Jump to content

Muvazene

Editor
  • Content Count

    2,115
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    28

Muvazene last won the day on March 21 2018

Muvazene had the most liked content!

Community Reputation

190 Çok İyi
About Muvazene
 
 
  • Rank
    Emektâr
  • Birthday 12/31/1984
 
İletişim Yolları
 
 
  • Website URL
    Array
 
Profil Bilgisi
 
 
  • Cinsiyet
    Array
  • İlgi Alanları
    Array
 
Recent Profile Visitors
 
 
29,428 profile views
 
  1. Üstad'ın İslam davasına hizmet etmek gayesiyle çıkarmaya başladığı edebi, siyasi, fikri muhtevaya sahip olan Büyük Doğu Dergisi, döneminin Müslümanlarını şuurlu bir yolda yürümeye sevk etmesi bakımından hayli önemli bir konumdadır. Üstad, dergide birden fazla mahlas ile yayımladığı yazılarının dışında, okurlarından kendisine gönderilen mektuplara da dergide cevap vermiştir. Üstad'ı konferanslarına veya direkt yazıhanesine giderek görüp konuşma fırsatını bulamayan insanlar, bu sayede Üstad ile iletişim kurmuş ve ortaya çıkan hasbihal ve fikir teatisi dergi sayesinde diğer okurlara da ulaşmıştır. Derginin muvaffakiyetine yönelik olarak ve bazı hususlarda gönderilen tebrik, takdir, teşekkür mektuplarının dışında, bilhassa Üstad'ın bazı mektuplara verdiği cevaplar, üzerinde durulacak mahiyete sahip. Verilen cevaptan Üstad'a yönelik olarak suçlamalar yapıldığını, okurların Üstad'ın bazı konularda fikirlerini almak istediğini görmek mümkün. Bunlardan bazılarını eklemek istiyorum. İşte Üstad'ın "Sizinle Başbaşa" köşesinde okuyucu mektuplarına verdiği cevaplardan bazıları: B. VELİ HİÇYILMAZ, T, M. OFİSİNDE İTFAİYECİ, ANKARA İstediğiniz cevabı buyurun: Evvelâ verdiğiniz isim ve adresin doğru olduğuna inanmıyoruz. Fikrimizce bunu kahramanlık satmak için yaptınız. Eğer hüviyet ve adresiniz doğruysa, mektubunuzu savcıya versek tek celsede mahkûm olursunuz. Fakat merak etmeyin, biz ona tenezzül etmiyecek ve sizi sadece on binleri aşan Büyük Doğu'cular önünde teşhir etmekle kalacağız. Necip Fazıl'ı komünistlikle suçlayan manzumeniz: Yüzde seksen köylüyüz, açılsın Enstitüler, Eğer aksi olursa gelsin Süper Mürşitler! Diye bittiğine göre, sizin bizzat bir komünist, hem de pek aptal bir komünist olduğunuza şüphe yok! Ankara Savcısı bu satırları görür ve gereken takibi yaparsa, vazifesini yerine getirmiş olur ve bu âmme haklarına girer. Biz şahıs hakkımızı kullanmayız, dedik! Hüviyet ve adresinizin de doğru olup ol¬madığı meydana çıkar! Allah sizi ve benzerlerinizi ıslah etsin!.. (11 Kasım 1964 tarihli Büyük Doğu Dergisi'nden) -- B. ŞEVKİ UÇAR, KAYSERİ Sakarya şiirini defalarla okuyup anlayamamak, doğrusu bir Kayserili zekâsına yakışmaz. Manası bundan daha açık bir şiir de gösterilemez. Bazı konferansların sonunda hararetle istenen ve şiddetle alkışlanan bu şiiri, her halde mânasını anlayamadığınız İçin değil de, siyasi tefsirini istediğiniz için ileriye sürüyorsunuz. Buna da şimdilik lüzum yoktur. Hoşça kalınız! (22 Kasım 1967) -- B. SADIK ÖZARSLAN, ÜSKÜDAR Allah Resulünün hâs ismini hürmet hissimizden kullanmadığımız doğrudur. Allah adına gelince, o hepsinden mukaddes ama, kullanılmaması imkansız derecede umumi ve bu yüzden kullanılması mecburî... Selâm... (25 Kasım 1964) -- B. ALİ ÖNER, ZONGULDAK Mecmuamızda Enver Paşa'ya karşı kullanılan dili yermeniz; hislerinize tabi olmaktan gelen bir zaaf işaretidir. Nitekim "O benim kumandanımdı!" demeniz bu zaafa işarettir. Enver Paşa'yı tanımak için onu görmüş olmaya lüzum yoktur. Bir insanın yaşayacak şahsiyeti, ilmen ve tarihen sabit olan tarafıdır. Enver Paşa saf ve iyi yürekli bir insandı; fakat yahudi ve masonların kuklası olmaktan ve bunların elinde (Donkişot) mevkiine düşmekten kurtulamadı. Bu hükmümüz değişemez... Selam ve saygı. (29 Kasım 1967) -- B. HÜREYÎN BALCI, İSTANBUL Necip Fazıl'ın hâlâ içki içtiğini ve İslam ahlâkını lâf olsun diye savunduğunu iddia edenlere verilecek cevap, onun, tam mânasiyle İslâm zevkine vardığı 30 yaşından evvelki hayatında bile hiç içki kullanmadığından ve mizacı bakımından dahi içkiye ilgi göstermediğinden İbarettir. Türk'ün İstiklâl Savaşiyle kurtuluşu, sadece milli irade sayesindedir. Bugün Osmanlı hanedanından geride kalan bakiye Türklük ve Müslümanlık hasletlerini kaybetmediği gibi, Arap illerinde, Avrupa'da, şurada, burada açlığa terkedilmiş bir sefalet hayatı yaşamaktadır. Selâm ve muhabbet... (6 Aralık 1967) -- HABERCİ, KARABÜK Bir Büyük Doğu'cu sıfatiyle bize verdiğiniz bilgiler son derece alâkaya şayandır. Demir Çelik Lisesinde Biyoloji öğretmeninin bütün bir dersi Necip Fazıl'a tahsis ederek ona ağız dolusu çatması ve bu yüzden yazılı imtihanları ertelemesi hiç de şaşılacak bir şey değildir Öğretmenler içinde ruhçu ve milliyetçi olanların Necip Fazıl'ı telakki ediş tarziyle, solcu ve güya ilerici geçinenlerin ona bakışı arasında minare ve kuyu farkı vardır. Size düşen vazife ise, bu hali görüp ibret almak ve hak bildiğiniz yolda yürümektir. Lisede tarih okutan "Vahdet iskender" isimli kişinin 9 Kasım günü sınıfa girip şu sözleri söylediğini ayrıca bildiriyorsunuz: -Yarın Atatürk'ü anacağız, ama Necip Fazıl gibi bir yobazı aramızda yaşatmıyacağız! Onun gibi bir yobazı, bir vatan hainini... Onun gibi bir ümmetçiyi, bir soysuzu protesto edeceğiz! Ziya Gökalp, Atatürk gibi bir büyüğü nasıl kötüleyebilir? Buna karşılık vatanı satan bir Vahdetin'i nasıl göklere çıkarır? Kendisini benimseyen Milliyetçiler Derneği de iyi bir teşekkül değildir ve Nurcuların yatağıdır. Onlar da ümmetçidir. Ben vaktiyle bu derneğe üye idim. Sonra kötü yolda olduğunu görüp ayrıldım. Bu demek Necip Fazıl gibi bir İslamcıyı getirsin, rahatça konuştursun da siz buna meydan verin; hiç olacak iş midir? Aranızda böyle manasızlıkları benimseyen var mı? Baştan başa yalan ve tezvirden ibaret olan bu sözlerin tek gerçek delaleti bahsettiğiniz tarih öğretmeninin din ve hakikat düşmanı yeni mamulâttan bir örnek olduğudur. Ve bütün bunlara ibret ve nefretle bakıp kendilerini tam tasfiyeye ve tâbi tutacak günü beklemek ten başka çare yoktur. Cumhuriyet Bayramından sonra, Karabük Lisesi bayrak gönderine bir kadın kombinezonu çekildiğini ve bunun üzerinde bazı öğretmenlere küfürler yazılı olduğunu söylüyorsunuz! İnanılmayacak kadar korkunç olan bu haberinizi sadece kaydetmekle iktifa ediyor ve halimize Allah acısın!. demekten başka söz bulamıyoruz. (6 Aralık 1967) -- B.OSMAN GÜLALAN, BOZCAADA 1958 yılı Mart ayının 18'inde Mason defterine kaydedildiğini İddia ettiğiniz Adnan Menderes'in böyle bir musibete giriftar olduğundan haberli değiliz. Biz onu DP İktidar kadrosu içinde mason olmayan nadir İnsanlardan biri biliyorduk ve yine öyle bilmekteyiz. İddianızı vesikalandırabilirseniz büyük bir vatan hizmeti görmüş olur ve kütleleri, bağlandıkları veya bağlanacakları İnsanlara karşı uyandırmış olursunuz. Biz de bu iddiaya, ancak riyazi vesikasını gördükten sonra kıymet verebiliriz. Bu gibi rivayetler muhtelif düşman mihraklarından çıkarılabileceği gibi bizzat masonlar tarafından da uydurulabilir. Sizi uyanık ve dikkatli olmaya davet eder ve bildirdiğiniz hadisenin ispatına çağırırız. Saygılar. (27 Aralık 1967) -- B.ŞENEL SAFÇI Hazret-i Muaviye aleyhinde neşredilmiş olduğundan bahsettiğiniz kitaptan haberimiz yoktur. Fakat bazı kafaların o büyük sahabi hakkında ne düşündüğünden ve ne haltlar karıştırmaya müsait olduğundan haberliyiz, İslâmı bölmek ve parçalamak İçin Hazret-i Osman devrinde başlayan bu yahudi oyununa karşı muhafazalı olmak Müslümanlığın başlıca şartlarındandır. Ayrıca tafsilata lüzum yoktur. Bu mevzuda herşey yüksek âlimler tarafından bildirilmiştir. Size düşen tek ölçü, Muaviye'ye söven birini gördüğünüz zaman onun ne büyük hüsran ve dalalette olduğunu yüzüne çarpıp fazla çekişmeye düşmeksizin yanından uzaklaşmaktır. Sevgiler. (27 Aralık 1967)
  2. Üstad'ın bazı vecizelerinin görsel şekilde videoya aktarılmış hâlini izlemek için tıklayınız: http://www.dailymotion.com/video/xdc022_ustad-dan-vecizeler-www-n-f-k-com_creation facebook linki: http://www.facebook.com/video/video.php?v=...9374&ref=mf
  3. Necip Fazıl'ın Konferans ve Hitabe Dizini Beklenen Sanatkâr (Hitabe): D Grubu'nun Taksim Belediye Salonundaki Resim Sergisi'nde. 1934 Abdülhâk Hâmid ve Dolayisiyle (Hitabe): Çeşitli tarihlerde Zonguldak, İzmir, Balıkesir ve Manisa Halk Evlerinde. 1938 Materyalizma ve Komünizma (Konferans): İst. Marmara Üniversiteliler Lokali'nde. 15 Nisan 1949 Ruhçuluk ve Maddecilik (Konferans): Samsun'da. Ağustos 1949 Ruhçuluk ve Maddecilik (Konferans): Kayseri'de. Ağustos 1949 Kayseri Hitabesi (Hitabe): Kayseri B.D. Cemiyeti Lokali'nde. 8 Şubat 1950 Tavşanlı Hitabesi (Hitabe): Tavşanlı B.D.Cemiyeti Lokali'nde. 13 Eylül 1950 Kütahya Hitabesi (Hitabe): Kütahya B.D.Cemiyeti Lokali'nde. 10 Kasım 1950 Komünizma Geliyor (Hitabe): İst. Özel Bir Lokal'de. 1962 Yunus Emre Hassasiyeti (Hitabe): İst. Milliyetçiler Derneği'nde. 1962 Tarih Boyunca Ahlâki Gelişimiz (Sohbet-Konferans): Salihli'de. Haziran 1963 Tarih Boyunca Ahlâki Gelişimiz (Konferans): İzmir'de. 1963 İman ve Aksiyon (Konferans): Erzurum'da. 4 Ağustos 1963 İman ve Aksiyon (Konferans): Van'da. 1963 İman ve Aksiyon (Konferans): İzmit'te. 1963 İman ve Aksiyon (Konferans): Bursa'da. Nisan 1964 Edebiyat ve Cemiyet (Konferans): Konya'da. Mayıs 1964 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Konya'da. Mayıs 1964 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Adana'da. 1964 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Maraş'da. 1964 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Tarsus'da. 1964 Tarih Boyunca Ahlâki Gelişimiz (Konferans): Malatya'da. 11 Ekim 1964 Mehmed Akif (Hitabe): İst. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda. 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Adıyaman'da. Mart 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Maraş'da. Mart 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Burdur'da. 13 Mart 196 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Gaziantep'de. 3 Nisan 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Kilis'de. 4 Nisan 1965 Dünya Görüşümüz (Konferans): Kayseri'de. 17 Nisan 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Akhisar'da. 24 Nisan 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Ankara'da. Nisan 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Kırıkkale'de.Nisan 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Eskişehir'de. Mayıs 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): İstanbul'da, 5 ayrı yerde. 24-28 Mayıs 1965 Esir Türkler (Konferans): İstanbul'da. 7 Ağustos 1965 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Kırklareli'nde. 29 Ağustos 1965 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): İstanbul, Eyüp'de.9 Ekim 1965 Sosyalizm (Konferans): İstanbul MTTB'de. 18 Aralık 1965 Türkiye ve Komünizma (Konferans): Adapazarı'nda. 19 Aralık 1965 Ayasofya (Hitabe): İst. MTTB'de. 1 Ocak 1966 Türkiye ve Komünizma (Konferans) Turgutlu'da. 2 Ocak 1966 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans) Ankara'da. 6 Mart 1966 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans) İzmir'de. 24 Nisan 1966 islâm ve Bütün Dünya (Konferans) Ankara'da. 10 Aralık 1966 Tarihimizde Sahte Kahramanlar (Konferans) Ankara'da. 12 Aralık 1966 Tarihimizde Sahte Kahramanlar (Konferans): Konya'da. Şubat 1967 Tarihimizde Sahte Kahramanlar (Konferans): Aydın'da. 1967 Tarihimizde Sahte Kahramanlar (Konferans): Maraş'da. 1967 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Ankara, Polatlı'da. 12 Mart 1967 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans Gölcük'de. 7 Mayıs 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans): Malatya'da. 18 Mayıs 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans): Trabzon'da. 20 Haziran 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans): Rize'de. 21 Haziran 1967 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans ): Amasya'da. 12 Ağustos 1967 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Ço rum'da. 26 Ağustos 1967 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Sohbet-Konferans): Samsun'da. Eylül 1967 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans):Terme'de... Eylül 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans):Edirne'de Ekim 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans): Adapazarı'nda. Ekim 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans): Düzce'de Ekim 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans): Karabük'te Ekim 1967 Dünya İdeolojileri ve İslâm (Konferans): Samsun'da... 28 Ekim 1967 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): İstanbul'da. 18 Kasım 1967 (Kadıköy Kaymakamlığı tarafinda iptal edilmiştir!) Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Kastamonu'da. Kasım 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans): Çankırı'da Aralık 1967 Sahte Kahramanlar (Konferans): İst. MTTB'de 25 Aralık 1967 1967 yılı içinde, Tarih ve Konferans konuları tam tespit edilemeyen diğer yerler: (İzmir, Gönen, Balıkesir, Manisa, Demirci, Denizli, Tavşanlı, Simav, Uşak, Kütahya, Afyon, Antalya, Adapazarı, Bolvadin, Ordu, Elâzığ, Erzurum Diyarbakır, Nizip) Fatih ve Onun Yeni Nesline Selâm (Hitabe): MTTB'de. 1968 Şahlanış Mitingi (Hitabe): İst. Taksim Meydanında. 1968 Sahte Kahramanlar (Konferans): Kırıkkale'de... Mart 1968 Sahte Kahramanlar (Konferans): Konya'da. Mart 1968 Sahte Kahramanlar (Konferans): Zonguldak'da. 24 Mart 1968 Sahte Kahramanlar (Konferans): Diyarbakır'da. 31 Mart 1968 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Yoz-gat'da. 6 Mayıs 1968 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Van'da. 15 Haziran 1968 Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): Denizli'de. Eylül 1968 Özlediğimiz Nesil (Konferans): Aydm'da. Ekim 1968 Özlediğimiz Nesil (Konferans): Manisa'da. Ekim 1968 Özlediğimiz Nesil (Konferans): Amasya'da. 25 Ekim 1968 Özlediğimiz Neslin Vasıfları (Konferans): İst. Eskişehir'de. 18 Ocak 1969 Ali Fuad Başgil (Hitabe): İst. MTTB'de. 1969 Aksekili Ahmed Hamdi (Hitabe): İst. MTTB'de. 1969 Mustafa Bilgi (Hitabe): İst. MTTB'de. 1969 Özlediğimiz Neslin Vasıfları (Konferans): Erzincan'da. 1969 Özlediğimiz Neslin Vasıfları (Konferans): Antalya'da. 1969 Özlediğimiz Neslin Vasıfları (Konferans): Alanya'da. 1969 Özlediğimiz Neslin Vasıflan (Konferans): Rize'de. 25 Ağustos 1969 Milli Nizam Partisi Açılış Hitabesi (Hitabe): Ankara'da. 1970 İslâm ve Bütün Dünya (Konferans): Konya'da. 25 Şubat 1970 Hâlimizin Muhasebesi (Konferans): İst. MTTB'de. 8 Mart 1970 Hâlimizin Muhasebesi (Konferans): Afyon'da. 14 Mart 1970 Seçim Hitabesi (Hitabe): Konya'da. 1970 Milli Nizam Partisi 1. Büyük Kongresi (Hitabe): Ankara'da. 24 Ocak 1971 Mimar Sinan (Hitabe): İst. MTTB'de. 1971 Manzara (Konferans): Manisa'da. 13 Mart 1971 Manzara (Konferans): İzmir'de. 14 Mart 1971 Manzara (Konferans): Kayseri'de. 21 Mart 1971 Gurbet Kültürü (Konferans): Almanya'da. 1972 Gençliğe Hitabe (Hitabe): İst. Milli Gençlik Gecesi'nde. 1975 Beklenen Zuhur (Hitabe): İst. Talebe Teşekkülleri Toplantısı'nda. 1975 Manzara (Konferans): Elâzığ'da. Mayıs 1965 Mukaddesatçı Gençlik (Hitabe): İstanbul'da. 1975 Manzara (Konferans): Erzurum'da. Mayıs 1965 Jübile Töreni (Hitabe): İstanbul'da. 1975 Gençlik (Hitabe): İstanbul'da. 1976 Tarihte Yobaz ve Yobazlık (Konferans): İst. MTTB'de. 6 Nisan 1976 Tarihte Yobaz ve Yobazlık (Konferans): İstanbul'da... 22 Mayıs 1976 Dünya Bir inkılâp Bekliyor (Konferans): Ankara'da. Ocak 1977 Dünya Bir inkılâp Bekliyor (Konferans): Si-vas'da. 19 Mart 1977 Seçim Mitingi (Hitabe): Kayseri'de. 26 Mayıs 1977 Gençlik (Hitabe): İst. MTTB'de. 1977 Türk Münevveri (Konferans): İst. Aydınlar Ocağı'nda. Ocak 1978 Edebiyat ve Cemiyet (Hitabe): İst. Sultan-üş Şüera Gecesi'nde. 26 Mayıs 1980 Ahval-i Âlem (Sohbet): İst. Türk Edebiyatı Vakfı'nda. 24 Nisan 1981 Basında 50. Yıl (Hitabe): İst. (Mehmet Kısakürek tarafından okunmuştur.) 21 Mayıs 1983 (Yedi İklim Dergisi, Necip Fazıl Özel Sayısı-Mayıs 2005)
  4. 1965 ler olacak, bürosundayız, ben ve Pakdil. Üstad bir yerden para bekliyor. Parasını bir adam getirdi. Galiba üçbin lira civarında bir para.. Üstad bir ara o günler parasız olduğunu da söylemişti. Parayı aldı, hep birlikte dışarı çıktık. Sonra vedalaşıp ayrıldık. Pakdil tutturdu : — Üstad'tan para isteyelim! Verirdi, vermezdi, ayıp olurdu, olmazdı gibilerinden konuşu yoruz. — Haydi koş iste! Diye hep beni ileriye sürüyor Pakdil. — Canım istenmesine istenir de, ama gel vaz geçelim. Falan diyorum, aldırmıyor. 'Sen iste, yok sen iste, haydi ikimiz birlikte isteyeyelim gibi tartışmalardan sonra, hizmet dayıya düştü, çarnâçar koşup yetiştim Üstad'a. Pakdil, yüz metre kadar geride keyifle ve merakla bizi seyrediyor. — Üstad'ım, dedim, biraz paraya ihtiyacımız var. — Yani sen ve o. İkiniz de şimdi parasızsınız. Ve İstanbul'dasınız. Tabii, elbette başka kimden istiyeceksiniz. Bendekiler yeter mi? Sonradan gönderme falan olmayacak. Bayılırım parasız kalmalara, bilirim. Alın. Cebindeki paranın önemli bir bölümünü avucuma sıkıştırdı. Utana sıkıla aldım. * Yeniden çıkacak olan Büyük Doğu'ların ebadını konuşuyoruz. Üstad düşündüğü ebadı bize açıklamak için, Mehmet Soyak'a : — Git bir Akbaba dergisi al gel. Diye talimat verdi. Mehmet kalktı, kapıya doğru gitti ve sonra geri dönüp : — Param yok Üstad'ım. Üstad, birden bire neşelendi. Çıkarıp bir beş lira verdi. Mehmet gidip dergiyle dönünce, paranın üstünü de Üstad'ın önünü-ne bırakmıştı. Üstad, bir Mehmet'in yüzüne, bir paralara baktı, sonra paraları toplayıp kendi cebine attı. Bizler, artan paralan normal olarak Mehmet'e bırakır diye beklemekteydik oysa. Üstad ekledi : — Çook güzel, beş parasızsın, hoşuma gitti. Bana parasızlık günlerimi hatırlattın, bayıldım. Hep birlikte gülüştük. (Akif İnan - Mavera Dergisi Üstad Özel Sayısı)
  5. MEKTUP Genç kız, birkaç aydan beri esrarlı mektuplar alıyor. Daktiloyla yazılmış, imzasız mektuplar... Bu mektuplarda onun günlük hayatı en mahrem ve tamamıyla şahsî çizgilerine kadar anlatılıyor ve sonuna birkaç kelimelik bir öğüt cümlesi eklenerek imza yerine bir (V) harfi konduruluyor. İlk mektup şöyle başladı: «Küçük hanım; Çalıştığınız dairenin müdürü sizden ümidini kesince iş bahanesiyle sizi paylamak adiliğine düştü ve daktilograf olarak bir işe yaramadığınızı yüzünüze söylemeye kadar vardı. Siz de ona şu cevabı verdiniz: (Tarafınızdan beğenilmemi sağlayacak şartlardan daima uzak kalacağım!..) Dikkât ediniz; bu adam tehlikelidir ve asîl tavırlardan anlayacak biri değildir.» Ve bu satırların altında bir (V) harfi... Bu mektubu yazan kim olabilirdi?.. Her halde müdürün kendisi... Bir iş vesilesiyle müdürün odasına girince, orada gözleri yere doğru, şöyle dedi: - Mektubunuzu aldım! - Ne mektubu? - (V) imzasıyla yazdığınız mektubu... - Çıldırdınız mı siz?.. -Buyrun!.. Ve çantasından mektubu çıkarıp uzattı. Müdür mektubu bir hamlede içip başını kaldırdı: - Bunu ben yazmadım! Müdürün doğru söylediği çok geçmeden meydana çıktı. Mektuplar üstüste geliyor ve genç kızın en hurda işlerine kadar nelerden haber vermiyordu: «Küçük hanım; Size, tek başınıza sinema sinema sürtmemenizi ihtar eden annenizin kalbini kırdınız ve kadıncağızı saatlerce ağlatıp yine sokağa vurdunuz! Unutmayın ki, cennet, annelerin ayaklan altındadır!...» Yine (V)... Bu iş artık genç kızı dehşetten dehşete çekmeye başlamıştı. Annesi okur-yazar değildi; genç kızın yatak odasındaki daktilo makinesinin tozunu almaktan başka bir şey bilmezdi. Mektubu yazmış olamazdı. Öyleyse?.. Bu basit vak'ayı annesiyle kendisinden başka bilen olmadığına göre?... Yoksa semavî bir ihtar karşısında mıydı? Mektuplar sıklaşmaya ve her güne binmeye başladı. «Allah versin!» diye terslediği dilenciden, krediyle alıp borcunu ödemediği kürke; bütün bir gün kaynattığı dedikodulardan, yakışıklı bir delikanlının daveti üzerine gidip son dakikada vaz geçtiği ve geriye döndüğü randevuya kadar, neler neler! Artık çıldıracak hale geldi. Bu sırrı çözmek için hoca hoca gezmeye koyuldu. Ona, ermişliği söylenen münzevî bir din adamını salık verdiler. Ermişliği söylenen ihtiyar, gık demeden genç kızı dinledi ve gösterdiği mektupları ona okuttu. - Kızım; gaibi Allahtan başkası bilemez ve bu sırrı kimse çözemez. Ama, bana öyle geliyor ki, sen, müthiş bir günah korkusu çekiyorsun!.. İşte bu halin o mektupları yazdırıyor! - Kime yazdırıyor? - Orasını bilemem! Adetâ vicdanın senin içinden çıkıp mektupları yazan kalemin içine giriyor! Korkunç!.. Ermişliği söylenen din adamının yanından adetâ koşarak kaçtı ve son mektubu aldı: «Küçük hanım; Ermişliği söylenen din adamı sana gerçeği bildirdi. Mektupları yazdıran vicdanındır. Zaten altındaki (V) harfi de bunun ispatı değil mi?... Vicdanını ara! İmza (V)...» Sır çözüldü... Genç kızın apartman kapısı çalındı. Kapıda, sırıtkan, posta müvezzii: - Yine her günkü mektuplarınızdan biri... - Onları hep sizin postahanenize mi veriyorlar? - Hattâ apartmanınızın kapısındaki posta kutusuna atıyorlar. Oradan mektupları alırken dikkât ettim. Bu zamana kadar bu işi başka arkadaş yapıyordu. - Demek ki, mektuplar, bu sokakta oturan birisi tarafından geliyor. - Belki de bu apartmanda oturan birisi tarafından... Annesi, aynı günün gecesi, romatizma ağrıları tutup uyuyamayınca, duyduğu bir tıkırtı üzerine usulca koridora çıktı. Kızı, sırtında beyaz bir (robdöşambr), heykel gibi dimdik, giriş kapısına doğru ilerlemekte... Onu arkasından görüyor... Sol eli göğsünde, sağ eli sarkıtılmış... Ve sağ elinde bir zarf... Kızını ürkütmemek için, olduğu yere mıhlandı. Onun bir uyur-gezer olduğunu biliyordu. (1971) Hikâyelerim'den
  6. 25-26-27 Mayıs 2004’te gazetemizde yayınlanan Tarihçi-Yazarımız Mustafa Müftüoğlu ile yaptığımız röportajda, Müftüoğlu, kendisini, Müessese Müdürlüğü yaptığı Büyük Doğu’yu, Üstad Necip Fazıl’ı ve dönemini anlatıyordu. Üstad’ın kendisine “Yakıni” dediğini hatırlatan, Müftüoğlu, Büyük Doğu’da Müessese Müdürü iken 25 lira haftalık, yedibuçuk lira da yazıları için haftalık aldığını bildiriyordu. Selami ÇALIŞKAN Üstad Necip Fazıl ile Yunus Emre’nin kabir resimleri dolayısıyla tanıştığını ve Büyük Doğu’da 3 yıl aralıklarla Müessese Müdürlüğü yaptığını belirten Müftüoğlu, Üstad’ın kendisine beresini verdiğini söylüyordu. Merhum Yazarımız Mustafa Müftüoğlu ağabeyimizi rahmetle anarken, arkadaşımız Selami Çalışkan’ın kendisiyle yaptığı röportajın Mustafa ağabeyimizle ilgili bölümünü yeniden yayınlıyoruz. Efendim, Üstad Necip Fazıl ile nerede, ne zaman ve nasıl tanıştınız? 1942 yılında Bab-ı Ali’ye geldim. Tasvir-i Efkar Gazetesinde çalışmaya başladım. O sırada Yunus Emre’nin Sarıköy’deki mezarını ziyarete gittim. Mezar çok haraptı. Birkaç fotoğraf çektim. Bu fotoğrafları Cağaloğlu yokuşunda Ülkü Matbaası’nda Üstad’a gösterdim. Yunus Emre’ye olan hayranlığını biliyordum. Bir yayın yapılmasını ve türbenin virane halinden kurtarılmasını istiyordum. Yunanlılar Eskişehir’i işgal ettiklerinde Yunus Emre’nin türbesini de yağmalamışlar, içindekileri alıp götürmüşler, türbeyi de yakıp-yıkmışlar. Resimleri verdim Üstad’a. “Olur. Bunları değerlendirelim” dedi. O vesileyle tanıştık. Aralıklarla 3 sene Büyük Doğu’da Müessese Müdürlüğü yaptım. Neden aralıklarla? Büyük Doğu, muntazam olarak çıkamazdı. Sık sık kapatılırdı, Üstad’ı da hapse atarlardı. Allah demenin bile yasak olduğu günlerde Üstad kalemiyle küfre karşı tek kişilik orduydu. En ufak eleştiriye tahammül yok. En son 1950’de, Üstad hapisten çıkınca Büyük Doğu yeniden yayınlanmaya başladı. Rıza Tevfik’in meşhur “Abdülhamit’in Ruhaniyetinden istimdat” şiiri vardı. Onu yayınladı Üstad. “Türklüğe hakaret” bahanesiyle tekrar “Büyük Doğu” kapatıldı. Sonra tekrar neşredilmeye başladığında ben o zaman tekrar Büyük Doğu’da Üstad’la birlikte çalışmaya başladım. Adım Müessese Müdürü olarak çıkıyordu. Yazı da yazıyor muydunuz? Tabi yazıyordum. 25 lira haftalık alıyordum. Yedi buçuk lira da yazılarım için telif ücreti alıyordum. Böylece Üstad’ın yakını olmuştum. Üstad bize “Yakıni” derdi. Üstad, hapishaneye girip çıktığından kalender bir insandı. Mesela Saka Matbaası’nda Büyük Doğu’yu hazırlıyoruz. Üstad, kapağa yeşil bir renk verilmesini istiyor. Oradaki makine ustası Maşuk Bey, kendi kafasına göre kapağa bir renk vermiş. Ancak Üstad’ın istediği renk değil. Üstad kapağı görür görmez, “Bu ne?” dedi. Usta başladı kıvırmaya. “Makinada siyah boya kalmış da, sarıyla karışınca da böyle olmuş da, aslında istenilen rengin tutturulması zormuş da” aklınca mazeret beyan ediyor. Üstad, Maşuk ustaya, “Bana racon kesme ve kapağı yeniden bastır” dedi. İstenilen renk elde edildi. Bunu bilen matbaacılar, Üstad’ın nazını çekerlerdi. Üstad giyimine düşkün müydü? Evet, Üstad değil İstanbul’un belki de dünyanın en şık giyinen adamıydı. Başında genelde beresi olurdu. Hatta bir keresinde Avrupa’dan gelen beresini bana verdi. Nasıl oldu? Bir gün Üstad ile Beyoğlu’nda geziyoruz. Lapa lapa da kar yağıyor. Haftalığıma mahsuben 5 lira istedim. O zaman iyi para. Üstad önce parayı verdi, sonra da “Ne yapacaksın bu parayı?” diye sordu. “Görüyorsunuz kar yağıyor efendim. Başıma bere alacağım” dedim. Üstad, hemen başındaki bereyi çıkardı, benim başıma örttü. Üstad’ın savcıyı şok eden savunmasını hatırlıyor musunuz? Hiç unutulur mu? Rıza Tevfik’in “Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdad” şiirini yayınladığımız için, Büyük Doğu kapatılmış, Üstad tevkif edilmiş, fakat mahkeme sürüyordu. Hicabi Dinç isminde basın davalarına giren bir savcı vardı. Parmağıyla Üstad’ı gösterdi ve hakimlere dönerek “Huzurunuzdaki bu şaşkın sanık” dedi. Üstad, bunun altında kalır mı? “Ana rahminden mezara kadar üzerinde taşımaya mahkum olduğu şaşkınlık vasfını bir fiske ile sahib-i aslisine iade ederim” dedi. Savcı, ayağa kalktı ve heyecanla “Şikayetçiyim, bu bir hakarettir” dediyse de Ağır Ceza Reisi meşhur Refii Demirlioğlu savcıya: “Oturun yerinize, siz söylediniz o da misliyle cevap verdi” dedi. Sizce Üstad’ı değiştiren en önemli olay neydi? 1934 yılında Seyyid Abdülhakim Arvasi’yi tanıyıncaya kadar Bohem (gece) hayatı yaşıyordu. Bunun detaylarına inmek istemiyorum. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri ile tanıştıktan sonra Üstad’ın hayatı değişti. Huşu içinde namaz kılar, bazen secde yerini ıslatacak kadar gözyaşı dökerek ağlar, dakikalarca öyle kalırdı. Bize; “Namazda en çok sevdiğim; kıyam ve secde hali” derdi. Üstad’a borcumuzu nasıl ödeyebiliriz? O’nun muhteşem bir vasiyeti var. İşte o vasiyeti yerine getirerek. Üstad; mukaddes emanete kendisini adamış, misyonunu tamamlamıştır. Allah gani gani rahmet eylesin. (Amin) Üstad Necip Fazıl’ı Erzurum’da nasıl ihya ettiniz? Erzurum’da konferans veriyorum. Üstad’ın kitapları da salonun girişinde satılıyor. “Bab-ı Ali” yeni çıkmış. Kitabın içinde “Büyük Doğu’dan feyz alanlar” diye bir bölüm var. Orada benim ismim de geçiyor. Konferansın sonunda yazılı soruları cevaplarken birisi ismimin geçtiğini, gerçekten feyz alıp almadığımı soruyor. Bunun bir tuzak olduğunu anladım. “Almadım” desem Üstad’ı yalancı çıkaracak. “Aldım” dersem o zaman Üstad’ın Ülkücüler ve MHP ile yakınlaşması olmuştu. Beni de MHP’li ve ülkücü olmakla itham edecek. Soruyu sesli okudum ve dedim ki: “Bu salonda Büyük Doğu’dan ve Necip Fazıl’dan feyiz almayan var mı?” Salon alkıştan adeta yıkılıyordu. Benden sonra Erzurum’a Üstad gitmiş. Orada bu olayı anlatmışlar Üstad’a. Üstad bundan çok memnun olmuş. İstanbul’a dönmüş, bir gün ben Bab-ı Ali’de yokuşu çıkarırken o da iniyordu. “Müftüoğlu beni mesud ve ihya ettin” dedi. Üstad’ın mahkemeleri ve müdafaaları da ilgi çeker miydi? Hem de nasıl. Çarşamba günleri basın davaları görülürdü. Üstad’ın konuşmasına hayran olanlar, mahkeme kapılarında duruşma listelerini okur, Üstad’ın ismi geçiyorsa o salonun önünde toplanırlardı. Mahkeme salonunda yer bulunmadığı gibi kalabalık dışarı taşardı. Mesela Bediüzzaman hazretlerinin avukatlığını da yapan Abdurrahman Şeref Laç, Üstad’ın da avukatıydı. Fakat Üstad, savunma anında Abdurrahman Şeref’e fırsat vermezdi. Kendi müdafaasını kendisi yapardı. İsmet İnönü’nün yönettiği, ekmek ve kefen bezinin karne ile alınabildiği bir dönem. Kefen bezini de Sümerbank’tan 7-8 memurun imzası olmadan alamıyordunuz. İşte o zaman Üstad, Sümerbank’la ilgili bir yazısında “Milletin başına bela” yazdığı için Sümerbank yönetimi Üstad’ı mahkemeye verdi. “Hakaret davası” açtılar. Ben o davada Müessese Müdürü olarak ifade verdim. Savunma sırası Üstad’a gelince, Üstad, dedi ki: “Bela, hakaret değildir” Divan Edebiyatı’nda içinde bela geçen ne kadar şiir varsa başladı okumaya. “Fuzuli şöyle demiş, Ruhi böyle demiş...” ten sonra “Görüldüğü gibi insan en çok sevdiği birine bile ‘Sen benim başımın belasısın’ diyebiliyor. Dolayısiyle burada hakaret yoktur” dedi ve tekrar şiir okumaya başladığını anlayan reis, “Bu kadarı kafi” dedi ve beraat kararı verdi. Çünkü tam 6 saat sürmüş duruşma, Üstad konuşuyor, herkes nefes almadan dinliyordu. Üstad’ın dedektif gibi yazılarından bahseder misiniz? Üstad’ın, Büyük Doğu’da “Dedektif X-1” imzasıyla yazdığı yazılar. İşte onlardan birisinin hikayesi. Müessese Müdürü iken Büyük Doğu’ya sabah en erkenden gider, besmeleyle kapısını açardım. Sık sık uğrayan bir sivil polis, bir sabah üzerinde “Gizli” ibaresi olan resmi bir zarf getirdi. Bana da: “Rica ediyorum, bu zarfı getirdiğimden Üstad’ın bile haberi olmasın” dedi ve gitti. Üstad gelir gelmez zarfı ona verdim. Bu zarf, üzerindeki “Gizli” ibaresi ve özel kurye ile İçişleri Bakanlığı’ndan İstanbul Valiliği’ne gönderilmiş. Valilik, içeriğini okuyunca İstanbul Emniyet Müdürlüğüne havale etmiş. Emniyet de Basın Savcılığı’na gönderiyor. İçişleri Bakanı imzalı “Gizli” ibareli yazıda deniyor ki: “Büyük Doğu adlı mevkute, dini yazılar yayınlıyor. Üstelik Atatürk’ü eleştiren yazılar da çıkıyor. Bu mevkute hakkında bugüne kadar tahkikat yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır?” Yani “Büyük Doğu’nun üzerine gidin. Tahkikat ve dava açın” denilmek isteniyor. Şimdi birincisi Büyük Doğu’da tenkid edilen İsmet İnönü ve yönetimi. İkincisi henüz Atatürk’ü koruma kanunu çıkmamış. Üçüncüsü de İnönü’nün İçişleri Bakanı kendi tayin ettiği adamlara güvenmiyor. “Bu tür yayınlar yapan bir mevkute var. Siz orada uyuyorsunuz” demek istiyor. Bu yazı Üstad’ın eline geçince, Üstad mal bulmuş Mağribi gibi sevindi. O yazıyı vesika göstererek “Dedektif X-1” imzasıyla “Skandal” başlıklı bir yazı yazdı. “İşte böyle, baskıcı iktidarın, devletin posta teşkilatına güvenmediği için özel kurye ile yetkililere gönderdiği gizli yazı bizim elimize geçiyor” havasını bastı. *Kaynak
  7. Ferd ve aileden başlayarak yekûnu kuşatan zihniyete ve onun yetiştirdiklerine dair çok mânalı bir tenkid:
  8. [Fakir bir pansiyon odası... Genç şair, saçları dağınık, iki büklüm, masasına eğilmiş, çalışmakta... Elinde kalem, önünde birbirine geçmiş kâğıtlar, karışık bir kitap yığını... Masada yeni yakılmış bir mum... Alçak bir somya üzerinde, içinden çıkıldığı gibi kalmış, allak bullak bir yatak... Yatağa bitişik küçük masada bir bardak tortulu su ve bir çalar saat... Eski bir konsol... Konsolun bir çekmecesi, yana kaçmış tarzda açık... Açık çekmeceden yorgun bir gömlek sarkıyor... Konsolun üstünde küflü bir ayna... Aynanın kenarında eski zaman kartpostalları... Orta yerde bir gaz sobası... Gaz sobasının isli penceresinde hafif bir alev dili... Duvarlarda, pansiyon sahibi Rum kokanasının gençliğine ait resimler... Odanın tavan arasında olduğu, iki küçük ve iğri pencereden belli...] (Tık tık sesleri... Kapı, üstüste beş kere vurulur.) Kim o? Şair, aç kapıyı! Ben geldim! ŞAİR - Sen kimsin? SES - Beklediğin adam! ŞAİR - Ben kimseyi beklemiyordum! SES - Al mumu da gel! Kapıyı aç ve yüzüme bak! (Kapıya doğru ayak sesleri... Kilit üstünde dönen anahtar.) ŞAİR - Kimsin sen? SES - Telâşa lüzum yok. Kaldır mumu yüzüme doğru! İyice baksana! ŞAİR - Simsiyah pelerininden başka bir şey görmüyorum. Ne o, başında kukulete mi var? Yüzün hiç belli değil. Nerede yüzün? SES - (Kah kah kah kah) Senin ruhun neredeyse benim de yüzüm orada. ŞAİR - Söyle, sen kimsin, ne istiyorsun? Belli et çabucak! SES - İzin verirsen odaya gireyim de öyle. Sana her şeyimi belli edeceğim. ŞAİR - Seni anlamadan içeriye bırakmam. SES - Elin titriyor, Şair! Mumu şamdandan düşüreceksin. Zift yürekli karanlığı düşün! ŞAİR - Kimsin diyorum sana! SES - Kim olduğumu ne yapacaksın? Sen kim olduğunu biliyorsun ya! Şair, yani meçhulün âşıkı! Yol ver de geçeyim! ŞAİR - Hiçbir şey anlamıyorum. SES - Fakir odana beni kabul ettiğin için teşekkür ederim. (Küt diye kapanan kapı.) ŞAİR - Yere basmıyor gibi yürüyorsun. Çenenden topuklarına kadar inen bu simsiyah pelerin de ne? Başındaki kukuletenin içi boş sanki. Sesin, gülüşün de tuhaf senin. Cehennemden gelen bir ıslığa benziyor. Sakın cin olmayasın sen? SİYAH PELERİNLİ ADAM - Ben cin değilim; cinler benim uşaklarım... Pelerinimi onlar ütüler. ŞAİR - Beni korkutuyorsun! SİYAH PELERİNLİ ADAM - Korku mu dedin? Ne ayıp, ne ayıp! Korkuyu genç taylarla yavru serçelere bırak! İnsan korkar mı hiç? Dur şu kırık iskemleye bir oturayım. Oh, ne rahatmış iskemlen! Beş kat merdiven, doğrusu yordu dizlerimi... Sen benim dizlerimin ne çektiğini bilir misin? Dünya yaratıldı yaratılalı, ne çektiyse dizlerim çekti. (Bir lâhza sükût, peşinden kah kah kah kah) Cadı, çok para vermiyorsun diye seni tavan arasına atmış. O ne cadı, o! Demin mutfaktaki boş ekmek teknesini devirip onu uyandırdım. Cadı, elektrik düğmesini çevirir çevirmez, karanlığın üstüne bir karanlık cilâsı daha vurulduğunu gördü. Çünkü sigorta telini kesmiştim. Derken sen ona seslendin, mum istedin. Seni, odanda, mum yanarken ziyaret edeyim dedim. Zira elektrik ışığı, mesafelerin pergel ve cetvelle ölçüleceğini zanneden ahmak bir gurur sahibidir. ŞAİR - Rüyada mıyım yoksa? SİYAH PELERİNLİ ADAM - Rüyada değilsin. Çünkü istersen rüyada olup olmadığını muayene edebilirsin. Beş duygunu, bütün bilgini, hafızanı, hâtıranı, nisbet ölçülerini elekten geçirebilirsin. Hiç rüyada bunları yapabilir misin? (Kah kah kah) Sen o rüyadasın ki, ismi hayattır; ve orada insanın, rüya görüp görmediğini muayene etmek hakkı... (Kah kah kah...) ŞAİR - Bana adını ve kim olduğunu söyle! SİYAH PELERİNLİ ADAM - Eğer muaşeret kaidelerine bu kadar kıymet veriyorsan, eğer bin ihtirasının içinde, salon adamı olmak gibi bir hevesin de varsa, takdim edeyim sana kendimi! ŞAİR - Takdim et bana kendini! SİYAH PELERİNLİ ADAM - Ben senin bir baba dostunum. ŞAİR - Ben babamı tanıyamadım bile. SİYAH PELERİNLİ ADAM - O da beni görse tanıyamazdı. ŞAİR - Nasıl baba dostluğu bu böyle? SİYAH PELERİNLİ ADAM - Bu çok eski bir baba dostluğu. Babana, büyük babana, onun da babasına, gitgide sonuncu babana kadar varan bir dostluk. Daha doğrusu, onunla başlayan bir dostluk... ŞAİR - Eeeee? SİYAH PELERİNLİ ADAM - İşte ben, senin en büyük babana güya secde emri verildiği zaman, güya bu emri dinlemeyen, biricik melekmişim güya. Sana böyle öğretmediler mi? ŞAİR- Şeytan!!! SİYAH PELERİNLİ ADAM - Şeytan!!! Şerrinden Allah'a sığındıkları taşlanmış Şeytan!!! ŞAİR - İnandım senin Şeytan olduğuna. Zaten sen, dünyamızda mevcut olmayan bir şeye benziyordun. SİYAH PELERİNLİ ADAM - (Kah kah kah kah) Hem mevcut olmamak, hem de benzemek. (Kah kah kah) Sizin mevcutlar hakkındaki fikriniz işte bu! Hem bir şeye yok der, hem de onu başka bir şeye benzetirsiniz. (Kah kah kah kah) Halbuki Allah'ı hiçbir şeye benzetemediğiniz halde ona var diyorsunuz. ŞAİR - Mel'un Siyah Pelerinli Adam! Ruhumun düzenini bozmaya geldin, anlıyorum. Şunu bil ki, içimdeki kâinat mimarîsinde tek taşın yerini bile değiştiremeyeceksin. SİYAH PELERİNLİ ADAM - Ellerime bak! İşte uzatıyorum yüzüne doğru! Ellerimi görüyor musun? ŞAİR - Görüyorum! Ne istiyorsun? SİYAH PELERİNLİ ADAM - Neye benziyor ellerim? ŞAİR- Ömrümde eşini görmediğim bir çift kadın eline. SİYAH PELERİNLİ ADAM - Güzel mi onlar söyle! ŞAİR - Güzel mi, bilmiyorum amma, korkunç! Korkunç denecek kadar güzel! Yürüme üzerime doğru! Olduğun yerden konuş! SİYAH PELERİNLİ ADAM - İşte senin içindeki kâinat mimarîsini kuran eller! Şimdi onu geriye istersem vermeyecek misin? Aldanman için kalbine soktuğum yalanı bana karşı müdafaamı edeceksin? (Kah kah kah) Hatırıma ne geldi, biliyor musun? Sahibinden aldığı et parçasını bile iade etmiyen köpek! ŞAİR - Ben senden hiçbir şey almadım. Her şeyimi sana karşı koruyorum. SİYAH PELERİNLİ ADAM - Ruhunuzda, iyi ve güzel diye bir tarafa ayırdığınız duyguların ad sahibi benim! ŞAİR - İnanmam sana! Sen insanı bir doğruluğa teşvik etsen de daha büyük iğriliklere sürmek içindir. Sen o dolandırıcısın ki, bin liralık bir vurgun kaldırmak için, bir liralık borcunu iade edersin. SİYAH PELERİNLİ ADAM - Akılsız Şair, seni softalar avlamış. Mum ışığına karşı elindeki elmayı çevirip dünyanın döndüğünü ispat eden köy mektebi muallimleri çocukları nasıl avlarsa, öyle avlamış. Fikirsiz Şair, seni boğazına kadar altına boğmaya gelmiş birini, cebindeki mevhum kuruşa âşık farzediyorsun! ŞAİR - Beni boğazıma kadar mı boğmaya geldin? SİYAH PELERİNLİ ADAM - Tabiatta, bir benzeri olmayan sefaletine merhem olmaya geldim! ŞAİR - İnanmam sana, kazanında yalan fıkırdayan sihirbaz! SİYAH PELERİNLİ ADAM — Her şeyi, her şeyi isteye isteye, her şeyden mahrum nasibini düzeltmeğe geldim! ŞAİR- Bırak yakamı, karanlığın büyücüsü! Hiçbir şey istemiyorum; hiçbir dileğim yok! SİYAH PELERİNLİ ADAM - Senin mi hiçbir dileğin yok? Sen mi hiçbir şey istemiyorsun? Madenini, ihtiras, merkezine kadar boğmuş... Sakın onları sileyim deme; kül gibi dökülür, gidersin. Sen, yalnız istiyorsun, istiyorsun... İsteye isteye bu hale geldin; ya isteye isteye kurtulacak, yahut duvarda bir böcek lekesi gibi silinip gideceksin. İstiyorsun, hudutsuz istiyorsun; istemek için doğdun. Bulamamak yüzünden de öleceksin. Bir bulduğun zaman, bin istiyorsun. Zaten bulduğun şeyin sence ne kıymeti var? Sen bulunmayacak şeyi istiyorsun. Dünyaların görmediği kadını, lisanların bilmediği cümleyi, kasaların almadığı serveti, başbuğların tatmadığı nüfuzu istiyorsun. Bunlar yine hiçbir şey değil... Sen bilmek istiyorsun, felâket orada ki, bilmek istiyorsun. En uzak maddenin silik atomundan, en çelimsiz insanın en belirsiz hareketine kadar, eşya ve hâdiseleri saran kanunu bilmek istiyorsun. Başı Önünde, tevekkül ve teselli içinde akan insan zincirinin ilk ve son halkasını ele geçirmek, birbirine bitiştirmek istiyorsun. Halbuki sıfır!.. Elinden hiçbir şey gelmiyor. Zira hudutluya sığmıyor, hudutsuzu da dolduramıyorsun. Böylece dolduramadığın hudutsuza karşılık, sığamadığın hudutlu, seni hükmü altına alıyor. Uçmak dilerken, yürümeni şaşırıyorsun. Krallara iradeni telkin etmek yerine, çöpçülerin nüfuzu altına giriyorsun. Kasaların almadığı servet işte, şu konsolun gözündeki, üç günlük kuru francala kenarı... Lisanların bilmediği cümle adına terkip ettiğin şeylerden, üç yaşındaki çocuklard bile mahcup... Kirli yatak çarşafındaki sarımtırak lekeler şahit ki, yeryüzünün görmediği kadını bir ân zaptedemeyen bir hayâl, aşağı kattaki pörsük kokona vücudu önünde müflistir. ŞAİR - Sus, yerin dibine giresi Şeytan! Sus, Allah'ın lânetlisi, sus! SİYAH PELERİNLİ ADAM — Kadınsız, esersiz, parasız, şerefsiz sanatkâr!.. Düşün ki, herkes bunlara mâlik... Ve sen malın olsa hor göreceğin şeylere, malın olmadıkça imreneceksin. İstekleriyle kazançları arasında muvazene kurmuş insanlara cüce diyorsun. Sen o ruhu ve karnı aç devsin ki, cücelerin erzakını kıskanmaya mahkûmsun. Dehâ diye maden gibi istismar ettiğin bozuk muvazenenden başka neyin var. Kadınsız, esersiz, parasız, şerefsiz sanatkâr!.. ŞAİR - Taşlanmış İblis! Bu kadar muvazeneli insan arasından ne diye beni seçtin öyleyse? SİYAH PELERİNLİ ADAM - (Yaklaşır, iki eliyle bir şeyler yoğuruyormuş gibi yaparak) Çünkü bozuk muvazenen benim elime geçince, ondan en üstün nizam doğacak. Bu sırrı ancak ben bilirim. Cemiyet kalıpları sizi benimseyemez. Lâflarınızı bir damla bal halinde, mekteplerdeki gibi okuma kitaplarına alırlar da, şahsınızı, iğneli bir arı gibi havluyla pencereden dışarıya atmak isterler. Sakat ruhlarınızın, benim tezgâhımda tamir gördükten sonra nasıl bir temel kuracağını ancak ben bilirim. İşte seni, bu kadar muvazeneli insan arasından bunun için seçtim. Bana teslim ol ve her şeye hükmet diye seçtim. Hükmetmek; bu kelimeyi anlıyor musun, hükmetmek... Kendine, bütün insanlara, her türlü marifete, elle tutulur ve tutulmaz her şeye hükmetmek... Eğer yüzüğün taşı gibi, cemiyetin orta yerinde oturmak ve pırıl pırıl ışıldamak istiyorsan, bana teslim ol! Ben, günübirlik varlıklar çerçevesinde mahrum olmaktan büyük malikiyet tanımıyorum. Onlara malik olmak kudretim arttıkça, mahrumluğum derinleşiyor. Mahrumluğum derinleştikçe, hiçi ve hepi buluyorum. Hepi, yani Allahı... Fakat arada sen varsın! Hedefime varabilmek için seni tüketmek lâzım. Sen, tükenmeğe yaklaştıkça çoğalıyorsun; yahut ben azalıyorum. Öyle ki, en zayıf hale geldikten sonra çelmelerine dayanmak, kav gibi kupkuru kesildikten sonra kıvılcımlarına göğüs germek icabediyor? Bunun bir adım ilerisi, kurtuluş... Bir adım sonra, bir daha düşmemek ve yanmamak var... Biliyorum, bunu biliyorum ama, o adımı atamıyorum. Atamıyorum da ne oluyor? Bak, söyleyeyim sana ne oluyor: İğneli fıçı içinde yaşıyorum! Ruhumun, atom atom, barsakları deşiliyor. Çektiğim ıstırabı Allah bilir. Onun için, vâdettiğin şeylerin hepsine, herkesten, her zamankinden daha muhtacım ama, istemiyorum; hiçbir şey istemiyorum. Yokluğun tamamı olacağıma, varlığın yarısı olmaya razıyım. Kararım tamam; ne kadar ıstırab varsa çekeceğim! Ve onu, onun bana elini uzatacağı ânı bekleyeceğim. SİYAH PELERİNLİ ADAM - Miskin Şair, seni ondan ayıracağım! Sen onu çok zor, çok çetin, fakat çok açıkgözce buldun. Handiyse kafan, bir kestane fişeği gibi patlayıverecekti. Keşke patlasaydı kafan; keşke patlataydım kafanı... Mısra örgüsü gibi bir düzen zevki içinde, birdenbire yakalayıverdin onu... Kafiyelerin aptalı! Sana uydurduğum yalanı, şimdi bir türlü beyninden sökemiyorsun. Fakat gör bak, seni ondan nasıl ayıracağım! ŞAİR- İblis! O kim. O kim o, ismini söyle! SİYAH PELERİNLİ ADAM - Dur, mumu söndüreyim de söylerim! (Keskin bir üfleyiş... Zifiri karanlık) ŞAİRİN SESİ - Allah'ım! Sen koru beni! SİYAH PELERİNLİ ADAMIN SESİ - Bağır, bağır! Duvarlar sesini iade etmeğe hazır... Gidiyorum ben artık! Yak mumu istersen! Yalnız şaşırma! (Küt diye yere düşen iskemle, patır patır yere devrilen kitapların sesi.) SİYAH PELERİNLİ ADAMIN SESİ - Bîçare Şair, kibrit cebinde! Eşyayı devirme! Haydi hoşçakal ve beni hatırla!
  9. Çağımızın en ehemmiyetli iletişim cihazı olmasının yanında, aynı zamanda tiryakilik yapıcı tesiri ile de tıp litaratürüne yeni hastalıkların girmesine sebep olan bilgisayar...
  10. Olay, Yirminci Asrın ikinci yarısı başlarında İstanbul’da geçer. Birinci Perde Birinci Tablo [ Nişantaşı’ndaki üç katlı ve beyaz boyalı ahşap konağın birinci katı… Bahçeye açılan büyük salon… Sofa… Dipte, iki koldan yukarıya çıkan ahşap merdivenler… Merdivenlerin ilk kademesinde, alt kısımları görülen, ışıksız iki pencere… Sağ ve sol merdivenlerin arası iki geçit… Geçidin önünde gerisini peçeleyecek kadar yüksek ve geniş paravana… Sağ ve sol duvarlarda, karşılıklı ikişer kapı… Her tarafta modern ve artistik eşya… Renk renk ve şekil şekil koltuklar ve divanlar… Yerde, küçük halı parçalarının üstünde puflar, kaplan postları, alçak tabureler… Birkaç taburede şamdanlar, abajurlar… Tavanda büyük avize… Kenar çıtaları yaldız ve oymalı duvarlarda modern resimler… Bir yanda pikaplı radyo… ] ( Sahne kapkaranlık… Yalnız önde ve ortada, alçak bir masa üzerine yerleştirilmiş, ahşap konağın maketi… Maketin küçücük pencerelerinden ışık fışkırıyor. Maketin etrafında yarı seçilen kadın ve erkek yüzleri… ) YÜKSEL’İN SESİ – ( Maketin başında, elindeki incecik değnekle işaret ediyor ) İşte bizim ahşap konak ! Eski zaman işi, üç katlı yapı… Bir devrin renklerini, çizgilerini, ruhunu taşıyor. GENÇ ŞAİRİN SESİ – Fevkalade güzel maket ! BİRİNCİ GENÇ KIZIN SESİ – Şahane doğrusu ! YÜKSEL’İN SESİ – ( Değnekle göstererek ) Birinci kat ! Şu anda bulunduğumuz yer… Büyük bir salon – sofa… Etrafında dört kapı ve altı oda… İkinci ve üçüncü katlar da onun aynı… Hepsi on sekiz oda ve üç büyük dekorasyon sanatının şaheseri… Malzemesi de bugün bulunur, yaptırılır gibi değil… Merdiven tırabzanlarına kadar maun… Tabii bunlar konakta; makette görünmüyor. GENÇ RESSAMIN SESİ – Makette de belli… Kapılar, duvarlar, tavanlar üzerine empresyonist renkler kondurmuşsun… YÜKSEL’İN SESİ – ( Değnek işareti ) Üçüncü kattaki şu yatak odasının duvarına kondurduğum birkaç çizgi ve renge dikkat ediyor musun ? Nedir o ?.. GENÇ RESSAMIN SESİ – Levha gibi bir şey… YÜKSEL’İN SESİ – Konağın ruhu o… Büyük babamın sevgili levhası… Canından daha kıymetli… En büyük Türk hattat ve tezhipçisinin elinden çıkma… BİRİNCİ GENÇ KIZIN SESİ – Ben maketi konaktan çok sevdim. YÜKSEL’İN SESİ – ( Değneği konağın çatısına vurarak ) Siz asıl konağın manasına bakın ! Üçüncü katta, elleri titreyen illetli büyük babam ve kalp hastası büyük annem… Bu kat namaz ve niyaz katı… İkinci katta, dul annem ve eksilmeyen misafirleri… Bu kat da, kumar, morfin vesaire katı… BİRİNCİ GENÇ KIZIN SESİ – Oooo! Şoking ! Neler söylüyorsunuz ? AYSEL’İN SESİ – Ya bizim kat, ağabey ? YÜKSEL’İN SESİ – Yakın artık lambaları da açıkça söyleyeyim! Aysel, bas maketin yanındaki düğmeye ! ( Avize yanar. Meydana çıkan salon-sofa… Maketin etrafında, Yüksel, Aysel, Tekin, birinci, ikinci ve üçüncü genç kızlar, genç şair, genç ressam… Hususi tavırlar…) YÜKSEL – Bizim kat da ( Aysel’i gösterir) benimle kız kardeşimin çerçevesi… Dans, içki, başıboşluk, rezalet katı… Düşünün siz, zaman boyunca değişen nesiller, ahşap konakta nasıl yuvalanmış ? Birbiri peşinden gelen zaman ölçüleri ( değneği makete doğru ) şu ihtiyar mekanda nasıl belirmiş ? Hepsi yarım asra sığan üç nesil, yeni deyimle kuşak… Alt katta yirmibeşlikler, orta katta ellilikler, üst katta yetmişbeşlikler… Katlar alçaldıkça yükselen inişe bakın siz ? TEKİN – Sen kendi evine hakaret ediyorsun ! YÜKSEL – Ne hakareti be, akılsız sporcu ! Allah sana bir şutunla tahta perdeleri deldirecek ayakları verip kafanı ve dilini öyle cılızlaştırmış ki, sigara kâğıdı kadar ince bir fikir zarını delmeye imkân yok… ( Kıvrak kahkahalar, garip tavırlar… ) AYSEL – Şimdi de nişanlıma mı hücum ? YÜKSEL – Nişanlın tam sana denk… Ben kimseye hakaret etmiyorum. Bir fikir meselesi koyuyorum ortaya… TEKİN – ( Yüksel’e ) Sana, Akademinin mimari şubesinde bu imtihan vazifesini, nesillerin tahlili diye mi verdiler, konağın maketi diye mi? YÜKSEL – Evet, senin de anlayabileceğin bir madde planı diye verdiler ama, ben ondan bir ruh planı çıkarıyorum. ( Tekin, genç şairin yüzüne bakıp eliyle hususi bir işaret çakar ) GENÇ ŞAİR – ( Sağ elini orkestra şefi gibi kaldırarak ) Koro ! Ruhçu ! BİR AĞIZDAN HERKES – Ruhçu, ruhçu, ruhçu! YÜKSEL – ( Gençlere) Yine mi aynı maskaralık ? ( Tekin’e ) Sen de, yıldız futbolcu Bay Tekin, şu maskaralara ele başlılık ediyorsun, ha ? ( Tekin, genç şaire bir işaret daha çakar ) GENÇ ŞAİR – ( Aynı hareketle ) Koro ! Maskara ! BİR AĞIZDAN HERKES – Maskara, maskara, maskara ! BİRİNCİ GENÇ KIZ – ( Yüksel’e ) Tekin’i beğenmiyorsunuz ama, bütün kızlar, kadınlar ona bayılıyor. YÜKSEL- Beyinsize beyinliler mi bayılsın ? ( Tekin, genç şaire yeni bir işaret daha çakar ) GENÇ ŞAİR- ( Aynı hareketle ) Koro ! Beyin hastası ! BİR AĞIZDAN HERKES- Beyin hastası ! Beyin hastası ! Beyin hastası! GENÇ ŞAİR- Ne diyorsunuz ? Ne olmuş, kim olmuş bu değişikliğe sebep ? YÜKSEL – ( Genç şaire ) Ya sen, mide gurultusu şairi ? Şimdi kafanı meşin topla mı değiştirdin ? GENÇ ŞAİR – ( Züppe ve hususi jestlerle ) Beni bırakalım da bir köşeciğe, seni rafa oturtalım’ Asıl sen, ne vakitten beri değiştin ? Ne günden beri neslini beğenmez oldun ? AYSEL- Ay haberiniz yok mu? Benim ağabeyim artık mukaddesatçı, maneviyatçı, eskici, gerici !... GENÇ ŞAİR – Kim olmuş, ne olmuş bu değişikliğe sebep ? YÜKSEL – Sizin köstebek hayatınız ! AYSEL – ( Atılır ) Hayır, Ben söyleyeyim. Bu değişikliğe sebep, Eyüp Sultan’da bir aktarla, kızı ! ( Herkes apışır, bakışır, sokulur. Yüksel dimdik… ) YÜKSEL – ( Aysel’e ) Çeneni tut, Holivud karalaması boşboğaz ! AYSEL – ( İkinci genç kıza ) Haydi git de benim odamdan mankenini getir kızın ! Biliyorsun ya!... İKİNCİ GENÇ KIZ – ( Aysel’e ) Aman, ne kadar da pitoresk, Aysel ! Eyüp’lü aktarla, kızı mı dedin ? AYSEL – Kara, çember sakallı bir aktar… Dükkânında kakuleden karamelaya kadar her şeyi satıyor. Bir de, yeşil yeldirmeli, siyah başörtülü, kalın siyah çoraplı, rugan bebe iskarpinli bir genç kız… GENÇ RESSAM – Sahiden pitoresk… Tablolarını yapsam ! ÜÇÜNCÜ GENÇ KIZ – ( Yüksel’e ) Ciddi mi, doğru mu söylüyor ? TEKİN – ( Ortaya ) Bizim kafalı küçük bey bundan bir iki ay evvel, eski mimari eserlerini incelemek için Eyüb’e gidiyor. Orada bir camide mahut aktara rast geliyor… Ahbap oluyorlar. Baba camideyken dükkânı bekleyen, kız… Kıza yakıyor mu fena halde abayı ?.. BİRİNCİ GENÇ KIZ – Çok orijinal ! ÜÇÜNCÜ GENÇ KIZ – Masal gibi bir şey… İnanamıyorum ! YÜKSEL – İpliğimizin pazara çıkmasını istemezdik ama, inanın ! AYSEL – ( Arkadaşlarına ) O kadar seviyor ki, kenarın dilberini, neredeyse melankoli hastası olacak hale geliyor. TEKİN – Ama çember sakallı aktar, kafalı bir din adamı …( Parmaklarıyla işaret ) Sokuyor mu tırnaklarını bizimkinin beynine ?.. Birkaç aydır küçük bey, ahlak, iman, terbiye, ideal diye sayıklamakta… YÜKSEL – ( Aysel’e öfkeli ) Kimden öğrendiniz bunları ? AYSEL – Kimden olacak?... Annemden… YÜKSEL – Annem nereden öğrenmiş ? AYSEL – Annesinden… Büyük annemden… YÜKSEL – (Düşünceli) Öyle miiii ?... ( Tekin genç şaire mahut işareti verir. Genç şair elini kaldırır ) GENÇ ŞAİR – Koro ! Eyüb’ün ince kızı ! BİR AĞIZDAN – Eyüb’ün ince kızı ! Eyüb’ün ince kızı ! AYSEL – ( Sağdaki kapı açılırken bağırır ) Eyüb’ün ince kızı, işte! ( Kapıdan, tıpkı Aysel’in anlattığı tarzda, ikinci genç kız… Başını masum edasıyla eğmiş, ilerler. Alkış… Kızın etrafında halkalanma… Yüksel, kızgın, olduğu yerde… Yarım halka biçiminde ön plana gelirler. Tekin, genç şaire, ilerdeki radyoyu işaret eder. Genç şair oraya doğru yürür. Aysel maketin yanındaki değneği alıp ikinci genç kıza yaklaşır ) YÜKSEL – (Haykırarak ) Yeter artık kepazeliğin bu kadarı !.. Böylesine hazırlanmaya üşenmediniz mi ? AYSEL – ( Yüksel’i umursamayarak elindeki değnekle kıza yaklaşır ve gösterir ) Siyah başörtüsü, siyah çorap… Bakın, ne armoni!.. Yeşil yeldirmenin de siyahla ahengi ?.. Pudrasız, boyasız, makyajsız surata gelince, tıpkı Mariya Magdalena!... YÜKSEL – ( Çok hiddetli ) Aysel, yeter ! ( Yüksel’e aldıran olmaz. Tekin parmaklarını şıngırdatarak, radyo başındaki genç şaire işaret verir. Pikapta oynak bir caz havası… ) BİRİNCİ GENÇ KIZ – ( Narayı basarak ) Haydi, dans ! ( İkinci genç kız, yeldirmesini açtığı gibi eteklerini jartiyerleri görünecek kadar kaldırıp zıplamaya başlar. Öbür kızlar ve erkekler de katılırlar. Yüksel hareketsiz… ) BİRİNCİ GENÇ KIZ – Lambaları söndürün ! Maketin ışığı mükemmel !.. ( Makete en yakın olan, puvara basıp avizeyi söndürür. Müphem maket ışığında tepinme… Bir curcunadır gider. Arada bağrışmalar, naralar… ) BİRİNCİ GENÇ KIZIN SESİ – ( Avaz avaz ) Ay burada bir yabancı var ! ( Dans durur. Yanan avize… Paravananın tam arkasında, arkası dönük, çıkmaya hazırlanan bereli bir adam… Adam bir anda paravananın arkasından kaybolur. ) YÜKSEL – ( Uzaktan paravanaya doğru haykırır) Bir dakika, bir dakika ! ( Yüksel, koşarak adamın arkasında gider. Öbürleri hayretle bakışıyorlar ) TEKİN – ( Birinci genç kıza ) Nasıl adamdı o ? BİRİNCİ GENÇ KIZ – Bilemem! Yalnız bir karaltı gördüm. Korkuluk gibi dikilmiş, bizi dikiz eden bir adam… Ödüm patladı. AYSEL – Boş verin! Dans yarıda kaldı. Söndürün lambaları ! ( Işıklar söner, aynı curcuna, tepişme, bağrışma, kaynaşma… Bağrışmalar içinde, hayal meyal seçilen eğilmeler, doğrulmalar… Sesler hafifler… Sesler çok hafif… ) RECAİ’NİN SESİ – ( Yüksek ve dolgun ) Utanmak yok mu sizde ? ( Yanan avize… Sağ ve yan merdivende, yukarı kattan inen, beyaz sakallı, robdöşambırlı, sağ eli bastonlu, elleri titreyen büyükbaba… Herkes merdivene dönmüş, donup kalmıştır. ) RECAİ – ( Merdivenin ortasından kalabalığa ) Ben yetmiş beş yaşındayım. Konak da o kadar… Yaşıtız… ( Recai, elleri titreye titreye, birkaç basamak daha inip durur ) RECAİ – Bizim gördüğümüzü gören var mı bu dünyada ? Soğutulmaz ateştik, eritilmez buz olduk! ( Titreyen sol elini kaldırıp tavanı gösterir ) Utancından, nasıl kav haline, toz haline, pudra haline gelip şu tavanlar üstünüze dökülmez, bilmem ! ( Recai merdivenden iner, bastonuna dayanarak hızlı hızlı yürür. Durur, titreyerek karşısındaki halkayı uzun uzun seyreder ) RECAİ – ( Tekin’e) Kim bunlar, bu taptaze gençler ?... TEKİN – Arkadaşlar efendim ( Gösterir ) Genç şairlerimizden… Genç ressam… ( Kızları gösterir ) Bunlar da torununuzun, Aysel’in arkadaşları… RECAİ – Nişanlınızın arkadaşları… ( Süzerek ) Modern kızlar… Amerikalılardan ders almışlar, onlara ders verecek hale gelmişler… ( Genç şaire ) Kuzum Şair Bey ?... GENÇ ŞAİR – Buyurun efendim ? RECAİ – Şair kelimesin yeni Türkçesi nedir ? GENÇ ŞAİR – Ozan… RECAİ – Kuzum, bay ozan ! Biz niçin bir dikiş iğnesi yapmayı beceremeyiz de, garplının bazı hallerini kopya etmekte ona taş çıkarırız ? GENÇ ŞAİR – Derin mesele efendim … RECAİ – Derin değil, çok sığ… Taklitçi, hayvanı taklit etmekle başlar. Köpeği, çakalı, öküzü… Havlar, ulur, böğürür. Biz garplının hayvan tarafında onu geçiyoruz da insan tarafına bir türlü giremiyoruz. AYSEL – Biz hayvan mıyız, büyükbabacığım ? RECAİ – Siz mi, küçük hanım, siz masum bir hayvancık olsaydınız daha ne isterdiniz. ( Paravananın arkasından hızla Yüksel gelir. Büyükbabasını görünce donup kalır) RECAİ – ( Yüksel’ e) Sen neredeydin ? YÜKSEL – Çocuklar dans ederken bir karaltı göründü de burada, arkasından gittim. RECAİ – Kimmiş o ? YÜKSEL – Mühim değil efendim… Eyüb’te tanıştığım, kendi halinde bir Müslüman, bir aktar… TEKİN – ( Recai’ye ) Eyüp’teki meşhur aktarla kızından haberiniz yok mu ? Bütün konak biliyor. RECAİ – ( Tekin’e) Siz benim bu konakta her şeyi en son öğrendiğimi bilmiyor musunuz; ( Yüksel’e) Neymiş aktarın hikayesi ? YÜKSEL – Sonra anlatırım efendim. ( Recai titremesi hafiflemiş, halkayı süzer. Gözleri, başörtülü ve yeldirmeli ikinci genç kızın üstünde durur ) RECAİ – ( İkinci genç kıza ) Bu sizin tabii kılığınız mı ? Asrilikte bu tuhaflık da mı var ? AYSEL – Küçük bir şaka, büyükbabacığım. Eyüp’lü aktarın kızına benzetti kendisini… RECAİ – Niçin ? AYSEL – Yüksel’in çılgınca sevdiği kızı canlandırmak için… RECAİ – ( Yüksel’e ) Sahi mi ? YÜKSEL – Bunlar hep maskaralık, büyükbaba… İşleri güçleri maskaralık… RECAİ – ( İkinci genç kıza ) Yaklaş bana kızım ! ( İkinci genç kız, mahcup bir tavırla ve masum bir görünüşle Recai’ye sokulur ) RECAİ – Sen Yüksel’in sevdiği kız mısın ? İKİNCİ GENÇ KIZ - Hayır efendim, onun benzeriyim. RECAİ – Eğer varsa, bu halinle babaannenin, anneannenin de biraz benzeri değil misin ? İKİNCİ GENÇ KIZ – Evet efendim! RECAİ – ( Sert ) At üstündeki şu yalancı şahitleri ! ( İkinci genç kız, başörtüsüyle, yeldirmesini çıkarıp atar. Çok kısa etekli ve fazla açık yaz elbisesi görünür. Recai, topuğundan saçına kadar kızı süzer. ) RECAİ – Şu anda çıkaramadığın çoraplarınla, boyayamadığın suratın bir tarafa, işte kendini buldun ! Bu halinle, bir parçacık, bir parçacık, elli yıl farkı içinde annelerine benziyor musun ? ( Ağr sükut… Durak… Herkes kaskatı…) GENÇ ŞAİR – ( Enerjik bir tavırla Recai’ye yönelir ) İyi ama, kendi çocukları ona benzeyecek… RECAİ – ( Titremeye başlar, bastonunu yere vurur ) Hayır, benzemeyecek ! Eğer dava, sizin elli yılda aldığınız hızı devam ettirmekse, yasım asır sonra torunlarınız, ya önlerine bir yaprak bile takmadan gezecekler; yahut yüreklerine bir utanç yıldırımı düşecek de ışık sızmaz çuvallar içine girecekler. GENÇ ŞAİR- Af buyurun, beyefendi hazretleri; yani büyükanneleri gibi kargalara mı benzesin yeni yetişenler ? RECAİ – Doğru ! Bizim karga yumurtalarımızdan çıyanlar ve kırkayaklar çıktı. Karga dediğin, yumurtasından kanarya çıksa onu gagasıyla öldürür. Bizi sizi, göre göre, gagamızla besledik. Bakalım sizin yumurtalarınızdan neler çıkacak ?Göreceksiniz ve tanıyamayacaksınız! ( Durak ) Ben dışta, kılıkta mılıkta değilim ha; ( Elini göğsüne götürür ) içteyim, içte… ( Recai susar, yukarıya kaldırdığı bastonu, öbür eliyle beraber titriyor. ) RECAİ – Biliyorum ‘ İhtiyarlara saygı diye bir adet olmasaydı garplılarda, şimdi benim sakalımı yolardınız ! O basmakalıp çarşı Pazar damgalarınızla her tarafımı mühürlerdiniz; Moruk, kokmuş adam, örümcek kafalı, softa, gerici… ( Bastonuyla tabanı gösterir ) Bırakın, tavan arasındaki küflü çamaşırlar gibi bizi attığınız son katta son nefeslerimizi sayalım da, sonunda her şey size kalsın… Yeter ki , biz ölmeden, tepinmeleriniz, naralarınızla çatıyı başımıza yıkmayın! Aramızda bir fark var : Bizim yaşımızdakiler gitmek üzere olduklarını bilir; sizin yaşınızdakilerse kalacağını sanır. Hiç olmazsa bizim, bize ait bilgimize katılın da biraz sabırlı olun! Ne dersiniz, çocuklar ? AYSEL – Allah sizi başımızdan ayırmasın, büyükbabacığım ! RECAİ – ( Aysel’e) Sus ! Annenden kaptığın çıkartma kağıdı klişeyi alnına yapıştırma ! Sen beni çekebilir misin ? O narin başının üstünde çeki taşını gezdirebilir misin sen ? Ben öleyim ki, ferahlayasınız… ( Yüksel’e döner ) Haydi Yüksel, seninle bizim kata çıkalım da şu Eyüp’lü aktarla kızını konuşalım ! ( Recai, titremeli, bastonuna dayanarak, indiği merdivenin öbür koluna doğru yürür. Yüksel büyükbabasının sol koluna girmiş, onu takip eder. Herkes, arkası dönük, Recai ile torununa bakıyor. Pat pat çıkarlar. ) RECAİ – ( Çıkarken başını gençlere çevirmiş bir an durur ) Kusura bakmayın çocuklar ! Böyle ukalalıkların hiç de zamanı değil ama, ihtiyarlık bu; insan giderayak boşboğaz oluyor ! Işıklar Söner
  11. Miralay mütekaidi 87’lik Hasan Sabri Beyefendi, torunu 25’lik Birsen’in suratına kezzap döküp yüzünü hurdehaş ve gözlerini kör etme suçundan Ağır Ceza Mahkemesi huzurundadır: Reis sordu: -Müdafaanız, hazır mı ? -Değil, Reis Bey! -Müdafaa yapmayacak mısınız ? -Kanunun suç saydığı hareketimi bu vasfından kurtarmak için ne söyleyebilirim? -Sizi bu harekete zorlayan sebeplerin neler olduğunu söyleyebilirsiniz! -Ne çıkar, Reis Beyefendi; bunlar mahkemece kabul edilebilir şeyler olmadıktan sonra ?... -Hafifletici sebepler olabilir. -Böyle bir gayret, bana yöneltilen suçu kabul etmemek olur. Bense onun cürüm değil fazilet olduğunu iddiasındayım. Kendimi müdafaaya nasıl tenezzül edebilirim ? -Müdafaanız bu kadar mı? -Hepsi bu kadar … Avukat parmağını kaldırıp yerinden fırladı: -Muhterem başkanım! Sanık, yaşadığı ruh haleti bakımından nefsini savunmak istemiyorsa, bu nokta, belki masumiyetinin ayrı bir delilidir. Bu hal, mahkemeyi hissiz bir karara götürmekte amil olamaz. Sanığın, hadiseden birkaç ay evvel torununa yazdığı bir mektubu ele geçirmiş bulunuyoruz. Müsaade ederseniz okunsun ve müdafaaların en parlağı halinde dosyaya konulsun… Mahkeme başkanı, kendisine uzatılan mektubu alıp bir göz attı, sağında ve solundaki üyelerle küçük bir fısıltıdan sonra mektubu zabıt kâtibine verdi: -Okunsun! Zabıt Kâtibi, virgül ve nokta tanımayan donuk bir tekerleme ile okuyor: -Torunum Birsen !... İşte, felaket senin isminden başlıyor. 50’lik annenin adı Jale, 75’lik anneanneninki de Fatma… Bak, anneannenden sana kadar gelen iç nesil birbirinden, isimlerine kadar ne keskin ifadelerle ayrılıyor, ben 87 yıllık hayatımda, belki modası geçmiş bir örnek şeklinde feraceyi, sonra hayatın malı olarak kapalı çarşafı, derken açık robu, peşinden “ Tango-çarşaf” dedikleri kılığı gördüm. Arkasından manto, tam açık Avrupalı robu, gittikçe kısalan etek, mayo, bikini-mayo ve nihayet mini etek… Bu sonuncusu, benim gördüklerimi görene ve inandıklarıma inanana ölüm darbesi kadar ağır gelmeliydi. Sabahlara kadar ellerimi açıp Allaha “ canımı al ve bu manzarayı bana gösterme “ diye ettiğim dua kabul edilmedi. Ölemedim! Evet, anneannenden başlayıp yine onda devam eden kapalı, açık ve tango-çarşaf, annende büsbütün açık kostüme ve sende mini-eteğe kadar ulaştı. Muazzam terakki… Çizgileri bu derecede keskin hiçbir terakki grafiği gösterilemez. Anneanneni, birici dünya harbi mütareke yıllarında, cephe dönüşü tango-çarşaf içinde gören ve tokatlayan ben, annendeki açık roba, ancak, arkasındaki nesillerin getirmeye başladığı felaket yüzünden tahammül edebildim. Ama sende her şey değişti. 87 yaşında, senin getirdiğin son örnekledir ki, öküz arabasından otomobile ve (jet) uçağına kadar neslimin zaman çerçevesine sığdığını gördüğüm korkunç inkılâpların manasını sezer gibi oldum. Dünya ve insanlık, sonsuz bir mesafe hattı üzerinde, fezanın dipsiz bir noktasına doğru kaymakta ve ruh, ahlak, din, edep gibi mefhumları, gittikçe küçülen ve sönen yıldızlar gibi gerilerde bırakmaktadır. Felsefe tahsili gören senin, ne demek istediğimi anlayacağın ümidi içinde, dili 5- 10 kelimelik bir kurbağa lûgatçesine indirilmiş, dimağî cihazı iptal, hazım cihazıyla tenasül cihazı ise ihya edilmiş bir “kuşak” tan geldiğine göre hiçbir şey anlayamayacağın korkusunu da içimde taşıyorum. Her neyse !.. Beni anlamaktan ziyade kararımı bilmen yeter! Ben bu devirde en sönük bir kıvılcım taşıyan bir babanın bile takdir edebileceği hakikat olarak, kız evlada sahip olmayı, kanser illerinden daha felaketli görüyorum! Kız evlat sahibi olanlar, varsın, başlarına toprak çalsın! Ben bu felaketi annende biraz, sendeyse yüzde yüz tattım. Ne yapayım ki, hem annende, hem de sende, kız evlat sahibi olmak nasibimi değiştirebilmek elimden gelemezdi. Öyle bir hengame ki, bu küfür devrinde kız evlatlarını diri diri gömen ve mukaddes dinimizle cinayetleri durdurulan babalara şimdi sorabilirsiniz : “ İşlediğiniz korkunç cinayetlere 14 asır sonra özür biçecek bir devir gelebileceğini tahmin edebilir miydiniz? “ Dinimizde yeri olmayan böyle bir özrü, günahların en büyüğü olduğunu bile bile kabullenmekte ve din gayesi yolunda kullanmakta, bilmem affı kabil bir nokta var mıdır ? Yoktur ! İnsanı bu çapta alçak bir özrün yanına kadar getiren kötülük şartlarından Allah’a sığınmaktan başka yapılacak şey mevcut değildir. Ama ben bunu da tam yapamadım ve tesellimi bulamadım. Bu halleri görmemem için gözlerime toprak dolmalıydı; o da olmuyordu. Allah bu manzarayı seyretmeye beni mahkûm etmişti. Ne senin sürdüğün, ne de annenin sürdüğü iğrenç hayat üzerinde durmaya değer ! Ne annenin içkisi ve kumarı, ne senin “ Ye-Ye”ciliğin ve esrarkeşliğin bana fazla bir acı verebilir. Şu, suratınızda tek rikkat ve merhamet çizgisi bırakmayan inkâr ve ihtilaç halinizi, ruhi sefalet ve şenaat hayatınızı örnekleştirmek, içtimaileştirmek gayretinizdir ki, taşıdığı sosyal mana bakımından beni çıldırtıyor! Bu işin temsilcisi mini etektir; ve yarım asırdır yukarıya doğru çekile çekile bayraklaştırmak istediği manaya doğru yükselen örtü, nihayet mini etekle gayesine varmıştır. Her kadını her erkeğin malı kabul edici sosyal bir vitrin…Ayrıca bu vitrinde, kadın vücuduna ait hiçbir mahrem nokta tanımamak gibi bir sosyal ölçü.. Beni kıvrandıran, inleten nokta, mini etekte her şeyin içtimai bir manaya gittiği, cemiyet meydanında aleni bir kıymet hükmüne misal olduğu ve ferdi sınırı aştığıdır. Eğer sen, anadan doğma çıplaklar diyarına gitsen ve onlardan olsan, bu kadar acı duymazdım. Bu şekilde sen, batan bir cemiyette batış sebebini heykelleştiren örnek tiplerden oluyorsun demektir ve bütün felaket, işte körüklediğin bu içtimai mana üzerindedir. Kanımdan böyle bir son örnek fışkırdığını göre göre ölümü bekleyemem ! Sana, her şey bir tarafa, sadece eteklerini diz kapaklarından aşağıya indirmeni ve öbür günahlarını, günah olduklarını bilerek ve biraz utanarak işlemeni, hiç değilse gizlemeyi bilmeni ihtar ederim ! Mini etek, günah utancını atmanın ve gizliliği kaldırmanın sembolü olmuştur ki, diz kapaklarının üstünde açtığı dört parmak mahrem yere karşılık ruhlarda yırttığı ve kanattığı mıntıka bakımından belaların en büyüğü makamındadır. Ben her an bu manayı torunumun diz kapakları üstünde bir nişan gibi seyrederek yaşayamam ! Hiç değilse onu yaşatmam ve neslimi kuruturum. Beni anlayacaksan anla ve şu pek basit işi kabul et! Eteklerini diz kapaklarından bir iki parmak olsun, aşağıya indir ki, ben nefes alabileyim, nefes aldığımı hissedebileyim…” Miralay mütekaidi, 87’lik Hasan Sabri Beyefendi birden doğrularak haykırdı: -Ve suratına kezzap döküp eve mıhlanmaya mecbur ettim kahpeyi… Siz de beni zindana mıhlayın ki, bu cemiyeti seyretmekten kurtulmuş olayım… ( 1967 )
  12. Üniversite semtinde bir çay salonunun, oturduğum yere en yakın masasında bir çift genç… Onları tam iki saat inceledim. Birbirlerine abanmış, tam iki saat konuştular. Sonra da… İddia edebilirim ki, dünyada, bu çift kadar lûgatçeleri fakir iki hayvan bile gösterilemez. Mart kedileri, damdan dama birbirlerine dert yanarken ne kadar mânalıdır! Dişi, kurumlu ve boş verici, erkekse ıstıraplı ve çırpınıcı…Kuşlarda, köpeklerde bile ne sesler ve biçimler var !.. Kadın ve erkek meselesi… Davaların belki en incesi ve girifti… Sulh içinde en nazik bir harp… Fakat bu zamane çiftine bakıyorum da ( metafizik ) veya “konuşan hayvan” dedikleri insanın yeni nesillerde ne hale gelmiş olduğunu görüp şaşırıyor, kalıyorum. Tek bir meseleleri, ruh ukdeleri yok ! Kız, bir ölü gözü gibi korkunç bir bezginlik çukuru haline gelen kayıtsız gözlerini önündeki gazetenin bulmaca köşesine dikmiş, genç adamı dinler gibi yapıyor. Genç adamsa oralı değil; hırlar gibi konuşuyor, cümle tertiplemek zahmetinden uzak, yeni şiir edasıyla laf ediyor. Taraflar arasında ikişer kelimeden daha uzun cümle yok… Dizlerini ört! Gözler sende!... - Of!... Bana ne ? - Öyleyse aç! - Sus, gerici ! - Ben ilericiyim, bilirsin sen ! Kız bu ifadeye hususi bir mâna biçmiş olacak ki, güldü : - Sus terbiyesiz ! - Gerici sensin! Terbiyeden bahsediyorsun! Daha neler konuşmadılar !.. Sinema, sanat, sanatçı, eleştirmeci, sosyalizm, Kıbrıs, Adalet Partisi, vizon kürk, ( Coca Cola)nın (L) harfi… Eğer bütün kelimelerini sayacak olsaydım fikirlerinin ancak birkaç yüz kelime içinde gidip geldiğini görecektim. Genç kız, parmağını gösterircesine bir tabiîlik içinde dizlerinden yukarıya doğru boyuna mesafe açarken birdenbire haykırdı: - Buldum! - Ne buldun? - Bulmacadaki kelimeyi… On harfli… Evde giyilen… - Neymiş ? - Robdöşambr… Sana aldığım… İmtihan hediyesi.. - Ha, evet! - Serpil’e gösterdin mi? Söyle, doğru mu ? - Ne münasebet ! - Bana anlattı. Çizgisi çizgisine… Nereden biliyor? - Atmış olacak… - Görmeden atamaz. Odana aldın… Öyle mi, Serpil’i… - Amma da yaptın ! - Aşkıma ihanet!.. - Çok romantiksin! - Sen de enayisin! Alaydan anlamıyorsun! - Robdöşambrım masumdur. - Koklarsam anlarım! - Gel de kokla ! - Kalk gidelim; çok konuştuk! - Yürü !.. Genç kız, iskemlelerden birindeki, içi kitap dolu hissini veren çantasını aldı, garsonu çağırıp içtikleri şeylerin parasını ödedi, kolkola ve yanyana çıkıp gittiler. Çay salonunun yaşlı patronu, başını sallayarak kendi kendisine konuşuyor, ama bana duyurmak istiyor: - Burada paraları hep kızlar mı öder ? Erkekleri kızlar mı giydirir ? İpek bir robdöşambr en aşağı 300 lira… Onu hangi pinpon ödüyor da bu dangalaklara kısmet oluyor. Ömrümde böylesini görmedim ben… Teras tarafından mart kedilerinin sesi geliyor. Genç insanlardan daha mânalı konuşuyorlar. ( 1966 )
  13. Birinci Perde Birinci Tablo [İç perdenin ayırdığı ön sahne… İki yanda ve ortalarda empresonist çizgilerle, Yıldız Sarayı parkına bakan büyük pencereler… İki maket… ] ( Muhteşem koltuğunda Abdülhamid… Kılığı, siyah renkli ve gayet basit bir setre-pantolon… Hafif yatık fes… Kolalı dik yaka ve siyah kıravat… Sağındaki koltukta Osmanlı Yahudisi…Solundaki iki koltukta da birinci ve ikinci Yahudiler… Yahudiler İstanbulinli ve açık başlı…Osmanlı Yahudisi dolgun bıyıklı ve matruş… Öbürlerinden, baştaki, kıvırcık top sakallı, yanındaki de uzun siyah sakallı…) ABDÜLHAMİD- ( Osmanlı Yahudi’sine, tane tane ve gayet vakarlı) Daha neler yapmayı, bize ne yardımlarda bulunmayı düşünüyor ( Solundaki Yahudilere bakarak ) soydaşlarınız. OSMANLI YAHUDİSİ- Bütün Düyun-u Umumiye borcunu sildirmeyi, efendimiz! ABDÜLHAMİD- Onu ben kendi öz gelirimden sildim. Geriye çok az şey kaldı. OSMANLI YAHUDİSİ-Öyleyse efendimiz; bir o kadar da devlete hediye… ABDÜLHAMİD- Devletten ne anlıyorsunuz? OSMANLI YAHUDİSİ- Zat-ı Şahanelerini, efendimiz! ABDÜLHAMİD- ( Gülümser) “Devlet Benim!” diyen Fransa Kralına mı benzetiyorsunuz beni ? OSMANLI YAHUDİSİ- Pek güzel buyuruyorlar efendimiz! Biz de Müslümanların devletine hayırlı olmak istiyoruz. Osmanlı Yahudilerinin bu devlete üç yüz kadar yıllık sadakatleri efendimizin malumlarıdır. ABDÜLHAMİD- ( İnce bir istihza tavrıyla) Evet, malum! OSMANLI YAHUDİSİ- ( Anlamamış gibi ) Şahane cedleri Kanuni Sultan Süleyman hazretleri, İspanya’dan ve dünyanın her tarafından kovulan Yahudilere kerem ve lütuf kollarını açtılar. O tarihten beri Yahudilik belki onbeş asırdır hasret çektiği himaye kucağını yalnız Türklerde buldu. ABDÜLHAMİD-Ceddim Kanuni Sultan Süleyman, Yahudileri sarayına soktu ve oğluna bir Yahudi kızı aldı. Para ve ticaret işlerinin de Yahudilerin eline geçmesine göz yumdu. OSMANLI YAHUDİSİ- Evet, evet efendimiz ! ABDÜLHAMİD- Şimdi ben de aynı şeyleri mi yapmalıyım? Benden bunu mu istiyorsunuz? OSMANLI YAHUDİSİ-Hayır efendimiz; içinde bulunduğumuz zaman ve mekan, ancak Türklere yakışır bu türlü ihsanlara müsait değildir. Bizim istediğimiz Filistin’de, büyük bir çiftlik kadar bir toprak parçası… Şahane lütfunuz sayesinde Filistin’de küçük bir Yahudi yurdu kurmak, orada haşmetli iradeniz altında ve huzur içinde yaşamak, devletinizin beka ve saadetine duacı ve yardımcı olmak istiyoruz. Bunun için de ( Öbür Yahudileri gösterir.) büyük Avrupa sermayesinin temsilcileri olan şu Yahudi kullarınız ,“ Hazine-i Hassa” nıza arz ettiğimiz gibi, milyonlarca İngiliz altınını saymaya hazırdırlar. ABDÜLHAMİD- Bunu niçin istiyorsunuz? Siz sığıntı olduğunuz ülkelerin, sahiplerinden daha fazla hakimi değil misiniz? Vatan, millet kaygısından size ne ? Onu başkalarına bırakın ! Sanatınız gereğince vücudun kan damarlarında dolaşmak dururken, ne diye meydana, deri üstüne çıkacaksınız? Bunu anlayabilir miyim? OSMANLI YAHUDİSİ- En nazik noktaya parmak bastınız, efendimiz! Görülüyor ki, biz milletleri içlerinden zaptetmek değil, her yerde mesud olduğumuz halde kendimize dış planda bir yurd edinmek tesellisine muhtaç bulunuyoruz. İyi niyetimiz bu masum emelden belli değil midir, efendimiz! Hem bu yurd, bütün dünya Yahudilerinin oraya göç edeceği manasına gelmez. Küçük ve nümunelik bir yurd; hepsi o kadar… ABDÜLHAMİD- Yani her memleketteki imparatorluğunuzdan sonra üstelik Filistin’de eski vatanınızda, İslam dünyasının en hassas geçit noktasında, bir de imparatorluk kurmaya doğru gedik açmak istiyorsunuz ! OSMANLI YAHUDİSİ- Fakat efendimiz! ( Abdülhamid ayağa kalkar. Yahudiler de onu takip edip yerlerinden fırlarlar) ABDÜLHAMİD-( Osmanlı Yahudisine) Soydaşlarınıza deyiniz ki; 34’üncü Türk Padişahı İkinci Abdülhamid, Tunus’tan Van Gölüne ve Balkanlardan Yemen’e uzanan imparatorluğuna bir o kadar ilave edilse bile, Yahudilere, Filistin’de veya vatanın herhangi bir köşesinde kurabiye miktarı toprak vermez! ( Kendisine dik dik bakan Osmanlı Yahudisine elini uzatarak ) Bir gün benden hesap soracak gibi bakıyorsunuz ! OSMANLI YAHUDİSİ- Estağfurullah efendimiz ! ABDÜLHAMİD-Konuşmamız burada bitiyor, efendiler! (Osmanlı YAhudisi yerlere kadar eğilip Hünkarı selamlıyor. Öbürleri de aynı şekilde hareket ederler. Abdülhamid daima dimdik… Yahudiler aynı geri yürüyüşle soldan çıkarlar. Abdülhamid, koltuğunun yanıbaşındaki küçük masada duran el zilini çalar. Sağdan harem ağası girer. Elleri divan vaziyetinde, eğilir. ) ABDÜLHAMİD- ( Harem Ağasına ) Şeyhülislam efendi bekliyorlar mı? HAREM AĞASI-( Başını kaldırıp el pençe divan vaziyetinde durur) Evet efendimiz! ABDÜLHAMİD-Buyursunlar ! ( Harem Ağası geri geri yürüyerek çıkar. Abdülhamid, küçük masadaki kutudan bir sigara çekip yakar. Sağdan Şeyhülislam efendi gelir. Birkaç adım atıp dimdik durur. Beyaz sarıklı, beyaz cübbeli, yeşil harmanili …) ŞEYHÜLİSLAM- Esselamünaleyküm, sultanım! ABDÜLHAMİD-Aleykümselam, efendi hazretleri! ( Şeyhülislam elleri önünde kavuşturup eğilir) ABDÜLHAMİD-( Sağdaki koltuğu göstererek ) Şöyle buyurun efendi hazretleri! ( Şeyhülislam, gösterilen koltuğun başına geçip ayakta bekler. Abdülhamid koltuğuna oturunca, o da yerine ilişir. ) ABDÜLHAMİD- Sizi şunun için davet ettim; Masonluk hakkında ne biliyorsunuz? ŞEYHÜLİSLAM- Fazla bir bilgi sahibi değilim, sultanım! ABDÜLHAMİD- Eğer masonluk Yahudi emellerini avlamaya mahsus bir tuzaksa… ŞEYHÜLİSLAM- Çok feci, sultanım! ABDÜLHAMİD- Daha değil!... Sırf Yahudi servet ve sermayesinin sevk ve idaresine memur ve bütün cihana yaygın, tahripçi bir gizli ordu teşkilatından ibaretse… ŞEYHÜLİSLAM- Daha ne olsun, sultanım?... ABDÜLHAMİD- Bu kadarı da yetmez ! Ve eğer masonluk, tek kasdı dini ve milli birlikleri çözmek olan Yahudi dehasının, kardeşlik ve insanlık maskesi altında halkı fesada vermekle vazifeli ocağı ise… ŞEYHÜLİSLAM- Aman sultanım ! ABDÜLHAMİD- Ve hedefi, kalblerden, insanlığın biricik topluluk mihrakı din duygusunu silmek, Allah ve Resulüne itikadı söküp atmaksa… ( Dehşetler içinde bakan Şeyhülislama bir nazar atıp devam eder ) Eğer böyle ise hükmünüz ne olabilir ? ŞEYHÜLİSLAM- Küfrün en mel’unu, Şevketmeab! ( Abdülhamid ayağa kalkar. Şeyhülislam da beraber…) ABDÜLHAMİD- Fetvayı vermeye hazırlanınız! Masonluk budur ve küfrün en mel’unudur. Gereken vesikaları size getirecekler… ( Abdülhamid elini Şeyhülislama uzatır. Şeyhülislam bu ele kapanıp onu öpmek istercesine eğilir ) ABDÜLHAMİD- ( Elini çekerek ) Başınızı kaldırın, Şeyhülislam efendi!Taşıdığınız sarık eğilmez. ( Şeyhülislam, elinde Abdülhamid’in eli, o vaziyette kalır. Işıklar kararır.) ..................
  14. Muvazene

    O Zeybek

    Bu şiir ÜStadın, " Benim Gözümde Menderes" adlı kitabının başında da yer almaktadır. Adnan Menderes, Aydın doğumludur ve Aydın zeybeği de meşhurdur. ( bir halk oyunu olmasının yanında, efelerin yanında kol beyi görevini gören kişilere verilen isimdir ve kızanlar iyi birer zeybek olmaları için yetiştirilirlerdi ). Üstad bu şiiri bir kahraman olamayan, sessizce ölümüne giden Menderes'e ithafen yazmıştır diye düşünüyorum.
×
  • Create New...