Jump to content
Sign in to follow this  
NFK-Fan

Sezai Karakoç'un, Necip Fazıl Ve Şiiri Hakkındaki Değerlendirmeleri

Recommended Posts

Necip Fazıl

"Altmış yıl durmadan dinlenmeden bin bir çile içinde, eserler vererek, mücadeleler yaparak milletinin varoluş savaşında yerini alan bir millet büyüğü, düşünce ve edebiyat hayatımızın dinmez ve sinmez kalemi, yerinden oynamaz üslubuyla kendi edebiyat tarihine hakkaden kalem, Üstad Necip Fazıl,-¦¦"

Sezai Karakoç için yeri doldurulamayacak, unutulamayacak bir insandır Necip Fazıl Kısakürek. Hayatta en çok değer verdiği, hakkında en çok yazı yazdığı insan; gençlik yıllarını yanında geçirdiği "üstadadır Necip Fazıl. Hatıralarında adını sıkça andığı Necip Fazıl için, Karakoç hep saygılı bir dil kullanır ve O'ndan "üstad", "bey" diye söz eder. Necip Fazıhn ölümüne kayıtsız kalan ve O'nun şahsiyeti hakkında olumsuz kanaat uyandıran bir yazı kaleme alan Ergun Göze'yi, saygısızlıkla ve vefasızlıkla suçlamıştır. Büyük Doğu davasına daha ilk gençlik yıllarında gönül veren Sezai Karakoç, ilk ciddi edebî eleştirisini de, yine Üstadı'nın şiir kitabı Sonsuzluk Kervanı üzerine yazmıştır.

Aynı davaya gönül vermiş olmak ve aynı inancı paylaşmak az şey değildir, işte bu yüzdendir Karakoç'un Necip Fazıl'a yakınlığı. Daha 1955'te kaleme aldığı bir yazısında Sonsuzluk Kervanı şairini, Cumhuriyet neslinin ilk yaşayacak şiir değeri; Batıdakiler çapında orjinal bir estetik kuran ilk sanat adamımız; yeni şiire ilk kapı aralayan olarak kabul eder.

Yine, Necip Fazıl'ın bütün şiirlerinin toplandığı Çile isimli eseri ilk defa yayınlandığında, Karakoç "Elinizdeki Deniz" başlıklı bir yazı kaleme alarak Üstad'ının kitabını övgü dolu sözlerle tanıtmaya çalışmıştır. Söz konusu yazısında şöyle der:

"Sabahleyin gün doğarken bizi saran duygular neyse üstadın şiirleri bende o duyguyu uyandırır. Bazı şiirleri de güneşin öğleyin olduğu gibi yakıcı ve sıcaktır; bazıları ikindi güneşi gibi serin ve okşayıcı, bazıları da güneşin batış melankolisinden ve geceden parçalar...

"Bazan da bana, en sınırsız, içimin kayalarını yıkayan, onları sedefle döşeyen bir denizi getirir bu şiirler. Bazan Porsuk'u içimden geçirir Sakarya'da akarım onlarla. Bazan göğün bütün haşmetini omuzlayan muhteşem bir ağaç olurum onlarla. Bazan, onlarla, tabiatın nabzını dinleyen doktorum; bazan hayaller peşinde koşuşan, fırçasını cin çarpmış, saçlarını periler taramış bir ressam."23

Karakoç'a göre, Necip Fazıl, "eseri, sözleri, davranışları ve jestiyle bir bütün olarak düşünülmesi gerekli bir şahsiyet"tir. Onu bölüp parçalayamayız. Şairliğini düşünce adamlığından; düşünürlüğünü gazeteciliğinden, yazarlığından; bütün bu özelliklerini de yaşantısından ayrı düşünemeyiz. Bir bütün olan bu yaşantı, öyle bir yaşantı ki, "bir anda duyarlılık ağır bastığı için şiir oluyor, bir an duruluyor, zeka patlamalarıyla düşünce alanı gibi açılıyor, bir noktada da eylem, davranış, ya da jest olarak gözüküyor."24

Daha çok düşünce planında, bir nevi "halefi" diyebileceğimiz Sezai Karakoç, "selefi Ne'cip Fazıl'ın ölümü üzerine, kalemine kalbinden kan çekerek, bir ağıt havası veren şu cümleleri yazar:

 

Dev sulara karşı bir ömür boyu gerilmiş kollar düştü.

Ve yüzyılımıza şeref olan şiir saati, durdu.

Ve doğru, iyi ve güzel için yükselen ses sustu.

Yankıları çağlatın ufkunda çınlayacak.

Çağdaş bir destandı, bir kahramanlık destanıydı.

Evet, bir kahraman düştü toprağa.

En önde koşan atlının atı kapaklandı. Ve en birinci süvariyi toprak bağrına bastı
25

Şiirimizde "korkuyu en iyi canlandıran" şair olan Necip Fazıl, "sanatında söyleyişi, iç ve dış ahengi, getirmek istediği ruh sarsıcı yeniliklerin yanında gözden kaçırmayan, kapalı ve dolgun kelimeleri uzun ve birbirine bir kale duvarındaki taşlar gibi sıkı sıkıya bağlı mısralara yerleştirebilen, ... poetikasını vermiş en sonda şiirini ve poetikasını davasına bağlayabilmiş" bir şair olarak karşımıza çıkar.26

Karakoç, Edebî inceleme/denemelerini topladığı Edebiyat Yazıları II'nin hemen hemen yarısını Necip Fazıl'a ayırmıştır. "Necip Fazıl'ın Şiiri" başlıklı üç bölümlük yazı, kitabın en oylumlu incelemesidir. Söz konusu kitaptaki "Bir Adam Yaratmak" başlıklı yazı da, Necip Fazıl'ın aynı isimli eserini enine-boyuna tanıtmaktadır.

Sezai Karakoç, "Necip Fazıl'ın Şiiri" isimli uzun incelemesinde, "Üstad"ın şiirini bütün umutlarını yitirmiş bir toplumun şiir tarlasına düşen taze bir tohum gibi görür. Bu şiir, insanı, tabiat ve yaratılış sirlarını derinden derine araştıran ve onun gaybtaki "sırlı cevapları"nı yakalamaya çalışan bir şiirdir.

Karakoç'a göre, yeni edebiyat hareketinin en güçlü sesi olan Necip Fazıl "yavaş yavaş ve gürültüsüz patırtısız gelişen şiiriyle , bir yandan halk şiiri ölçüleri içinde şiirimizi Batı şiiri gücüne ulaştırıyor, bir yandan da daha görünmez planda ve daha önemli olarak, Türk edebiyatının muhtevasını kendi kültürümüzün özü çerçevesinde tazeliyor, potasında ateşliyordu." (s. 59)

Necip Fazıl'ı, sadece Batı sembolistlerinin Türkiye'deki bir izleyicisi olarak görmek, Karakoç'un ifadesiyle "son derece kaba bir anolojinin kurbanı olmak demek"tir. Onun ilk şiirlerinde görülen bazı temalardan (şehvet konusu ve insanın çektiği acılarla boğuşma) dolayı, "Bodlerci bir şair saymak sığ bir tespit olacaktır." Bu bağlamda Necip Fazıl'ı Batılı anlamda bir sembolist şair saymak da mümkün değildir.

Mallarıne'yi müziğe, Verlaine'i arzu sislerine, Valery'yi soyutun sükûnetine, Rimbaud'yu nefsle ruhu ayıran cidarın titreşimlerindeki an uğultusuna ulaştıran/götüren sembolizm, Necip Fazıl'da başka türlü tezahür etmiştir. Necip Fazıl'daki sembolizm, "bu evren anlayışının ötesinde, ruh dünyasını tasvir araçlarından biri, imkanlarından biridir."

"Necip Fazıl'daki soyut, Valery'nin soğuk, sakin ve mermersi, matematik soyutu değildir. Denilebilirse, paradoksal bir kendini anlatış içinde bu soyut en somut bir biçimde varoluşu azaba sokan, ben'i saran ve sarsan bir soyuttur." (s. 66)

Necip Fazıl'ın mistikliğine gelince; Karakoç'a göre, başlangıçta "Kaldırımlar şairi"nde böyle bir eğilim gerçekten vardır. Ancak, bu mistisisizm pasif bir mistisisizm değildir ve sadece eşyaya bakıştan doğmaz. Necip Fazıl, eşyanın ötesini, eşyanın ve evrenin "gizlilikler perdesi"ni aralamaya çalışır. Sembolizm, soyutçuluk ve mistisisizm. Bu üçlünün Necip Fazıl'ın şiirinde önemli bir yeri vardır. Bunlar kimi zaman bir "araç", kimi zaman bir "ruh hali", kimi zaman da "bir namlının nağmeleri ve makamları gibi" Necip Fazıl'ın şiirini bürürler. Aslında, Necip Fazıl'ın şiiri bir silahtır. "Ben'in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili belki de tek silahıdır." (s.67)

Necip Fazıl, "Yunus gibi, Mansur gibi velilerin büyük yaşantısında çareler arar. Sonra bacalar, dağlar, kadın, şehir, uzayan kaldırımlarda 'ben'in dokunuşlarıyla hakikat sirrını kurcalayan, ve kelimenin otantik anlamında mistik olan şair, olgunlaştıkça ruhun daha çıplak realitesiyle ve varoluş sorumluluğundaki ağırlıkla mı karşılaşmaktadır?" (s. 68) Bu soruya Karakoç kendisi de cevap vermez. Ama "bütün bunlar, Necip Fazıl'ı, sembolist, mistik veya soyut konuları işleyen şairlerden ayırarak kimi zaman tasavvuf,- hatta kimi zaman vahdet-i vücuda götürmektedir. Sonra birdenbire 'ben'in en büyük problemi çıkagelir. O da ölümdür. Ölüm tema'sı, Necip Fazıl'ın en büyük şiir temalarındandır. Adeta mutlak hakikati aramada bulduğu en büyük giriş kapısı ölümdür. Ölüm ve ölümden sonrası, ölümden sonraki dirilme, Necip Fazıl'ın şiirinde, artık, Baudelaire'de, Verlaine'de, Rimbaud'da ve Valery'de göremeyeceğimiz kadar derin izler bırakan konular olmuştur. ...{modern şürimizdeki] aynalar motifi ve ölüm korkusu teminin kaynağı hiç şüphesiz Necip Fazıl'dır." (s.68)

Karakoç, önemli bir noktaya da temas eder: Necip Fazıl, ne Valery gibi "pagan soyutluğunun sükûnetinde" kendi Akropolinin tepesinden aşağı bakar; ne de Rilke gibi kendi nıistisisizminden yine kendine mahsus bir din örerek "kendi melekleri ve insanları arasında yarı ağıtsı, yarı şannlı bir dünyada" yaşar. O, "kellesini binlerce ayağın çiğneyebileceği büyük meydana atmış, fildişi kulesini yıkmıştır." (s. 70)

Sezai Karakoç, Necip Fazıl'ın en karakteristik eserlerinden biri olan "Kaldırımlar" şiiri üzerinde uzun uzadıya durur ve yorumlamaya çalışır. Necip Fazıl'ın bütün şiirlerinde eşyaya bakışını "mistik" kelimesiyle ifade etmenin genel ve bulanık bir ifade olacağını söyleyen Karakoç; "Necip Fazıl'ın şiirinde, eşya, bir ruh taşıyamamanın ve 'ben' olamamanın azaplarıyla çürüyen ve eriyen, bir şuur ve zihin savaşını vermek için yerlerinden kımıldayan ve kalkışıyîa düşüşü bir olan oluş ve yaradılış parçalarıdır" der. (s.71) Necip Fazıl, eşyayı, statik bir mistiklikle; durgun, durağan bir mistik haleyle yorumlamakla yetinmez. Onun yorumu, daima eşyanın ötesinde ve ilerisindedir.

"Metafizik sorunun karanlığında fizikle fizikötesinin çarpışması, bedenin adeta çarmıha gerilircesine sıkıştırılması, ruh ikliminin kapılarının zorlanması", Karakoç'a göre, Necip Fazıl şiirinin önemli özelliklerindendir. Fakat, Necip Fazıl'ın şiirinde asıl özellik, "gerçeği arama ve ona vararak üstün ruh erginliğine, ebedîlik tadına varma olunca, Senfoni (Çile) şiirinin tahlili bütün şiirinin anahtarı olabilecek demektir. ... sanki, dört bölümlü olan şiirin birinci ve ikinci bölümleri yer yer daha önceki şiirleri benliğinde belli belirsiz özetlemiştir. Son bölümü de gelecek şiirlerinin bir habercisi, bir prologudur. (...) Allah'ı bulmak ve ondan asla ayrılmamak için, yeni, büyük ve ulu hayatına başlamasıyla kurtulabileceğini türk şiir tarihinde unutulmaz bir poetik bütünlükteki kıtalarla anlatmaktadır." (s. 82-83) Şiirlerinin toplamına da Çile ismini verdiği düşünülürse, Çile şiirinin, Necip Fazıl'ın şairliğinde bir merhale ve şiirleri içinde çok önemli bir yere sahip olduğu açıkça görülür. Karakoç da, Kaldırımlar'dan sonra en çok bu karakteristik şiir üzerinde durmaktadır.

Necip Fazıl, hece ölçüsünü başarıyla kullanan bir şairimizdir. Onu, bu yönüyle ve bazı açılardan Yunus Emre ve Karacaoğlan'la mukayese eden Karakoç, Yunus Emre ve Necip Fazıl'ın "halk şiirine poetik bir bağdan çok, ruhunu halkın engin ruhunda arayan ve halkın en saf duygu, inanç ve yaşantılarını birer metafizik çerçeve gibi kullanan" şairler olduğunu söyler. Karacaoğlan'ın geriye doğru Yunus Emre'den, ileriye doğru da Necip Fazıl'dan farkı, "sanat gücünün halk şiirinin poetik sınırlarıyla çevrili olmasıdır." Bu hükmü ters çevirip genişletirsek Yunus Emre ve Necip Fazıl şiirinin farkı ortaya çıkar. Bu iki şairde estetik, son sınır ve hedef değildir. Belki, "ruhun büyük yaratışa özenerek ileriye atılışındaki stildir." Buna bir atılım tarzı demek de doğrudur. Halktan yola çıkan Necip Fazıl, sonra insanlığa ve oradan da insanlık problemine geçer. Sonra çile tamamlanıp yeniden halka dönüş başlar. "Şair ıstırapla kazandığını sonsuz bir iç aydınlığı ve neşesiyle çevresine dağıtmaktadır." (s. 86)

Ebedîliği yine şiirin armonisinde deneyen Necip Fazıl şiirinde "estetik, sarin beniyle mesaj arasında duyarlık köprüsü ödevini görmekte, mesaj durmaksızın şairin benine katılmakta, yaşanan tecrübesi haline gelmektedir. (...) Halk şiiri motiflerinden eşyanın ötesinde bekleyen mesaja giden ve ondan yeniden topluma dönen Necip Fazıl şiiri, uygarlığından soyulmuş bir toplum için, uzun vadede yeni bir kurtuluş umudunun kaybolmadığını, eşyanın ezildiği yerden mistik, tarihin koptuğu yerden metafizik kurtuluş çizgilerinin fışkırdığı ruhun uyanışı şiiri oluyor." (s. 87, 89) Karakoç'a göre, bu şiiri dikkatle incelediğimiz zaman gerçek bir şiir tanımına ulaşabiliriz. Hatta, merkez olarak Necip Fazıl'ın şiiri alınmazsa, Cumhuriyet sonrası şiirimizin gerçek yorumu yapılamaz. Yapılmamıştır da.

Necip Fazıl'ın poetikasını, "şairin ulaştığı son merhaleden bakışının estetiği" olarak değerlendiren Karakoç, şairane, soyut, insani konuların şiirini yazan Çile şairinin, Cumhuriyet sonrası dönemde bir çok şairi etkilediğini de söyler. "Tanpınar, Necip Fazıl'la Yahya Kemal arasında gider gelir. Ahmet Kutsi Tecer, halk şiiri ile Necip Fazıl arasında. (...) Dıranas, kelimelerin büyü sanatını kullanarak bu şiirin [mutlakçı şiirin] mumya ve heykel dönemini yaşar. Cahit Sıtkı bu şiirin duygu aracılığıyla çocukluk dönemine doğru inişi, Fazıl Hüsnü ise düşünceye doğru düşüşüdür." (s. 89)



23 "Elinizdeki Deniz", Yeni istiklal, S. 75, 23 Mayıs 1962

24 Gün Saati, s. 254.

25 A.g.e., 251-252.

26 Kitaplar: Sonsuzluk Kervanı", Şiir Sanatı, S. 1, 15 ocak 1955.

(Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, 1. baskı s. 495-500)

Share this post


Link to post
Share on other sites

üstadın vefatıyla beraber sanki o da ölüm uykusuna yatmış..... kızgın gibi ,küskün gibi..... inziva inziva, hep bi inziva.....

evet doğruda söylemiş, negüzelde söylemiş oysa ,kalemine yüreğine sağlık.

 

Dev sulara karşı bir ömür boyu gerilmiş kollar düştü.
Ve yüzyılımıza şeref olan şiir saati, durdu.
Ve doğru, iyi ve güzel için yükselen ses sustu.
Yankıları çağlatın ufkunda çınlayacak.
Çağdaş bir destandı, bir kahramanlık destanıydı.
Evet, bir kahraman düştü toprağa.
En önde koşan atlının atı kapaklandı
peki ardı sıra gelen yağız atlı yiğit !..... bayrağı taşıması gereken, izinden gitmesi gereken sezai karakoç beyefendi.....
Hayatta en çok değer verdiği.... hakkında en çok yazı yazdığı... gençlik yıllarını yanında geçirdiği.... Hatıralarında adını sıkça andığı Necip Fazıl bey !!için, şimdilerde neler yapmaktadır acaba !

Share this post


Link to post
Share on other sites

Create an account or sign in to comment

You need to be a member in order to leave a comment

Create an account

Sign up for a new account in our community. It's easy!

Register a new account

Sign in

Already have an account? Sign in here.

Sign In Now
Sign in to follow this  

×