeyi es geçmezdim. Hep Üstad ile paylaştıkları ve sonrasında uğrunda nasıl adres adres dolanıp anlattığı anektodlari, yazdığı yazıları ve hisli tarihî nitelikli romanları aklima gelir teveccühümü olabildiğince artırmak isterdim. Bir zaman sonra görünmemeye başladı. Hasta diye işitmiştim. Şimdi de cenazesi..

Allah rahmetiyle muamele etsin. Biz iyi bir müslüman olduğuna şahidiz.

Elinde alâmet,
İzinde selâmet,
Tek isim... Muhammed...
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm...




Cevap Ekle