Jump to content
NFK-Fan

Ayın Kitabı: Temmuz 2012-Batı Tefekkürü Ve İslam Tasavvufu

Recommended Posts

Selamlar,

 

Daha önce Ayın Kitabı Aktivitesi Hakkında başlığında belirttiğimiz gibi bu aydan itibaren Ayın Kitabı değerlendirmelerimize başlıyoruz.

 

Aktivitemize katılacak olan arkadaşlardan, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri Temmuz ayı içerisinde okumalarını ve bu başlık altında kitap hakkında söylemeye değer bulduklarını paylaşmalarını bekliyoruz. Eserle ilgili fikir ve sorularınızı bu başlığa yazabilir, 1 sayfayı geçmemek kaydıyla ilginizi çeken alıntılar yaparak bunları değerlendirebilir, kitaptaki bölümlerin size hatırlattıklarından bahsedebilir, önemli gördüğünüz kısımları özetleyebilirsiniz. Hedefimiz kitabı daha iyi anlamak olduğu için bu gayeye hizmet edecek her türlü paylaşımı bu başlık altında gerçekleştirebilirsiniz.

 

Başlığı yönetim olarak yakından inceleyerek tartışma akışının sorunsuz bir şekilde sağlanabilmesi için müdahalelerde bulunacağımızı vurgulamak istiyorum.

 

Ay sonunda bu başlık kapatılacak ve eserle ilgili tartışmalar Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu başlığında devam edecektir.

 

İnşallah bu başlık uzun sürecek bir çalışmanın bereketli bir başlangıç adımı olur.

 

Saygı ve selamlarımla

Share this post


Link to post
Share on other sites

Uzun zamandır iş güç bahanesiyle üstadı okuyamayan birisi olarak, bu vesileyle Allah'ın izniyle tekrardan başlayacağım. Alıntı yapmak, önemli görülen noktaları buraya taşımak hakkında üç beş kelam etmek, sormak öğrenmek inşallah uzun vadede ufkumuzu açacak ve eşsiz bir veri tabanı oluşmasına yardımcı olacaktır. Bütün gönüldaşların üç beş kelamla da olsa katılmarını isterim, gayret bizden, takdir Allah'tan.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Uzun zamandır iş güç bahanesiyle üstadı okuyamayan birisi olarak, bu vesileyle Allah'ın izniyle tekrardan başlayacağım. Alıntı yapmak, önemli görülen noktaları buraya taşımak hakkında üç beş kelam etmek, sormak öğrenmek inşallah uzun vadede ufkumuzu açacak ve eşsiz bir veri tabanı oluşmasına yardımcı olacaktır. Bütün gönüldaşların üç beş kelamla da olsa katılmarını isterim, gayret bizden, takdir Allah'tan.

 

Üstat Freud hakkında ne demiş acaba? Bekleriz...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bu aktivite vesilesiyle birkaç şey söylemek istiyorum. Belki buralarda pek fazla gözükmüyor, belki aktif olarak paylaşımlarda bulunamıyorum ama şunu diyebilirim ki bu siteyi seviyorum. Gerek adminimiz, gerek yöneticilerimiz, gerek kıymetli paylaşımlarda bulunan üyelerimiz olsun burada çok değerli insanlar var. Bu insanların insanlığına ve bilgisine güveniyorum. Belki hayat boyu hiç yakından tanıma fırsatım olmayacak ama bunun ne önemi var. Güzel insanların varlığını bilmek bile yetebiliyor. Bu aktivitenin de on numara bir fikir olduğunu düşünüyorum. On numara çünkü sevk ediyor. Okumaya, anlamaya ve düşünmeye ve beraber hareket etmeye… İyi ki varsın n-f-k.com

Share this post


Link to post
Share on other sites

Kitabı inşallah bugün alıp okumaya başlayacağım.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Vakti zamanında bir sebeple elimden çıkarttığım bir eser. Kurgu muhteşem,ibareler şimşek gibiydi. Inşallah tekrar temin edip okuyayım. Üstad her seferinde okunduğunda ilk okunuyormuş intibasını veren o üslubuyla eminim yine farklı düşünce buudları açacak. Tabi burada da müzakere edilmesiyle umarım bereketli bir şekilde istifade olunur.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bizi karşılayan ilk cümle okunacak eserin seçiminde isabet ettiğimizi doğruluyor.

 

"Bu eser ideolocya örgüsüne bağlı olarak benim en başa aılnması gereken verimlerinden biri..."

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bizi karşılayan ilk cümle okunacak eserin seçiminde isabet ettiğimizi doğruluyor.

 

"Bu eser ideolocya örgüsüne bağlı olarak benim en başa aılnması gereken verimlerinden biri..."

Sizin de dediğiniz gibi bu kitabın Üstad'ın en önemli verimlerinden biri olduğunu bilmekle işe başlamak lazım. Üstad'ın 100'e yakın sayıda kitaplaşmış eseri var. Her biri tek başına bir takım hususları anlatıyor. Biri Abdülhamid'i, biri mazlumları, bir diğeri velilerin menkıbelerini... Fakat bu kitap en temel davayı, yani hak ile batıl davalarını ele alıyor. Batılın yanlışını göstermekle kalmıyor, onun iyi yanlarını, doğruya yaklaştığı noktaları da açık yüreklilikle vurguluyor, fakat bu yanların hakikatinin de en doğru haliyle Hak sahasında var olduğunu gösteriyor. Bu eser hayatın en temel noktasını konu alıyor. Hak ve batıl mücadelesini savaşlarla, insanlarla değil; fikir ve tefekkür işçileriyle anlatıyor olması da ilginç.

 

Yine kitabın başlarında Üstad'ın kitaplık çapta adam olmaktan bahsetmesi çok dikkatimi çekti ayrıca. Kitapları doldurabilecek kadar dolu bir zihnimizin olmayışından, üretemeyişimizden dem vururken kendimi ezilmiş hissettim. Şöyle diyor: "Kitap, büyük mesele! Dikkat ederseniz Şarka, Şarkın aslî rengini veren ve kâinatın tek mümessili olan Allah Resulüne, her şeyi anlarsınız. "İlmi kitapla kaydediniz, bağlayınız!" buyuruyor. Bu, Garbın (Rönesans)tan sonra vâsıl olduğu bir sistemdir. Orda hiçbir şey yokken bu hikmet İslâmda görülmüş... Buna dikkat etmek lâzım, insafla... Sonraları Şark, ezbercilik âlemi olmuştur. Halbuki işin başında bu emir verilmiş... Hiçbir şey zayi olmayacak, kitapla kaydedilecek ve kitaplık çapta çalışılacak... Kitap mevzuunda memleketimizin ne halde olduğunu görmenizi isterim. Bunu bir cümle ile geçeyim; Profesörlerimiz kitapsızdır, Şairlerimiz kitapsızdır."

Share this post


Link to post
Share on other sites

Son zamanlarda forum aktiviteleri içerisinde bütün en'leri bünyesinde barındıran en faydalı, en parlak, en gerekli, en mantıklı, en makul önerilerden birisi. Okunacak kitaplar arasında bu eserin başlangıç teşkil etmesi eserin ehemmiyetini de ortaya koymaktadır. Eserin takdim kısmını mercek altına aldığımızda şu satırlar göze çarpıyor; "Türkiye'yi İslam alemini ve bütün insanlığı kurtaracak sistemin örgüsü lif lif bu esere yerleştirilmeye çalışılmıştır." *NFK Sırf bu ifade bile esere karşı olan ilgiyi körükleyebilir.

 

Üstadın bu eserinde " Bütün kitap mefhumunun ruhu olan Allah'ın Kadim Kitabından ders alarak kula düşen vazife, kitap hacminde çalışmak... Gerisi haylazlık ve başıboşluk... sözü, her kitap bahsi açıldığında aklımıza gelmelidir. Münferid okumalar bir şekilde yarım kalırken toplu halde yapılan okumalarda netice elde edilebiliyor. Aktiviteye canu gönülden iştirak edeceğim. İnşallah katılımı bol bir aktivite olur.

Share this post


Link to post
Share on other sites

bu ay bu kitabını bitirdim, bu siteyi sonra buldum :) tam tevafuk oldu yani.

 

kitap harika! özellikle batının felsefi gelişimini teşhisi mükemmel. yayınevi bence bunu şema halinde, oklarla, kitaptan alınan 1-2 kelimelik kısa açıklamalarla özetleyip, resim/"harita" olarak kitabın yeni baskılarına eklemeli..

örneğin septistler (şüpheci) -> sokrat -> eflatun -> aristo filan gibi

Share this post


Link to post
Share on other sites

Üstat Freud hakkında ne demiş acaba? Bekleriz...

 

Bu Jimmy Froyd Hasselbaink denen çamaşır mandalını Darwin seviyesinde görüyor Üstad. Bahse bile değmeyecek cinsten yani. Ama yine de bütün o gerzeklikleri içinde bir tahribata sebep oldukları için çamurlu fikirlerinden oluşan bataklığa değiniyor mecburen. Fakat ne enteresandır, koca Batı tefekküründe o kadar isim varken, şuan ki bulanık algılayış sisine baktığımızda en fazla taraftar, twitter tabiriyle takipçi toplayan yine de bu froyd gibi, darwin gibi fıtrat düşmanları oluyor. Günün zeka seviyesi bir hayli yüksek diye sevinmemiz gerekir! Bebeğin annesini emmesini cinsel duygulara bağlıyor Froyd. Annesinin yüzüne bakamaz hale gelen birkaç talebesi de intihar ediyor. Ruhun şehvet olduğunu söyleyerek bir lağım faresinin ondan daha temiz olduğunu ispat ediyor. Onun zamanında yaşamadığım için Froyd şanslı biri. Aynı zamanda yaşıyor olsaydık ben ona yapacağımı bilirdim. Ne mi yapardım? Kulaklarını kopartana kadar çekmekten daha acı bir şey yapardım; mahallede top oynarken onu takıma almazdım. Hak ediyor ama… Bu arada bizim malum üçlü hala kitap hakkında yorumda bulunmadı. Neden acaba? Aklıma bir şey geliyor ama… Kitap, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu ya; bizimkiler yanlışlıkla Tasavvuf Bahçeleri’ni okumuş olmasınlar? Olur mu olur.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Batı tefekküründe yürürken, karmakarışık sokaklardan geçiyor gibi hissediyor insan kendini. Bir yol, ama sonu nereye varacak belirsiz. Sisler içinde, görüş mesafesi önünü göremeyecek kadar düşük bir yol. Gidilecek adres var mı, orası belirsiz. Aslında bilinen bir sona, tahmin edilebilecek bir adrese sürükleniyor kervan. Bu adresin uçurumdan başka bir adı yok. Öyle bir uçurum ki, akıl ayaklarıyla yolun sonuna dek ulaşmaya çalışanları bir bataklık gibi kendine, içine çekiyor. Akıl arabası, sığacağı yollar tükenip patika yolları karşısında gördüğü zaman, onu her şey zannedenler tarafından hala sürülmeye, o iğne deliğinden geçirilmeye çalışılıyor. İmkansızı zorlamakla ve amacına ulaşamamakla hüsrana uğrayan beden, aklın artık kırılmış olan kanadıyla uçurumdan düşüyor. Batı tefekkürünü okurken müthiş derecede rahatsız oluyor insan. Bir kurtuluş vesilesi olarak bahşedilen zekayı, kendi idamlarının giyotini olarak kullanan onca çaresiz ve iflas etmiş var o satırlarda. Bir tarafta bulamayanlar, diğer yanda bulduklarını zannettikleri şeyin bir hakikat olmaktan çok uzak olduğunu bilemeyenler… Filozofların değil, Peygamberlerin bildirdiği Allah’ı arayan ve son resule, kainatın tacına kadar tüm isimleri sayan ama ona gelince susan ve doğal olarak tek adım atamamak yüzünden son vapuru kaçıran Paskal gibiler; henüz yirmibir yaşındayken, tek harf daha yazarsam çıldırırım diye şiiri bırakan ve ölmeden önce Arapça “Allah kerim” diyen sır dolu Rembo gibiler; Batının en büyük fikir adamı, Batıya ilk vahdani görüşü getiren Sokrates gibiler… İntihar edenler, delirenler, yakılanlar… Rönesans ile yükseliş… Birbiri ardınca gelen madde keşifleri… Her gelenin bir öncekini çürüttüğü fikirler… Bir türlü ruhu, hakikati bulamayış… Bu bulamayışın, bu buhranın neticesi olan ve ikisi de birbirinden beter iki tane dünya savaşı… Ruhunu kaybedenlerin dünyayı yok ederek bir telafi amacı gütmeleri… Aklın götürdüğü son : 100 milyonu bulan ölüm… Kaç milyonu çocuk, kaç milyonu kadın?..

 

İslam tasavvufu… Pürüzsüz, berrak bir günde her tarafında adres gösteren tabelalar bulunan, toprağı kardan yumuşak, dikenlerden ve taşlardan temizlenmiş ve nokta kadar kirlenmemiş bir yol… Yol manasına yolların yolu; istikametlerin istikameti… Nefs barikatlarına, aklın hilekar tümseklerine takılmadıktan sonra ulaşılacak adres, bu yangın yerinde yürüyen için, attığı her adımda içini ferahlatan bir huzurdur. Batı tefekkürü doğar doğmaz ölen bir çocukken, İslam tasavvufu sonsuza kadar gençtir. Aklı her şey zanneden ve bu yüzden hiçbir şeye eremeyen Batıya karşılık, hududunu gören, tükeniş sınırlarını bilen akıl, İslam’da en mübarek vasıta… Patika yolu gördüğünde arabayı o noktada bıraktığı için… Üstad : “Nasıl, batılı bütün maddenin topoğrafyasını şahane bir şekilde çıkartmışsa, tasavvuf ehli de ruhun topoğrafyasını öyle bitirmiştir.” Ve yine Üstad, Aynadaki Yalan’dan : “Batının büyük mustaripleri hakikat dağına tırmanış yolunda İslam velilerine nisbetle çıkmaz sokağın cüce piyonlarıdır. Istırap felsefesine, hafakan hikmetine kadar ulaşırlar da yine yolda kalırlar ve büyük oluşu bulmaya yakın, büsbütün kaybederler. Dönüp dolaşıp yine akılda kalırlar ve aklı akılla yenecek seviyeye tırmanamazlar. Tırnakları kan içinde, tutundukları kayalardan aklın bütün cicili bicili oyuncaklarıyla beraber düşerler.” Ve bu ne acı bir durumdur. Bunca çabanın, bunca zihin yorgunluğunun, bunca arayışın sonu bir hiç… İşte septisizm : “Hayat iş demektir. İş de çaba demek… Çaba ise boştur… O halde hayat sefaletten ibarettir.” Bu sakat mantığı, Batı tefekkürünün intihara sürüklenişi, hazırlanışı olarak tarif eder Üstad. İntihar etmeden önceki demlerinde, “Beni en çok bilmek denen şey iğrendiriyor.” demişti Kleist. Batının, tırnakları kan içinde, tutunduğu kayadan düşen her mustaribi gibi… İslamı, yani hakikatin kendisini, yani yaşanmaya değer hayatı bulsa, çektiği acıların sonucu olan intihar bataklığına dalmazdı asla. Batı tefekkürünün tüm dehalarını, tüm cins kafalarını bir araya getirip zihnimde onları bir bahçe bütünlüğünde düşündüğümde, İmam-ı Gazali’nin tek bir düşüncesinden açan bir çiçeğin bütünlüğü, tamamlığı, harikalığı çıkmıyor karşıma. Terazinin bir ucuna bütün Batıyı, diğer ucuna da asla tereddüt etmeden İmam-ı Gazali’yi koyabiliyorum. Üstad : “Gazalinin eserlerindeki kadar aklın hilelerini yakalamaya hiçbir batılı filozof yaklaşamamıştır.”

 

Her eseri mühim olan Üstadın, en mühim eserlerinden biri olan Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, ona neden (Büyük Mütefekkir) dendiğinin en bariz kanıtlarından biri. “Davaların davası”nı konu alan bu eser Türk düşünce hayatının da temel taşlarından biri mesabesinde. Allah bu eseri yazandan razı olsun; bize de hakkıyla anlamayı nasip etsin inşallah.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bazı kitaplar vardır, onları okurken aynı zamanda bir sinema gibi izlersiniz de. Kitaptaki olaylar ve isimler birebir karşınızda canlanır. Bunun en etkin sebebi kuşku yok ki yazarın üslubu, üslubunun alıp götürücülüğüdür. Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu kendisini hem okutturuyor hem de izlettiriyor. O ne enfes bir üsluptur öyle. Hayatımda okuduğum en akıcı kitaplardan biriydi bu eser. Eserde hız kesmeyen, nefes aldırmayan, ilgi dağıtmayan coşkun bir anlatım var. Kitap okurken kalemle cümlelerin altını çizme özelliğim olsaydı şayet, altı çizilmemiş en fazla 5 sayfa olurdu 210 sayfalık bu kitapta. Üstadın bir özelliği de bu galiba; bir kere okunup da bırakılacak eserler yazmıyor.

 

Kitapta dikkatimi çeken onca şeyden biri de Epiktet ve o algı sınırlarını berhava eden olayıydı. Ayağını bir işkence aletinde burkuyorlar, burkuyorlar. O ise sakin bir tonla, biraz daha bükülürse kırılacağını söylüyor. Sonra korkunç bir sesle kırılıyor ayak. Cevap yine aynı tonda : “Demedim mi!” :) Okurken acıyla güldüğüm bu olay nasıl bir şeydir böyle. Fiziki acılara bunca umarsızlık, kırılan bir ayağa bu alakasızlık dehşet bir şey. Acıya ancak bu şekilde karşı konulabilir mi diyorlar, acıya ilgi göstermeyerek. Onu yok sayarak. Böylece de dünya acılarından sıyrılmayı deniyorlar. Enteresan.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Necip Fazıl, bu muhteşem eserinde Freud bahsini şöyle ele alıyor:

‘’ Tabi binbir cereyan var, birbiri ile boğuşan... (Blondel) 20. Asırda ruhçu cereyanı temsil

ederken Yahudi (Marks)ın cemiyet meselesinde ileriye sürdüğü bâtılı, ruha tatbik eden ikinci

bir yahudi vardır: (Froyd)... (Froyd) tıpkı (Darvin) ve (Marks) gibi giriftleri basite irca edici

bir formül ustasıdır. Öyle bir esasa bağlıyor bütün tahassüs ve fikriyatını ki, madde

görüşünden daha yıkıcı oluyor. Dolayısiyle yıkıcı bir (etap) teşkil ediyor. (Froyd)e göre, insan

ruhu, bütün tahassüslerimizin mihrakı ruh, cemiyette muayyen terbiye sistemlerinin ona bir

çuval gibi tıktığı “ihtibas-işte hapsetme” keyfiyeti içinde esirdir. Evet bu hale “ihtibas” der: ve

ruhun (röfülman-boşalma) ihtiyacından doğduğunu kaydeder. Boşalma, boşanma, çatlama,

patlama... Hani vapurlarda gördüğümüz, istim koyuvermek gibi zarurî bir şey... Peki, ya bu

halin sâiki nedir? Şehvettir! Onca esas ve üzerinde durduğu ana çizgi budur. Doğan çocuk özannesinin memesine yalnız bu arzuyla yapışır!..

İlim önünde müstehcenlik yok, açık konuşuyorum: ne muazzam bir intihar psikolojisi ki,

çocuğu (Jan Jak Ruso) hesabiyle tabiata terketseniz, ruhlarda birikim diye bir şey kalmayacağı

zannın da... İşte tabiat! Birçok hayvan önünüzde çiftleşmezler. Bu terbiyeyi kimden

almışlardır? Birçok hayvan önümüzde pislemezler. Hattâ dağda, kırda bile pisliklerini

toprakla örterler. Çocuk dahi meme emerken annesiyle muayyen bir fiile başlar (Froyd)e

göre... Bütün fikrini buna bina eder. Ve cemiyetten aldığımız telkinlerin bir çuval halinde

ruhumuza tıkılmış olduğunu kabûl eder. Her hissi buna irca eder; bununla da kalmaz, büyük

sanatkârı ve filozofu bu ölçüyle izaha kalkar, der ki, “işte bu ihtibasları renk ve şekil

değiştirerek süren sanatkâr”... Bu fiile de (süblimasyon) adını yakıştırır, yani sanatkâr, kendi

ihtibaslarını (süblime) eder, ulvîleştirir. Yapamazsa iradesi yırtılır.

(Froyd) bir yahudidir. (Froyd) müthiş diyalektiğiyle o kadar korkunç oldu ki, onun ruh

nazariyesi (libido) âdetâ her kapıyı açan bir anahtar sanıldı. O kadar korkunç bir diyalektiği

var ki, insan istemeden kapılabilir. (Froyd)u okuyan hristiyanlardan ve öz talebelerinden

birkaçı intihar etmiştir. Anasının yüzüne bakamaz hale gelmişlerdir.’’

 

 

Üstad tarafında böyle anlatılan bu adam, Teknik Eğitim Fakültelerinde ders konusudur. Eğitim litarütüründe geniş bir yer kaplar. Onun bu ahlaksız fantezileri üzerinde yıllarca kafa patlattık, mevzu ile alakalı sorular çözdük. Türkiye’de öğretmenler böyle yetiştiriliyor, maalesef.

Freud insanı açıklarken, cinselliği ve içgüdüleri ön planda tutmuştur. Freud’a göre bir çocuğun nasıl bir kişiliğe sahip olacağını anlayabilmek için çocuğun o yaşlarda içine düştüğü hazzın, zevkin karşılanıp karşılanmadığına bakmak gerekir.

Freud’un beş tane gelişim dönemi var. Oral, anal, fallik, letans ve genital dönemlerin adları… Fallik dönemdeki çocuk karşı cinsten anne-babaya cinsel yakınlık duyarmış. Kız babaya, erkek de anneye cinsel yakınlık duyarmış…

Freud’a göre toplumun baskıları olmasaymış, böylece bireyler cinsel ve saldırgan enerjilerini rahatça boşaltsalarmış, bireylerin bir sorunu olmazmış… Buna göre mesela Din de bu fikre göre insanın bu türden enerjilerini bastıran bir engel oluyor.

Öğretmen adaylarına sorulan ahlaksız sorulardan sadece bir tanesine misal olsun… Kaynak Yediiklim… Gerçi kaynak fark etmez, hepsi aynı…

Soru şöyle:

Dört buçuk yaşında bir erkek çocuğu, ‘Çarşıda hırsızlar annemin çantasını almak istediler. Ben de hepsini dövdüm. Onlar da kaçtılar…’ sınıf arkadaşlarına ve öğretmenine övüne övüne anlatmıştı. Aslında bu bir yalan değildi. Bu bir hayal oyunuydu. Çocuk çevresinin kendisine hayranlık duymasını istiyordu. Erkek çocuklar bu dönemde benzer hikayeleri babalarına da anlatarak, onlara güçlerini ispat etmeye çalışırlar. Aslında gizliden gizliye babaları ile yarışırlar!’

Soru böyle. Bu açıklama verildikten sonra Freud’un Psikoseksüel Gelişim Kuramına göre sıralanmış şıklardan bir cevap istiyor.

Yayınevnin hazırladığı bu soruya verdiği cevap, bakın nasıl:

‘Erkek çocuk annesine hayrandır. Annesi ile evlenmek ister, ona bakmayı, ona elbiseler almayı, onu rahat yaşatmayı hayal eder. Bunları annesine söyleyerek, annesine evlenme teklifi bile edebilir. Babasını kendisine rakip olarak görür ve kıskanır. Annesine karşı yakınlık duyar, babayı ortadan kaldırmak ister.’

Cevap böyle… Ne aile ama değil mi?

Altında freud’dun düşünce yapısının olduğuna inandığım başka bir yazıdan misal göstereyim… Gülay Göktürk’ün 2002’deki bir köşe yazsı şöyle:

‘Koskoca Türkiye'yi günlerce hop oturtup hop kaldırtan Bursa'daki tacizci öğretmen haberi ve tacizci öğretmenin çektiği porno filmleri kendisi kullanmakla yetinmeyip bir de yurt dışına pazarladığının ortaya çıkması yüzünden, çocuk pornosu tartışması bir kez daha gündeme geldi.

 

Bu konuyu herhangi bir olayın gündeme getirmesine de pek lüzum yoktu aslında... Çünkü çocuk pornosu, son yıllarda, özellikle de internetin icadından bu yana Uygar Batı'nın her daim gündeminde.

 

Gün geçmiyor ki, internet polisleri bir hain sübyancının sitesine baskın yapmasın... Ya da, porno düşkünü bir "sefil" gazete sayfalarında, ekranlarda teşhir edilmesin...

 

 

***

Bence biz büyüklerin çocuk pornosunu neredeyse "insanlığın tanıdığı en büyük suç" haline getirişimizin altında yatan psikolojiye dikkatle bakmamız lazım. Kimin adına doğuyor bu büyük öfke? Çocuk pornosunun kurbanı olan çocuklar adına mı; yoksa başka bir şey mi var altında?

Bundan epey önce bir dergi yöneticisi bana çocuk pornosunun yasaklanmasına karşı olup olmadığımı sorduğunda, "evet" ya da "hayır" demekte zorlanmış ve uzun uzun anlatmıştım:

 

Benim görebildiğim kadarıyla, çocuk pornografisini lanetleyip yasaklama isteğinin iki farklı kaynağı var. Bunlardan biri sübyancı büyüklerin bir fantezilerinin yasaklanması... "Koskoca adamlar nasıl olur da bacak kadar çocuklara cinsel haz nesnesi olarak bakarlar!" İşte sansürün asıl dürtüsü bu. Asıl bu arzu lanetleniyor, yasaklanmaya ve cezalandırılmaya çalışılıyor. Çünkü mevcut cinsel ahlak çocuk bedeninin arzulanmasını en büyük cinsel suç olarak görüyor.

 

Ben, arzunun bu lanetlenişini haklı bulmuyorum. Yani, insanların çocuklara zarar vermedikleri sürece "sübyancı olma hakkı"nı savunuyorum.

 

Ama öte yandan, pornografinin konusu olan çocuklar, bu işi kendi iradeleriyle, kendi kararlarıyla yapmadıklarından ve zaten o yaşta böyle bir şey mümkün olmadığından, ayrıca bu çekimler onları fiziksel ve psikolojik olarak örseleyebileceğinden, çocukların porno filmlerde oynatılması kabul edilebilir bir şey değil.

 

İşin bu yanına bakınca da, çocuk pornosu içeren filmleri ahlak dışı buluyorum.

 

Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için şöyle farazi bir örnek vereyim: Diyelim ki, çocuk pornografisi çekenler, o filmlerde gerçek çocukların yerine bilgisayarda yaratılmış sanal çocuklar kullansalardı, yani filmin kahramanı animasyonla yaratılmış olsaydı, benim hiçbir itirazım kalmazdı. Böylece hem sübyancı erkeklerin özgürlüğü kısıtlanmamış, hem de hiçbir çocuk örselenmemiş ya da ileride belki de utanacağı, istemeyeceği, kendi ahlakına uygun bulmayacağı bir rolde oynamamış olurdu.

 

Bu tip filmlerin sübyancılığı teşvik edeceği ve çocuklar için varolan tehdidi artıracağı savına gelince.

 

Unutmayın ki, şu andaki şiddetli yasak, bu eğilimi azaltmıyor, aksine kamçılıyor. Hepimiz biliyoruz ki, cinsellik alanındaki en yaygın tutkular, en koyu yasakların yaşandığı alanlarda ortaya çıkıyor.’

Nasıl ama… Böyle yazarlar medyada pek çok… Yeri gelince onlardan da bahsederiz. Freud nasıl da saklanmış satır aralarına… Sübyancı bir öğretmen düşünsenize, yaptığı ahlaksızlığı normal karşılamak isteyen bir veli bulunur mu acep?

Bu sübyan olayını Freud açısından düşünürsek, eğer toplumsal baskı olmasaydı bu sapıklar da eylemleri ile insanlara zarar vermezdi. O zaman toplumsal baskı vermeyelim, sapıklara da haklarını verelim… Gülay Göktürk’ün yazısının da merkezi bu değil mi?

Şu dizilere de bir göz atığınızda durumun vahametini anlarsınız. Aile içi türlü ilişkiler dizilerde moda haline gelmiş.

Evet, bizim ülkemizde öğretmenler böyle rezilliklerle yetiştiriliyor. Üstelik Freud örneklerden sadece bir tanesi… Bu mevzuda dertliyim dostlarım.

Üstad ne güzel anlatmış: ‘(Froyd)e göre, insan

ruhu, bütün tahassüslerimizin mihrakı ruh, cemiyette muayyen terbiye sistemlerinin ona bir

çuval gibi tıktığı “ihtibas-işte hapsetme” keyfiyeti içinde esirdir.’

Share this post


Link to post
Share on other sites

Üstad, Lenin'den bahsederken "bir komünistin özel hayatı yoktur" sözünü bize uyarlayalım diyerek dikkatimizi çekiyor...

" -Hikmet mü'minin kaybolmuş malıdır, nerede bulsa alır- yüce hadis... Asıl bir müslümanın hususi hayatı olmaz. Müslümanlık bizi her yerde takip eder.Hatta helada bile. Hususi hayatım, resmi hayatım, filan laf..."

 

Malum, ramazan ayında olmamız sebebiyle alıntılamak istediğim bölüm, hemen her gün gündeme gelen oruç tutmayanların aşikar biçimde yeyip içmelerine değiniyor.

 

"Efendim,

Şu aleni oruç yemek... Gayet büyük bir cinayettir.Malum, fakat bana izah et derseniz edemez softa.

Cemiyette o kadar korkunç bir şey ki bu, ben bir gün vapurda giderken birisinin suratlara üflercesine pipo içtiğini gördüm. Hakaret edecektim. Birden bir his geldi içime...

Benim oruç tutmadığım günlerde bunu yapanlara bu kadar kızıyor muydum?

Nefsime pay çıkarmamak için sustum. Ama öfkemde çok haklıydım. Bir günahı aleni yapmak o günahın işlenmesinde mahzur görmemenin ilanıdır. Ve o günahtan bir milyon kere fazladır...

Bunun izahı zor mudur?

Ve artık günah değildir o, günahtan başka bir şeydir!..

Share this post


Link to post
Share on other sites

İşte septisizm : “Hayat iş demektir. İş de çaba demek… Çaba ise boştur… O halde hayat sefaletten ibarettir.”

İntihar kelimesini lastik gibi uzatırsan, ortaya işte böyle bir cümle çıkar.

 

Enteresan.

Bu durumun sana enteresan gelmesine şaşırmıyorum çevreci. Hafifçe ayağına bastığımda ya da şeffafça burnunu sıktığımda bile hemen feveran ediyorsun. Epiktet'i biraz olsun örnek al kendine. Hatta o kadar uzağa gitme. Kafanı çevir de şöyle bana bir bak hele. Sadece By_x'in bana yaptıklarını ve bu durum karşısında nasıl sükuneti elden bırakmadığımı anlatsam, Epiktet'in şöhreti dumura uğrar.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Kitabı okurken tekrar dikkatimi çekti Pascal.... Halbuki kaç yıldır bildiğim hikaye. Nedense bu sefer bir başka dokundu, ağlayacak hale geldim. Dikkat etmek gereken bir adam. O kadar gerçek ve hazin ki insan dehşete kapılıyor... Gece gece arkasından konuşturdu beni epeyce.

 

Pascal'ın hayatındaki ana hatlara bakmak, pırıl pırıl bir zekanın, trajedi kahramanlarına yakışır ihtişamını görmek için yeterlidir. Sadece 1623 ve 1662 yılları arasında geçen 39 senelik kısacık bir ömürde; üçgenin iç açılarının toplamını bulan, Pascal üçgenini keşfeden, hava basıncını matematiksel olarak ifade eden, ilk mekanik hesap makinesini geliştiren ve daha pek çok konuda çığır açan deha; aklın hudutlarına yolculuk yapabildiğini ispatlıyordu. Öyle mucizevi bir kafası vardı ki, Henüz 9 yaşında bir çocukken matematik kanunları bulabiliyordu. Fakat onu zihni bilgisayar gibi işleyen matematik robotu mühendislerden ayıran husus, dünyadaki varlık sebebini kurcalayan ve hakikati kovalayan ulvi tefekküre karşı sahip olduğu istidattı. Müspet ilimler olarak anılan sahada son noktaya varmış olmanın yanında, kendi yaradıllışını kavramak için de aynı mücadeleyi veriyordu. Tabiatı da, fizik ötesini de aynı incelikle tetkik ediyordu.

 

Onun iç kanatan dramı elbette elde ettiği matematik zaferlerinde tecelli etmedi. Üstün yaratılışlı her kafa gibi, Pascal da günlük hayatın insan ruhunu uyuşturan kemirgenliğinden kaçtı, buluşlarının hayvani hazzıyla sarhoş olmaktan uzak durdu. Kendini, var oluşunu, hayat gayesini ve sahip olduklarını sorguladı; çetin bir nefs muhasebesine tutuştu. Aklı kullanmakta ne kadar başarılı olduğunu gencecik yaşlarda ortaya koyduğu buluşlarıyla ispatlayan Pascal, hakikate ulaşabilmek için aklını paraladı ve sonunda mutasavvıfların "ne akılla, ne akılsız!" düsturuna erişerek aklın rehberliğini reddetti. Bu husus gerçekten dikkate değerdir, zira bu noktaya varan Pascal aklı kullanmayı kendi devrinde belki de en iyi başaran insandı. Sermayesi aklıydı, ama o bunun yetersizliğini de kavrıyordu. Cezbe hallerinin sonunda herşeyi bir tarafa bıraktı ve kendini cemiyetten tecrit etti, sadece aradığı ilahi "şevk"i yakalama sevdası içinde ibadete sarıldı, tefekkür etti, yazdı. Ölümüne yakın, "Bana filozofların değil, peygamberlerin haberini verdiği Allah gerek" demiş, semai dinlerin 3 peygamberini saymış fakat o son adımı atamamıştı... Bu yolda elinden tutacak bir rehberi olmamış, şüpheleriyle iptal ettiği aklı ona bu adımı attırmaya yetmemişti. Böyle parlak bir kafanın o mukaddes isme bağlanma nasibine erememesi, gemiye dokunacak kadar yaklaşıp boğulmaktan kurtulamaması o kadar hazindir ki, duygularını iptal etmiş bir mantık fıçısını dahi gözyaşlarına boğacak kuvvettedir. Sıradan insanların üzerinde düşünmeyi bile akıl edemediği yollarda visale doğru seyreden, çıldıracak noktalara gelen, cezbelere tutulacak ve "la joie, la joie! - Şevk, şevk!" diye haykıracak derecede yaklaşmışlığın hazzını yaşayan bir kafanın bu sonu, en acı kavuşamama hikayesinden daha acı değil midir?

 

Pascal'ın otopsisinde , belki de aklını ne kadar yorduğunun bir ispatı olarak, henüz 39 yaşında bu dünyayı terk ederken beyninde kocaman bir ur götürdüğü anlaşılmıştı. "Nous mourons seul - Yapayalnız ölürüz" gibi, üzerinde kitap yazılabilecek kadar derin bir sözün sahibi olan Pascal, hayatın hakikatinin insan olduğunu biliyor ve bu sebeple ebedi mutluluğun peşinde koşuyordu. Ne yazıktır ki, yapayalnız ölen Pascal'ın nasipsizliği, yapayalnız yaşayacağı sonsuz hayatını, sonsuz güzel olandan mahrum bıraktı...

 

Pascal demişken; kendisi tarafından ilk defa sistematik bir şekilde ifade edilen ve Pascal Kumarı olarak da bilinen Allah'a inanma konulu düşünce sürecini unutmamak gerekir. Ateizm ve din arasındaki tercih isabetini aklın anlayacağı şekilde, materyalist ve pragmatist bir açıyla dahi göstermesi sebebiyle gayet önemli bir model olan Pascal Kumarı, hala üzerine beyin teri damlatılan bir gerçeklik olarak dimdik dikiliyor. Pascal'a göre, dünyadaki tüm gerçekleri göz ardı etsek ve Allah'ın varlığını haykıran tüm eşyayı karar verirken hesaba katmasak bile, dine inanmak ateist olmaktan daha doğru bir tercihtir. Hikmet sahibi büyük veli Hz. Ali'nin de Pascal'dan 1000 yıl kadar önce dile getirdiği bu hakikat Pascal Kumarının konusudur. Pascal, aklın Tanrının var olup olmadığı gerçeğini keşfedemeyeceği bir durumun hayal edilmesini istedikten sonra, bu konuda bir tercih yapma mecburiyetinin altını çizer. Çünkü Tanrının varlığı yahut yokluğu arasında tercih yapmak insanın sonsuz mutluluğunu ilgilendiren bigane kalınamayacak bir konudur ve bu tercihte üçüncü bir ihtimal sözkonusu yoktur. Yapılacak tercih ise muhtemel kazançlara bakılarak yapılmalıdır, çünkü elde başka bir veri olmadığı varsayılmaktadır. Tanrının varlığı herşeyi kazandıracakken yokluğu hiçbir şey kaybettirmeyecektir. Bu durumda tercih onun varlığından yana yapılır, çünkü sonsuz bir mutluluk kazanmakla hiçbir şeyin kaybedilmediği durumlar arasında yapılacak bir tercihin beklentisi sonsuz bir kazançtır. Tanrı'nın varlığı durumunda ona inanan kazanır, ona inanmayan kaybeder. Onun yokluğu durumundaysa, ona inanan kişi öldüğünde ona inanmayan kişiden daha kötü bir duruma düşmeyecektir. Farklı bir ifadeyle ona inanan kişi ya herşeyi kazanacak ya hiçbir şey kaybetmeyecek, ona inanmayan kişi ise ya hiçbir şey kazanmayacak yahut herşeyi kaybedecektir. Bu gerçeği ifade ettikten sonra şu şekilde bağlar:

 

- Düşmanlarını böyle mantıksızlık içinde bırakmak dinin şanındandır.

 

Pascal bu düşünceyi ortaya atarken, bu modelin Tanrı'nın gerçekten var olup olmadığı sorusunu çözmeye yaramayacağını, yalnızca inanmanın sonsuz ölçüde daha mantıklı bir tercih olduğunu göstermek istediğini ifade etmişti. Bu modele getirilebilecek tek kuvvetli itiraz, hangi dinin doğru olduğunun bilinmiyor oluşuydu. O ise bu itiraza, "Bir kere inanmayı seçtikten sonra işi şansa bırakmak doğru değil, aklın buradan sonra söyleyecek sözü var" şeklinde cevap vermişti. Fakat haklı olduğu ölçüde yanılıyordu... Nasibi unutmuştu... İslam'ın Hz. Peygamber tarafından üretilmiş bir din olduğunu iddia ederek ilahi kaynaklı olmayan bir dinin Tanrı'yla ilgisinin olamayacağını söylemişti. Yanlış varsayım üzerinden doğru bir çıkarım yapmıştı. İslam'ın insan eliyle oluşturulmuş bir din olmadığını görecek nasibe malesef erememişti... Herşeyi titizlikle inceleyen muhteşem zeka, bu varsayımının üstüne gidememiş, yolu tıkanmış, bu nasipten mahrum kalmıştı...

 

Bir hedefin peşinden debelene debelene koşmak, içinde yaşanan şartları sonuna kadar zorlamak, aklı hücrelerine ayırmak ve sonunda kısacık bir adımı atamamak yüzünden, o noktada dermanların tükenmesiyle yere kapaklanmak... Bunun kadar acıklı ne olabilir? Kilometrelerce yüzüp, tam sahile varılacak noktada gücten düşerek sulara kapılmak gönül taşıyan hangi canlının içini zifiri karanlıklarda boğmaz?

 

İşte, nasibin dehşeti!.. Cümlelerini küfür tamlamalarıyla bitiren serserilerin alışmışlığıyla tekrarlayıp durduğumuz ve kullana kullana dehşet verici manasından adım adım uzaklaştığımız bu mübarek kelime, Pascal gibi müthiş bir şahsı; sabahtan akşama kadar çapa yapan, akşam da kahvehaneye gidip vakit geçiren alelade bir çiftçinin altında bırakıyor. Ebedi saadetten sadece bir 8 harfle mahrum kalmak... Hangi trajedi insan yüreğine bu kadar dokunabilir? Allah'ın merhameti bu tefekkür kahramanını elbette imansız bir fahişeyle aynı ağırlıkta tartmayacaktır, fakat yine de aramak ve bulmak arasındaki fark ne kadar sarsıcı... Nasip, kısmet... Bu kelimeleri kullanmadan önce ağzımızı çalkalasak, kalbimizi çıkarıp yıkasak yeridir. Ebediyetimizin bağlı olduğu yegane gerçek... Yıllar yılı gayret edip dağları aştıktan sonra, minicik bir adımı atma becerisini gösterememenin insanı içine yuvarladığı ateş hepimizin aklında kalmalı ve durup dinlenmeden, gözümüzü dahi kırpmadan belki de bu nasipsizliğe düşmemek için dua etmeliyiz. Uhud'da Müslümanlarla birlikte savaşıp Cehennemlik olan Kuzman'ı, Peygamber Efendimiz'in duası bereketiyle zengin olup zekatı reddederek irtidat eden Salebe İbni Hatib'i hatırlayın. Sahabe olmakla Peygamberlikten sadece bir basamak geride iken, ne oldular? İblis meleklerin başındayken bir anlık kibriyle nasıl yuvarlandı? Aziz dostum, görüyorsun ya! Güvenecek hiçbir şeyimiz yok, ellerimiz bomboş! Ne canımızdan bile fazla sevdiğimiz insanlar, ne malımız, ne sağlığımız, ne aklımız... Bir tek nasibimiz, onun da elimizde kalıp kalmayacağını bilmiyoruz. Tutunacak tek dalımızın elimizden kaymaması için Allah'a ne kadar yalvarsak az, zira onsuz yapayalnız ve çaresiziz. Evet İslam fıtratı üzre doğduk ve en azından etiketi Müslüman olan bir çevrede, ülkede yetiştik. Bu bahtın kıymetini bilelim ve dehşet içinde ağlayalım, bu nimeti elimizden almaması için daima O'na yalvaralım...

Share this post


Link to post
Share on other sites

bu aktivitenin "Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu" adlı kitapla başlamış olmasının manidarlığı arkadaşlar tarafından izah edilmiş durumdadır. Bu kitap belki Üstadın yazmış olduğu kitaplar arasında en kalını veya sayfa sayısı olarak en fazla sayfa sayısına sahip olanı değildir lakin her satırının, kelimesinin hatta harfinin bile ilmek ilmek fikirle dokunduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, Üstadın yükte hafif ve pahada ise en ağır kitabıdır. okurken fikri süzerek okumak lazım ve tekrar tekrar göz atmak lazım...

Share this post


Link to post
Share on other sites

caz,müziğin demokrasisi derlerdi ama,

'Klasik musiki, kapısında bir vahşi gördü, ''Caz'' diye...Afrika vahşisinin müziği...'

Share this post


Link to post
Share on other sites

Batının anlatılmasından sonra gelelim İslam'ın Tasavvufuna;

TASAVVUF

Bu azîm dâvaya dipsiz bir denize dalar gibi atılırken, büyüklerin tarifleri üzerinden kısaca geçelim:

Cüneyt:

“-Tasavvuf, Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi...”

Yine Cüneyt:

“Gayr ile alâkasız olarak Allah ile olmak...”

Yine Cüneyt:

“-Toplanarak zikr, duyarak vecd, uyarak amel...”

Bunun aslı şöyle:

“-İçtima ile zikir, istima ile vecd, ittiba ile amel..”

Yine Cineyt:

“-Şeriatin yasak ettiği şeyler ve kötü ahlâka karşı devamlı mücahede”...

Muhammed bin Aliyyül-kassab:

“-Keremli zamanda, keremli kavm içinde, keremli insanda, keremli ahlâk...”

Bu ahlâk herkesin çok iyi bildiğini sandığı umumî ve orta malı ahlâk değil... Ahlâkın ahlâkı...

Ebu Muhammed Cerirî:

“-Bütün halinde iyi ahlâka girip kötüsünden çıkmak...”

Yine Ebu Muhammed Cerirî:

“-Hallerin murakabesi ve edebin muhafazası...”

Buradaki edep de derinliğine sonsuz derecede ince bir mefhum... Bilinen basit edeplerden değil...

Mâruf-u Kerhî:

“-Hakikati yerinden almak ve halktan elini çekmek.”

Şiblî:

“-Kesiksiz Allah ile olmak...”

Yine Şiblî:

“-Halktan kesilip Hakka bağlanmak.”

Yine Şiblî:

“-Yakıcı şimşek...”

Bu bir tarif mi? Tariflerin tarifi... Bu üzerine dağlar yıkılan bir insanın doğrudan doğruya uğradığı hal olarak belki tariflerin en güzeli... Yakıcı şimşek... “Berkatün muhrika”...

Ebu Ali Ruzibâri:

“-Uzaklığın kederinden sonra yakınlığın safası...”

Ebu Türab:

“-Hiçbir şeyde kedere düşmemek ve herşeyde safa bulmak...”

Ve Mansur... Tam asılacağı zaman, soruyorlar:

“-Tasavvuf nedir?”

“-En aşağısı, şu bende gördüğünüz haldir!”

“-Ya en yukarısı?”

“-Onu görmeye size yol yoktur!”

Bu arada bütün tarifleri aldığımız, yüksek ismi sık sık geçecek olan, bir de mürşidim ve kurtarıcım Abdülhakîm Arvasî Hazretleri var ki, bütün bu tarifleri naklettikten sonra;dünyanın en kuru ifadesiyle, en büyük hakikatı zaptetmiş olarak şöyle diyor:

“-Tasavvuf, beşerî sıfatlardan çıkıp melekî sıfatlar ve ilahî ahlâk ile vasıflanmaya mahsus bir hal...”

Share this post


Link to post
Share on other sites

İSLAM'DA MERHAMET

 

İslâmın merhameti ise, merhamet olduğunu bile gizliyen hakiki merhamet!.. Ve İslâmın kılıcı,ucunda şifa taşıyan kaşık... Ama kılıç... Gönül ister ki, o kılıcı kullanan da, o ayak sesini duyuran doktor da bu hikmeti anlayarak yapsın...

Bizde gizli merhametin ne demek olduğunu size bir misalle söyliyeyim... Şimdi anlatacağımı bir Avrupalıya naklettim. “Avrupa’daki bütün merhamet edebiyatının üstünde bir hadise bu” dedi. Merhamet edebiyatı... Hıristiyanlıkta çok korkunçtur o edebiyat...

Hadise şudur: Hazret-i Ebubekir rikkat ve merhameti, Hazret-i Ömer şiddet ve adaleti, Hazret-i Osman hayâ ve edebi –bakın hayâ ve edep ne kadar mühim- Hazret-i Ali akıl ve hikmeti temsil eder. Ve bu dört büyük sahabî insanoğlunu tamamlar. Bu dördü de dört yüzlü bir fanusun, bir fenerin dört camıdır! Nur içerdedir.

Hazret-i Ebubekir o kadar merhametli bir insandır ki, anlatırken ağlamamak mümkün değildir. Bir duası var... Bu dua aynen Bayazid-i Bestamî’ye geçmiştir.

“- Yarabbi diyor; sen kâmil kudret sahibisin. Senin hududun yok... Senden herşey istenir! Ben öldüğüm zaman, yarın ahirette, cesedimi o kadar büyüt ki, cehennemine yalnız ben gireyim ve başka hiçbir kuluna yer kalmasın!..”

İslâmın merhameti budur!

Fakat o, gizli bir merhamettir.

Aynı merhamet, çocuğuna içki cezasını tatbik eden Hazret-i Ömer’de de farksızdır. Ama şiddet şeklinde...

“- Baba der; ölüyorum!”

Babası oğluna cevap verir:

“- Öl!..”

Ve ilâve eder:

“- Allah’ ın huzurunda hesap vereceği ân, de ki, beni babam öldürdü; senin kanunun yerine gelsin diye!..”

Onun içindir ki, Anadolu halkındaki, -Anadoluculuğumuz bu ruhî muhtevaya dayanır- Şeriatın kestiği parmak acımaz sözü buna benzer hikmetlerden gelir.

Sen kanuna inandır bana; ondan sonra istediğin gibi kes parmaklarımı... Ama önce inandır!..

Share this post


Link to post
Share on other sites

Şu Avrupalı bir nevi zekâ içinde ne muhteşem ahmaktır! Babasız çocuk olmasını muhal görür de din ona bu muhali kabul ettirince bu defa muhallerin muhaline kaçar; yani Allah'ı(C.C) baba kabul eder. Ve babasız yaratıldığını kabul ettiği HZ.Âdem Peygamber hakkında böyle düşünmez...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Kitapta şeriat ve tasavvuf arasındaki ilişkinin açıklandığı kısım gerçekten yakalayıcı. Bazı telakkiler tasavvufu bir bidat kabul etme nadanlığındayken, kimileri de Allah'ın açık emirlerini terk edip yasakladıklarını uygulamanın dinin ruhuna daha uygun olacağını iddia etme yüzsüzlüğündeler. Esas olan şeriattır ve tasavvuf bunun bir tatbik şeklidir. Şeriatın ruhudur, gayesidir, şeriatla çelişmez fakat o bütünü süsleyerek insana Allah'a yaklaşma imkanı sağlar.

 

Kitaptaki önemli vurgulardan birisi de şeriatın aklın hududunu çizip onu bu hudut içerisinde tam serbestlikle taltif etmesi hakikati... Felsefe aklı ilk basamağa oturtur ve sürekli kendini yalanlar, sürekli birbirinin açığını bulur ve hiçbir kat'i neticeye varamazken; hatta var olup olmadığımız gerçeğini bile neticeye bağlayamamışken şeriat gibi terbiye edici bir hududun varlığı kaçınılmaz bir ihtiyaç. Kitabın geneli de bu ihtiyacın mecburiyetini gösteren pek çok delille ve gerçekle dolu. Aklı çok iyi kullanmak borcundayız, tefekkür ederek onu devamlı işletmemizi bize emreden bizzat Allah'ın kendisidir fakat bunu felsefenin başıboş arayıcılık metodu ile yapmamak durumundayız. Akılcı olmanın popüler bir fikir olarak yüceltildiği çağımızda aklın bir yola girdikten sonra elde edeceği serbestlikle değerli olduğunu bu derecede güzel anlatabilmek gerekliydi.

 

Kitapta dikkatimi çeken yerlerden bir başkası da Bruno'nun kilise tarafından yakılmakta olduğu sırada sarf ettiği dehşet verici kelimeler. Şöyle demiş Üstad:

'Bu adamı da yakılmaya mahkûm ederler; tam yanarken salibi uzatırlar, eliyle iter haçı (putu) ve hâkimlere bağırır: "Ben ölmekten korkmuyorum, siz bana bu cezayı verirken benden daha büyük bir korku içindesiniz!"...'

 

Tasavvufun Allah rasulünün batını olduğu izahına takıldım yine. Miraç sonrası Hz. Ebubekir'in O dediyse doğrudur deyişindeki teslimiyetle, Efendimizin tüm getirdiklerine yapışmak ve basit hatlarıyla, satıhta yaşanan hayatın ötesindeki gerçeğe ulaşmak çabası, insanı en iyi tanıyan yüce varlık tarafından gönderilen bu kamil dinde unutulamazdı. İnsanda maddiyatın ötesine ulaşan bir yan var, ruh var. Her ne kadar pek çoğumuz günlük hayatın içinde sürükleniyorsak da gerçeği kurcaladığımızda, çarkların üzerine çıktığımızda veya nefs muhasebesine giriştiğimizde maddenin ötesine giden yola giriyoruz. Bizi hayvanlardan ayıran şey gördüğümüzün, bildiğimizin ötesine nüfuz edebilme becerimiz... Derinlik, dış dünyanın arkasındakini kurcalayıp buralara varma temayülü belki de insanın en kategorik özelliği... Bu gerçek dinde de boş değil. Nasıl ki herkes maddenin arkasına göz atacak güce sahip değil, tasavvuf da herkesin varabileceği bir menzil değil; fakat eksik de değil, karşımızda duruyor, adım atmak veya atmamak bize kalmış...

 

Son olarak şu alıntıyı paylaşayım, nedense beni epeyce etkiledi. "Bizdik, biz" gerçeğini unutmamak için bu nidayı duymamıza gerek olmamalı...

 

Velînin biri zikir halinde köşesinde oturuyor. Kapısı vuruluyor... Bir kadın... Türkistanlı bir sultan haremi... Yanında küçük bir çocuk... Gözleri kör... Elinden tutmuş içeri giriyor.

 

Velî başını kaldırıyor:

 

"- Bu nedir?"

 

"- Gözleri kör, açmanız için getirdim!.."

 

Ona o kadar acı geliyor ki bu söz, şöyle karşılık veriyor:

 

"- Ben İsa'yı mücerret miyim ki, körlerin gözünü açayım?.."

 

Ve infialle kalkarken yerinden bir ses duyuyor:

 

"- O muydu, o muydu açan?.. Bizdik biz!"

 

Hemen dönüyor velî... Parmaklarını basıyor çocuğun gözlerine ve gözler açılıyor.

 

Bunlar, üzerinde inanmanın mantığı olan şeyler değildir.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Selamlar,

 

Temmuz 2012 ayında incelediğimiz Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri okuyarak bu başlıkta katkılarını esirgemeyen tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum.

Başlık kilitlenmiştir ve yakında Ağustos ayının kitabı ilan edilecektir.

 

Saygı ve selamlarımla

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest
This topic is now closed to further replies.

×