İçeriğe git

muhalif

muhalif

Kayıt tarihi: 27 Oca 2012
Çevrimdışı Son görülme: Ağu 07 2012 02:47 ÖS
-----

Sonunda Pes Eden Annan'ın Istifası

04 Ağustos 2012 - 02:51 ÖS

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, BM ve Arap Birliği'nin Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan'ın istifasının BM Güvenlik Konseyi'nin başarısızlığının bir sonucu olduğunu bildirdi.<p class="con-left">
  • Gönderilen resim
Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği'nin Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan istifasını değerlendiren Uluslararası Af Örgütü Direktörü ve Birleşmiş Milletler Temsilcisi Jose Luis Diaz, "Kofi Annan'ın istifası, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Suriye'de yaşanan şiddet olaylarına bir son vermeye yardımcı olmak için birleşmiş ve kararlı bir şekilde hareket etme konusundaki başarısızlığının etkisini yeniden arttırdı. Daimi üyeler Rusya ve Çin'in arka arkaya sürecin önünü kapatması sonucu, konseyin Suriye ile ilgili hafifletilmiş tedbirler alması, krizin başlamasından bu yana bir yıl aldı. Bu sürede öldürmeler ve uluslararası hukuk uyarınca suç sayılan eylemler devam etti ve bugüne kadar süregeldi. Cenevre'de yaptığı açıklamada, Annan konu ile ilgili sahip olduğu hayal kırıklığını anlatırken, Suriye'deki halk çaresiz bir şekilde hareket geçilmesine ihtiyaç duyarken, Güvenlik Konseyi'ndeki ülkelerin suçlamalarda bulunmaya ve sözlü tacize devam ettiğini dile getirdi. Görünen o ki konsey üyeleri, Suriye halkının insan haklarını koruma ihtiyacı yerine daha çok siyasi ve stratejik kaygılarla göre hareket ediyor" dedi.
Rusya ve Çin üzgün

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BM ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan'ın istifa kararını, ''üzüntü verici'' olarak nitelendirdi. İngiltere Başbakanı David Cameron ile görüşmek üzere Londra'da bulunan Putin, Annan'ın istifasının üzüntü verici olduğunu belirtti. Putin, ''Annan çok değerli, zeki ve dürüst bir kişi. Kararına çok üzüldüm. Umarım uluslararası toplum, Suriye'de çatışmaları durdurmaya yönelik çabalarına devam eder'' değerlendirmesinde bulundu. Rusya ile birlikte Suriye yönetimine verdiği destekle bilinen Çin, Birleşmiş Milletler(BM) ve Arap Birliği'nin Suriye krizi özel temsilcisi Kofi Annan'ın istifasından üzüntü duyduğunu açıkladı.
AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton da, BM ve Arap Birliği'nin Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan'ın görevinden istifasından derin üzüntü duyduğunu bildirdi.
Annan: "konsey beni desteklemedi"

İstifa eden Kofi Annan, BM Güvenlik Konseyi'nin kendisini ''tam anlamıyla'' desteklemediğini söyledi. Annan, Cenevre'de istifa kararını açıkladığı basın toplantısında, ''Suriye'de artan askerileşmenin ve Güvenlik Konseyi'nde açıkça birliğin sağlanamamasının, rolünü etkili biçimde yerine getirmesi için gereken koşulları temelinden değiştirdiğini'' kaydetti.
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, Kofi Annan'ın istifasıyla ilgili olarak, BM Güvenlik Konseyi'nin, Annan'a çabalarını ilerletmesi için anahtar araçları vermede bloke edildiğini belirtti.

Milli Gazete

Doğu Türkistanlılara Oruç Yasak!

04 Ağustos 2012 - 02:27 ÖS

İğrenç bir vahşete, tarihin her daim tam alnında müslümanlar adına kara bir leke olarak kazınacak vakıalara şahitlik ediyoruz. Arakan'da olanlar ortada, Suriye yılı aşkın kan gölü, İran bir yandan siyonizme karşı birleşmeliyiz derken Esad'a desteği, İsrail gavurlarının Filistin'de yaptıkları zinhar ortada, Irak haritada hala var mı? Ciddi merak ediyorum.Evet safdil olabilirim. Libya'ya dakikasında giren Fransa Suriye için neden gıkını çıkartmaz? Müslümanın kimliği nerede kaldı? Ben şahit olduğum bu manzara, bu tarih adına utanç içindeyim. Buyrun bir kare daha, müslümana oruç tutmak yasak.. Allah kahreylesin bunları! Ve "ahlak dini" delisaçmasının amilleri hayvan budistler; kanınızda gayzınızla geberin!


Doğu Türkistanlılara Oruç Yasak!

9 milyon nüfuslu Şincan Uygur Özerk Bölgesi’ne yönelik baskılara bir yenisi daha eklendi.



Gönderilen resim




Pekin yönetiminin Müslümanların çoğunlukta olduğu 9 milyon nüfuslu Şincan Uygur Özerk Bölgesi'nde devlet memurları ve öğrencilerin Ramazan'da oruç tutması yasaklandı.
Bölge yönetiminin internet sitesinde yayımlanan genelgede, "Komünist Parti kadrolarının, devlet memurlarının (emekliler dahil) ve öğrencilerin Ramazan ayına özgü dini faaliyetlerde bulunması yasaklanmıştır" denildi.
Genelgede yasakların "Ramazan boyunca toplumsal istikrarın sağlanması amacıyla getirildiği" ileri sürüldü.
Kaynak: Gönderilen resim

Necip Fazıl Erzurum’da Öyle Bir Nutuk Atmış Ki!

04 Ağustos 2012 - 02:14 ÖS

Gönderilen resim




Necip Fazıl… Üstad… O, pek çok ilginç yönüyle Müslüman camianın daima önde gelen şahsiyetlerinden olmuştur. Hayatı ve eserleriyle sevenlerine sürprizler hazırlayan büyük bir miras bırakmış olması, onun aramızda yaşamasının bir başka sebebidir. 1963’te Erzurum’da verdiği konferansta olduğu gibi…
1000 kişilik yerde 2000 kişi…
49 yıl önce bugün… 4 Ağustos 1963, günlerden Pazar… Üstad Erzurum’da bir konferans verecek. Gün akşama ermiş, salon tıklım tıklım… Salon dediğin 1000 kişilik sinema salonu… Fakat 2000 kişiyi geçkin bir kalabalık var orada…
Bunları, Bedir Yayınları’nın 1970 yılında İstanbul’da Yaylacık Matbaası’nda bastığı 14 no’lu yayınından aktarıyoruz: İman ve Aksiyon adlı kitapçıktan… En başta belirtelim: İman ve Aksiyon kitapçığı ile bizim dikkatimize sunulan materyal, üstadın irticalen verdiği ve üç buçuk saat süren konferansın “ânı ânına ve kelimesi kelimesine zaptedilmiş” dokümanı…Gönderilen resim
Coşkunun böylesi görülmemiştir
Üstadı Erzurum Milliyetçiler Ocağı Başkanı takdim ediyor. Avukat Hakkı Yıldırım. Buradan da anlıyoruz ki Üstad’ın Erzurum’da bulunmasına vesile olan kurum işbu Erzurum Milliyetçiler Ocağı. Ocak başkanı “memleketimizin en büyük mütefekkiri ve en büyük milli şairi” diye Necip Fazıl’la ilgili cümleler kurmaya başladığında, sözü “bravo sesleri ve sürekli alkışlar”la kesiliyor. Başkan, Büyük Doğu idealiyle “yüzde yüz mutabık” olduklarını da özellikle belirtiyor. Bu arada Ocak Başkanı’nın takdiminden anladığımız kadarıyla, bu konferans bir gün öncesi için planlandığı halde, “Erzurum Valiliği, bilinmeyen bir sebeple, yahut hiçbir sebep olmadan salonu vermekten vazgeçti”ği için, bir gün gecikmeli yapılmaktadır.
Sade bir hitap: “Erzurumlular!”
Sözü teslim alan Necip Fazıl, sade bir hitapla sesleniyor: “Erzurumlular!” diyor. Ve hemen ardından açıklıyor bu hitabın sebeb-i hikmetini: “Size, konferanslarda alışıldığı gibi, muhterem, muazzez, sayın, mutlu, şu, bu, diye hitap etmiyorum. Kardeşlerim, diyorum. Bu öyle bir kardeşlik ki, aynı zaman, mekân içinde bulunmuyor. Çünkü iman kardeşliğinin ne zamanı vardır, ne de mekânı…” Bu açıklamadan sonra Üstad konuşmasına, konferansını “doğrudan doğruya Erzurum’a ithaf” ettiğini, fakat sesini Türkiye’ye duyurmak istediğini bildirerek devam ediyor.
Konferans dediğin aksiyonlu olmalı
Necip Fazıl hitap ve kısa açıklamalardan sonra asıl konuya geçiyor. Önce konferansın adını veriyor. Akabinde, bu adı oluşturan kelimeleri, özellikle de “ecnebice” olan “aksiyon” kelimesini tafsilatlı bir şekilde tetkik ediyor. En nihayet şöyle tanımlıyor aksiyonu: “Aksiyon, sade iş ve fikir değil, üstün işe hâkkedilmiş, üstün fikir demektir. (…) Büyük fikir ve onun büyük iş haline inkılâbı; aksiyon budur. (…) Her işte imkân üstüne tırmanmak ve engeli aşmak dâvası; aksiyon budur.”
Aksiyon’u açıklayan üstad, dinleyicileri de aksiyoner olmaya davet ediyor. Bu aynı zamanda ikaz ve uyarıdır. Öyle ya, bu konferans “genişçe ve çetincedir.” Dinleyicilerin sabrının hududunu oldukça zorlayacaktır. Ama bu uyarıya Erzurumlular “Sonsuza kadar!” cevabıyla mukabelede bulunur.
Şiir yorumcularına ipucu
Aksiyonu açıklamak için sözü “makine”ye getiren Üstad, materyalistlerin ‘tanrı’ yerine koyup taptığı bu alete, Şarlovari bir mizah sahnesiyle yüklenir. Bu sahnede ahmaklık derecesine indirilmiş makineseverlerin, demir yığını haline gelmiş makine karşısındaki biçâre durumları yansıtılır. Üstad bu arada “Destan” şiirinin “Durun kalabalıklar; bu cadde çıkmaz sokak!/Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak…” şeklindeki dizelerinin küçük bir yorumunu sunar. İlginç yorum için elimizdeki işbu kitapçık mutlaka bulunup okunmalıdır.
Konuşmasını “Aksiyon ve İslâm” noktasına getiren Üstad, “İslâm, iman ruhunun, bitmez tükenmez, durmaz dinlenmez aksiyonundan ibarettir.” diyerek başlar konuyu anlatmaya. Kur’an’a yaptığı atıflarla sözünü sürdürürken, bir ara salondaki dinleyicilerle diyaloga girer. Üstad, “Şimdi size, konferansımın çok uzayacağından korkmasam, Kur’an âyetlerinden bazı misaller vermek, mealler okumak isterim.” der. Dinleyenlerden gelen “Oku! Oku!” seslerine karşılık olarak onlara şu soruyu sorar: “Sabaha kadar var mısınız dinlemeye?” Erzurumlular bu soruyu “Hayhay! Hayhay!” diye cevaplandırır. Bunun üzerine Necip Fazıl, Besmele’den başlayarak, Kur’an’dan çeşitli ayetlere atıflar yapar: Fâtiha, Bakara, Enfâl, Tevbe, Neml, Ankebut, Sâffât, Tekvir… Üstad’ın çeşitli ayetlerine atıflar yaptığı surelerdir. Üstâd, bu surelerdeki aksiyon ifade eden hükümleri dinleyicileriyle paylaşır. Konuyu şu hükümle bağlar: Aksiyon, doğrudan doğruya Allah vergisi bir lütuftur.
Üstâdın sunumundaki başka ilginçlikler
Gönderilen resim
Konuşmasında “mutlak plânda aksiyoncu Allah, kul plânında da, mutlak aksiyoncular peygamberlerdir.” diyen Üstad, bir ara sözü konferansın süresine getirir. Kitapçıktan aktaralım: “Bir meselemiz var! Vakit geçiyor, gece yarısı yaklaşıyor ve henüz dâvanın ortasına bile gelmemiş bulunuyoruz! Ne yapalım; çabuk mu geçelim? Ne kadar sürebilir tahammülünüz?.. (‘Sabaha kadar’, ‘sabaha kadar’ sesleri) Efendim, biz, sabaha kadar değil, hattâ yememek, uyumamak şartiyle, son meselemizin son emrine kadar ayakta dinlemeye dâvet edebiliriz herkesi… Aslında günümüzün ve gayemizin nezaketi böyle bir zaruret belirtir. Fakat biz, hem iç, hem dış şartlarımızla, bizden ibaret değiliz henüz!. (Şiddetli alkışlar, ‘yaşa!’ sesleri!) Birtakım ince hesaplar sahibi olmak zorundayız. (Büyük alkış)”.
Zaman konusundaki hassasiyeti sonraki sayfalarda da sürer üstadın. Konusunu anlatır dururken, mesela, şöyle bir muhabbet gelişiyor dinleyicilerle arasında: “Saati söyler misiniz bana? Çok uzun olmasından korkuyorum konferansımın… (‘Onu beş geçiyor!’, ‘On! Vakit çok!’ sesleri) Şimdi, bizde cihadın farz oluşu, aşağı yukarı aksiyonun, doğrudan doğruya aksiyonun farz oluşu demektir.”
Beş dakika mola, bir sigara dola!
Necip Fazıl, aksiyonun İslâm medeniyeti içindeki karşılığını Türk ve İslâm dünyalarından seçtiği örneklerle uzun uzun izah ettikten sonra, aynı faslın “dışımızdan misâller”le anlatımına geçmek ister. Fakat bu fasla geçmeden önce bir mola vermenin zamanı gelmiştir. Buyurun, Üstad’ın cümlelerini okuyalım:“Şimdi dışımızdan misâller… Bu ayrı bir fasıl teşkil ediyor. İzin verirseniz siz de, ben de beş dakika dinlenelim, birer sigara içelim. Peşinden devam edelim. Ne dersiniz? Tam beş dakika, saat tutun! (BEŞ DAKİKALIK ARADAN SONRA, şiddetli alkışlar)”
Bitirirken…
Üstad’ın 49 yıl önce (4 Ağustos 1963’te) Erzurum’da gece yarısına doğru tamamladığı konferansı, 10 puntoluk karakterlerle dizili 80 sayfalık bir kitapçıkta toplanmış. Üstad’ın bu konferansta neler söylediğini ayrıntılarıyla aktarmamız mümkün değil. Bunun yerine, bir şekilde bu kitapçığı temin edip okumanızı teklif ederiz. Bununla birlikte, Üstadın son sayfalarda söylediği cümlelerden bir demet sunabiliriz:
“Bu kadar lâftan sonra dâva şurada düğümleniyor: Bizi bir büyük aksiyon beklemekte; hangi sahada isterseniz isteyin… Fakat o mutlaka tek mihraktan gelecektir. Ben şu konferansımda siyasi konuşmuyorum, âdi parti dâvası gütmüyorum. Dâvamız, ilmî ve mücerret… Bizi, nefs murakabe ve muhasebesine erdikten ve şahsiyet mihrakımızı tâyit ve tesbit ettikten sonra, boşlukta mekân işgal etmek haysiyetini temsil edeceğimiz bir millet olma aksiyonu bekliyor. (…) Bu mihrak imandır. Onun olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. (…) Ve bu mihrak –öyle iphamlara, gizlemelere lüzum yok-, kelimenin tam mânasıyla İSLÂMİYETTİR. (Şiddetli ve devamlı alkışlar.)”

Cevat Akkanat

dünyabizim

Devlet Ve Maslahat

28 Temmuz 2012 - 02:50 ÖS

Her ne şartta olursa olsun bir devlete sahip olma anlayışımız bin yıllık bir kabulden kaynaklanmaktadır.
Bu kabulün hükümdarları Tanrı'nın temsilicisi olarak yücelten Mutezile ile birlikte başladığı, Maverdî ve Turtuşî'de ise otoritenin gerekliliğine dönüşerek kurumlaştığı malumdur. Çünkü, her iki imamın ilgili görüşlerinin de sadece hukuki gerekliliklerle değil, İslam toplumlarındaki çalkantıları bitirmeye yönelik zorunlu çabayla birlikte şekillendiği tarihi kayıtlarla sabittir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundaki kabulümüz ve tekrarımız da aynıdır. Bir cihan savaşı yaşanmış, topraklar ve halklar kaybedilmiş, yetim ve yoksul sayısı had safhaya ulaşmış, siyasi ve ekonomik güçsüzlükler nedeniyle düşmanların tecvazüne açık hale gelinmiştir. Bu şartlarda devletin bekası hakim bir kanaat olarak öne çıkmış, kalan imkanlar da tümüyle bunun gerçekleşmesine harcanmıştır.
1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla köyündeki medresesi kapatılan Ozanlı Mehmet Efendi'ye, bu kanunla eş zamanlı olarak kurulan Diyanet İşleri Reisliği'nin Akdağmadeni müftülüğü teklif edilmiştir. Aynı zamanda bir Nakşi şeyhi olan Mehmet Efendi, yakınındakilerle iştişare ederek bu görevi kabul etmiş. Etmiş etmesine de itirazlar da hemen sökün edivermiş. Mehmet Efendi bu itirazlara şu cevabı vermiş: 'Biz bu görevi kabul etmezsek, din cahillerin eline kalır, bize de ahirette bunun hesabı sorulur'.
Ozanlı Mehmet Efendi'nin gözettiği bu maslahat Tek Parti zülmünde bile yürürlükte olmuştur. Çünkü söz konusu olan devlettir ve devlet iyiler tarafından iyilikle yönetilmese de o iyinin bulunmasına ve iyiliğin sağlanmasıra çalışmak her Müslümanın görevidir.
Bu görevi yetmişli yıllarda yeniden siyasal bir bilince dönüştüren İslamcıların o günden bugüne süregelen temel çelişkileri yukarıdaki kabulle söz konusu mashalatın uygulamasından kaynaklanmaktadır.
Çünkü bir İslamcı, devletin ehil kişilerce yönetilmemesinden, yönetim sisteminin İslam'la bağdaşmamasından dolayı devletin yıkılmasına, zarara uğratılmasına, gücünün zayıflatılmasına rıza gösteremeyeceği gibi devletten kaynaklanan zulmün, şerrin giderilmesi, en azından bunların halk nezdindeki etkisinin azaltılması için devlet mekanizmasında yer almak durumundadır. Ancak bu maslahat ona maslahatgüzarlık yapma hak ve yetkisini vermez.
Bence Mehmet Akif'in büyüklüğü milli şairliğinden önce buradan kaynaklanır: Teşkilât-ı Mahsusa ve Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'deki görevleri, Millî Mücadele'deki ve 1. TBMM'deki rolü, Mısır'a gitme ve Türkiye'ye dönme nedenleri bir maslahatı gözetme ile maslahatgüzarlığa düşmeksizin var olmaya çabasının en canlı örneklerindendir. Ki, Akif bu nedenle İslamcılığın kurucu isimlerinin ilk sırasında yer alır.
Ne var ki Akif, İslamcılık düşünce ve eyleminde ideal portre olarak öylesine etkilidir ki, kendisinden sonraki otuz yıl boyunca dünyada ve Türkiye'deki yeni hadiseleri anlama, değerlendirme, vaziyet alma konusunda İslamcılar için de tam handikapıdır.
Bu devir İslamcılarının Komünizmle Mücadele Dernekleri'nde sağcılarla işbirliği yapmaları, iç ve dış tehlikelere karşı ırkçı bir söylemi benimsemeleri, Batıcılarla gündelik didişmeleri asli bir uğraş sanmaları bilinçsizce ya da bilinçsiz olarak oluşturulmuş bir Akif mitiyle bağlantılıdır.
Akif'in maslahatını kendi zaman ve şartları içinde değerlendiremeyen İslamcılar Sosyalizmin yükselişini iyi okuyamadıkları gibi Menderes'le birlikte güçlenen devlet Kapitalizminin ayak seslerini de duyamamışlar ve sistemin bizzat ürettiği Komünizm tehlikesi karşısında Kapitalist bir hayatın yani mevcut yerli sistemin içine (hem idrak hem de hal olarak) sürüklenmişlerdir.
Bu yüzden yetişmişli yıllardaki partileşme hareketi İslam düşüncesi üzerinden gerçekleşen bir hareket olmaktan çok sermayenin dayatmasıyla ilgili bir harekettir; Turgut Özal'ın özellikle Kemalist sistem yararına başlattığı Transformasyon ise doğrudan bu hareketten kaynaklanmamış olsa bile uygulama cesaretini büyük oranda ondan almıştır.
İslamcıların maslahattan maslahatgüzarlığa geçme seline kapıldıkları o yıllarda iki isim selin dışında durarak düşünce üretebilmiş, konuşabilmiştir: Nurettin Topcu ve Sezai Karakoç.
Hayır, Necip Fazıl'ın bu bahiste yeri yoktur; onun dua alacağı, rahmetle, hürmetle ve minnetle anılacağı meşguliyetler farklıdır. O bir aksiyon adamı olarak Osmanlı'yı hatırlatmış, CHP zulmünü kayıt altına almış, yeni bir edebiyat zevkini şekillendirmiş, miting meydanlarını hareketlendirmiş, buralarda okunacak sloganik şiirleri yazmış, muhtemeldir ki kendisinin bile anlayamadığı İdeologya Örgüsü'nü tamamlamıştır.
İslamcılar bugün Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç'tan tevarüs ettikleri anlayışla devlet ve maslahat konusunda nerede duruyorlar?
İnşallah cevabı bir sonraki yazıda bulmaya çalışalım.

Ömer Lekesiz/Yeni Şafak

Sakarya Artık Sürünmüyor

06 Haziran 2012 - 12:31 ÖÖ

Işılak: Sakarya Artık Sürünmüyor

Devlet sanatçısı ve tiyatro polemiğine Uğur Işılak da katıldı. Necip Fazıl seslerini şiirlerini besteleyerek çok konuşulan bir albüme imza atan Işılak: "Onlar maalesef bu ülkenin manevi değerleriyle yoğrulmuş kimseye yer de vermezler gönül de... Yüreklilik orada burada bağırıp çağırmak değil, devletin parasına tenezzül etmemektir. Sanatçıysan önce rest çekeceksin. Sonra istediğini söylersin." dedi.


03 Haziran 2012 Pazar 22:17

Gönderilen resim
Yüreği olan devlet sanatçıcı istifa eder!

Nihayet bir Necip Fazıl Oratoryosu bestelendi. Necip Fazıl'ın sevilen şiirlerinden birçoğunu ilk kez, hem de çok sesli müzik formatında besteleyen ve senfonik orkestrayla icra eden Uğur Işılak, Üstad projesini anlattı: "Böyle bir işe kalkışmak için yüreği yanan bir adam, iyi bir besteci ve icracı lazımdı. Üstad geçinmeyen, Üstad'dan geçinmeyen, ömrü Üstad'la geçen biri"

Muhafazakar sanat tartışmaları bitmek bilmezken... Geçtiğimiz hafta 'manidar' bir 'ilk' gerçekleşti. Sanatçı, kendi tabiriyle 'halk ozanı' Uğur Işılak, şair Necip Fazıl Kısakürek'in 10 şiirini besteleyip, sahnede ilk kez seslendirdi. Konser, Necip Fazıl'ın 29. ölüm yıldönümünde Konya'da yapıldı. Işılak'a sahnede şef Turhan Yükseler'in yönettiği 60 kişilik bir senfonik orkestra eşlik etti. Eser, şimdiden klasikler arasına girmeye ve sevilen Türk oratoryolarından olmaya aday. Necip Fazıl'ın Türk düşünce ve sanat hayatındaki etkisi düşünüldüğünde, Necip Fazıl Oratoryosu önemli bir gelişme. Uğur Işılak projeye 'Üstad' adını vermiş. Şairin, Sakarya Türküsü, Zindandan Mehmed'e Mektup, Canım İstanbul, Anneciğim, Yattığım Kaya, O Var, Şarkımız Bizim, Kaldırımlar, Geçilmez gibi sevilen şiirlerini seçmiş; onları çok sesli müzik formatında bestelemiş. Adında türkü olduğu halde Sakarya Türküsü'nü bestelemenin çok zor olduğu öteden beri söylenen bir şey; Işılak işte bunu başarmış. Necip Fazıl'ın sadık okuyucularının bile pek bilmediği Köroğlu şiirini gün ışığına çıkarmış. Proje şimdiden büyük ilgi gördü. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tebrik mesajı gönderdi. Başbakan yardımcısı Beşir Atalay izleyiciler arasındaydı. Konserle ilgili video ve haberler tıklanma rekorları kırmaya başladı. Sanatçının önümüzdeki ay içerisinde Ankara, İstanbul gibi şehirlerde vermeyi planladığı konserler için büyük talep var. Önümüzdeki hafta çıkması beklenen Üstad albümü de sabırsızlıkla bekleniyor.

- Üstad projesi nasıl doğdu?

- Neredeyse 13-14 yıldır üzerinde düşündüğüm bir projeydi ama gerçekleşmesi için belli sebeplerin bir araya gelmesi gerekiyordu.

- Nasıl sebepler?

- Üstad Necip Fazıl'ı öyle üç beş enstrümanla, tek sesli müzikle anlatmak mümkün değil. Şiirse şiir, felsefeyse felsefe, gazetecilikse gazetecilik, yazarlıksa yazarlık, dava adamlığıysa dava adamlığı... Hepsi onda var. Bu kadar çok sesli bir üstadın eserlerini tek sesli bir müziğe hapsetmek olmazdı. İyi bir şef, geniş bir orkestra, doğru bir repertuar ve tabii ki sözlerle rakseden besteler gerekiyordu.

- Besteleyeceğiniz şiirleri neye göre seçtiniz?

- Gönlüme göre...

- Sakarya Türküsü de bunlardan biri miydi?

- Evet.. Aslında Sakarya Türküsü şiir olarak bile okunması zor olan bir eser. Ama o olmadan da proje eksik kalacaktı. Bir deli cesaretiyle girdik bu işe. Bu iş akıllı işi değil zaten.

- Galiba işe yaradı bu cesaret.

- Niyetiniz halis olduğunda sadece kabiliyetlerinizle değil, gönlünüze düşenlerle ve size ilham edilenlerle de yol alıyorsunuz. Yeter ki üstad geçinmeyin. Yeter ki Üstad'dan geçinmeyin. Yeter ki ömrünüz Üstad'la geçmiş olsun.

- Sizin ömrünüz Necip Fazıl'la mı geçti?

- Çocukluğumdan beri onun eserlerini okur, deşifre etmeye çalışırım. Halen birçok mısrayı niye yazdığını düşünürüm. Mesela, 'İçeride bir has oda, yeri samur döşeli; / Bu kapıdan 'gelsin' diye çağrılmadan geçilmez.' Nerededir o samur döşeli oda, neresidir? Bilmiyorum. Bu, şairin kendi mahremi... Ben de kendi mahremimi düşleyerek okuyorum, dinliyorum. Ne mutlu üstadın şiirlerindeki ahengi keşfedene...

- Nasıl tepkiler aldınız?

- Gelen yorumlardan birini paylaşayım izninizle: 'Sakarya Türküsü'nü okumak olmaz, dedim. 'Uğur Işılak bile olsa, yapamaz' dedim. 'Bu şiire beste yapılamaz, kimse bu işten alnının akıyla çıkamaz,' dedim. Ve hatta Uğur Işılak için üzüldüm. Ama dinlerken gözlerimi dolduran yaşlardan, Üstad'dan ve ozanımızdan utandım, düşündüklerim için.'

- Devlet erkanı da oradaydı. Bakan Beşir Atalay mesela...

- Bakanımızın şöyle bir ifadesi olmuş: 'Üstad burada olsaydı, herhalde beş dakika ayakta alkışlardı.' O kadar yoğun işlerine rağmen geceye katılması bizi çok sevindirdi. Sadece katılımı değil, bu projenin yanında olduğunu ifade etmesi de bizi çok umutlandırdı. Başbakanımız da telgraf gönderdi.

- Zindandan Mehmed'e Mektup şiirini bestelemenizde Başbakan'ın bir etkisi oldu mu? O da kasete okumuştu aynı şiiri?

- O manada bir tesiri olmadı. Neticede biz de çocukluğumuzdan beri hayranıyız bu şiirlerin.

BU İŞ İÇİN YANAN BİR YÜREK LAZIM

- Necip Fazıl vefat edeli 29 yıl olmuş. O hayattayken ya da öldükten sonra kimse böyle bir işe kalkışmamış.

- Böyle bir işe kalkışmak için yüreği yanan bir adam olmak lazım. O da yetmez, iyi bir bestekar olmak lazım. Sonra, bu eserlerin hakkını verecek iyi bir icracı olmak lazım. İyi bir orkestra şefi lazım, vs. Bunların hepsinin bir araya gelmesi gerekiyordu.

- İstanbul, Ankara, hatta Maraş gibi şehirler dururken Konya'da yapılmasının bir esprisi var mı?

- Burada Meram Belediyesi'ni de kutlamak lazım. 60 kişilik bir senfoni orkestrasının külfetini, maliyetini üstlenmek kolay bir iş değil. Koskoca büyükşehir belediyeleri yabancı ülkelerden piyanist getirip 300-500 bin dolar para verirken ve böyle bir şey düşünmezken, Konya'da bir ilçe belediyesi bu külfetin altına girebiliyor. Helal olsun. Belediye Başkanı Serdar Kalaycı'yı da tebrik etmek lazım.

- Yeni projeleriniz var mı?

- Mevlana'yı da senfoni orkestrası eşliğinde sunmayı düşünüyoruz kısmetse. Hemen arkasından da bir Mehmed Akif projesi var.

- Mehmed Akif'le ilgili projeler yapıldı daha önce de.

- Evet, birkaç kez yapıldı. Ama Mehmed Akif, Uğur Işılak tarafından yapılırsa farklı olacak. Çünkü Mehmed Akif mülayim bir adam değil. Şiirleri hiç mülayim değil. 'Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem/ Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım/ Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım,' diyen bir adam mülayim olamaz. Bu mısralar bestelenirken biraz içinde protest, haykırış olması lazım. Bunlar da benim işim. Fıtri olarak öyle bir adamım.

- Nazım Hikmet'le ilgili de benzer bir çalışma yapmayı düşünür müsünüz?

- Ben hayatı Necip Fazıl'la geçmiş bir adamım. Nazım Hikmet de okudum ama onun dava adamlığını bilmem. 'Stalin beni yarattı' sözünün sebebini bilmem. Rusya'ya gidiş sebebini bilmem. Rusya devlet sistemini bu kadar kutsama sebebini bilmem. O işleri de Nazım'da hikmet arayanlar yapsın.

BAŞBAKAN'IN SERTLİĞİ HOŞUMA GİDİYOR

- Üslubunuz çok sert değil mi?

- Alıştınız yumuşaklara tabii, ben size sert geliyorum. Bu milleti yumuşaklıklara alıştırdılar, doğruyu söylediğimiz zaman sert geliyor. Hakikate âşık olanlar korkusuz olur. Sizin sertlik dediğiniz şey aslında bir korkusuzluktur. Onun adı sertlikse ben sertim. Necip Fazıl sertlikleriyle Üstad olmuş. Tanıyanlar söyler, üstad kesinlikle 'light' bir adam değildi. 'Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi birçok insanda yok,' diyor. Mehmed Akif'te ve yine üstad olarak anılan Bediüzzaman'da da o sertliği görüyorsunuz.

- Başbakan da üslubu nedeniyle eleştiriliyor zaman zaman...

- Başbakanımızın tavırları öyle çok hoşuma gidiyor ki. Onlarca yıldan beri susturulan koca bir milletin sesi oluyor. Şahsına yapılan bir hakaretten dolayı intikam davası gütse 'hoş değil' derim. Mazlum bir milletin intikamını aldığı için hoşuma gidiyor. Onun korkusuzluğu ve sertliği yüreğime su serpiyor. Davos'taki çıkışı mesela... Birileri diplomasinin diline uymadı dese de. Bunu diyenler yıllardan beri Batıda bazı diplomatların karşısında el pençe divan durmanın ne kadar diplomatik olduğunu açıklasınlar. Onlara inat bence diplomasinin dili bir de böyle olmalıydı. Başbakan'ın o çıkışının üzerine birçok ülkede katil İsrail diye yürüyüşler yapıldı. Adeta bütün dünyanın söylemek isteyip de cesaret edemediği şeyleri başbakanımız dillendiriyor. Bu ülkede eskiden zalimin karşısında susan başbakanlar eleştiriliyordu, şimdi yiğitçe konuştu diye başbakanımız eleştiriliyorsa gülüp geçmek gerek.

- Sözleriniz intikam ve rövanş kelimelerini çağrıştırıyor...

- Yıllardan beri Anadolu insanını küçük görenlere karşı Başbakan'ın tutumu bir rövanş olarak yorumlanıyorsa öyle olsun. Sen bu milleti yıllarca ez, yıllarca hırpala sonra biri de çıkıp buna karşı sağlam bir duruş sergilesin ve sen de sağlam duranı, mazlumdan ve masumdan yana olanı suçla... Oldu mu şimdi? Allah bu milletin yanında olanlardan razı olsun. Milletin menfaatini kendi menfaatinin üzerinde tutanlardan razı olsun.

SAKARYA ARTIK SÜRÜNMÜYOR

- Sakarya'nın önemi nedir?

- Sakarya bir semboldür. Benzetmeler, özdeşleştirmeler var şiirde. Böyle yorumlamak lazım... Sakarya Anadolu'dur, Anadolu insanıdır. 'Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya' derken Anadolu'ya sesleniyor, 'Ayağa kalk Anadolu' diyor Üstad.

- Sakarya halen yüzüstü sürünüyor mu?

- Eskisi gibi süründüğünü düşünmüyorum. İyiye doğru bir gidiş var. Siyasette de bir seviye oluştu, tefekkürde de, samimiyette de. Bir zamanlar yedi kere gidip gelen adamlar vardı. Artık her önüne gelen bu milleti kandıramayacak. Sakarya şaha kalktı!

- AK Parti için yaptığınız seçim şarkısında da bu Anadolu vurgusu vardı.

- Haydi Anadolu, AK Parti kurulmadan yapılmıştı. Onu alıp kullandılar. Bir partiye yapılmış değil. Sağcısıyla solcusuyla bütün Anadolu insanına hitap ediyor. Bir parti propagandası yapmıyor. Bu haliyle de AK Parti'nin ilk göz ağrısı oldu. Bugün hangi milletvekiliyle, belediye başkanıyla karşılaşsam anıları canlanıyor o şarkıyla.

- Siz AK Parti'nin sanatçısı mısınız?

- Ben partizan bir adam değilim. Partiler üstü düşünüyorum. Benim için önemli olan Anadolu insanı ve onun menfaatleridir. Hem maddi hem de manevi olarak kazanan, Anadolu ve insanı olmalı. Ensesi kalınların, yersizlerin kazandıkları yeter! Biraz da yerliler kazansın. İş adamı çıkacaksa onlardan çıksın, İstanbul'un aristokratlarından, burjuvazisinden değil. Kırşehir'in, Nevşehir'in, Çorum'un, Erzurum'un, Diyarbakır'ın adamından çıksın.

- Bunları olduğu gibi yayımlayacağım...

- Yaz! Onların tahammül edemedikleri de bu. Anadolu'dan bu insanların çıkması... Bırakın ülkeyi biraz da bunlar yönetsin. Bizi bizden olanlar idare etsin, başkalarından olanlar, başkalarıyla olanlar değil.

- Şimdi öyle mi oluyor?

- Eskiden bir büyükelçinin, konsolosun yanına yaklaşamazdınız. Halktan uzak olmayı diplomasi zannediyorlardı. Bunlar yıkıldı çok şükür. Şimdi bizim Avrupa'daki konserlerimize konsoloslar da geliyor. Onlara takılıyorum, 'Siz böyle değildiniz eskiden, nihayet yola geldiniz,' diyorum, gülüyorlar. Adem olan adam olur.

- Ağır olmadı mı biraz?

- Ben bunları sahnede söylüyorum. Söylemekten hiç gocunmam. Ozanlık böyle bir şey... Kimseden maaş almıyorum, kimse beni gizlice desteklemiyor, kimsenin de dalkavuğu olamam. Eskiden 'Para kazanmak, bir yerlere yükselmek istiyorsan suya sabuna dokunma,' derlerdi. Ama ortada bir kir varsa suya da dokunacaksın sabuna da. En fazla suya sabuna dokunanlar da halk ozanları olmuştur. Dede Korkut'tan tut, Âşık Veysellere ve Mahzunilere kadar. Böyle süregelmiştir. Biz de bu gelenekten geliyoruz. Popüler müzik yapmıyoruz, popüler olmak için de mücadele etmiyoruz.

YÜREKLİYSELER İSTİFA ETSİNLER

- Zamanlama 'manidar'... Tiyatrolar, Necip Fazıl gibi isimlerin eserlerine yer vermedikleri için eleştiriliyordu.

- Onlar maalesef bu ülkenin manevi değerleriyle yoğrulmuş kimseye yer de vermezler gönül de... Yüreklilik orada burada bağırıp çağırmak değil, devletin parasına tenezzül etmemektir. Sanatçıysan önce rest çekeceksin. Sonra istediğini söylersin.

- Nasıl bir rest çeksinler?

- Bir taraftan devletin, milletin ekmeğini yiyeceksin, diğer taraftan onun insanlarına söveceksin; bu yakışık almaz. Erkeksen, yürekliysen devletin parasına tenezzül etmeden basarsın istifanı. Ondan sonra kimin aleyhinde istiyorsan konuşursun. Senin isyan bayrağını açma hakkın ancak istifa etmekle mümkün olur, 'istifade' etmekle değil.

- Siz devletten para almıyor musunuz?

- Devletten bir kuruş para alan adam değilim. İstersem Başbakan'ın aleyhinde konuşurum, istersem Cumhurbaşkanı'nın. Bir ozan olarak gerekirse bunu yaparım. Devlet beni beslemiyor, ben devletten maaş almıyorum. Ve şu anda bana, 'Gel devlet sanatçısı ol, sana aylık 50 bin lira verelim,' deseler; 'Hayır!' derim. Bir ozan devletten maaş almaz. Maaş alanlar da boynunu bükmek mecburiyetindedir.

- Projelerinize devlet desteği yok mu?

- Hayır. Talep insanı küçültür. Biz, bize gelen talebi değerlendiririz, ama taleple gitmeyiz hiçbir kapıya. Talip olan tahrip olur.

Sabah


büyükdoğu haber