İçeriğe git

Foto

Maşuk Yamaç Hoca:ilim Sathi Bir Kültüre Dönüştü...


Konuda 6 cevap var

#1
MÜNZEVİ

MÜNZEVİ

    Müdavim

  • Teğmen
  • 475 Mesaj sayısı:

Gönderilen resim

Maşuk Yamaç kimdir?

Maşuk yamaç hoca 1978 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi. Temel İslami ilimleri babası Molla Nuri’den aldıktan sonra Diyarbakır Çelebi Eser Kuran Kursunda hafızlık yaptı. Medrese eğitimine Konya’da Molla Abdulkerim ve Takiyyüddün Tanrıkulu hocaların yanında başladı. Aynı medresede Seyda molla Muhammed Salih Ekinci hocadan hadis fıkıh ve alet ilimlerini okudu. Medrese müfredatında bulunan Nahiv, Mantık, Vaz’ Münazara, Belagat ve Kelam gibi akli ve nakli ilimlerde yazılmış üst seviyedeki kitapları Diyarbakır’da büyük müderris Seyda Molla Muhammed Nur Orak hocadan okuyarak medrese eğitimini tamamladıktan sonra aynı medresede bir yıl ders verdi. Daha sonra Şam’da şeriat fakültesinde okuyarak Şam ulemasından İslami ilimleri tahsil etti. Âlim-i Rabbani Seyda Şeyh Muhammed Emin Er hocaefendiden tefsir ve fıkıh metinlerinin yanı sıra hoca efendinin tasavvuf alanında yazmış olduğu eserleri okudu. Diyarbakır’da uzun bir müddet kendi medresesinde ders verdikten sonra 2009 yılında İstanbul Eğitim ve Araştırma Vakfı (İSAR) ve İlimler ve Sanatlar Merkezi (İSM)de seminerler vermek üzere İstanbul’a yerleşen Maşuk hoca ilmi faaliyetlerini sürdürmektedir.

Maşuk Yamaç hoca şu hocalardan icazetlidir:

1. Seyda Şeyh Muhammed Emin Er Hocaefendi

2. Seyda Molla Muhammed Salih Ekinci Hocaefendi

3. Seyda Molla Muhammed Nur Orak Hocaefendi

4. Prof. Dr. Şeyh Nureddin Itr Hocaefendi


Her cana ki ölümü takdir etmiştir Ezel,
Hakk'ın sevdası ile ölüvermek ne güzel!

#2
MÜNZEVİ

MÜNZEVİ

    Müdavim

  • Teğmen
  • 475 Mesaj sayısı:
Maşuk yamaç hoca ile bir çok konuya değinilinen güzel bir ropörtaj olmuş.

Bir medeniyetin gelişmesi ve devamı için, kaynaklarına bağlı kalması gerekir. Bu anlamda medreseler bizim medeniyet tarihimizde nasıl bir rol oynamışlardır?
Öncellikle şunu ifade etmek istiyoruz; birey ve toplumların gelişimi, milletlerin yükselmesi şüphesiz eğitim ve öğretime bağlıdır. Medeniyeti ve kültürü geleceğe taşıyan en büyük araç, eğitimdir. Medreseler de İslâm tarihi boyunca en önemli eğitim müesseseleriydi. Osmanlı dönemi ve öncesinde medreselerin temel görevleri yüzyıllar boyunca mütedavil hale gelmiş olan bilgiyi yeni nesillere aktararak bu bilginin devamlılığını sağlamak, yeni bilgi üretmek, toplumu dönüştürmek ve devletin çeşitli kademelerinde görev alacak yetişmiş insan ihtiyacını karşılamaktı. Yani medreseler hem bireyi hem toplumu hem de devlet ricalini yetiştiriyordu. Bu üç unsuru maddî ve manevî açıdan eğitim ve öğretime tâbi tutuyordu. Netice itibariyle medreseler bizim tarihimizde ideal birey, ideal toplum ve ideal idarenin tesisinde önemli roller icra etmiş müesseselerdir. Mesela Osmanlı imparatorluğu çok milletli, çok kimlikli ve çok kültürlü olmasına rağmen günümüzde sıkıntısını çektiğimiz sorunları yaşamayışını medreselere ve ulemaya borçludur. Kısacası herkes ve her şey için Kur’ân ve Sünnet’e dayalı medeniyetimizle tecdid-i nikâh yapmamız gerekir.
MEDENİYETİMİZLE BAĞIMIZ ZAYIFLADI
Medreselerin kaldırılmış, müfredatının terk edilmiş olması, medeniyet tarihimizle bağımızın bütünüyle koptuğu anlamına gelir mi?
Günümüzde biz Müslümanlar temel referanslarımız olan Kur’ân ve Sünnet ile kendi aramızda, bunların ruhuna ve tabiatına uygun bir irtibat sağlayamadığımız için, modern düşünce ve sorunlar medeniyetimizle aramızdaki bağı zayıflattı. Bu irtibat sağlanmadığı sürece vahye dayalı medeniyetimizden uzaklaşacağız, uzaklaştıkça da bağımız zayıflayacak ve nihayetinde kopacaktır.
Kadim medrese müfredatındaki İslâmî ilimler ve alet ilimleri, vahyin ne dediğini, nasıl dediğini niçin dediğini idrak etmede medeniyetimizle aramızdaki irtibatı sağlıyordu. Ancak fetret dönemi diyebileceğimiz uzun bir müddet kadim medrese geleneğiyle kesilen irtibattan sonra peyderpey medeniyetimizden de uzaklaştık. Medeniyetler birden kurulamadığı gibi birden çöküp kaybolmuyor. Başka bir ifadeyle belirtmek gerekirse medeniyetin inşa ve çöküşü tedrici olduğu gibi medeniyet mensuplarıyla medeniyet kaynakları arasındaki irtibatın kopuşu da tedricidir.
ÂDET Mİ, İBADET Mİ?
Vahye dayalı köklü medeniyetimiz ilimde sathî bir kültür, amelde ise ruhsuz bir örf ve âdete dönüşmüş durumda. Selefin âdetlerinde ibadet ruhu vardı, günümüzde ise ibadetlerde âdet ruhu var. Sözün özü meyyit-i müteharrik mesabesinde olan Medeniyetimizin yeniden ihyası, kültür ve örfümüzü anlamlandırmak medrese vb. özgün İslâmî kurumları yeniden keşfedip geliştirmekle mümkündür.

Her cana ki ölümü takdir etmiştir Ezel,
Hakk'ın sevdası ile ölüvermek ne güzel!

#3
MÜNZEVİ

MÜNZEVİ

    Müdavim

  • Teğmen
  • 475 Mesaj sayısı:
MEDRESENİN KLÂSİKLERİ
Özellikle medrese müfredatını ve medrese müfredatında klâsik olmuş eserleri nasıl değerlendirmek gerekir?
Müfredat meselesi müstakil bir makale veya söyleşi konusudur. Bunun için genel bir değerlendirme yapmaya çalışalım…
Günümüz medreselerinde okutulan ilimlerin hiyerarşisi ve bu ilimlerde okutulan kitapların niteliği, tertibi, büyük oranda kusursuzdur. Ancak müderrisler müfredatta bulunan bazı ilim ve kendi alanında zirve olan bazı kitapların tedrisini bıraktılar. Kimi müderrisler medreseyi İslami ilimlerde ıslah ve tecdid etmek niyetiyle talebenin ilmi melekesini geliştiren kitapların yerine başka kitaplar koyarak dağınık bir program takip ediyor, kimi de terk edilen ilim ve kitapların yerini doldurmadan sathi ve kısa süreli bir müfredat uyguluyor.
Geçmişte medrese sisteminde okutulan ve klâsikleşen eserlerden seçmeler yaparak günümüzde bu geleneğin belli bir oranda güçlenmesi sağlanabilir. Mesela nahiv alanında Kafiye şerhlerinden el-Fevâidu’z-Ziyaiyye (Molla Cami), Elfiyye şerhlerinden el-behcetü’l – mardiyye , belagatta Mutavval,kelamda Şerhu’l-Akaid, usulde Tavzih Şerhu’t-Tankih ve Cemu’l-Cevami’ gibi eserler belli bir program içerisinde okutulması gereken kitaplardır. Medrese sistemindeki yöntemden yararlanırken bir takım ilave ve tashihlerde de bulunmak gerekir. Bir örnek vermek gerekirse, medrese müfredatında nahiv ve belagatta okutulan kaynaklar genelde Acem dediğimiz Arap olmayan âlimler tarafından mantıki ve felsefi bir anlatımla yazılan kitaplardır. Bu kitaplar bir taraftan öğrenciye analitik bir bakış kazandırırken öte yandan saf Arapça belağât melekesinin oluşumunu engellemektedir. Bu nakısayı gidermek için belağât melekesini kazandırabilen bazı eserlerin (Delâilu’l-İcaz gibi) medrese müfredatına katılması gerekir kanaatimce. Bu, İmam Suyûtî’nin de dikkat çektiği bir husustur.
Yani ıslah edilmiş geniş bir müfredata mı ihtiyaç var?
Asıl sorun sadece müfredat değil; Günümüz ihtiyacına cevap verecek bir müfredat hazırlamak kolaydır. Medrese metodunu asıl kabul ederek İslam âlemindeki ulema ve ilmi merkezlerin tecrübelerinden de yararlanabilir. Nitekim bazı üstad ve hoca arkadaşlarımızın hazırlamış oldukları nitelikli müfredatlar mevcuttur. Herkes kurtarıcı bir müfredat arıyor… Bütün problemin müfredatta olduğu sanılıyor. Bence müfredat tâlî bir konudur. Sacid olmadan mescid, daris olmadan medrese inşa etmek gibi bir şey…
Peki, asıl sorun nedir bunu biraz açabilir miyiz?
Tabi medresenin maddi ve manevi sorunlarını tek bir sebebe indirgeyemeyiz. Genel olarak sorunlar da çözümler de tedrisatla uğraşan hocalarımızın malumudur. Bunu geçiyorum…
Asıl sorun müfredata dâhil edilen ilim ve o kallavi kitapların hakkını vererek tedris edebilen müderris sayısının az olmasıdır. Günümüzde bazı müderrisler, okutmuş olduğu dersin konusu, gayesi ve özünü talebeye idrak ettirmeden dersi lâfzî bir tercümeyle işlemekteler. Özellikle alet ilimlerinden Molla Cami sonrasında okutulan Mantık, Vaz’ ve Münazara alanında okutulan kitapların lâfzî/harfi tercümesi yapılarak okutulmaktadır… Kitap metinleri üzerinden tahliller yapılırken de ilmi hataları hatta bazen matbaî (baskı) hatasından kaynaklanan bazı yanlış lafızları bile gramer kurallarına dayandırılarak rasyonalize etmeye çalışırlar. Kısacası bazı medreselerde aklî ve Şer’i ilimler, lisanî bir ilim okutulur gibi tedris ediliyor. Şüphesiz dil her ilimde büyük önem arz etmektedir. Ancak Fıkıh, Kelam, Hadis ve Mantık gibi ilimler tamamen dil mantığıyla tedris edilemez. Her ilmin kendine has okuma yöntemi vardır. Büyük müderris, üstadım merhum Seyda Molla Muhammed Nur Orak (el-Hanikî ) ders verme metodunu şu şekilde tasvir ederdi; her ilmin cihetü’l-wahdet’i (tarifi, konusu, gayesi ve mesaili) olduğu gibi her dersin de cihetü’l-wahdet’i vardır. Bir dersi kitaptan okumadan önce o dersin tarifi, konusu, amacı ve kaidelerini talebeye aktardıktan sonra kitap üzerinde tahliller yapılır. Üstad Muhammed nur, bir dersin hem konu anlatımlı hem de kitap üzerinden tahliller yapılarak işlenmesi gerektiğini ifade ediyordu.

Her cana ki ölümü takdir etmiştir Ezel,
Hakk'ın sevdası ile ölüvermek ne güzel!

#4
MÜNZEVİ

MÜNZEVİ

    Müdavim

  • Teğmen
  • 475 Mesaj sayısı:
NAKLÎ VE AKLÎ İLİMLER MECZEDİLDİ
Medreselerde sadece alet ilimleri mi okutuluyor?
Medreselerde âlet ilimleri ve maksat/âlî ilimler okutuluyor. Medreseler naklî ilimlerle aklî ilimleri, aralarında belirli bir irtibat gözetmek suretiyle mezc etmiştir. Âlet ilimleri olan Sarf, Nahiv, Mantık, Vaz’, Münazara ve Belağât gibi ilimler İslâmî ilimler için araç mesabesindedir. İslâmî ilimlerin kendilerine has karakteristiği vardır. Bu ilimleri sahih bir şekilde anlayabilmek için âlet ilimlerinin iyi bir seviyede tahsil edilmesi bir zorunluluktur.
MEDRESELERİN DE EKSİKLERİ VAR
Onun için sadece İslâmî ilimler okutulmuyor, hatta âlet ilimlerine daha çok ihtimam gösteriliyor. Öyle ki günümüzde medreseler İslâmî ilimlerin yeterince tedris edilmediği gerekçesiyle eleştirilmektedir. Bu eleştiriler genel olarak yerinde olmakla birlikte her medrese için geçerli değildir. Medreseler tarih boyunca büyük ölçüde ihtiyacı karşılamış olmakla beraber genel anlamda bir takım eksikleri olduğu da teslim edilmelidir. Bu eksikliklerin siyasî, ekonomik ve sosyal nedenleri vardır. Müderrisler bütün sıkıntılara rağmen “el cûd bi’l-mevcud” diyerek mevcudu muhafaza etmiş ve imkânların el verdiği ölçüde medreseleri ayakta tutmaya çalışmışlardır.
ARAPÇA: İSLÂM MEDENİYETİNİN DİLİDİR
Medresenin dili büyük oranda Arapça idi. Siz, eğitim ve öğretim için Arap olmanın veya Arapça bilmenin yeterli olmadığını belirtiyorsunuz. Arapça ile bizim medeniyetimizin irtibatını anlatabilir misiniz?
Her medeniyetin bir dili vardır. Yunan medeniyetinin dili Yunanca/Latincedir. Bu gün Batı medeniyetinin dili Latinceye dayalı İngilizce Almanca ve Fransızca gibi dillerdir. Vahiy dilinin Arapça olması hasebiyle İslâm medeniyetinin dili de Arapçadır. Arapça bizim din dilimizdir medeniyetimizin ortak dilidir. Arapça Kur’ân ve Sünnet’in dili olması nedeniyle farklı coğrafyalarda farklı dilleri konuşan Müslümanların edebiyatını ve kültürünü büyük oranda etkilemiştir. “Kuran ve Sünnet’in dili olması nedeniyle” diyorum. Zira malumunuz Arapça, Arapça olduğu için Müslümanların dilini, edebiyatını ve kültürünü etkilememiştir. Belki vahyin dili olması itibariyle bir etkileme olmuştur. Bu özellik Arapçanın kendisini de etkileyip zenginleştirmiştir.
ARAPÇA KONUŞMAK MEDENİYETİMİZLE İRTİBATA YETMİYOR
İlmî kaynakları hakiki anlamda kavrama ve yorumlama iyi bir seviyede Sarf, Nahiv, Belağât ve Vaz’ gibi disiplinleri bilmeyi gerektirir. Bu ilimler bilindiğinde klâsik eserler daha kolay anlaşılabilir. Dinimizle, medeniyetimizle irtibatımızı sağlayan ulûm-i Arabiyyedir. Ancak, genel anlamda Arapçayı konuşmak veya Arap olmak medeniyetimizle irtibatı sağlamaya yetmiyor… Arapça yazılmış İslâmî ilimleri anlamaya yetmiyor… Türk olmak veya Türkçe bilmek Türkçe yazılmış ilmî eserlerden anlamaya yetmediği gibi… Konuşma dili ile ilim dilinin kendilerine has özellikleri vardır. Ulûm-i Arabiyye klâsik kaynaklara ulaşmayı sağlıyor… Zihne sistematik bir yapı ve güçlü bir meleke veriyor.

Her cana ki ölümü takdir etmiştir Ezel,
Hakk'ın sevdası ile ölüvermek ne güzel!

#5
MÜNZEVİ

MÜNZEVİ

    Müdavim

  • Teğmen
  • 475 Mesaj sayısı:
İLAHİYAT VE MEDRESE
Bugünün İlahiyat fakültelerini hem müfredat hem de zihniyet açısından medrese ile kıyas eder misiniz?
Evvela şunu ifade edeyim ki bu gün medrese ve İlahiyatlar birbirilerinin alternatifi değildirler. Bunun için karşılaştırma yerine genel bir değerlendirme yapmak daha isabetli olur kanaatimce. Medreselerin de İlahiyatların da kendilerine has meziyet ve eksiklikleri var. İkisi de mevcut halleriyle ihtiyaçlara tam anlamıyla cevap verememekteler. Ancak iki müesseseyi ıslah edip her ikisinde var olan meziyetleri bir araya getirerek ideal İslâmî bir eğitim ve öğretim gerçekleştirilebilir. Medreselerde âlet ilimlerine ayrı bir önem gösterilmektedir… Bununla birlikte Fıkıh, Hadis, Tefsir, Siyer vb. İslâmî ilimler de okutulmaktadır. Fakat istisnalar bir tarafa konacak olursa İslâmî ilimlerdeki tedrisatın yeterli olduğu söylenemez.
İSLÂM ÂLEMİNDE MEDRESE MEZUNLARI GİBİSİ YOK
Mezkûr problemlere rağmen bu mülahazada kayda değer olan nokta ve altı çizilmesi gereken husus, medrese mezunlarının aklî ve naklî ilimlerde nitelikli bir alt yapıya sahip olduklarıdır. İslâm âleminde medrese mezunları gibi ilmi altyapıya ve zihnî melekeye sahip öğrenci yok denecek kadar azdır. Medrese mezunları bu altyapıya sahip olarak medreseden ayrılmaktadırlar. Ancak bu vasıflara sahip olarak mezun olsalar da medresenin malum şartlarından ve müfredattaki eksikliklerden dolayı günümüz âlimlerinde bulunması gereken birçok nitelikten yoksundurlar.
ÇAĞDAŞ FİKRÎ AKIMLARA YABANCILAR
Medreselerde sadece klâsik tarzdaki âlet ve şeriat ilimleriyle iktifa edildiğinden dolayı öğrenciler, çağa ve çağdaş fikrî akımlara tamamen yabancı kalmaktadır. Bu nedenle müktesebatlarını pratize edip topluma sunamamaktadırlar. Bunun yanı sıra muhalif fikirler ve akımlarla karşılaştıklarında etkilenip sarsılabiliyorlar. Medrese ehli bugün bir modernist veya oryantalist tarafından ya da onların dili ve yöntemiyle yazılan kitap ve makaleleri anlamakta zorlanıyor. Çünkü farklı bir zihniyete ait bir dil kullanılmaktadır. Bu dil İslâm’ın yerleşik dinî ıstılahlarla değil, başka bir dünyada doğup gelişen terimlerle anlatmaktadır. Medrese mensupları bu dilin nerden, niçin geldiğini ve neyi hedeflediğini bilmemektedir.
TERFSİR VE HADİS’TEN SÖZ EDİYORDU AMA ANLAYAMADIM
Başımdan geçen bir olayı aktarmak istiyorum: Ben medresede talebeyken elime bir akademik dergi geçmişti. Bu ilk defa elime aldığım akademik bir yayındı. Dergideki makalelerin başlıklarını gördüğümde anlayacağımı sanarak makaleleri okumaya başladım. Ancak makaleleri okuduğumda anlayamamıştım. Bu yazılar bir İbn Abidin, bir İmam Nevevi bir Beyzavi’nin yazdığı tarzda yazılmamıştı. Hâlbuki dergideki makaleler, medresede okuduğum Fıkıh, Hadis ve Tefsir’e ilişkin konulardan bahsetmekteydi. Neden anlamadığımı bilmiyordum. Hata bende miydi? Medresede mi? Yoksa makalelerde kullanılan ecnebîi dil ve metotta mıydı? Karar verememiştim… Şaşırıp kalmıştım.
TÜREDİ RİVAYETLER VE ANLATIMLAR VAR
Müslim’in aktardığı bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmaktadır: “Bir zaman gelecek bazı kimseler ne sizin ne de babalarınızın duyduğu şeyleri rivayet edecekler.”
يحدثونكم بما لا تسمعون أنتم ولا آباؤكم
Bu Hadis’te rivayet ile ilgili müstakbel türedi tehlikelere karşı dikkat çekilmektedir. Hadis bu temel anlamın yanı sıra zihnimde şöyle bir çağrışım da yaptı: Türedi rivayetler olduğu gibi türedi anlatımlar da olabilir. Birincisine karşı müteyakkız olmak gerektiği gibi ikincisine karşı da müteyakkız olmak lazım. Mamafih bu dile karşı ilgisiz kalamayız. Zira ilim erbabının dünyadaki problemlerden ve iddialardan haberdar olması lazım. Elbette bunu başarmak kolay değil… Dolayısıyla bunun için en az bir Batı dilini ve Batı’daki zihnî yapıyı bilmek lazım. Var olanı inkâr edemediğimize göre anlamak gerekir. Sonuçta bunlar birer realitedir. Sözün hülasası genel olarak medrese ehlinin fikren olgunlaşmaya ihtiyacı vardır. Bütün olumsuzluklara rağmen medrese sistemi büyük ürünler vermiş ve vermektedir. Bediüzzaman, Mustafa Sabri, Elmalılı gibi âlimlerin çıkışı medrese adına ümit vericidir.
MEDRESE VE TASAVVUF
Medrese tedrisin yanı sıra irfanî geleneği de beraberinde taşımaktadır. Medreseler, sadece ilim öğretmez; Medrese sisteminde tasavvuf çok etkindir… Tasavvuf ehli olmayan hocaların bile tavır ve tutumları tasavvuf izleri taşımaktadır.
Medreseler için problem teşkil eden bazı hususlar büyük ölçüde İlahiyat fakültelerinde yoktur. Yazılı ve sözlü ifadede problemleri yok. Bu da büyük bir meziyettir. Örneğin İSAM’dan çıkan İslâm Ansiklopedisi uluslararası standartlarda bir eserdir. Bu da İlahiyatın bir ürünüdür. Ehli tarafından takdir edilmesi gereken bir eserdir.
İLAHİYATTA İSLÂMÎ İLİM DEĞİL İSLÂMÎ KÜLTÜR VERİLİYOR.
Ancak İlahiyatların da medreseler gibi azımsanmayacak eksiklikleri bulunmaktadır. Her şeyden önce İlahiyatların müfredat ve metod problemi var. Ezcümle dört yıl Arapça ve İslâmî ilimler okutulduğu halde öğrenciler, Arapça İslâmî kaynakları ya anlamıyor ya da anlamakta sıkıntı yaşıyorlar. Dört yıllık İlahiyat eğitimine dört yıllık İmam-Hatip Lisesini de eklersek sekiz, daha önceki sisteme göre de yedi yıl eklersek on bir yıl oluyor. Öğrenciler sekiz yılda veya on bir yılda Arapça öğrenemiyor, İslâmî kaynakları rahat anlayamıyorsa burada büyük bir problemin olduğu izahtan varestedir. Dolayısıyla İlahiyatta İslâmî ilim değil İslâmî kültür veriliyor. İlim ve kültür de ayrı şeyler tabi…

Her cana ki ölümü takdir etmiştir Ezel,
Hakk'ın sevdası ile ölüvermek ne güzel!

#6
MÜNZEVİ

MÜNZEVİ

    Müdavim

  • Teğmen
  • 475 Mesaj sayısı:
KUTSAL YOK, BEŞERÎLİK VAR
Diğer bir husus da İslâmî ilimler, İlahiyatta bir nevi kutsaldan bağımsız beşerî ilimler okutulur gibi okutulmaktadır. Sanki İslâm’ın âlimi ve hâmisi değil de kutsalı ve selef-i salihi eleştiren tenkitçiler yetiştirilmektedir. Dersler seleften gelen İslâmî ilimlerin karakterine uygun değil, ithal metodlarla tedris ediliyor. Hemen hemen her alanın tarihi, girişi ve problemleri adı altında dersler okutularak öğrenciler o ilmin meselelerine nüfuz edemeden mezun oluyorlar. Tabii burada bazı İlahiyat fakültelerinde yetişmiş değerli hocalarımızı da istisna etmek lazım. Bu hocalarımız mezkûr problemlerin farkındalar ve bu problemlerin çözümü için büyük gayret sarf etmekteler. Vakıflar ve ilmî merkezler vasıtasıyla İlahiyat fakültelerindeki eksiklikleri gidermeye çalışıyorlar. Büyük ölçüde muvaffak da oluyorlar. Allah çalışmalarını bereketlendirsin… İlmin iki önemli şartı var birincisi hürriyet ikincisi ise imkân… Rükünleri de malum…
SADECE BEYİN JİMNASTİĞİYLE ÂLİM OLUNMAZ
Âlim kimdir? Âlim kavramını medrese geleneğimize ve bugüne göre değerlendirir misiniz?
Kur’ân ve Sünnet’te övülen âlim, ilmiyle amel eden âlimdir. Âlim akli ve nakli ilimlerde yetkin, kalben ve amelen salih olan kişidir. Sadece beyin jimnastiğiyle yetinen kişiye âlim denilmez. Medresede âlim denilince medrese müfredatında okutulan aklî ve naklî ilimlere haiz kişi akla gelmektedir. Medrese âlimleri de yeri geldiğinde ilmî eleştirileri yapar ama edep dairesinden çıkmazlar. Kendi eslaflarını tazim ve tebcil ederler. Bu tazim ve hürmet ilmi eleştirilerine engel olmaz. Muğlak, çözülmesi zor veya hatalı görünen bazı ilmî ifadeleri bile elinden geldiği kadar tashih eder doğru bir anlama hamletmeye çalışırlar.
ULEMAYI TENKİT ETMEK MEZİYET MİDİR?
Ancak bu gün ilahiyatlardaki bazı hocalar maalesef ulemayı tenkit etmeyi özellikle bir meziyet addetmektedirler. Başkalarını küçük düşürerek kendi seviyelerini setretmeye çalışmaktadırlar. Böylece kendi seviyelerini yüksek göstermeye çalışmaktadırlar. Biz tenkit yapılmasın demiyoruz. Ancak ehli tarafından ve yerinde yapılan tenkitten yanayız. İlim tenkitle gelişir. Ancak ehil olan kişilerin tenkidi ilmi geliştirir. Biz bunu söylüyoruz. Günümüzde ise ilmî seviyesi olmayanlar genelde ilmî tenkitleri yapıyor. İtirazlar iddialı, seviye düşük.
İLİM ONLARIN SEVİYESİNE İNMESİN!
Ali el-Kâri’nin güzel bir tespiti var: “Günümüzde bazı insanlara ilim adamı denmesi, onların ilim adamı seviyesine çıkmalarından değil; ilmin bunların seviyesine inmesindendir” Örneğin Usul-i Fıkıh kitaplarındaki genel kabule mazhar olmuş müçtehid tarifi, câmi ve mâni bir tarif olması hasebiyle her ilim adamını, her âlimi kapsamamaktadır; bazılarını tarifin kapsamı dışında bırakıyor. Hal böyle olunca bazı hocalar, kendilerini de içine alan bir içtihad ve müctehid tarifini yaparak müçtehidlik iddiasında bulunuyorlar. “Müçtehidin tarifi, yaptığınız tarif değildir” dediğinizde Bektaşiler gibi lisan-i hal ile “Ben yaptım oldu” demeye getiriyorlar. Yani ilmi kendi seviyelerine indiriyorlar. “İçtihat kapısı kapalıdır” demiyoruz, “müçtehidte bulunması gereken şartlar bu zatlarda yoktur”, diyoruz. Ali el-Kâri’nin bu tespitini günümüze uygularsak büyük iddia sahiplerinin kendilerini yeniden gözden geçirmeleri gerekecektir.
Rabbim hepimizi ilim, amel ve ihlâsta muvaffak kılsın…

Her cana ki ölümü takdir etmiştir Ezel,
Hakk'ın sevdası ile ölüvermek ne güzel!

#7
ARAM

ARAM

    Sessiz Üye

  • Teğmen
  • 1 Mesaj sayısı:
Hoca muhakkik bir alim maşallah tanıyan varmı tanışmak istoyorum istifade etmek istiyorum....



Cevap Ekle