Jump to content
NFK-Fan

Sezai Karakoç

Recommended Posts

[b]KÜÇÜK NA'T

Göz seni görmeli, ağız seni söylemeli
Hafıza seni anmak ödevinde mi
Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli
Sen eskimoların ısınması sevgililer mahşeri

Aklım yeni bir akıldır çiçeklerden
Mantığım mantığın üstünde yeni
İçimde Nuh'un en yeni tufanı
Dünyaya ayak basıyorum yeniden

Göz seni görmeli ağız seni söylemeli
Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli

Yüzlerce yıl geçiyor belki bir bulut geçiyor
Ben yeni doğmuş bir çocuk gibi
Herkesin konuştuğu dilden mahrum
Ama yepyeni bir dil konuşmanın sevinci

Bütün deniz kıyılarında seni anmalı
Sen buzulların erimesi eskimoların ısınması [/b]

Share this post


Link to post
Share on other sites
hiç bir şiir,yüreğinin sürgünlüğünü bu kadar güzel anlatamaz.birde O sürgünlük [b]EN SEVGİLİ[/b]ye ise....

Share this post


Link to post
Share on other sites
[i][color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]-Leyla Köşe'sinden- [/b][/size][/font][/color][/i]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Ruh hürdür vücut esir [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Ruh baldır beden zehir [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Ruh hürdür Tanrı aşkıyla [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Baglı degil yer ve zaman kaydıyla [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Farketmez gelse gelmese Kays (Mecnun) Ona [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Gitse gitmese Ona Leyla [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Tanrı katında buluşmuşlardır [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Hakikat yurduna kavuşmuşlardır.[/b][/size][/font][/color]

Share this post


Link to post
Share on other sites
her çocuğun bir yazar,şair veya düşünür olduğu bu şiirde, 6.çocuk üstad,7.çocuk ise sezai karakoç olduğu düşünülüyor..



Masal

doğuda bir baba vardı
batı gelmeden önce
onun oğullari batıya vardı

birinci oğul batı kapılarında
büyük törenlerle karşılandı
sonra onuruna büyük şölen verdiler
söylevler söylediler babanın onuruna
gece olup kuştüyü yastıklar arasında
oğul masmavi şafağin rüyasında
bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
öcünü alsın diye kardeşini yolladı

ikinci oğul batı ülkesinde
gezerken bir ırmak kıyısında
bir kıza rastladı dağların tazeliginde
bal arılarının taşıdığı tozlardan
ayna hamurundan ay yankısından
samanyolu aydınlığından inci korkusundan
gül tütününden doğmuş sanki
anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
saçlarını güneş destelemiş
yıllarca peşinden koştu onun
kavuşamadı ama ona
batı bir uçurum gibi girdi aralarına
sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
alıp götürdü onu
ve ikinci oğulu
sivri uçurumların ucunda
buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
baba yağmurlardan anladı bunu
yağmur suları aci ve buruktu
işin künhüne varsın diye
yolladı üçüncü oğlunu

üçüncü oğul batıda
çok aç kaldı ezildi yıkıldı
ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
fakat batinin büyüsü ağır bastı
iş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
sonra büsbütün unuttu onları
şef oldu buyruğunda birçok kişi
kravat bağlamasını öğrendi geceleri
gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
patron oldu ama hala uşaktı
ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
ondan hesap sordu o da
sırf utançtan babasına
bir çek gönderdi onunla
baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
bu yüklü çeki
iyice yaşlanmıştı ama
vazgeçmedi koyduğundan kafasına
dördüncü oğlunu gönderdi batıya

dördüncü oğul okudu bilgin oldu
kendi oymak ve ülkesini
kendi görenek ve ülküsünü
günü geçmiş bir uygarlığa yordu
kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
batı bilginleri bunu kutladı
o da silindi gitti binlercesi gibi
baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

beşinci oğul bir şairdi
babanın git demesine gerek kalmadan
geldi ve batının ruhunu sezdi
büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
topladı tomarlarını geri dönmek istedi
çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
kum gibi eridi gitti yollarda

sıra altıncı oğulda
o da daha batı kapılarında görünür görünmez
alıştırdılar tatlı zehirli sulara
içkiler içti
kaldırım taşlarını saymaya kalktı
ev sokak ayırmadi
geceyi gündüzle karıştırdı
kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

baba ölmüştü acısından bu ara
yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
bir de o talihini denemek istedi
bir şafak vakti batıya erdi
en büyük batı kentinin en büyük meydanında
durdu ve tanrıya yakardı önce
kendisini değistiremesinler diye
sonra ansızın ona bir ilham geldi
ve başladı oymaya olduğu yeri
başına toplandı ve baktılar batılılar
o aldırmadı bakışlara
kazdı durmadan kazdı
sonra yarı beline kadar girdi çukura
kalabalık büyümüş çok büyümüştü
o zaman dönüp konuştu :
batılılar !
bilmeden
altı oğlunu yuttuğunuz
bir babanın yedinci oğluyum ben
gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
babam öldü acılarından kardeşlerimin
ruhunu üzmek istemem babamın
gömün beni değiştirmeden
doğulu olarak ölmek istiyorum ben
sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
karşınızdakini değistirmek
beni öldürseniz de çıkmam buradan
kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
fakat değişmeyecek ruhum
onu kandırmak için boşuna dil döktüler
açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
o gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
o nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
en onulmaz yarası olanlar
ta kalblerinden vurulmuş olanlar
yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar...

Share this post


Link to post
Share on other sites
[color="#000000"][b][font="Arial"]Doğum[/font][/b](Leyla'nin doğumu için Mecnun'un sonradan söylediği)

I.

Çiğ düştü göklerden
Ve bir bahar günü doğdun sen

Güvercinler geçti menekşelerden
Ve bir bahar günü doğdun sen

Kendi kendine ayna olan nergislerden
Leylakların gün doğuşu ürperişinden
Zambakların kıyı kıyı bakışından
Geldin sen
Ve rüzgarlar karları süpürdüğünde
Ve insanı çıldırtan kuş sesleri işitildiğinde
Birdenbire aydınlandı annenin yüzü
Ve bir bahar günü doğdun sen

İlkin horozların gözüne göründün
Dünyaya haber verdiler ötelerden
Baban yeni dönmüştü eve ıraklardan
Birden aydınlandı annenin yüzü
Ve bir bahar günü doğdun sen

Marta bakan biliyordu geleceğini
Nisana bakan görüyordu alaca renklerini
Kızıl ve yeşil seherini
Mayısa bakan buldu seni
Ve bir bahar günü doğdun sen

Sana Leyla dedim Suna dedim şiirlerde şarkılarda
Gerçek adın bir fısıltı gibi kaldı ağızlarda dudaklarda
Çatlar yüreğim bir nar gibi o sırrı anar da
Avunurum doğumundan gelen muştulu armağanlarla
Melekler gökten geldi armağanlarla
Ve bir bahar günü doğdun sen

Bir bahar günü doğdun sen
Baharın ta kendisi oldun sen
Şimdi her baharda doğan çocuklarla
Sen en aşılmaz boya tenlerinde saçlarında
Sen görünür görünmez ufuklarda
Karlar erir erir kaçar kaçar da
Gökler yağmur biçiminde güler ağlar ağlar da
Güneş öğünerek yansır yansır da sularda
Gelirsin her baharda
Bir diriliş gibi ölü dünyaya
Ölüler gölgenden ateş ala ala
Ekilip biçilip yankı yapa yapa
Yaz sıcaklığından arta arta
Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına
Ki bir bahar günü doğdun sen

Güller dönüştüler yatak çarşaflarına
Leylaklar yaklaştılar korka korka
Nergisler benliğimizin ortasından baka
Gelip fon oldular insanın
Bir kere daha
Sende yeniden yaratılışına
Bir bahar hali yaratışına

Bir bahar günü doğdun sen
Baharın ta kendisi oldun sen


II.

Sonbahar benim ölümüm kırmızı kırmızı yanışım karaağaçlarda
Senin ak doğumunu daha çok ortaya koymak için
Toplayıp gelişim güzü bütün sarılarımla loşluklarımla
Çürüyen solan evrenin karşı koyuşu
Senin baharda doğusunun anısına

Ah o ne sıtmadır güneşteki sıtma baharda
Her an senin doğumun yaşamaktan gelen
Ve güzün güneşte bir kuruyuş bir dağılma
Benim ölümümden gelen haykırış ve ağlayışlarla
Bir ömür boyu oldum salt ölüm kemiği
Parlamak için senin doğumundan gelen fosforlarla
Eve girmekte geç kalan çocuklar görecektir geceleri
Aşk baharının sessiz direnişini
yanıp duran ışıklarda

Yaz güneşi biriktirdi biriktirdi
Sonbahar yapraklarda delirdi
Kış derin çizgileriyle devrildi
Bahar gül tanklarıyla çiçek çağlayanlarıyla belirdi
Ve bir bahar günü doğdun sen[/color]

Share this post


Link to post
Share on other sites
.ADAK IŞIĞI



Sıcak yaz göklerinde

Önde uzanan ovada

Birden bir ışık sağdan

Bir ışık soldan çıkar

Ve bunlar

Şimşek hızıyla birbirlerine ulaşırlar

Bunu halk adak için uğur sayar

Derler: Leyla ile Mecnun buluştular

Bu göz açıp kapama anında

Ne varsa dile muradında

Mutlak yerine gelir arzun

Yerde kavuşmayanlar gökte kavuşurlar

Ve bir uğurlu anda

Kavuşmak isteyenleri kavuştururlar

Share this post


Link to post
Share on other sites
[quote name='NFK-Fan' post='42' date='Jul 19 2005, 07:19 AM']SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE - IV

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim
Ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim
Affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim

Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime ah
Uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen
Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım
Salome'nin belkis'in
Boşunaydı saklamaya çalışmam; öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumusağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep kanlıca'da emirgan'da
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Ey çağdaş kudüs (meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan mısır (züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Dağların yıkılışını gördüm bir venüs bardağında
köle gibi satıldım pazarlar pazarında
günesin sarardığını gördüm konstantin duvarında
senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
verilmemiş hesapların korkusuyla
sana geldim
ayaklarına kapanmaya geldim
af dilemeye geldim
affa layık olmasam da
sevgili
en sevgili
ey sevgili
uzatma dünya sürgünümü benim

ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
yoktan da vardan da ötede bir var vardır
hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardir
sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
senden ümit kesmem kalbinde merhamet adli bir çınar vardır
sevgili
en sevgili
ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
SEZAİ KARAKOÇ[/quote]
2001 yılında çıkarılan '' hep kahır,gurbet şiirleri'' albümünde savaş ay bu şiiri okumuştu.fenada okumamıştı. dinlemek için [url="http://youtube.com/watch?v=OlHVx6QE4JM"]tıklayın[/url]..o şiir albümü sayesinde her kesimden ustaları bir arada görme imkanı bulmuştuk. diğer şiirler ise şöyle

01 - hep kahır (cem karaca)
yorumlayan : cem karaca
02 - gurbet (necip fazıl kısakürek)
yorumlayan : ayşe egesoy
03 - daüssıla (fethullah gülen)
yorumlayan : ibrahim sadri
04 - memleketim/vapur (nazım hikmet)
yorumlayan : müşfik kenter
05 - gülnare (nurallah genç)
yorumlayan : ibrahim sadri
06 - gurbet şiiri(a. vahap akbaş)
yorumlayan : ayla algan
07 - yol düşüncesi (yahya kemal beyatlı)
yorumlayan : haluk kurdoğlu
08 - gurbet (servet yüksel)
yorumlayan : uğur arslan
09 - garibin garip türküsü (abdurrahim karakoç)
yorumlayan : nihat nikerel
10 - kardelen (hayrullah paşalıoğlu)
yorumlayan : nedret güvenç
11 - binbirinci gece (bekir sıtkı erdoğan)
yorumlayan : ahmet selçuk ilkan
12 - sürgün (sezai karakoç)
yorumlayan : savaş ay
13 - aney (mehmet atilla maraş)
yorumlayan : bedirhan gökçe
14 - balacan (saadettin kaplan)
yorumlayan : cem karaca

Share this post


Link to post
Share on other sites
Üstadın gurbet şiirini okuyan bir kadın sesi ile karşılaşmıştım da, kim olduğunu çıkaramamıştım. Demek ki Ayşe Egesoy imiş. :rolleyes:

Şiiri indirmek[url="http://uploaded.to/?id=qthftz"] için tıklayınız...[/url]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[size=3][b][color=#8B0000][color=#8B0000][font=Verdana]Üstad Sezai Karakoç'un şiirleri kadar; Diriliş muhtevalı düşüncelerinide okumamız gerekiyor.[/font][/color][/color][/b][/size]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[size=3][quote name='buyukdogu' post='21346' date='Jan 27 2008, 09:37 PM'][b][color=#8B0000][color=#8B0000][font=Verdana]Üstad Sezai Karakoç'un şiirleri kadar; Diriliş muhtevalı düşüncelerinide okumamız gerekiyor[/font][/color][/color][/b][/size][size=3][b][color=#8B0000][color=#8B0000][/quote][/color][/color][/b][/size]

[size=3][b][color=#8B0000][color=#8B0000][b][color=#8B0000][font=Verdana]Neredeyse nefes almak yasak olacak (!) Yasak, yasak, yasak. Diriliş yazılarının derlendiği siteyi mahkeme kararıyla kapatmışlar.[/font][/color][/b][/color][/color][/b][/size]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[b][color="#800080"]~ Gazel ~
[/color][/b]
[i]Rüzgar ışıdı, titredi, çiğ gül düştü,
Tutunduğu dalı tutuşturup bülbül düştü.

Gün doğumundan gün batımına kızardı bahçe,
Bir bir leylak, nergis, lale ve sümbül düştü.

Ne çam dayandı, ne kestane, ne kavak, ne nar,
Bin yıllık çınar gürül gürül düştü.

Geçti mi ki yeşilin sonsuzluk yüklü çağı,
Kader yanardağından kızıl kara kül düştü.

Vakit görmemişti böyle bir kıyameti,
Akıl sarardı, karardı ruh, gönül düştü...
[/i]

[b][color="#800080"]~ Diriliş ~

[/color][/b][font="Verdana"][i]Yeniden başlamak yazma sanatına,
[/i][/font][font="Verdana"][i]Kat kat olup açılmak gök katına.[/i][/font]

[font="Verdana"][font="Verdana"][i]İndirmek yeryüzüne Allah’ın rahmetini,
[/i][/font][font="Verdana"][i]Bir gül gibi sunmak dünya saltanatına.[/i][/font]

[font="Verdana"][/font][font="Verdana"][i]Yeni bir zamanı indirmek, kılıç gibi
[/i][/font][font="Verdana"][i]Güneş saatine, geceler saatine[/i][/font]

[font="Verdana"][/font][font="Verdana"][i]Varmak Rabbani ile çileye katıp çile
[/i][/font][font="Verdana"][i]Muhyiddin-i Arabi ve Mevlâna hakikatına[/i][/font]

[font="Verdana"][/font][font="Verdana"][i]Gökyüzünü dolduran meleklerin sabrıyla,
[/i][/font][font="Verdana"][i]Kaldırmak aşk kadehini insanlık sıhhatına[/i][/font]

[font="Verdana"][/font][font="Verdana"][i]Harfleri ve sesleri, sözleri, kelimeleri
[/i][/font][font="Verdana"][i]Kitapları getirmek Peygamber fıtratına[/i][/font]

[i]Merhameti ruhun en iç musikisi yapmak,
[/i][/font][font="Verdana"][i]Ve ölümü çevirmek diriliş hayatına...[/i][/font]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[color=#000000][size=3][b][font=Verdana]“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar”[/font][/b][/size][/color]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[color="#FF0000"][b][size=3][font="Palatino Linotype"]DOĞUM

(Leyla´nin doğumu için Mecnun´un sonradan söylediği)

I.

Çiğ düştü göklerden
Ve bir bahar günü doğdun sen

Güvercinler geçti menekşelerden
Ve bir bahar günü doğdun sen

Kendi kendine ayna olan nergislerden
Leylakların gün doğuşu ürperişinden
Zambakların kıyı kıyı bakışından
Geldin sen
Ve rüzgarlar karları süpürdüğünde
Ve insanı çıldırtan kuş sesleri işitildiğinde
Birdenbire aydınlandı annenin yüzü
Ve bir bahar günü doğdun sen

İlkin horozların gözüne göründün
Dünyaya haber verdiler ötelerden
Baban yeni dönmüştü eve ıraklardan
Birden aydınlandı annenin yüzü
Ve bir bahar günü doğdun sen

Marta bakan biliyordu geleceğini
Nisana bakan görüyordu alaca renklerini
Kızıl ve yeşil seherini
Mayısa bakan buldu seni
Ve bir bahar günü doğdun sen

Sana Leyla dedim Suna dedim şiirlerde şarkılarda
Gerçek adın bir fısıltı gibi kaldı ağızlarda dudaklarda
Çatlar yüreğim bir nar gibi o sırrı anar da
Avunurum doğumundan gelen muştulu armağanlarla
Melekler gökten geldi armağanlarla
Ve bir bahar günü doğdun sen

Bir bahar günü doğdun sen
Baharın ta kendisi oldun sen
Şimdi her baharda doğan çocuklarla
Sen en aşılmaz boya tenlerinde saçlarında
Sen görünür görünmez ufuklarda
Karlar erir erir kaçar kaçar da
Gökler yağmur biçiminde güler ağlar ağlar da
Güneş öğünerek yansır yansır da sularda
Gelirsin her baharda
Bir diriliş gibi ölü dünyaya
Ölüler gölgenden ateş ala ala
Ekilip biçilip yankı yapa yapa
Yaz sıcaklığından arta arta
Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına
Ki bir bahar günü doğdun sen

Güller dönüştüler yatak çarşaflarına
Leylaklar yaklaştılar korka korka
Nergisler benliğimizin ortasından baka
Gelip fon oldular insanın
Bir kere daha
Sende yeniden yaratılışına
Bir bahar hali yaratışına

Bir bahar günü doğdun sen
Baharın ta kendisi oldun sen


II.

Sonbahar benim ölümüm kırmızı kırmızı yanışım karaağaçlarda
Senin ak doğumunu daha çok ortaya koymak için
Toplayıp gelişim güzü bütün sarılarımla loşluklarımla
Çürüyen solan evrenin karşı koyuşu
Senin baharda doğusunun anısına

Ah o ne sıtmadır güneşteki sıtma baharda
Her an senin doğumun yaşamaktan gelen
Ve güzün güneşte bir kuruyuş bir dağılma
Benim ölümümden gelen haykırış ve ağlayışlarla
Bir ömür boyu oldum salt ölüm kemiği
Parlamak için senin doğumundan gelen fosforlarla
Eve girmekte geç kalan çocuklar görecektir geceleri
Aşk baharının sessiz direnişini
yanıp duran ışıklarda

Yaz güneşi biriktirdi biriktirdi
Sonbahar yapraklarda delirdi
Kış derin çizgileriyle devrildi
Bahar gül tanklarıyla çiçek çağlayanlarıyla belirdi
Ve bir bahar günü doğdun sen

...

Sezai Karakoç[/font][/size][/b][/color]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[font="Georgia"][font="Verdana"][b][color="#800080"]~ Yağmur Duası ~[/color][/b]

Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden birşey bekler
Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler

Bir yağmur bilirim, bir de kaldırım
Biri damla damla alnıma düşer
Diğerinde durup göğe bakarım
Ne şehir, ne deniz kokan gemiler
Bir yağmur bilirim, bir de kaldırım

Nedense aldanmış bir gece annem
Bir kadın gömleği giydirmiş bana
İşte vuramadı gökler bana gem
Dinmedi içimde kopan fırtına
Nedense aldanmış ilk gece annem

Biri çıkmış gibi boş bir mezardan
Ortalıkta ölüm sessizliği var
Bana ne geldiyse geldi yukardan
Bana ne yaptıysa yaptı bulutlar
Biri çıkmış gibi boş bir mezardan

İyi ki bilmiyor kalabalıklar
Yağmura bakmayı cam arkasından
İnsandan insana şükür ki fark var
Birine cennetse, birine zindan
İyi ki bilmiyor kalabalıklar

Yağmur duasına çıksaydık dostlar
Bulutlar yarılır, gökler açardı
Şimdi ne ihtimal, ne de imkan var
Göğe hükmetmekten kolay ne vardı
Yağmur duasına çıksaydık dostlar

Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden birşey bekler
Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler[/font]
[/font]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[i][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b][color=#000000]-ÇOCUKLUĞUMUZ- [/color][/b][/size][/font][/i]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Annemin bana öğrettiği ilk kelime [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Annem bana gülü şöyle öğretti [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Binmiş gelirdi Ali bir kırata [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Biz o atın tozuna kapanır ağlardık [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Ali olmaktan bir sedef her çocukta [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Babam lambanın ışığında okurdu [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Fetihlerde bayram yapardık [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]İslam bir sevinçti kaplardı içimizi [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Kediler mangalın altında uyurdu [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]İnanmış adamların övüncüyle [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Sabırla beklerdik geceleri [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Şimdi hiçbirinden eser yok [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Gitti o geceler o cenk kitapları [/b][/size][/font][/color]

[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Dağıldı kalelerin önündeki askerler [/b][/size][/font][/color]
[color=#000000][font=verdana, geneva, sans-serif][size=3][b]Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi.[/b][/size][/font][/color]

Share this post


Link to post
Share on other sites
Mesaj Mona Roza'nın Hikayesi

Yüzyılın Aşk Şiiri Mona Roza'nın Öyküsü / Sıddık Akbayır







AŞK VE ÇİLELER / SEZAİ KARAKOÇ
Monna Rosa, siyah güller, ak güller;
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!
Ulur aya karşı kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.
Monna Rosa, bugün bende bir hal var,
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.
Açma pencereni, perdeleri çek:
Monna Rosa, seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek;
Anla Monna Rosa, ben oteliyim...
Açma pencereni, perdeleri çek.
Zeytin ağacının karanlığıdır
Elindeki elma ile başlayan...
Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,
Zeytin ağacının karanlığıdır.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.
Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi...
Ellerinden belli olur bir kadın.
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların.
Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;
Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;
Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.
Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine;
Kiminin rengi ak, kiminin sarı.
Ah, beni vursalar bir kuş yerine!
Akşamları gelir incir kuşları...
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni
İncir kuşlannın bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar... Su kenarında
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza,
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.
Artık inan bana muhacir kızı,
Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı,
Artık inan bana muhacir kızı.
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.
Altın bilezikler, o korkulu ten,
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,
Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;
Altın bilezikler, o korkulu ten!
Monna Rosa, siyah güller, ak güller,
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!



Açıklama:

Şiir, ilk olarak Hisar dergisinin 26 Haziran 1952 tarihli sayısında,[1] daha sonra 4 Aralık 1952 Mülkiye dergisinde "Aşk ve Çileler" altbaşlığı ile dört bölümlük bir şiirin ilk bölümü olarak yeniden yayımlandı. İlk bölümü Aşk ve Çileler, üç ayrı dergide (Hisar, Mülkiye, Büyük Doğu) yayımlanan Mona Roza, bu bölümüyle tanınmıştır. Şiirin Hisar dergisinde çıkan ilk bölümü "Aşk ve Çileler", diğer dergilerde yayımlanan ve elden ele dolaşan çoğaltılarında bazı farklılıklar gösterir:


Monna Rosa, (Karakoç, Sezai; 3. Basım, Diriliş Yayınları, İstanbul 1998, s. 13-20)Diğer MetinlerGülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Zeytin ağacının karanlığıdır
Elindeki elma ile başlayan...
Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,
Zeytin ağacının karanlığıdır.
Anla Monna Rosa, ben öteliyim...
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,Malatya gülleri ve beyaz yatak / Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,
Bende çıkar güneş aydınlığına.
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatır her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Anla Mona Roza ben bir deliyim
Bir tüy ki, can verir bir gülümse sen,
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,

1950'lerde yazdığı ve fotokopileri elden elde, kuşaktan kuşağa dolaşan efsanevi Monna Rosa bile tek başına onun ne kadar büyük bir şair olduğunun kanıtıdır.


"Mona Rosa", Türk şiirinin en görkemli "imkânsız aşk" şiirlerindendir. Sezai Karakoç, biraz da o "imkânsız aşk"ın etkisiyle evlenmez.


Tam 50 yıl boyunca yayımlamaktan kaçındığı Monna Rosa adlı kitabını ancak 1998'de okur karşısına çıkarır. Yeryüzünde kitap biçimini almadan bu kadar uzun bir süre sadece fotokopiyle çoğaltılarak bu kadar çok kişiye ulaşmış bir başka kitap var mıdır, bilinmez.


Şiir adına söz alınan her ortamda, ne zaman eski günlerden, unutulmuş aşklardan, efkârdan, melankoliden söz açılsa hemen topluluk içinden biri sessizce Monna Rosa'nın başlangıç dizelerini okumaya başlar.


Karakoç'un 19 yaşında yazdığı bu şiiri, niçin 1998'den önce kitap biçiminde yayımlatmadığı konusunda tatmin edici bir açıklama yoktur. Söylenen her şey, bir varsayımın kıyısında dolaşır.


Ece Ayhan'a göre, 'pingponglu bir aşk kırgınlığı onu mecnun kıldı: Mona Roza. Kafasındaki kıza ihanet etmemek, derviş olmak için hiç evlenmedi.'
"Ping-Pong Masası" şiirinde raketlere vuran topun çıkardığı tekdüze tak tak sesleri, dolayısıyla şairin beyninde bir saatin tik takları gibi, bir ping-pong topunun tak takları gibi tekdüze acılı düşünceler. Ve bir sevda, ve sevdası tek yanlı, aşkı umursanmayan bir Sezai.[2]




"Monna Rosa" dört bölümden oluşur:

Aşk ve Çileler, Ölüm ve Çerçeveler, Pişmanlık ve Çileler, Monna Rosa.
Her bölümde anlatıcının konumu değişmektedir. Birinci bölümde o bir âşıktır. İkinci bölümde ise olaylara az çok nesnel bir şekilde uzaktan bakmaktadır. Üçüncü bölüm sevilen kızın ağzından yazılmıştır ve dördüncü bölüm artık ilahi aşka hasretini ifade eden aşığın ağzından anlatılır. Birinci bölüm karşılığını bulamayan aşk konusundadır, ikinci bölüm aşığın intiharı ile ilgilidir, üçüncü bölümde sevgilinin pişmanlık duyguları ve intiharı aktarılır. Dördüncü bölümde ise ilahi aşk arayışı dile getirilir. Bütün bölümlerde hece vezni kullanılmış olmasına rağmen üçüncü bölümde serbest vezin kullanılır. Serbest veznin bu bölümdeki kullanılışı anlatım tekniği ile açıklanabilir; çünkü bu bölümde bilinç akışını andıran bir şekilde beşeri sevgilinin düşünce ve duyguları anlatılır. Serbest vezin bu açıdan şaire belli bir özgürlük, anlatıcıya da doğallık kazandırmaktadır. Bunun altının çizilmesi lazımdır çünkü o yıllarda Karakoç'un geldiği ideolojik çevrelerden bir şair için serbest vezni kullanmak olağanüstü bir durumdu. Ellili yıllarda serbest vezin, daha çok sol kesimin ve Nurullah Ataç'ın tuttuğu şairlerin tekelindeymiş gibi görülmekteydi.[3]


Çözümleme

A. Metnin İletişim Boyutu

Başlık: Monna Rosa / Aşk ve Çileler
Karakoç'un 19 yaşında yazdığı bu şiiri, niçin 1998'den önce kitap biçiminde yayımlatmadığı konusunda tatmin edici bir açıklama yoktur. Önemli olan bir başka sorun da şiirin adıyla ilgilidir. Bazı bölümleri Anadolu'da geçen ve tasavvufi bir boyutu olan bir şiirde sevgiliye yabancı bir ad verilmesi şaşırtıcıdır. Ancak Rosa'nın Latincede gül anlamı taşıdığı unutulmamalıdır.[4] Gül, divan edebiyatının başlıca imgelerindendir ve gülün çağdaş Türk şiirinde Osmanlı medeniyetinin kültürel birikimini temsil eden bir imge olduğu söylenebilir. Sezai Karakoç birçok eserinde gül imgesini kullanmıştır. "Monna Rosa" adlı şiirde gülün Latincesini "rosa"yı kullanması genel olarak Karakoç'un ilk eserlerinde bulunan, birçok eleştirmenin onu İkinci Yeni akımın içinde değerlendirmesine neden olan, kapalı ve saydamlıktan uzak öğelerin yoğunluğu çerçevesinde değerlendirilmelidir.

"Sıradışılığına rağmen "Monna Rosa" başlığı, Leonardo da Vinci'nin meşhur Jokond portesini hatırlatır. Bilindiği gibi resmin diğer adı Mona Lisa'dır. Ancak bu şiirde Rönesans dahisinin eserlerine açık veya kapalı hiçbir gönderme yoktur. Belki de bu başlık Nazım Hikmet'in Jokond ile Si-Ya-U adlı eserinde Jakond'a sahip çıkmasına bir cevaptır. Nazım Hikmet'in Monna Lisa'sı destanın sonunda, Çin'deki sömürgeci vahşetine tanık olduktan sonra tarihsel maddeciliğe dönerken, Monna Rosa gizemci özlemin nesnesi olarak kalır. Şiirin başlığının böyle siyasi bir değerlendirmesi o kadar da abartılı değildir. 1951 'de Nazım Hikmet Sovyetler Birliği'ne sığınmıştı. Soğuk savaşın gerilimli yıllarıydı. Türkiye'de de solcularla sağcılar arsında, bazen sadece kelimelerde kalmayan, şiddetli tartışmalar oluyordu. 1954 yılında Sezai Karakoç, yayın hayatı kısa sürmüş, birçok yönüyle ilkel, komünist karşıtı Komünizme Hücum adlı dergide iki yazısını ve bir şiirini yayınlattı. Bu eylem, Karakoç'un Marksizme karşı tavrını açıkça göstermektedir. Böylece 'Monna Rosa'nın başlığı sahiden o doğrultuda da değerlendirilebilir: Türkiye'nin kültürel kaderini o çok etkilemiş olan sağ-sol çatışmasının bir sahnesi de belki Louvres müzesindeki bir resmin önünde yaşanmış oldu."[5]

Sezai Karakoç'un edebi projesi klasik İslam kültürünün imge ve mecazlarını modern bir şiir anlayışı çerçevesinde yeniden yorumlayarak onları çağdaş Türk edebiyatına kazandırmak ve böylece siyasi projesini edebi alanda gerçekleştirmektir. "Nazım Hikmet ise aynı imgeleri alıp, örneğin rubailerinde veya bazı oyunlarında yaptığı gibi onları dini ve gizemci anlamlarından çıkarıp Markiszmin ışığında yeniden yorumlamaktadır. Sezai Karakoç, Nazım Hikmet'e İslamî bir cevaptır ve "Monna Rosa da o cevabın ilk örneğidir."[6]
Sezai Karakoç "Monna Rosa"nın "modern bir Leyla ile Mecnun denemesi[7] olduğunu söyler. Sevgililerin birleşememeleri ve ilk aşamada beşeri olan aşkın daha sonra ilahi aşka dönüşmesi konu açısından "Monna Rosa"yla Leyla ile Mecnun arasında bir yakınlık olduğunu göstermektedir. Zaten Sezai Karakoç 1980'de hikayenin gizemci boyutu üzerinde duran ve anlatıcının onu yeniden yazma gerekçelerini aktardığı yeni bir Leyla ile Mecnun yazmıştır.


Anlatılan Özne:
Şiirin yazılma nedeni, Karakoç'un Mülkiye'deki bir sınıf arkadaşıyla ilgili duygularıdır. Şiirin ilk versiyonundaki düzeni şöyle bir akrostiş vermektedir: Muazzez Akkaya[8]. Ancak, Sezai Karakoç o konuda da hiçbir bilgi vermemekte ve hatta, okuyucuların bu tür detayların üzerinde durmamaları gerektiğini belirtmektedir. "Aşk ve Çileler" genç bir erkeğin ağzından karşılığını bulamayan aşkın imgesel, divan edebiyatına göndermelerle dolu bir anlatımıdır.


Şiirin sonuna doğru anlatıcı beşeri olmayan ilahi olan gerçek aşkı keşfeder.


Anlatıcı:
Anlatıcının, yani şiir kişisinin, Sezai Karakoç olduğu, şairin kendi açıklamalarından anlaşılmaktadır: "1952 baharına girerken 19 yaşında ve Mülkiye ikinci sınıftayım. Bir şiir üzerine çalışıyorum. Bu şiir gittikçe beni kendi dünyasına çekiyor. Yıllar, serbest şiir denen ölçüsüz, kafiyesiz şiirin zafer yılları. Orhan Veli akımı bir sel gibi edebiyatımızı kaplamış. Okul kitaplarında henüz Yahya Kemal'in saltanatı devam ediyorduysa da piyasayı Orhan Veliciler istila etmeye başlamıştı. Yaşlılar, edebiyat fakültesi profesörleri, makalelerinde Yahya Kemal'den bahsediyorlardı, ama dergilerde gençler Orhan Veli ve arkadaşlarının açtığı çığırdan giderek tüm geleneksel şiir değerleriyle ilişkilerini kesmiş bulunuyorlardı. Şairanelik hor görülüyordu. Edebiyatımızın 'gül', 'bülbül' gibi mazmunları alay konusuydu. Bütün değerler yere serilmiş gibi gözüküyordu. Kadın; 'tak takıştır, sür sürüştür, muhallebiciye gel, piyasa vakti' çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyordum. 'Gül' kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. 'Monna Rosa' (Mona Roza) böyle doğdu. Modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. 'Rose' bilindiği gibi 'gül' demekti. Böylece, aşağılanan 'gül' kavramını yeniden gündeme getirmek istedim. (...) Aslında 'gül' mazmunu ve modern anlamda 'Leyla ile Mecnun' hikayesi, şiirimize tekrar bu şiirle girdi denebilir."[9]


Kendisine Anlatılan Kişi:
"Aşk ve Çileler" bölümündeki beşliklerin ilk dizelerinin ilk harfleri arka arkaya getirildiğinde "Muazzez Akkaya" ismi çıkar. M. Akkaya, Sezai Karakoç'la Mülkiye'de aynı sınıfta okuyan biridir. "Şairin, adı geçen bayana kalbi bir yakınlık duyduğu aşikârdır. Hatta bu ilginin bir süreği olarak Karakoç'un aynı yıl evlenme isteğiyle memleketine bir mektup yazdığını ancak, bu arzusunun reddedildiğini hatıralarından anlıyoruz. Mahiyetini çok iyi bilemediğimiz bir gönül ilişkisinden, temiz bir aşktan mülhem bir şiirdir Mona Roza. Bu, oldukça tabiî bir durumdur. Bundan dolayı kimsenin şairi kınadığı falan yoktur. Ne var ki, Karakoç, ısrarla şiirin "öykü"sünü gizlemeye çalışmaktadır, bu tavra da saygı duymak gerekir."[10]

Şiirin gerçekle ilgisini, şairin şiirde akrostişle işaretlediği "seçilmiş biri" (Muazzez Akkaya) konusunda Karakoç'un farklı bir yorumu vardır: "Monna Rosa'nın her şiir gibi bir doğuşu vardır. Ama şiire bakıp birtakım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki, bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü. hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir. O kadar ki, hayattan şu veya bu şekilde yansıyan renkler, çizgiler dahi şiire realiteyle ilgilerini keserek, tamamen değişerek girerler. (...) Ben, ne bir Doğu Werther'iydim. Ne de düşünülebilecek senaryoların kahramanı. O günkü psikolojimle, Monna Rosa'da çizilen portre ile ilişkisi farz edilen 'seçilmiş' biri, yüce bir alem, ideal alem çerçevesinde düşünülebilen, en temiz duyguların yöneleceği, bir 'kardeş' olabilirdi. Ancak bunu da realitede gerçeklemek mümkün olmadığına göre, şiir doğuyor ve hayatla olan çelişmesinin bütün azap ve ıstıraplarını beraberinde getiriyordu."[11]


B. Kesitleme

Kesit I
Monna Rosa, siyah güller, ak güller;
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

"Aşk ve Çileler"in ilk kesitinden itibaren anlatıcının seslendiği bir sevgili vardır. Şair, bu kesitte, sevgiliye seslenirken bir yandan da şiirin uzamını açıklamaktadır. Bu kesitte, siyah ve ak güllerden söz edilmesi, şiirin diğer bölümleriyle ilişki kurma amacına yöneliktir. Siyah ile ak ve kara ile beyaz arasındaki karşıtlık Mona Rosa'nın dört bölümünde de sürer. 'Siyah' ile 'kara'ya ve beyaz ile aka geleneksel simgesel değerler yüklenmez. Şiirin "Pişmanlık ve Çileler" adlı bölümünde renklerin bu değerleri açık bir şekilde tersine çevrilir: Anlatıcı durumunda olan sevgili günah kadar beyazdır, onu seven ise tövbe kadar kara. Bu sıradışı benzetme, Karakoç'un yazınsal kalıplara karşı çıkma eylemi olarak değerlendirilebilir.

İkinci dizedeki beyaz yatak tamlaması, şiirde cinselliğe dair bir çağrışım söz konusu olmadığına göre, sevgilinin masumiyetini, saflığını simgeler. Sevgilinin doğduğu Gülce (ya da Geyve) diye bir yerden söz edilmesi şairin şiiri gerçekçi bir coğrafi ortamda, yani gerçek dünyada yerleştirmek istemesinden kaynaklanır; Gülce, şiirde adı geçen kişinin gerçekliğine dair bir uzamdır.

Üçüncü ve dördüncü dize ise sevgililerin gelecek ölümlerine bir gönderme yapar. Anlatıcı, -kanadı kırık kuş- seslendiği sevgili yüzünden kana batacağını söyler. Böylece ilk kesitin sonunda divan edebiyatının önemli imgeleri söylenmiş olur. Gül (Monna Rosa, Gülce, siyah ve ak güller) ve kuş. Sevgili bir güldür ve seven anlatıcı kanadı kırık bir kuş... (gül-bülbül ilişkisi)


Kesit II

Ulur aya karşı kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.
Monna Rosa, bugün bende bir hal var,
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.

Bu kesitte, -üçüncü ve dördüncü kesitte de devam edecek olan- mekânın kırsal oluşu üzerinde durulur; imgesel bir anlatımla karanlık ve tehdit edici bir atmosfer yaratılır. 'Çakal' ve 'tavşan' karşıtlığı, bu atmosferin temelini oluşturur. Çakal'lar kirlidir, tavşan'lar ürkek. Yağmur bile toprağa her zamanki gibi düşmez. Anlatıcının avuçlarındaki zaman; rüzgârın kavraması gibidir, bir farkında olma inceliğidir.

"Şiirin bu kesitteki: "Ulur aya karşı kirli çakallar" dizesi, şairin sol görüşlü sınıf arkadaşları tarafından bir "ima gibi görülmüş" ve yanlış anlaşılmalara sebep olmuştur. Hatta bu yüzden Karakoç'a bir komplo düzenlenir, ama boşa çıkar. Halbuki, şairin de belirttiği gibi bu bir tasvir dizesidir ve kimseye sataşma söz konusu değildir."


Kesit III

Açma pencereni, perdeleri çek:
Monna Rosa, seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek;
Anla Monna Rosa, ben öteliyim...
Açma pencereni, perdeleri çek.

Üçüncü kesit, önemli bir gelişme aktarır. Aşkın adımları, başka bir yola ayak uydurmak üzeredir. Çünkü anlatıcı sevgiliden kendisini göstermemesini istemektedir. Anlatıcı ötelidir; çünkü başka bir dünyaya ait olduğunu söyleyerek gizemci arayışını da belirtmiş olur. Sevgili sadece onu ilahi aşka götürecek olan bir araçtır. "Ancak anlatıcı beşeridir ve beşeri aşk onu gerçek maksattan uzaklaştırabilir. Kendisi arayışında beşeri sevgiliyi kullanırken, beşeri aşkın kurbanı da olabileceğinin farkındadır. Onun için sevgiliyi görmek istemez. Arayışının başarıya ulaşması için beşeri sevgili ona ilgisiz, acımasız davranmalıdır, ilgi gösterirse o zaman arayış tehlikededir. Ancak bu kesitte anlatıcının bunun farkında olduğunu ve gerçekten neyi aradığını görürüz. Artık istediği Allah'ı bulmaktır ve beşeri sevgili, yani yaşanılan evren dünya, bir engeldir."[13]


Kesit IV
Zeytin ağacının karanlığıdır
Elindeki elma ile başlayan...
Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,
Zeytin ağacının karanlığıdır.

Dördüncü kesitte sevgilinin elinde bir elmanın bulunması, sorun biçiminde değerlendirilebilecek önemli bir ayrıntıdır. Çünkü elma Hıristyan mitolojisinde günaha teşvikin bir simgesidir. İslâm kültüründe elmanın böyle bir anlamı yoktur. Ancak bu şiirin çerçevesinde elmayı günaha çağrı biçiminde değerlendirmek mümkündür; çünkü sevgili ile anlatıcının aşkı yasaktır. Yakut yüzük belki de sevgilinin başka biriyle nişanlı olduğunu, olabileceğini; yüzündeki kan ile de seslenilen kişinin kızardığını göstermekledir. Sevgilinin sıcak ve minnacık yüzünden söz edilmesi de önemlidir. Fiziksel görünüşü hakkında verilen bu tür bilgiler divan edebiyatını ve minyatürleri anımsatan ayrıntılardır.


Kesit V
Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Bu kesitte anlatıcı, dikkatini kendi kişiliği ve ruh hali üzerine yoğunlaştırır. Ruh, ışıksızdır ve bir mumun ardında bekleyen rüzgârla sallanmaktadır.
Karşıtlıklarla dolu bir dünyayı terennüm eden simgesel anlatım, beşinci kesitte, anlatıya umut veren bir açılımla devam eder: En ıssız yerlerde bile zambaklar açar. 'Vahşi bir çiçeğin gururu' tamlamasındaki 'vahşi' ve 'gurur' sözcükleri de temel anlamlarının dışında kullanılmıştır. 'Vahşi', uzaklığın bir engel olmadığı, mekânların bunaltmadığı, özgürlüğün ellerde bir azat kuş gibi kanat çırptığı, akan su gibi, uçan kuş gibi bir yüreğin sıfatı olabilir. 'Gurur' da, uzaklığın, ulaşılmazlığın bir göstergesi biçiminde düşünülebilir.


Kesit VI
Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi...
Ellerinden belli olur bir kadın.
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların

Altıncı kesitte sevgilinin ellerinden ve parmaklarından söz edilmesi ve onun bir nar çiçeğini ezmesi okuru, divan şiirinin dünyasına götürür. Klasik edebiyat ile tehdit edici gerçek bir dünya arasında devamlı bir gidip gelme sezilir bu dizelerde.

Nar çiçeği, ilkbahardan yaz başlarına kadar turuncu çiçekler açar. Susuzluğa dayanıklıdır. Bozkır çiçeğidir bir bakıma. Adındaki inceliğe, ürkek duruşuna, kokusunu getiren 'uzak'lara söz düğünleri kurulmasının yanında, kadınların giysilerini de süsleyen bir motiftir.
"Şairin, hatıralarında da belirttiği gibi, Mona Roza'nın birinci bölümü ya da birincisi "Aşk ve Çileler", bir gencin yani âşığın ağzından söylenmiştir, ifade yerindeyse. Eski kalıplar içinde (ölçü, kafiye) neşvünema bulan bu yeni ses, sevgiliyi yeni bir dünyanın değerleriyle takdim eder. Söyleyişteki kusursuzluk, orijinal ve yeni imajlarla kurulan 'şiir cümleleri', yeni bir sevgili çehresi çıkarır ortaya. Bu sevgilinin elleri bile, şimdiye kadar anlatılagelen 'maşuka'nın ellerinden farklı bir şekilde dile getirilir."[15]


Kesit VII
Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;
Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;
Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

Anlatıcı, geçen zamandan söz ederken, bir şeylerin kopup kopup gidişinden ve dönmeyişinden yakınır bir tutum sergiler. Saati gelince sönen lambalar, kinayeli bir biçimde kullanılmıştır. Bu dizenin iletisi, biten bir gün ve biten bir hayattır. Turnaların rüyaya girmesinde, geleneksel anlatıların dünyasına bir gönderme vardır. Turna, özellikle halk şiirinde kullanılan bir habercidir. Taşralıdır turna; umarsızların sılaya uzanan yoludur. Turna, göğe tuhaf tuhaf bakan sevgilinin ya da âşıkın düşlerini süsleyen simgesel bir öğedir.


Kesit VIII
Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine;
Kiminin rengi ak, kiminin sarı.
Ah, beni vursalar bir kuş yerine!
Akşamları gelir incir kuşları...

İncir kuşu (anthus compestris) serçe görünümünde bir göçmen kuştur. Anlatıcının sözünü ettiği de İç Anadolu Bölgesi'ne gelen 'kır incir kuşu'dur. Farsça 'encir' biçiminde okunan incir 'delik, oyuk' anlamına gelir. İsmini incirden değil, incir ismini 'incir kuşu'ndan alır. (incir kuşu=delici kuş) Bu kuşlar, incir mevsimi, incir ağacından çıkmazlar. Özellikle akşama yakın saatlerde incirlere oyuk açıp dururlar. Göç mevsimi gelince, arkalarında bıraktıkları oyuklarla (yaralarla) göçüp giderler.
Bu kesitte, anlatıcı, kuş yerine vurulmak isteğinden söz eder. Akşam sözcüğündeki hüzün bütün bir kesite sinmiş gibidir.
'Ah, beni vursalar bir kuş yerine!' dizesi, çelişkideki dram güzelliğini, tragedya inceliğini anlatan özgün bir söyleyiştir.


Kesit IX
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar... Su kenarında
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.

Bu kesitte, sevgiliyi incir kuşlarının bakışlarında veya su kenarlarında bulması anlatıcının aşkının artık başka bir boyuta geçmiş olduğunu gösterir. Artık beşeri sevgiliye ihtiyacı yoktur, çünkü gerçek sevgilinin varlığını, münacaatlarda olduğu gibi, doğada hissetmektedir. 'İncir kuşları'nın bakışında bulunan sevgili, hüznün dilsiz masalcısı gibidir artık. Bakışlar, göçmen ve masumdur. İncecik bir nehir kıyısıdır sanki. Boş yelkeni hayatla dolduracak kadar da güçlüdür aynı zamanda.


Kesit X

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa,
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza,
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Bu kesitte, Monna Rosa bu yeni durumu kabul etmemekte, aşığa kırgın bakışla yönelmekte, anlatıcı ise aşkının farklı olduğunu ve kurşunun en güzel şarkıyı söylediğini belirtmektedir. Sezai Karakoç "Monna Rosa"nın bir açıklamasını yapmadıysa da kurşunları mecazi anlamda kullandığını ve onların, sevgiliye değil, aşığa yönelik olduğunu söylemek zorunda hissettmiştir. "Oysa, bu şiirlerde görülen kurşunlar, başkalarına değil, sembolik olarak ıstırabını anlatmak açısından, şiirin kahramanının kendisine yönelmiş kurşunlardı... Silahın dönük olduğu yön, sevgilinin değil, sevenin kalbidir... En güzel şarkıyı söyleyen kurşun, sevenin ölümünü getiren kurşundur."[16] Bu açıklama sevgilinin anlatıcının aşkına karşılık vermemesinin anlatıcının gerçek amacına varması için şart olduğunu gösterir. Oysa, divan şiirindeki sevgililerin aksine, Monna Rosa karşılık vermek, kendini göstermek ister ve anlatıcının ilgisizliği onu kızdırır.
Klasik şiirimizde de çokça karşılaştığımız; sevgilinin tegafülü yani aşığı görmezlikten gelmesi, Mona Roza'da başka bir biçimde karşımıza çıkar. Sevgilinin bir bakışı bile aşığın yaşamını anlamlı kılacak, hayatının beslenme damarlarından biri olduğunu iyice hissettirecektir:


Kesit XI
Artık inan bana muhacir kızı,
Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı,
Artık inan bana muhacir kızı.


Bu kesitte anlatıcı, 'çağın incittiği bir masal'da kendini anlayacak birini arayan bir mucize avcısı gibidir. 'Artık' zarfıyla bir sınır çizilmektedir. 'İnan, dinle, kabul et' eylemleri, başka bir boyuta geçmek üzere oluşun göstergeleridir. Anlatıcı, artık sevgiliye ilgi duymamaktadır. Monna Rosa artık sadece bir muhacir kızıdır.

'Soğuk bir sızı'nın her tarafı alev alev sarması, Türk şiirinin en özgün söyleyişlerinden birisidir. Bu imge, Abdurrahim Karakoç'un 'Lambada titreyen alev üşüyor' ya da Ahmed Arif'in 'Yokluğun cehennemin öbür adıdır / Üşüyorum kapama gözlerini' dizelerinden çok önce söylenmiştir.



Kesit XII
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

Bu kesit, dini bir erdem olan sabır temasını işler. Anlatıcı, sevgiliyi, sevginin gizemci boyutunu anlamaya davet eder. Sevgili, anlatıcının gözlerine baksa ölülerin niçin yaşadıklarını anlayacaktır. Bir bakış derinliği, aşkın ölümcül sırrını çözecektir belki de.


Kesit XIII
Altın bilezikler, o korkulu ten,
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,
Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;
Altın bilezikler, o korkulu ten!


Sevgili artık altın bilezikler ve korkulu tenden ibarettir. O sadece bir kalıptır. Gerçi, anlatıcı onun kuşun kanlı tüylerine yanıt vermesini ister. Belki de bu onun tarafından anlaşılmak istediğini gösterir. Belki de bu, son bir davettir.
Bu kesitteki dizeler, alçak sesle söylenen bir günbatımı söylencesi gibidir.
'Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,' dizesini tevriyeli okumak mümkündür: gülümsesen / gülümse sen.


Kesit XIV
Şiirin ilk kesitinin tekrarı ile bitmesi aşkın artık bir başka boyuta vardığını gösterir ve yeni bir başlangıcı temsil eder.
Burada, "beşeri aşktan ilahi bir aşka geçiş söz konusudur. Bir çağdaş mesnevi olan Mona Rozza bu geçiş ölüm isteğiyle simgelenir. Ölüm isteği fani dünyayı terk etme isteğidir. Burada önemli olan ilahi aşk konusunun yirminci yüzyılda nasıl ifade edildiğidir. Bu şiirde yirminci yüzyıla ait olan birtakım öğeler vardır. Yani, geleneksel mesnevinin tersine, vuslat özlemi muhayyel veya stilize edilmiş bir mekanda yaşanmaz."[17]


Şiirin Biçimsel Özellikleri

I. Nazım birimi: dörtlük (Beşinci dize, ilk dizenin tekrarıdır.)
II. Nazım biçimi: Koşma tarzı. ( Kesitlerin tümünde çapraz uyak kullanılmıştır.)
III. Dizelenme: Beşer dizeden oluşan on dört kesit. (Son kesit, ilk kesitin tekrarıdır.)
IV. Hecelenme: 11'li hece ölçüsü (6+5 duraklı)
VI. Uyak ve Redif: Şiirde, genellikle tam uyak kullanılmıştır. Birkaç dizede zengin uyağa yer verilmiştir. Redifi birkaç dizede görmek mümkündür.


C. Sonuç-Yargı
Söyleyişteki kusursuzluk ve özgün imgelerle kurulan bir şiir dili, Mona Roza'nın öne çıkan yönleridir. Şiirin akrostiş biçiminde yazılması, metni büyülü bir aşk öyküsü konumuna yükselmiştir.
"Sezai Karakoç'un "modern bir Leyla ile Mecnun denemesi" dediği Mona Roza'ya bu gözle baktığımızda elbette ki bir aşk şiiri, hem de platonik, efsanevi bir sevgiliye yazılmış bir aşk şiiri olması bakımından, klasik Leyla ile Mecnun mesnevileriyle bir ilgisi kurulabilir. Bu, yer yer eski mazmunlarla modern bir aşkın anlatılışıdır daha çok. Ayrıca, belki biraz zorlamayla, bu mesneviyi hatırlatan bazı sembolik ifadeleri de, daha çok şiirin son üç bölümünde bulabiliriz."[18] Belki de, bu duyumsatmalar, sezdirmeler, şairin bir oyunudur. Arada bir geçmişe kaydırılan şiir dili, hem şiirin anlam çerçevesini genişletecek; hem de okuru sırlı, yarı aydınlık, puslu bir dünyaya çağırarak değişik anlam ufuklarında gezdirecektir.

Erdoğan Alkan, Mona Roza konusunda Cemal Süreya'dan şunları aktarır: "Söz 'Mona Roza' şiirine geldi. O hep gülümseyen yüzü, alaylı ve sevecen sözcüklerle söyle anlattı olayı: "Bilirsin güzel kızlar Mülkiye'yi kazanamaz. Geyveli bir kız vardı sınıfımızda, Muazzez Akkaya. Güzelce. Neşeli. Konuşkan. Az konuşan, durgun, içe dönük, Diyarbakırlı taşra çocuğu Sezai'yi onun bu şen şakrak hali çekti. Eğlenmeyi, dans etmeyi, gülüp oynamayı seven bir kızdı. Onu hiç elinde bir kitapla görmedim. Şiirmiş, yazınmış, sanatmış, o taraklarda bezi yoktu. Umurunda olmadı Sezai'nin aşkı. Hoş Sezai de peşinden koşmadı. Bilirsin düşkündür onuruna. 'Mona Roza' şiirini yazarak aşkını noktalayıp yüreğindeki mezara gömdü."
Bu şiirin öyküsü biraz da Apollinaire'e benzer: Fransız şair Apollinaire, zengin bir Alman ailesinin çocuklarına Fransızca öğretirken, kendisiyle birlikte aynı şatoda İngilizce öğretmenliği yapan Annie Playden'a aşık oldu. Rhin Şiirleri'nde güzel dizeler yazdı onun için. Ülkesine döndü sonra bu İngiliz kız. Apollinaire Londra'da arayıp durdu onu, "Bir Aşk Kırgını'nın Şarkısı" adlı o uzun, ünlü poem'i böyle doğdu. Bulamadı, çünkü Annie Playden Amerika'ya gitmişti. "Bir Aşk Kırgını'nın Şarkısı" adlı şiirden hiçbir zaman haberi olmadı Annie Playden'ın. Olsa bile ne değişirdi.

Sezai Karakoç'un "Mona Roza'sı da buna çok yakın biçimde noktalanıyor. Amerika'ya giden, halen orada yaşayan ve kocasının öldüğü bir yıl öncesine dek, Sezai Karakoç'a ve kendisi için yazılmış güzel aşk şiiri "Mona Roza"ya kayıtsız bir kadın.

Metnin gizemi konusunda Erdoğan Alkan, şu açıklamayı yapar: 'Kocası henüz bir yıl önce ölen bir kadının isminin, karşılıksız aşk da olsa, bir başkasıyla anılması ne kadar aktörel'dir? Sezai onun adını bir şiire hapsetti. Ve biz Mülkiyeliler bu akrostişi biliyorduk. Ama ne Sezai Karakoç bir açıklamada bulundu, ne de bizler.'[20]
______________________________
[1] "Mona Roza" şiiri ilk kez Ankara'da, Munis Faik Ozansoy, Mülkiyeli şair Mehmet Çınarlı ve şair ilhan Geçer'in birlikte çıkardıkları Hisar dergisinde yayımlanır. İlhan Geçer, metnin yayımlanma öyküsünü şöyle anlatır:
"Mülkiye öğrencisi bir şair delikanlı 'Mona Roza' adlı bir şiir getirdi bize. Şiir güzel ama çok uzun, tam on dört bağlamdan, on dört beşlikten oluşuyor. Kıt olanaklarla çıkarıyoruz Hisar'ı. Sayfa sayımız sınırlı, koymamız gereken başka şiirler, başka yazılar var. Rica ettik, 'kısaltman mümkün mü, ya da biz kısaltabilir miyiz?' dedik. Diretti: 'Hayır, ya verdiğim haliyle yayımlayın, ya da hiç yayımlamayın!' Çaresiz,olduğu gibi yayımladık. Sonradan öğrendik, meğer her bağlamın, her beşliğin ilk dizesinin ilk harfleri beşlikler arasında akrostiş oluşturuyormuş: Muazzez Akkaya'm." [Aktaran: Erdoğan Alkan, 'Şair Sezai Karakoç', Varlık, S. 1193, Şubat 2007.]
[2] Alkan, Erdoğan, 'Şair Sezai Karakoç', Varlık, S. 1193, Şubat 2007.
[3] Laurent Mignon, Kaldırımlar'dan Monna Rosa'ya, Hece, Diriliş Özel Sayısı, S. 73, Ocak 2003, s.142.
[4] "Edebiyet çevrelerine hemen herkes tarafından 'Mona Roza' olarak söylenen, bilinen bu şiirin adını, şairi Sezai Karakoç hemen her yerde ısrarla orijinal şekli olan 'Monna Rosa' biçiminde yazmıştır. (Karataş, Turan, Doğu'nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1998, s. 21.)
[5] Laurent Mignon, a.g.y., s.140.
[6] Laurent Mignon, a.g.y., s.140.
[7] Karataş, Turan, a.g.y., s.214.

[8] Muazzez Akaya: Geyve'ye sonradan yerleşmiş bir muhacir ailesinin kızıdır. (Karakoç, kitabında Geyve yerine Gülce kullanmıştır.) Kandilli Kız Lisesi'ni "Pekiyi" derecesiyle bitirir. 1950'de Mülkiye'ye girer. Okulun en popüler kızlarındandır. Durgun ve melankolik bir kız olduğu sanılır, ancak neşeli, esprili, hayat dolu biridir. Baş döndürücü bir güzelliktedir. Grace Kelly tipinde bir kızdır. Aynı okulda öğrenim gören sınıf arkadaşı şair Sezai Karakoç'u "fırtınalı bir aşk"ın içine sürükler. Böylece "Uğruna Türk edebiyatının en gizemli ve en dokunaklı aşk şiirinin yazıldığı kadın" olarak kayıtlara geçer. Esin kaynağı olduğu Mona Roza şiirinden hiç haberdar olmaz. Ancak okul günlerinde paltosunun cebinde şairi meçhul şiirler bulur ve bu şiirlerin şairinin sınıf arkadaşı Sezai Karakoç olduğunu bilmez. Mona Roza şiiri büyük efsanelere ve tevatürlere de konu olur. Onlardan biri de Muazzez Akkaya'nın intihar ettiği şeklindedir. Bu rivayet doğru değildir. Okulu bitirdikten birkaç yıl sonra Maliye Bakanlığı'nda üst düzey görevler yapan ve geçen yıl hayatını kaybeden Orhan Giray ile evlenir. Üç çocuğu olur. Şu anda büyük kızı Ayşegül Giray ile yaşamaktadır.
[Coşkun, Ahmet Hakan, Hürriyet, 13 Haziran 2005-10 Ocak 2007, ahmethakan@hurriyet.com.tr (08.01.2007 Saat: 00:53, 'Yılın İlk Bombası Karakutu'dan)]

[9] Karakoç, Sezai, Hatıralar, Diriliş, S. 49, 23 Haziran 1989. (Aktaran: Karataş, Turan, a.g.y.)
[10] Karataş, Turan, a.g.y., s. 213.
[11] Karakoç, Sezai, Hatıralar, a.g.y., ( Aktaran: Karataş, Turan, a.g.y.)
Karataş, Turan, a.g.y., s. 215.
[13] Laurent Mignon, a.g.y., s.143.
Laurent Mignon, a.g.y., s.140.
[15] Karataş, Turan, a.g.y., s. 214.
[16] Karakoç, Sezai, Hatıralar, Diriliş, S. 70 , s. 17, Haziran 1989. (Karataş, Turan, a.g.y.)
[17] Laurent Mignon, a.g.y., s.140.
[18] Karataş, Turan, a.g.y., s. 217.
Alkan, Erdoğan, 'Şair Sezai Karakoç', Varlık, S. 1193, Şubat 2007.
[20] Alkan, Erdoğan, a.g.y.

Share this post


Link to post
Share on other sites
SEVGİ



1.



Ah benim sevgim çiçek örneği

Çarpılmışların kinini yeniler

Beni alnımdan vurmak ister

Saraların iftiraların gençliği



Bilirim geçmektir sevgi

Ölümün en yumuşak en ayarlı yerinden

Çünkü çocuklar geçer

Ölümün en yumuşak en ayarlı yerinden



Zarif vakitlerin seçkin kadınları

Hazırlardı kızlıklarında (doğum)ları

Kaçmakla kurtulamadıkları

Arada uyguladıkları



2.



Çölden farklı olmayan bu korku

Çocukların bu korkudan olur neşeleri

Siyah sepete baktıkça her biri

Sıcak hoşluğunu anlarlar ölmenin



O gün gün ışığından mahrum

Mahrum bırakılmış genç kızlar

Anneleriyle parka çıkarlar

Anneleriyle anneleriyle anneleriyle

Share this post


Link to post
Share on other sites
[b][color="#006400"][i]LİLİYÂR[/i][/color][/b]

[b]Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin
Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı
Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
Kuklalar titremesin ne yapsın
Kuklaların kukla olmadığı besbelli
Lilinin çekip gideceği besbelli
Lilinin dönüp geleceği besbelli
Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris'nin
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili
Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili
Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili
Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
Olamaz Üsküdardan geçeriken bulduğun mendil

Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili

Lilinin güneşin altında duruşu yok mu
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu

Lilinin bir tavşan gibi koşuşu
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu

Ben konuşmasını bilmem Lili.[/b]

[color="#006400"][i][b]Sezai Karakoç[/b][/i][/color]

Share this post


Link to post
Share on other sites
ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
yoktan da vardan da ötede bir var vardır
hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardir
sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
senden ümit kesmem kalbinde merhamet adli bir çınar vardır
sevgili
en sevgili
ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

(Beni en çok kısmı etkiledi...Karamsarlığın beni sarıp sarmaladığı şu günlerde az da olsa rahatlamama vesile oldu...)

Share this post


Link to post
Share on other sites
[color="#A0522D"]ÇATI[/color]

[i]Kaç aç varsa hepsi ben
kaç hasta varsa hepsi ben
kaç liman önlerinde dönen
işsiz hamal hepsi ben


kaç aşktan ters yüz edilmiş
aşık varsa hepsi ben
bütün çiçeklerle donanıp
bütün insanlarla ölen


Atılmış kömür toplar
annelerinin zoruyla çocuklar
-başka çaresi ne annenin-
çocuklarıyla yere çarpılan

Ben o çocuklarla yere çarpılan
sevgili deyip yere çarpılan
sedye taşımaktan kolu tutulan
bu sessiz çılgın çalkantıda[/i]

[color="#A0522D"]S.Karakoç Gün Doğmadan (1961)[/color]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[color="#A0522D"]BATI KOROSU[/color]

Hızırla kırk saat adlı, kırk bölümlü şiirimi 1967 yılı mayıs ve haziran aylarında ,Yenikapı'da,deniz kenarında,kayalıklar arasındaki bir kır kahvesinde yazdım.Aşağı yukarı,kırk gün,akşam üzeribir iki saat,orda,deniz dalgalarının kıyıya çarpma seslerini dinleyerek ve her seferinde şiirin bir bölümünü yazarak kitabı tamamladım. Zaten,bu yüzdendir ki,şiire,Hızırla Kırk saat ismini verdim:Sanki orada Hızır'a randevu vermiştim de,her gidişimde,bu randevunun verimi ve armağanı olarak bir bölümle döndüm.


O zamanlar ,deniz,İstanbul'da ,şehir içinde de tertemizdi. Yenikapı,sahil olarak uğranılan bir yerdi. Sahil yolunun altında,kayalar arasında bir kahve vardı.Deniz kıyısına minderler konmuştu. İsteyen mindere oturuyor,isteyen hasır iskemleye,yer iskemlesine.Sadece çay veriliyordu gelenlere. Şehir arkada,deniz önde,tüm ilhamlara açık,berrak suları ayna ve hafif şıpırtılarını çağrışım müziği gibi hissederek şiirimin gelişini bekliyordum her gittiğimde.


Yine bir gün ,bir bölüm şiir yazıp,akşam karanlığı çökmeden Beyazıt'a doğru dimdik olan Kadırga yokuşundan çıkıyordum. O günün şiir yazma saatini kapamıştım ama ilham devam ediyordu. İşin garip tarafı fransızca mısralar halinde geldi şiir. Bu da normaldi. Parçanın adı BATI KOROSU'ydu. Batının seslenişini sembolize eden parçanın ,bir batı diliyle gelişi yadırganmamalı. Kitaba da o şekilde girdi.


O zamanlar fransızca bilenler çoktu. Ben de soranlara şiiri hep açıkladım. Ama giderek fransızca bilenler azaldı. Bu gün o parça ,kitapta sanki bir hiyeroğlif metni gibi kaldı.


Şiirin türkçesini kitaba koymamıştım.Zaten,sırf,ses benzeşimleri ve çağrışımla ,yolda yürürken gelen ve aklımda tutup Beyazıt'ta bir kahvede yazıya geçirdiğim parçayı türkçeye yine şiir olarak çevirmek kolay değildi.


Bu gün de bu şiiri,yine şiir olarak anlamını vermeğe çalışacağız.Böylece kitabı okuyanlar ,o parçanın anlamına bir dereceye kadar nüfuz etmiş olurlar. Şiirin metni:


BATI KOROSU

o les éveils et réveils des rêves des abeilles du matin
les cas de séparation de nous des nuits de satan
les crépuscules des hommes incarnés des sultans
ressuscitées des jardins argentins du temps de l'ottoman

la lune est la seule souveraine des déeserts frémissants
descent et monte sur les chameux fluorescents fleurissants
une vérité pour l'humanité connaissante
pour la cité propheétique un licite document


Türkçeye çevirisi:



BATI KOROSU



Ey sabah arılarının rüyalarının uyanışı ve dağılışı
Bizim,şeytan gecelerinden sıyrılma hallerimiz
Sultanlardan oluşmuş insanların alacakaranlığı
Osmanlı çağının gümüşten bahçelerinde dirilen


Ay,titrek çöllerin tek ecesi,
İner ve çıkar,çiçeklenmiş,fluoresansdan develerin üstünde,
Bilen insanlık için bir hakikat,
Peygamber şehri için apaçık bir belge.


Dediğim gibi, tam çevrilmesi güç. Ya da yeniden bir şiir yazmak gibi. frémissant (titrek), fluorescent(fleurosan) fleurissant(çiçeklenmiş) kelimelerinin ses benzerliği göz önünde tutulursa ne demek istediğim az çok anlaşılır.Aynı şekilde ,éveil,réveil,réve ve abeille kelimelerinin benzerliği ya da jardin (bahçe),argentin(gümüşsü),ottoman (osmanlı) kelimelerinin benzerliği örnek olarak söylenebilir.


[color="#A0522D"]Sezai Karakoç
Edebiyat Yazıları 3
Eğik Ehramlar[/color]

Share this post


Link to post
Share on other sites
[size=3][b][color=#8b0000][font=Verdana]Üstad neden bu kadar sessiz; kendi kendine, gözden ırak, ötelerde. Biliyoruz ki sükut erdemdir, kemaldir. Lakin her nidası bir heybet, her sözü bir umut, her ''Biz'' deyişi bir diriliş muştusu olan/olacak Üstad'ın kendiyle kalması biraz hüzünlendiriyor bizleri.. Gençler, genç olacak çocuklara seslense, dile gelse arada: Buyduk, bu olduk, bu hale geldik. Yaşadık, gördük, kanatıldık, aldatıldık, düştük...[/font][/color][/b][/size]

[size=3][b][color=#8b0000][font=Verdana]Kim bilir, kim bile bilir, belki de günün birinde.[/font][/color][/b][/size]

Share this post


Link to post
Share on other sites
MECNUN VE TOZ BULUTU



Bir gün Mecnun

Yalnız ve yorgun

Karşıda bir toz bulutu gördü

Sanki geliyordu O'nu yutmak için

Dedi dur ey toz bulutu

Karanlığın bereketi ölüm otu

Acele etme vakit var

Sayılıdır saatler dakikalar

Azrail bile senden sabırlıdır

Burda sencileyin benim de işim var

Arzum şu ki ödev bitip gün dolsun

Benim de kaderim mutluca

Bir toz zerresi olmak olsun

Share this post


Link to post
Share on other sites

Create an account or sign in to comment

You need to be a member in order to leave a comment

Create an account

Sign up for a new account in our community. It's easy!

Register a new account

Sign in

Already have an account? Sign in here.

Sign In Now

×