İçeriğe git

Foto

Tohum ( Eser İncelemesi )


  • Please log in to reply
Konuda 2 cevap var

#1
yer-gök

yer-gök

    Gayretkâr Üye

  • YüzBaşı
  • 77 Mesaj sayısı:

Tohum



Hakikat kesifleştikçe küçülür ve küçüldükçe gizlenir. Bir tohum gibi...
Tohum, Necip Fazıl Kısakürek'in ilk tiyatro eseri olup 1935 yılında kaleme alınmıştır. O tarihlerde 30'lu yaşlara yeni ayak basan ve Abdulhakim efendiyle de henüz tanışan Necip Fazıl, hafakanlarının ve çilesinin doruğa çıkmaya başladığı; arayışının ise Abdulhakim efendiyle görüşmesinden sonra encamına erdiği ve şiir-ruh ilişkisinde de zirvede olduğu bir anda eserini telif etmiştir. Eser, maddeye verilen sahte gücün madde ötesiyle istirkabını(rekabetini), işin ukubete vardırılmasının iptalini ve ruhun zaferini anlatmaktadır.
Sinema ve tiyatro yönetmeni, aynı zamanda oyuncu olan ve ilk renkli Türk filmini çeken Muhsin Ertuğrul, sanatının zirvesinde olan Üstad Necip Fazıl'a tiyatro alanında da eser vermesi yönünde teklifte ve telkinde bulunmuştur. Kendisi hakkında komünist diyenlerin ve bunu da belgelerle ispatlamaya çalışanların aksine Muhsin Ertuğrul Üstadın deyişiyle "hiç de zannedildiği gibi değildir. Ve komünizma ile alakası olmayan birisidir. Muhsin Ertuğrul, "güzel"i ve "çarpıcı"yı gördüğü her yerde kendisini teslim eder."
Kararını verip eserini bir haftada telif eden Üstad Necip Fazıl, başrolünü yani "Ferhad Bey"i canlandıran Muhsin Ertuğrul’un oynadığı "Tohum"u İstanbul Şehir Tiyatrosunda sahneye sunmuştur. Bu, sanatseverlerce ilgiyle karşılanmıştır. Fakat piyes, genel anlamıyla değerlendirildiğinde eserin kalitesine yakışan alakayı bulamamıştır. O tarihlerde de tiyatroya karşı ilginin az oluşu, alışılmışın dışında ve olağanın ötesinde olan "Tohum"un karşılaştığı mey'usu(yeisi), Üstadın bundan sonraki tiyatro eseri olan "Bir Adam Yaratmak" ile kırmıştır.
Eserdeki olaylar Maraş'ın Fransızlar tarafından hunharca işgali sırasında Maraş'ta geçmektedir. Başkahramanımız Maraş'ın soylu ailelerinden birisine mensup olan, okumuş, bilgili "ey münevverler" olarak bilinen kuru Batı taklitçisi ve öz benliğini yitirmiş mahut güruhtan uzak olan, ercüment kişilikli 39 yaşındaki Ferhat Bey'dir. Kendisi kuru aklın, düz mantığın mantıksızlık olduğunun, işin ruhta ve keyfiyette hayat bulduğunun örneklerini gösteren birisidir. Ve Anadolu'nun ruhunu yansıtmaktadır. Bizler için önemli ama oldukça geride seyrettiğimiz "düşünme ve ruh" mevzusunda milli şahlanışımız --Maraş-Anadolu; ruh-madde-- ilişkilerinde düşünme ve aksiyon buutlu pırıltılar, farklı enstantaneler sergilemektedir. İşe madde ötesinden bakabilmesi ile de eserin mesajını muhatabına verebilmektedir. Eserden bazı diyalogları aşağıya iktibas ederek değerlendirmelerimize devam edelim.
.
.
.
-------------------------------------------------------
FERHAD BEY - ... Biz çoktan beri kaybettik aklımızı. Onu çoktan beri rüzgâra savurduk (Ayağının ucundaki iskemleyi çizmesinin ucuyla çeker, üstüne basar) Bir avuç Maraş'lı memleketinizi yabancıya teslim etmemeye karar verdiğiniz zaman, yaptığınız hareket bundan daha mı akla yakındı? Hiç kendinizi düşmanınızla karşı karşıya koydunuz mu? Kaç kişisiniz, kaçınızın eli ayağı tutar, kaç kurşununuz ve kaç bıçağınız var? Karşınızdaki kimdir? Top, mitralyöz, tank nedir? (Sesi yükselir) Siz hâlâ dedelerinizden kalma baltalarla kılıçları başucunuza asa durun! Sizin gibi insanların binini, milyonunu fare öldürür gibi ilâçla, dumanla öldürüyorlar, farkında mısınız? (Sesi alçalır) Onlara, biz Allah'a inanmış insanlarız, ölüm korktuğumuz şey değildir, dediniz. İşte söyleyebileceğiniz biricik söz buydu.
BİRİNCİ AĞA - Evet amma, akıl dedikleri...
FERHAD BEY - (Gene keser) Size bunları aklınız mı yaptırdı. Sizin akıl diye bellediğiniz şey parmak hesabı gibi birkaç sayıdan başka ne bilir? Gözüne gösterilen, ayağına getirilen şeyleri ölçüp biçmekten başka neye yarar? Akıl ne kendi başına birşey görebilir, ne de kendi başına bir iş başarabilir. Onlar akıllarıyle top yaptılar. Biz yapamadık. Şimdi, biz aklımızdan başka bir tarafımızla bir iş yapabilirsek yapacağız.

-----------------------------------------------------
FERHAD BEY - Biz burada muharebe etmiyoruz. Muharebe dediğimiz, tüfeği olana karşı tüfekle, mızraklıya karşı mızrakla ve tırnakla döğüşene karşı tırnakla yapılan şeydir. Onun için her hayvan, kendi cinsindeki hayvanla en güzel boğuşur. Onlar üzerimize hortumla ateş sıkıyor. Bizim sırtımızda gömleğimiz bile yok. Ateş geldiği zaman sırtımızda bir patiskanın bile mukavemetini bulamıyor. Biz burada muharebe etmiyoruz. Bir sivrisinekle bir ejderhayı dövüştürmek gibi sihirbaz işine benzer bir tecrübe yapıyoruz. Ateşi kanla söndürmek, çeliği etle körletmek ve maddeyi ruhla durdurmak gayretindeyiz. Bırakın, içimizden kim ne dilerse yapsın! Bırakın ruh tecrübesini yapsın! Yaptığımız doğru mu, eğri mi bilmiyoruz. Hangi iş doğru, hangisi eğri bilmiyoruz. Bütün doğruların bir anda eğri, bütün eğrilerin bir anda doğru çıktığını gösteren fevkalâde anlar yaşadık... Bu anların kitapta ve hesapta yeri yok. Bu anlar ruhundur. Bu anlarda hâdiseler her kanun ve her hesabın üstünde, aklın uzanamayacağı bir yerden idare edilir. Biz burada muharebe etmiyoruz. Biz, ruhun tarafı, sivrisineğin tarafı; madde aklının tarafına, ejderhanın tarafına son imtihanımızı veriyoruz. Bırakın, isteyen istediğini yapsın! Madem ki, akıldan imdat yok. Madem ki, akıl bir maşrapa su gibi alacağı kadar alıyor, yerin dibine geçsin o bir maşrapa su! Bırakın ruh tecrübesini yapsın! (Ferhad Bey, karşısında, kendisini dinleyen Ağaya yaklaşır, iki kolundan yakalar. Sesi tatlılaşır)
----------------------------------
FERHAD BEY - ...Onlar için bütün sır maddenin kabuğundadır ve onu görmekle nihayete erer. Onların ağaç diye anlayacakları şey, toprak üstündeki çıplak gövdedir. Kök, onlar için karanlık ve içinden çıkılmaz bir düğüm, tohuma gelince...
-----------------------------------
FERHAD BEY - Biz bu ruhu tanımıyoruz. Çünkü bu ruh dal budak salmış bir ağaç gibi göz önünde fışkırmış hakikatlerden değildir. En derin ve en gizli hakikatlerdendir. Hakikat kesifleştikçe küçülür ve küçüldükçe gizlenir. Bir tohum gibi.
YOLCU - Bir tohum gibi mi?
FERHAD BEY - Madde açık, ruh gizlidir. Bütün hakikatler ruhundur.
.
.
.

Herşeyi görünenden ibaret sayan, gerçek ancak görünendir telakkisini savunan ruhsuz rönesans kafasının, "sır ancak ağacın gövdesindedir" diyen kör gözleri hakikatten uzaktadır.
Kara deliklerin varlığı, sonsuz kütleden ve ölçülemeyecek derecede küçüklükten müteşekkil hacimden ibarettir. Kara delikler kendilerinden hacimce büyük olan birçok cisimden daha büyük bir kuvvete sahiptirler. Ve varlıkları, sırrını ifşa etmemiştir... Hakikatleri kesif ve küçük, o nispette de gizli. Aynen tohum gibi. İşte, bu da eserin(Tohum'un) doğrular manzumesi olduğunun ispatıdır.
Tohum, hikmeti maddenin ötesinde göremeyenlerin, çile çek(e)meyenlerin, inhirafa uğramışların(yoldan sapmışların), asırlardır kaygısını çekmediğimiz fikirsizliğin ve yine asırlardır elini bırakıp kaygısını çekmediğimiz için bu hallere gelişin ters istikametteki muştusu olan fikirsizliğimizin, insanın maddeye değil maddenin insana hükmetmesinin, elhasıl sonsuzluğa talipsizliğin ve sonsuzluk kaygısı çekmeden sonsuzluğa talipliğin, aklı ruhun eline vererek berhava edilişidir.
Tohum, Anadolu'nun yani bizim ruhumuzun yansıtılmasıdır. Ne olduğumuzun değil, nasıl olmamız gerektiğinin ipucudur.
Dünyanın öteki ucundan Anadolu'ya gelip makinelerine Anadolu'nun fotoğraflarını yerleştiren ama bir şeyini, ruhunu, yani aslında hiçbir şeyini makinelerine yerleştirmeyen maddeci Batı aklı, bizi yansıtmaktan ne kadar da uzak.
Türkülerinden velilerine, bakışından ağlayışına, kilimlere dokunan hasretten aşkına, maşukundan bayramlarda şeker toplamaya gelen çocuklara kadar ve sadece bunlar değil, aynı zamanda Erzurum’daki Çifte Minare'sinden İstanbul’daki Ayasofya'sına, Sümela Manastırı'ndan Selimiye Camii'ne kadar her şey Anadolu'dur ve Anadolu işte bunlara yüklenen ama görünmeyen manalarla hakikatini bulur. Ve bunları anlayan birisinde şu sır tecelli eder: Madde açık, ruh gizlidir.
Bütün hakikatler ruhundur...
İşgalin sürdüğü esnada gerçekleşen hakikat tasvirlerinin, madde-ruh ilişkisinin Ferhat Bey'in dilinden çarpıcı şekilde anlatılması, bunların yanında işbirlikçi diye bildiğimiz toprağına mukallit suyu dökülmüş içerdeki sefiller, eserde sair fikirlerin hengamesinde kendilerini Ferhat Bey'in karşında temsil ettirmişlerdir.
Eğer yokluk varsa bu varlık niye? diye inanan ama bunu tefekkür edemeyenlerin çoğunluğu oluşturduğu eserde, tefekkür sahneleri kendisini göstermiş ve karanlıkta denizde yansıyan ay ışığı misali yakamozlar saçan ama hiçbir yakamozun elle tutulamadığı gibi sadece ilham ve işaretçi diye algılandığı sahneler oldukça güçlü, etkileyici ve düşünme anlamında beyni zonklatıcı ölçüdedir.
Üstadın bu eserinde rol alan diğer kişileri genel anlamıyla tefekkür etmeden inananlar ve komitacılar diye belirtmiş bulunduk.

Üstad’ın tiyatro alanındaki eşsiz ve otoriter konumunu daha ilk tiyatro eserinde (Tohum) fark ediyoruz. Adı şiirde Fuzulî'lerle, Şeyh Galip'lerle birlikte anılan Üstad, tiyatro alanında da hiç şüphesiz Shakespeare'ler ile birlikte anılmaktadır. Bu, kendisinin hakkını teslim etme adına atılan bir adım olsa da yetersizdir. Tiyatro, edebiyat türleri arasında entelektüel kesimin ilgisini daha fazla çekmesine rağmen bizim edebiyat sahamızda bu ilgi yerini bulabilmiş değildir. Buna bağlı olarak Üstad’ın tiyatro eserleri de olması gereken yerde yani sahnede hakkı olan yeri alabilmiş değildir. (Bu hususta, üzerinde orak-çekiç bayrağı dalgalanan tiyatro sahnesinin, Üstad’ın İslam davasını her yönüyle anlatan ve savunan eserlerine rest çekmesinin de önemli bir amil olduğu unutulmamalıdır.)
Genel hatlarıyla değerlendirdiğimiz ve şiirlerinde olduğu gibi içimizdeki oluşların dışarıya tam anlamıyla yansıtılıp anlatılabildiği "Tohum", Üstad'ın şaheserleri arasında yerini almıştır.



Üstad Sınıfı kapsamında yapılan şahsi çalışmalardandır.

#2
yer-gök

yer-gök

    Gayretkâr Üye

  • YüzBaşı
  • 77 Mesaj sayısı:
Şair Necip Fazıl'ın Şehir Tiyatrosunda oynanan "Tohum" adlı piyesi, edebiyat sahasında uzun zamandan beri süren durgunluğu bir an için giderdi. Gazeteler ve mecmualar, türlü bakımdan eseri tahlil ederek kıymet hükümlerini vermeye çalıştılar.
.................................
.......... Bir ruh adamı olan şair, bu eserinde nasıl bize ruhunu açmış, zaptedemediği heyecanlarını göndermişse, seyreden de, duyuşundaki ve anlayışındaki yakınlığa denk olarak, ondan bir teessür hissi almıştır. Ruh adamı olanlar için, maddenin ezici üstünlüğünün hüküm sürdüğü, iç alemin nasıl bir kudret sakladığının unutulduğu bir devirde, ruh kuvvetinin sırlarını birer birer çözüp gösteren bu eser karşısında zevk duymamak kabil mi? Hatta madde adamı için de böyledir. Fikir ne kadar aykırı olursa olsun, güzel ifade edilen müdafaa karşısında takdir duymamak mümkün mü? Buraya kadar sanatkarlarla seyirci, karşılıklı bir serbestlik içindedir. Hatta anlayışlı ve iyi bir seyirci vaziyetinde olan münekkit içinde böyledir.
-----------------
Esas fikri, asıl üçüncü perdeyi dolduran uzun tiratta buluyoruz. Ruh, maddenin esiri olamaz. O bir cevherdir. İçinde asıl hakikatleri saklayan bir tohumdur. Bir harika yaratan Anadolu, bu tohumun kendisidir. O, bir kaynaktır. Asıl ruh orada. O, yoksul köyleri, bakımsız insanları ve çıplak topraklarıyla, dışından gördüğün Anadolu değildir; onu anlayamazsın; o kudretlerin sırrıdır.
İşte asıl eser bu. Fikir buraya vardıktan sonra eser gözümüzde canlanıyor. O zaman bu esas fikrin, bir kahramanlığın hikayesi gibi görünen mevzu ile alakasını duyuyoruz. Maddeyi ruhla dolduran, ateşi kanla söndüren Anadolu'yu, İstiklal Savaşının sırrını o zaman anlıyoruz. Milli mücadelenin ruhunu bu kadar kuvvetle bize duyuran bir eserin henüz yazılmadığını itiraf etmek, en doğru hak tanımak olur.

Agah Sırrı Levend (Eserler ve Şahsiyetler,1935) *(1)


Osman Cemal'den:

«— Necip Fazıl çok zeki bir adamdır! Necip Fazıl'ın bugünkü eserleri –ben küçük manzumeden bir şey anlamam– lâkin onun makale şeklindeki yazıları, büyük tiyatroları, şimdilik yaşından umulmayacak kadar kuvvetli ve insanî, bir bakıma tatmin edici şeylerdir. Meselâ Hâmit hakkındaki bir etüdü, pek yaman bir şeydir. İlk tiyatrosu olan Tohum müdafaa ettiği tez ne olursa olsun, çok kuvvetli bir eserdir.»


Eserle alakalı bazı linkler

tıklayınız (n-f-k.com)

tıklayınız (n-f-k.com)

tıklayınız (n-f-k.com)

tıklayınız (n-f-k.com)

tıklayınız (n-f-k.com)

tıklayınız (n-f-k.com)

http://arsiv.zaman.c...rsanatdevam.htm

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

dipnot:

1-Kaynak: Kültür Bakanlığı Tiyatro Eserleri cilt 3, eserler: 9-13, baskı 1'den.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

#3
yer-gök

yer-gök

    Gayretkâr Üye

  • YüzBaşı
  • 77 Mesaj sayısı:
Babıali'den ;

"Tohum"... Millî Kurtuluş Hareketini ilk defa ve hususî plânda başlatan Maraş, aile kökünün bağlı olduğu bu som ve sâf Müslümanlık ve Türklük yatağına ait bir kahramanlık destanı... Avrupa'da okumuş ve Avrupayı bütün dış tesellileri ve iç bunalımlariyle aydın bir Batılıdan daha iyi tanımış soylu bir Maraşlının ruhçuluk aksiyonu ve maddeye ruhla karşı çıkma hamlesi... Ve Millî Kurtuluş Hareketi ve bu hareketi yürütenlerden ne bir iz, ne bir isim... Her türlü pohpohlayıcılıktan uzak, tam hasbî ve samimî eser...
Eseri Muhsin'e okudu. Göz yaşları içinde bir çift kelime:
- Çok güzel!
Komünist olduğu söylenen, hattâ birtakım vesikalarla tespit edilmeye kadar gidilen Ertuğrul Muhsin, hiç de zannedildiği gibi değildir. Onun (ideolojik) plânda komünizma ile hiçbir alâkası yoktur. O, "güzel"i ve "çarpıcı"yı gördüğü her yerde kendisini teslim eder. Yalnız bu bakımdandır ki, ihtilâl sonrası Rusya, onu, sapık gayesine eklediği birtakım cesur, açıkgöz ve çene düşürücü sanat buluşlariyle mestetmiştir. Yoksa Ertuğrul Muhsin'in komünizma fikriyatiyle en küçük alâkası bulunsaydı, Mistik Şair'in ruhçu, maddeciliğe hücumcu ve Allah gayesine perçinleyici eserini kabul eder ve bizzat oynar mıydı? Hele ondan sonraki, doğrudan doğruya İlâhî tevhid gayeli ikinci eseri "Bir Adam Yaratmak"...
Mistik Şair, Sabık Şair devrinde ve Büyük Doğu'nun günlük gazete devresinde kendisine getirilen, onun komünist olduğuna dair vesikayı değerlendirdiği için, Muhsin'in hatırı bakımından değil, hakikat noktasından bugün üzgündür.
"Tohum" tutmadı. Sahneye konulmadan Sedat Simavi'nin "7 Gün" dergisinde ve birçok gazetede bazı parçaları hararetli takdimlerle neşredilen, tiyatro münekkitliğine hevesli Selâmi İzzet'in evinde birtakım Babıâli esnafına okunan ve hayranlıklarını kazanan eseri halk beğenmedi. Piyes başkasının olsaydı da Mistik Şair seyirciler arasında bulunsaydı o da beğenmezdi ve derdi ki:
- Bu piyes dinamik hayat akışına ters, küçük hareket bahaneleri etrafında, hep mücerret fikirlerle örülü (diyalog) manzumelerinden ibarettir ve tiyatro eseri değildir. İçindeki fikirlere gelince, onlar makalelik şeylerdir ve kıymetleri ayrı bir mevzu...
O zamanlar, Peyami Safa'nın, çalıştığı günlük gazetede habire medih yazılarına ve "işte, gerçek eser budur!" diye çığlık koparmalarına, Ahmed Hamdi Tanpınar'ın da "mücerret fikri sahnede dondurabilmek sanatı"nı, (elit - seçkin ve üstün) zümreye mahsus olarak ön plânda savunmasına rağmen halk bu işten hiçbir şey anlamadı. Başta nisbeten (elit) bir zümrenin doldurduğu ve Mistik Şair'i defalarla sahneye davet ettiği tiyatro birkaç gece sonra fena halde tenhalaştı. Sırf kemmiyet ölçüsiyle benzetelim ve aradaki keyfiyet farkını tenzih ederek belirtelim ki, piyesin her bitişinde tiyatrodan çıkan halk, cemaati birkaç kişilik bir mescit boşalıyormuş hissini veriyordu insana... Ve Mistik Şair, bir köşede, acıklı gözlerle bakıyordu bu manzaraya...
Eseri nazariyede "şaheser" kabul etmiş olan Selâmi İzzet, ameliyedeki bu iflâsı görünce, kulu kölesi olduğu Ertuğrul Muhsin hesabına, bir temsil gecesi, Mistik Şair'in kulağına eğilip fısıldadı:
- Yaktın adamı... Yazık oldu Muhsin'e!..
Bu söz Mistik Şair'in ciğerine işledi. O, halkın ne demek olduğunu ve olta balıkları gibi hangi yeme koştuğunu pekâlâ bildiği halde suçu topyekûn ona yüklemedi, üzerine aldı; ve Çin (mandaren)leri kadar nadir bir topluluğu tatmin etmenin keyfiyet cevheri içinde halkı da doğuracak hamur terkibini sanat sırlarının başında görmeye başladı. Efendi Hazretlerini tanıdıktan sonra ruhunda zuhura gelen büyük inkılâp, ona, içinde çöreklendiği fildişi kuleyi yıkıp yerle bir etmeyi ilham etmişti. Balının gölünde ölüp giden ve peteğinin bir hücresinde kıvrılıp kalan bir arı olmak sefaletti artık onca...
O da kim oluyordu?.. Peygamberlerin bile, en üstün idraklerin, sırrına erişmekten âciz olduğu mucizeleri halk için değil miydi?..
Elveda fildişi kule!.. İşte, o nurdan üzerine ilk akis düşer düşmez vardığı ilk merhale bu olmuştu. Yerle gök arası köprüyü kurmak; ne bulutlar üstünde bir gök şamandrasına oturup muallâkta pineklemek, ne de yerde, bataklıklara saplı, sürüngen hayatı yaşamak... "Tohum" bu dâvanın, iyi ayarlanamamış ilk verimi oldu. Bu ayarlayamayışın üzüntüsü de Mistik Şair'e öyle işledi ki, adetâ hınç haline geldi. Seyirciyi (fizik) acıya boğacak bir (metafizik) örgü içinde aksiyon şartlarının en dinamikleriyle bir arada bir piyes yazmayı düşündü. Öyle bir piyes ki, kendi buhranının mücerret plânda hemen yırtınıcı fikir irtifaına çıkacak, hem de müşahhas kadroda saik ve sebeplerin en hak vericileriyle su sızmaz bir mantık ve görülmemiş bir entrika değerini kendinde toplayacak... Kısacası, hem vaka, hem fikir, birbiriyle tam barışık ve kıvamlı, (elit) zümreyle aşağı tabakayı bir arada kucaklayacak... Yazılış, oynanış, topladığı alâka ve taşıdığı mâna şekli ileride gösterilecek olan bu eser, "Bir Adam Yaratmak", dâvayı halletti ve Mistik Şair'in "Tohum" piyesinde öldürdüğünden bahsedilen Muhsin'i diriltmeyi, halktan ve münekkit geçinenlerden de hıncını almayı bildi. Bu defa da daha garip bir tecelli... Halk piyesi öylesine tuttu ki, tiyatroca her esere konulan temsil süresi içinde kalabalık mahşerî bir kesafet bağladı. Harbiyeliler yerleri numarasız (pulâye) veya (paradi) denilen yere çıkabilmek için, biri öbürünün omuzunda, uzun bir kaputa bürülü, tek adam görüntüsü içinde içeriye dalmaktan başka çare bulamadılar. Böylece, meselâ 200 kişi alan (paradi)ye 300 -400 kişi çıkmış oluyordu.
Mistik Şair, (metafizik) düşüncelerinin vakaya nakşiyle elde etmek istediği fizik tesiri öyle sağlamıştı ki, piyesin İstanbul temsillerinde ruhî hafakanlar geçiren ve perdelerin kapanmasını bekleyemeden çıkıp gidenler olmuş, Ankara temsillerinde de Falih Rıfkı Atay'ın yeni zevcesi Mehruba Hanım fenalık geçirerek bayılmıştı.
Mistik Şairle beraber hıncını alan Ertuğrul Muhsin de bu defa başka bir (kompleks)e düşecek, piyes belki bütün bir yıl sahnede kalacağı halde, onu en imrenildiği safhada, resmî süresini tamamlayıp sahneden kaldıracak, bir daha tekrarlamayacak, (röpriz - tekrar ele alma) ya asla yanaşmayacak, Mistik Şair'in başka hiçbir piyesinde rol kabul etmeyecek; böylelikle bir defa nasılsa "Tohum"a inanmış olmayı telâfi etmek zannına düşecektir.
"Bir Adam Yaratmak" piyesi etrafındaki bazı hikâyeleri ileriye ve 1937 devresine ısmarlarken kaydedelim ki, bu defa da, akliyle olmasa bile sezişiyle bazı sırları çözen orta aydınların büyük tutkunluğuna rağmen, üstün aydın rolündekiler, ondan, bir sürü yağcılık sözlerine rağmen hiç bir şey anlayamamışlardır.
Meselâ güya tiyatro münekkidi Selâmi İzzet'in "Akşam" gazetesindeki yazasında hüküm şudur:
"- Bu eser bir kafa ıstırabının hikâyesidir?"
A benim efendim; ne ıstırabı, neden, nasıl, ne sebeple ve ne uğurda... Hiç bahsi yok...
Peyami Safa ise, "Tohum"u şiddetle tuttuğu halde herkesçe tutulmadığını görüp bu defa herkesin tuttuğunu gördüğü esere zerrece iltifat etmeyecek ve hakkında tek kelime yazmayacaktır.
Ah, Babıâli; sen öyle bir yokuşsun ki, mayanı tutturmaya başladığın 1875'den 1975'e kadar gazete (tiraj -baskı)sını 600'den 600 bine yükseltecek, fakat hakikatsizlik ve samimiyetsizlik tirajını yine 600'den ele alıp sıfır altı 600 milyona indirmeyi ihmâl etmeyeceksin!


(NFK)