Jump to content
Sign in to follow this  
Justice

Bir Medeniyet Mimarı, Bir Mahzûn Burjuva - İdris Yılmaz

Recommended Posts

Bir Medeniyet Mimarı, Bir Mahzûn Burjuva

Daha yaşarken çok şey yazıldı, söylendi hakkında. Şöhret denilen âfetin zehirli kıskacında bitirdi ömür sermayesini. Yapacakları, yapmak istediği yedi kartal ömrüne sığmazdı ama o, toz kanatlı bir kelebek olduğunu hatırlamak istemedi hiçbir zaman. Hep ateşe, hep ışığa doğru kanat çırptı. Ateş yalımları ciğerini yakarken, o ateş getirdi karanlık gönüllere. Gönüller, terk edilmiş bir şehir kadar ıssız, ışıksız ve harabe; yenik ordular gibi dağınık ve perişandı. Kamaşan gözlerle, yılgın ve ümitsiz bakışlarla baktı terk edilmiş şehrin sakinleri, yenik ordunun neferleri. Büyük adam dediler. Büyük şâir, büyük fikir adamı, büyük tiyatro yazarı, büyük muharrir. Bu büyük sıfatları küçülmüş, küçültülmüş insanların sinelerinden bir volkan misali taşan ümitlerdi aslında. Ama o, büyük sıfatların aciz taşıyıcısı, kendisine bir isim bulamamaktadır:


Lugât, bir isim ver bana hâlimden,
Herkesin bildiği dilden bir isim.
Eski esvaplarım, tutun elimden!
Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

 

Hâlinin beyânını tarif edecek bir isim aramakta kelime mezarlığında. Büyük sıfatların oluşturduğu mahbes içinde kafası koparılmış bir kartal gibi çırpınıp durmaktadır. Artık istese de istemese de “Başını bir gâyeye satmış kahraman”dır. Etiyle, kemiğiyle gâyesinin malıdır. Gâyesine, gâyesiz, gâyesini yitirmiş şaşkın bir kitleyi çağırmaktadır. “Durun kalabalıklar”deyip “Kollarını makas gibi açarak” ciğeri sökülürcesine bağırır. Kimi tedirginlikle, kimi muhabbetle, kimi şüpheyle, kimi nefretle, kimi istihzayla bakar nâdiye. Nefret ve istihzayla bakanlar “Süper Mürşid” diye müstehzî bir isim takarlar ona, istihzalarıyla iktifa edemeyen bu güruh gerici, yobaz, devrim düşmanı gibi bir yığın kusmukvarî isim daha ekler. Önce istihza ettiler. İstihzaları kâr etmeyince egemenleri istilaya çağırdılar. Çünkü bu adam; “Ortasında dikilerek, her yolun” yolunu şaşıranlara, “Aman Müslüman olun, aman Müslüman olun” diye yol göstermektedir. Gösterilen yol kapatılmak isteniyordu. Belki de kapatılmıştı evhamlarınca. Belki güneş elle tutulabilir, belki deniz tutuşabilir, belki erkekler doğum yapabilir, belki horoz yumurtlayabilir, belki hacim ve kütle sahibi bir cisim gökyüzüne doğru çekilebilir, belki daldan kopan bir elma boşlukta kalabilir ama, o yol kapanmaz, kapatılamazdı. Evhâmına tâbi olmuş vehmîler, bu gerçeği kavrayabilselerdi “Allahu ekber” ile “Tanrı uludur” sözünün aynı olmadığını görürlerdi. Göremediler. Başkalarının da görmesini istemediler. Görmediklerini yok saydılar. Yok olan şeye yapılan davetiyenin istismar olduğunu zannetiler. Böylelikle davetçiyi mahkeme salonlarına, oradan da hapishaneye gönderdiler. Çağrılan yolun sonunun hapishane olduğunu göstermek istediler yolunu arayan kitleye. Ama o, “Yarın elbet bizimdir, elbet bizimdir” diyerek hapishanenin bir durak olduğunu hatırlattı. “Ana rahmi” dedi durağına. Günahlarına kefaret olarak algıladı çektiği ızdırabı. “Ana rahmi” olan hapishaneden bir kelebek masumiyetiyle doğacağını haber verdi. Doğar doğmaz şu sözü söyledi kulağı olanlara: “Zamanı kokutanlar, mürteci diyor bana / Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.”

Mürteci diye dışladılar onu. Toplumun kendisine mahsus yaşanılır dinamiğinin dışına ittiler. Dışta azımsanmayacak bir kitleden habersizdi. Dışlanmışlığın ezikliğini bütün hücreleriyle yaşayan sesi kısık, benzi soluk, boynu bükük bir kitle, kucağına bastı onu. Önce tedirgindiler. Uzun zamandan beri egemen kitlenin kalemşörlerinin istihza torpidolarına maruz kalan dıştaki bu kitle, egemen kitleden birinin aralarına girmesini önce tedirginlikle karşıladı. Öyle ya, bu adam onların ağzıyla konuşuyordu. “Tanrı uludur” diyor, “Bir Adam Yaratmak” diyordu. Güzellik tanrıçası Venüs’ün bacaksız heykeline mersiyeler okuyordu. Frenkler gibi yaşıyor, Müslüman gibi düşünüyordu. Frenklerden kalma bazı memnû alışkanlıkları vardı ki, sessiz kitlenin nefesini kesecek mahiyetteydi. Bunlardan biri, tâbi olduğu bilgin, olgun, saygın zâta şöyle der: “Efendim, siz bu adama para veriyorsunuz, o gidip kumar âleminde harcıyor.” O merhum, muhterem zât: “Keşke hazinelerim olsa da ona hergün şu kadar altın versem, yeter ki o, hak ve hakîkatten bahsetse yazılarında”der. Bu referanslar gönüllere su serpti. Gittiği her yerde yanında olmaya başladılar. Kucaklarına bastılar, ellerine sarıldılar. Ama o: “Ellerime uzanan dudakları tepeyim / Allah diyen, gel seni topuğundan öpeyim.” diyerek hakka olan iştiyakını haykırdı. Bu haykırışın hakîkati, ne Celâleddîn-i Rûmî’de, ne Genceli Nizâmî’de, ne Şîrâzlı Sadî’de görülür. Hele çağdaşı millî şâir Mehmed Akif’te hiç görülmez. Kim ne derse desin, Akif, siyasî denklem içerisinde aklın dehlizinde söyler sözünü.

Sessizlerin sesi, solgun benizlerin tebessümü, bükük boyunların vakarı, dışın makbûlü olunca, için mahkûmu oldu. Frenk ansiklopedilerinin takdimine göre, mahkûmiyeti tahsîl hayatını geçti. Mahkûmiyet gerekçesi; sessizliğin sesi olmak, şaşkınlara yol, yön göstermek ve Müslüman gibi yaşamaya çalışmak. Onu mahkûm eden egemenlerin yaklaşımına göre, bu gerekçeler değil mahpusluğu, idamını gerekli kılar. Çünkü o, onların yaşamını toptan reddediyor, başka bir yaşam tarzını öngörüyordu: “Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek / Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? / Sakarya, saf çocuğu masum Anadolunun / Dîvânesi ikimiz kaldık Allah yolunun…”

Bu beyitler bastırılmış, susturulmuş, dışlanmış, toplum dinamiğinin defolu mal gibi dışına atılmış, yarı köleleştirilmiş pamuktan yüreğine bir volkan gibi düştü. Yürekler tutuştu, cesedin her yanından hararet yükseldi semaya. Kanacak, serinleyecek, teskin olcak pınarlar aranmaya başlandı.

Bir şeyin ihtiyacı duyulursa, o şey aranmaya başlanır. Aranılan şeye ulaşılsın yahut ulaşılmasın, o şey teskîn eder insanı. Aramak, bulmanın yarısıdır. Aranmaya başlanmıştır mantığı doğmasın yüreklerde. Hayatın bütününü kapsar arayış. Arayışı olmayanın isteği de yoktur. İsteği olmayanın hayatiyeti yoktur. Hani, bitkisel hayat diye bir tabir vardır, işte bu tabir, tıp literatüründe hareket yeteneğini kaybetmiş insanlar için kullanılır. Duyup gören, fakat konuşup yürüyemeyen insanlara verilen sıfattır bitkisel hayat. Avâmî lisanda, halk arsında “Ot gibi adam” da denir. Fakat bu deyiş, bitkisel hayat deyişiyle aynı değildir. Bitkisel hayatın literatürüne girene, şefkat ve merhamet beslenir. Ama “Ot gibi adam” tabirine muhatab olana merhamet beslenmez. İlkine hasta, ikincisine ahmak gözüyle bakılır.

Arayışı engellenmiş, arama yol ve yöntemleri kapatılmış insan, üstü kapatılmış ateş gibidir. En ufak bir çıtırtısını ve ışığını dışavurur. O insan, ot gibi insan değil, belki bitkisel hayata mahkum ettirilen insan tabirine uyar. İsteğini dışa vuran, isteği peşinde harekete geçen insan, insandır. Bir başka deyişle insan, istek ve ihtiyacını meşrû sebebler üzerinde arayandır. Bugün, evrensel hak ve medenî cesaret gibi tabirler kullanılmaktadır. Bu tabirler, bu tariften doğmuştur. Hakkını bilmeme ve bilmediği şeyi aramamadan doğmuş kelimelerdir. Evrensel hak ve medeni cesaret, sesi kısık, benzi soluk, boynu bükük insanlara yapılan hayat aşısıdır bu iki kelime. Sesini kıstıran, benzini solduran ve boyunlarını büktüren kimdi? Neden sesleri kısık, benizleri soluk, boyunları büküktü? İstek ve ihtiyaçları bastırılmış, ferdî hakları ellerinden alınmış bir insan için, evrensel hak ve medenî cesaret kavramları, hayal kadar değerlidir. Fakat bu iki kavram, yalnızca, toplumsal piramidin en üstünde, Buda’nın tunçtan heykeli gibi bağdaş kurup oturmuş belli bir zümreye hitab eder. Şimdi bu iki kavramı bahşediyorlar. Efendiler, kölelerine ulûfe dağıtıyor. Dağıtıyorlar ki, baş kaldırmasınlar. Toplumsal piramit, düşüncede veya yürürlükte olsun, her zaman ve her dönemde varlığını korumuş, kabul ettirmiştir. En belirgin şekliyle Hind toplumunda “Kast” adında şematize edilmiş ve tolumu biçimlendirmiştir. Zamanlara göre değişik isim almış bu piramit, toplumdaki yetişkinlik, doyumluk ve paylaşımı ifade eder. Toplumu teşkil ettiren ferdler semayelerine göre toplum içinde kariyer sahibi olurlar. Kariyeri “statüyü”belirleyen sermaye olur daha çok. Sermaye, beraberinde birçok şeyi getirir. Refah seviyesi, harcama, satınalma gibi, yaşam standartları sermayeye göre şekillenir. Sermaye düşük gelirli, orta gelirli ve yüksek gelirli diye, toplumu üç katmana ayırır. Bu ayırım kendinden zuhûrdur. Teorisyenler ve ekonomistler bu zuhûru teşhîs, tayîn ve tesbit ederler sadece. İdeologlar ve sosyologlar da bundan, oluşan bu durumdan fikir üretirler. Üretilen bu fikirler siyasîlerin söylemini belirler.


Beşerî iki ideoloji olan sosyalizm ve kapitalizm sermayanin paylaşım biçimini tayin edip, toplumu bu tayine göre biçimlendirmeye çalışır. Son iki yüzyıl, bu çalışmanın çatışmasıyla geçti. Bunlardan ilki olan ve kapitalizme tepki olarak doğan sosyalizm, toplumsal sınıfı kaldırıp, sermayeyi eşit bir şekilde ferdlere dağıtmayı vaad etti. Herkes kazandığını devlete verecek, devlet bu kazancı âdil bir şekilde dağıtacak… Belki, görünüşte çok câzip olan bu fikir, hakîkatte kâziptir. Kâzip, yani yalancı.

Ferdler hiçbir zamanda ve dönemde biyolojik, psikolojik olarak aynı değildir. Aynı olmadıkları için de üretimleri aynı seviyede olmayacaktır. Renk, zevk, şekil, desen, istek ve iştihâları farklı farklıdır. Bundandır ki, üretim ve tüketimde eşitliği kabul edemezler. Hâsılı, sosyalizm ve ileri seviyesi komünizm, cazibesi sayesinde tâbi toplayabilirdi. Fakat tâbileri, fikrin organiği gereği, gençken sosyalistliği kabul ettiler. İleri yaşlarda kapitalin gerçeğiyle tanışınca, kapitalist oldular. Sosyalizm, bir insan ömrü kadar yaşayamadı. Ömrüne ancak fuhşu, fesadı ve katli sığdırdı.

Bu fikrin müdâfileri, zühd ve tevekkül örneği, Bilgi ve Anlayış Rehberi Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin ashâbı Ebû Zer-i Gıfârî’yi ilk sosyalist olarak kabul ederler. Ebû Zer-i Gıfârî’nin sermaye ve servete bakışını Marks-Engels ile aynı görürler. Hatta, kaynak ve diyalektiğini Marksizmden alan Şiî devriminin kalemşörleri, Ebû Zer-i Gıfârî’yi bir sembol, bir bayrak yaparlar.

Bilgi ve anlayışına uyamadıkları Aleyhissalâtü vesselâm Efendimizi ve mümtaz sahâbîsini romantik cazibelerine ortak edecek kadar arsız olan bu fikir, bir fesad manifestosu olarak tarihe geçti. Tarihe geçişi, isim ve amblem iledir. Aksine, bu müfsid manifesto, Kâbil’den Deccâl’e kadar varlığını sürdürecektir. Bazen Mezdekî, bazen Hayyâmî, bazen Haşhâşî, bazen Vâridâtî, bazen İştirâkî olarak ortaya çıkacaktır.

 

Özünü, aslını Protestanlıktan alan kapitalizm, sermayeyi bir zümreye tahsis edip, kalan zümreyi husûsî zümreye tâbi etti. İşçi ve patron, işveren ve işalan şeklinde özetlenecek olan kapitalizmin ruhu, orta sınıf olarak tabir edilen vasatî hâli kaldırmaya yöneliktir. Piramidin %90’lık kısmı işalan, %10’luk kısmı ise işverendir. Başka bir ifadeyle halkın %90’ı, %10’luk kısmı memnun ve mesrûr etmek için çalışıp didinir. Asgarî geçimin alt sınırında olan çoğunluk, Buda’nın tunç heykeli gibi başında bağdaş kurup oturmuş kitlenin hüznüyle hüzünlenir, sevinciyle sevinir. Kendisine verilen bir aylık çalışmasının karşılığı olan parayı bir kuaföre bahşiş olarak verildiğini de bilir. Buna rağmen efendisini memnun etmek için çabalar. Belki maaşına zam yapar, belki terfi eder, hattâ belki patronun kızıyla evlenir!... Hele bir patronun gözüne girsin. Yeşilçam filmleri bu anlayışı yerleştirmek için çeyrek asırdır zengin kız-fakir oğlan, fabrikatör oğlan-işçi kız temalarını evlere sokmadı mı?


Kapitalizm bütün gücüyle kölelik ruhunu yerleştirmeye çalışır. Köleler ne kadar uysal olurlarsa, efendiler o kadar memnun ve rahat olur. İşçinin on liralık zam isteğini isyan olarak telakkî eden kapitalist ruh, metres veya jigolosuna yüz liralık losyon hediye etmeyi az görür. İsraf ve insafsızlık üzerine kurulmuş bir ideoloji, bir sistem, îmân ve ihsân eksenli İslâm’ı elbette dize getiremeyecektir. Bunun içindir ki mahzun burjuva şöyle haykırır: “Her fikir ve inanış tek mevsimlik vesselâm / Zaman ve mekân üstü biricik rejim, İslâm.”

Ona mahzun burjuva dedik, çünkü o, sermaye ve kültürün birikim yaptığı şehirlerde yaşadı. 20.yüzyılın riyakâr şehir görüntüsü onu kucağına almış bir bebe misali büyütmüştü. O, şehrin mağrur yapısı içinde tam bir şehirli-burjuva olarak yetişti. Benini boşverme adı altında, özgürlüğün dahi özünü çıkardı. Böylelikle toplumun elit tabakası içinde toplumun her kesimini, özellikle yöneliş ve yönlendirişleri uhdesinde tutan kesimi tanıdı. Toplumun üst tabakası daima yöneliş ve yönlendirişçilerin elindedir. Siyaset, sanat, ilim, sermaya ve idareyi bu kesim elinde bulundurur.

O dönem toplumu Frenk kültürünün, İngliz sermayesinin ve Hıristiyan ahlâkının etkisi altındadır. Hatta, etki değil, tam ifadesiyle mahkûmudur. Fransız öğretmenler, İngiliz banka müderrisleri ve evlerde Hıristiyanları sembolize eden biblolar, tablolar, mahkumiyeti ilan eden vesikalardır. İşte mahzûn burjuva, bu kesimin içinde, alt kısımdan habersiz şöhret buldu. Bir yanda başkalaşmış, bir yanda dışlanmış toplumun iki kesiminden başkalaşmışlar havasında büyüdü. Bunu şu mısrayla duyurur: “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.” Dışlanmış alt kesimin değerlerini ifade eden “Gökyüzü”ile tanışmışlığını böyle haber verir. Bir pişmanlık, bir eyvâh, bir hayıflanma bildirgesi…


Burjuva yollarında medeniyeti arar. Fakat burjuvalar bu medeniyet arayıcısının arayışını kabullenmezler. Medeniyet eskiydi, eski bir masaldı. Onlara göre medeniyet Binbir Gece Masalları’nda kalmış Kırk Hârâmiler’in işret sofralarında harcanmıştı. Ne varsa burjuvada vardı. Burjuvanın varlığı dışında bütün varlar eskiyi hatırlatan birer irticâydı. Güneş de çok eski, hatta Güneşin varlığı dünyanın varlığından çok önce başlar. Güneşe mürteci demek, onu kabullenmemek ne kadar komikse, Allah’ın varlığını kabullenmemek ve bu varlığa göre yaşamını düzenlememek de o kadar komiktir. “Güneşi cebinizde kaybettiniz, karanlıklardan ışık umuyorsunuz.” diye haykırdı dışlanmış soluk benizli mü’minlere. Bütün gerçeklerin doğuş mahali Doğudur ve Doğu, bütün doğumların beşiğidir, dedi kısık sesli Müslimlere. Keşiflerin, îcâdların menbaının İslâm olduğunu söyledi boynu büküklere. Talan edilmiş İslâm yurtları çapalanmaya, tırmıklanmaya başlandı. Cesaret geldi cesaretinden gafillere. Hakkını aradı hakkını gasp etmiş hârâmilerden. Allah’dan bahsetmenin yasak olduğu zamanlarda, Allah dedi yasakçıların karşısında. Sesi kısıkların sesi yükselmeye başladı. Boynu bükükler “Îmân dolu göğüs”lerini omuzlarının arasından çıkarır oldu. Benzi soluklara özgüven geldi. Dergiler, gazeteler, radyolar, televizyonlar kuruldu. Pek çok odalarda gammazlanma korkusuyla okunan Mushaf-ı Şerîf, Kelâm-ı Kadîm, Kur’ân-ı Kerîm, Furkânu’l-Azîm radyolardan okundu. Roma’ya giden yollar kapatılıp Medîne hurmalıklarına yöneliş başladı. Burjuva hayranlığı, medeniyet aşkına döndü. Harabeye çevrilen bir medeniyetin imarına, restorasyonuna girişildi. Zifirî karanlıkta ışıldayan mahyalara “Tek Yol İslâm” yazıldı.

Âidiyetinden dolayı reform ve rönesans tabirlerini medeniyet mimarına yakıştırmak abes olur. Ama o, bir yerli yeniye yönelişi başlattı. Onun yeniliği, ne Martin Luther, ne Dante, ne Mikelanjelo’nunkine benzer. Bunların yaptığı, kokmuş, kokuşmuş anlayışı ambalajlayıp sunmaktan ibaretti!. Bugün, ambalajından dışarıya sızan kokunun kerâheti, kâinâtı kirletti.

Medeniyet mimarının yaptığı, bastırılmış, gizlenmiş bir güzelliğin dışarıya vurulmasını sağlamaktı. Elhamdülillâh, sağladı da. O irfan, ilim, gelenek ve görenekte bir medeniyeti ihyâ etti.


Yâ İlâhe’l-Âlemîn, yâ Gufrân-ı Rahîm Allah’ım; yapmakta olduğum bu Hatm-i Şerîfin sevâbını Kureyşî Nebî’ye ve bütün Peygamberlere, Ebrâr, Evtâd, Abdâl, Asfiyâ ve Kutub’lara, hâssaten Fâzıl Oğlu Ahmed Necîb’in rûhuna hibe ediyorum, Sen vâsıl eyle yâ Rabbî. Âmîn.
İdris YILMAZ

Share this post


Link to post
Share on other sites

Create an account or sign in to comment

You need to be a member in order to leave a comment

Create an account

Sign up for a new account in our community. It's easy!

Register a new account

Sign in

Already have an account? Sign in here.

Sign In Now
Sign in to follow this  

×