Jump to content

NFK-Fan

Admin
  • Content Count

    2,361
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    67
Everything posted by NFK-Fan
 
 
  1. Miyasoğlu vefat etti Ocak ayında boyun bölgesinde baş gösteren damar tıkanıklığı nedeniyle bir süredir tedavi gören Milli Gazete yazarı ve İslâm davasının önde gelen entelektüel mütefekkirlerinden usta edebiyatçı Mustafa Miyasoğlu'nun 1 saat önce vefat ettiği haberi geldi. Ocak ayında boyun bölgesinde başgösteren damar tıkanıklığı nedeniyle bir süredir tedavi gören İslâm davasının önde gelen entelektüel mütefekkirlerinden usta edebiyatçı Mustafa Miyasoğlu'nun durumu, daha sonra beyninin üç noktasında ortaya çıkan tümörlerle kötü bir hal aldı. Oğlu Eren Miyasoğlu'ndan edindiğimiz bilgiye göre, Türk-İslâm kültürünün sözcülerinden gazeteci-yazar Mustafa Miyasoğlu tedavi gördüğü hastanede 1 saat önce Hakkın Rahmetine kavuştu. Edebiyata adanan bir ömür Mustafa Miyasoğlu 1946 yılında Kayseri'de doğdu, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde okudu. On yıl liselerde öğretmenlik, on iki yıl da üniversitede okutmanlık yaptı. 1966 yılından beri şiir yanında deneme, hikâye, tiyatro ve roman türlerinde de eser veren sanatçı, pek çok dergi ve gazetede kültür ve sanat yazıları yayınladı, şiir ve romanlarıyla ödüller kazandı. T. Millî Kültür Vakfı özel armağanını kazanan Hicret Destanı adlı şiiri Dr. Muhammed Harb tarafından Arapçaya çevrildi. Ayrıca başka şiir ve hikâyelerinin de İngilizce, Arapça ve Urduca çevirileri yurtdışında yayınlandı. Şiir, hikâye ve romanlarında millî kimlik arayışına yönelen yazar, toplumda değer çatışmalarını da işledi. Öne çıkan eserleri arasında Pancur, Kaybolmuş Günler, Dönemeç, Bir Gülü Andıkça, Yollar ve İzler, Zügüdar ve Güzel Ölüm'ün yanı sıra biyografi türünde Necip Fazıl Kısakürek, Asaf Halet Çelebi, Ziya Osman Saba eserleri bulunuyor. Yeni Şafak
  2. (Bu liste Büyük Doğu Yayınları tarafından onaylanmıştır.) Selamlar, Internet'in daha sık kullanılır olmasıyla bilgi akışının hızlanması hepimizin şahit olduğu bir hakikat. Bununla birlikte, kirli bilginin de daha hızlı bir şekilde akarak pek çok zihinde yanlışların filizlenmesine yol açtığını da aynı emniyet hissiyle biliyoruz. Bu ikinci durumun bir yansımasını da Üstad'la alakalı paylaşımlarda sıklıkla karşımızda görmekteyiz. Özellikle sosyal paylaşım sitelerinde Üstad'a ait olmadığı halde ona aitmiş gibi gösterilen söz ve şiirler oldukça vahim bir bilgi kirliliği oluşturuyor. Üstad'a atfedilen sözler kaliteli olsa dahi bu hal hakikat cinayeti olacakken, bir de bu sözlerin önemli bir kısmında cümle akışının bozuk, mananın sakat ve üslubun zevksiz olduğu dikkat çekiyor. Üstad'ın bu söz ve şiirlerle bilinmesi, herkesin tetkike müsait bir zihin yapısı olmadığından ilerisi için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Üstad'ı en doğru şekilde anlatabilmek amacıyla yola çıkan sitemizde, Üstad'a ait olmadığı halde ona atfedilen sözleri bu başlık altında derlemeye karar verdik. Üstad'a ait olmayan söz ve şiirlerin ona yapışıp kalmasının önüne geçme yolunda önemli bir mücadeleye giriştiğimizin farkındayız. Bu sözleri başlık altında paylaşırken, bir sözün bir kişiye ait olmadığını iddia etmenin çok da kolay bir iş olmayacağının bilincindeyiz. Kesin olarak üstad'a ait olmadığını söyleyeceğimiz sözlerde ince eleyip sık dokumak borcu altında oluşumuzun farkındayız. Burada Üstad'a ait olmadığını onaylayacağımız sözlerde bu hassasiyet daima yol gösterenimiz olacaktır. Dolayısıyla internet üzerinde Üstad'a ait olmayan bir sözle karşılaşıldığında, gönül rahatlığıyla müracaat edilebilecek bir çalışma hazırlama çabasında olduğumuzu vurgulama gereği hissediyorum. Gerek tamamını incelediğimiz Üstad'ın basılı eserleri, gerek hakkında kaleme alınan muteber kaynaklar, gerek fikir ve üslubuna aşinalığımız, gerekse de henüz kitap halinde yayınlanmamış olan Üstad'a ait vesikalar üzerindeki bilgi birikimimiz ve araştırma imkanlarımızla aşağıdaki liste hazırlanmıştır. Başlığa yazılacak olan mesajlar devamlı olarak göz önünde tutulacak ve listenin kolay incelenebilmesini sağlamak üzere, yazışmalar zamanla temizlenecektir. Üstad'a ait olmadığı halde ona atfedilen sözler: 1- Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev de ya satılıktır, ya kiralık... 2- Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi çoğu kişide yoktur! 3- İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir. Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu. 4- İnsan sevme hissini israf etmemeli, Kim ne kadar sevilmeye layıksa,onu o kadar sevmeli. 5- Hayatın çilesine tahammül gerek Değil mi ki sefâ ile cefâ müşterek? Sizce ağlamak için gözyaşı mı gerek? Bazen dertliler de ağlar, ama gülerek... 6- Gökler ağlıyor biz ağlamışız çok mu? Bize yobaz diyorlar haberin yok mu? Her ne derse desinler, Allah için yobaz olmuşuz çok mu? 7- Yar olmaz servetinin sana bir tek kuruşu, Secde yoksa bekleme, kabirde kurtuluşu (Cengiz Numanoğluna aittir) 8- Benim ayağımın altı da müsait başımın üstü de.. Nerde duracağını kendin belirle. 9- Dünya güzel olsaydı doğarken ağlamazdık.. Yaşarken temiz kalsaydık ölünce yıkanmazdık. 10- Yüz daha versen, yüz uman yüzler bilirim. Yokuşlara kardeş olan düzler bilirim. Dünya öküzün üstünde derler; Ama dünyanın üstünde nice öküzler bilirim !.. 11- Değer verdiklerinin, verdiğin değere layık olmadıklarını anlarsan, Sen üzülme bırak layık olamadıkları için onlar utansın. 12- Yalnızım diye üzülmüyorum.. Çünkü biliyorum, yalnız insanın ihanet edeni de olmaz. 13- Dinde zorlama yoktur, insan hürdür elbette. İster dünyada pişer, isterse âhirette... (Cengiz Numanoğluna aittir) 14- Ne başını kapat, altını göster; ne altını kapat, üstünü göster. Hepsini kapat, İMANINI göster. 15- Ey deli gönül aşk mı istiyorsun, Yaradan sana yar değil mi Hep soğuk mu geçti ömrün, Kışın sonu bahar değil mi? 16- Bir insanda olmayınca haya ile edep, Neylesin ona medrese ile mektep, Okusa da alim de olsa; Yine merkep, yine merkep 17- ''Sanki aşk sustu'' dedim... ''Aşk hiç susar mı?'' dedi... ''Sen susuyorsun ya'' dedim... ''Ben aşk mıyım?'' dedi...... ''Aşksın'' dedim... ''Sustu'... 18- Kime yâr dediysek, o yâr açtı yarayı, Belli ki gerçek sevenimiz yoktur Allahdan gayrı 19- Boğuşmak, hayat denen sebepsiz savaş için, Yaşamak en sonunda dikilen bir taş için, Bütün ızdırapların işte en korkuncu bu, Bir avuç toprak olmak düşünen bir baş için... 20- Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde, İster sürü çöp yap tufanların selinde, Sonunda bir varlığa ulaştır da, Allahım Bırakma tabiatın merhametsiz eline... 21- Camiye dikey olarak gel, yatay olarak zaten geleceksin 22- Yedi hristiyan bir danaya ortak olmadıkça, çam ağacı süslemem... 23- Evini yönetirken zorlanan ilerici! Üç kıtaya hükmeden ecdadın mı gerici? (Hayati Vasfi Taşyürek'e aittir) 24- Benim istediğimi Allah istemiyorsa, konu kapanmıştır. 25- Üç günlük dünyaya gayret üstüne gayret Ebedi hayat var gayret yok hayret. 26- Sokak lambası gibi olma ey yar! Kime yandığın belli olsun... 27- Biz Aşkı erostan merostan öğrenmedik.! Biz Aşkı Mekkeli bir yetimden öğrendik.. O Resul Ki, Hz. Muhammed (s.a.v) 28- Kızgınlığım geçer de; Kırgınlığıma çâre bulamadım! 29- Sevdiğini belli et, gizlemek başkalarına fırsat vermektir 30- Yusuf baştan aşağı iffet olduktan sonra, Züleyha baştan aşağı afet olsa ne yazar. 31- Hayırlı eş Allah'ın kuluna özel bir ikramıdır, Hayırsız eş ise dünyanın en ağır imtihanıdır. 32- Yanında olduğum zaman değerimi bilmezsen; Değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın... 33- Ömür ağaç dalında savrulan bir yapraktır; Ne kadar genç olursan ol sonun kara topraktır! 34- Önüne Gelenle Değil, Seninle Ölüme Gelenle Beraber Ol. 35- Bana bir ben lazım, bir de beni anlayan. Beni bir ben anlarım, bir de beni yaradan 36- Ya Allah'a baş eğer hiç kimseye eğmezsin, Ya da herkese baş eğer hiçbir şeye değmezsin. (Cengiz Numanoğluna aittir) 37- Kendini dünyalar kadar değerli zannedenlere kısa bir not; Dünya beş para etmiyor.. 38- Sustum, birikti yanaklarıma alfabe Ya ilahi ya Rab sükutumu en güzel duam eyle. 39- Dün geçti bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine güvenme, ölenler hep ihtiyar mı? 40- Ben bir garip insanım.. Ne tahtım var,ne tacım.. Tut elimden Allah'ım. Yalnız Sana muhtacım. 41- Fazla ciddiye almayın bu hayatı, nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız.. (Derman İskender Över'e aittir) 42- Yılbaşı, Noel, Fişek; Yeryüzünde Özgürlük Diye Tepinir Eşek..! 43- Allah'tan korkana, ölüm yâr gelir; Ölümden korkana, dünya dar gelir.. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.) 44- Allah dersen mürtecî, Tanrı dersen çağdaşsın; Bu özürlü beyinle, akıl nasıl bağdaşsın?.. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.) 45- Hayvanlara kızmayın, mâzeretleri çoktur, Meselâ, hiçbirinde, utanma hissi yoktur (Cengiz Numanoğlu'na aittir.) 46- İki günlük yol için, hemen sıvanır kollar; Ve iğneden ipliğe, hazırlanır bavullar Bir yol var ki, hazırlık, düşünülmez nedense; Musalla taşlarında, çalınırken davullar. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.) 47- Biz; ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamberin, gözleri şişene kadar uyuyan ümmetiyiz... 48- Yahudiler mi dediniz? Onlar, yumurtalarını pişirmek için, dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir. 49- Gençliğine güvenip vakit çok erken derken Belki elveda bile diyemezsin giderken... (Ahmet Mahir Pekşen'e aittir) 50- Ne gelirse başımıza Hakk'tandır... Fakat geliş sebebi Hakk'tan ayrılmaktandır... 51- Bir "hoşçakal"a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım. 52- Sakın ola köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı deme, olurya tam yarı yolda köprü yıkılıverir. Öteki tarafa ayının yeğeni olarak gidersin. 53- İki Çeşit İnsan Vardır ! Zaman Geçtikçe Hatalarıyla Yüzleşen, Zaman Geçtikce Yüzsüzleşen ! 54- Başörtüsü Bilime Engelmiş.! Siz Uzaya Mekik Gönderdiniz de, Başörtüsüne mi Takıldı? 55- Dünyada bin yıllık tarihi silinen ve o günü bayram olarak kutlayan başka bir millet daha yoktur. 56- Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiçbir şey bizim değil 57- Var mı Allah'tan yukarı, kabirden aşağı..? Toparlan ruhum gidiyoruz; sen yukarı, ben aşağı..! 58- Kadın Mezarlığa Girerken Başını Kapıyor, Dışarı Çıkarken Açıyor, Ölüye Karşı Kapayıp, Diriye Karşı Açmak Akıl Almaz. 59- Bu ülkede biri size; çağdışı, yobaz, gerici, eski kafalı, deli, aşırıcı diyorsa emin olun ki doğru yoldasınız. 60- Moda, Cehennemde bir oda.. 61- Arsızlığa cesaret, zinaya aşk dediler. Bir neslin ahlakını, işte böyle yediler! 62- Geminin tek kaptanı olur, gerisi mürettebattır. Kalbin de tek sahibi olur, gerisi teferruattır 63- Her kahkahanda Allah'a teşekkür etmiyorsan, Neden her ağladığında O'na kızıyorsun? 64- Çok sıkıldıysan hayattan, bir mezarlığa git. Ölüler iyi bilir ; Yaşamak güzeldir. 65- Herşeyin İlacı Zaman Diyenler... Bir de Bu Kelimeyi Tersten Okumayı Deneseler... 66- Tanrı sizi korusun, bizi Allah korur. 67- Denildi mi bir yerin adına "Türk" beldesi, Gözüm al bayrak arar,kulağım ezan sesi... 68- Yıkılasın ey israil ! Enkazını göreyim . Sana ülke diyenin yüzüne tüküreyim. 69-Makyajı abdest olan bir kadının hayatıda güzeldir, hayasıda.. 70- Secde görmemiş alnın alınyazısı olmak istemem. 71- Örtü şuuruyla takılmadığında da Allah katında bir değeri olsaydı, Cennetin baş köşesine rahibeler otururdu. 72- Öz anne-babasını huzurevine gönderip, evde kedi köpek besleyen insanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz... 73- Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahane idi sonbahar... 74- Bak da ibret al yere düşen yaprağa, eskiden o da yukardan bakardı kara toprağa... 75- İnsan namaz kılarsa namaz da insanı insan kılar. 76- Parası olan pazardan, imanı olan mezardan korkmaz! 77- Hayatta üç çeşit insandan korkacaksın; dağdan inme, dinden dönme, sonradan görme! 78- Bazı insanlar alçak gönüllüdür, bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür. 79- Ya İslâm'da erirsin Ya inkârda çürürsün Yol mezarda bitmiyor Girdiğinde görürsün. (Abdurrahim Karakoç'a aittir.) 80- İnsan, büyük bulmaca, çözmeden öleceğim İnsan bulsam inan ki , alnından öpeceğim! 81- Deden bile söndüremedi İslamın nurunu, Sen mi söndüreceksin Ebu Cehilin torunu? (Nevzat Karataş'a aittir.) 82- Kişiye göre davranacaksın, küçükle küçük olacaksın hatta; Ama seviyesizin seviyesine inecek kadar düşmeyeceksin hayatta... 83- İnsanlar ikiye ayrılır: vaktini "beşe" ayıranlar, vaktini "boşa" ayıranlar... 84- Şah damarına bakmayı akıl edemeyenler Allah'ı hep gökyüzünde aradılar. Bilmezmisin Allah mekân münezzehtir. Yukarda Allah var demek bile Allah'a sınır çizmektir. 85- Hayvandan insana dönen yoktur ama, insandan hayvana dönen çoktur. 86- Dualarımda özgür biri olduğumu hissediyorum... Bir ben, bir de beni bilen... 87- Hayat dediğin Allâh için değilse, Ne çıkar hayat önünde eğilse. 88- Bir lastik yuvarlak, 3 manyak, 22 dangalak, bir yığın avanak... 89- Benim dünyam namazımı kıldığım yer kadardır. 90- Batı'ya özene özene, özümüzü kaybettik. Oysa biz, Batı'nın hayranlıkla izlediği, gıpta ettiği bir medeniyet idik... 91-Dün çimen benim ayaklarımın altında idi. Bu gün üstümde bitiyor, Görüyor musun? Toprak günahlardan başka herşeyi örtüyor! 92- Sonunda 'eyvah' diyeceğin şeylere başında 'eyvallah' deme. Pişman ol, fakat pişman ölme. 93- Öyle birine ata de ki Peygamber övgüsü almış olsun. 94- Güzele bakmak değil, güzel bakmak sevaptır. 95- Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak... 96- Helal ile beslersen çocuğunu hürmet ile öder borcunu, Haram ile beslersen onu, hakaret ile öder borcunu! 97- Konuşsam dilim yanar... Sussam kalbim 98- Dostlarımı hiçbir zaman satmadım, çünkü hepsi beş para etmez çıktılar. 99- Ömrün ilk yarısı; ikinci yarısını beklemekle, ikinci yarısı da; ilk yarısının hasretiyle geçer. 100- Yalan söylemek beceri ister. Biz de becerikli insanlara aşık oluruz. 101- Ölümüz dirimiz. Her gün birimiz. Bir gün hepimiz. Hakk'a gideceğiz... 102- Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu! 103- Kapkara tabloya ak mı diyelim? Necis olanlara pak mı diyelim? Biz bir batıl için başka batıla, Allah'tan korkmadan hak mı diyelim? 104- Uygarlığa engelmiş takke, türban, cübbeler... Bize yobaz diyor hippi, ayyaş, züppeler! 105- 'Hayatımda biri yok, birinde hayatım var' diyebilmektir Aşk... 106- Ne senden rüku artık, ne de benden kıyam... Bundan sonra.. Selamun aleyküm, Aleyküm selam. 107- Namaz; adım bile atmadan 'Sevgili'ye yürümektir. 108- İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan kork! 109- Benim bir tanrım yok Allah'a çok şükür. 110- Orta Doğu'nun gayri meşru çocuğu; İsrail! Döktüğün kanda boğulacaksın! 111- İnsanı olgunlaştıran yaşı değil, yaşadıklarıdır... 112- Gerçek bir dosta sahipsen, dünya'nın geri kalanına ihtiyacın yoktur. 113- Tövbe kapısı açık dediysek, yeni günahlara koşman mı gerek? 114- Ali! hoca as, Sabiha bomba at, Kazım rahat dur, Fethi partiyi kapat, İsmet tuzu uzat, Öyle işte... 115- Evdeki hesabımız bile çarşıya uymuyorken, ahiret hesabımızın vay haline! 116- Ne gariptir ki toplum olarak, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız. (Halil Cibran'a aittir.) 117- Şimdi Fatih kalksa mezarından, ne ben onu tanırım ne o beni tanır. Ama İstanbul'u Bizanslılar almış deyip bir daha savaşır. 118- Japonlar kendi alfabeleri ile 3000 yıl önce yazılmış bir kitabı okuyabiliyorlar. ... İngilizler kendi alfabeleri ile 1200 yıl önce yazılmış olan bir kitabı okuyabiliyorlar. ... Bizler 100 sene önce ceddimizin yazdığı bir kitabı okuyamıyoruz !? 119- Ölüden mektup gelmiş, diri okur anlamaz. Sorsan herkes Müslüman! Ne şükür var ne Namaz... 120- Haram kazanılan aş, aştan sayılmaz. Hak için akmayan yaş,yaştan sayılmaz. Kişi başım var diye övünmesin; Secdeye varmayan baş, baştan sayılmaz 121- Kafire karşı ELİF gibi dimdik, ALLAH'a karşı VAV gibi eğilirim 122- Kadın olmak, her erkekte bir parça bırakmak değil, bir erkekte bütün olabilmektir. Erkek olmak mükemmelliğini bir çok kadında ispat etmek değil, tek bir kadına mükemmeli yaşatabilmektir. 123- Rabbin huzuruna biçare giden, bin çareyle döner. 124- Veren de O, alan da O, nedir senden gidecek? Telaşını gören de can senin zannedecek. 125- Ölüm bir saniye kadar yakınken, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanın alemi ne? 126- Ey şehr-i Ramazan, geldinde gidiyorsun öyle mi? Seni tutmayanlar, sana tutunamayanlar düşünsün sonunu.. 127- Karıncayı bile incitmeyeceğim deme. "Bile" sözünden karınca incinir. 128- Uğruna ölmekse eğer seni yaşatmak, bin defa ölürüm de adına leke sürdürmem. Gururdur, namustur 'BAYRAK' Aksa da kanım korkma; haini güldürmem... 129- Ezanları duyduğunda şükretmeyen bir gönül taşıyorsan yüreğine bir sela oku ! 130- Üstad'a sormuşlar... Aşk'la sevda arasındaki fark nedir...? Üstad cevap vermiş: "Aşk hevesin bitene kadar... Sevda nefesin yetene kadar." 131- HATIRANA DÜECEĞİM Kopkoyu bir sis içinde bir akşam Hatırına düşeceğim belki Bir an ıslayacak yağmur yüzünü Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın Sonra sıcak yatağında uzun uzun Ağlayacaksın Ağlayacak.! Boğazında bir şeyler düğümlenecek Ah yanımda olsaydı diyeceksin Tüm yıldızlar gülecek haline Ay'da göz kırpacak İliklerine işleyecek bensizlik Kahrolacaksın...! Bir sigara tüttüreceksin ihtimal Ufku seyredeceksin saatlerce Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü Sonra hayalim gelecek karşına Bir Şiirimi mırıldanacaksın Hıçkıracaksın..! Gönlünden atamadığın gibi kafandan da Silemeyeceksin beni düşlerine gireceğim her gece İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman Anlayacaksın..! Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin Kafan gibi kaleminde işlemeyecek Unutmak isteyeceksin her şeyi Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi Kıvranacaksın.! 132- Nerelisin diye sormuştu; oralı olmadım..Tepkisizliğimi görünce o da oralı olmadı..Artık ikimizde oralı değildik hemşeri sayılırdık.. 133- Adam olmak cinsiyet meselesi değil şahsiyet meselesidir. 134- Elin oğlu okur atomu böler, bizimkiler okur milleti böler 135- Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır. 136- Allah tanrının belasını versin! 137- Öyle ucuz değil gül koklamak. Gül tutan ele diken batmalı. Bir aşka gönül veren o aşkın kapısında yatmalı! 138- Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir. Mukaddes davalarda ölüm bile guzeldir. (Abdurrahim Karakoç'a aittir.) 139- Biz yılbaşında hediye getiren noel babanın değil, Miraçtan namaz getiren Hz. Muhammed'in ümmetiyiz 140- Düşünmek şu, bu değil, öteleri düşünmek; Sizinse düşünceniz yataklarda eşinmek. (Üstad'a ait olan beyit:Düşünmek) 141- Bir bekleyenin olmalı. Sen kendinden vazgeçsen de senden vazgeçmeyen... 142- Bir nar ağacı var bir de dar ağacı Namerde nar düştü yiğide dar ağacı 143- Bizler açlıkdan karnına taş bağlayan Peygamberin , doymak bilmeyen ümmetiyiz 144- Bana çağdışı diyorlarmış. Ne büyük bir onur! Ben bu çağın dışında kalmayayım da, içinde mi boğulayım. 145- Ölüm herkesin başına gelir, ama geç ama erken.. Ya kazanırken, ya da kazandığını yerken. 146- Ölüm her aklına geldiğinde 'ah' edip 'vah' edip inleme. Bu halinle Rabbimi incitmiş olacaksın. Ecel kapıyı çaldığı zaman evi telaşa verme; O geldiği zaman, sen çoktan gitmiş olacaksın. 147- Bir namazım, bir duam, birde eski seccadem, Hepsi hepsi bu kadar, işte benim sermayem. 148- Seni affetmek hayatımın en büyük hatasıydı. Nerden bilebilirdim ki katilini affedersen seni yine öldüreceğini.. 149- Ağaçtan düşen yaprak nasıl kurumaya mahkumsa; gönülden düşen insan da unutulmaya mahkumdur. 150- Kula kulluk etme ! Unutma ki sen de kulsun. Ve gerektiğinden fazla önem verme ! Yoksa, unutulursun. 151- Kimileri vardır aşkın en yücesine layıktır. Kimileri vardır aşkın en yücesini versen de, aşağılıktır. 152- Soruldu mu ne bilirsin diye;"Haddimi bilirim" Soruldu mu ne istersin diye; "Haddimi bilir, hakkımı isterim" demeli... 153- Ayağın taşa takıldığında "Allah kahretsin" bile dememelisin, Dua etmelisin ki taşa takılan bi ayağın var... 154- Payımıza sükût düştüğünden beridir, kalbimizin sesini daha bir güzel duyar olduk. 155- Sizde olan tükenir onda olan sonsuz, Feza sizin olsa ne yapacaksınız Onsuz. 156- Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir. 157- Salaklık bulaşıcıdır. 158- Bin günahın olsa da bana, bir gün ahım yok sana... 159- Nazım benim cezaevi arkadaşımdı, düşüncelerimiz farklı olsada.. 160- Ben ve Nazım herzaman kavga etmiştiriz ama biz hapishanede birbirimize ekmek vermiş insanlarız ey benim düşümdekiler nazım sevin demiyorum ama saygı duyun onun kadar türkiye sevdalısı yoktur. 161- Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen? Lokantanın garsonu bile; 'hesap lütfen' diyor 162- Kıtmir bir köpekti. Ashab-ı Kehfin köpeği. Ama cennete gitti. Kim olduğun kadar kimlerle olduğun da önemli. 163- Hayatı müsvette yaşamayın; temize çekmeye vaktiniz olmayabilir! 164- Yanlızca Allah'a inanın, gerisi inanılacak gibi değil. 165- Şu dünyada kimsenin bulamadığı huzuru arayacak değiliz. Kalkar abdest alır. Huzurda eğiliriz. 166- İki kişilik duanın adıysa saadet, Ya Rabb'i beni onunla beraber affet... 167- Bir çok eser ortaya koydum, bir çok şiir kaleme aldım, düzinelerce yazı yazdım, ama hiç biri ile övünemem övünülecek bir şeyim varsa oda Maraşlı olmamdır. 168- Hava kirliliğinden değil, haya kirliliğinden nefes alamıyoruz. 169- Kurban olduğum Allah'a bile günde beş vakit ulaşılabiliyorken, Kendini ulaşılmaz sananlara selam olsun. 170- Basit kişiler hep ilgi görür, kaliteli kişiler hep yalnızdır. Ucuz malın alıcısı çoktur. 171- Mecnun olup Leyla için çöller aşmışsın ne fayda! Mümin olup Mevla için secdeye varmadıktan sonra.... 172- Ne şirinde vefa var, ne leyladır sana yar. Hep Allah güzel vekil, hep ALLAH insana yar... 173- Üzülme davanın sahibi Hak'tır, Hak olan davada zafer muhakkaktır. 174- Bir gemi arıyorum pusulası İmandan. Alıp götürsün beni bu hüzünlü limandan.. 175- Deli gibi sevmek bir işe yaramıyor, sadece uykusuz bırakıyor. 176- Şeytan, önce insana, Allahı unutturur; Sonra, Çağdaş çöplükte, ne bulursa yutturur. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.) 177- Namaz, camiden çıkınca, Hac, Mekke'den dönünce, Ramazan, oruç bitince başlar... 178- SORU VE CEVAP Bir yumak gibi hayat, kör düğümlerle dolu Ömür süreli sınav, sonsuz meçhul sorulu Avutmak mı kendini, yumakla kedi gibi? Uyumak mı, ölmek mi? Yokmu kurtuluş yolu Bulunmaz sorulara raflarda bazen cevap Bulunmazsa raflarda âleme rahmet kitap Düğümlenmiş kalplere, şaraptan beter şarap Mü'min'e nur afitap zümrüt köşklerin holü 179- Kızgınlık gürültülüdür, kırgınlık sessiz... 180- BİR YUDUM İNSAN Denizin ve güneşin battığı yerde, Bilin ki yeni umutlar da yeşerir, Gündüzün bittiği, karanlığın bastığı yerde, Bekler durur gece bitmez. Her haliyle bitecek o gece, Yerini bırakacak, güne gündüze, Ağaçlar yemyeşil rengi besbelli, Yaşıyorum hala bu yeni günle. Denizin ve güneşin birleştiği yerde, Umutlar tükendi ve umutlar bitti, Gündüz bitse de, karanlık gelse de Umrunda değil artık bir yudum insanın.. 181- Boş yere canı yanmaz insanın. Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair, ya da bir fazlalık geçmişten gelen. 182- Sarhoşu bile 'Allah' diye nara atan bir toplumdan umut kesilmez! 183- Yarına sağ çıkmaktan nasıl olurum emin? Genç bir delikanlının tabutu geçti demin. (Ahmet Mahir Pekşen'e aittir) 184- Bir kadına 365 gün seni düşündüm dersen; diğer 6 saatte ne yaptın der. 185- Nimete şükredersen fazlasını bulursun. Aç gözlülük edersen nimetten de olursun. 186- Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insandır ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar 187- Can saatini Rahman, ezelde kuruvermiş... Bir gün göreceksin ki o saat duruvermiş... 188- Başım önde bu aralar. Suçlu olduğumdan değil! Görülmeye değer hiçbir şey kalmadığından... (Cezmi Ersöz'e aittir.) 189- İnsanları tanıdıkça seveceksin yalnızlığını... 190- İpi kopan tesbihim, Dağılmış tane tane, Acı ama teşbihim, Hani nerede imame? Taneleri toplayın, Hakk ipine derleyin.. Bir imame bağlayın... Tevhid gelsin meydane. (Mehmed Said Çekmegil'e aittir) 191- Güneş ile dünya arasına ay girince dünya karanlıkta kalır. ALLAH ile kul arasına dünya girince kul karanlıkta kalır. 192- Kula kulluk etme! Unutma ki sen de kulsun. Ve kimseye gerektiğinden fazla önem verme! Yoksa, unutulursun 193- Dünyayı verseler iki gözünü vermezsin İki gözünü verene neden secde etmezsin? 194- Adalet mülkün temeli ama bir de insanlığın temeli var, o da sevgi. 195- Sen gülerken gamzene ansızın düşüversem Susuşunla ölürken, gülüşünle dirilsem... 196- Cevabımın şiddetinden susuyorum! 197- Secdelerdeymiş aşk.. Bulmak alnıma düştü.(Behçet Necatigil'e ait olan şiir:Akşamlar, Savaş Sonu) 198- Ol der hemen oluverir.. Ol de olalım Rabbim.. Kul olalım.. Kül olalım .. Gül olalım 199- İnsan değer verdiği şeylere; gözüyle bakar, yüreğiyle taşır. (Mehmet Deveci'ye aittir.) 200- Amerikan politikasını korumakla mükellefiz. 201- "Ermiyor çağdaşların aklı başka bir aşka; İki duble rakıyla, mini etekten başka.." (Cengiz Numanoğlu'na aittir) 202- Yeryüzü dediğin koca bir mabed, Geldik bu mabede maksat ibadet, Ezanlar ederken secdeye davet; Hep yarın diyorsun, oysa kim bilir; O yarın belki hiç gelmeyebilir... (Cengiz Numanoğlu'na aittir.) 203- Stadyumlar maç için deği, bir dava sevdası için dolarsa, o gün kurtuluş günüdür. 204- Benim inandığım sistemde, sabah bir masumun öldürüldüğünü duyarsanız, Akşam darağacında sallanan birini görürsünüz. 205- Biz bize gerici diyenlere "deh" demek için gerideyiz. 206- Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu? Kıymetli malı olanlar bağırmaz. Domatesçi, biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz. Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir. Popçular, folkçular boğazlarını patlatana kadar bağırıp duruyor. Ama Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor... 207- Müziği kısmaya üşendiğiniz ezanı şimdi dört gözle bekliyorsunuz. 208- Bu millet gol dediği kadar ol deseydi şimdi islam oluvermişti. 209- Benim için yanan bir tek sigara var. 210- Kadın diri diri gömülürken, Onu oradan çıkarıp ayaklarının altına Cenneti seren dinin adıdır, İSLAM. 211- Aydınlık yolu herkes bulur, mesele karanlık yolda ışık aramak. 212- NEFSİMMİŞ MEĞER Yıllardır kendimi, güyâ tanırdım; Sanık ben, yargıç ben, hep aklanırdım. Şeytanı, en büyük düşman sanırdım; Ondan da beteri.. Nefsimmiş meğer... Gönlümü, hevâya kaptıran oymuş, Şuûru şehvete saptıran oymuş, Tutkuları, putlar yaptıran oymuş, En sinsi düşmanım.. Nefsimmiş meğer... ... (Cengiz Numanoğlu'na aittir) 213- Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden, Din de gitti, dünya da gitti elimizden. 214- Sen Aşkı "ELİF" gibi dik Tutarsın da, Ben "VAV" gibi, Egilmem mi Yollarında... 215- Korkutuyorsa Kıyamet, Durma sen de kıyam et! ____________ Facebook: www.facebook.com/NecipFazilaAitOlmayanSozler Twitter: www.twitter.com/NFK_asilsizsoz Instagram: www.instagram.com/NFK_asilsizsoz NOT: "Gerçek Necip Fazıl Sözleri" başlıklı listemiz için: http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/17304-gercek-necip-fazyl-soezleri-kaynakly/
  3. CENAZEMİ KİMLER KALDIRSIN? Bu defaki Büyük Doğu, MSP'lilerin, her halde düdük işareti merkezden verilmiş olacak, bana saldırmalarına vesile oldu. Anadolunun bellibaşlı yerlerinden bir veya birkaç delikanlının kendilerine yakıştırdıkları ve bununla bütün mukaddesatçı gençliği temsil hayaline kapıldıkları "İslamcı Gençlik" yaftası altında bana saldıranlar, MSP güdücülerinin tek tek Büyük Doğu annesinden vücut bulma birer sakat doğum belirttiklerini düşünmek ve ona göre anneyi dinlemek yerine, sanki dışarıdan ve İslama karşı bir taarruz gelmişçesine beni hedef tuttular. Utanmadan, arlanmadan, gaipler âleminden bir haşyet duymadan mektup ve telgraflarla etmedikleri küfür bırakmadılar. İş bununla da kalmadı; bizzat benim, kucağımda emzirdiğim, üzerilerine titrediğim, Büyük Doğu emanetine lâyık sandığım ve hususî kadromuza aldığım olgun yaştaki gençler de, son anda birer MSP'li geçinmeye kalktı; ve bu parti bahsinde benimle harfi harfine mutabık iken birdenbire ayak diremek gibi asaletsiz bir cesaret gösterdi. Hele içlerinden biri, bir MSP organında maskeli bir imâ üslûbiyle benim müslümanlar arası fitne çıkardığım iddiasına kadar vardı; ve "sen de mi Brütüs?" hitabındaki fazilet ve sadakat yoksunluğu misaline nazire yazmış oldu. Ve hele bir MSP'li var ki, Anadolunun bir köşesinde "Hürriyet Gazetesi A.Ş. bayii" damgasını bir iftihar mühürü diye bastığı mektubunda benim için "öldüğü zaman cenazesini türkçüler kaldırsın!" diyecek kadar denî... Eski bir beytim malûm: Henüz sağken şu kadarını söylemek isterim ki, Hak, benim tabutum altına girecek dört ve ardımdan gelecek birkaç kişiden hiçbirinin, dindar geçinen bu sefillerden olmasını nasip etmesin... 10 Haziran 1978
  4. AYASOFYA 1965'de M.T.T.B.'de... Dinlemek için tıklayınız: https://archive.org/download/necipfazilayasofyahitabesi/necipfazilayasofyahitabesi.mp3 Gençler!.. Ayasofya üzerinde çok lâf ettik! Ama lâfta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiyetimiz altına alabilmiş değiliz! Bana öyle geliyor ki, yalnız mânayı anlasak, yalnız onu yerine getirebilsek, Ayasofya'nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır. İsterse açılmasın; ondan sonra herşey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır. Biz kimden, neyi istiyoruz. Yemen'den Viyana'ya Fas'tan Kafkasya'ya kadar en aşağı 10 milyon kilometre kare bir zemin üzerinde... Evet, böyle bir zemin üzerinde... Atalarımızın... Ata derken halimize bakıp başımızı doğduğumuz nur insanların... Tohum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden birini... 700 bin kilometre kareye indikten ve bu hâlin ismine millî kurtuluş dedikten sonra... Evet, bütün bunlardan sonra... Toprağı kaybedilmiş kubbelerden birini mi istiyoruz? İnsana gülerler!.. Herhangi bir yıldızda bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler. Âlemde, cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur. "- Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?" Derler böyle insanlara ve milletlere!.. Evet, sevgili gençler; bir manzumemde söylediğim gibi, kellelerimizi tırnaklarımızla yerinden söküp iki dizkapağımıza yerleştirmenin ve sonra ikinci bir başla onu seyretmenin, kısaca ulvî nefs muhasebesine girişmenin artık günü geldiğini kabul edelim ve avaz avaz haykıralım ki, bizi, şiltesi üç kıt'ayı kaplayan devi, cüceleştirdiler. Sonra ona iki santim boy ilâve edip, Batının bat pazarı veya bit pazarı elbiselerini giydirdiler. Peşinden de: "- İşte sana lâyık (özgürlük) ve (uygarlık) budur!" Dediler. Bu bakımdan Ayasofya... Bakın nedir bu bakımdan Ayasofya? Bizi bu hâle getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlâkımızı Paris'in dünya çapındaki (Şabane) kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, mukaddesat odamız... Ayasofya budur! 129 yıl boyunca, dışarıdan Batı emperyalizmasının, içeriden de onların sâdık ajanları sıfatiyle kozmopolitlerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde, adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya'yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde, Türkün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu. Frenk kelimesinden gelen "frengi" ismine dikkat ediniz! Türkün mukaddesatına frengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, "frengi" mefhumunun tâ kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler... ! Şimdi buradan saffet devrimize geçelim. Şairin; "Şâyestedir denilse, Âlem senin mezarın..." Dedikten sonra: "Hâlâ gelir zeminden Tekbir-i zâr-ü-zârin..." Diye belirtmeğe çalıştığı; dâva ve gayesi bakımından Büyük İskender ve Sezar'ı oda hizmetçiliğine kabul etmeyecek kadar üstün hükümdar, başbuğ ve (aksiyon) adamı Fatih, İstanbul'u fethedip onun kalbi Ayasofya'da namazını edâ ettiği zaman, Cenubî Fransa'da kırılıp Viyana'da tekrar Batıyı dişleyecek olan İslâm taarruz kıskacının mihver çivisini ele geçirmişti. Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir; onu İslâm kıskacına yerleştiren Fatih Sultan Mehmed'dir; ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılamadıysa suç kapatamıyanlardadır. Fatih'e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî Sultan Süleyman gibi, iyi ve kötü arasındaki ayırıcı çizgiden başka bir şey olmayan meccanî ihtişam kahramanı, karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam (aksiyon) akışında en büyük hız payı, yine Fatih'indir. Kanunî devrinde teşekkül eden büyük ahenk tablosunun unsurları, Ebussuud gibi şeyhülislâm, Sokullu gibi sadrazam, Baki gibi şair, Sinan gibi mimar ve Barbaros gibi amiral, sadece ve sadece Fatih'in, hareket noktasına bu mili yerleştirdiği kıskaç yüzüsuyu hürmetine yetişmiş büyükler... Târihimizde, Fatih'ten başka her hükümdarın (aksiyomu, isterse vatana eklediği toprak Fatih'inkinden bin misli fazla olsun, ulvî kemâl ve noksansızlık mânasına, tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih'dedir ki, kendi zaman ve mekânına göre, dâva hedefini, muhteşem ve muazzam bir tamamlık içinde buluyoruz. İşte bütün bunları (sembolize) eden, remzlendiren de cihanın en güzel beldesi İstanbul ve onun kalbi Ayasofya... Salibin ağırlığından kurtarılıp hilâlin kanatlarıyla kendisine gök kubbe yolu açılan, böylece Yirminci Asır dünyasına gerçek medeniyet ve ebediyet mimarisinin ne olduğu onunla gösterilen, Batı aklı ve Doğu ruhunu birleştiren eski Bizans eseri ve artık yeni tekbir yuvası tarihi kubbe... Demek ki, Ayasofya, ne taş, ne çizgi, ne renk, ne cisim, ne de madde senfonisi; sadece mâna, yalnız mâna... İstanbul'daki Süleymaniye, Edirne'deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma'daki (Sen Piyer) ve Paris'teki (Notrdam), bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hattâ gayelerine bağlı mâna kıymeti olarak, Ayasofya'nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunlardan herbiri, kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş bir eser... Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mâna ölçüsüyle ona varmak kabil... Ayasofya, bir mânanın, zıd mânaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan âbidesi... Fatih Sultan Mehmed, bu hikmeti sezdi; ve Ayasofya'yı, İstanbul gibi misilsiz bir mahfazanın içinde, güneş çapında bir pırlanta gibi zapt ve fethetti. Târihimizde daha nice zapt ve fetih hareketinin kahramanı var; niçin hiçbirinin adı, hâs isim olarak Fatih değil?.. İmdi: Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi, (İmperyum Romanum)dan üstün bir imparatorluğun dev adamı olan Türk'ü binbir tarihî saik yüzünden çüceleştiriyorlar, 10 milyon kilometre karelik bir servet ve nimet zeminini 700 bin kilometre kare fakir bir anavatan kadrosuna kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen, Fatih'in o kadar maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felâkete yol açılıyor; Ayasofya Türk'ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk'lerin eliyle mânasından koparılıyor, duvarlarından Allah ve Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazınıp putlar meydana çıkarılıyor ve hilâlden ziyade salibin faziletlerini ilâna memur bir müze, yani içinde İslâmiyetin gömülü olduğu bir lâhid haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvî mânanın katillerini ilân ve ihtarla kalmıyor, üstelik her an salibin ağzından salyasını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk'ün, ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık âlemine peşkeş çeken, "buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!" diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya'nın hilâl hâkimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp plânlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felâket... Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya'nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar... Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silahını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlayabilir?.. Ayasofya'nın kapatılması işte böyle olmuştur. Ve Türk tarihine, mukaddesatına, ruhuna, ihanetlerin en büyüğü şeklinde meydana gelmiştir. Türk'ü yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre ve (klik) zihniyeti, Ayasofya ile Türk vatanını, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır. Allah diyen bu millet mutlaka kalacak; ve kalacağına göre, öteki dünyadakinden evvel, bu dünyada hesap gününü açacaktır. Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhî, ahlâkî, içtimâi, iktisadî, idarî, siyasî felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonklu kordelâdır. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler ise, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. İşte Kıbrıs dâvası!.. O kadar Batılılaştığımızı, uygarlaştığımızı, özgürleştiğimizi, kendisinden olduğumuzu iddia ettiğimiz Batının bize muamelesine dikkat etmiyor muyuz? Bizim, kendimizi, kendisinden saymamız pahasına, Batılı bizi asla kendisinden saymıyor. O, ne Doğulu, ne de Batılı, bu mukallit ve bulamaç insanı asla benimsemiyor; ve ismini taşıdığı (Greko-Lâtin) medeniyetinin piçleşmiş uzvunu, sefil Yunanlıyı, şımarık çocuğu halinde her ân tatmin ve bize tercih etmekten başka bir şey düşünmüyor. Büyük İngiliz şairi Lord (Baynn)ın Türklere karşı Yunan istiklâl çarpışmalarında öldüğünü ve Yunan topraklarında yattığını bilmeyen diplomatlarımız, hâlâ selâmeti, Türk'ün öz şahsiyetinde değil, Batılıya Batılı görünmek özenişinde arıyor. Hayır! Batılıdan, sığıntısı olmak yoluyla sağlanabilecek hiçbir himaye mevcut değildir. Biz bu kafayla gittikçe de başımıza daha neler geleceği görülecektir. Bütün bu mânalar Ayasofya'ya bağlı... Daha neler ve neler!.. Türk İstiklâl Savaşı'nın temiz ruhuna leke düşürenler, o ruha ve onun müspet temsilcilerine rağmen, kazanılmış bir istiklâli topyekûn tersine çevirme yoluna girmişlerdir. Belirttik ki, kendi öz mukaddesat ve târihini kendi öz yurdunda maskara edenlere, o mukaddesat ve tarihin düşmanları hürmet etmez, tiksintiyle bakar. İşte, dünyada ve dış politikada yüzümüze kapanan kapılar bunun için kapanıyor. Doğrudan doğruya bunun için olmasa da dolayısıyla bunun için... Şahsiyetsizliğin ceremesi... Bunun içindir ki, Avrupa, köküne kadar şahsiyet heykeli İkinci Abdülhamid Han'a hürmet ediyordu. Almanya imparatoru (Vilhelm) siyaseti ondan öğrendiğini söylüyor ve Prens (Bismark) tam bir Abdülhamid düşmanı olduğu halde, onu, asrın en büyük siyaset dehası diye gösteriyordu. Eğer Abdülhamid'e, Ayasofya'yı müze yapması karşılığında bütün dünya hazinelerini vereceklerini söyleseler, nefretle reddeder, imparatorluğunu elinden almakla tehdit etseler son damla kanına kadar akıtmakta tereddüt etmezdi. İnkarcı (Volter)in Allah'ın Sevgilisine ait piyesini Fransız tiyatrolarından Fransa devleti marifetiyle kaldırtan, yoksa bunun harp sebebi olacağını Fransa hükümeti'nin suratına çarpan, Ulu Hakan Abdülhamid Han'dan başka kim olabilmiştir? O Abdülhümid Han ki, bunca ordusundan yalnız bir tanesiyle birkaç gün içinde Atina kapılarında görünüvermiş ve küçücük bir Yunan şımarıklığını, onlara Ayasofya'dan bahsettirmek yerine (Akropol) önünde ordugâh kurmakla cezalandırmıştı. Şimdi o Yunanlı, baykuş gözlerini üzerimize dikmiş, birinde Ayasofya, öbüründe Rumelihisarı'nın hayali, İstiklâl Savaşı'ndaki küstahlığından beter bir nefs emniyeti içinde dikilip duruyor da, bizde, onun iki gözünü birden çıkaracak (enerji)den eser görünmüyor. Sebep? Çünkü Ayasofya'nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Her mâna, her hikmet, her münasebet Ayasofya'ya bağlı... Ayasofya açılmalıdır. Türk'ün bahtıyla beraber açılmalıdır. Ayasofya'yı kapalı tutmak, Yunanlıya "ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!" demekten farksızdır. Ayasofya'yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler'den Afrikalı yamyam devletlerine kadar aleyhimize rey verdirip kendileri müstenkif geçinen Batılılara "artık benim hayat hakkım kalmadı!" demektir. Ayasofya'yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altındaki 30 milyar Türk'ün semâları tutuşturan lanetine hedef olmaktır. Ayasofya'yı kapalı tutmak, Allah'a sövmeye, Kur'ana tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur. Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem! Fakat Ayasofya açılacak!.. Türk'ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya'nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler. Ayasofya açılacak... Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek... Ayasofya açılacak!... Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak... Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak... Ayasofya'yı, artık önüne geçilmez bu sel açacak... Bekleyin gençler!.. Biraz daha rahmet yağsın... Sel yakındır. Fatih ve Onun Yeni Nesline Selam! Necip Fazıl Kısakürek | Hitabelerim
  5. KAR ALTINDA İSTANBUL Şu anda (Pierre Loti) göklerde, "Geceler" şairi (Alfred de Musset) ile İstanbula dair konuşuyor. İkisi de, bembeyaz bir koyun postuna benzeyen bir bulutun üzerine yüzükoyun uzanmış. (Loti), elindeki kehribar bir nargile marpuçuyla, üzerinde yattığı bulutun bir tarafında küçük bir delik açarak (Musset)ye gösteriyor: -Şu beyaz güvercinlerin semasında uçuştuğu ilahi şehri görüyor musun? İşte ona İstanbul derler! Bu ne kadar çok güvercin diye sakın hayrete düşme! Orası bir güvercin mahşeridir, ve orada insan, cemat, nebat, herşey güvercinleşmiş-tir. Bak sokaklarda gezinen insanlara! Kadın erkek herkesin, birer güvercin kanadı gibi sütbeyaz sakalı var. Parisin tahta, berlinin asfalt kaldırımları olabilir. Fakat dikkat et; masallarda bile İstanbul sokakları kadar beyaz, yumuşak, ipek kaldırımlar duyulmamıştır! Şu gördüğün beyaz mabetlerin beyaz kubbeleri, Kağıthane deresinin getirdiği, platinden daha kıymetli ve daha beyaz bir madenle kaplı. Şu gördüğün mermer duvarlı, mermer çatılı ve mermerin ruhundan daha beyaz evlerin içinde yüz sene otursan, üzerlerinde tek leke göremezsin. Sanki orada kirlilik bile beyaz renktedir. Ah Boğaziçi, Boğaziçi!.. Bak, iki tarafına bembeyaz vapurlar işlemekte. Siyahlık namına yalnız bu vapurların dumanları göze çarpıyor. Amma merak etme; cennet belediyesine yakın bir kemal sahibi olan İstanbul belediyesi, birgün o dumanları da beyaza boyayacaktır... Mimar Sinan'ın ruhu, yükseklerden seslendi: -Pabuç eskisi dolu antikacı vitrinleri kadar boş kafalı kâfirler! İstanbulu karın imar ettiği kadar ben bile imar edemezdim. Hele güneş çıksın da görüşürüz. 23 Aralık 1939
  6. ANKARA 1976. onbir ocak. Üstad Necip Fazılı karşıladık. Yirmi otuzda trenle geldi. Reşat, Akif, Hasan, Bahri, Rasim ve ben. Üstad son kez çıkışı yirmibir ocağa ertelenen Büyük Doğunun çıkmamasına kesin karar verdiğini söyledi. Ve nedenlerini anlattı. Buna rağmen yine de çıkması için bir çok sebeb sıraladı. Bunun için mevcut imkanlarından da söz etti. "istişare edelim" dedi bize. Büyük adamın bu sözü söylediği topluluk içinde olmakla içime ani bir olgunlaşma hücum etti. Nice denizlerde sokaklarda kaldıktan sonra şu Ankarada yakam avuçları içinde toparlanıp içine alındığım iklimde, içimin bu ani hamlelenmesi ile fiziğim de harekete geçecek, ve oturduğum koltuktan taşacağım, sigara ağzımın kıvrımlarında kaybolacak, gövdeme yer bulunamıyacak sandım rezil oldum. Neyseki kendimi toparladım Üstadı dinledim: Büyük Doğu hareketinin oluşturduğu zümreyi "çeşmeden en başta akan suyun bulanık kısmı"na benzetti, "düşük" deyimini de kullandı. "Esas meyvesi ilerde gelecek" dedi. Bu "bulanık suyun içinden sizleri ayırıyorum" dedi. "Tek tek birer şahsiyet istidadı gösteriyorsunuz. Deminki sözlerim toplum içindir. Cemiyet mücerrettir" dedi. aradan saatler geçiyor, çeşitli konulardan yeni fırlayışlardan yeni varışlardan geçiyor. Necip Fazılı onbeş-yirmi dakika dinleyen biri kendi dünyasının ne kadar küçük, değersiz olduğunu derin derin anlar. Sohbetlerin, büyüklerin dizlerinin dibine oturmanın neler ifade ettiğini anlıyorum. Tasavvuftaki sohbet medeniyetini anlıyorum. Üstad bütün o alabildiğine geniş ufuklarına, o derin idrakine, buluşlarına, dile hakimiyetine, o nefis istanbul şivesine, ve dinleyen herkesin onun, verdiği eserlerden de büyük olduğunu tasdik etmesine ve temel konularda bütün hassasiyetine rağmen, bazı pratik konularda bir çocuk kadar saf. -Kendi de farkında bunun: "Beni herkes kandırabilir" diyor. Mesela para konusunda, dünya menfaatleri konusunda. Teorik zekasının büyüklüğü görüyorum ki onda pratik ve özellikle aldatıcı, kandırıcı, kurnazlık edici zekaya yer bırakmamış, bu yaşına rağmen kalbi çocuk kalbleri gibi temiz ve berrak. Onda hesabîlik yoktur. Onun bize menfi ya da müsbet görünen her hareketinde, ve eyleminde, sadece tarihi büyük misyonunu yerine getirdiğine inanırım. Televizyonda uzay filmi gösterilirken onunla ilgili olarak "bunlar insan fantazisi ile alay etmektir" şeklinde konuşurken, üç yaşındaki torunu elini ekrana uzatarak, "bunlar benim oyuncaklarım" demiş. "Tam isabet, tam teşhis" diyor Üstad, "meçhulü arayan zeka budur işte" diyor. Torununa hayran. İnsan ister ki odalar dolusu parası olsun ve bu eli sonuna kadar açık insana versin ve sonra da para nasıl harcanırmış seyre dalsın. Necip Fazıl batılılardan wagnere benziyor, o da çelik gibi sinirleri olan bir hoş dehadır. Üstada "basın şeref kartı" verildi. Toplantı bir hayli çekişmeli geçmiş. Şeref kartının basit bir maddesi var "Basında elli yılını doldurmuş olanlara verilir" gibi. Ama yıllardır elli yılı dolmuş olan üstada bu kartçığı layık görmezlermiş. Gafil sefilcikler. Üstad unutulmaz bir jestle bu yıldızlı kartı çıkardı gösterdi. Bir deyim kullandı ki yazmam. Uzun masanın baş tarafında oturmayı ve bizlerin onun etrafında çevrelenmemizi tercih ediyor. Bir Genel İdare Kurulu havası içinde, başkan o. Konuşurken, jesti ses tonu mimiği heyecanı ile hayret zinde. Ancak ayağa kalkıp yürümeye başlayınca biraz yaşlanıyor. -Çok dikkatli yürüyor. Yoldayız arabaya doğru giderken, lambaların aydınlığında, gölge mi başka bir şey mi olduğu belli olmayan su birikintisine basıverdi. Yanındaydım üzüldüm. Merdiven inerken adımını birden peydahlanan bir boşluğa attığını görüyorum. Ama bir melek bu adımı onun dengesini bozmadan düzeltiyor ve basamağa koyuyor. ANKARA 1978 28 KASIM. Üstad Necip Fazıl'ı Mola otelinde ziyaret ettik. Büyük Doğuyu son beş sayı çıkarıp kapayışından sonra, arkadaşlar Akif Erdem Rasim onunla ilk kez karşılaşıyorlar. Alaeddin ve Mehmet de var. Üstad: -Büyük Doğu son çıkışında en parlak dönemini yaşadı. Kapanmasında çeşitli nedenler oldu. Ama en büyük amil siz oldunuz, dedi. Otelin ilk katında, lobideyiz. Üstad sakin, yumuşak ve yalnız. Saat 18'de beni Akabeden aradığında, -Arkadaşlara da haber ver, gelsinler, son bir görüşme yapalım, dedi. Erdemle Rasimi görebileceğimi söyledim. Bu telefondan az önce, bu ikisine üstadın önceki gelişinde yine kendilerini istediğini, ancak kendilerine haber veremediğimi anlatıyordum. Telefon tam o anda geldi. Büroya çıktık. Yine üstadın telefonu. Bu kez Akifle Hasanı da haberdar etmemi istedi. Lobi tenha. Üstad: -Bana giran geldiniz, diyor. Geçen olayları kısaca özetliyor. Rapor 4'te yazdıklarını ılımlı bir dille tekrar ediyor bir bakıma. - Sizi bütün olanlara rağmen hatıralara dayanarak istedim. Münasebetimiz olayların üstündedir. Kendisine yazılan mektupta Reşat'ın imzasının bulunuşuna "anlamsız" diyor. Cahitin ismi var ama imzası yoktu. Size katılmadığından değil, fakat bazı ailevi ilişkiler nedeniyle imzalamamış. Gerisini tahkik etmedim. (...) Bizden sonraki nesilden bir sizler varsınız. Bazı isimler sayıyor. -Sizin nesilden, diyor, ama bizden bir hayli yaşlı kişiler. Onlar için umutsuz. -Sizden sonrakiler bir felaket diyor. Kendisine yollanan bir şiir kitabından söz ediyor ve şairi karşısındaymış gibi ona hitap ederek -Sen bu işi bırak evladım, diyor. Nesiller arasındaki yıl farkı için 25 yıldır diyor. -Bazı sosyal hadiseler bu yıl farkını çok kısaltabilir. Uzatabilir de. Ama ortalama 25 yıldır. Böylece kendisinden sonra gelen nesil nerdeyse biz oluyoruz. Birtakım profesör isimleri, Aydınlar Ocağı vs. gibi kuruluş isimleri ve umutsuzluk mimikleri... -Demirelde bir Anadoluculuk eğilimi başladı, diyor, onun CHP ile bir yakınlaşmasını imkansız görüyor ve kendisinin AP ve MHP ye yakınlaşmasını "Aramak" deyimiyle niteliyor. Üstadın söylediklerini, aradan 24 saat bile geçmediği halde hemen hemen hiç hatırlamıyorum. Tek tek cümleler aklıma geliyor. Mesela, -Yalnızım, dedi. Ondan böyle bir şeyi ilk defa duydum. Korkuyor insan. Ve başlıyor çocuklarını anlatmaya. Birkaç cümleyle. -Evlat diyor omuz ve el jestleri ve bir ton mimik bu bir tek kelimeye eşlik ediyor, ve "kaçınılmaz bir hal, bir kader," demek istediğini bunlarla anlatıyor. Elde olmadan 'evlat ve baba' ve ekliyor. -Sizler bana daha yakınsınız. Herkes mutlu ve sevgiyle yüzleri ışıl ışıl ona bakıyor. Fakat kimse konuşmuyor. Buna dikkati çekiyor. Ve tuhaf, gerçekten söylenecek bir şey yok. Tiyatroda perde arasında gibiyiz, garip bir "ara", bir boşluk. Tek tek durumlarını soruyor arkadaşların, Akif, Rasim ve Alaeddin'in. "Erdem malum." Sömestri tatillerini soruyor, ve bizleri şubatta Istanbula evine çağırıyor. -Bir görüşelim, diyor. Tam iki küsur ay sonrası için. Urperiyorum. Hepimiz peki diyoruz. Ergun Göze kendisine Miyasoğlu'nun Yeni Devirdeki bir yazısından söz etmiş. O yazıda Gözenin Ionescoyla konuşması yeriliyormuş. -Röportaj böyle mi yapılır, şunu niye sormadın, o konu öyle mi deşilir dese ya! Hayır! Ionescoyla niye konuştun diyormuş. Düşünüyorum, Üstada biri, birileri hakkında birşey anlatınca Üstad inanır. Araştırmaz. -Üstadım torununuz nasıl, diye sordum -Çok iyi, çok iyi dedi hemen. Geçenlerde vefat eden birinden söz etti. -Duymadınız mı dedi. Duymamışız. Hayret etti. -Efendinin çizgilerini taşırdı, dedi. Yarın sanatoryumun önünde Garbi bekleyecek. Merkade giderken alacağım onu. Her gelişinde olduğu gibi Bağluma Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretlerini ziyarete gidecek yarın. Böyle bir ziyaretini Rasim anlatmıştı. -Bizi de götürdü. Üç Fatiha onbir Ihlas okuyun dedi. Orada, mezarın başında bizleri adeta unuttu. Değişti. Ayrılırken, bir çocuk nasıl ağlarsa öyle ağladı. Bir de Müftü Efendi onu Arvas köyünde Şeyh Fehim Hazretlerini ziyaret edişini anlattı. -Renkten renge girmeye başladı. Ateş gibi kızardı. Sonra işte şunun gibi sapsarı kesildi. Kendisine birşey olacak zannettik. Eve giderken yıkılmasın diye kollarına girdik.
  7. GEÇEN DAKİKALARIM Kimbilir nerdesiniz, Geçen dakikalarım? Kimbilir nerdesiniz? Yıldızların, korkarım, Düştüğü yerdesiniz; Geçen dakikalarım? Acaba tütsü yaksam, Görünür mü yüzünüz? Acaba tütsü yaksam? Siz benim yüzümsünüz Eğilip suya baksam, Görünür mü yüzünüz? Gitti bütün güzeller; Sararmış biri kaldı, Gitti bütün güzeller. Gün geldi, saat çaldı, Aranızda verin yer; Sararmış biri kaldı! (1930)
  8. NFK-Fan

    O Zeybek

    Selamlar, Şimdi tekrar baktım. Benim Gözümde Menderes kitabı, hatırladığım gibi bu şiirle başlıyor... Saygı ve selamlarımla
  9. NFK-Fan

    O Zeybek

    O ZEYBEK Zeybeğimi, birkaç kızan, vurdular; Çukurda üstüne taş doldurdular. Bir de, ya kalkarsa diye kurdular... Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana? Allah deyip, şöyle bir doğrulsana! Zeybeğim, kalkamaz, dirilemez mi? Odası mühürlü, girilemez mi? Şu ters akan sular çevrilemez mi? Ne günedek böyle gider bu devran? Zeybeğim, bir sel ol, bir çığ ol, davran! Kır at zincirlenmiş, ufuk sahipsiz... Han kayıp, hancı yok, konuk sahipsiz... Baş köşede sırma koltuk sahipsiz... Kızanlar, dört yandan, hep abandınız! Zeybeğin kanına ekmek bandınız! Bilemem, susarak ölmek mi hüner? Lisan çıldırıyor, dil nasıl döner? Ondan son iz, uzak, uzak bir fener... Öldü mü? Çatlarım yine inanmam! Gizliye yanarım, ölüye yanmam! Zeybek kaybolduysa bunca kayıp ne? Tesbihi dökülmüş, aranır nine; Balonu yok, ağlar çocuk haline... Zeybeğim; dünyayı aldın götürdün! Bir öldün de beni binbir öldürdün! Beyni tırmık tırmık, pençelere sor! Mevsim niçin ölgün, bahçelere sor! Sor; çukuru nerde, serçelere sor! Ağla, bir dinmeyen hasretle ağla; Zeybeksiz yolları gözetle, ağla! Necip Fazıl KISAKÜREK (1964)
  10. NFK-Fan

    Kovadis?

    Aşağıdaki yazı H. Suphi Tanrıöver'e karşı yazılmıştır, bu karşı bulunuşun sebebi ise yazıyı daha önemli kılıyor. "Din sentezcisi" tiplerin müceredde hedef olduğu aşikardır. (Hücum ve Polemik'ten...) KOVADİS? Türk Ocağı merkezine Patrik Athenagorası davet eden Hamdullah Suphi Tanrıöver... Başlığının altında "doğruya doğru, eğriye eğri" ölçüsünü taşıyan, fakat hakikatte doğruya eğri, eğriye doğru demekten başka hiçbir şiar taşımayan "Vatan" gazetesinin geçen Pazar günkü sayısında, baş sahifesinin başköşesini süslettiğî şekilde, sözde memleket münevverlerinin Patrik cenaplarının mihveri etrafında halkaladıktan sonra, aynı "Vatan" gazetesine göre aynen şöyle hareket buyurmuşlardır: "Hamdullah Suphi Tanrıöver, bundan sonra, Patrik Athenagorasın gösterdiği yakınlıktan bahisle, Türk milletinin dinler ve milletler arasında yakınlık istediğini, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan da eski bulunduğunu, Bizansın bir yadigârı olduğunu ve aramızda konuşulan eğlencenin yabancı gelmediğini, tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğunu, her iki milletin tarih bakımından çok eski olduklarını belirtmiş ve büyük mazinin mahfuz kalacağını söyleyerek şöyle devam etmiştir: Kendilerinin işgal ettikleri makam çok büyüktür. İnandıkları ve İnandığımız yolda bütün Ortodoks âleminin faaliyette bulunması için, mânevi nüfusları en büyük âmil olacaktır!" Heeeeey, heeeeey, heeeeey, müslüman Türk topluluğu!!! "Türk Ocağı" gibi bir yaftanın altında veya maskenin arkasında, bu sözler senin yüzüne karşı nasıl söylenebiliyor? Cedlerinin râşedar şehadet parmakları halinde göklere uzattığı minarelerle çevrili, İslâmın Bizansa karşı tarihi zafer beldesinde, bir Hamdullah Suphi Tanrıövmez, resmen ve alenin, Patriğin mânevi sahabetine nasıl sığınır, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan eski olduğunu niçin söyler, Bizansın bir yadigârı olduğunu ne yüzle telâffuz eder, aramızda konuşulan Eğlencenin yabancı olmadığını, yani ana dilimiz gibi bizden olduğunu ne cesaretle iddia eder ve tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğu lâfıyla acaba neyi kasdeder? Patriklik makamını "çok büyük" sözüyle tazim eden Tanrıövmez, farkında mıdır ki, bu sözleri o da harp veya düşmanlık mevsiminde bulunmak şartı ile, ancak Türk düşmanı bir Yunanlı söyleyebilir? Amerika'daki dinler arası kongreye iştirak vesilesi ile Patriği tanıyan Hamdullah Suphi, yoksa Patriğin maiyetinde, Peygamber ve Şeriat farkı ihtilâfını kaldırıp, sadece Allah'ın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din (!) sevdasında mıdır ve bunun için mi eski ve malûm Türk Ocakları Reisi cübbesine bürünmeye lüzum görmüştür? Bütün maskeleri, bütün nesepleri ve içyüzleri İle beraber Çekip göstermek için, taraflarından tek bir karşılık bekliyoruz! Tanrıövmezin evinde, böyle bir beynelmilelcilik cerayanının ilk kadrosunu çizen toplantının "Vatan" sütunlarında gördüğümüz fotoğrafında, meşhur avdeti Ahmet Emin Yalman'ın da mânevi Bizans İmparatoru Haşmetlû 1. Athenagorasın solunda yer aldığını kaydetmek, dâvanın renk tonunu belirtmek bakımından faydalıdır! Kovadis Tanrıövmez? Hiç olmazsa "Türk milleti dinler arası yakınlık istiyor!" tarzında bir iftira selâhiyetinden ve (Türk Ocağı) oyunundan vazgeç de, git, dilersen kendine "Tanrıöver"in Eğlence karşılığını ruhanîlik ismi olarak seç ve Türklük, Türkçülük iddiasını başkalarına bırak! Yunanlılar, asılları kendilerinden olduğu halde, başımızda tuttuğumuz ve temsilciliğine göz yumduğumuz sizin gibi insanlar yüzünden mi yoksa Türk çocuklarını hor ve hakir görmeye yeltendiler? Büyük Doğu Dergisi 27 Mayıs 1949, S. 12. sh.1
  11. NFK-Fan

    Hatarat

    HATARAT • Edep bahsinde, içe ve dışa doğru ferdin tavırlarının "muhafazasında en yıkıcı rolü oynayan «Hatarat» dediğimiz müessirdir. • Hatarat veya «Havâtır», insanın elinde olmadan ve davet edilmeden kalbine iniveren menfi telkinler... Bu telkinler ya şeytandan, ya nefsten gelir. Sabit ve üst üst devamlı gelirse nefsten, değişik tecelli ederse şeytandan • Hatarlar (Havâtır), tel dolaptaki ciğere musallat ac kedi gibi insanın imanına kadar bütün inançlarına saldırır, onu kötüye yöneltmek için elinden geleni yapar, yöneltmezse bu defa «suret-i hak» edasına bürünüp altından kalkılamaz ibadet tekliflerine kadar gider. İbadet tatbikatında şüphe, vesvese, marazı korku, aşırı günah kaygısı ve daha nice hal, nefs ve şeytandan gelme «hatarat»ın silahlarıdır. • Bu hal, önüne geçmenin ilim ve sırrına erilmedikçe insanı cinnete kadar götürebilir ve neticede bütün hayırlardan mahrum bırakır. • Muazzez sahabîlerden bir topluluk bu nevî hatarat altında eridiklerinden Kâinatın Efendisine şikâyette bulunmuşlar ve «imanın kemalindendir!» cevabını almışlardır. Evet; hatarat, şiddetli imanın cezbettiği İlâhî bir imtihan, nefs ve şeytan emrinde bir (antitez-tersinden muhakeme) zehiri olmaktan başka bir şey değildir. Ve bâtıla sürerken de, doğruyu abartıp tahammül üstü seviyelere çıkarırken de gayesi Allaha isyandır. • Tek çaresi, ne olduğunu, nereden ve niçin geldiğini bilmek ve asla aldırmamak, edep ve ölçü içinde işi ve gücüyle meşgul olmak ve onun yerleşip kökleşmemesi için de suratına tokat çarpmayı başarabilmektir. Bu ruhî davranışa havâtırın nefyi, yalanlaması derler ve eğer bu yapılmayacak olursa, ruh, olanca irade ve kuvvetini yitirebilir. • Hatarata keskin bir ilaç da şudur: «Allah» kelimesini med halinde çekip, kalbden kafaya doğru bir hat üzerinde yükseltmek ve oradan vesveseyi dışarı atmak.-«Allah» kelimesinin med ile kalbden kafaya doğru çekilmesi ikinci hecesi üzerine binilerek yapılacaktır. • Mevlâna Halid Hazretleri, mürşidinin kendisini memur ettiği üzere dervişlerin yıkanma yerlerine su taşırken içinden şöyle bir hatar geçiyor: «Senin gibi ilimde ve idrakte mümtaz bir adam, nasıl olur da birtakım basit ve cahil müridlerin abdeshanelerini temizlemeye rıza gösterir?»... Bu hatarı duyduğu anda, Nakşî yolunun büyük kolbaşısı şu cevabı veriyor: «Gerekirse sakalımla bile temizlerim!» • Hatarat mevzuunda daha nice büyükler nice muharebeler vermişlerdir. Hataratın madde ötesini kurcalama cehdindeki cins kafalara musallat, mücerret mânada tefekkürî nevîleri de vardır; ve her şey onu yenmeyi bilmekte ve dengeyi korumaktadır. • Hatarat mevzuunda edep tavrı, halini örtmek, o halden mürşidinden gayrı kimseye bahsetmemek, tutturduğu yerde zikre ve Kur'ân'ın son üç sûresine yapışmak ve öz nefsine bizatihi telkin kelepçesini vurmaktır. • Hataratı, «hırsız, içinde kıymetli mal olmayan eve girmez!» diye tarif edenler doğruyu söylemişlerdir. Siz de bu hırsızı daha yatak odasına çıkmadan kelepçelemek suretiyle tutuklayabilirsiniz. • Aslında dini bir mevzu olan ruh ve akıl doktorluğu, kuvvetini «Hatarat» rejimindeki verilerden alacak olursa, birtakım çocuk oyuncağı hap ve iğnelerden vazgeçebilir veya bunları, esası ruhî telkine bağlı bir tedavinin yardımcı tedbirleri olarak kullanmaktan öteye geçmez. Hâsılı, bu mevzuda ne üfürükçüden, ne de maddeci asabiyeciden bir şey beklenebilir. • Bazı kötü terbiyeci, ruh inceliklerinden anlamaz softaların, çocuğu, bulûğundan hayli önce diz üstü oturtup hafızlığa zorlamaları, kemâl yönünde olmak yerine zeval yönünde hatarata kaptırmak ve ruhunu kamaştırmak gibi esefli bir neticeye ulaşır; ve ancak namaz kılınabilecek kadar sûre ezberlenmesi farz olan vazifeyi incitir. Ondan ötesini gönüle ve gönül vasıtasiyle elde edilecek Kur'ân cazibesine havale etmeliyiz. Aşksız meşk olmaz aşkı örselemekse cinayet olur. • İslâm, asırlardır, dine dışından katkılar yapmanın değil, onu yine kendi içinde arayarak bulmanın, yeniden keşfetmenin ve eşya ve hâdiselere hâkim kılmanın inkılâbını bekliyor. • Aslında inkılâpların inkılâbı İslâm, onun bütün saffet ve asliyetiyle, bir inkılâp üstü inkılâpla meydana çıkarılabilir. Siz ışığı yakın, o kendisini gösterir. İman ve İslam Atlası'ndaki Edeb bahsinden alıntıdır.
  12. SULTAN ABDÜLHAMİD HAN'IN RUHANİYETİNDEN İSTİMDAT Nerdesin şevketlim, sultan hamid han? Feryâdım varır mı bârigâhına? Ölüm uykusundan bir lâhza uyan, Şu nankör milletin bak günâhına. Tahkire yeltenen tac-ü tahtını, Denedi bu millet kara bahtını; Sınad-ı sillenin nerm ve sahtını, Rahmet et sultanım suz-i âhına. Târihler ismini andığı zaman, Sana hak verecek, ey koca sultan; Bizdik utanmadan iftira atan, Asrın en siyâsî padişâhına. "Pâdişah hem zâlim, hem deli' dedik, İhtilâle kıyam etmeli dedik; Şeytan ne dediyse, biz 'belî' dedik; Çalıştık fitnenin intibahına. Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz, Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz. Sade deli değil, edepsizmişiz. Tükürdük atalar kıblegâhına. Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena, Bir sürü türedi, girdi meydana. Nerden çıktı bunca veled-i zinâ? Yuh olsun bunların ham ervâhına! Bunlar halkı didik didik ettiler, Katliâma kadar sürüp gittiler. Saçak öpmeyenler, secde ettiler. Bir asi zabitin pis külâhına. Bugün varsa yoksa .............., Şöhretinde herkes fuzuli dellal; Âlem-i mânâ'dan bak da ibret al, Uğursuz taliin şu gümrâhına. Haddi yok, açlıkla derde girenin, Sehpâ-yı kazâya boyun verenin. Lânetle anılan cebâbirenin Bu, rahmet okuttu en küstâhına. Çok kişiye şimdi vatan mezardır, Herkesin belâdan nasîbi vardır, Selâmetle eren pek bahtiyardır, Bu şeb-i yeldânın şen sabahına. Milliyet dâvâsı fıska büründü, Ridâ-yı diyânet yerde süründü, Türkün ruhu zorla âsi göründü, Hem peygamberine, hem Allâh'ına. Sen hafiyelerle dem sürdün ancak, Bunlar her tarafa kurdu salıncak; Eli,yüzü kanlı bir sürü alçak, Kemend attı dehrin mihr-u mahına. Bu itler nedense bana salmadı, Bahalıydı başım kimse almadı, Seyrandan başkaca iş de kalmadı; Gurbet ellerinin bu seyyahına. Hoş oldu cilvesi Cumhuriyetin, Tadı kalmamıştı Meşrutiyetin, Deccal'a dil çalan böyle milletin, Bundan başka çare yok ıslahına. Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin Âhiretten bile himmet eylersin, Çok çekti şu millet murada ersin Şefâat kıl şâhım mededhâhına. Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI
  13. Cahit Zarifoğlu 1940 yılında Ankara'da doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini yurdun çeşitli yerlerinde yaptı. Liseyi memleketi K.Maraş'ta tamamladı. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Çevirmenlik yaptı. Avrupa'yı dolaştı. Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve TRT'de çevirmen olarak çalıştı. Son olarak TRT İstanbul Radyosu'nda denetçilik yaptı. İlk şiir ve hikâyelerini K.Maraş'ta mahalli gazetelerde yayımladı. Yine K.Maraş'ta Açı adında bir dergi çıkardı. Başta Diriliş ve Edebiyat olmak üzere birçok dergide yazdı. Mavera dergisi ve Akabe Yayınlarının kurucuları arasında yer aldı. Çeşitli gazetelerde müstear isimlerle günlük yazılar yazdı. Şiirden başka, öykü, roman, günlük, oyun ve çocuk edebiyatı alanlarında ürünler verdi. 1987 İstanbul’da vefat etti. ESERLERİ İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış adlı kitaplarında yeralan şiirleri, kitaplarına girmemiş şiirleriyle birlikte vefatından sonra Bütün Eserleri I/Şiirler adı altında yayınlandı.Günlüklerini Yaşamak adıyla topladı. Biyografi.Net
  14. NFK-Fan

    Akıl

    AKIL Akıl, akıl olsaydı ismi gönül olurdu; Gönül gönlü bulsaydı bozkırlar gül olurdu. (NFK/1980)
  15. NFK-Fan

    Efendim

    Efendim Benim efendim ! Ben sana bendim ! Bir üfledin de Yıkıldı bendim. Ben ki, denizdim, Dağbaşı bendim. Şimdi sen oldun, Âleme pendim. Benim efendim ! Benim efendim , Feza levendim ! Ölmemek neymiş; Senden öğrendim. Kayboldum sende, Sende tükendim! Sordum aynaya: Hani ya kendim? Benim efendim ! Benim efendim ! Emri yüklendim! Dağlandım kalbden Ve mühürlendim. Askerin oldum, Başta tülbendim; Okum sadakta, Elde kemendim. Benim efendim. (NFK/1978)
  16. Değerli ziyaretçi ve üyelerimiz, Bu forum kategorisi altında: *Üstadın eserleri hakkındaki fikirlere, *Eserlerin özetlerine, *Eserler üzerine yapılmış inceleme ve yorumlara ulaşabilirsiniz. Bilgi almak istediğiniz Üstad eseri hakkında sorular sorabilir, üyelerimizin bilgilerinden istifade edebilirsiniz. Eserleri tanıtmak amacıyla alıntılar yapabilirsiniz. (Fakat belli bir konu üzerinde yazılmış makale türünde veya eser dışında bir konuya dikkat çekmek amacıyla yayınlanacak yazıların "Üstaddan" başlıklı forum kategorisinde dile getirilmesi önemle rica olunur.) Bilgilerinize... NFK-Fan
  17. CANIM İSTANBUL Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale; Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım; Vatanımda vatanım... İstanbul, İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat.... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare? Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet... O mânâyı bul da bul! İlle İstanbul'da bul! İstanbul, İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir; Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? Cumbalı odalarda inletir "Kâtibim"i... Kadını keskin bıçak, Taze kan gibi sıcak. İstanbul, İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sümbül kokan Türkçesi bülbül kokan İstanbul, İstanbul... (1963)
  18. Üstad... Her damlasında bir fikir, bir çile, bir bilgi barındıran, 20. yüzyılın gördüğü en büyük ve en az anlaşılabilmiş mütefekkirlik, şairlik, yazarlık, manevî babalık okyanusu... Geriye dönüp baktığımda, şu güne kadar geçirdiğim, kaybolmuş, yok olmuş onca sene içerisinde, beni etkileyen en başarılı kelime sihirbazı... Son model, defolu ürün vermeyen zekâ makinelerini sürekli çalıştıran faal bir fikir fabrikası... Onunla haşırneşir olmaya başlayalı yolunu bulmanın yoluna giren kişiliğim, inşallah onun sayesinde zirveye ulaşır... 9 yaşındayım... Ailemden bir kişinin katıldığı bir kampın ardından dağıtılan "Necip Fazıl'ın kendi sesinden şiirleri" kaseti elimde... Dinliyorum... Derinlerden gelen bir ses, özenle seçilmiş müzikler... Fakat hepsinden önce, beni celbeden ve özellikle, "...meclisinin duvarında 'Hakimiyet Hakkındır!' düsturuna hasret çeken,, gerçek adâleti bu inanışta ve hâlis hürriyeti, hakka kölelikte bulan bir gençlik!..." cümlesiyle beni göklere yükselten mükemmel bir hitabe... Ve bu yaşımda, mânâsını pek iyi kavrayamasam da, yüreğimde, geleceğe dönük ve her an bitmeyi bekleyen bir Üstad sevgisi tohumunu filizlendiren Destan, Sakarya Türküsü ile Zindandan Mehmed'e Mektup... Derken Necip Fazıl'sız geçen uzun bir ara... Kopuyorum Necip Fazıl'dan... 9. yaşımdaki o deneyimimden sonra sevgi beslediğim Üstad'ımdan kopuyorum... Ondan, eserlerinden, "kendi sesinden şiirleri"nden uzaklaşıyorum... Fakat sevgisinden asla!.. Ve derken tesadüfen açık bulunan bir radyo... Yaşım 13... Birisi, ismini bir yerlerden duyduğum Büyük Doğu ve onun ideoloğu Necip Fazıl'ın, vefâtının x. yıl dönümünden bahsediyor... Daha önceden aşina olduğum, fakat muhtevasını bilmediğim "Büyük Doğu" ismini duyunca soruyorum: Büyük Doğu'yu kuran Necip Fazıl mı? Peki büyük Doğu ne?.. 2 cümlelik basit bir izah... Fakat benim içimdeki Üstad muhabbetini körükleyen bir 2 cümle... Soruma cevap olabilmekten çok uzak bulunsa da, beni Üstad'ın kollarına doğru iten son görünmez tezahürdür bu... Bundan sonrakileri ise gâyet açık... Bir zaman daha geçer aradan... Ben Üstad'dan uzaklaşmamışımdır bu sefer... Belki yaklaşmamışımdır, fakat ona ait en ufak bir söze büyük bir ilgi göstermeye başlamışımdır... Nihayetinde, bilgisayarda gelişebilmek için, benden yaşça, bilgice, sahip olduğu arşivce üstün olan bir büyüğümden, içerisi genellikle bilgisayar eğitimiyle ilgili dökümanlarla dolu olan bir CD alıyorum... CD'yi açıyorum... Zipli paketin içinden çıkan, Teleport Pro ile indirilmiş, çoğu bilgisayarla ilgili olan siteleri inceliyorum... Ve free bir site çekiyor dikkatimi... Önce pek giresim gelmiyor o geniş arşivde... Fakat bir şeyler beni bu siteyi incelemeye itiyor. Açıyorum index'i... O da ne? HTML, DREAMWEAVER, JavaScript derslerinin arasında, Üstada ayrılmış bir bölüm de var!.. Kaçırmıyorum... Tabiri caizse abanıyorum... Üstad beni gittikçe kendine çekiyor... Varıldığında, "kurban"ını saadetler içinde boğacağa benzeyen bir karadeliğe tutulmuşcasına, zevkle çekiliyorum O'na doğru... Ve bu güne kadar büyük şairliği dışında tanımadığım özellikleri çekiyor dikkatimi, eser listesini okuduğumda... "Meğer Üstad sadece şiir yazmıyormuş!" diyorum... Evet, onun adı artık "Necip Fazıl" değil benim için... O, "ÜSTAD"!... Plânlamakta olduğum, belki de 10. site projesine, Üstad'la ilgili bir bölüm eklemek geliyor aklıma... "Elimde sadece şiirleri var ama, ileride ben onun bir iki kitabını da alırım ve onları da yayınlarım!" diye düşünüyorum... Derken vasiyeti ve o ilk dinleyişimde beni başka bir âleme götüren Gençliğe Hitabe'yi de, şiirlerden ayırmak geliyor aklıma... Çörekleniyorum bilgisayarın başına... Günlerce uğraşıyorum... Ve yapıyorum o bölümü... Üstad bölümünü hazırlıyorum!.. Fakat o onlarca projemde olduğu gibi aksiyon bulamayan atılımımı benden başka kimse göremiyor... Göremesin de zaten, şu anlık bunun hiçbir önemi yok... Ben görebiliyorum ya, o yeterli!.. Sonunda, hakkında, "bir-iki kitabını alırım" dediğim, "ileri" olarak nitelediğim zaman geliyor. Soluğu, Bir kaç arkadaşımla SultanAhmet kitap fuarında alıyorum... Kararım, "Ulu Hakan II. Abdülhamid Han" ve, ismini hatırlayamadığım, "Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu açıklayan bir kitap"... Bir Ramazan ayı, ve iftara yakın... Soruyorum, soruşturuyorum, Büyük Doğu Yayınları'nı buluyorum. İlk önce, "Ulu Hakan II. Abdülhamid Han"ı istiyorum, daha sonra o ismini hatırlayamadığım kitaba geliyor sıra... Görevli bana birkaç isim sayıyor.. Aman Allah'ım!.. Bunların hangisi reddedilebilir ki?.. Hiçbiri... Fakat... Ortalığı mahveden kelime, "fakat"... Maddî durum yeterli değil o anda!.. Hepsini almam imkânsız... Kalınlığını göremediğim Ulu Hakan isimli eser 11 milyonsa, yandım ben!.. Sonuçta o kitabı da söylüyor görevli kişi /(Türkiye'nin Manzarası).. Ve alıyorum... Param artıyor, "Öfke ve Hiciv"i de alıyorum. Eve geliyorum.. İlk fırsatta tarıyorum, okuyorum. Üstad beni kendine çekmeye devam ediyor... Karadeliğe yaklaştığınızda hızınız artar ya, aynen öyle bir değişim, gelişim oluyor bende de... Büyük bir iç huzuru ve arzu ile, başındaki "kara" sıfatı ile kazandırdığı, 180° farklı bulunan o karadeliğe koşuyorum... Okuyorum, okuyorum, derslerime dahi çalışmaz oluyorum ve okumaya devam ediyorum... Okudukça Üstad'a yaklaşıyorum. Farkına varıyorum ki, benim ifade etmekte çaresiz kaldıklarımı, yani yaşadıklarımı Üstad ifade etmiş, o da yaşamış... Gittikçe kendimi buluyorum onda... Üstad, bir ayna oluyor bana... Aylar yılları kovalıyor... 10'larca kitabını okuduğum Üstad'la ilgili birşeyler yapmak, onu, ondan bîhaber olan, veya onu anlayamayan kimseye tanıtmak için üzerime görevler düştüğünü düşünüyorum... Tam o sırada... Görev aldığım büyük bir sitede, bana gelen bir PM hayalimi gerçekleştirmemde bana kolaylık sağlayacak, bana kelimenin tam mânâsıyla bir "arkadaş" kazandıracak ve dünyada en çok değer verdiğim kişilerin, önde gelenlerinden birisiyle tanışmamı sağlayacak... Belki o da bilmiyor o özel mesajı atarken, bunların olacağını... Ve mail trafiği başlıyor aramızda... Öyle bir mail trafiği ki, kitaplaştırılsa yeridir!.. Müthiş bir fikir alışverişi, müthiş bir dostluk destanı... Ve sonunda Üstad için bir site açmak fikri oluşuyor bende... Paylaşıyorum bu fikrimi, asil ve asıl dostumla... seve seve kabul ediyor.. Çalışmalara başlıyoruz.. Yardımları dokunanlar oluyor... Ve... Siz benim bu yazımı, n-f-k.com da okuyabiliyorsunuz şu anda... Allah muvaffakiyet versin... NFK-Fan
  19. VASİYETİ 1- Bu vasiyet, çoluk-çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor. Başta gerçek Türk'ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes...Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese... 2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü;başka herşey hiç ve batıl" demekten ibarettir. 3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali,dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa - isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir,arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler, virgül oynatmaktan bile çekinirler. İslama pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise, çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı, herbirinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: "Koca Hz.Ömer bile Allahın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabilerin,derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir. Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuş mudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır." Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu: İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim... Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise, mirascılarımın ve manevi mirasçım gençliğin... Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse, tezgahını başına yıkınız! En büyük korkularımdan biri,nice müellifin başına geldiği gibi, ölümümden sonraki tahriflerdir. 4-Beni,ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi,İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada,umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:1935 yılında,Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum. Bu yazı, kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak, zamanenin bize aykırı, meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar,kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi, bütün eserlerimin tasdiknamesi olarak kefenime iliştirsinler.. 5- Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir. Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça, biricik dileğim Ankara'da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın... 6-Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum. Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa,ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum...Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna... 7-Cenazemde,namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede,kim olursa olsun,kadın...Ve bilhassa,ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid'at" belirtici hiçbirşey!...Başucumda ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu,ne bu...Sadece Fatiha ve Kur'an... 8- Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak...Mevlid de istemem! Onu, uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an... 9-Şimdi sıra en büyük dileğimde... Müslümanlardan, Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa,şunları istiyorum: Her ferdin, herhangi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın, benim için "Necip Fazıl'ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit)namaz kılması ve yine birgün oruç tutması... Mevtanın ardından,onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir. Her ferdin,en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi...70 bine dolması lazım...Bir de,üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri... Ölünceye dek,üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını, nereye, hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı müslümanlardan bekliyorum. "Şey'en lillah"tabiriyle bana Allah için birşey veriniz !Yardımınızı esirgemeyiniz! 10-Allah'ı,Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız! 11-Benide Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız! Necip Fazıl Seni unutmak mümkün mü Üstad'ım?!?!... Allah sana gani gani Rahmet, ve Bizleri, Cennet-i Âlâ'da, sana komşu eylesin inşallah... Saygı ve selamlarımla...
  20. Değerli arkadaşlar, Kendini birşey sanması, dönmeliği, cesaretsizliği, kabadayı mizacı, ahlak ve din düşmanlığıyla tanınan eski Bab-ı Ali şeflerinden Ahmet Emin Yalman'a, Üstadın, hakkında üstü kapalı ithamlarla dolu bir yazının neşredilmesinin ardından verdiği tokat gibi cevabı aşağıda okuyabilirsiniz ÇIFITA CEVAP! Kâfirin Abdullah, ahmağın Zeki, erzelin Afif ismini alması gibi kendisini (Vatan) diye isimlendirmiş ufunet bezinin, bize bundan onbeş gün kadar evvel çıkmış bir nüshasını gösterdiler. Bu paçavrayı, hakkımızdaki deni ve şenî tahrike iştirak etmemek suretiyle Türklüklerini, mukaddesatçılıklarını, insanlıklarını gösteren ve büyük Türk okuyucusu kütlesine tamamen malik bulunan gazetelerin hiçbir şartına sahip telâkki etmemekle beraber, üzerimize ondan bir hücum gelmesi ihtimalini hayal bile edemezdik. Zira, o gazeteyi temsil eden, ona renk ve seciye veren insanlık lekesinin bütün cemaziyülevvel ve âhirine, dosyalık çapta bir bilgi, görüş ve anlayışla vâkıf bulunuyorduk. O da bu kuvvetimizi herkesten iyi bilenlerdendi. Zira bundan evvel Fatih'in muazzez ruhaniyeti huzurunda patriklere fâtiha okuttuğu, Türk ocaklarına burnunu soktuğu, Nâzım Hikmet vesilesiyle resmen ve alenen komünizmayı müdafaaya kalkıştığı zaman maskesini o tarzda düşürmüş ve öyle bir söz söylemiştik ki, bir insanın bu sözü duymamazlıktan gelmesi için ancak "bütün ahlâki kayıtlarla alâkasını kesmiş" olması lâzımdı. Fakat duymamazlıktan geldi. Zira korktu. Zira o günlerde aleyhimizde bir hava görmemekte, gerçek âmme vicdanı ve gençlik kütlesinin saflarımızda olduğunu bilmekte; ve bembeyaz "Müslüman -Türk" tenimize arkadan sokmağa yelteneceği pıhtı kusan kıskacını kullanabilmek için gereken hain şartları ittifakına alamamış bulunmaktaydı. Nihayet, fırsat bu fırsattır sandı; ve zehirini, metodların esfellik ve erzellikte yektâ bir nümunesiyle dökmiye yeltendi. Ne yaptı, biliyor musunuz? Gûya mücerret ve umumî, bizimle ve şahıslarla alâkasız bir başmakale içine ayrı bir fasıl ekleyerek, böylece hakikî kastını cesaret ve sarahatle belirtmek erkekliğini gösteremeyerek, sadece birkaç okuyucusuna ve hükûmete karşı bize çattığını belli ederek, fakat bunu bizim gözümüzden saklıyabilecek olursa bir kat daha mes'ut olacağını ve bu suretle yerin dibine geçirilmekten kurtulacağını düşünerek, hâsılı cihanda en pespaye bir insanın dahi tenezzül etmeyeceği bir sinsilik derekesine düşerek, bize, kundakçılık, hayâsızlık, pervasızlık, fesat ve irtica isnat etti. Hakkımızda, koskoca bir başmakalenin içine gömülü ve dışından belirsiz olarak da "her türlü ahlâki kayıtla alâkasız" tabirini kullanmaya kadar gitti. İşte adam, işte usul, işte hayâ, işte hüner! Bu denî taktiğinde de kısmen muvaffak oldu. Çünkü hâdiseden, tam onbeş gün sonra haberdar olabildik. Yukarıda insanlık lekesi diye sıfatlandırdığımız ve daima böyle sıfıtlandıracağımız bu adam, eğer hakkımızdaki iğrenç tahkirin, hiçbir fezahat ve redaet yuvasında eşine rastgelinmez serseriler ve şantajcılar arasından elde ettiği, Polis ikinci şubesindeki dosyalarından başka kimsenin tanımadığı tiplerden olsaydı, derhal bu yazısiyle onu kanun huzuruna çeker, kendisiyle orada hesaplaşmayı tercih ederdik. Fakat bu insanlık lekesi, gûya bir başmuharrirdir, yılan vücutlu bir gazetenin tepesinde başkuş kafasıdır, son derece hain ve gizli bir metodun sahibidir, içtimaî bir suikast eserinin seri müelliflerinden birisidir, binaenaleyh kendisiyle hesaplaşacak yer, mahkeme değil, âmme huzurudur, kalem ve kelâm kürsüsüdür, dâva meydanıdır, babıâli kubbesidir!!! Gel berû, iman ve ahlâk kayıtlarının (K) harfini bile rüyasında bir kere görmemiş olan sefil! Sen ne cesaretle müslüman Türkler memleketinde konuşabilirsin ki, bir dönmesin; büyük baban Sabatay Sevi'nin zakkum kanını taşıyor; ve İslâm diyanetini, Türk milletini parçalamak gayesini güdüyorsun! Sen, birtakım bulanık şartlara güvenip nasıl kuruyası dudaklarını kıpırdatabilirsin ki, bir zamanlar, Türk İstiklâl Hareketinin mâsûm günlerinde resmen ve alenen Amerikan mandasını istemek suretiyle vatan hainliğini göstermiş ve bu babda hakkında broşürler neşrolunmuş müseccel bir nâmertsin! Sen nasıl ve ne yüzle "ahlâk" kelimesini kanalizasyon lezzetli ağzına alabilirsin ki, "ahlâk" kelimesinin baş harfi diye (a) işaretini gördüğün her yerde sıhhi imdat çağırması icap eden bir tipsin! (Büyük Doğu) sahibinin "Bir Adam Yaratmak" piyesi temsil edilirken "oradaki kadınla kimi kastettiniz?" sualinden, tâ Elhamra sineması ve klüp hikâyelerine kadar, istersen ve dilersen, bu mevzua senin için baş vurmaya lüzum görmediğimiz Türk hâkiminin huzurunda ve senin müracaatınla konuşalım! Eğer ister ve dilersen, bize edeceğin tek mukabeleyle, bu işi Linotipler ve baskı makineleri huzurunda da konuşabiliriz. Her şey senin istek ve dileğine bağlıdır. Elverir ki, bir zamanlar, muazzez ve mübarek bir soydan gelen "Ehli Sünnet" gazetesinin ismet ve nezaket örneği sahibine yaptığın ve bütün zayıf müslümanlara tevcih ettiğin gibi, hakikatte bize değil, Allaha ve Resûlüne düşman olan suikastçı kalemini (Büyük Doğu) ya yöneltmek cesaretini göstermeyesin; ve hesabını görecekleri güne kadar menfur ve melûn köşende "sus, pus" oturasın!... Sen bilirsin, tercih hakkını sana bırakıyoruz. NFK (25 Kasım 1949) Saygı ve Selamlarımla...
 
×
  • Create New...