İçeriğe git

Foto

Nobel'i Niçin Abdurrahman Münif 'e Vermediler?


Konuda cevap yok

#1
idrak

idrak

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 45 Mesaj sayısı:
|Size bir Doğu 'masalı' getirdim. Belki birkaç kişinin bu değeri tanımasına vesile olurum.|

Kahramanlığı bir kenara bırakın dostum. İnanın ki sadece ağaçlar
kahramandır, ondan başka kahraman yok. (s. 102)



Abdurrahman Münif'i, Yeni Hayat Kütüphanesi yayınlarından bundan tam on yıl önce Ocak 2002'de yayımlanan romanı İhtiyar'a Suikast ile tanımış, Edebiyat ve Eleştiri dergisinde de bir yazı yayımlamıştım. İhtiyar'a Suikast, Yeni Hayat Kütüphanesi'nce yayımlanırken yazarın adı Abdelrahman Munif olarak yayımlanmıştı. Aradan on yıl geçtikten sonra yazarın 1973 yılında yayımlanan ilk romanı Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti Nisan 2012'de YKY'ce yayımlandı ama bu kez yazarın adı Abdurrahman Münif olmuştu.

Doğrusu da sanırım bu.

Bildiğimiz gibi alfabeleri bizimle aynı olmayan, (Arap, Kiril vb.) dillerdeki adların yazılışlarını kendi dilimizde yazdığımız ve söylediğimiz biçimde kullarıyoruz. Abdelrahman Munif kullanışıysa yazarın adının İngilizce söyleyişi olsa gerek. Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti'nin çevirmenleri İbrahim Demirci ve Hasan Harmancı bence önemli bir tashihi düzeltmiş. İhtiyar'a Suikast'ın değerli çevirmeni Semih Özal ise romanın yayımlandığını göremez çünkü 1995 yılında sürgün yaşadığı Suriye'de bir cinayete kurban gider. Kısacası Abdelrahman Munif tercihi çevirmene değil yayınevine aittir diye düşünüyorum. Benim de birkaç yıl Münif'in romanlarını ülkemizde yayımlamak için çabalayan bir insan olarak Şam'da yaşayan eşi Suat Hanımla e-posta ile görüşme fırsatım olmuştu. O zamandan bu yana geçen sürede Münif, yayımlanmasını sabırla beklediğim bir yazardı benim için ama bu gerçekçi ve antiemperyalist büyük yazarın ülkemizde yayımlansa bile eserlerinin İhtiyar'a Suikast'a yapıldığı gibi bir suskunluk suikastına uğrayacağı endişesini de hep taşıdım. Ayrıca İhtiyar'a Suikast'ın yazarın tanıtıldığı sayfalarında Münif'in Nobel'e aday gösterildiği de yazıyordu.

Aradan birkaç yıl daha geçti ve 2007 yılında, Abdulrrahman Münif'in romanlarının ana sorunsallarından biri olan Batı ve Doğu kültür çatışmasını çağrıştıran önemli bir suikast yapıldı Türk edebiyatına ve Orhan Pamuk'a edebiyat Nobel'i verildi. Bu Türk edebiyatını da aşan ve Ortadoğu coğrafyasıyla bağlantılı önemli bir mesajdı. Ama her zamanki gibi Türk eleştirisi ve edebiyatçıların, bu ana mesajı okumaktan çok ödülün Türk edebiyatına verildiğini ve bunu eleştirenlerin Türk edebiyatının yabancı ülkelerde tanınmasını istemeyen kıskançlar olduğunu anlatan safsatalarına boğulduk. Bunun üzerine ödülün önünü, arkasını, girdisini, çıktısını irdelemek üzere bildiğiniz gibi Kaan Arslanoğlu, Ali Mert ve Ergin Yıldızoğlu ile birlikte 5. Sanattan 5. Kola: Orhan Pamuk adlı kitabı hazırladık. (İthaki Yay, 2007)

Bütün bu anlattıklarım ödülün ülkemize yansıyan yanı elbette çünkü ödül Batı dünyasında da oldukça tartışıldı. Bu kitap için yazacağım makaleye hazırlanırken yayımlanan Pasaj dergisinde (Sayı: 1, s. 160) İngiliz bir eleştirmen Editistopher Hitchens'ın Orhan Pamuk'a verilen Nobel'i sorgulayan bir eleştirisini gördüm. Makalemde de alıntıladığım bölümü buraya da yazıyorum: 2001 yılı başından beri Batılı okur ve eleştirmenlerin Doğu konusunda kendilerine rehberlik yapabilecek Müslüman âleminden bir romancı arayışları devam ediyordu. Necip Mahfuz'un ölümünden sonra, Abdelrahman Münif (Suriye N.A.) ve Emil Habibi (İsrail N.A.) gibi sivri dilli ve laik yazarlar pek rağbet görmemişlerdir. Pamuk'un edebi konularda aracılık yapabilecek yorumcu olabileceği bir süredir düşünülmektedir. Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı ile İslam ve Batı tarzlarını konu edinerek ve bunu metin, resim ve tasvirlere gereken önemi veren postmodern bir biçimde gerçekleştirerek sözünü ettiğim konuma aday oldu. (Batı adına yorumculuk konumu N.A.) (5. Sanattan 5. Kola: Orhan Pamuk, s. 102)

İşte Abdurrahman Münif 2003 yılında tam olarak adlandıramadığım konumuyla karşımda duruyordu. (Bu arada alıntıyı yaptığım derginin yazarın adını Abdelrahman Münif olarak yazdığını dikkatinizi çekerim.) İhtiyar'a Suikast'ın yazarı Münif Nobel'e adaydı ama Doğu adına Batı ona bu ödülü vermeyecekti. Batı, Hitchens'ın belirttiği gibi Doğu'yu kendisine, kendi istediği biçimde anlatacak (yorumlayacak) postmodern bir yorumcu, bir Doğulu yazar arıyordu ve ilerlemeci, antiemperyalist, gerçekçi ve Aydınlanmacı Münif, Batı'nın Doğu'da görmek isteyeceği en son değerler olan bu değerlerin romancısı ve savunucusuydu. Yıllarca profesyonel olarak petrol şirketlerinde çalışmış bu değerli yazar bugün bütün bu değerlerin ayakta tutulmaya çalışıldığı son Arap kalesi olan Suriye'nin başkenti Şam'da hayata gözlerini yumdu.

Pamuk, Batı'nın okumak istediği Doğu'yu iyi kurmuştu. Doğu'nun ne olduğunun, nasıl olduğunun bir önemi bulunmuyordu önemli olan Batı'nın aklını ortaya çıktığı andan itibaren inmeli bir duruma getirmiş oryantalist heterodoks, bilinemezcilik arasında okumak istiyordu. 21. yüzyılda bile Batı hâlâ raks eden cariyeler, gizli Müslüman mezhepler, İstanbul'un tünellerini okumak istiyordu. Bugün yine Şam'ın sokakları bombalanıyorsa bu okumayı da doğru dürüst yapamadığını gösteriyordu.

Evet Batı, Pamuk ve Münif arasında bir tercih yaptı ve Doğu'nun kendi için oryantalist bilgisinin Said'in enfes kavramlaştırmasıyla söylersek oryantal içindeki oryantalistlerden gelebileceğini çok iyi gördü ve kabul etmek gerekir ki Necip Mahfuz tercihinde de bu etken rol oynadı diyebiliriz.


Münif'in gerçekçiliği

Peki Batı'nın okumak istemediği nasıl bir Doğu var Münif'in romanlarında? Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti romanının başkarakteri Mansur Abdüsselam ülkesinde (bu Arap ülkesinin neresi olduğu roman boyunca söylenmez ama tarihsel arka planda geçen olaylar, yer adları gibi ipuçlarından bu ülkenin çıkarılması istenir.) siyasi kovuşturmaya uğrayan, işkence çeken ve en sonunda öğretim üyesi olduğu üniversiteden siyasi baskılar sonucunda kovulmuş, Batı'da öğrenim görmüş bir tarihçidir. İşsizlikten bunaldığı günlerde geçinmek için çevirmenlik yapmayı günlerde bile o kadar baskı altında satabilecek kitapları değil tutup Paris Komünü'nü çevirmiş olması nasıl dirençli bir karakter olduğunun da kanıtıdır. (s. 265)

Batı'da okuduğu yıllarda sevgilisi olmuş Katrin'in ülkesine onunla gitmek ve hayatını birleştirmek istemesine karşı takındığı tavır ve Katrin'i vazgeçirmek için aktardığı düşünceler Münif'in neden Batı'nın görmek istemediği bir yazar olduğunu da gösterir. Örneğin Neyi istediğimi bilmiyorum ama neden nefret ettiğimi biliyorum. Ülkemizdeki yaşama ve ilişki biçiminden nefret ediyorum, her şeyi yıkan bir devrim olmadıkça bu böyle sürecek. (s. 200) Bu devrim düşüncesiyle yaşar ama yenilir ve dayanamayacak bir noktada mucizevi şekilde kendisine bir pasaport verilir. Başka bir Arap ülkesinde kazı yapan Fransız arkeologlara çevirmenlik yapacağı bir iş bulmuştur. İşte burada da Batılı arkeologlarla ilişkileri, daha doğrusu Batı'nın Doğu'yu algılayış biçiminin yansıtıldığı yakıcı satırlar okuruz. Bütün bunlar Mansur'u ruhsal ve ussal gitgellerin içine savuracaktır. O devrim düşüncesinden bütün dünyayı yok edeceği bir atom bombasına ihtiyacının olduğunu düşündüğü anlar olacaktır. (s. 154, s. 161 ve s. 269)

Katrin'i düşüncesinden vazgeçirmeye çalıştığı bölüme dönelim şimdi. Çünkü burada anlattığı Doğu için yaptığı tespitleri önemli Mansur'un: Yalan söylüyoruz, bugünün işini yarına bırakıyoruz, karılarımızı dövüyoruz, öğleden sonra uyuyoruz, pezevenklere, simsarlara, üçkâğıtçılara boyun eğiyoruz. (s. 200) Öfkelenme... Sana sadece gerçeği söylüyorum. Sözünü ettiğim kral kısa boyludur, şişkodur... (...) Toprağın her karışında biten bütün buğdayı çalar, insanlara genç kızları gösterir. İnsanlar da teşekkür ve güzelliğe itiraf sadedinde başlarını sallarlar, hem de Kardinal Edvard'ın yaptığından da çok. Bütün bunlar ben seninle konuştuğumda diyeceksin ki: Sen siyasetle ilgileniyorsun!

Evet görevi vardır devrimci Mansur'un ülkesine dönecektir ve siyaset yapacaktır. Devam ediyor:

Seni üzmek istemem Katrin ama ülkemizdeki her şey tepetaklak olmuştur ve ayakları üstünde durdurmak için peygamberleri istemektedir ve o peygamber yoktur, ama her adam çalışmalıdır, evet çalışmalıdır ve bir peygamber olmayı umarak. (Bu çalışma vurgusu romanın birinci bölümündeki halk bilgesi İlyas Nahle'de de sıkça okuduğumuz bir vurgudur. Roman zamanına göre Mansur'un buradaki çalışma vurgusu ise Nahle'ninkinden daha öncedir.) Binlerce peygambere ihtiyacımız var bizim şu an itibarıyla bir tane bile peygamber yok, şu anda bağıranların hepsi Deccal, bağırışlarının bedelini toplamak istiyorlar. (s. 203) Mansur da peygamber falan değildir ama Batılı sevgilisi Katrin'in o bir Doğu ülkesini kendisi ülkesini sanan, kadının oradaki konumunu hiç anlamayan idealizmine karşı durmak zorundadır Mansur. Zaten Batı için Doğu ya Katrin'de anıştırıldığı biçimiyle içinde her şekilde var olabileceklerini düşündükleri, kendi gerçekliklerinden gördükleri, Doğu'nun gerçeklerine kör bir idealizmle hastalıklıdır ya da Mansur'un çalıştığı arkeologlardan birinin şu sözlerindeki gibidir: Sen de, senin Doğun da cehenneme gidin, yorulmadan tekrarladığın bu sıkıcı hikâyelerden başka bir şeyin yok mu senin? Hapis, işkence, işsizlik, zulüm. Her gece bu hikâyeleri dinledik, dört aydan beri şu ana kadar. Bu gece biz Paris'i anmak istiyoruz, öpücük ve gülüş taşan renkli kadınların Paris'ini. Her bir kadın senin Doğu'na denktir. (s. 281) (Bir kadın memesine ülke satan romancıların ülkesinde bu satırları okunca çok daha acı geliyor bu satırlar bana.)

Evet her bir kadın Mansur'un kurtarmak istediği Doğusu'na denktir Batılı gözünde. Bir de bu Batılıların hiçbirinin sıradan insanlar olmadığına dikkatinizi çekerim. Katrin de arkeolog da tarih bilgisi edinmiş, okumuş yazmış kişilerdir.

Abdurrahman Münif'in bize çizdiği, anlattığı Doğu, Mansur'un Katrin'e söylediği: Sana gerçekleri söylüyorum diyerek anlatılan Doğu'dur. Elbet bu Doğu yorumcu arayan Batı'yı cezbetmeyecekti. Münif'in anlattığı Doğu; gizemli, İstanbul ve Kahire'nin sokak altlarındaki dehlizlerde sırların arandığı, sisli, puslu bir İstanbul kışının sabahında ezanların boş sokakları yaladığı, güvercinlerin Şam pazarında haber götürüp getirdikleri, Kudüs'te Mescidi Aksa'nın altında gizli tünellerde aranan Tanrı'nın ruhunun saklı olduğu kutsal sandığın bulunduğu, Armagedon savaşının kültürler çatışmasıyla sonlanacak uygarlık savaşlarının temellerinin atıldığı Doğu değildi işte. Münif bize insanı, devrimci, Doğulu halkı ve emperyalizmin kuklası olmuş, diktatörlere dönüşmüş tiranların baskısı altında inleyen aydını, işbirlikçi olmayan, bağımsızlıkçı ve özgürlükçü aydını anlatıyor.

Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti, sıradan bir Arap Hıristiyan olan İlyas Nahle'nin Mansur'un işine başlamak için yaptığı tren yolculuğunda Mansur'a hayatını rakı eşliğinde anlatmasıyla açılıyor aslında. Yukarıda değindiğim gibi Nahle topraktan öğrenip kitapsız bilenlerdendir. Kadınları, hayatı, ağaçları bilir İlyas. Anlatır. Kadınların ve ağaçların tabiatı aynıdır (s. 58), der örneğin. Ben kimim ki konuşayım der. Ağaçların ve sevginin azabını çeken bir İlyas. Bir an sustu, sonra dedi ki: Şimdi de gümrük memurlarının (s. 142) İlyas'ın hayatını dinledikten sonra Mansur'un yaşadıkları birden gözüne renksiz ve sıradan gözükür. Örneğin şöyle betimliyor Münif bu kıyaslamayı: İlyas'ı uğraştıran ve acı çektiren kadınlar, Mansur Abdüsselam'a da acı çektirdiler ama farklı bir şekilde. Uzun zaman kadını düşünüp hayat etmiştir. Kalbine saplanan bin bıçak gibi başarısızlık hissetti ve bekledi. Ama o işlerin başladığını ve nasıl bittiğini bilmiyor. (s. 147)

İşte Münif'in Doğulu insanı. Acı çekebilen, kadını ve hayatı düşünen, mutlu olabilen insan işte, gerçek insan. Oryantalist Batı zihninde böyle bir insanın Doğu'da yaşadığı düşünülebilecek bir iş midir? Soru saçma mı geldi? Trablus'a, Şam'a, Kahire'ye, Bağdat'a düşen, belkide yakında Tahran'a düşmeye başlayacak bombalardan sonra da mı saçma geliyor?

Öyleyse Münif okumayın!

Ülkesinden açlık sınırında kovulmuş, işsiz, kadınsız, evsiz Mansur çevirmenlik için yola çıkıp İlyas Nahle'yi dinledikten sonra başarısızlığının nedeninin kitapsız bilenlerden uzak düşmesinde olduğunu düşüyordu: Yeni bir İlyas Nahle olmaya çalış. Neden bir filozof olamıyorsun ey Mansur? Neden hayatta sana ait bir felsefe olmasın? İyi düşünürsen, büyük gerçekleri keşfedebilirsin. Gerçeklerin keşfi, harika bir başlangıçtır. İlyas Nahle'yi neden kovduklarını daha iyi anlayacaksın, ağaçları neden kestiklerini. Ve sen... kendi hayatını, neden kuru kafa olduğunu ve neden başkaları gibi yaşamayı reddettiğini anlayacaksın? (s. 271) Öneriyor Münif, Mansur'a ama Mansur bu öğüdü tutamayacaktır. Batılılarla kaldığı kampta giderek bulanıklaşan bilinciyle bir otel odasında bir el ateş edecektir ama kendisine değil aynadaki görüntüsüne...


Sonuç

Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti gerçek insanların öyküsü. Doğulu ya da Batılı. İşte Münif'in başarısı burada ortaya çıkıyor. Kültürel sınıfsal belirleyicilik, insan yanımızla (karakterimizle, zaaflarımızla vb.) birleştiğinde bütün bir gerçekliğe ulaşabiliyoruz. O gerçeklik içinde var olup, kaderimizi kendi ellerimizle çiziyoruz. Doğu'dan verilen böyle evrensel ve insani bir mesaja ihtiyacı var mıydı Batı'nın? Yoktu. Öyleyse Nobel'i neden Münif'e versinlerdi ki?

Tarihçi, aydın öğretmeni Ferit'in karşısında sözcükler ağzından dökülürken yutar kelimeleri Mansur. Otorite karşısında tutuktur sanki. Kelimeler ağzından başları kesilmiş olarak çıktı (s. 238) diye yazacaktır Münif; bizim kelimelerimiz ağzımızdan başları kesilmiş olarak çıkmasın, biz buna izin vermeyelim diye.

Nihat Ateş
Gerçekedebiyat.com



Cevap Ekle