İçeriğe git

muhalif

muhalif

Kayıt tarihi: 27 Oca 2012
Çevrimdışı Son görülme: Ağu 07 2012 02:47 ÖS
-----

#74615 Doğu Türkistanlılara Oruç Yasak!

Gönderen muhalif on- 04 Ağustos 2012 - 02:27 ÖS

İğrenç bir vahşete, tarihin her daim tam alnında müslümanlar adına kara bir leke olarak kazınacak vakıalara şahitlik ediyoruz. Arakan'da olanlar ortada, Suriye yılı aşkın kan gölü, İran bir yandan siyonizme karşı birleşmeliyiz derken Esad'a desteği, İsrail gavurlarının Filistin'de yaptıkları zinhar ortada, Irak haritada hala var mı? Ciddi merak ediyorum.Evet safdil olabilirim. Libya'ya dakikasında giren Fransa Suriye için neden gıkını çıkartmaz? Müslümanın kimliği nerede kaldı? Ben şahit olduğum bu manzara, bu tarih adına utanç içindeyim. Buyrun bir kare daha, müslümana oruç tutmak yasak.. Allah kahreylesin bunları! Ve "ahlak dini" delisaçmasının amilleri hayvan budistler; kanınızda gayzınızla geberin!


Doğu Türkistanlılara Oruç Yasak!

9 milyon nüfuslu Şincan Uygur Özerk Bölgesi’ne yönelik baskılara bir yenisi daha eklendi.



Gönderilen resim




Pekin yönetiminin Müslümanların çoğunlukta olduğu 9 milyon nüfuslu Şincan Uygur Özerk Bölgesi'nde devlet memurları ve öğrencilerin Ramazan'da oruç tutması yasaklandı.
Bölge yönetiminin internet sitesinde yayımlanan genelgede, "Komünist Parti kadrolarının, devlet memurlarının (emekliler dahil) ve öğrencilerin Ramazan ayına özgü dini faaliyetlerde bulunması yasaklanmıştır" denildi.
Genelgede yasakların "Ramazan boyunca toplumsal istikrarın sağlanması amacıyla getirildiği" ileri sürüldü.
Kaynak: Gönderilen resim


#74614 Necip Fazıl Erzurum’da Öyle Bir Nutuk Atmış Ki!

Gönderen muhalif on- 04 Ağustos 2012 - 02:14 ÖS

Gönderilen resim




Necip Fazıl… Üstad… O, pek çok ilginç yönüyle Müslüman camianın daima önde gelen şahsiyetlerinden olmuştur. Hayatı ve eserleriyle sevenlerine sürprizler hazırlayan büyük bir miras bırakmış olması, onun aramızda yaşamasının bir başka sebebidir. 1963’te Erzurum’da verdiği konferansta olduğu gibi…
1000 kişilik yerde 2000 kişi…
49 yıl önce bugün… 4 Ağustos 1963, günlerden Pazar… Üstad Erzurum’da bir konferans verecek. Gün akşama ermiş, salon tıklım tıklım… Salon dediğin 1000 kişilik sinema salonu… Fakat 2000 kişiyi geçkin bir kalabalık var orada…
Bunları, Bedir Yayınları’nın 1970 yılında İstanbul’da Yaylacık Matbaası’nda bastığı 14 no’lu yayınından aktarıyoruz: İman ve Aksiyon adlı kitapçıktan… En başta belirtelim: İman ve Aksiyon kitapçığı ile bizim dikkatimize sunulan materyal, üstadın irticalen verdiği ve üç buçuk saat süren konferansın “ânı ânına ve kelimesi kelimesine zaptedilmiş” dokümanı…Gönderilen resim
Coşkunun böylesi görülmemiştir
Üstadı Erzurum Milliyetçiler Ocağı Başkanı takdim ediyor. Avukat Hakkı Yıldırım. Buradan da anlıyoruz ki Üstad’ın Erzurum’da bulunmasına vesile olan kurum işbu Erzurum Milliyetçiler Ocağı. Ocak başkanı “memleketimizin en büyük mütefekkiri ve en büyük milli şairi” diye Necip Fazıl’la ilgili cümleler kurmaya başladığında, sözü “bravo sesleri ve sürekli alkışlar”la kesiliyor. Başkan, Büyük Doğu idealiyle “yüzde yüz mutabık” olduklarını da özellikle belirtiyor. Bu arada Ocak Başkanı’nın takdiminden anladığımız kadarıyla, bu konferans bir gün öncesi için planlandığı halde, “Erzurum Valiliği, bilinmeyen bir sebeple, yahut hiçbir sebep olmadan salonu vermekten vazgeçti”ği için, bir gün gecikmeli yapılmaktadır.
Sade bir hitap: “Erzurumlular!”
Sözü teslim alan Necip Fazıl, sade bir hitapla sesleniyor: “Erzurumlular!” diyor. Ve hemen ardından açıklıyor bu hitabın sebeb-i hikmetini: “Size, konferanslarda alışıldığı gibi, muhterem, muazzez, sayın, mutlu, şu, bu, diye hitap etmiyorum. Kardeşlerim, diyorum. Bu öyle bir kardeşlik ki, aynı zaman, mekân içinde bulunmuyor. Çünkü iman kardeşliğinin ne zamanı vardır, ne de mekânı…” Bu açıklamadan sonra Üstad konuşmasına, konferansını “doğrudan doğruya Erzurum’a ithaf” ettiğini, fakat sesini Türkiye’ye duyurmak istediğini bildirerek devam ediyor.
Konferans dediğin aksiyonlu olmalı
Necip Fazıl hitap ve kısa açıklamalardan sonra asıl konuya geçiyor. Önce konferansın adını veriyor. Akabinde, bu adı oluşturan kelimeleri, özellikle de “ecnebice” olan “aksiyon” kelimesini tafsilatlı bir şekilde tetkik ediyor. En nihayet şöyle tanımlıyor aksiyonu: “Aksiyon, sade iş ve fikir değil, üstün işe hâkkedilmiş, üstün fikir demektir. (…) Büyük fikir ve onun büyük iş haline inkılâbı; aksiyon budur. (…) Her işte imkân üstüne tırmanmak ve engeli aşmak dâvası; aksiyon budur.”
Aksiyon’u açıklayan üstad, dinleyicileri de aksiyoner olmaya davet ediyor. Bu aynı zamanda ikaz ve uyarıdır. Öyle ya, bu konferans “genişçe ve çetincedir.” Dinleyicilerin sabrının hududunu oldukça zorlayacaktır. Ama bu uyarıya Erzurumlular “Sonsuza kadar!” cevabıyla mukabelede bulunur.
Şiir yorumcularına ipucu
Aksiyonu açıklamak için sözü “makine”ye getiren Üstad, materyalistlerin ‘tanrı’ yerine koyup taptığı bu alete, Şarlovari bir mizah sahnesiyle yüklenir. Bu sahnede ahmaklık derecesine indirilmiş makineseverlerin, demir yığını haline gelmiş makine karşısındaki biçâre durumları yansıtılır. Üstad bu arada “Destan” şiirinin “Durun kalabalıklar; bu cadde çıkmaz sokak!/Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak…” şeklindeki dizelerinin küçük bir yorumunu sunar. İlginç yorum için elimizdeki işbu kitapçık mutlaka bulunup okunmalıdır.
Konuşmasını “Aksiyon ve İslâm” noktasına getiren Üstad, “İslâm, iman ruhunun, bitmez tükenmez, durmaz dinlenmez aksiyonundan ibarettir.” diyerek başlar konuyu anlatmaya. Kur’an’a yaptığı atıflarla sözünü sürdürürken, bir ara salondaki dinleyicilerle diyaloga girer. Üstad, “Şimdi size, konferansımın çok uzayacağından korkmasam, Kur’an âyetlerinden bazı misaller vermek, mealler okumak isterim.” der. Dinleyenlerden gelen “Oku! Oku!” seslerine karşılık olarak onlara şu soruyu sorar: “Sabaha kadar var mısınız dinlemeye?” Erzurumlular bu soruyu “Hayhay! Hayhay!” diye cevaplandırır. Bunun üzerine Necip Fazıl, Besmele’den başlayarak, Kur’an’dan çeşitli ayetlere atıflar yapar: Fâtiha, Bakara, Enfâl, Tevbe, Neml, Ankebut, Sâffât, Tekvir… Üstad’ın çeşitli ayetlerine atıflar yaptığı surelerdir. Üstâd, bu surelerdeki aksiyon ifade eden hükümleri dinleyicileriyle paylaşır. Konuyu şu hükümle bağlar: Aksiyon, doğrudan doğruya Allah vergisi bir lütuftur.
Üstâdın sunumundaki başka ilginçlikler
Gönderilen resim
Konuşmasında “mutlak plânda aksiyoncu Allah, kul plânında da, mutlak aksiyoncular peygamberlerdir.” diyen Üstad, bir ara sözü konferansın süresine getirir. Kitapçıktan aktaralım: “Bir meselemiz var! Vakit geçiyor, gece yarısı yaklaşıyor ve henüz dâvanın ortasına bile gelmemiş bulunuyoruz! Ne yapalım; çabuk mu geçelim? Ne kadar sürebilir tahammülünüz?.. (‘Sabaha kadar’, ‘sabaha kadar’ sesleri) Efendim, biz, sabaha kadar değil, hattâ yememek, uyumamak şartiyle, son meselemizin son emrine kadar ayakta dinlemeye dâvet edebiliriz herkesi… Aslında günümüzün ve gayemizin nezaketi böyle bir zaruret belirtir. Fakat biz, hem iç, hem dış şartlarımızla, bizden ibaret değiliz henüz!. (Şiddetli alkışlar, ‘yaşa!’ sesleri!) Birtakım ince hesaplar sahibi olmak zorundayız. (Büyük alkış)”.
Zaman konusundaki hassasiyeti sonraki sayfalarda da sürer üstadın. Konusunu anlatır dururken, mesela, şöyle bir muhabbet gelişiyor dinleyicilerle arasında: “Saati söyler misiniz bana? Çok uzun olmasından korkuyorum konferansımın… (‘Onu beş geçiyor!’, ‘On! Vakit çok!’ sesleri) Şimdi, bizde cihadın farz oluşu, aşağı yukarı aksiyonun, doğrudan doğruya aksiyonun farz oluşu demektir.”
Beş dakika mola, bir sigara dola!
Necip Fazıl, aksiyonun İslâm medeniyeti içindeki karşılığını Türk ve İslâm dünyalarından seçtiği örneklerle uzun uzun izah ettikten sonra, aynı faslın “dışımızdan misâller”le anlatımına geçmek ister. Fakat bu fasla geçmeden önce bir mola vermenin zamanı gelmiştir. Buyurun, Üstad’ın cümlelerini okuyalım:“Şimdi dışımızdan misâller… Bu ayrı bir fasıl teşkil ediyor. İzin verirseniz siz de, ben de beş dakika dinlenelim, birer sigara içelim. Peşinden devam edelim. Ne dersiniz? Tam beş dakika, saat tutun! (BEŞ DAKİKALIK ARADAN SONRA, şiddetli alkışlar)”
Bitirirken…
Üstad’ın 49 yıl önce (4 Ağustos 1963’te) Erzurum’da gece yarısına doğru tamamladığı konferansı, 10 puntoluk karakterlerle dizili 80 sayfalık bir kitapçıkta toplanmış. Üstad’ın bu konferansta neler söylediğini ayrıntılarıyla aktarmamız mümkün değil. Bunun yerine, bir şekilde bu kitapçığı temin edip okumanızı teklif ederiz. Bununla birlikte, Üstadın son sayfalarda söylediği cümlelerden bir demet sunabiliriz:
“Bu kadar lâftan sonra dâva şurada düğümleniyor: Bizi bir büyük aksiyon beklemekte; hangi sahada isterseniz isteyin… Fakat o mutlaka tek mihraktan gelecektir. Ben şu konferansımda siyasi konuşmuyorum, âdi parti dâvası gütmüyorum. Dâvamız, ilmî ve mücerret… Bizi, nefs murakabe ve muhasebesine erdikten ve şahsiyet mihrakımızı tâyit ve tesbit ettikten sonra, boşlukta mekân işgal etmek haysiyetini temsil edeceğimiz bir millet olma aksiyonu bekliyor. (…) Bu mihrak imandır. Onun olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. (…) Ve bu mihrak –öyle iphamlara, gizlemelere lüzum yok-, kelimenin tam mânasıyla İSLÂMİYETTİR. (Şiddetli ve devamlı alkışlar.)”

Cevat Akkanat

dünyabizim


#74557 Mehmet Şevket Eygi

Gönderen muhalif on- 31 Temmuz 2012 - 12:22 ÖÖ

İlan

Allah ile olan bütün işlerimizde, ibadetlerimizde ihlâs yani temiz niyet şarttır. Namazlar, oruçlar, hac, umre, yapılan hayır hasenat hep Allah rızası için yapılmalıdır. İhlas, katışıksızlık demektir ve kesir kabul etmez; ya yüzde yüz olur, ya olmaz. İnsanlar kendisi için ne dindar adammış desinler niyetiyle kılınan namazlar, tutulan oruçlar yahut halk kendisi için ne hayırsever kimse desin diye yapılan iyilikler, verilen sadakalar ihlâssızdır, bozuk niyetlidir ve makbul olmayacağı bildirilmiştir. Farz ibadetler açıkta yapılır, nafile ibadetler gizlenir. Nafile sadakalar, sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek şekilde verilir. Ramazanda verilen iftar ziyafetlerinde israftan, gösterişten, şatafattan, benim ziyafetim senin ziyafetinden üstündür beyinsizliklerinden, lüksten ve ihtişamdan kaçınılmalıdır. İsraf Kur'an, Sünnet, icmâ-i ümmet ile haramdır; Kitabullah'ta israf edenlerin şeytanın kardeşleri olduğu bildirilmiştir. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "En şerli ziyafetler, fakirlerin çağırılmadığı ziyafetlerdir" buyurmuştur. İçkili mekânlarda iftar ziyafeti verilmez. İslam'ın hak din olduğunu tasdik etmeyen, Resulullahı yalanlayan, Kur'ana inanmayan gayr-i Müslim ruhanilerin iftar ziyafetlerine çağırılması ve onlarla muhabbetli bir şekilde yenilip içilmesi günahtır. Milyonlarca fakir ve dar gelirli halkın geçim sıkıntısı çektiği, İslam âleminde korkunç zulümler işlendiği, Suriye ve Arakan gibi yerlerde Müslümanların kanlarının döküldüğü böyle bir devirde israflı ve pahalı iftar ziyafetleri vermek vicdana ve insafa sığmaz. Kur'ana, Sünnete, Şeriata, İslam ahlakına uygun şekilde verilecek mütevazı iftar ziyafetlerinde çeşitli İslamî cemaatlerin liderlerinin, hocalarının, hoca efendilerinin, Efendi hazretlerinin bulunmaları daha münasip olur. Zekâtlar Kur'anın, Sünnetin, Şeriatın ve fıkhın öngördüğü şekilde, Tevbe suresinin 60'ıncı ayetinde açıkça beyan edilen fakirlere, miskinlere ve diğer hak eden gerçek şahıslara verilmelidir. Yukarıdaki gerçekler ahali-i müslimeye hatırlatılır. Ramazan mübarek olsun. Cenab-ı Hak cümlemizi ihlâsla oruç tutan, ihlâsla namaz kılan, ihlâsla hayır hasenat yapan, ilahî rızasına uygun ziyafet veren sâlih kullarından eylesin.
(Bu, bir emr-i mâruf nehy-i münker ilanıdır.)

* (İkinci yazı)
Ramazan Showları

Geçen Ramazan'daki bazı hadiseleri hatırlıyor musunuz? Birkaç ilahiyatçı çıkmış, İslam'da teravih yoktur yaygaraları kopartmıştı.
Bir ilahiyatçı o kadar ileri gitmişti ki, yanındakilerle birlikte Sultanahmet meydanında güneş batmadan önce iftar etmişlerdi. Bunlar imsaktan sonra da sahur yemeğine devam ediyorlarmış.
Sabataycı gazeteler böyle dinsel showlara bayılır.
Geçen Ramazan Ankara'da da 1400 yıllık İslam tarihinde görülmemiş bir bid'at yaşanmıştı. Bir yatsı/teravih namazında Hacı Bayram camiinin içine erkek cemaat alınmamış, mâbet kadınlarla doldurulmuştu!.. Yeterli kadın cemaat bulunamadığı için dışarıdan minibüs ve otobüslerle kadınlar getirilmişti. Peki, erkekler nerede kılmışlardı? Yıldızların altında, camiin avlusunda. İyi ki, mevsim kış değildi, soğuktan donarlardı. Ankara'nın kış soğukları da öyle böyle değildir.
Reformcu ve aykırı ilahiyatçılar ve onların peşlerinden gidenler showsuz duramaz.
Zaman zaman bombalarını patlatırlar:
Rabıta küfür ve şirkmiş, rabıta yapanlar müşrikmiş...
Sahabe, evliyaullah ve süleha türbelerini ziyaret etmek şirkmiş, eden müşrik olurmuş...
İslam'da kader yokmuş...
İslam'da şefaat yoktur...
İslam dininde kabir/berzah ahvali yokmuş...
Üç hak ibrahimî din varmış, üçünün mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennet'miş...
Farmason Afganî büyük bir Müslümanmış...
Tasavvuf büyükleri İslam'ın Pavlos'larıymış...
Daha neler neler...
Son on-yirmi yıl içinde Ramazanların vaz geçilmez eğlencelerinden biri de, son derece lüks, son derece israflı, son derece ihtişamlı ve de alkollü beş yıldızlı mekânlarında iftarlar verilmesi ve bunlara bazı patriklerin, papazların, monsenyörlerin de davet edilmesidir. İftarı kimler yapar? Oruç tutan Müslümanlar? Peki, o papazların ve patriklerin ne işi var o sofralarda?
Hıristiyan ruhanileri Tevhid'i kabul etmezler, İslam'ın hak din olduğunu kabul etmezler, Hz. Muhammed'in (Salat ve selam olsun ona) Resulullah olduğunu kabul etmezler, Kur'anın Kelamullah olduğunu kabul etmezler ve sonra iftar sofralarında baş köşeye oturtulurlar. Fesubhanallah!
Bakalım bu mübarek ayda ne gibi reform showları yapılacak? Sürprizlere hazır olunuz...
* (Üçüncü yazı)
Müslüman Temiz bir gence
Beş vakit namaz kılan ahlâkı oldukça düzgün bir gençsin. İtlik serserilik yapmazsın, karı kız peşinde koşmazsın, içki içmezsin... Lakin bir ot gibi yaşıyorsun. İlme, irfana, sanata, kültüre, öğrenmeye hırslı olsana. Yaz tatili geldi, serseri mayın gibi dolaşıyorsun. Bir yere gidip tatilde bir sanat öğrensen iyi olmaz mı? Osmanlıca basit bir kitap alıp edebî Türkçeni ilerletsene. İnsanlar analarının karnından kültürlü, hikmetli, görgülü çıkmaz. Evet, bunlara kabiliyeti ve istidadı olmalıdır ama mutlaka bir üstattan ders alıp yetişmek, kemal bulmak gerekir. Bir yere kapılanıp biraz İstanbul âdâb-ı muaşereti öğrensen ne iyi edersin. Fotoğraf makineni alıp bir İstanbul kültürü resimleri albümü yapsana. Bir gece hatimle teravih namazı kılınan bir camiye gitsene. Bitpazarlarından kültürel değeri olan kitaplar toplasana (Ben tanesi 1 liradan topluyorum hâlâ...) Bir gün Yeniköy'deki Sadberk Hanım müzesine gitsene. Ciltli güzel bir defter alıp, ünlü kimseleri ziyaret edip, her birine birkaç satır da olsa o deftere yazı yazdırıp, izin verirlerse birer de resimlerine çekip yazının yanına veya karşısına yapıştırsana. Arada bir, bir tekkeye gidip, bir kenardan kemal-i edeb ile zikrullah dinlesene. Günde en az bir saat, internetten geleneksel el sanatları ile ilgili bilgiler edinsene. Sur içi İstanbul'un enteresan ara sokaklarını gezsene. Eski İstanbul'un eski evlerinin resimlerinden müteşekkil bir albüm yapsana... Yahu biraz kıpırdansana...
30.07.2012


#74555 Mehmed Niyazi

Gönderen muhalif on- 31 Temmuz 2012 - 12:19 ÖÖ

Gerçekten Nuh'un Gemisi'ydi


Basın İlan Kurumu'nun gayretleriyle Ramazan eğlencelerinin arasına, yıllarca önce kapatılan "Marmara Kahvesi" de katıldı.


Bu ünlü kahve Bayezıd Meydanı'nın, Soğanağa tarafında kalırdı. Girişteki on beş kadar masaya oyun kâğıdı, tavla, okey takımı verilmezdi; bu bölüm, erbaplarının sohbet etmeleri için ayrılmıştı.
Sözünü ettiğimiz kahvenin cazibesi değişik sebeplerden gelirdi. Bayezıd, üniversite muhiti olduğu için çoğunlukla öğretim üyelerinin bu civarda oturmaları, emekli olanların da alışkanlıklarından dolayı ikamet için bu semti tercih etmeleri, öğrenci yurtlarının bu çevrede toplanmaları, basının merkezi Babıali yakınında bulunduğundan gazetecilerin her fırsatta buraya uğramaları ilk akla gelen unsurlardı. Kahvenin hayatı yıllarca sürdüğü için ünü belli çevrelerde yaygınlaşmıştı. Ankara'dan, İzmir'den, değişik illerden, yurtdışından herhangi bir sebeple İstanbul'a gelen bir bilim insanı, politikacı, gazeteci, romancı, şair Marmara Kahvesi'nde sohbet olduğunu bilir, dostlarını görmek, ülkede ve dünyada neler olup bittiğini anlamak, halkın duygularını yakalamak için oraya uğrardı. Burada sadece vatanın değil, dünyanın nabzı atardı; her gün Le Monde gazetesini okuduğundan "Le Monde" lakabını alan Hasan Bey Avrupa gazetesi okuyan tek kişi değildi. "Figaro" mu , "Süd Deutsche Zeitung" mu okuyana, insan rastlamazdı. Fransız Parlamentosu'ndan emekli bir Cezayirli, Marmara Kahvesi'ne her gün gelebilmek için İstanbul'da yaşar, bu ünlü kahveye "Nuh'un Gemisi" derdi.
Devamlılarının arasında her dünya görüşünden insan vardı; milliyetçiler, Batıcılar, dindarlar, ateistler, demokratlar, komünistler, faşistler aynı masada oturur, birbirlerine hürmette kusur etmeyerek rahatça tartışırlardı. Marksist Abidin Nesimi ile İslamcı Hilmi Oflaz saatlerce dünyanın meselelerini ele alıp konuşurlar, dinleyenler de gerçekten zevk alırlardı. Buradaki dostluklarda fikirlerin aynılığı değil, yaş, seviye önemli rol oynardı. Emekli profesörlerden, yaşlı yazarlardan gençlere doğru inerken birbirinden farklı gruplar oluşurdu. Gençlerin yaşlılara ilgisi fazlaydı; nereli olduklarını, nerede okuduklarını, hangi üniversitede doktora yaptıklarını, neler yazdıklarını bilirlerdi. Onlar ise gençlerin dünyalarına fazla girmezlerdi; ama Marmara Kahvesi'nin havası sadece bu iki grubu değil, memurları, işçileri, hatta meczupları kuşatır, onları bütünleştirirdi. Herkes haddini bilir, büyüklere saygısızlık yapmayı kimse aklının ucundan geçirmezdi. Kimse kimseyi küçümsemezdi; bazen dünya bilim literatürüne girmiş emekli öğretim üyesi veya ünlü bir şair, bir gençle, kahvenin sakini bir meczupla saatlerce sohbet ederdi.
Buraya kimler gelmezdi... Menderes'in Afganistan'da Tıp Fakültesi'ni kurdurduğu Ali Saib Atademir, belki de ülkemizde ilim namusu bakımından öne çıkarılması gereken Mükrimin Halil Yinanç, Emin Ali Çavlı, Orhan Münir Çağıl, Ziya Nur Aksun, Mehmed Genç gibi bilim adamları müdavimlerindendi. Burayı "Eshafil-i şark" olarak nitelendiren büyük şair ve mütefekkir Necip Fazıl da bazı kaynaklara ulaşmak amacıyla uğrardı. Sezai Karakoç, Sedat Umran gibi şairler, Erol Güngör, Nureddin Topçu gibi mütefekkirler ilgi odağı olurlardı. Adları listelere sığmayacak kadar çok sayıda gazeteci, politikacı ve aydın da akşamları masaları doldururlardı. Sahaflar şeyhi olarak ünlenmiş Muzaffer Özak Beyefendi, genellikle yatsı namazından sonra gelirdi. Sohbeti çok tatlıydı; yaptığı esprilerle çevresindekileri kırıp geçirirdi. Bilim, fikir ve sanat erbaplarını dinlemek isteyen gençler için de belki orası fakültelerinden daha çok şey öğrendikleri bir mekândı. Tiryakisi olan işadamları, esnaflar, işçiler de az değildi. Bir de meczupları vardı. Tabii sivil polisleri de unutmamak gerekir. Orada hangi konular ele alınmaz; milletin, hatta insanlığın geleceği hakkında en ince ayrıntısına kadar ne girift planlar yapılmazdı!
Kahvenin müdavimi olmak, adeta bir cemiyete dâhil olmaktı. Resmi dairelerde çalışanlar bakımından hangi fikirden olurlarsa olsunlar, kahvede aynı masada sohbet etmemiş olsalar bile, işi düşenlere yardımda bulunmaları için göz aşinalıkları yeterdi.
Bir Batılı ülkede böyle bir kahvenin yok olmasına kamu kuruluşları razı olmazdı. Bizde yıkılarak çarşı haline getirilmesini kimse umursamadı. Daha sonraları "Marmara" adında kahveler kurulmaya çalışılmışsa da tutmadı. Elbette tutmazdı; Marmara sadece büyük bir kahve değildi; oraya atmosfer kazandıran müşterileriydi; yapılan sohbetlerdi. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nun, Filozof Cemal'in, Hilmi Oflaz'ın yerini kim doldurabilir!.. Marmara Kahvesi kültür hayatımızda bir dönemdi; müdavimlerinin hafızalarında hasretle yaşayacaktır. 30 Temmuz 2012,




#74541 Mizahi Resimler - Karikatürler

Gönderen muhalif on- 28 Temmuz 2012 - 03:06 ÖS

Gönderilen resim


#74538 Necip Fazıl'ı Şaşkınlığa Uğratan Vaaz

Gönderen muhalif on- 28 Temmuz 2012 - 02:54 ÖS

Kalp gözü derler buna, kalp.


#74459 Mehmet Şevket Eygi

Gönderen muhalif on- 20 Temmuz 2012 - 05:50 ÖS

Sünnetsiz İslam Olmaz!

KİŞİ "Lâ ilahe illAllah" inancına sahip olsa bile, bunun yanında lisanen Muhammed Resulullah deyip kalben iman etmezse mü'min olmaz.
Kelime-i Tevhid iki parçadan oluşan bölünmez bir formülüdür.
Peygambere (Salat ve selam olsun ona) iman ve itaat etmek farzdır.
Peygamberin, yapışılması gereken Sünnetine yapışmak farzdır.
Peygamberimizin mütevatir ve sahih hadisleri de bir tür vahiydir (Gayr-i metluv vahiy). Çünkü Kur'anda Peygamber hakkında " O kendi hevasından konuşmaz" buyruluyor.
Peygamberimizin mütevâtir ve sahih hadîslerini inkar eden kafir olur.
Peygamberimizin Sünnetini hafife alan yahut istihza eden kafir olur.
Bize sadece Kur'an yetişir, Sünneti kabul etmeyiz diyenler açık bir dalalet=sapıklık içindedir.
Sünnet Kur'anın tefsiri ve şerhi mahiyetindedir.
Kur'anda mücmel geçilen konular, emir, yasaklar, hükümler Sünnetin ışığında anlaşılır.
İlmi ve icazeti olmayan cahiller, Kur'anı kendi nefis, heva ve re'ylerine göre yorumlasalar, bu yorumlarında isabet etseler bile günaha girerler.
Allah, Efendimizi öncelikle mü'minlere ve sonra bütün insanlığa en güzel örnek ve model olarak göndermiştir. Ona uyulmalıdır.
Bütün insanlık onun Ümmetidir. İnananlar Ümmet-i icabet, inanmayanlar
Ümmet-i dâvettir.
Allahın rızasını kazanmak ve ebedî saadete nail olmak için Resulullaha (Salat ve selam olsun ona) itaat ve biat etmek ve onun eteğine yapışmak gerekir.
Âlet ilimlerine, 'âli ilimlere, bilhassa hadîs ilmine vakıf olmayan, on binlerce hadîsi inceleyip ezberlemeyen, hadislerin nasih ve mensuhunu, tahsisleri, incelikleri bilmeyen kimseler onlardan din, fıkıh, Şeriat hükmü çıkartamaz.
Nasirüddin Albanî gibi icazetsiz kişilerin, hadîsleri hakkındaki söylediklerine itimad edilmez.
Albanî icazetli, ehliyetli Sünnî din alimi ve fakih değildir. Onun hezeyanlarını red, cerh, ibtal ve çürütme konusunda ulema ve muhaddisîn tarafından bazısı dört ciltlik ilmî reddiyeler yazılmıştır.
Sünnet yıkılır ve dışlanırsa fıkıh ilmi yıkılır. Fıkıh yıkılırsa İslam ism ve resmden ibaret kalır.
Bir konuda hadîs varsa ona itibar edilir, re'y ve heva ile hüküm verilmez.
Fukaha (müctehidlerin) sözü ile nass arasında bir uyumsuzluk görürlerse, mukallidler müctehid sözüne tabi olur. Çünkü cahillerin uyumsuzluk gibi gördüğü şey onların vehminden ibarettir. Nasih mensuh tahsis vs olabilir.
İslam dünyasını Protestanlaştırmak isteyenler Sünnete sinsice saldırıyor.
Sünnet ortadan kalkarsa Kur'anın doğru tefsiri yapılamaz.
Allah Kur'anda Peygamberimiz için "O size ne getirdiyse alın" buyurmaktadır.
Peygamberin getirdikleri: Emir ve yasakların, helal ve haramların açıklanması, Allahın rızasını kazanmak için nasıl ibadet edilecek, nasıl yaşanacak, dünya fitne ve fesatlarından, şeytanın tuzaklarından nasıl korunulacak, yeryüzünden nasıl güven, huzur ve selamet içinde yaşanacak, nefs-i emmare ile nasıl büyük cihad yapılacak, fuhşiyattan=azgınlıklardan nasıl uzak durulacak, Ümmet içinde birlik nasıl sağlanacak, çocuklar nasıl yetiştirilecek, kadınlara nasıl muamele edilecek... Ve daha bunlar gibi binlerce çare ve çözüm...
Sevgili Müslüman kardeşim:
Sünnet ve hadîs düşmanı şeytanların, yıkıcı reformcuların, dinde değişim, dinde yenilik isteyenlerin, light ve ılımlı İslamcıların tuzaklarına düşme.
Resûl-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimiz hazretlerinin hadislerini AB standartlarına, Feminizm ideolojisine, Batı medeniyetine, Fazlurrahman fırkasına göre ayıklamak küfürdür.
İslam'ın iki temel kaynağından biri Kur'an, diğeri Sünnettir.
Kur'ana ve Sünnete yapışan aziz olur, onları terk eden zelil ve rezil olur.
Allah Efendimizi alemlere rahmet olarak göndermiştir.
Onu ve sünnetini canımızdan daha fazla sevmeliyiz.
İhlaslı, takvalı, samimi, âbid, ehliyetli, icazetli büyük din alimlerinin Müslüman halk için yazdıkları hadis külliyatları (Mesela Riyazüssalihîn) başucumuzda durmalıdır ve onları devamlı okumalıyız. Okurken kendi kafamıza göre fıkıh hükmü çıkartmaya kalkmamalıyız.
Günlük hayatımızı Kur'ana ve Sünnete uygun hale getirmeliyiz.
Evlerimiz Sünnete uygun olmalıdır.
Lüksten israftan, şatafattan, ihtişamdan, debdebeden, israftan ve diğer beyinsizliklerden ateşten kaçtığımız gibi kaçmalıyız.
Otomobil alırken Efendimize sormalı, danışmalıyız. O bizim, ihtiyacımızın ötesinde lüks bir binit almamızı uygun görmez ve buna izin vermez.
Yemek yerken Sünnete uymalıyız.
Efendimiz bizim, hiç lüks ve ihtişamlı (!) turistik umre seyahati yapmamıza izin verir mi?
Biz elbette Resulullah ve onun Ashab-ı Güzini gibi olamayız ama yine de sınırları zorlamamalıyız.
Efendinmize sorar ve danışırsak, öğütlerini tutarsak Fir'avun, Nemrud, Neron gibi çılgınca bir hayat sürmeyiz.
Ramazan geliyor. İçkili, fısklı fücurlu lüks otellerde lüks iftarlar yapmanın caiz olup olmadığını Efendimize soralım.
Efendimizin müjdelerine, uyarılarına, ihtarlarına, emir ve yasaklarına, öğütlerine kulak verelim.
Mesela ne buyuruyor: Fakirlerin çağırılmadığı ziyafetleri tenkit ediyor. O halde iftar ve diğer ziyafetlerimize hiç olmazsa bir temiz fakir çağıralım.
Efendimiz bir hadisinde "Mü'min bir mideyle, kafir yedi mideyle yer buyuruyor" Bunu da dikkate alalım.
Efendimiz "Doğudaki bir Müslümanın ayağına diken batsa Batıdaki Müslüman onun acısını yüreğinde hisseder" buyuruyor. Suriye'de, Arakan'da, nice başka ülkede Müslümanlar tavuk gibi boğazlanırken biz ne yapıyoruz?
Efendimize edilen salat ü selamların kendisine ulaştırılacağı, onun selamlarımıza karşılık vereceği bildirilmiştir. Efendimizin bizim için dua etmesini istiyorsak onun Sünnetine uyalım.
Onun hayır dualarına nail olmak ne büyük saadettir.
Salat ve selam olsun ona.
* (İkinci yazı)
On Bir Ölçü
BİR ülkenin, bir halkın, bir devletin halinin iyi, orta veya kötü olduğu şu ölçülerle anlaşılır:
* Birincisi mimarlık ve şehirciliktir. Binin bir helikoptere, böyle bir lüksünüz yoksa şehir hatları vapuruna oturup seyredin ve şu İstanbulun mimarlık ve şehircilik rezaletine bakın. Dünyanın en güzel şehrini ne hale getirmişiz. Bereket eski Padişahlar büyük camiler yaptırmışlar da haysiyetli birkaç bina görebiliyorsunuz.
* İkincisi: Lisan ve edebiyattır. 1928'den önce yazılmış Türkçe kitapları, belgeleri okuyamayan cahil bırakılmış bir toplum... Atalarının, dedelerinin mezar taşlarını da okuyamıyor... Dilde devrim yaparak lisanı bitirmişler, sığır diline çevirmişler. Milyonlarca vatandaş ünlemlerle konuşabiliyor ancak. Aha oho moho... Yuh be... Amma da kral be... Çüş be... Ulan ben seni... Böğürtüler... Homurtular... Bazen iniltiler...
* Üçüncü kıstas: Binin bir tramvaya, metroya, otobüse ve gözlemleyin. On sekiz yaşında taş gibi bir delikanlı oturuyor, yetmiş yaşında ihtiyar onun yanında ayakta seyahat ediyorsa ve bu durum genelleşmiş ve normal hale gelmişse o toplum bitmiştir.
*Dördüncü ölçü: Her yıl yayınlanan uluslararası temizlik ve şeffaflık rapor ve anketlerinde Türkiye'nin hangi sırada olduğuna ve hangi notu aldığına bakınız. Notu 10 üzerinden 5'in altındaysa durumu berbat demektir.
* Siyasetine bakınız: Temiz mi, kaliteli mi yoksa kirli ve vasıfsız mı?
* Beşinci ölçü: Trafiğine bakınız. Anarşi ve kaos içindeyse, sık sık korkunç kazalar oluyorsa, sıkışıklıktan halk çıldıracak hale gelmişse, her gün trafiğe binlerce yeni oto çıkarken yollar aynı kalıyorsa, çare ve çözüm üretilemiyorsa o ülke iflas etmiş demektir.
* Altıncı ölçü: Toplumun israf durumuna bakınız. Eğer şu ülkede her gün evet her gün altı milyon ekmek çöpe atılıyorsa, o ülke başına gelecek afet ve belalara hazır olsun.
* Yedinci ölçü: Yüz kızartıcı ayıplar, günahlar, fısk ve fücurlar, çirkinlikler, azgınlıklar Allahtan korkulmadan, kullardan utanılmadan küstahça âşikâre rezilce işleniyorsa çok kötüdür o ülkenin hali, çok karanlıktır istikbali.
* Sekizinci ölçü: Kadın hak, hürriyet ve haysiyetleri ayaklar altına alınmışsa, devlet TC başlıklı fahişe vesikalarıyla birtakım bedbaht kadınların genelevlerde para karşılığında seks yapmasına izin veriyorsa, bundan KDV ve gelir vergisi alınıyorsa, genelev imparatoriçesi Madam'a devlet büyüklerinin de katıldığı resmî törenlerle vergi rekortmenliği ödülleri verilmişse...
* Dokuzuncu ölçü: Dere yataklarına dev binalar yapılıyor ve buraları seller basınca vatandaşlar boğulup ölüyorsa...
* Onuncu ölçü: Halka satılan gıda maddelerinin, meşrubatın, meyve ve sebzelerin içinde üç yüzden fazla kimyevî madde, boyla, aroma, hormon vs varsa... Mısır şurubuna boya ve aroma katılarak sahte bal üretilip satılabiliyorsa... Yüzlerce domuz çiftliğinde domuz üretilip halka daha diye yediriliyorsa... Müslüman halka eşek eti yediriliyorsa... Etin kilosu 25 lira iken pazarlarda kilosu 9 liradan sucuk satılabiliyorsa...
* On birinci ölçü: Terör şehitleri içinde bir tek kodamanın, büyük adamın, nüfuzlu ve zengin kişinin, holding sahibinin oğlu yoksa, ölenlerin hepsi fakir ve fukara çocukları ise...
Şimdi bu satırları yazdığım için birileri bana münafık diyecekmiş... Desinler!..

20.07.2012


#74311 Düşündürücü Sözler

Gönderen muhalif on- 06 Temmuz 2012 - 11:16 ÖÖ

"Ey dipdiri meyyit!"


#74104 Günaydın, Tünaydın, Iyi Akşamlar, Iyi Geceler...

Gönderen muhalif on- 11 Haziran 2012 - 10:34 ÖS

Bir de "hoşçakal" var abi. Onu es geçmeyelim.


#74015 Sakarya Artık Sürünmüyor

Gönderen muhalif on- 06 Haziran 2012 - 12:31 ÖÖ

Işılak: Sakarya Artık Sürünmüyor

Devlet sanatçısı ve tiyatro polemiğine Uğur Işılak da katıldı. Necip Fazıl seslerini şiirlerini besteleyerek çok konuşulan bir albüme imza atan Işılak: "Onlar maalesef bu ülkenin manevi değerleriyle yoğrulmuş kimseye yer de vermezler gönül de... Yüreklilik orada burada bağırıp çağırmak değil, devletin parasına tenezzül etmemektir. Sanatçıysan önce rest çekeceksin. Sonra istediğini söylersin." dedi.


03 Haziran 2012 Pazar 22:17

Gönderilen resim
Yüreği olan devlet sanatçıcı istifa eder!

Nihayet bir Necip Fazıl Oratoryosu bestelendi. Necip Fazıl'ın sevilen şiirlerinden birçoğunu ilk kez, hem de çok sesli müzik formatında besteleyen ve senfonik orkestrayla icra eden Uğur Işılak, Üstad projesini anlattı: "Böyle bir işe kalkışmak için yüreği yanan bir adam, iyi bir besteci ve icracı lazımdı. Üstad geçinmeyen, Üstad'dan geçinmeyen, ömrü Üstad'la geçen biri"

Muhafazakar sanat tartışmaları bitmek bilmezken... Geçtiğimiz hafta 'manidar' bir 'ilk' gerçekleşti. Sanatçı, kendi tabiriyle 'halk ozanı' Uğur Işılak, şair Necip Fazıl Kısakürek'in 10 şiirini besteleyip, sahnede ilk kez seslendirdi. Konser, Necip Fazıl'ın 29. ölüm yıldönümünde Konya'da yapıldı. Işılak'a sahnede şef Turhan Yükseler'in yönettiği 60 kişilik bir senfonik orkestra eşlik etti. Eser, şimdiden klasikler arasına girmeye ve sevilen Türk oratoryolarından olmaya aday. Necip Fazıl'ın Türk düşünce ve sanat hayatındaki etkisi düşünüldüğünde, Necip Fazıl Oratoryosu önemli bir gelişme. Uğur Işılak projeye 'Üstad' adını vermiş. Şairin, Sakarya Türküsü, Zindandan Mehmed'e Mektup, Canım İstanbul, Anneciğim, Yattığım Kaya, O Var, Şarkımız Bizim, Kaldırımlar, Geçilmez gibi sevilen şiirlerini seçmiş; onları çok sesli müzik formatında bestelemiş. Adında türkü olduğu halde Sakarya Türküsü'nü bestelemenin çok zor olduğu öteden beri söylenen bir şey; Işılak işte bunu başarmış. Necip Fazıl'ın sadık okuyucularının bile pek bilmediği Köroğlu şiirini gün ışığına çıkarmış. Proje şimdiden büyük ilgi gördü. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tebrik mesajı gönderdi. Başbakan yardımcısı Beşir Atalay izleyiciler arasındaydı. Konserle ilgili video ve haberler tıklanma rekorları kırmaya başladı. Sanatçının önümüzdeki ay içerisinde Ankara, İstanbul gibi şehirlerde vermeyi planladığı konserler için büyük talep var. Önümüzdeki hafta çıkması beklenen Üstad albümü de sabırsızlıkla bekleniyor.

- Üstad projesi nasıl doğdu?

- Neredeyse 13-14 yıldır üzerinde düşündüğüm bir projeydi ama gerçekleşmesi için belli sebeplerin bir araya gelmesi gerekiyordu.

- Nasıl sebepler?

- Üstad Necip Fazıl'ı öyle üç beş enstrümanla, tek sesli müzikle anlatmak mümkün değil. Şiirse şiir, felsefeyse felsefe, gazetecilikse gazetecilik, yazarlıksa yazarlık, dava adamlığıysa dava adamlığı... Hepsi onda var. Bu kadar çok sesli bir üstadın eserlerini tek sesli bir müziğe hapsetmek olmazdı. İyi bir şef, geniş bir orkestra, doğru bir repertuar ve tabii ki sözlerle rakseden besteler gerekiyordu.

- Besteleyeceğiniz şiirleri neye göre seçtiniz?

- Gönlüme göre...

- Sakarya Türküsü de bunlardan biri miydi?

- Evet.. Aslında Sakarya Türküsü şiir olarak bile okunması zor olan bir eser. Ama o olmadan da proje eksik kalacaktı. Bir deli cesaretiyle girdik bu işe. Bu iş akıllı işi değil zaten.

- Galiba işe yaradı bu cesaret.

- Niyetiniz halis olduğunda sadece kabiliyetlerinizle değil, gönlünüze düşenlerle ve size ilham edilenlerle de yol alıyorsunuz. Yeter ki üstad geçinmeyin. Yeter ki Üstad'dan geçinmeyin. Yeter ki ömrünüz Üstad'la geçmiş olsun.

- Sizin ömrünüz Necip Fazıl'la mı geçti?

- Çocukluğumdan beri onun eserlerini okur, deşifre etmeye çalışırım. Halen birçok mısrayı niye yazdığını düşünürüm. Mesela, 'İçeride bir has oda, yeri samur döşeli; / Bu kapıdan 'gelsin' diye çağrılmadan geçilmez.' Nerededir o samur döşeli oda, neresidir? Bilmiyorum. Bu, şairin kendi mahremi... Ben de kendi mahremimi düşleyerek okuyorum, dinliyorum. Ne mutlu üstadın şiirlerindeki ahengi keşfedene...

- Nasıl tepkiler aldınız?

- Gelen yorumlardan birini paylaşayım izninizle: 'Sakarya Türküsü'nü okumak olmaz, dedim. 'Uğur Işılak bile olsa, yapamaz' dedim. 'Bu şiire beste yapılamaz, kimse bu işten alnının akıyla çıkamaz,' dedim. Ve hatta Uğur Işılak için üzüldüm. Ama dinlerken gözlerimi dolduran yaşlardan, Üstad'dan ve ozanımızdan utandım, düşündüklerim için.'

- Devlet erkanı da oradaydı. Bakan Beşir Atalay mesela...

- Bakanımızın şöyle bir ifadesi olmuş: 'Üstad burada olsaydı, herhalde beş dakika ayakta alkışlardı.' O kadar yoğun işlerine rağmen geceye katılması bizi çok sevindirdi. Sadece katılımı değil, bu projenin yanında olduğunu ifade etmesi de bizi çok umutlandırdı. Başbakanımız da telgraf gönderdi.

- Zindandan Mehmed'e Mektup şiirini bestelemenizde Başbakan'ın bir etkisi oldu mu? O da kasete okumuştu aynı şiiri?

- O manada bir tesiri olmadı. Neticede biz de çocukluğumuzdan beri hayranıyız bu şiirlerin.

BU İŞ İÇİN YANAN BİR YÜREK LAZIM

- Necip Fazıl vefat edeli 29 yıl olmuş. O hayattayken ya da öldükten sonra kimse böyle bir işe kalkışmamış.

- Böyle bir işe kalkışmak için yüreği yanan bir adam olmak lazım. O da yetmez, iyi bir bestekar olmak lazım. Sonra, bu eserlerin hakkını verecek iyi bir icracı olmak lazım. İyi bir orkestra şefi lazım, vs. Bunların hepsinin bir araya gelmesi gerekiyordu.

- İstanbul, Ankara, hatta Maraş gibi şehirler dururken Konya'da yapılmasının bir esprisi var mı?

- Burada Meram Belediyesi'ni de kutlamak lazım. 60 kişilik bir senfoni orkestrasının külfetini, maliyetini üstlenmek kolay bir iş değil. Koskoca büyükşehir belediyeleri yabancı ülkelerden piyanist getirip 300-500 bin dolar para verirken ve böyle bir şey düşünmezken, Konya'da bir ilçe belediyesi bu külfetin altına girebiliyor. Helal olsun. Belediye Başkanı Serdar Kalaycı'yı da tebrik etmek lazım.

- Yeni projeleriniz var mı?

- Mevlana'yı da senfoni orkestrası eşliğinde sunmayı düşünüyoruz kısmetse. Hemen arkasından da bir Mehmed Akif projesi var.

- Mehmed Akif'le ilgili projeler yapıldı daha önce de.

- Evet, birkaç kez yapıldı. Ama Mehmed Akif, Uğur Işılak tarafından yapılırsa farklı olacak. Çünkü Mehmed Akif mülayim bir adam değil. Şiirleri hiç mülayim değil. 'Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem/ Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım/ Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım,' diyen bir adam mülayim olamaz. Bu mısralar bestelenirken biraz içinde protest, haykırış olması lazım. Bunlar da benim işim. Fıtri olarak öyle bir adamım.

- Nazım Hikmet'le ilgili de benzer bir çalışma yapmayı düşünür müsünüz?

- Ben hayatı Necip Fazıl'la geçmiş bir adamım. Nazım Hikmet de okudum ama onun dava adamlığını bilmem. 'Stalin beni yarattı' sözünün sebebini bilmem. Rusya'ya gidiş sebebini bilmem. Rusya devlet sistemini bu kadar kutsama sebebini bilmem. O işleri de Nazım'da hikmet arayanlar yapsın.

BAŞBAKAN'IN SERTLİĞİ HOŞUMA GİDİYOR

- Üslubunuz çok sert değil mi?

- Alıştınız yumuşaklara tabii, ben size sert geliyorum. Bu milleti yumuşaklıklara alıştırdılar, doğruyu söylediğimiz zaman sert geliyor. Hakikate âşık olanlar korkusuz olur. Sizin sertlik dediğiniz şey aslında bir korkusuzluktur. Onun adı sertlikse ben sertim. Necip Fazıl sertlikleriyle Üstad olmuş. Tanıyanlar söyler, üstad kesinlikle 'light' bir adam değildi. 'Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi birçok insanda yok,' diyor. Mehmed Akif'te ve yine üstad olarak anılan Bediüzzaman'da da o sertliği görüyorsunuz.

- Başbakan da üslubu nedeniyle eleştiriliyor zaman zaman...

- Başbakanımızın tavırları öyle çok hoşuma gidiyor ki. Onlarca yıldan beri susturulan koca bir milletin sesi oluyor. Şahsına yapılan bir hakaretten dolayı intikam davası gütse 'hoş değil' derim. Mazlum bir milletin intikamını aldığı için hoşuma gidiyor. Onun korkusuzluğu ve sertliği yüreğime su serpiyor. Davos'taki çıkışı mesela... Birileri diplomasinin diline uymadı dese de. Bunu diyenler yıllardan beri Batıda bazı diplomatların karşısında el pençe divan durmanın ne kadar diplomatik olduğunu açıklasınlar. Onlara inat bence diplomasinin dili bir de böyle olmalıydı. Başbakan'ın o çıkışının üzerine birçok ülkede katil İsrail diye yürüyüşler yapıldı. Adeta bütün dünyanın söylemek isteyip de cesaret edemediği şeyleri başbakanımız dillendiriyor. Bu ülkede eskiden zalimin karşısında susan başbakanlar eleştiriliyordu, şimdi yiğitçe konuştu diye başbakanımız eleştiriliyorsa gülüp geçmek gerek.

- Sözleriniz intikam ve rövanş kelimelerini çağrıştırıyor...

- Yıllardan beri Anadolu insanını küçük görenlere karşı Başbakan'ın tutumu bir rövanş olarak yorumlanıyorsa öyle olsun. Sen bu milleti yıllarca ez, yıllarca hırpala sonra biri de çıkıp buna karşı sağlam bir duruş sergilesin ve sen de sağlam duranı, mazlumdan ve masumdan yana olanı suçla... Oldu mu şimdi? Allah bu milletin yanında olanlardan razı olsun. Milletin menfaatini kendi menfaatinin üzerinde tutanlardan razı olsun.

SAKARYA ARTIK SÜRÜNMÜYOR

- Sakarya'nın önemi nedir?

- Sakarya bir semboldür. Benzetmeler, özdeşleştirmeler var şiirde. Böyle yorumlamak lazım... Sakarya Anadolu'dur, Anadolu insanıdır. 'Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya' derken Anadolu'ya sesleniyor, 'Ayağa kalk Anadolu' diyor Üstad.

- Sakarya halen yüzüstü sürünüyor mu?

- Eskisi gibi süründüğünü düşünmüyorum. İyiye doğru bir gidiş var. Siyasette de bir seviye oluştu, tefekkürde de, samimiyette de. Bir zamanlar yedi kere gidip gelen adamlar vardı. Artık her önüne gelen bu milleti kandıramayacak. Sakarya şaha kalktı!

- AK Parti için yaptığınız seçim şarkısında da bu Anadolu vurgusu vardı.

- Haydi Anadolu, AK Parti kurulmadan yapılmıştı. Onu alıp kullandılar. Bir partiye yapılmış değil. Sağcısıyla solcusuyla bütün Anadolu insanına hitap ediyor. Bir parti propagandası yapmıyor. Bu haliyle de AK Parti'nin ilk göz ağrısı oldu. Bugün hangi milletvekiliyle, belediye başkanıyla karşılaşsam anıları canlanıyor o şarkıyla.

- Siz AK Parti'nin sanatçısı mısınız?

- Ben partizan bir adam değilim. Partiler üstü düşünüyorum. Benim için önemli olan Anadolu insanı ve onun menfaatleridir. Hem maddi hem de manevi olarak kazanan, Anadolu ve insanı olmalı. Ensesi kalınların, yersizlerin kazandıkları yeter! Biraz da yerliler kazansın. İş adamı çıkacaksa onlardan çıksın, İstanbul'un aristokratlarından, burjuvazisinden değil. Kırşehir'in, Nevşehir'in, Çorum'un, Erzurum'un, Diyarbakır'ın adamından çıksın.

- Bunları olduğu gibi yayımlayacağım...

- Yaz! Onların tahammül edemedikleri de bu. Anadolu'dan bu insanların çıkması... Bırakın ülkeyi biraz da bunlar yönetsin. Bizi bizden olanlar idare etsin, başkalarından olanlar, başkalarıyla olanlar değil.

- Şimdi öyle mi oluyor?

- Eskiden bir büyükelçinin, konsolosun yanına yaklaşamazdınız. Halktan uzak olmayı diplomasi zannediyorlardı. Bunlar yıkıldı çok şükür. Şimdi bizim Avrupa'daki konserlerimize konsoloslar da geliyor. Onlara takılıyorum, 'Siz böyle değildiniz eskiden, nihayet yola geldiniz,' diyorum, gülüyorlar. Adem olan adam olur.

- Ağır olmadı mı biraz?

- Ben bunları sahnede söylüyorum. Söylemekten hiç gocunmam. Ozanlık böyle bir şey... Kimseden maaş almıyorum, kimse beni gizlice desteklemiyor, kimsenin de dalkavuğu olamam. Eskiden 'Para kazanmak, bir yerlere yükselmek istiyorsan suya sabuna dokunma,' derlerdi. Ama ortada bir kir varsa suya da dokunacaksın sabuna da. En fazla suya sabuna dokunanlar da halk ozanları olmuştur. Dede Korkut'tan tut, Âşık Veysellere ve Mahzunilere kadar. Böyle süregelmiştir. Biz de bu gelenekten geliyoruz. Popüler müzik yapmıyoruz, popüler olmak için de mücadele etmiyoruz.

YÜREKLİYSELER İSTİFA ETSİNLER

- Zamanlama 'manidar'... Tiyatrolar, Necip Fazıl gibi isimlerin eserlerine yer vermedikleri için eleştiriliyordu.

- Onlar maalesef bu ülkenin manevi değerleriyle yoğrulmuş kimseye yer de vermezler gönül de... Yüreklilik orada burada bağırıp çağırmak değil, devletin parasına tenezzül etmemektir. Sanatçıysan önce rest çekeceksin. Sonra istediğini söylersin.

- Nasıl bir rest çeksinler?

- Bir taraftan devletin, milletin ekmeğini yiyeceksin, diğer taraftan onun insanlarına söveceksin; bu yakışık almaz. Erkeksen, yürekliysen devletin parasına tenezzül etmeden basarsın istifanı. Ondan sonra kimin aleyhinde istiyorsan konuşursun. Senin isyan bayrağını açma hakkın ancak istifa etmekle mümkün olur, 'istifade' etmekle değil.

- Siz devletten para almıyor musunuz?

- Devletten bir kuruş para alan adam değilim. İstersem Başbakan'ın aleyhinde konuşurum, istersem Cumhurbaşkanı'nın. Bir ozan olarak gerekirse bunu yaparım. Devlet beni beslemiyor, ben devletten maaş almıyorum. Ve şu anda bana, 'Gel devlet sanatçısı ol, sana aylık 50 bin lira verelim,' deseler; 'Hayır!' derim. Bir ozan devletten maaş almaz. Maaş alanlar da boynunu bükmek mecburiyetindedir.

- Projelerinize devlet desteği yok mu?

- Hayır. Talep insanı küçültür. Biz, bize gelen talebi değerlendiririz, ama taleple gitmeyiz hiçbir kapıya. Talip olan tahrip olur.

Sabah


büyükdoğu haber


#73941 Büyük Doğu Fikir Ocakları'ndan 2 İlde Anma Programı

Gönderen muhalif on- 02 Haziran 2012 - 11:24 ÖS

Biraz konudan muğayir olacak ama, sanırım orada saygı duruşu olmuş. Ben karşıyım ona. Bakıyorum millet ayağa dikilmeye başlıyor fıyıyorum oradan. Kime saygı duruşu, bir yanda putlaştırılmış resim diğer yanda derneğin genelde ablami olur.

Bu kuranda mı var, hadistemi var? Ashap Efendimiz geldiğinde ayağa kalkarmış. Efendimiz bunu nehyediyor.

Zaruri devlet programı tamam prosedür diye tutturur. Fahri olarak yapılan programlarda bu geleneksel bir putlaştırmadır. Soralım kime karşı ayakta duruyor, saygı duruşunun mantığı ne ve Kur'anı kerim tilaveti ile başlamak mı haktır ulusal marş ile mi?

Sadece değinmek istedim. Hassas olalım.


#73866 Ali Bulaç'a Göre Tasavvuf..

Gönderen muhalif on- 29 Mayıs 2012 - 05:13 ÖS

Hacegan ağabey ve Selmanbey bence yeterince uzatmayalım lütfen,mevzu kırmaya doğru gidiyor sonunda. Başta anladım böyle söylemler geleceğini yazayım mı diye düşündüm ama arada güme gitmekten korktum. Belki kimse benim kadar burada laf yememiş mağdur olmamıştır. Ben yeri geliyor o kadar yakınmıyorum Selmanbey. Hem biraz hak ettiniz sanki. Hep bu tutumdasınız. Tamam doğru yerde haklı girişleriniz oluyor ama üslubunuzda hata var. Anında yere sokuyor, kişinin o an hakkını müdafaa etme psikolojisini es geçiyorsunuz. Neyse Hacegan abi daha fazla ilerlemeyin ha.

Evet Reyhan abla yahud cihat ağabey sonrası bir takım nakıslıklar sadır olmuş olabilir. Bu hepten burayı rezilin önde gideni etmez. Buradaki vakur ve asil duruşu seviyorum. Hepsinden öte Üstad'a adanmış bir yer olduğu için seviyorum,hala buradayım. Ayrıca aynı büyüğe gönül vermişliğin verdiği ortaklık var, bizi gönüldaş kılan kimlik var. Sevelim,sevilelim, Teymiyye'den bize ne yaw :shiny:

Tamam hadi dağılın :)


#73789 ...

Gönderen muhalif on- 24 Mayıs 2012 - 07:14 ÖS

Sayın buyukdogu burada her mesaj potansiyel bir kriptodur:) Bekleme yapmayalım beyler, safları sık tutalım..

Sizlerin de kandili mübarek olsun efendim. Rabbim hakkıyla ihya edenlere katsın..

Bir dize de benden gelsin bari:

Ne şan içinde abadım ölmezem
Baş koydum bu yola ben dönmezem
Yaprağın döken ağaç dirilecek
Söz aldım ben gayrisini bilmezem

Vallaha da saniye içinde döküldü.. Bende gerçekten şair kumaşı var ıhıımm öhöömm


#73778 Eygi Said Nursi'nin Bilinmeyenlerini Anlattı

Gönderen muhalif on- 24 Mayıs 2012 - 12:16 ÖÖ

Gönderilen resim


Gönderilen resim
İslamcıların yaşam koçu Mehmet Şevket Eygi Milli Gazete'deki köşesinde Atatürk'e muhalefet eden şahsiyetlerin birincisinin Bediüzzaman Said Nursi olduğunu söyledi.. Said Nursi'ye dair bilinmeyenleri anlattı.
Gerçek Cumhuriyet rejiminde gerçek demokraside çoğulcu düzenlerde devletin cumhurbaşkanını, başbakanı, bakanları, büyük bürokratları, hükümetin icraatını, devletin politikasını tenkit etmek var mıdır? Elbette vardır... Bunlara muhalif olmak, muhalefet yapmak suç mudur? Hakaret etmemek, âdil yasaları çiğnememek şartıyla câizdir ve serbesttir.
M.KEMAL PAŞA'YA MUHALEFET EDEN ŞAHSİYET

Şimdi sadede gelelim:
Yakın tarihimizde M.Kemal Paşa'ya, onun tepeden inme devrimlerine muhalefet eden, karşı gelen şahsiyetlerden birincisi Bediüzzaman Said Nursi'dir.
Said Nursi Cumhuriyet ilan edildikten sonra Van'da inzivaya çekilmişti. Kürt uleması, tarikat şeyhleri ve Kürt ileri gelenleriyle birlikte tutuklandı, çok sıkıntılı ve ezici bir yolculukla Trabzon'a götürüldü, oradan bir gemiye bindirildi, İstanbul'dan Barla'ya sürüldü.
O artık ıssız bir yerde sürgündü. Parası pulu yoktu, çevresi yoktu, maddi gücü ve imkânı yoktu. Yapayalnızdı.
On yıllar boyunca süren sürgün hayatı esasında çok eziyetler çekti, devamlı tarassut altında bulunduruldu, zaman zaman tutuklandı, cezaevlerine konuldu.
Onun M.Kemal Paşa rejimine muhalefeti aktif bir muhalefet değil, pasif bir muhalefet ve direniş oldu.
YAPILAN DEVRİMLERİ KABUL ETMEDİ

Yapılan devrimlerin hiçbirini kabul etmedi, doğru bulmadı, alkışlamadı.
Ölünceye kadar Avrupa elbisesi giymedi, başına şapka geçirmedi.
Latin harflerini kabul etmedi. Risale-i Nurları İslam yazısıyla yazdırttı. (1950'lı yıllarda risalelerin Latin yazısıyla yazılmasına zaruret derecesinde ruhsat vermiştir. Zaruretler kalkınca ruhsat da kalkar...)
M.Kemal 'e o kadar muhalifti ki, namaz kılarken cebinde, üzerinde M.Kemal resmi bulunan paralar bulundurmazdı. Zaten çok az parayla, kanaat ve iktisat prensibine riayet ederek yaşar, kut-i la-yemut ile geçinirdi.
M.Kemal Paşa'nın devrimlerinin, yeniliklerinin hiçbirini kabul etmedi.
TÜRKÇE EZANI KABUL ETMEDİ

Türkçe ezanı kabul etmedi.
Mecellenin yürürlükten kaldırılıp İsviçre Medeni Kanunu'nun; Osmanlı Ceza Kanunu'nun kaldırılıp İtalyan Ceza Kanunu'nun yürürlüğe konulmasını kabul etmedi.
Tek başına başladı... Etrafında birkaç kişi toplandı, onlara Risale-i Nurları Osmanlıca yazdırttı... Bin bir baskı altında bunları sağa sola gönderdi... Taraftarları yavaş yavaş çoğalmaya başladı... Baskılar sıkıntılar, sorgulamalar, tutuklamalar, hakaretler, tehditler... Bunlardan yılmadı.
Kimseden yardım kabul etmedi.
ÖLDÜKTEN SONRA DA MUHALEFETİ DEVAM ETTİ

1950'de demokrat Parti iktidara geçti ama sürgün hayatı sona ermedi.
1960'da Şanlıurfa'da bir otel odasında hasta, bitkin, çok ihtiyar olarak vefat ettiğinde bütün terekesi yüz elli liralık eski elbiselerinden, kıymetsiz şahsi eşyasından ibaretti.
M.Kemal 1938 'de ölünceye kadar büyük bir dünyevi güce sahip olmuştur. Said Nursi dünyevi maddi güç bakımından onun zıt kutbuydu.
M.Kemal öldükten sonra yine güç sahibi oldu. Bediüzzaman'ın da, ölümünden sonra mânevi gücü ve muhalefeti devam etti.
O, M.Kemal'in inkılâplarına karşı geleneksel Ehl-i Sünnet ve Şeriat İslamlığından en ufak bir taviz vermemiştir.
Bütün aczine, fakrına, imkânsızlığına rağmen akıl almaz derecede güçlü bir muhalefet yapmıştır.
Bunun sırrını sadece akılla anlamak, kavramak, açıklamak mümkün değildir.




http://www.ensonhabe...2012-05-23.html


#73749 Mizah/komedya İçerikli Vidyolar

Gönderen muhalif on- 21 Mayıs 2012 - 06:12 ÖS