Jump to content

Sign in to follow this  
NFK-Fan

Hatarat

Recommended Posts

HATARAT

 

• Edep bahsinde, içe ve dışa doğru ferdin tavırlarının "muhafazasında en yıkıcı rolü oynayan «Hatarat» dediğimiz müessirdir.

 

• Hatarat veya «Havâtır», insanın elinde olmadan ve davet edilmeden kalbine iniveren menfi telkinler... Bu telkinler ya şeytandan, ya nefsten gelir. Sabit ve üst üst devamlı gelirse nefsten, değişik tecelli ederse şeytandan

 

• Hatarlar (Havâtır), tel dolaptaki ciğere musallat ac kedi gibi insanın imanına kadar bütün inançlarına saldırır, onu kötüye yöneltmek için elinden geleni yapar, yöneltmezse bu defa «suret-i hak» edasına bürünüp altından kalkılamaz ibadet tekliflerine kadar gider. İbadet tatbikatında şüphe, vesvese, marazı korku, aşırı günah kaygısı ve daha nice hal, nefs ve şeytandan gelme «hatarat»ın silahlarıdır.

 

• Bu hal, önüne geçmenin ilim ve sırrına erilmedikçe insanı cinnete kadar götürebilir ve neticede bütün hayırlardan mahrum bırakır.

 

• Muazzez sahabîlerden bir topluluk bu nevî hatarat altında eridiklerinden Kâinatın Efendisine şikâyette bulunmuşlar ve «imanın kemalindendir!» cevabını almışlardır. Evet; hatarat, şiddetli imanın cezbettiği İlâhî bir imtihan, nefs ve şeytan emrinde bir (antitez-tersinden muhakeme) zehiri olmaktan başka bir şey değildir. Ve bâtıla sürerken de, doğruyu abartıp tahammül üstü seviyelere çıkarırken de gayesi Allaha isyandır.

 

• Tek çaresi, ne olduğunu, nereden ve niçin geldiğini bilmek ve asla aldırmamak, edep ve ölçü içinde işi ve gücüyle meşgul olmak ve onun yerleşip kökleşmemesi için de suratına tokat çarpmayı başarabilmektir. Bu ruhî davranışa havâtırın nefyi, yalanlaması derler ve eğer bu yapılmayacak olursa, ruh, olanca irade ve kuvvetini yitirebilir.

 

• Hatarata keskin bir ilaç da şudur: «Allah» kelimesini med halinde çekip, kalbden kafaya doğru bir hat üzerinde yükseltmek ve oradan vesveseyi dışarı atmak.-«Allah» kelimesinin med ile kalbden kafaya doğru çekilmesi ikinci hecesi üzerine binilerek yapılacaktır.

 

• Mevlâna Halid Hazretleri, mürşidinin kendisini memur ettiği üzere dervişlerin yıkanma yerlerine su taşırken içinden şöyle bir hatar geçiyor: «Senin gibi ilimde ve idrakte mümtaz bir adam, nasıl olur da birtakım basit ve cahil müridlerin abdeshanelerini temizlemeye rıza gösterir?»... Bu hatarı duyduğu anda, Nakşî yolunun büyük kolbaşısı şu cevabı veriyor: «Gerekirse sakalımla bile temizlerim!»

 

• Hatarat mevzuunda daha nice büyükler nice muharebeler vermişlerdir. Hataratın madde ötesini kurcalama cehdindeki cins kafalara musallat, mücerret mânada tefekkürî nevîleri de vardır; ve her şey onu yenmeyi bilmekte ve dengeyi korumaktadır.

 

• Hatarat mevzuunda edep tavrı, halini örtmek, o halden mürşidinden gayrı kimseye bahsetmemek, tutturduğu yerde zikre ve Kur'ân'ın son üç sûresine yapışmak ve öz nefsine bizatihi telkin kelepçesini vurmaktır.

 

• Hataratı, «hırsız, içinde kıymetli mal olmayan eve girmez!» diye tarif edenler doğruyu söylemişlerdir. Siz de bu hırsızı daha yatak odasına çıkmadan kelepçelemek suretiyle tutuklayabilirsiniz.

 

• Aslında dini bir mevzu olan ruh ve akıl doktorluğu, kuvvetini «Hatarat» rejimindeki verilerden alacak olursa, birtakım çocuk oyuncağı hap ve iğnelerden vazgeçebilir veya bunları, esası ruhî telkine bağlı bir tedavinin yardımcı tedbirleri olarak kullanmaktan öteye geçmez. Hâsılı, bu mevzuda ne üfürükçüden, ne de maddeci asabiyeciden bir şey beklenebilir.

 

• Bazı kötü terbiyeci, ruh inceliklerinden anlamaz softaların, çocuğu, bulûğundan hayli önce diz üstü oturtup hafızlığa zorlamaları, kemâl yönünde olmak yerine zeval yönünde hatarata kaptırmak ve ruhunu kamaştırmak gibi esefli bir neticeye ulaşır; ve ancak namaz kılınabilecek kadar sûre ezberlenmesi farz olan vazifeyi incitir. Ondan ötesini gönüle ve gönül vasıtasiyle elde edilecek Kur'ân cazibesine havale etmeliyiz. Aşksız meşk olmaz aşkı örselemekse cinayet olur.

 

• İslâm, asırlardır, dine dışından katkılar yapmanın değil, onu yine kendi içinde arayarak bulmanın, yeniden keşfetmenin ve eşya ve hâdiselere hâkim kılmanın inkılâbını bekliyor.

 

• Aslında inkılâpların inkılâbı İslâm, onun bütün saffet ve asliyetiyle, bir inkılâp üstü inkılâpla meydana çıkarılabilir. Siz ışığı yakın, o kendisini gösterir.

 

 

İman ve İslam Atlası'ndaki Edeb bahsinden alıntıdır.

  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

KALBE DÜŞENLER

 

«Hatarât»... Bu kelimeyi duydunuz mu? «Hatar»ın cem'i... Bu tâbir, tarikatta bütün bir bahsin adı... Yol edebine ait şartların en ehemmiyetlilerini çerçeveliyen bir bahis... «havâtır» veya «hatarât»...

 

«Hatarât» kalbe ânî olarak iniveren, ters fikirlere, zıd mânâlara, musallat vehimlere, boğucu hayâllere deniliyor. Ve yola girenlerde mutlaka bu başlıyor; ve onun nasıl murakabe ve idare edileceğini de bilmek gerekiyor.

 

İşte size, hastalığımla alâkalı bir yol hususiyeti!.. Şu var ki benimki bir maraz, belki de bu halle karışık bir marazken -nitekim sonradan maraz gidip hatarât devam etti- o, yolun başındakilere mahsus bir hâl... Ruhun esrarlı yapısına bağlı, ruhu bütün (anti - tez) aks-i dâvalarile çalkandırma hali...

 

Sâlik (bir yola giren), işte bu «hatarat»ı ezip koğmak, rikat tabiriyle nefyetmek borcunda... Yunus'un «zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir?» dediği bu iş, kolay değil... «Hatarât»ın içinde, Allah'ı inkârdan nice küfürlere kadar türlüsü vardır; ve şunu da belirtelim ki, onlar, imanın kuvveti nisbetinde gelir ve korkulacak, değer verilecek şeyler değildir.

 

Halimi az çok içinde bulduğum bu «hatarât» bahsi beni hemen sardı. Bir gün onlardan bazılarının bana nasıl musallat olduklarını ve onları nasıl koğduğumu anlatırken tebessüm buyurdular. Yanlarında ayakta duran Şakir; şu, esmer ve tatlı yüzlü genç, Efendi Hazretlerinin ayrılmaz nedimi:

 

- Evet, dedi; onlar gelir ve geçer; sonra insan, onları arasa, davet etse de bulamaz.

 

- Yaaa, evet, evet!..

 

Derken ben, tebessümleri devam ediyordu.

 

 

 

KERAMET

 

Gece... Mescide geçit veren bir odacıkta oturuyoruz. Kendileri hasır koltukta, ben bir iskemledeyim... Etraflarında yakınlarından birkaç kişi... Dizüstü, yerde oturuyorlar. Efendi Hazretlerine karşı naz makamındaki Şakir'cik gidip geliyor. Bir köşede semaver...

 

Ha, söylemeyi unuttum; Efendi Hazretlerinin evlerinde semaver gece gündüz kaynar ve ziyaretçilere üstüste çay verilir. «Artık içemem, af buyurun!» deninceye kadar...

 

Yemekten sonra çaylar içilmiş; Efendi Hazretlerinden, o muazzam temkin tavırları içinde binbir hikmet dinlenmiştir.

 

Şakir'e emir buyurup bana bir defter verdirdiler. «- Oku, dediler bana; yüksek sesle oku!..»

 

Bu, «hatarât»a dair, kalemlerinden çıkma bir risale-cikti ve yüksek sesle okumaya başladım.

 

Tıs yok; yalnız bir duvar saatinin tiktakları... Dinleyenler, mümkün olsa, kalblerini durduracaklar... Öyle dinliyorlar...

 

Risalede «hatarât»tan bahsediliyor; kaynağı, hikmeti onları def ve nefyetme şekli... Bunun için tedbir şudur:

 

«- Celâl kelimesini, Allah ismini, medd ile çekerek kalbden geçirmek ve dimağa doğru yükseltmek...»

 

Bahis bu noktaya gelince emir buyurdular:

 

«- Medd ile çek bakalım, Allah ismini!..»

 

- Allaaaaaah...

 

Diye çektim.

 

O anda olan şey...

 

Müthiş!..

 

Ayak uçlarında oturan yakınlardan biri, galiba Eyüp-sultan'daki aktar dükkânının sahibi, o türlü sarsıldı ki, kopacak kadar sıkılmış bir çamaşır gibi kendi üstünde birkaç kere burkuldu, gözleri kaydı, ağzından köpüğe benzer bir şey çıktı; ve bir doktora teslim edilse birkaç günde ancak düzeltilebilecek bir hale düştü.

 

Ben dondum, herkes sakin; kimse adamcağızın yüzüne bile bakmıyor, hepsi doktorlarından emin...

 

Efendi Hazretleri, herkesten daha sakin ve telâşsız, sadece adama ismiyle hitap ettiler:

 

«- Abidin!»

 

Ve adam; bir anda çözülüp kendine geldi.

 

Bu manzara, etraftakilerin en tabiî hâdiselere mahsus kayıtsızlığı içinde seyredilirken, olmaz üstü olmazın ancak göziyle görene tecellî edeceği çarpıcı mâna, zaten tek keramet beklemek ve istemeksizin teslim olmuş bulunan bana nasıl tesir etti, hayâl edin!..

 

......

 

(O ve Ben adlı eserden alıntıdır.)

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Kurtulması zor olan bu hal nedense adını dahi bilmediğimiz anda yakalıyor bizi ,çektiriyor çektiriyor ve delirmek üzereyeken dostlarından birinin ruhaniyetiyle yine biz anlamadan çekip çıkarıveriyor bizi o halden ,sonra arasak da bulamadığımız o hali sonradan ismiyle okudukça anlıyoruz ki tek biz değilmişiz .Amma da hikmetli işler dönüyor şu alemde ,farketmeyi nasib etsin Rahman.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bunu çeken bilir, ne denli acı ne katlanılmaz menfi telkinler. Hatar tehlikeler, cem toplu manasında bütün tehlikelerin toplu halde nefs ve şeytanın eliyle her mücerrede saldırması. Bu halim 15 Mart Cumartesi başladı, nefsimden ve şeytandan gelen menfi telkinler beni o hale vardırdı ki kafamı duvarlara vurmamak için kendimi zor tutuyorum. Kısa bir süre tam imanla yanarken, etkisi hemen geçiveriyor ardından ne asılsız telkinler bütün ruh ve bedenimi kasıp kavuruyor. Kafamı yastığın altına sokup Allahım kurtar yarabbim sen kurtar. Ve ardından nice olmayacak sözler içimde yankılanıyor. Namaz kılmak için bütün varlığımı ortaya koyuyorum, sanki namaza başlamak ve kılmak Dünyayı sırtında taşımak kadar ağır. 4 gün bu halle yaşadım, yaşadım demek olmaz, 4 gün varlıkla yokluk arası gidip geldim.Hayatta bu hali yaşamakta ağır bir şey yoktur belki de.Cevapsız soruların ardı arkası kesilmiyor, bu soruların her biri beynime atılmış kurşun gibi.

 

18 martı 19 marta bağlayan gece sabaha kadar Kuran-ı Kerim'in türkçe mealini okudum, arada dini kitaplara baktım nafile, bir an uyku bastırıyor bir an gözüm fal taşı gibi açılıyor. Bir an tam iman halindeyim bir an dipsiz küfür boşluğuna uçurumdan düşüyorum. Alllaaaah diye kalpten beyne doğru uzatarak çekiyorum, h harfini ciğerden alıp havaya fırlatıyorum (önceden hatar mevzusunu okumuştum burada ve O ve Ben de) oda arkadaşım uyanmasın biraz da sükunetli, az da olsa kafi geliyor. İhlas, Nas ve Felak sürelerini okumak için sırtımdan oklar çıkarmak zorundayım, okları tam çıkaramasamda, sayısından habersiz İhlas, Nas ve Felak surelerinin her birini okuyorum ve sabah 4'ü geçtikten sonra küfürü yavaş yavaş yeniyorum. Saat 4 20'yi geçti, sabah namazının vakti giriyor. O saatten sonra sanki bana delinmez bir kalkan geçirdiler, hiç küfür tasavvuru yok, o çalkantılı ruh hali bir anda gidiverdi. 5 gün önceki halimden daha ötesine kavuştum. İçimde tarifsiz bir huzur, kanat taksalar o hal ile göğe doğru uçarım. Yurt müdüründen izin alıyorum, hemen yurdun yanında ki camiye gidiyorum ve hoca namazı kıldırıyor. Küçük tesbihattan sonra Allah'a kendimden geçerek şükrediyorum...

 

Sabah yurdun yemekhanesinde kahvaltı yapıyorum, arkadaşım yanıma geliyor Kandilin mübarek olsun'' diyor. Arkadaş dalgacı bir tip olduğu için ''dalga geçme lan'' diyorum. Bügun vallahi Mevlid-i Şerif istersen ismini şuna sor diyor. Soruyorum o da evet bügun Mevlid-i Şerif diyor. Bende o an anlıyorum.Kafama balyozlar vuruluyor. Bu balyozlar gayet nazik ve vakarlı, acıtmıyorlar. Vaktin girmesiyle Allah'ın izni ve inayetiyle gökten rahmet yağdı, Efendimizin dünyaya gelişin yıldönümü şerefiyle yer gök nurla kaplandı, gökten bardaktan boşalırcasına gelen kanatlı melekler, Allahın izni ve inayetiyle; şeytanımı ve nefsimi ''bu kadar yeter'' diyerek kovdu. Odaya çıkıyorum, yatağa kapanıyorum, tanıdığım, tanımadığım, aklıma gelen gelmeyen herkese dua ediyorum.Sultanım ilahisiyle ağlıyorum, sessizce ve zahmetsizce ağlıyorum. Ey güzel Allah'ım senden gelen hayırda güzel şerde güzel. Beni doğru yoluna mazhar ettiğin kullarından eyle. Murat Göğebakan ve (sanırım) Mustafa Demirci'nın düetiyle söylenen Sultanım ilahisini tekrar dinliyorum, tekrar sessiz ve zahmetsizce ağlıyorum. ''Yol yürürüm yollar çamur, ha dolu yağmış ha yağmur, sana varmak bana onur'' bu sözü tüm yurdun duyacağını sonradan anlayacağım şuur ve şuursuzluk arası hal ile bağırarak söylüyorum.

 

Efendimiz'in söylediği ''İmanın kemalindendir'' sözünü tüm malumatıyla, tüm mukaddesatıyla, kendimce yaşıyorum. Evet ''Hayır bildiklerimizde şer, şer bildiklerimizde hayır vardır'' imanım pekişiyor ve benim şelaler gibi çağlayarak içimi dökmemden sonra, içimi çocuksu bir sevinç beni alıyor ve gün boyu alıp beni sürüklüyor, sürüklüyor, sonu gelmeyen bu yolun ''sonu var'' diyerek sürüklesin, sürüklesin, sürüklesin...

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bu yazıyı bir sitede buldum kaynağını yazmadığı için Üstad'ın hangi kitabında yada dergide vesaire yazdığını öğrenemedim, üsluptan ve durumdan anlaşılıyor ki Üstad'ın:

 

 

"...Bir anda ruhunun gökleri korkunç bir filo nizamıyla uçan ve tam tepesinden dalan uçaklarla dolmuştu. Adeta şeytan, olanca gücüyle seferber olmuş, onun mutlak olarak inandığı ve mutlak şekilde bağlandığı hakikatleri tepetaklak etmeğe gelmişti. Birbiri ardından öyle küfür telkinleri, dürtüşleri ki, anlamayanlara, ruh topografyasını tanımayanlara, Sabık Şair'i, dünya yaratıldı yaratılalı gelmiş ve geçmiş kafirlerin en korkuncu gösterebilir. Onlar, Sabık Şair'in kendisini ikiye bölüp her parçasını öbürüne yediren bu halini, rahat bir vicdanın öz iradesiyle davet ettiği bir şey sanabilirler ve gafletlerinin en dipsizine düşmüş olurlar. Bilmezler ki, ruh topografyasının şanlı mühendisleri tasavvuf kahramanlarınca bu hale "havatır, hatarat" denilir ve onun, kuvveti nispetinde imana delil olduğu, yani bu dürtüşlerin imandan geldiği teşhisine varılır. İş ki, galebe nefste değil, ruhta kalsın ve bu hal kalpte sabitleşmesin..."19.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bediüzzaman Hazretleri'nin kalbe aniden iniveren hatarlar hususunda talebelerinden birine yazdığı parça, parçayı mütalaa edince hatarat mevzusunda daha ehlivukuf oluruz. Keşke Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin hatarat hususunda yazdığı risaleye de sahip olabilsek, sahip olan yada bilgisi olan varsa lütfen bir şekilde bana ve bu bölüme haber etsin. Bu konu herkesin başına gelebileceği hepimiz için ehemmiyet arz ediyor.

 

"Sabri kardeş,

 

Sabırlı ol; ehemmiyetsiz ve zararsız olan vehmî ve asabî hastalığına ehemmiyet verme. Şifaya dua edilmekle beraber, zararsız, hatarsızdır. Çünkü, eğer hatarat, seyyie ise, nasıl ki aynada temessül eden pislik, pis değil ve aynadaki yılan sureti ısırmaz ve ateşin timsali yakmaz. Öyle de, kalbin ve hayalin aynalarında rızasız, ihtiyarsız gelen pis ve çirkin ve küfrî hatıralar zarar vermezler. Çünkü ilm-i usulde tasavvur-u küfür, küfür değil ve tahayyül-ü şetm, şetm olmaz. Hasene ise nuranî olduğundan, tasavvur ve tahayyülü dahi hasenedir. Çünkü aynada nuranînin timsali ziya verir, hâsiyeti var; kesifin misali ölüdür, hayatsızdır, tesiri yoktur. Eğer sair teellümât-ı ruhaniye ise, sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbanî bir kamçıdır. Çünkü, emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle, havf ve reca muvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast hâletleri celâl ve cemal tecellîsinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatçe medâr-ı terakki bir düstur-u meşhurdur."

 

Kastamonu Lahikası'ndan

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Bu yazıyı bir sitede buldum kaynağını yazmadığı için Üstad'ın hangi kitabında yada dergide vesaire yazdığını öğrenemedim, üsluptan ve durumdan anlaşılıyor ki Üstad'ın:

 

 

"...Bir anda ruhunun gökleri korkunç bir filo nizamıyla uçan ve tam tepesinden dalan uçaklarla dolmuştu. Adeta şeytan, olanca gücüyle seferber olmuş, onun mutlak olarak inandığı ve mutlak şekilde bağlandığı hakikatleri tepetaklak etmeğe gelmişti. Birbiri ardından öyle küfür telkinleri, dürtüşleri ki, anlamayanlara, ruh topografyasını tanımayanlara, Sabık Şair'i, dünya yaratıldı yaratılalı gelmiş ve geçmiş kafirlerin en korkuncu gösterebilir. Onlar, Sabık Şair'in kendisini ikiye bölüp her parçasını öbürüne yediren bu halini, rahat bir vicdanın öz iradesiyle davet ettiği bir şey sanabilirler ve gafletlerinin en dipsizine düşmüş olurlar. Bilmezler ki, ruh topografyasının şanlı mühendisleri tasavvuf kahramanlarınca bu hale "havatır, hatarat" denilir ve onun, kuvveti nispetinde imana delil olduğu, yani bu dürtüşlerin imandan geldiği teşhisine varılır. İş ki, galebe nefste değil, ruhta kalsın ve bu hal kalpte sabitleşmesin..."19.

 

Bu iktibas, Üstadın Bâbıâli isimli eserinde geçmektedir. Devamı da mevzu ile alakalıdır, onu da buraya ekleyelim:

 

Onları emniyetle defetmek ve iğnelemelerine, yahut bombalamalarına zerrece değer vermemek lâzım... Fakat kendi hali her sınırı aşıyor ve hastalık çapına yaklaşıyordu.

Erenköy'ündeki evinde bir sabah kalktı, ev halkı gaflet salıncağında gayet rahat solumalarla kolan vururken abdest aldı, namazını kıldı ve şöyle dua etti:

 

- Allahım, bu kanlı meydan muharebesinde eğer küfür bütün müdafaa hatlarımı yaracak, kalelerimi yıkacak ve iman şehrimi işgal edecekse, yine namütenahi ince ve girift kaderin icabı, hemen, şimdi ruhumu kabzet ve bana mümin olarak mezarı nasib eyle!..

 

Musallat fikirlerdeki "abes" derecesine ve muhaller arası köşe kapmaca oyununa bakın ki, Allaha bu türlü hitab eden bir kul, hiç kimsenin olamayacağı kadar imanlı ve imanından yana korkusuz olmak gerekirken... Böyleyken... Nitekim ikinci sillenin acısı dinip de İstanbul'a döndüğü zaman, Sabık Şair, Efendi Hazretlerinin en fazla sevgi ve güvenine mazhar Dr. Halit Bakır'a hikâyesini anlatınca, şu karşılığı aldı:

 

- Sadece iman taşkınlığına işaret, haliniz! Ve zekâ kuvvetinden... Efendi hazretleri size "keşke bu kadar zeki yaratılmamış olsaydın!.." dememişler miydi?.. İşte o sözdeki hikmetin tecellisi!..

 

**** **** ****

 

Esseyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri tarafından kaleme alınan ve Üstad tarafından sadeleştirilen Tasavvuf Bahçeleri isimli eserden mevzu ile alakalı bölüm de aşağıya iktibas edilmiştir:

 

HAVATIR

Kalplere ve iç dünyalara gelen hitaptan ibarettir. Havâtır, melekler vasıtasıyla gelir. Bazan şeytan onu kalplere atar; bazan da nefsin kendi başına sözlerinden ibaret kalır.

 

Havâtır, doğrudan Allah katından da gelebilir. Melekten olana "ilham", nefsten olana "hevacis - nefsanî hitaplar", şeytandan olana "vesvese", Allah tarafından olana da "Hak hatır- Hakk'ın Hitabı" denilir. Bunların hepsi, nefsin kelâmı kabilindedir. Yani bütün bu hitaplar, nefs tarafından duyulur.

 

Melek tarafından olan "hatır - hitab"ın doğruluğuna alâmet, şeriata uygun olmasıdır. "Şeriat'in zahirinden şahidi olmayan hatır, bâtıldır" denilmiştir. Şeytan tarafından gelen hatırların, yani hitapların çoğu, günahlara, isyana davettir. Bazan şeytanî hatır, zahirinden, bir taat ve ibadet gibi görünürse de, yine o, gizli bir günaha, görünmez tuzaklardan gizli bir isyana davettir.

 

Tahkik derecesine varmış tasavvuf büyükleri; giydiği ve içtiği haram olan sâlikin, melekten olan ilham ile şeytandan olan vesvese arasındaki farkı teşhise kadir olamayacağı görüşünde birleşmişlerdir.

 

İlham meleği ile kalbe gelen hatıraya, sâlik bazan uyabilir, bazan da uymayabilir. Allah tarafından ilham olunmuş hitaba ise, sâlikin muhalefeti tasavvur olunamaz!

 

**** **** ****

 

Gene Üstadın sadeleştirdiği Şeyh Safiyüddin Hazretlerinin «Reşahat» isimli kitabından mevzu ile alakalı kısımlar aşağıya iktibas edilmiştir:

 

NlGAH-I DAŞT

 

Bu, «havatır» ın, yani kalbe ânî olarak gelen yabancı ve nefyi gereken his ve fikirlerin murakabesidir. öyle ki, mürid, bin kere Allah'ın ismini andığı halde hatırına bir kere bile yabancı fikir gelmemelidir. Mevlana Sadeddin Kaşgarî Hazretleri bu bahiste buyurmuşlardır ki:

 

— Mürid, bir veya iki saat, hatta mümkün olduğu takdirde daha fazla zaman içinde kendisini «havâtır» dan korumalıdır.

 

Hoca Ubeydullah Hazretlerinin üstün halifelerinden Mevlana Kaasım buyurdular :

 

— Nigah-ı Daşt o dereceye erişmelidir ki, güneşin doğuşundan batışına kadar müridin gönlüne hiç bir yabancı şey uğramamalıdır. öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi kendini azletmiş hale gelmelidir.

 

Hakikat ehlince malumdur ki, hayal kuvvetim yarım saat için bile yok edebilmek son derece güç ve nadirlerin nadiri bir iştir. Ancak bazı yüksek velîlerin kârı olabilir.

**

Şeytanî ve nefsanî «havatır» bahsinde buyurdular :

 

— Şeytan ikidir : Sûrî ve manevî... Sûrî şeytan, bilinen iblis... Manevî şeytan ise nefs... Mânevi şeytan bazı öyle işler yapar ki, sûrî şeytan o kadarını yapamaz. Meselâ sûrî şeytan, sonradan, caydırmak üzere insana iyi işler telkin ederken, manevî şeytan, iyiliği bahane ederek en büyük fenalığa gider. Allah Resûl'ünün güzel sünnetlerde devam eden ve onları yayanların sevabına ait hadîsini ele alıp güzel bir sünnet iddiasiyle uydurma hadîsler tertiplemeğe dek varır. Şeytan ise bu kadarına kaadir olamaz. Ve yine meselâ, sûrî şeytan insana yüksek sesle Kur'an okumayı telkin eder ve bunda türlü tuzaklar tasavvur eder. Manevî şeytan olan nefs ise bu telkini, halka karşı Kur'an okuduğunu göstermekle itibar kazanmak hevesinde bir riyakârın kötü ahlâkına tahvil eder. Vesaire vesaire...

**

Havatır (kalbe inen zıt hisler):

 

— Havatırı kemâliyle bilip murakabe etmek Hoca Abdülhalik silsilesine mahsustur. Zira bunlar aldıkları her nefesi muhafaza ve murakabede son derece ihtiyat üzerindedirler.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

kardeş teşekür ederim çok güzel yazmışsın bende yozgatlıyım ve vesveseye muzdaribim görüşmek konuşmak isterim allaha emanet ol

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Tevafuktur. 2 seneye yaklaşık küçük vesveselerden büyüğüne doğru gitmeye başladı En sonunda bu hatarat mı ne ise ondan olduğunu düşünüyorum bir arkadaş diyor ya bur konudaki, namaz kılmak sanki dünyayı sırtında taşımak oluyor. aynen öyle.

Öyle ağır ters düşünce görüntüler ve telkinler geliyor ki. Artık kendimi imanımı sanırım çürüttüm ve Bu sövmelerle perişandım. Sanki şeytandan gelmiyor da nefsin sözleri Allah a karşı edepsizlik ediyor. Olmadık zanlarda bulunuyor Allah a resule mukeddesata. vesvese ayrı birşey sanırım. Ama bu balyoz gibi inen küfürler beni çok yordu hem fiziken hem ruhen.

Ayette buyuruyor ya, "Biz onların nefislerinin neler fısıldadığını biliriz." bu ayet bile rahatlatıyor insanı.

Dua ederken bile duama sövmeler katıuyor cümlelerimin içine dahi girip eklentiler yapıyor. daha neler neler.

Ha bunlardan rahatsızız ki farkına varıyoruz. Rahatsız olmasak zaten, kafirden beter oluruz.

Allahım sen eğitenlerin en hayırlısısın. Sen pişirensin bizleri dertler ile. Senden gelene amenna dedik. Bağışla bizi...

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Evet "gelir geçer", belki de en selim cümle..

 

Vakti zamanında benim de yakalandığım sonraları arayıp da bulamadığım..

 

Hani istibdat döneminde de bizim guraba edipler Sultan Abdulhamid Han'dan şikayet edip kendi ütopyalarında kurtulmuş şehir ve gidip huzur bulacakları bir vatan olarak Yeni Zelan'dayı tahayyül ediyorlar ya.. Tüm yazmanın çizmenin, düşünmenin hür olabileceği toprak parçası diye.. İş bu despot(!) idare yıkıldıktan sonra da deli divane o istibdatı aramışlar bu sefer yerden yere vurdukları o demleri aşk ile aramışlar..

 

Nasıl bağlayacağım.. ıımm evet acı, dert, çile dediğimiz vaktin, şartların, ahvalin hep dar ama verimli olduğu anlar vardır hani. Betersindir, kafan allak bullaktır, elini kaldıracak ya da dur başını kaşıyacak vaktin-halin yoktur.. Ama ne tezaddır ki en güzel işleri, en aklı başında, rüşdünü ispatlamış işleri o anlarda yaparsın.. İstibdat denilen ya da başlığa uygun olarak güzelim havatır; bence tetikleyici unsurlar bunlar..Düşünmeye, yapmaya, harekete en güzele, en iyiye hep bir aksiyon amili..

 

Netice; hatarat sevilmelidir yalnız imani noktalarda bakıyorsun sıhhati düşürüyor o zaman bir bilenden destek isteyeceksin.. Düşünüyorum da yaptığım ibadetlerin hazzı bir başkaydı, hem sürekli yazardım kalem tutardı elim, sonra bir tefekkür açısı kazandırmıştı..Dert denilen kelimeyi canlı olarak görmüştüm mesela.

 

Yani Yeni Zelanda aslında pek de güzel bir şehir değildir arkadaşlar.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

 

Yani Yeni Zelanda aslında pek de güzel bir şehir değildir arkadaşlar.

 

Şehir mi? Ahh bunu ben mi yazdım sahi.. Orası bir ada ülkesi be.

 

Düzeltmiş olalım. Yüzbaşılığımı da geri veriinnn kafayi-vurma.gif

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...
Sign in to follow this  

×
  • Create New...