İçeriğe git

Foto

Nefsini Bilen Rabbini Bilmez Mi?

ibn Arabi k.s Esad Erbili Vahdet-i Vücud Varlık Yokluk Nefs

Konuda 1 cevap var

#1
Kalemdar

Kalemdar

    Co Admin

  • General
  • 1.055 Mesaj sayısı:
Nefsini bilen Rabbini bilmez mi?

Vahdet-i Vücud anlayışı hem kelâmcılar hem de sufiler tarafından ele alınan başlıca konulardan biridir. Özellikle tasavvuf geleneğinin “tevhid” anlayışını merkeze alan yaklaşımı pek çok şiir ve metinde sarih bir şekilde ifade edilmiştir. Başta Yunus Emre olmak üzere tüm büyük sûfilerin, gördüğümüz tüm mevcudatın Yüce Yaradanın bir cüz’ü olduğuna dair sözleri kimi zaman kelamcıların hücumuna uğrasa da her dönemde tasavvuf yoluna baş koyanların temel anlayışı olagelmiştir. Nitekim Yunus’un neredeyse sekiz yüz yıl önce söyledikleri bugün de halen kitleler tarafından okunmaktadır;

Mana bahrine daldık vücud sırrını bulduk
İki cihan serteser cümle vücutta bulduk


Yunus’un sözleri Hak cümle dediği saddak
Ne gördüysen kamu Hak cümle vücutta bulduk

Hakikat şu ki Yunus ve Yunus gibi diğer pek çok sufi varlık âlemine “vahdet” gözüyle bakarlar. Buna göre eşyanın gerçeği ve cevheri “tek”tir, Allah’tır. Fakat görünümü çeşitlidir. Yaratılmış olan her şey, mutlak zatın sıfatlarıdır. İnsanın kendine ait vücudu(varlığı) yoktur. Vücut Allah’ındır. Benliğini terk eden kişi vücudun kendisine ait olmadığını bilecek ve görecektir. Tıpkı Yunus gibi Niyazi Mısri Hazretleri de âlemin anlamını aynı pencereden görür ve değerlendirir. “Bil ki tevhidin kemali, dışıyla birincinin ehlinden, içiyle sonuncunun ehlinden görünmektir” diyen Mısri’ye göre eşya yaratılmış bulunduğu gayeye kavuşmak ister. Çünkü O’ndan bir parçadır. Nasıl ki parçalar bütüne kavuşmak talep eder, nehirler denize kavuşmak isterse, her şey de böyle küllüne(bütününe) kavuşmak, onda fani olmak ister. Çünkü erbabı indinde vahdet(teklik) ve kesret(çokluk) hiçbir zaman birbirine zıt değildir. Asıl kemal, vahdet ve kesreti cemetmektir. Zira bu, Makam-ı Mahmud’dur. İbn Arabî ve Vahdet-i Vücud. Rivayet olunur ki büyük sufî İbn Arabî duaya şöyle başlamayı alışkanlık haline getirmişti; “ Ey Rabbim, beni senin sonsuz Vahdet Deryana daldır!“ Varlık olarak Allah’ın birlenmesi ya da teknik tâbiri ile vahdet-i vücud, daha çok İbn Arabî(ö. 638/1240) ve ekolü bağlamında İslam düşünce tarihinin bir konusu haline gelmiştir. Zaman zaman tasavvufta uç noktalardan biri olarak algılanan sözleri O’nu bir Hallac mesabesine getirmediyse de avamın fevkindeki sözleri, geçen zaman içinde şerhe muhtaç durumlar arz etmiştir. Yunus’un da Mısri’nin de Mevlana’nın da sözleri arasında yer bulan Hallac, manevi seyrini tamamlamış veya belirli bir seviyeye getirmiş sufîler arasında en büyük mutasavvıflardan biri olarak addedilir. Fakat gelin görün ki bu durumu çağların ötesine anlatmanın zorluğu kendinden sonrakilere ağır bir miras olarak bırakılmıştır.

Gönderilen resim

Bu mirasın bir gereği olarak İbn Arabî’nin Tevhid anlayışını ortaya koyan, tercüme ve şerhi Esad Erbilli Hazretlerine ait “Nefsini Bilen Rabbini Bilir” isimli eser geçtiğimiz ay raflardaki yerini aldı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bünyesinde çalışmalarını yürüten Ercan ALKAN’ın yayına hazırladığı bu eser sufîler arasında İbn Arabî ile özdeşleşen Vahdet-i Vücud anlayışının ortaya konulması bakımından büyük bir boşluğu doldurmuştur. İbn Arabî’ye yaslanması sebebiyle sufîlerin vahdet-i vücud’la ilgili tüm şerhleri İbn Arabî’ye mâletmesini bir sorun olarak görmek yerine meselenin özüne inmeyi yeğleyen eser hem başlıklar halinde konuya eğilmesi hem de metnin daha iyi anlaşılması için hazırlanan sözlüğüyle okuyucuya büyük bir kolaylık sağlamış. Esad Erbilli Hazretleri mukaddime bölümünde eserle ilgili şunları dile getirmektedir; “Doğum yeri Endülüs olan, marifetin parlayan güneşi, velayetin nûranî ufku Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi Hazretlerinin gevher saçan eserlerinden “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisinin anlamı hakkındaki risalesinde vahdet-i vücuda dair görmüş olduğum ikna edici delilleri Türkçeye tercüme etme işine giriştim ve Arapçaya aşina olmayan ihvanım için de neşretme cesaretini gösterdim” Gerçek varlığın yalnız Cenab-ı Hakk’a ait olduğu(La mevcude illallah) ilkesi eserin ana temasıdır. Nefs bilgisi bir bilinçlilik, bir ayıklık (sahv) halini yani fenanın mukabili ya da daha doğru bir ifade biçimi ile fenânın bir sonraki ve bir üst aşaması addedilen bekâyı gerekli kılar. “Allah vardı ve O’nun dışında hiçbir şey yoktu” metafizik gerçekliğinin izahı eserin bütününe yayılan ve sıkça vurgulanan bir diğer konudur. Nefs bilgisi söz konusu olunca tabii ki seyr ü sülûk ile irtibatlı bulunan nefs mertebeleri ve letaif-i seb’a meselesi, bununla bağlantılı olarak da mürşidin gerekliliği hususu üzerinde durulur. Eser, tasavvufun varlık ve marifet ile bağlantılı pek çok temel/aslî meselesine kısaca da olsa değinmektedir. Öyle ki William Chittick’e göre Tevhid Risalesi, varlığın mahiyetine ilişkin –Hallac’ın sıkça tekrar edilen ene’l-Hak ifadesinde olduğu gibi- mükemmel bir izah sağlama girişimidir.

Nefsini Bilen Rabbini Bilir”

Hz.Peygamber(s.a.v) “Nefsini bilen muhakkak Rabbini bilir” buyurmuştur. Yani bir insan kendisinin hakikatte madum olduğunu ve varlığının da kendisine ödünç olarak verildiğini idrak ederse Cenab-ı Haktan başka bir mevcud ve gerçek bir malik olmadığını da idrak etmiş olur. Gözle görülen ya da görülmeyen varlıkların tamamı bir takım aletler kabilinden olup, gerçek varlık zat-ı uluhiyete mahsus olunca nebî olsun, resûl olsun, risâlet olsun hakikatte kendisinden başka bir şey var olamaz. O halde diyebiliriz ki, muhakkik sufilere göre Cenab-ı Hak hükümlerini tebliğ etmek üzere kendi nefsini, nefsinden nefsiyle kendi nefsine sebepsiz ve vasıtasız olarak göndermiştir. Dolayısıyla Cebrail de O’dur, vahiy de O’dur, resul de O’dur. Bunu ispat için “Sen atmadın attığında, ancak Allah attı”(Enfal 8/17) ayeti celilesi hakikate nail olanların elinde sağlam bir delildir. Konuyla ilgili diğer bir bahis ise “O evveldir, ahirdir, zahirdir ve bâtındır”(Hadid 57/3) ayetinde geçmektedir. Esad Erbilli Hazretleri eserde bu ayeti şu şekilde açıklamaktadır; “ Hak Teala Hazretleri evveldir, ezelidir; ahirdir, ebedidir, sona ermekten münezzehtir. Zahirdir, görünen alemin tamamı O’nun kudretinin bir eseridir. Bâtındır, uluhiyet sırları kainatın her bir zerresine gizlenmiştir ve O gizlenmiş olan her şeye vakıftır. Daha önce ve halihazırda mevcudatın tamamı Hak Teala’nın varlık nurlarından akseden bir takım zerreler ve mazharlardır. Gerçekte Hak Teala’dan başka bağımsız bir varlık yoktur: La mevcude illa hû. Bununla beraber Hak Teala kendi zatına mahsus olan azamet ve uluhiyet sıfatlarını kendisinin dışında başka bir varlığa vermediğinden dolayı kullar kendilerine verilen varlık nimetine şükredip kanaat etmeli, şeytanın vesveselerine uyarak ayaklarının kaymalarına sebep olacak ve kulluk vazifesini ihlal ettirecek hulul ve ittihad gibi bir takım sapık düşüncelerle meşgul olmamalıdırlar” Hakk’ı bilmek için fenaya muhtaç olduğun zannına kapılma. Zira fenaya ihtiyaç duyan kimse kendini var görmektedir. Bu da Hakk’tan başkasının O’na galip gelmesi ve O’nu rûyete engel olması demektir. Nefs’ten kasıt ise insanın vücudu ve hakikatidir. Nefsi öldürmek değil, nefsinin hakikatini bilmektir aslolan. Marifet budur. Bu ve bunun gibi meselelerin okuyucunun zihninde açıklığa kavuşması için eser boyunca tevhid ilkesinin temel felsefesi çerçevesinde, ayeti kerimeler ve hadisi şerifler ile desteklenerek etkili ve ikna edici bir üslup kullanılmış. Hem sade ve anlaşılır olması hem de akla yatkın delilleri bakımından bu eserin çoğu Müslümanın zihninde belirsizliğini koruyan sorulara cevaplar taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Nefsini Bilen Rabbini Bilir/İbn Arabî
Tercüme ve Şerh: M.Esad Erbilî
Yayına Hazırlayan: Ercan Alkan
Hayy Kitap/ İstanbul-2011

Yunus Emre Altuntaş
K
Hâlık-ı arzu semâya eyleriz hamdü senâ,
Ahmed-i Muhtâr'ı kıldı âleme nûr-ı hüda.

#2
trradomir

trradomir

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 944 Mesaj sayısı:
Esad Erbili hz. etiketini görünce geleyim bir dedim, kendisi eserin şarihi imiş. Onunla ilgili Rıza Nur'un Fransa'da iken aldığı notlar Hayat ve Hatıratım adlı eserde aşağıdaki şekilde görünüyor, ekleyeyim, dursun şuralarda. Yalnız Efendi hakkında menfi birşeyler yazan birisi vardı, kimdi kimdi diye düşünüyorum, bir türlü hatırlayamıyorum. Kazım Karabekir Hayatım kitabında mı bunu yapıyordu acaba? Kafama fena takıldı şimdi. Her neyse.
Son dönemde bir Menemen'i yakma muhabbetidir gidiyor, hele de bunu matah bi şeymiş gibi gösterenler kendi çapında Müslüman takılanlar olunca kızmadan edemiyorum. Menemen zulmünün aziz kurbanlarından sadece biri Erbili hocadır ve tarihe karşı borcumuz öncelikle haklıyı, haksızı teşhis edebilmektir. Bu Besmele safhasını geçemeden hiçbir şey beklemeyelim..

11 Şubat:
Bugün gelen Milliyette Divan-ı Harpte Menemende birinci kısmın muhakemesinin bittiği, Mustafa Kemal'in izmir'de olduğu, Divan-ı Harp reisi Mustafa Paşanın izmir'de gidip Gaziye arz-ı ta'zimat ettiği yazılı. Anlaşıldı: Mustafa Kemal kararın arifesinde Divan-ı harp reisini yanına çağırdı. Şunları ve şu kadar insanı as diye emir verdi. Şüphesiz böyledir. Reis de bunu icra ederek cani olacak. İsyanı yapan dört kişinin Halveti Dervişi olması dolayısiyle her yerde birçok derviş ve şeyhleri ve bunların başı olan Şeyh Esad'ı tevkif ettiler, adamlar hiçbir günahsız kellelerini verecekler. Nitekim Şeyh Esad, Hoca İbrahim ve emsali fiili cinayeti ve hükümet aleyhine kıyamı teşvik etmemişlerdir. Muhakemeyi okudum. Buna dair hiç bir delil yoktur. Sade isyan fiilini yapanlar nakşibendidir. Şeyh Esad ve emsali bigünahtır. Eğer bunlar mahkûm edilirse bir hükümet memuru birini öldürünce veya bir şey çalınca bu hükümete mensuptur, bunun başı da reisicumhur, başvekil ve hattâ vekillerdir diye onları mahkûm etmeye benzer. Böyle karagöz ve canice muhakeme olamaz. Ama herif ne yapsın. Yeni bir terör daha yapacak.
Bugünkü Matin, şeyh Esad'a İdam hükmü tefhim ederken fücceten öldüğünü yazıyor. Zavallı doksanlık bir ihtiyarmış. Demek ona idam vermişler. Bu divanı harbin azaları katildir. Birgün muhakemeleri lâzımdır. Demek diğer şeyhlere de idam vermişler.


Atsineği...



Cevap Ekle