İçeriğe git

Foto

Necip Fazıl'ın Çok Yönlü Şahsiyeti


Konuda 1 cevap var

#1
BDG

BDG

    Emektar

  • YüzBaşı
  • 1.127 Mesaj sayısı:
Necip Fazıl'ın Çok Yönlü Şahsiyeti


Necip Fazıl şair, hatip, hikâyeci, tiyatro ve biyografi yazarı, gazeteci, tarihçi, mütefekkir ve din konusundaki çeşitli eserleriyle, benzerine az rastlanan çok yönlü bir şahsiyet. Eserlerinde, klasiklere yakışır bir derinlik ve yücelikle Türk insanının aslî değerlerini ortaya koyar. Ona ve eserlerine sahip çıkmak, bu milletin temel değerlerine sahip çıkmaktır...

Sanat ve düşünce tarihinde, hem mecazlarla ve hem de kavramlarla düşüncesini açıklayan şahsiyet sayıca çok fazla değil. Batı kültüründe bu iki anlatım tarzı Nietzsche’ye kadar birbirinden ayrıdır: Homeros mecazlarla, Sokrates de kavramlarla birer dünya ortaya koymanın sözcüsüdür. O yüzden Eflatun, Homeros gibi düşüncelerini mecazlarla anlatan şairleri devletine almak istemez. Fakat doğu edebiyatlarının dil ve anlatımlarında böyle kesin bir ayrılık ve aykırılık yoktur. Hayatta olduğu gibi dini metinlerin dilinde de böyle bir bütünlük vardır. O yüzden Nietzsche, düşüncelerini şiirsel bir dille anlatırken Zerdüşt isimli doğulu bir şahsiyet adına konuşur.

Şiirsel metinler ortaya koyan Muhiddin-i Arabi, Mevlâna, Nietzsche ve Muhammed İkbal, dünya edebiyatında hem mecazlarla, hem de kavramlarla düşüncesini açıklayan az sayıdaki şahsiyetlerdir. O yüzden de kolay anlaşılamıyorlar. Necip Fazıl Kısakürek, Tanrıkulu’ndan Dinlediklerim yanında bazı sanat eserlerinde mecazlarla düşüncelerini anlattığı için hem bu geleneğin içinde görülebilir, hem de İdeolocya Örgüsü gibi eserlerinde, sistematik bir tarzda kavramlarla görüşlerini anlattığı için Sokrates sonrası felsefe geleneği içinde telakki edilebilir. İdeolocya Örgüsü, Medinetü’l Fâzıla, Kutadgu Bilig, Yeni Atlantis ve Ütopya gibi, Eflatun’un Devlet’inden bu yana Doğu ve Batı kültürlerinde yazılmış en hacimli, en iddialı siyasetnâmedir.

Kendine özgü bir şiir dilinin imkânlarıyla modern dünyanın bunalımını Kaldırımlar’da ilk kez dile getiren Necip Fazıl, bu bunalımdan çıkış yolu gördüğü İslâm düşüncesine kendi şiir macerasının yörüngesinde geliştirdiği dünya görüşü ile ulaşmıştır. Çok yönlü sanatçı ve mütefekkir şahsiyetiyle, Doğu ve Batı düşünce geleneklerinin vahyin ışığında oluşturduğu sorgulayıcı ve Peygamberlerin getirdiği hakikate teslimiyetin de sözcüsü. Şiiri, içinde taşıdığı hakikat araştırıcılığı ile nasıl kendinden önceki şairlerin bazı yönleriyle temsilcisi ise, düşüncesi de kendinden öncekilerin kavramlarla veya mecazlarla geliştirilen düşüncelerinin öyle temsilcisi.

Necip Fazıl, aslında ilk sanat eserleriyle iki dünya savaşından sonraki insanlık durumuyla hesaplaşmaya girişir. Ben ve Ötesi adlı kitabındaki şiirleri, Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil adlı kitabındaki nesirleri ve Ağaç dergisindeki yazıları bunun ilk örnekleridir. Tohum, Bir Adam Yaratmak ve Para adlı tiyatro eserlerindeki kişiler ve meseleler, felsefe formasyonuna sahip bir sanatçının perspektifini yansıtır. O bakımdan çağdaşlarından çok farklı niteliklere sahiptir.

Necip Fazıl, 20. yüzyılın yetiştirdiği en önemli ve çok yönlü dehadır. Çünkü o hem R. M. Rilke, Reno Guenon, Albert Camus, A.S. Exupery, Hieddeger ve benzeri Egzistansiyalistlerle Muhammed İkbal gibi çağın bunalımını ifade eden bir şair ve yazar, hem de çıkış yolları arayan sistem sahibi bir siyaset düşünürüdür. Bunu herkesin anlamasını bekleyemeyiz. Çünkü çağımızın hâkim sanat anlayışı pozitivist telâkkiden, siyaset düşüncesi de Marksist anlayıştan besleniyor. O yüzden, çoğunluğu bu anlayışla yetişen günümüz aydınının, mistik ve metafizik özünü bu kadar yoğun soyutlamalarla ortaya koyan bir şairin trajik duyarlığını anlamasını, olağanüstü çatışmalarla gelişen şaşırtıcı sahne oyunlarını hemen kavramasını beklememek gerekir. Sosyal ve siyasi görüşlerinin hemen anlaşılabilmesi ise, mümkün değil. Hiç değilse eleştirmenlerle kültür adamlarının bu yetersizliği aşarak onun eserlerini hakkıyla değerlendirebilmesi beklenir...



“NEV’İ ŞAHSINA MÜNHASIR” BİR ÜSTAD

Ahmet Haşim, “üstad” kavramının aşındığından, okur yazarların beyhude hayat yaşadığına ait bir kanaati ifade eder hale geldiğinden yakınır; bu kavramın artık bazı insanları istihza ile anmak isteğiyle kullanıldığından söz eder. Ondan 20-30 yıl sonra “üstad” kavramı bütün kültür çevrelerinde Necip Fazıl’ı ciddi bir tarzda anmak için kullanılır, “üstad” denilince o anlaşılırdı. Bu bakımdan Necip Fazıl, “üstad” gibi bir tarihe karışmış bir kavramı dirilttiği gibi, yaşadığı sürece pek çok ebedî hakikatin sözcüsü, kültür çevreleri için de kamu oyunun vicdanı oldu. Bazı eserleri İsmet Paşa tarafından Meclis gündemine taşındı, bazı tarih tezleri bütün kültür çevrelerini resmi ideolojiyi sorgulama yönünde seferber etti. Bazı kanunlarda sırf onun için istisnalar oluştu, bazı mahkeme müdafaaları da Sokrates’in Müdafaası kadar büyük yankılar uyandırdı. Bazı eserleri, Türkiye’yi yönetenleri sarsan tezleriyle gerçek birer “olay” oldu, her çevrede tartışıldı.

Necip Fazıl ne sadece şairlerden bir şair, ne de cerbezeli konuşmalarıyla kitleleri peşinden sürükleyen hatiplerden bir hatiptir. Onun şiiri edebiyatımızın Cumhuriyet döneminde eser veren bütün önemli şairlerinde iz bırakmış, düşüncesi de her türlü fikrî veya siyasî hareketleri etkilemiştir. Böylesine önemli bir şahsiyeti basit ve sığ mülahazalarla geçiştiremezsiniz; şahsi endişelerinizle hatıralarınıza mahkum bir idrakle sahiplenemezsiniz.

Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri adlı hikâyesiyle Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları aynı yıllarda yayınlanır ve birbirinden habersiz aynı şeyleri anlatır. Herman Hesse ile Bertan Russel ve Aldous Huxley’in eserleri de Necip Fazıl’ın tiyatro eserlerini andırır. Sartre, Camus, Dürenmatt ve Max Frish’in tiyatro eserleri de Necip Fazıl’dan sonra, ama ondan habersiz benzer şeyleri anlatır. Kral Oidipus, Hamlet ve Raskolnikof’u andıran Husrev’in macerası, olsa olsa bir ruh akrabalığını ortaya koyar.

Tiyatro eserlerinde metafizik meseleleri ortaya koymasıyla, sanat eserinde kendine özgü birer felsefe geliştiren Shakespeare, Goethe, Strinberg ve İbsen gibi tiyatro yazarlarına benzer bir yol tutmuştur. Bir Adam Yaratmak, Para ve Reis Bey gibi tiyatro eserlerinde büyük dram yazarlarına özgü evrensel mesajlar ortaya koyar. Cervantes, Dostoyevski, Tolstoy ve Faulkner gibi eserlerinde dinden yola çıkan farklı bakış açısıyla dikkati çekmiş, çağdaşlarından Paul Claudel, T.S. Eliot ve Muhammed İkbal gibi geleneği dönüştürme ve kendine özgü bir ifadeye kavuşturmada önemli bir tavrın sözcüsü olmuştur. T.S. Eliot’un geliştirdiği “dinamik gelenek” kavramı, her halde Yahya Kemal’den çok Necip Fazıl’ın eserleriyle anlaşılabilir...

Yalnız Türk edebiyatının değil, insanlığın kültür mirasının yarına taşınması gereken hikmetli özünü benimseyerek kendine özgü bir dil ve anlatımla edebileştirmesi çok önemli...

Hikâye ve anlatı dilinde geliştirdiği kendine özgü dil, menâkıb türüyle romanın buluşmasına benzer, bize özgü bir nesir diline imkân vermiştir. Bu dille edebî, tarihî ve dinî portreler, biyografiler yazmıştır. Gerek O ve Ben ve Kafa Kağıdı gibi otobiyografik kitapları, gerekse Çöle İnen Nur gibi geleneksel siyer türünün modernize edilmiş örnekleri ile Necip Fazıl, çok etkili ve taklit edilerek benzerleri üretilen bir nesir yazarlığı ortaya koymuştur. Dinî, tasavvufî ve tarihî eserleriyle kendine özgü görüşleri, resmi ideoloji ile desteklenen pozitivist düşüncenin temellerini sarsmıştır. Batılılaşma dönemini eleştiren ve şahsiyetli bir politika savunan tarih tezleri ile yakın dönem tarihçileriyle siyaset adamlarını etkilemiş, makale ve eserleriyle dünya görüşünü bütün boyutlarıyla ortaya koymuş, ama yeterince anlaşılamamıştır.

Necip Fazıl’ın estet yanı, belki de sanatçılığı kadar önemlidir. Estetik görüşleriyle eserlerini bütünleştirebilen, poetikasıyla ideolojisini tutarlı bir bütünlüğe ulaştırabilmek için son derece dikkat eden ender sanatçılardandır. Bu anlamda “zıtların âhengi”ni arayan sanatçı kimliği, en çok düşünce alanında sağlam bir bütünlük oluşturur. Fikrî portresi, din, tarih ve felsefe alanında, akıllara durgunluk verecek bir derinliğe ulaşır. Şiirinin derinliği kadar düşünce dünyasının enginliği de şaşırtıcı bir zenginlik ve çeşitlilik gösterir; büyük bir medeniyetin müjdecisidir.

Felsefe alanında uzmanların ilgisini çekecek kadar vukuflu görüş ve düşünceleri olmasına rağmen, felsefeye karşı felsefeci diyebileceğimiz kimliği onu İmam Gazalî’yi andıracak bir derinliğe ulaştırmaktadır. İslâm felsefesi kavramına karşı geliştirdiği görüşler, ancak felsefî disiplin okumuş bir uzmanın kavrayabileceği inceliklerle doludur. Bir yönüyle de hem hayat hikâyesi, hem de fikrî gelişimi ile Hüccetü’l İslâm İmam-ı Gazali’yi andıracak niteliktedir. Bu benzerliği kendisi de eserlerinde vurgular: O ve Ben adlı kitabı, El-Munkızı Mine’ddalal gibidir. İman ve İslam Atlası adlı son eseri ise, İhya veya Kimya-yı Saadet gibi bir bütünlük içinde dini bilgileri anlatır.

Necip Fazıl’ın eserleri ve tarih tezleriyle hesaplaşmamış, ondan habersiz çağdaş bir Türk yazarı ve şairi düşünülemez. Eğer varsa ve onu okumadan eser verebiliyorsa, gerçekten şaşırtıcı...



<h1 style="line-height: 12pt;"> AYDINLANMA DÜŞÜNCESİNİN KÖKTEN ELEŞTİRİSİ </h1> Fransız İhtilâli etkisiyle gelişip yaygınlaşan aydınlanma düşüncesi Osmanlı’nın son zamanlarından bugüne herkesi etkilemiş, pozitivist ve jakoben bir tavır her çevrede görülmüştür. Jön Türk hareketine karşı geleneksel yapıyı korumaya çalıştığını savunanlarla yenilikçiler de böyle bir tavırla bu toplumu değiştirmeye çalışmıştır. Bu yolda din, dil ve tarih alanlarında kurulan yeni kurumlarla geliştirilen yeni telâkkiler, bir toplum mühendisliğine dönüştüğü görülmüştür. Kur’an ve Hadis dışındaki bütün yorumları ve geleneksel uygulamalarla birlikte tarikat telâkkisini bertaraf eden Selefî anlayış yanında, manevî ve kültürel muhtevayı taşıyan kavramlar ve deyimler tasfiye edilerek dilin kültür taşıyıcı özelliği daraltılmıştır. Ömer Seyfeddin’in öncülük ettiği konuşma dilini yazı diline dönüştürme çabalarına yeniden yönelebilmek hiç de kolay olmamıştır. Kadro dergisi etrafında başlayan ideolojik tartışmalarla Kemalizmin arkasına sığınan sosyalist ve materyalist bir tarih anlayışı bile ortaya konmuştur.

Mehmet Âkif’le Yahya Kemal’in sessiz bir muhalefetle karşıladıkları bu tezleri, Necip Fazıl 1943’ten sonra yayınladığı Büyük Doğu dergilerinde, giderek saflaşan bir telâkki ile fikrî ve felsefî planda eleştirmiş, 40 yıl boyunca geliştirdiği İdeolocya Örgüsü ile buna bağlı eserlerinde aydınlanma düşüncesi etrafında teşekkül eden Tanzimat’tan sonraki pozitivist fikrî yapıyı dönüştürmeyi mesele edinmiştir. O yüzden, Necip Fazıl’ın mesajını iyi anlamak için, son iki yüz yılı iyi değerlendirmek gerekir. Bu ikisini anlamak için de Necip Fazıl’ı dikkatle okumalı...

Şiirindeki yerli, modern ve orijinal olma endişesi, onun dünya görüşüne de sinmiştir. Böylece dünya çapında büyük şair ve büyük mütefekkir vasıfları yanında, çağdaş bir klâsik vasfı da kazanmıştır. O yüzden, felsefeye karşı felsefeci tavrıyla İmam Gazali’yi, tarih şuuru ve sosyal yapıyı esas alan bakış açısıyla Ahmet Cevdet Paşa’yı, bu milletin temel değerlerini lirik bir dille şiirleştirme çabasıyla Yunus Emre’yi hatırlatır. Fuzûli, Bâki ve Şeyh Galib gibi şahsiyetlerin şiirle geliştirdikleri dünya görüşlerini benimserken, bir yandan da çağdaş bir dille geliştirir. Kültür adamı ve estet kimliğiyle, yayınladığı dergilerde ister istemez tarihimizdeki öteki büyük şahsiyetleri temessül çabasına girişir; böylece edebî kimliğimizi temsil ettiği gibi, meselesini her türlü dille ifadede gösterdiği başarı ve bilgece uzak görüşlülüğüyle de benzersiz bir deha...

Gazete yazarlığında da mütefekkir sanatçı yönü kendisini gösterir, kısa köşe yazılarıyla bile bazen dünya çapındaki meselelere çözüm arayışı içinde görünür. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkacağına dair ön görüsü ile pek çok siyasi değerlendirmeyi herkese rağmen ilk kez Necip Fazıl yazmış ve pek çok gazete yazarından farklı bir yol izlemiştir. Medyanın bütün imkânlarını kullanmadaki başarısı, yaşadığı dönemde bütün önemli şahsiyetlerin onu izlemesine, eleştiri ve tekliflerini tartışmasına yol açmıştır. O yüzden de yazdığı şeylerin her zaman yankısı olmuştur.

Yeniden başa dönebilecek cesaretiniz varsa, bütün ön yargılardan kurtulabilirsiniz. Bunu tarih muhasebesiyle teklif eden Necip Fazıl, felsefî temelleriyle sistemleştirilmiş bir dünya görüşü adına savunurken, içinde yetiştiği dönemlerin telâkkileriyle hesaplaşmıştır. Böylece, din, dil ve tarih görüşleriyle dünyada büyük alâka görmüş çağdaş gelenekçiler ile modernistler arasında kendine özgü bir yer edinmiştir. Bu ülkede sanat, siyaset veya kültür faaliyeti yapacak herkesin bir şekilde Necip Fazıl’ın tezleriyle karşılaşması mukadderdir. Çile’den sonra Bir Adam Yaratmak’taki yakıcı hasretle Çöle İnen Nur’daki Peygamber sevgisi, bu milletin öz sesidir.

Necip Fazıl kadar pozitivist aydınlanma düşüncesine kökten eleştiri getiren olmadı. Onu anlamadan ne bu çağı anlamak, ne de yakın tarihimizi anlamak mümkündür. Çünkü bu eleştirilerle teklif ettiği yeni bakış açısıyla insanlık belki de Sokrates’ten İmam-ı Gazali ve Descartes’a kadar felsefe tarihinde gördüğü büyük dönüşümlerden birine tanıklık edecektir...



<h2 style="line-height: 12pt;">“FÂRUK” SIFATLI “SULTANÜ’Ş ŞUARA”</h2> Hiç bir devlet desteği olmaksızın 40 yıl boyunca Büyük Doğu düşüncesini her türlü ifade biçimiyle anlatmayı sürdüren Necip Fazıl’ın önceleri büyük bir alâkayla dinlendiğini görüyoruz. Zaten şiirleri ve gazete yazılarıyla büyük bir şöhrete ulaştığı için, her sözünde hikmet bulan kültür çevreleri Ağaç dergisinden sonra Büyük Doğu dergisinde de onun etrafında toplandı. Çünkü eserlerini yayınladığı isimler birden ünlü oluyor ve dergideki tartışmalar bile büyük ilgi görüyordu. 1947 yılında Büyük Doğu dergisinde yayınladığı Rıza Tevfik’in “Sultan Hamid’in Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiirden sonra o dönemdeki yakın dostları ve sanat çevreleri tarafından yalnız bırakılır ve devletin ağır baskılarına maruz kalır. Çünkü bu manzume, irtica paranoyasının ve derin devlet mantalitesinin İkinci Meşrutiyet’le birlikte oluştuğunu ilk kez ortaya koyuyordu.

Necip Fazıl’da Hz.Ömer’in “Fâruk” sıfatının tecelli ettiğini söyleyen yakın dostları haklı çıkmışlardır. Çünkü onun sadece İkinci Dünya Savaşı ile ilgili tahmini değil, şu öngörüleri de gerçekleşmiştir: CHP’nin yıkılacağını, DP’nin iktidara gelip muktedir olamayacağını, Menderes “iktidarın gereğini yapmazsa” sehpaya gideceğini, bunun için “1960’ın son vâde” olduğunu ifade etmiştir. 12 Mart’tan çok önce halk ayaklanmalarının tarihe karıştığını ve kargaşanın orduya dâvetiye manasına geldiğini savunmuş ve 12 Eylül’de bunlar gerçekleştiğinde de Necip Fazıl hatırlanmamıştır. İlk kez 28 Şubat ile birlikte, darbe mağdurları nerede hata yaptık diye düşünmeye başladılar ve Necip Fazıl’ın yirmi sene önce yazdıklarını hatırladılar veya ilk kez okudular.

Siyaset düşüncesinde çok önemli bir gelişmedir bu. Sanat ve kültür hayatımız için de öyle...

Esasen son 50 yıl boyunca Necip Fazıl’ın siyaset eleştirileri kadar temel siyaset meseleleriyle ilgili yazdıkları üzerinde ciddî bir şekilde kafa yoran siyaset adamları olsaydı, ülke olarak son kırk yılda yaşadığımız iki ihtilâl ve iki darbe gerçekleşmez, Türkiye kan kaybetmez ve Üçüncü Dünya Ülkeleri arasında sayılmazdı.

Necip Fazıl’ın son yüzyılın en önemli siyaset düşünürü olduğunun çok az insan farkındadır. Bu bilinseydi Türkiye her bakımdan az gelişmişlik veya geri bırakılmışlık sendromuna hiçbir zaman düşmezdi. Bu ülkenin ve insanımızın temel dinamiklerini ve onu harekete geçirecek motivasyonları Necip Fazıl kadar çok az insan bilir ve bu motivasyonları doğru kullanabilir.

Necip Fazıl genç yaşlarında bile sesine ve sözüne hayran bir kitle oluşturmayı bilmiştir. Abdülhak Hâmid ona “zekâ” diye hitabeder, D Grubu Ressamları bile ilk sergilerinin açılış konuşmasını ona yaptırır. Şahsiyetinin çevresindekileri saran etkisinden ötürü, Peyami Safa, Ahmet Hamdi ve Ahmet Kutsi neslinin en genci olmasına rağmen, onların öncüsü ve sözcüsü olmuştur. Onun dehasından ilk söz eden de gençlik arkadaşı Ahmet Hamdi Tanpınar olmuştur.

O kendi dehasının her zaman farkındaydı, bunu tabii bir gerçeklik olarak yaşardı. Ölümünden üç yıl önce Kültür Sarayı’nda Kültür Bakanlığı ve Türk Edebiyatı Vakfı’nın öncülüğünde yapılan Sultanu’ş Şuara toplantısı da en az 50. sanat yılı jübilesi kadar büyük ilgi gördü. Onunla ilgili bütün toplantılar her zaman olay olmuş, konferanslarına gelenler salonlara sığmamış, oturanlar kadar ayaktaki insanlar bir dâvayı anlama heyecanı içinde dinlemişlerdir.

Çok yönlü şahsiyetler, ortaya koydukları eser ve tesirlerle içinden çıktıkları toplumun hem uyarıcısı, hem öğreticisi ve hem de yön göstericisi olurlar. Bütün bunları bilgece bir tavırla ortaya koyan şahsiyetleri anlamak yine de kolay değildir. Çünkü o, bütün sanat, siyaset ve basın çevrelerinin aksine yalnız kendisini değil, ülkesini ve bütün insanlığı düşünerek eser verir. Kendi şahsi menfaatini değil, insanlığı sever; ölümsüz değerlerin sevdalısıdır...

“Ben” şiirinde, Bir Adam Yaratmak ve Çile şairi şahsiyetinin bir yanını şöyle ifade eder:

“Ben, Allah diyenlerin boyunlarında vebâl;

Ben, bugünküne mazi, yarınkine istikbâl.”



RUH AKRABALIĞI İLE YAKINLIK

Mevlâna’ya göre ruh akrabalığı kan akrabalığından önemlidir. Pek çok evliya, “bel oğlu”na değil, “yol oğlu”na daha çok teveccüh eder. Çünkü onlar anlamayı ve paylaşmayı bilirler. Ruhen akraba olduğunuz insanları anlamak daha kolaydır. İnsanlar sevdiklerini daha çabuk anlayabilir.

Necip Fazıl gibi hem büyük şair ve mütefekkir, hem de millete malolmuş şahsiyetler için dostlukların ve düşmanlıkların çok farklı anlamları var. Esasen böyle çok yönlü şahsiyetlere dostluk kadar düşmanlıkların da büyük bir önemi vardır. Onun dostları, yalnız sağlığında onu görüp dinleyebilenler değil, eserlerine ve tezlerine sahip çıkanlardır.

Ona ve eserlerine bir şekilde dost olduklarını söyleyenlerin insafı elden bırakmamaları, Homeros, Shakespeare, Cervantes, Goethe, Victor Hugo, Tolstoy ve Dostoyevski gibi bir şahsiyetle karşı karşıya olduklarını teslim etmeleri gerekir. Bunların eserleriyle şahsiyetleri ve dünya görüşleri nasıl bir bütünlük içinde ise Necip Fazıl’ın eseri ve şahsiyeti de öyle... Onun tarih tezleri ve eleştirileri de kültür hayatımız için şiiri, tiyatrosu ve poetikası kadar önemlidir.

Çile’deki bu çağın dilini, Bir Adam Yaratmak’taki felsefi derinliği, Tanrıkulu’ndan Dinlediklerim’deki fikrî incelikleri, Çöle İnen Nur’daki Peygamber sevgisini, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar’daki bir dâvaya gönül verenlerin yakıcı sırlarını, İdeolocya Örgüsü’ndeki siyaset düşüncesini, hikâyelerindeki metafizik ürpertileri, Ulu hakan Abdülhamid Han’daki tarih tezlerini, O ve Ben ile Bâbıâli’deki hayat hikâyesine bağlı hikmetleri ve şaşırtıcı kaderi anlamadan Necip Fazıl’ı anlamak mümkün değildir. 100 civarındaki eserleriyle oluşan bir kültür mirasının öncüleri olan bu baş eserleri okuyup anlayabilmek için yeterli bir kültürel birikim kadar ruh akrabalığı yahut da bu eserlerin ruhunu anlama çabası gerekir.

İnsanımızın ve elbette buna bağlı olarak da bütün insanlığın geçmişine ve geleceğine duyarlı olmadan Necip Fazıl’la ruh akrabalığı kurabilmeniz mümkün değildir. Çünkü bu eserler yalnız bizim kültürümüzün sözcüsü değil, Antik Yunan’dan bu yana ortaya çıkan bütün insanlık mirasına da sahip çıkma iddiasındadır. O bakımdan Necip Fazıl’ın eserleri yalnız onun sanat dünyasını ortaya koymaz; bütün bir Türk, İslam ve insanlık tarihinin özünü de ifade edebilir. Onunla ve eserlerinin bütünüyle ilgili geniş bir monografi hazırlansa, son derece zengin bir perspektiften oldukça geniş ve derin bir kültür mirası ortaya konduğu görülecektir.

Yahya Kemal’in Itri için söylediği şu mısralar sanki bütünüyle Necip Fazıl’ı anlatır:

“O deha öyle toplamış ki bizi,

Yedi yüz yıllık hikâyemizi,

Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.”



NECİP FAZIL’I ANLAMAK

Rilke, Rodin’i anlatan monografik kitabının bir yerinde şöyle der:

“Ün, bütün yanlış anlaşılmaların toplamıdır.”

Necip Fazıl’ın şahsiyeti ve eserleri, bu türden yanlış anlaşılmaların kurbanı gibidir. Hakkında yazı yazıp konuşanların bir kısmı, eserlerinin tümünü okuyacak sabrı veya okusa da anlayacak kapasitesi olmayan insanlar. Çünkü onu anlayabilmek için sanat, felsefe ve edebiyat tarihi kadar, tarih ve siyaset felsefesinden de ciddi bir tarzda haberdar olmak gerekir.

Necip Fazıl bu fikrî ve edebî alanlardaki üstünlüklerine rağmen, benimsediği dünya görüşünden ötürü, resmî ideoloji taraftarlarınca ya suçlu bulunup hapsedilmeye, yahut da yok sayılıp unutturulmaya çalışılmıştır. Aksine, Necip Fazıl bu tür engellemelerden yılmamış, bütün bir aydın ve yönetici kadroyu karşısına almaktan çekinmemiştir. Büyük Doğu dergisi bu mücadelenin ve okuyucunun ortasında eserini tamamlamanın çok ilgi çekici yayın organı olmuştur. Bazen cemiyet, bazen fikir kulübü kurarak Türk insanını harekete geçirmeye çalışan Necip Fazıl, eserleri ve fikirleri kadar mücâdelesiyle de büyüktür, kültür ve sanat hayatımızda iman mücadelesiyle unutulmaz bir destanın kahramanıdır. O bakımdan Necip Fazıl benzersiz, nev’i şahsına münhasır şahsiyetlerden biridir.

Onda vakar ve samimiyet akıl almaz bir bütünlük içindeydi; üç kişiyle konuşurken ne kadar samimi ve vakur ise, binlerce kişinin karşısında konferans verirken de öyleydi. Tek başına bütün siyaset, basın ve edebiyat dünyasına karşı hak ve hakikat savunuculuğuna girişirken, Anadolu insanının ön yargısız samimiyeti ile İslam inancının safiyeti en önemli güvencesiydi. “Abone yazmaz ve ilan almaz” sloganıyla yayınladığı Büyük Doğu dergisinin okuyucularına güveni, akıl almaz iddialara karşı hâkimler önündeki müdafaası, Sakarya sembolüyle ifade ettiği “masum Anadolu’nun saf çocuğu” önünde verdiği hitabe ve konferansların etkisi müthişti.

30 konferansıyla bunun iki katı civarındaki hitabelerini dinleyen Anadolu insanının Necip Fazıl’ı tam olarak anlamadan 50 yıla yakın bir zaman nasıl dinlediği hep merak konusu olmuştur. Zor meselelerin ve gerçekten zor ifadelerin adamı olan Necip Fazıl, bazen mecazlı konuşur, bazen imalı anlatırdı, ama muhatabı onun söylediklerini anlar gibi olurdu.

Necip Fazıl’ı tam anlayamamak kitlelerin en büyük merakı olmuştur. Fakat bu merakı tatmin eden ve kendine bağlayan ses, kalabalıkların hamaset duygularını okşamıyor, onların dünya ve ahiret sorumluluklarını hatırlatıyordu. Ruhen akraba olanlar bu sese büyük alâka duydular ve saatlerce ayakta dinlediler, alkışladılar.

İnsanlığın Aydınlanma çağında düştüğü bunalımdan kurtulabilmesi ve yeniden vahiy kaynağından beslenebilmesi için hayatını ve sanatını feda etmeyi göze alan dünya çapında bir şahsiyeti anlamak gayretini sokaktaki insandan çok bu ülkenin aydınları göstermeli. Kaldırımlar adlı şiiriyle ilk kez ifade ettiği bu çağın bunalımından kurtulma çabası içinde olanlar ona kulak vermeli, Çile adlı şiirindeki sancıyı ve Sakarya Türküsü’ndeki sorumluluk bilincini idrak etmeli...

Üstadın gençlik dönemindeki sanat çevresinden dostları, onu her zaman “Sâbık Şair” olarak görmüş ve İslâm’ı dünya görüşü olarak benimsemesini bir türlü kavrayamamışlardır. Onlara göre, büyük şair sanatına yazık etmiştir... Necip Fazıl’ın “gönüldaşım” dediği dâvasına dost olanların çoğu da kültürel yetersizlikten ötürü, onun büyük sanat ve fikir eserlerine yabancı görünerek, anlayışsızlıkta sanat çevrelerinden hiç de geri kalmadılar. Böylece Necip Fazıl büyük çoğunluk tarafından, çarpıcı şeyler söyleyen büyük bir şair, hiçbir ölçüye sığmaz garip bir adam olarak görüldü. Halbuki onun gözü her zaman sadece “şairlik”te değildi, böyle olmayı “cüce” kalmak olarak görüyordu. Hedefi her zaman “büyük sanatkâr” olmaktı, bütün hayatı bunun peşinde geçti.

Ölümsüz Şarkı adlı Noktalama’sında Necip Fazıl da bu durumu kabullenir:

“Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı!

Tek dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı...”



Böylesine büyük bir sanatkârı anlamak için yeni bir idrâk mi, yoksa yeni bir toplum mu gerekir acaba? O kendi devrine göre mazi göründüğünü bildiği kadar yarınki nesillere istikbâl olduğunu da biliyor ve ifade etmiyor muydu?

Mustafa Miyasoğlu
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

********

#2
ilcege

ilcege

    Emektar

  • YüzBaşı
  • 420 Mesaj sayısı:
Günümüz fikir hayatının en sıkıntılı taraflarından biri çok yönlü şahsiyete sahip cins kafaların azlığıdır.Bu, cemiyetin tekamülü noktasında fikri cephede kan kaybına yol açmaktadır.Nitekim düşünce planında ağır aksak yürüyen bir cemiyetin aksiyon planında şaha kalkması muhaldir.Dolayısıyla Üstad gibi bizden olan ve bizim sesimizi agora meydanlarında son nefesine kadar haykıran cins kafalara bugün azami ölçüde ihtiyacımız var.
Dışı sükûn ile zahir, derunu mahşerdir. Hâmid



Cevap Ekle