İçeriğe git

Foto

C. Zarifoğlu'nun Yaşamak'ta Anlattığı Hatıraları


Konuda 4 cevap var

#1
NFK-Fan

NFK-Fan

    Administrator

  • Admin
  • 2.468 Mesaj sayısı:
ANKARA 1976. onbir ocak. Üstad Necip Fazılı karşıladık. Yirmi otuzda trenle geldi. Reşat, Akif, Hasan, Bahri, Rasim ve ben. Üstad son kez çıkışı yirmibir ocağa ertelenen Büyük Doğunun çıkmamasına kesin karar verdiğini söyledi. Ve nedenlerini anlattı. Buna rağmen yine de çıkması için bir çok sebeb sıraladı. Bunun için mevcut imkanlarından da söz etti. "istişare edelim" dedi bize. Büyük adamın bu sözü söylediği topluluk içinde olmakla içime ani bir olgunlaşma hücum etti. Nice denizlerde sokaklarda kaldıktan sonra şu Ankarada yakam avuçları içinde toparlanıp içine alındığım iklimde, içimin bu ani hamlelenmesi ile fiziğim de harekete geçecek, ve oturduğum koltuktan taşacağım, sigara ağzımın kıvrımlarında kaybolacak, gövdeme yer bulunamıyacak sandım rezil oldum.

Neyseki kendimi toparladım Üstadı dinledim: Büyük Doğu hareketinin oluşturduğu zümreyi "çeşmeden en başta akan suyun bulanık kısmı"na benzetti, "düşük" deyimini de kullandı. "Esas meyvesi ilerde gelecek" dedi. Bu "bulanık suyun içinden sizleri ayırıyorum" dedi. "Tek tek birer şahsiyet istidadı gösteriyorsunuz. Deminki sözlerim toplum içindir. Cemiyet mücerrettir" dedi. aradan saatler geçiyor, çeşitli konulardan yeni fırlayışlardan yeni varışlardan geçiyor. Necip Fazılı onbeş-yirmi dakika dinleyen biri kendi dünyasının ne kadar küçük, değersiz olduğunu derin derin anlar. Sohbetlerin, büyüklerin dizlerinin dibine oturmanın neler ifade ettiğini anlıyorum. Tasavvuftaki sohbet medeniyetini anlıyorum.

Üstad bütün o alabildiğine geniş ufuklarına, o derin idrakine, buluşlarına, dile hakimiyetine, o nefis istanbul şivesine, ve dinleyen herkesin onun, verdiği eserlerden de büyük olduğunu tasdik etmesine ve temel konularda bütün hassasiyetine rağmen, bazı pratik konularda bir çocuk kadar saf. -Kendi de farkında bunun: "Beni herkes kandırabilir" diyor. Mesela para konusunda, dünya menfaatleri konusunda. Teorik zekasının büyüklüğü görüyorum ki onda pratik ve özellikle aldatıcı, kandırıcı, kurnazlık edici zekaya yer bırakmamış, bu yaşına rağmen kalbi çocuk kalbleri gibi temiz ve berrak. Onda hesabîlik yoktur. Onun bize menfi ya da müsbet görünen her hareketinde, ve eyleminde, sadece tarihi büyük misyonunu yerine getirdiğine inanırım. Televizyonda uzay filmi gösterilirken onunla ilgili olarak "bunlar insan fantazisi ile alay etmektir" şeklinde konuşurken, üç yaşındaki torunu elini ekrana uzatarak, "bunlar benim oyuncaklarım" demiş. "Tam isabet, tam teşhis" diyor Üstad, "meçhulü arayan zeka budur işte" diyor. Torununa hayran.

İnsan ister ki odalar dolusu parası olsun ve bu eli sonuna kadar açık insana versin ve sonra da para nasıl harcanırmış seyre dalsın.

Necip Fazıl batılılardan wagnere benziyor, o da çelik gibi sinirleri olan bir hoş dehadır.

Üstada "basın şeref kartı" verildi. Toplantı bir hayli çekişmeli geçmiş. Şeref kartının basit bir maddesi var "Basında elli yılını doldurmuş olanlara verilir" gibi. Ama yıllardır elli yılı dolmuş olan üstada bu kartçığı layık görmezlermiş.

Gafil sefilcikler.

Üstad unutulmaz bir jestle bu yıldızlı kartı çıkardı gösterdi. Bir deyim kullandı ki yazmam.

Uzun masanın baş tarafında oturmayı ve bizlerin onun etrafında çevrelenmemizi tercih ediyor. Bir Genel İdare Kurulu havası içinde, başkan o.

Konuşurken, jesti ses tonu mimiği heyecanı ile hayret zinde. Ancak ayağa kalkıp yürümeye başlayınca biraz yaşlanıyor. -Çok dikkatli yürüyor. Yoldayız arabaya doğru giderken, lambaların aydınlığında, gölge mi başka bir şey mi olduğu belli olmayan su birikintisine basıverdi. Yanındaydım üzüldüm.

Merdiven inerken adımını birden peydahlanan bir boşluğa attığını görüyorum. Ama bir melek bu adımı onun dengesini bozmadan düzeltiyor ve basamağa koyuyor.



ANKARA 1978 28 KASIM. Üstad Necip Fazıl'ı Mola otelinde ziyaret ettik. Büyük Doğuyu son beş sayı çıkarıp kapayışından sonra, arkadaşlar Akif Erdem Rasim onunla ilk kez karşılaşıyorlar. Alaeddin ve Mehmet de var. Üstad: -Büyük Doğu son çıkışında en parlak dönemini yaşadı. Kapanmasında çeşitli nedenler oldu. Ama en büyük amil siz oldunuz, dedi.

Otelin ilk katında, lobideyiz. Üstad sakin, yumuşak ve yalnız. Saat 18'de beni Akabeden aradığında, -Arkadaşlara da haber ver, gelsinler, son bir görüşme yapalım, dedi. Erdemle Rasimi görebileceğimi söyledim. Bu telefondan az önce, bu ikisine üstadın önceki gelişinde yine kendilerini istediğini, ancak kendilerine haber veremediğimi anlatıyordum. Telefon tam o anda geldi. Büroya çıktık. Yine üstadın telefonu. Bu kez Akifle Hasanı da haberdar etmemi istedi.
Lobi tenha. Üstad:

-Bana giran geldiniz, diyor. Geçen olayları kısaca özetliyor. Rapor 4'te yazdıklarını ılımlı bir dille tekrar ediyor bir bakıma.

- Sizi bütün olanlara rağmen hatıralara dayanarak istedim. Münasebetimiz olayların üstündedir. Kendisine yazılan mektupta Reşat'ın imzasının bulunuşuna "anlamsız" diyor. Cahitin ismi var ama imzası yoktu. Size katılmadığından değil, fakat bazı ailevi ilişkiler nedeniyle imzalamamış. Gerisini tahkik etmedim. (...) Bizden sonraki nesilden bir sizler varsınız.

Bazı isimler sayıyor.

-Sizin nesilden, diyor, ama bizden bir hayli yaşlı kişiler. Onlar için umutsuz.

-Sizden sonrakiler bir felaket diyor. Kendisine yollanan bir şiir kitabından söz ediyor ve şairi karşısındaymış gibi ona hitap ederek

-Sen bu işi bırak evladım, diyor.

Nesiller arasındaki yıl farkı için 25 yıldır diyor.

-Bazı sosyal hadiseler bu yıl farkını çok kısaltabilir. Uzatabilir de. Ama ortalama 25 yıldır.

Böylece kendisinden sonra gelen nesil nerdeyse biz oluyoruz. Birtakım profesör isimleri, Aydınlar Ocağı vs. gibi kuruluş isimleri ve umutsuzluk mimikleri...

-Demirelde bir Anadoluculuk eğilimi başladı, diyor, onun CHP ile bir yakınlaşmasını imkansız görüyor ve kendisinin AP ve MHP ye yakınlaşmasını "Aramak" deyimiyle niteliyor.

Üstadın söylediklerini, aradan 24 saat bile geçmediği halde hemen hemen hiç hatırlamıyorum. Tek tek cümleler aklıma geliyor. Mesela,

-Yalnızım, dedi.

Ondan böyle bir şeyi ilk defa duydum. Korkuyor insan.

Ve başlıyor çocuklarını anlatmaya. Birkaç cümleyle.

-Evlat diyor omuz ve el jestleri ve bir ton mimik bu bir tek kelimeye eşlik ediyor, ve "kaçınılmaz bir hal, bir kader," demek istediğini bunlarla anlatıyor. Elde olmadan 'evlat ve baba' ve ekliyor.

-Sizler bana daha yakınsınız.

Herkes mutlu ve sevgiyle yüzleri ışıl ışıl ona bakıyor. Fakat kimse konuşmuyor. Buna dikkati çekiyor. Ve tuhaf, gerçekten söylenecek bir şey yok. Tiyatroda perde arasında gibiyiz, garip bir "ara", bir boşluk.

Tek tek durumlarını soruyor arkadaşların, Akif, Rasim ve Alaeddin'in. "Erdem malum." Sömestri tatillerini soruyor, ve bizleri şubatta Istanbula evine çağırıyor.

-Bir görüşelim, diyor.

Tam iki küsur ay sonrası için. Urperiyorum. Hepimiz peki diyoruz.

Ergun Göze kendisine Miyasoğlu'nun Yeni Devirdeki bir yazısından söz etmiş. O yazıda Gözenin Ionescoyla konuşması yeriliyormuş.

-Röportaj böyle mi yapılır, şunu niye sormadın, o konu öyle mi deşilir dese ya! Hayır! Ionescoyla niye konuştun diyormuş.

Düşünüyorum, Üstada biri, birileri hakkında birşey anlatınca Üstad inanır. Araştırmaz.

-Üstadım torununuz nasıl, diye sordum

-Çok iyi, çok iyi dedi hemen.

Geçenlerde vefat eden birinden söz etti.

-Duymadınız mı dedi.

Duymamışız. Hayret etti.

-Efendinin çizgilerini taşırdı, dedi. Yarın sanatoryumun önünde Garbi bekleyecek. Merkade giderken alacağım onu.

Her gelişinde olduğu gibi Bağluma Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretlerini ziyarete gidecek yarın.

Böyle bir ziyaretini Rasim anlatmıştı.

-Bizi de götürdü. Üç Fatiha onbir Ihlas okuyun dedi. Orada, mezarın başında bizleri adeta unuttu. Değişti. Ayrılırken, bir çocuk nasıl ağlarsa öyle ağladı.

Bir de Müftü Efendi onu Arvas köyünde Şeyh Fehim Hazretlerini ziyaret edişini anlattı.

-Renkten renge girmeye başladı. Ateş gibi kızardı. Sonra işte şunun gibi sapsarı kesildi. Kendisine birşey olacak zannettik. Eve giderken yıkılmasın diye kollarına girdik.
L'état, C'est Moi!..

#2
cihat

cihat

    Emektar

  • YüzBaşı
  • 712 Mesaj sayısı:
Cahit Zarifoğlu'nun biyografisi ve şiirleri için tıklayınız : Cahit Zarifoğlu
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!


N.Fazıl

#3
nedamet..

nedamet..

    Müdavim

  • Teğmen
  • 326 Mesaj sayısı:


Cahit’in Eyüp’teki ikameti uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra Sait’in Sarıyer’de kaldığı eve taşındı. Ertesi hafta da Sezai ağabey, Alâeddin, ben; Sait’e, Cahit’in kaldığı yere piknik yapmaya gittik. O piknikte Sezai ağabey sohbetin bir yerinde gene Necip Fazıl’dan bahsetti. İtiraf edeyim ki ben henüz kendimi Necip Fazıl’ın düşüncelerine yatkın hissetmiyordum. Düşüncelerimi dile getirmesi yönünden Peyami Safa’yı ona göre daha ‘bilimsel’, daha sistemli buluyordum. Sezai ağabey de fikir tarihi açısından, halis fikirleri açısından Necip Fazıl’ın önemli olduğu yönünde görüşlerini belirtiyor, ben de madem Sezai Karakoç böyle düşünüyor diyerek onun görüşlerini içime sindirmeye çabalıyordum.

Cahit, Sezai ağabeyin bu sohbetlerine karşı nasıl bir tavır içindeydi, doğrusu şimdi tam kestiremiyorum.

Fakat çok geçmeden Necip Fazıl’ı evinde ziyaret etmiş, onunla tanışmıştık. Üstad’ı ilk ziyaretimizde Cahit bizimle değildi galiba. Üstadı daha sonraki ziyaretlerimizin birinde Cahit yanımızdaydı ve onun üstadı ilk ziyareti bu idi sanıyorum. Alâeddin, Cahit ve ben, üçümüz birlikteydik. Üstadın evine haber vermeden gitmiştik. Vakit akşamdan sonraydı. Kapıyı her nasılsa, Üstad kendisi açmıştı. Üstad, Alâeddin’i ve beni tanıdı: ‘Siz Maraşlı gençlerimiz, değil mi?’ dedi. Onu doğruladık, kapıda Cahit’i de tanıttık. Üstad bizi salonda kabul etti, fakat yanımızda kalmadı, salona on beş-yirmi dakika sonra döndü. Bu arada üstadı ziyarete üç-beş kişi daha geldi. Üstad salona geldiğinde, bize, kendisini her zaman ziyaret edebileceğimizi, söyledi. Arkasından da sohbetine başladı. Üstad daha üç beş cümle konuşmamıştı ki Cahit onun sözünü keserek: ‘Efendim kitaplarınıza bakabilir miyim?’ diye sordu. Üstad da: ‘Bak, ama fazla bir şey bulamazsın orada’ dedi. Gerçekten de salonu bir köşesindeki raflarda dizilmiş pek az sayıda kitap görünüyordu. Cahit kalkıp o rafın bulunduğu yere gitti. Cahit, orada bize plaklar da görmüş olacak ki, bir süre sonra: ‘Efendim plaklarınıza da bakabilir miyim’ diye sordu. Üstad oralı olmadan: ‘Bak’ dedi. Üstadın sohbeti devam ediyordu. Cahit üstadın sözünü bir kere daha kesti. Elinde büyük boy bir plak, üstada: ‘Efendim hangi müzisyenleri seviyorsunuz?’ diye sordu. Üstad sözünü kesti, Cahit’e başını çevirdi ve tek kelimeyle: ‘Betoven’ dedikten sonra, biraz şaşkın, biraz öfkeli, biraz hoşgörülü bir tonla: ‘Yahu, dedi, burada muhteşem bir konser icra ediliyor, sen orada notalarla meşgulsün.’ Ve hemen Cahit’e hitaben ekledi: ‘Artist’.

Geceleyin veda ederken, Üstad Cahit’e şiir yazıp yazmadığını sordu, onun şiir yazdığını öğrenince, Üstad: ‘Sende artistik çizgiler görüyorum.’ Kabilinden bir cümle söyledi.

Cahit, o yıllarda sanıyorum üstatla da sürekli bir ilişkiye girmedi. Onun üstatla olan ilişkisi, asıl evlenmeden önce ve ondan sonraki yıllarda gelişti, yani 1970’li yılların ortalarından sonra… Yeri geldikçe bunlara hemen değinmek istiyorum. Fakat burada bir anekdota değinmeden geçemeyeceğim. 1970’li yılların ortaları… Üstad Cahit’i ilk tanıdığı günleri unutmuş, o yıllarda yeniden tanımıştı. Üstadın İstanbul’a dönüşlerinin birinde onu Esenboğa Havaalanı’ndan yolculamaya gitmiştik. Üstad torununa oyuncak almak istiyordu. Oradaki tezgâhtara bazı oyuncakları gösterdi, çıkarttı onları inceliyordu. Cahit, o anda üstada: ‘Efendim torununuzun başka oyuncakları da vardır herhalde, oyuncakları çok mu?’ gibisinden bir soru sordu. Üstad da torununun bir oda dolusu oyuncağı olduğunu, fakat bu oyuncağı çocuğun oyuncağı olmadığı için değil, ona bir hediye götürmek maksadıyla almak istediğini söyledi. Cahit, ‘Bir oda dolusu oyuncak’ sözlerini işitince, üstada saf saf : ‘Efendim bu kadar oyuncakla neden bir oyuncakçı dükkânı açmıyorsunuz?’ dedi. Üstad zaman zaman kullandığı bir deyimle, Cahit’in bu teklifi karşısında bir an durdu ve: ‘Sen deli misin, nesin?’ deyiverdi.

Cahit, üstadın kafasında sempatik fakat ‘garip’ bir imaj yaratmıştı. Nice sonra, gene o yıllarda Üstad, Ankara’yı ziyaretlerinin birinde, geceleyin evine gelen bir ziyaretçiden bahsetti ve bu olayın kahramanının Cahit olabileceğini söyledi. Anlatılan olay şuydu: Bir gece karanlığında, vakit gece yarısını henüz hayli geçmişken üstadın kapısı çalınıyor. O saatte eve beklenen hiç kimse yoktur. Evde bir tedirginlik oluyor. Kapıyı açmaya Üstad gidiyor ve kapıyı açıyor. Kapının önünde yüzünü gizlemeye çalışan ve kim olduğu iyice seçilemeyen biri var. Üstad kapıda görününce meçhul ziyaretçi, üstada: ‘Beni sen zehirledin.’ diyor ve başka bir şey söylemeden hızla dönüp uzaklaşıyor, karanlıkta kayboluyor. Üstad, bu meçhul ziyaretçinin Cahit olduğunu ileri sürüyordu. Biz de üstada, Cahit’in beklenmedik işler yapabileceğini fakat bu olayın Cahit’in yapısına uymadığını anlatmaya çalışıyorduk. Ama üstadı ikna edemedik. Fırsatını bulunca bu olayı Cahit’e de sormuş. Cahit de üstada böyle bir ziyaretinin olmadığını söylemiş. Fakat Üstad inanmıyordu. Bu olayı birkaç defa Cahit’e bende sormuştum. Cahit her defasında: ‘Hayır, benim üstada böyle bir ziyaretim olmadı.’ dedi.

(Bu yazı Rasim Özdenören’in Cahit Zarifoğlu üzerine bir kitap çalışmasının taslağından alınmıştır.)

(Hece özel sayısı: ‘Yedi Güzel Adam’dan Biri: Cahit Zarifoğlu’)
Hatırla maziyi mes’udu sen de ben gibi yan…
Tulûa bak beni yâd et, guruba bak beni an…

#4
Hayy bin Yakzan

Hayy bin Yakzan

    Müdavim

  • Teğmen
  • 294 Mesaj sayısı:
Üstadın giran geldi dediği hadiseye sebep teşkil eden ve Zarifoğlu ve arkadaşlarının çevremizi çok derin bir üzüntüye sevkettiğine şahit olduğumuz diye tanımladıkları Büyük Doğu'nun ikinci sayısı hakkında bilgisi olan var mı ?

Neyden bahsetmiş de böyle etki doğurmuş ?
Büyük Allah'a Yemin Olsun ki Esir Olmayacağız Hiç Birimiz...

Lâ Kadar Devrimci İllâ Kadar Muhafazakar !

#5
ali melikşah

ali melikşah

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 61 Mesaj sayısı:

Yaşamak isimli güncesinde Üstad Necip Fazıl'a olan sadakati ve muhabbeti neredeyse göz yaşartıyor. Üstadın yalnızlığını, kocamanlığını, çocuk edasındaki hassasiyetlerini, teşbihlerini o kadar güzel ve içten anlatıyor ki. 

 

Merhamet ve mağfiret onlarla olsun.

 

Birde şöyle bir şey var Sadık Yalsızuçanlar'ın söylediği:

 

'Merhum Cahit Zarifoğlu, kanaat-i acizanemce, Şeyh Galib'den sonra en halis, en gür ve bereketli ırmağın adıdır.'





Cevap Ekle