Jump to content

Recommended Posts

Selamlar,

 

Değerli takipçilerimiz; Temmuz ayında başladığımız Ayın Kitabı aktivitemize bu ay da yeni bir kitapla devam ediyoruz. Üstad'ın kitaplarını okuyup üzerinde yorumlar yaptığımız, merak uyandıran yerleri sorarak eserleri daha iyi anlamaya gayret ettiğimiz ve kitapların ilgimizi çeken kısımlarını paylaştığımız aktivite dahilinde, bu ay Üstad'ın tiyatro yazarı olarak zirve noktasına ulaştığı Bir Adam Yaratmak adlı eseri okuyup inceleyeceğiz.

 

Küçük hacminde derin tefekkürü ve ağır fikir çilesini çerçeveleyen bu eseri okuma hususunda, tıpkı geçen aykı gibi artan bir katılım göstermenizi umuyor ve başlığa katkılarınızı bekliyoruz.

 

--- Önceki Kitaplar ---

* Ağustos 2012 - O ve Ben

* Temmuz 2012 - Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu

 

Saygı ve selamlarımla

Share this post


Link to post
Share on other sites

Üstad'ın hiç şimdiye kadar okumak nasip olmayan eseriydi, haftaiçi müsait bir zamanda ilk işim kitapçıya gidip bu kitabı temin etmek olacaktır. Bakalım Üstad'ın efsane tiyatro eseri nasılmış...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Reis Bey ne zaman seçilir acaba hayranlığımı bir kez daha herkesle yaşamak isterim :)

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bir Adam Yaratmak Üstad'ın eserleri arasında okurken dimağımın, tefekkür hududumun acı çektiği eserlerinden. İlk okumamdan sonra, bir de göz gezdireyim diye elime almıştım ki bir baktım okumuşum baştan sona. Öyle sürekleyici ve okuyucunun heyecanını daim diri tutmakta sanatüstü. Kesinlikle bir de izlenmeli. Hiç okumayanlar için bu aktivite sayesinde eserle tanışmak güzel olacaktır.

 

Hüsrev bambaşka biri, ruhumda iz bırakanlardan. Elbet bu sadece karakter değildi, Üstad yaşamıştı da yazmıştı. Sanatkarlar ya yaşadıklarını yazarlar yahud yazdıklarını yaşarlar. Şu da bir gerçek Üstad'ın babası kendini incir ağacına asmadı ama :) Bu bir çelişki midir?

Share this post


Link to post
Share on other sites

Okudum ama bir daha gözden geçireceğim.. Hele o incir ağacı varya incir ağacı. Bakalım ne yazdıracak, ne söyletecek?

Share this post


Link to post
Share on other sites

Yağmurlu, kasvetli, nemli bir günde güneş almayan hücre evi ayarında :) odamda çay içerken ve yine gurbetlerden bir gurbet yaşadığım bir vakitte başlamış (2007 sonuydu sanırım) ve gene böyle bir vakitte bitirmiştim bu kitabı.

 

Diyor ya kitabın sonunda:

 

Anne: Evladım, gitme !..

Hüsrev: Ne yapayım anne? Kestiniz incir ağacını.

 

İnsanın her zaman tutanacak bir dalı, gidecek bir kapısı, dayanacak bir başı olması gerek. Bu tutunuş, çok şeye bağlanışın ilk düğümü olabilir bazen. İncir ağacı madem bir simge, sembol ve metafor ona bakmak lazım. Ona bağlanışın, ona yönelişin ve ona tutunuşun insan ruhundaki yerine, izine, yansımasına...

 

O bağ koptuğu zaman istidat duvarı yıkılır, ötelerle olan kurbiyet zayıflar, halkalar gevşer ve belkide kopar.

 

İnsan ruhunun yükselmesini sağlayan her dal, bağ, simge "sendelemeden adım atmanın" fitiliyse şayet, baştada söylediğim gibi:

 

Her insanın tutanacak bir dalı olmalıdır hayatta. Ve işte yaratılmakta olan o adamın ağacı yoksa; beyin çatırdamaları, zonklamalar, başağrıları sürek avı gibi peşini bırakmaz, nefesleri keser, dizlerin bağı çözer, kalbin ritmi bozar.

 

Bir Adam Yaratmak.. Helede incir ağacında.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Hüsrev- Hayatta neler olur, olduğu için inanırız. İş hayale binince itirazlar üst üste yağar. Çünkü sadece bir tasavvurdur, bir nazariyedir, hayatın kendisi değil. Ne kadar benzeri olursa olsun, kendisi değil.

Nevzat- Bu doğru.

Hüsrev- Bu tıpkı manevrayla harp arasındaki farka benzer. Birinde tahta kurşun atılır, öbüründe sahici; birinde ölü taklidi yapılır, öbüründe ölünür. Buna rağmen harpte aranmayan mantığı manevrada ararlar.

Şeref- Öyle ya, harpte öyle şeyler olur ki, bir manevrada olsa gülünçtür.

Hüsrev- Hayat bir şeyi yapınca o şey tamamdır. Olur musu, olmaz mısı yoktur. Hayat yapar, izah etmez ve kabul ettirir. Bütün sanatı burada. Bizse hayattan soramadığımız hesapları bir tasavvurdan isteriz.

Nevzat- Mantıktan da büsbütün vaz geçemeyiz ya.

Hüsrev- Kim diyor vaz geçin diye? Amma onunla herşeyi halletmeye bakmayın! Hadiselerin sırrı en az mantığındadır. Nasıl ki tablonun kıymeti en az çerçevesindedir. Çerçeveyle ne uğraşırsın? Tabloya bak! Korkarsın!

(S-43-44)

Share this post


Link to post
Share on other sites

Hüsrev- (Zeynep'e) Güneşli bir havada bir gök gürültüsü nü bekler misiniz?

Zeynep- Beklemem

Hüsrev- Beklemezsin fakat o gelir. Hayat beklenmediklerle doludur. (Başını tavana kaldırır, parmağıyla tavanı gösterir ve birden sesini yükseltir.) Şimdi şu tavan çöker hepimiz altında kalabiliriz. Hiç de olmaz demem. Hiç de hayret etmem.(Etrafına bakınır. Gösterilecek birşey arıyor gibidir.) Ne bileyim, herşey olabilir. (Elini alnına götürür.Yüzünde ızdıraplı çizgiler belirir.) Her zaman beynimi tırmalamış bir misal hatırlarım. bakın nasıl! Mesela bir gün, Eminönü meydanında bir otomobil bir adamı çiğner. (Eliyle işaretler yaparak canlandırır.) Hadiseden on dakika evveline gidelim. Adam, mesela Gülhane Parkı önündedir. Otomobilde faraza Taksim'den geliyor. Manzarayı görüyor musunuz? Geliyor? Bin otomobil içinde bir otomobil ve yüz bin adam içinde bir adam. Ne adam çiğneneceğini bilir, ne de otomobil çiğneyeceğini. İkisi de bir sürü tesadüflerle bilmeden birbirine doğru yaklaşırlar. Mesala adam bir dükkanın önünde durur.Bir kutu kibrit alır. Bir iki adım atar. Bir arkadaşıyla konuşur. Bir vitrini seyreder. Bu masum hareketlerin bile birkaç dakika sonra kopacak faciada hisseleri vardır. Bütün bu hisseler birbirine esrarlı bir şekilde geçe geçe nihayet meşum anı doğururlar. O an gayet basit bir son sebebe dayanır. Bir dalgınlık, bir bilgisizlik, şu bu. Tesadüflerin kim bilir nasıl ve nereden idare edilen son derece girift ve içinden çıkılmaz bir riyaziyesi vardır.

Nevzat-Sen kadere inanıyorsun!...

Hüsrev- Kadere inanıyor muyum onu siz keşfedin! Fakat hayatın gizli bir şuuru olduğuna inanmak istiyorum. Öyle bir şuur ki, kendisini, yok gösterecek kadar gizleyebilmiştir. Ben hadiseleri çok girift bulan bir insanım.

Nevzat- Bir bakıma göre onlar çok sadedir

Hüsrev- Elbette! Girift olduğu kadar basit. Biz de onları bu basit çehreleriyle görürüz. Böyle görmeye mecburuz. Gözlerimiz böyle görmek içindir. Piyesteki kazayı da böyle gördük mü soracak birşey kalmaz.

(S44-45)

 

Bugün bir tanığım bir büyüğümle sohbet ederken, yıllar önce geçirdiği kaza bana bugünlerde bu kitabı okuduğum için kitabın bu bölümünü hatırlattı.

1977 ya da 78 senesindeki kazada 6 kişinin öldüğün ve onlarca yaralının olduğunu kendisini ve yanında oturan köylüsünün kazayı ufak tefek sıyrıklarla atlattılarını söyledi.

Kazada şuna benzer birşeyin yaşandığını söyledi.

Belki insan hemen hemen bütün kazaları incelese, bu tip bize abes gelen aslında hayata göre çok sıradan olan olayların yaşandığını görürüz.

Önemli olan onları görmektir.

Neyse olaya gelirsek, yanyana oturan iki kişiden birisi diğer kişiye " biraz da ben cam kenarında oturabilir miyim? canım sıkıldı" gibilerinden laflarla bu iki kişi yer değiştirmiş.

Yer değiştirdikten sonra kaza meydana geliyor, kazada birisi ölüyor, diğeri kurtuluyor.

Bugün anlattı bana, bende aklımda kaldığı şekilde, Üstadın kitabını okuduğuğum için, bu bölümünün aslında hayatın ta kendisini anlattığını müşahede ettim.

Üstad'ın kitabında anlattığı olay yaşanmış mıdır yaşanmamış mıdır bilemem fakat, hayata çok sade baktığımız zaman, Üstad'ın anlattığı olayın hayatın ta kendisi olduğunu anlar.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Osman- Ah efendim bağışlayın suçumu! İnsan çok düşünmekten deli olur.

Hüsrev- Osman, hiç bıçağın kestiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kanıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?

Osman- Düşünmeyin beyefendi!

Hüsrev- Herkesi düşündürmeye çalış, düşündüremezsin. Beni düşündürmemeye çalış, gene elinden birşey gelmez! Ben başkalarının düşünmemeye mahkum olduğu kadar, düşünmeye mahkumum. Osman! Pencereleri açmak istiyorum. Başımı soğuk havaya uzatmak ve köpekler gibi haykırarak halkı penceremin altına toplamak istiyorum. Düşünmek istemiyorum diye bağırmak, ulumak istiyorum. Osman, düşünmek istemiyorum! Düşünmek istemiyorum.

(S-110)

Share this post


Link to post
Share on other sites

Öncelikle eser hakikaten söylenildiği kadar müthişmiş. Hakikaten, insan okuduğu zaman, onu yaşıyormuş gibi oluyor.

Daha önce Üstad ile az veya çok haşir neşir olan birisi, bu kitapta geçen ana karakterin, Üstadın kendisi olduğunu anlamıştır.

Kitabın sonundaki açıklama bölümünde bu belirtiyor, fakat dediğim gibi az çok Üstad ile ilgilenen herkes dediğim şeyi anladığını düşünüyorum.

Bu kitapta, Üstad'ın çektiği fikir çilesini birebir yaşayabilir, çevresinin nasıl da, fikir çilesinden habersiz, üstünkörü ve sadece olayların dış yüzeyiyle yaşayan insanlarla dolu olduğu anlıyor insan.

Üstadın Babıali kitabında anlattığı tipler, burada değişik mahlaslarda karşımıza çıkıyor.

Kimi gazete patronu, kimi akıl hastanesi sahibi, kimisi oyuncu, kimisi bilmem ne, kimisi bilmem ne,

Asıl üzerinde durulması gereken, kitabın sonunda açıklama bölümünde açıklandığı üzere, Üstad'ın kendi çektiği fikir çilesini ve buhranını yansıtması,

Üstad'ın çevresinde ve o zamanın şartlarına göre entellektüel addedilen çevrenin aslında hiç de öyle olmadığı, insanların hep birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalıştıklarını insan anlıyor.

Bence kitabı asıl değerli kılan, bu iki unsurdur diye düşünüyorum.

Share this post


Link to post
Share on other sites

‘’Ben ne yaptım? Bir hududu zorladım. Bendimin dışına çıkmak isterken, kendime rast geldim. Meğer kul olduğumu anlamak için Allah’lık taslamalıymışım! Meğer nasıl yaratıldığımı anlamak için bir adam yaratmaya kalkışmalıymışım! Ben ne yaptım? En sağlam basamağı ayağımdan kaydırdım. Körlüğü zedeledim. şimdi görünen şeye nasıl bakayım? İnsan kaderini bir rüya gibi uykuda bulur. Bu rüyayı uyanık nasıl seyredeyim? Allah’la kalabalık arasında kaldım. boşlukta nasıl durayım?’’

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bir sigara kağıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapıları kapa ve git! Üç yüz sene sonra gel, yerinde bulursun. belki sararmış, belki buruşmuş, fakat yine o. Bir sigara kağıdı kadar yaşayamıyoruz. kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! toprak altında milyonlarca kurdun, çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen milyonlarca ipek böceği gibi, milyonlarca ölüyü yediğini duyuyorum.

 

İnsanı diğer canlılardan ayrıran en büyük nimettir,''Düşünmek''...Ne muhteşem ne ulaşılması zor bir meseledir akıl...Düşünmek belkide en büyük imtihanımızdır.Bugüne kadar milyonlarca mevzu milyarlarca konu düşündük belkide.Peki Husrev gibi bu kadar ayrıntılı ve ölümü bu denli düşündünüz mü?Düşünülenin ayrıntısına hiç bu denli ulaşmışmıydınız.Herşey ölüm korkusu piyesinin yazılmasıyla başlamamış mıydı?Husrev'de belki bu kadar ayrıntı düşünmemişti.Hayat yaşanılan yalnızlıklar ,dost bildiklerinin ihanetleri mi bu kadar düşünmesine sebeb olmuştu..????

(milyonlarca böceğin ölüyü çıtır çıtır yediğini) izaha,ayrıntıcılığa bakar mısınız...İtiraf ediyorum düşlediğim ölümde böyle bir sahne yoktu..

Share this post


Link to post
Share on other sites

“Tımarhanede delirmek istiyorum.” der bir sahnede Hüsrev. Hassas ruhu, gizemli iç dünyası, etrafındaki açık rezalet ve başına gelenler söyletmiştir ona bu sözü. Hüsrev, kalabalık içinde yalnızlığın ve o kalabalıkta yaşamak zorunda kalmanın; kalamamanın, gidememenin yükü altında çocukluğundan beri peşini bırakmayan bir aile dramının, bir uçurumun kenarındadır. Hüsrev’in kaldırımları da serseri, çilekeş ve yalnızların annesidir. Nevzat ve Şeref karşısında Mansur; Zeynep karşısında Selma; geceyle gündüz, ateşle su kadar birbirinden uzak bu insanlar, Hüsrev’i dondururken ısındıran, öldürürken dirilten iki ayrı, iki uzak, iki yabancı dünya gibidir ve bu zıtlık onu çılgınlık diyarlarında gezdiren sebeplerden biridir. Othello’nun bir yalana kanarak işlediği cinayeti; Timon’un servetini paylaştığı dostları tarafından ihanete uğraması; Nikita’nın zalim iki kadın yüzünden insanlıktan uzaklaşması; Hüsrev’in kazara öldürdüğü Selma ve kendisini bir incir ağacına asan babası büyük krizin, insanı ya tüketen ya da ona hakikatlerin içyüzünü gösteren büyük krizin kapısı niteliğinde. Timon o kapıdan girdiğinde evi dağınık, karanlık ve kimsesiz buldu. Nikita ise vicdanına yansıyan dev bir ışıkla dünyaya günahlarını tek tek itiraf ederek kurtuluş şarkıları söyledi. Othello, “bir Hintli gibi, kendi kabilesinden, binlerce kat değerli inciyi ellerinden, umarsızca düşüren bir cahil” olarak kendini öldürdü. Hüsrev, bir adam yaratmaya kalkışarak Allah’ın sınırsız ve erişilmez gücünü görüp “bilinmez meşhuru bildi.” Nevzat ve Şeref gibi samandan; Zeynep gibi sağlıklı :) insanların olduğu açık havada bulunmaktansa kendisiyle baş başa kalıp Allah’ı düşünebileceği, Selma’nın hayaliyle avunabileceği bir tımarhanede yaşamayı nimet saydı. Selma’nın çoktan terk ettiği bir dünyada, belki tek dayanağı olan incir ağacının da dibinden kesilmesiyle o sarsıcı son sözler çıktı dudaklarından : “Ne yapayım anne, kestiniz incir ağacını.” Dibinden kesilen incir ağacıydı ama yere devrilen Hüsrev oldu.

 

Üstadın 15 tiyatro eseri arasında yeri apayrı olan bu oyunu Muhsin Ertuğrul’un performansından izlemek varmış.

Share this post


Link to post
Share on other sites

önceden okumuştum Bir Adam Yaratmak kitabını ama tiyatrosunu izledikten sonra bir daha okumam gerektiğini anladım...

Share this post


Link to post
Share on other sites

"Ölüler!..

Tozun toprağın mezeleri! Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları.

Kurtarın beni ebedilikten! Öldüm sizi araya araya...

Kurtarın beni düşünmekten"

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest
This topic is now closed to further replies.

×