Jump to content

NFK-Fan

Lozan Yazıları

Recommended Posts

İŞTE!

 

Davamızın fikrî temelini belirten başlangıç kısmını geçen sayımızda gördünüz. Şimdi sıra tamamiyle müşahhas hâdiselere, vakıalara, kaskatı maddeye, apaydınlık vesikaya dayanan kısma geldi:

 

1 - Millî müdafaa hareketinde, operet askeri düşman ordusunu denize döktükten sonra, prensip bakımından tasfiyesi kararlaştırılmış bulunan Türkiye'nin, büyük İtilâf Devletleri tarafından hiçbir maddî tazyik görmeden istiklâlini tasdik ettirmeğe muvaffak olması, selim aklın tabiî görebileceği bir iş değildir.

 

2- Herbiri Garp familya zümresinden bulunduğu ve orduları perişan edilemediği halde Almanya ve Avusturya İmparatorluklarının uğratıldıkları akıbet hesaba katılacak olursa, bir operet ordusunu denize dökmekle Türkiye'nin, bütün bunlardan daha iltimaslı vaziyete geçmesi, hiçbir suretle izah edilemez.

 

3- Türkiye'ye, Birinci Dünya Harbi bozgunundan itibaren tatbik edilmeğe başlanan şartlarla Lozan konferansında tatbik olunan son şart arasındaki mesafe, sadece Anadolu zaferinin temin edebileceği bir iş olmadığına göre, mutlaka Garp âlemine, kendi elimizle, konferans kulislerinde gizli olarak büyük bir ivaz verilmiş olmalıdır.

 

4- Henüz hiçbir şey bilmeksizin, hâdiselerin seyrindeki mantık silsilesine göre şüphelerin en büyüğü karşısında bulunulur. Evet, onlara ne verdik ki, bize istiklâlimizi hemencecik verdiler, bizi kendi halimize başıboş bıraktılar?

 

5- Surî istiklâlimizi elde edebilmek için onlara, bir milletin hayatında dünyalara bedel bir kıymet feda ettiğimiz aşikârdır. Acaba bu kıymet nedir?

 

6-BU KIYMET, TÜRK CEMİYETİNİN BÜTÜN DİNİ VARLIĞI, MUKADDESAT ALAKASI, MANEVÎ MÜESSESELERİ, RUHÎ TEMELİ, TEK KELİMEYLE TOPYEKÛN MANEVÎ HAYATIDIR.

 

7- Yani, Garp dünyası bize, bütün bunları feda etmek, manevî hayatımızı çiğnetmek pahasına maddî hayatımızı bağışlamıştır.

 

8- Bugüne kadar, ehramlar büyüklüğünde bir külçenin kum altında kalması gibi gizlenen bu hâdise, Türk tarihinin, şeksiz ve şüphesiz, en büyük olayıdır.

 

9- Hâdisede en büyük müessir, her zaman ve mekânda olduğu gibi Yahudi parmağıdır.

 

10- Birinci Cihan Harbinde Yahudiliğin, A, B, C, D halinde tam dört tane dâvası vardı:

 

A) Bilhassa dinî ve askerî mahiyetiyle Rus Çarlık manzumesinin ortadan kalkması...

 

B ) Alman militarizmasının ve askeri kudretinin ortadan kalkması...

 

C) Avusturya İmparatorluğunda tecessüm eden katolik birliği mefkuresinin ortadan kalkması...

 

D) İslâmiyet tehlikesinin, müstakil İslâm devletleri bünyesinin ve İslâmî temsil ifadesinin ortadan kalkması...

 

11- Nitekim Birinci Cihan Harbi sonunda, Garp demokrasya âleminin perde gerisi "görünmez insan" heyulası olan Yahudilik, bu dört gayesinden dördünü birden istihsal edivermiştir. Şu kadar ki, harb biter bitmez ilk üç gaye derhal istihsal edildiği halde, sonuncusu, yani yegâne müstakil İslâm cemiyetinin bütün dinî bağlarından koparılması gayesi, birdenbire devşirilememiştir. Bunun için biraz beklemek, bazı zuhuratı kollamak ve bazı cereyanları netice bakımından zıt gayeye doğru kanalize etmek, Türk birliği içindeki zümrevî temayülleri zamanında ve mekânında ustaca istismar etmek lâzımgelmiştir.

 

12- İşte bu gayet kurnaz istismardır ki, Garp âleminin hâkimi Yahudilik teşekküllerine, Türk istiklâl hareketini başından sonuna kadar dikkatle takip ettirmiştir. Yahudilik, Türk istiklâl hareketini en ince bir müşahede zekâsiyle tahlil süzgecinden geçirmiş, bu hareketi İdare edenlerin şahsi temayülleri ve fikrî kaynaklariyle, temsil ettikleri millî dâva arasında ne oldukları, ne yapmak istedikleri ve ne yapabilecekleri bakımından her türlü muayene ve muhasebeyi yerine getirmiştir.

 

13- Hâdise şöyle başlamıştır: Lozan konferansı başında İtilâf Devletlerinden İtalya, Türkiye'yi müstemlekeleştirme dâvasından, İngiltere'nin aslan payını alıp Akdenizde müthiş bir avantaja geçmemesi ve böylece İtalya'nın durumunu sarsacak bir muvazenesizlik doğmaması için vazgeçmiş, aynı tavrı İngiltere'den de beklediğini ima eden bir tavır takınmış ve işgal altında tuttuğu yerleri tahliye etmiştir. İtalya'yı bu salim politikaya sevk eden âmiller arasında, bazı İttihat ve Terakki paşalarının da telkinleri rol oynamıştır.

 

14- Biraz sonra, Fransa da, sırf İngiltere'yi hudutsuz bir avantaja kondurmamak için İtalya'nın fikir ve temayülüne iştirak eder gibi olmuştur. Bu hava doğar doğmaz, üç büyük İtilâf Devleti unsuru arasında en kuvvetlisi olan İngiltere yalnız kalmış ve hiçbir tazyike kapılmamaktaki ısrarında devam etmiştir.

 

15- Hâdiselerin, namütenahi ince bir kader cilvesiyle, düşmanlarımızı birbirinden ayırdığı ve bize hayat hakkını bağışlamak istidadını va'dettiği bu andadır ki, müthiş, kelimenin tam mânasiyle müthiş bir adam birdenbire sahneye çıktı.

 

16-Bu adam, o zaman İstanbul Hahambaşısı (şimdi Mısır Hahambaşısı) meşhur Hayim Naum...

 

17- Hahambaşının sahneye çıkışı, Yahudi metodunun en korkuncuyla, Amerika'ya gitmek ve orada üniversite üniversite dolaşarak Türkler lehinde(!) konferans vermek suretiyle başladı.

 

18- Böylece, daha evvel Ermeniler tarafından zehirlenmiş bulunan Amerikan umumî efkârı, Hayim Naum gibi bir Yahudilik otoritesinin lehteki propagandasiyle düzelmeğe başlıyor ve hâdise Türkiye'de görülmemiş bir hayret, hassasiyet ve minnet uyandırıyordu. O devrin gazetelerine, bilhassa "Vakit" gazetesine bir göz atmak yeter.

 

19- Hayim Naum, bir eşine âlemde rastlanmamış bir "suret-i hak" tertibiyle Türk milletini göklere çıkarıyor, istiklâlin bu tarihî millete ait en tabiî hak olduğunu bildiriyor, medeniyet âleminde Türkün parlak mevkiinden bahsediyordu. Hâlbuki bu şefkat ve himaye maskesinin altında, Türkün maddî vücudunu serbest bırakıp kalbini ve onun merkezindeki ruhunu yiyecek kanlı sırtlan dişleri pırıldıyor, fakat henüz kimse bunu fark edemiyordu. Zira oyun gayet ustaca oynanıyor; ve sıra, üçü istihsal edilmiş olup dördüncüsü henüz ele geçmemiş bulunan gayeye, Türkün mukaddesat temelini berhava etmek gayesine gelmiş bulunuyordu.

 

20- Hayim Naum isimli müthiş şahıs, aslen Manisalıdır; korkunç bir Yahudi dehasına maliktir, bir aralık Paris'te de hahambaşılık etmiştir. Şimdi de Mısırda bulunması, İslâmî esaslar bakımından gittikçe bozulmaya yüz tutan Mısırın belirttiği vaziyet ve hedefi pek güzel ifşa eder.

 

21-İşte bu Hayim Naum, Yahudilik genel kurmayınca idare edilen kapitalizma ve emperyalizma dünyasında Türkler lehinde vaızlar (!) vermeğe koyularak, işe, Türkiye'yi müstakil hale getirdikten sonra içinden yıktırmak maksadiyle ilk defa Amerika'da başlamıştır. Fakat Türkiye ve bütün İslâm âlemi dâhil, bundan hiç kimse şüpheye düşmemiş, üstelik derin bir minnet duygusuna kapılmış, bu hareketi meleklere mahsus bir şefkat tecellisi gibi alkışlamıştır.

 

22- Hahambaşı Hayim Naum, Amerika'ya hareketinden evvel, Beyoğlu'nda, Tünelin yukarısında "Beneberit" isimli Mason karargâhında, tam bir Yahudi genelkurmayı olan bu yerde, Alber Karasu, Nesim Mazilya, dişçi Sami Könzberg, fotoğrafçı Vaynberg gibi, Türkiye'deki gizli Yahudilik hükümetini temsil ve teşkil eden insanlara karşı şöyle demişti:

 

- Gayelerimizin üçü de istihsal olunmuştur. Sıra dördüncüsüne gelmiştir. Bunun için de en mükemmel bir fırsat doğmuştur. İşte Anadolu'da millî bir Türk mukavemeti peydahlanmış ve ilk neticeyi almış bulunuyor. Bu hareketin başındaki zat, bizim, bütün şahsî fikir ve temayüllerini tanıdığımız bir kimsedir. Son derece İleri görüşlü, ananeye zıt kafalı bir zattır. Ruhunda, garp medeniyetine karşı çözülmez rabıta ukdeleri vardır. Fevkalâde tesir ve telkin kabiliyetindedir. Türk milleti gibi uysal bir kütleye her türlü yenilikleri sindirecek bir şef olmak kabiliyeti, yalnız bu zattadır. İşte bizim de plânımız, şimdi, bu müstesna kabiliyet ve istidatları vâdeden zata, İslâm birlik ve şuurunu çözdürmek olmalıdır. Bu ân, Türkiye'de din hâkimiyet ve timsalini yıktırmak için en bulunmaz tarihî fırsat dakikasıdır.

 

Azasını teker teker saydığımız ve bilâhare biri rejimin alâyiş fotoğrafçılığını, öbürü de rejim şefinin dişçiliğini yapan iki malûm şahısla beraber Yahudi meclisi, bu fikirlere tamamen iştirak etmiş, aralarında gerekli bütün plânlar tespit olunmuş; ve bunun üzerinedir ki, Hayim Naum isimli zata Amerika seferi düşmüştür. Fakat hâdiseden, tertibattan, görüşülen şeylerden ve alınan kararlardan hiç kimsenin, hattâ bahis mevzuu büyük zatın da haberi olmamıştır. Böylece Hayim Naum, bir gölge gibi sinsi, vapura bindiği gibi Amerika'ya doğru çekip gitmiştir.

 

23- Hayim Naum, her şeyden evvel Amerika'dan Yahudilik merkezleriyle temas edip bunların mütalâa, tasvip ve himayesini temin ettikten sonra, daha evvel bildirdiğimiz, Türkiye lehindeki konferanslar serisine geçmiştir. Ve işte bu harikulade melekhaslet (!) ve Türk dostu (!) zatın beklenmedik propagandaları Üzerinedir ki, Hayim Naum ismi, Türk matbuatının minnet ve şükranla başköşesine geçirilmeğe başlanmıştır.

 

24- Hayim Naum, Amerika'da işini bitirir bitirmez, plân icabı, hemen Londra'ya geçti ve aynı propagandaya orada da devam etti. Fakat iş kuru bir propaganda ile bitecek soydan değildi. Propaganda, ancak zemini hazırlayabilirdi. Bu zemine atılacak temel için bir devlet eli lâzımdı. Hayim Naum ise bu devlet elini, daha plânının en başında hesaba katmıştı.

 

25-Hayim Naum, Londra'da, derhal Lord Kürzon ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafiyle Yahudi idi. Hahambaşı, dâvayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord'u, ancak Türkiye'ye bazı ivazlar vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona islâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye'de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı. Hayim Naum, İngiliz Lord'una, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu. Hayim Naum'un son sözü şu oldu:

 

-Türkiye'nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!

 

26- İleride, ileri bir müverrihin en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim: Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum'u tebrik etti.

 

27- Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. İsmet Paşa Lozan'dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankarayla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

 

28- Hayim Naum derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisine, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi:

Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.

 

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara'ya bildirdi.

 

29- Ankara'daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum'un Ankara'ya gelmesi talimatını gönderdi.

 

30- Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika'da giriştiği propagandalar muktezası olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

 

31- Hayim Naum'un dâvaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde bunca hasrete rağmen onlara bir "Nasılsınız?" bile diyememiş, Sirkeci garından inip doğru Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara'yı boylamıştır.

 

32- Lozan'da İsmet Paşa, maiyetinden birine, bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu anlatıyor ve o zatla Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor:

 

-Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor:

 

-Hiç olacak şey mi bu?

 

-Vallahi öyle...

 

-Ya ne olacak şimdi?

 

-Ankara'ya yazdım; bakalım ne cevap verecekler?

 

33- Hayim Naum Ankara'da bir gece kalıp derhal İstanbul'a dönüyor ve Ankara'dan aldığı talimatı hâmil olarak Lozan'a damlıyor.

 

34- Gerisi malûm... Lozan'daki Türk Murahhaslar Heyeti, resmen imzaladıkları muahede hükümleriyle, hiç de böyle, bütün bir tarih ve hayata bedel fedakârlık ifadesinde bulunmadıkları ve sadece dürüst bir anlaşmaya imzalarını atmak vaziyetinde oldukları halde, birdenbire aradan her mâniin kalktığını ve anlaşmanın imkân safhasına girdiğini görüyorlar.

 

35- Fakat zahir yüzüyle pek iyi tanıdığımız Lozan Muahedesi, tâ Ankara'daki kulis arkasından bu şekilde idare olunuyor; ve bu kulis anlaşmasından Lozan'daki Heyet ve Reisi, her türlü mesuliyet payına uzak kalıyor. Zira, hükümleri dürüst olan muahedeyi imzalayan onlar, mukabil teminatın merkezi ise başkalarıdır.

 

36- Hayim Naum, o gün bugün, bir daha Türkiye'ye dönmemiştir. Yeni istikamet ve dâvalar peşinde başka iklimlere ulaşmış, Mısır Hahambaşılığına geçmiştir.

 

37- Hayim Naum'un derhal Türkiye'den uzaklaşmasını, belki bir gün işin içyüzü sezilir de dinine ve milliyetine bağlı bir Türkün tecavüzüne uğrar diye korkusuna atfedenler de vardır.

 

38- Fakat bizce bu uzaklaşmadan gaye, Türkiye dâvasının hallolunmuş bulunduğuna ve günden güne de biraz daha hallolunacağına dair itimattan başka bir şey değildir.

 

39- Böylece aziz Türk vatanı (...) sistemle ve yavaş yavaş aslî kaynağından uzaklaştırılmış; Mohaç Meydan Muharebesinin gazileri, garp âleminin asırlar boyunca istihsal edemediği bir neticeyi (...) devşirivermiştir.

 

40- Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa politikası, şu ince (döviz - düstur)la ifade olunabilir: Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mâni olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle pohpohlamak; ve mukabil millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak... Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik ânında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923'ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır. Yarının tarihçisi bu hakikati görecektir.

 

      Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3

 

        (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 96-104)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

 İSMET PAŞA VE (LOZAN)IN İÇ YÜZÜ

 

1- Bu sütunların şümul ve ehemmiyeti, hem bugünün, hem de dünün gizli anahtarlarını vermek bakımından o kadar geniş ve büyüktür ki, arada bir bazı tarihî hâdiselere el atıp bütün bir mazi seyrini değiştirici iddialara giriştiğimiz zaman, bizim, geçmiş günlerden değil, gelecek günlerden bahsettiğimizin takdiri lâzım gelir. Biz, tarihî bilgi vermek yerine, bugünü üzerinde taşıyan öyle tarih taşlarının iç yüzünü ortaya koymaktayız ki, bu işin değeri ancak istikbal çapındadır. Bu mânada bir mazi teftişi, içinde bulunduğumuz ve onu takip edecek ân ve zamandan bile üstün bir (aktüalite) kıymeti ifade eder.

 

2- Büyük Doğu'nun bu son devresine ait ilk sayılarda (Lozan) muahedesinin iç yüzünü gösteren birkaç tarihî ifşa yazısı takdim etmiş ve (Lozan) sulhunun, Batı emperyalizmasına karşı, kulis arası bir anlaşmayla, mukaddesatımızın bizzat imhasına memur edilmek gibi korkunç bir fedakârlık sayesinde elde edilebilmiş olduğunu ileriye sürmüştük. Bu iddia, bir gün tespit edilince, vatan, hattâ dünya çapında bir ehemmiyete ulaşacak ve son çeyrek asrın kıymet hükmünü ifadede cümle kapısı anahtarı yerine geçecektir.

 

3- Şimdi bu iddiamızı, (Millî Şef)in artık Devlet Reisi bulunmamasından faydalanarak, biraz daha açıklamanın ve vesikalandırmanın zamanı gelmiştir.

 

4- (Lozan) konferansı, bilindiği gibi, biri 1922-23 İkinci teşrininden Şubatına, öbürü de 1923 Nisanından Temmuzun nihayetine kadar devam etmek üzere iki devre arz eder. Bu devrelerden ilki, Türkiye karşısında gerilen emperyalizmacı devletler zincirinin mâna ve edasına göre, tek hayat hakkı koparmaya muvaffak olunamadığının ve olunamayacağının, ikincisi de tepeden inme gizli bir saikle birçok şey koparmaya muvaffak olunduğunun ve artık olunacağının tam ve sadık tercümanıdır. İki devre arasındaki bariz tezat yakından mütalâa edilecek olursa, bunlardan ikincisinin, ilk temel üzerine atılmamış, fakat öyle gösterilmiş bir bina olduğu meydana çıkar. Zira, ilk devredeki temel, ikinci devredeki inşayı çekemezdi.

 

5- Birinci devrede Lord (Gürzon) gibi bir kurdun karşısında İsmet Paşa gibi bir kuzu -kuzu fevkalâde güzel bir mahlûktur; haydi şuna oğlak diyelim- vardır. Şu farkla ki, bu oğlak, sırtındaki terli abalardan henüz zafer buğuları tüten ve adına işlenecek dalaverelerden haberi olmayan asîl ve saffetli bir orduya dayandığı için, başlangıçta sâf, hattâ bön ve hattâ garip mikyasta cesur; ve her esaret teklifini derhal reddetmekten başka bir mukabeleye akıl erdirmez tıynettedir. Bu çocukça tıynet, kurtlar arasında gizli bir istihza mevzuudur.

 

Lord (Gürzon)un sözü:

 

"İsmet Paşaya ne söyledimse hepsini reddetti; fakat hâlâ ona karşı muhabbetim var."

 

6- Konferansın başında İngilizlerin tavrı, lütfen kendisiyle müzakereyi kabul ettikleri Türk başmurahhasına karşı, âdeta her ân falaka tatbik etmeğe hazır, sert bir mubassır rolüdür. Boğazlar meselesinde Ruslar mecburen Türk emelini müdafaaya geçince, Lord (Gürzon) şöyle der:

 

"İsmet Paşanın kalpağını (Çiçerin)in başında görüyorum!"

 

Biraz sonra da Türk başmurahhasını şöyle haşlar:

 

"-Ben muhtelif tekliflerden hangisinin Türk tezine uyup uymadığını sormuyorum. Sorduğum şudur: (Çiçerin)in beyanatını Türk tezi diye mi kabul edelim, yoksa Türkler dâvalarını ayrıca ortaya atacaklar mı?"

 

Âlemde politika ağzı olarak, bundan daha fazla hakaret yüklü bir lisan görülmemiştir.

 

7- En kısa bir zaman sonra Rus ve Türk temsilcileri hariç, Batı emperyalizması temsilcileri ve peyklerinin ne mutaassıp ve yobaz bir Hıristiyanlık gayretiyle harekete geçtikleri, bam telinin yalnız bu noktada olduğu, Türkiye'yi İslamî hegemonyasından düşürmekten başka hiçbir hedef gözetilmediği, azınlıklar meselesinde Lord (Gürzon)un şu sözlerinden belli olur.

 

"- Türkiye'deki azınlıklar meselesiyle bütün dünya alâkalıdır. Dünyanın gözü, bilhassa, bu dâvaya karşı; (Lozan) konferansına çevrilmiştir. Müttefikler Türkiye ile harbe giriştikleri zaman gayelerinden biri, oradaki Hıristiyan azınlıkları korumak ve hattâ kurtarmaktı. Bu azınlıklar Rumlardan, Yahudilerden, Ermenilerden, Asurîlerden, Keldanîlerden ve Nâsturîlerden ibarettir."

 

Bir muharririn notu:

 

"İngiliz baş murahhası (Hıristiyan azınlıklar) dediği zaman öyle bir heyecan gösteriyordu ki, İngiliz Hariciye Nazırı mı konuşuyor, yoksa Papa'nın vekili mi, belli olmuyordu!"

 

İşte İngiliz Hariciye Nazırının bu sözleri ve hali, Birinci Dünya Savaşının, Türkiye'ye müteveccih cephesiyle "Ehl-i Salip" zihniyetinden başka bir şey belirtmediğini ispat eder.

 

8- Hep bu minval üzere devam eden ve Türk Heyetinin kafasına her defa sopayla vurmak ve gizli emelleri sezdirmekle geçen Konferans içinde Lord (Gürzon) nihayet en manidar sözünü söylüyor.

 

"-Türklerin hayat ve istiklaline herkes hürmetkardır. Türkiyeden istirhamım, tekrar inkişaf edebilmesi için, serbest Türkiye'nin bizimle birlikte, hulûs birliğiyle çalışmasıdır. Böyle bir Türkiye dünyanın hürmetine layık olur."

 

Bu sözün mânası şudur:

 

"-Türkiye, İslâmî alâkasını ve İslâmî temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet minnetini kazanır; biz de kendisine dilediği istiklâli veririz!"

 

Bir muharririn notu: "Müzakereler ilerliyor diye memnun olanlar yeniden şaşırdılar. (Gürzon)un politikası yeniden muvaffak oluyor gibiydi. Bütün Amerika ve İngiliz gazetecileri Hıristiyanlık meselesini hemen günün en mühim dâvası haline koymuşlardı."

 

9- Fakat yukarıda bildirdiğimiz gibi, henüz hakikî kastları anlamak ve ona açıkça muhatap olmak mevkiinde bulunmayan İsmet Paşa, her teklifi reddediyor, sadece reddediyor ve başka hiçbir şey yapmıyordu. Fakat bir aralık bütün emelin Türkiye'yi, mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezmiş olmalı ki, asla esaret kabul edemeyeceği iddiası altında şu gizli ivaz ve teminatı vermek lüzumunu duydu:

 

"- Hiçbir Türk hükümeti bu gibi muahedeleri kabul edemez, (.......) Türklerin, asrın icaplarına uygun bir varlık temin etmek için, eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden kurtulmak hususunda besledikleri kat'i azmin inkâr edilmez delilidir."

 

Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle Türk baş murahhasının eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslettiği kat'î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.

 

10- Fakat Konferansta hâlâ, her şey, bir tarafın açıkça ve kabaca her defa kafaya dank diye vurması ve öbür tarafın "Kabul etmem de etmem!" tarzında mukabelesinden başka bir şey belirtmiyordu. Muhakkak ki Türk başmurahhasına, Türk mukaddesatının bizzat feda ettirilmesi gibi muazzam bir Hıristiyan zafer ümidi olmasa, müzakereler çok kısa kesilecek ve yapılması gereken işler hemen fiili ve amelî safhaya dökülecekti. Orada sırf böyle bir içten tahrip kasdına mevzu bulunmadığı için, koca Almanya, koca Avusturya ve miskin Bulgaristan ne hale getirilmiş, neleri kabule mecbur tutulmuştu!.. Yunan ordularını denize dökmüş olmasına rağmen herhalde Türkiye'nin kuvveti, bu iki imparatorluktan üstün değildi!!! Onun İçindir ki, İsmet Paşa önünde Lord (Gürzon), her halde muhtemel bir süngü sayısının hürmetine ısrar edip durmuyordu. Nitekim İngiliz gazeteleri baklayı ağızlarından çıkardılar. 29 Ocak 1922 tarihli (Tayms)in başmakalesinden bir parça:

 

"Türkler iki şeyden birini seçmek zorundadırlar. Ya kendilerine teklif edilen âlicenabane vaziyeti kabul ederek memleketlerinin ihyası için kuvvetli müzaheret temin ederler, yahut Türkiyeyi Asya'nın çöllerinde erişilmesi imkânsız bir memleket haline sokarlar."

 

Herhalde bu gazete "âlicenabane" teklifin ne olduğunu bilenlerdendi.

 

11- Fakat İsmet Paşa, izah ettiğimiz basit ruh haletiyle daima ısrarda ve teklifleri reddetmekte devam ediyor, Misâk-ı Millîyi ileriye sürüyor ve Musul meselesi konuşulurken Lord (Gürzon) un "Tarihin hangi devresinde harbi kazanmış bir devletin karşısına böyle bir Misak ile çıkılmıştır?" tarzındaki hakaret dolu istihzasına cevap veremiyor, sadece kabul etmediğini söylemekle kalıyor; İngiliz Hariciye Nazırı da, Konferans Umumi Kâtibine "Resmî tebliği okuyunuz!" emrini vererek Konferansın inkıtaını haber veriyordu.

 

12- İsmet Paşa o aralık hakikî kasttan o kadar habersizdir ki, İslâmî mukaddes emanetlerin muhafaza veya iadesi gibi asla yabancıları alâkalandırmaz ve politikaya girmez bir mesele konuşulurken şu cevabı veriyor:

 

"- Mukaddes hatıraların muhafaza ve istimali, Hilâfet makamının haklarındandır. Peygamber Efendimizin kabri meselesine gelince, bu bahis tamamıyla Müslim ve müminlere ait bir bahistir. Burada müzakere olunamaz. Bu mukaddes bahis etrafında tek bir iddia dermeyan etmek hakkını kendimde göremem. İslâm âlemi bu noktalarda pek ziyade hassastır. Hilâfete ait meselelerin ecnebi mahfillerde münakaşa edilmesini hiçbir suretle tecviz etmez. Ümit ederim ki, İngiliz baş murahhası, iddialarımı kabul ve haklı görecektir."

 

O gün, şu veya bu sebep altında bu cevabı verenin, pek kısa bir zaman sonra vâki olacak icraat hengâmesinde bilfiil hükümet reisi bulunmasına ne buyrulur?

 

13- Artık 1922 yılı nihayet sona ermiş ve yeni yılın ilk ayı da tamamlanmıştır. (Lozan) konferansından hiçbir ümit tütmediğini gösteren bir hava vardır.

 

İşte, işte!.. Gizli müessirin birdenbire hızını artırdığı, gizli emeli iki taraf arasında kulaktan kulağa götürdüğü ve taraflar arasında hususî temaslar temin ettiği ân bu ândır. Mutavassıt, daima olduğu ve ilk sayılarımızda tafsilâtiyle haber verdiğimiz gibi, bir Yahudidir, ismi (Hayim Naum)dur ve Türk heyetinde müşavir sıfatiyle bulunmaktadır. Her şeyden evvel hiçbir tevil, bu adamın nasıl olup da resmî Türk heyeti kadrosuna girebildiğini izah edemeyecektir. Yoksa peşinen ve (dikte) suretiyle mi?..

 

14- Taraflar arası temaslar ilk eserini verdiği ve Türk baş murahhasıyla İngiliz baş murahhası beyninde ânî bir anlayış havası esmeğe başladığı için, o zamana kadar sadece kendilerine bir duvar aramak zorundan Türkiye'yi himaye eden komünist Moskoflar, birdenbire müthiş bir hayrete düşmüşlerdir. (Çiçerin)in hayret derecesine bakın ve onun aşağıdaki sözlerinde toplanan delâlet unsurlarına dikkat edin! (Çiçerin)in başlı başına vesika mahiyetindeki sözlerini, aynen ve kelimesi kelimesine gösteriyoruz:

 

"- Projede Müttefiklerce ve Türk heyetince yapılmış karşılıklı fedakârlıklar görüyorum. Bunların nasıl ve ne sebeplerle kabul edildiğini bilmiyorum. Gizli müzakereler benim için mevcut değildir. Rusya'ya, bilmediği bir mukavele zorla kabul ettirilmek isteniyorsa, açık söylemelidir ki, buna Rusya'nın tahammülü yoktur. Eğer bizimle konuşulsaydı ehemmiyetli müsaadelerde bulunmamız kabildi. Fakat bu vaziyet karşısında....."

 

Lord (Gürzon) vahşi bir komünist ağzında gizli maksadın âdeta ifşa edilircesine bir hal almasından o kadar öfkeleniyor ki, (Çiçerin)e şöyle mukabele ediyor:

 

"- Bazı latifeler vardır ki, hoştur, insanı güldürür; bazı latifeler de vardır ki, fena şakadır. Fakat insan bunların karşısında daha fazla güler. Mösyö (Çiçerin)in sözleri ikinci nevidendir."

 

15- Buna rağmen Türk başmurahhası bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve bu son şekli büyüğüne bildirmek zorunda bulunduğu için, zahiren Konferanstaki inkıta vaziyeti olduğu gibi muhafaza edilmektedir. Güya tehditkâr ve müstağni İngiliz Hariciye Nazırı, ayağını, bineceği trenin vagon basamağına dayamış, haykırmaktadır:

 

"-Gidiyorum! Ya imzalayın yahut ebediyen ayrılıyoruz!"

 

16- Vaziyet, fevkalâde gizli tutulmasına rağmen, birkaç umumi cephesiyle hemen hiç kimsenin gözünden kaçmıyor. O kadar ki, (Lozan Palas) otelinde Fransız murahhasının karısı (Madam Bompar) bu vaziyet üzerine, her zevzek ve çaçaron Fransız karısı gibi muazzam bir çam deviriyor. Bir Türk'e diyor ki:

 

"- Konferansı inkıtadan Fransa kurtardı. Hâlbuki siz son dakikada ve birdenbire İngilizlerle anlaştınız ve Fransızlara ait her şeyi reddetmeğe başladınız!"

 

17- Ve Lord (Gürzon), Fransız ve Amerikan murahhaslarının keza sun'î telâşlarına rağmen ayrılıyor. İsmet Paşa da memleketine dönüyor. Kendisini Haydarpaşa'dan Ankara'ya götüren tren, Devlet Reisini İzmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskişehir'de buluşuyor. Bir arada ve başbaşa seyahat... Sonra Ankara, gizli Meclis toplantıları;(...)

 

18- Konferansın bundan sonrası tamamiyle (statik) mahiyette ve İngiltere'den ziyade tâli devletlerle ve tâli meseleler üzerinde çekişmelerden ibarettir. Hattâ Lord (Gürzon) bir daha (Lozan)a dönmeğe bile tenezzül etmemiş, başmurahhas olarak (Rumbold) gönderilmiştir. Artık her şey, Türkiye hesabına çantada kekliktir. Yeni hizbin bundan böyle İslâmiyeti katletmekte, hasım dünyanın kumandanlarından ve "Ehl-i Salip kodamanlarından daha hevesli" ve hamarat örnekler bulacağı ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı, şüpheden varestedir.

 

19- Hâlbuki (Lozan) kahramanlığının tarifi şöyledir: "- Tarihî ân, işte o ândır. İşte o ândır ki, 24 Temmuz 1923 Salı günü saat tam üçü dokuz geçe, İsmet Paşanın attığı bu imza ile Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmiş ve yeni Türkiye Devleti kurulmuş oluyordu."

 

    Büyük Doğu Dergisi, 6 Ekim 1950, Sayı:29

 

       (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 174-181)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Mevzua müsavi mahiyete sahip bir iktibasla söze başlamak istiyorum:

Atatürk, bir gün, lûtfen bu hususta fikrimi sormuşlardı. O sırada Musul işi, aleyhimize neticelendiği için, rahmetli hayli sıkıntılı idi.

Şu cevabı vermek cesaretinde bulundum:

- Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!

Atatürk, hafifçe gülümsediler. Ve kaşlarını birkaç defa eğerek beni taltif ettiler.

*Mahmut Esat Bozkurt-Atatürk İhtilali

 

Evet, bir milletin kültürüne, medeniyetine, köklerine ait bir cepheyi yok etmeyi, taklid eder hale getirmeyi; vatan topraklarından bir parçayı muhasaradan kurtarmaktan daha üstün olarak telakki eden bir zihniyet. Bu zihniyet, elbette ki Lozanın izinden giden inkılâp ordusunun askerleri olan ve o gün bugündür cemiyette söz ve faaliyet hakkını sadece kendinde görerek bu memleketin asıl sahiplerinin sesini, kalemini, icraatlarını susturmaya çalışan bir kesimdir.

 

Bu hareketin başındaki zat, bizim, bütün şahsî fikir ve temayüllerini tanıdığımız bir kimsedir. Son derece İleri görüşlü, ananeye zıt kafalı bir zattır. Ruhunda, garp medeniyetine karşı çözülmez rabıta ukdeleri vardır. Fevkalâde tesir ve telkin kabiliyetindedir. Türk milleti gibi uysal bir kütleye her türlü yenilikleri sindirecek bir şef olmak kabiliyeti, yalnız bu zattadır. İşte bizim de plânımız, şimdi, bu müstesna kabiliyet ve istidatları vâdeden zata, İslâm birlik ve şuurunu çözdürmek olmalıdır. Bu ân, Türkiye'de din hâkimiyet ve timsalini yıktırmak için en bulunmaz tarihî fırsat dakikasıdır.

Yahudinin şu ruh tahlili ve o tahlil üzerine ruh kökümüzü kurutmaya elverişli kişiyi uygun mecraya akıtma girişimi, Müslüman Türk milletini beyninden vurması gereken bir hakikat. Resmi tarihi kaleme alan kesimin bu zihniyetten çıkması hasebiyle tabii olarak allanıp pullanarak bir zafer şeklinde anlatılan Lozan antlaşması, Tanzimattan beri süregelen Osmanlıyı ve ona bağlı olan İslam birliğini yok etme çalışmalarının resmen semeresinin alındığı bir antlaşma olarak karşımıza çıkıyor. Ki haddizatında hak-batıl mücadelesi dünya kurulalı beri sürmekte idiyse de, bin yıllık süreç içinde hak kanadını teşkil eden Selçuklu-Osmanlı karşısında batıl emellerini gerçekleştirmek doğrultusunda hareket eden Haçlı-Yahudi kanadı, İslâm birlik ve şuurunu çözdürmek için karşılarına çıkan bulunmaz Hint kumaşını (ki o kumaşın dokunmasında da payları büyüktür) Müslüman Türk milletinin üzerine serdiler.

 

İnkılapların hayata geçirildiği yıllarda, Londrada çıkan Daily Express gazetesinde neşredilen bir makalenin başlığı da, yapılan işlerden batılı zihniyetin duyduğu büyük memnuniyeti anlatmaya yeter:

En geri kalmış bir milletten en asrî ve medeni bir devlet çıkaran Mustafa Kemal

 

Mâzimiz yalanlarla, ters yüz edilerek sunulan hadiselerle, İslam'ı gericilik, Osmanlı'yı gerici, Atatürk'ü emsalsiz bir pırlanta olarak anlatan ve bunlarla beyni donatılıp programlanarak yetiştirilen insan tipleriyle ne zaman yüzleşecek, topyekun insanımız hakiki mâzisiyle ne zaman yüzleşebilecek bilemiyorum ama bildiğim şu ki, bozuk sistemin çarkından kendini kurtaramayıp çarkın bir dişlisi olarak sistemin devri daimini yürütmeye devam edenler için elimizde çok kıymetli bir çomak var...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Lozan'da sadece toprak kaybetmedik,itibar kaybetmedik,Lozan'da maneviyatımızı da kaybettik,Hilafet'i bir çırpıda Batı'nın ellerine teslim ettik ki,bu teslim ediş aslında bir iki yüzlülüğün ve vefasızlığın da belgesidir,dinin gücünü gerektiğinde kullanmanın ve zaferden sonra bu gücü gereksiz görerek şutlamanın da belgesidir.Sadece Hilafet değil tabi Meclis'in asıl vekilleri,yani Atatürk'ün değil halkın vekilleri de gönderildi bu dini tasfiye operasyonunda.Şöyle sekülerleşelim,güzelleşelim dalgaları yayıldı Çankaya'dan.Akşamları yemek üstüne Rakı eşliğinde tuzlu leblebiler yendi,memeleket buradan idare edildi yıllarca.Leblebi tuzsuzsa aman!

Tabi burada şayan-ı dikkat bir mesele daha var ki akıllara zarar.Malum şahsiyetlerin dine sarılmalarından az zaman sonra bir u dönüşüyle dini kapı dışarı etme arzuları depreşir ki bu da Lozan'dan esen bir rüzgardır,Yahudi rüzgarı tabii.

 

İsmet Paşa, Lozan'da İngilizlerle bir nev'i gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul’un Hahambaşısı Hayim Naum Efendinin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamiyle benimsemiş bulunuyordu. Peki, ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat'i ifadeler ve İslam alemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu?

 

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyet'e Giden Yol, s. 330-335, İstanbul 1991)

 

İngiliz heyetinin başkanı Lord Gurzon, Lozan'da İsmet Paşa’nın müşaviri sıfatını haiz bulunan [İstanbul Hahambaşısı] Hayim Naum efendiyi çağırarak daha önceki taahhütlere uygun olarak hilafet ilga edilmediği takdirde sulhun gerçekleşemeyeceğini söylemiştir. Esasen bu mesele ile öteden beri meşgul bulunan Hayim Naum Efendi, İsmet Paşa ile Lord Gurzon arasında bu mesele etrafındaki haberleri getirip götürmek suretiyle ciddi bir gayret sarf etmişti.

 

Heyetin başkanı İsmet İnönü, tek basına 'hilafeti kaldırma' sözü verecek mevkide değildi. Hatta o günlerde TBMM'de hilafet lehine bir hava doğmuştu. Bizzat Mustafa Kemal Pasa hilafeti methediyordu. Mesela, Lord Gurzon'un tam Lozan’ı terk ettiği gün, meşhur Balıkesir Hutbesini irad etmişti. Binaenaleyh, Hayim Naum'a müspet bir cevap veremedi.

 

İsmet’le işi bitiremeyen Hahambaşı hemen atlayıp Türkiye'ye dönüyor. O esnada İzmir Iktisad Kongresinde bulunan Mustafa Kemal Paşa ile görüşüyor.

 

(Ali Ihsan Sabis, Harp Hatıralarım, c.5, s. 358)

 

 

- İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan'da İngilizlerle bir nev'i gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul'un Hahambaşısı Hayim Naum Efendinin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamiyle benimsemiş bulunuyordu.

- Peki, ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat'i ifadeler, ve İslam âlemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu?

 

(Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, s. 96-97)

 

Buyurun,Kemalizme sadakati tartışılmaz Şükrü Kaya dahi neler diyor:

 

"Arkadaşlar bugün önümüze konulan bu siyasi vesika gelecek nesillere, hatta korkarım ki bizim nesle bile esaslı anlaşmazlıklar doğuracak tehlikeli hükümler taşıyor. Balkan harbi neticesinde, o elemli günler elde ettiğimiz 1913 hudutlarını bile bize temin etmiyor. Edirne'yi maatteessüf ölüme mahkum ediyor ...

 

Efendiler, bir şehir, milli tarihte tuttuğu yer ile, hatıraları ile abideleriyle yaşamaz. Bir şehrin yaşaması için kendisine bir muhit-i iktisadi lazımdır. İşte Edine bu muhit-i iktisadiden tamamiyle mahrum edilmiştir.

 

... Hudut komşusu oldukları için, hasseten iyi geçinmeye mecbur olan Bulgalar, Yunanlılar ve Türklerin arasına bir vesile-i nifak (çatışma) olsun diye batı Trakya'yı bizden koparmışlardır.

 

... Efendiler, Lozan'ın ... Türklere gösterdiği insafsızlık bundan ibaret değildir. Boğazlar'a hakim olan yerlerde bazı adalar vardır. Mesel'a İmroz, Bozcaada bize bazı kayıtlarla iade ediliyor. Fakat aynı derece Boğazlar'a hakim Semendirek, Limni vardır, bunlar unutuluyor. Herkes biliyor ki Boğazlar'a karşı olan tasallutlar, taarruzlar Limni'nin Mondros limanına hazırlanıyor. Bu memleketler, bu adalar neden Türkiye'ye iade olunmuyor?

 

Benim fikrimce, bu sebeple, birçok sebeple Lozan'ın doğurduğu bu Muahede, eksiktir, yarımdır ve pek çok tehlikeli maddeleri içine alır ...Boğazlardan sonra Midilli, Sakız, Sisam adaları vardır ... Bu adalar Anadolu'dan kopmuş güzel birer parçadır. Bu adaların güzelliğinden, servetinde, oradaki Türk hayatının yaşattığı abidelerden bahsetmeyeceğim. Rica ederim bir kere daha haritaya bakınız! Bu adalar yabancı ellerde bulundukça, bize bu sahillerde yaşamak imkanı var mıdır? (yok! sesleri) Bu sahillerimizde asayiş temini için, edeceğimiz devamlı fedakarlıklar, bu adaların zaptından, raptından daha ziyade güç olacaktır."

 

Lozan siyasi bir zafer değil ahlaki bir hezimettir.Tamamiyle sebepsiz ve hadsiz maddi kayıpların yanında yüzyıllar boyu gururla sahibi olduğumuz Hilafet makamı da Batı'ya,aslında bir Yahudi çıfıtına peşkeş çekilmiştir,birilerinin bu peşkeşten önce dini ve hilafet makamını göklere çıkartan konuşmalarından hemen sonra aynı makama türlü hakaretlerle saldırması da aslında karakterlerini beyan ediyor.Bağırıyorlar biz hep buyduk diye.İşte bu mantık ve dünya görüşü hakim olduğu sürece de Lozan hep siyasi zafer diye söylenegelir bu ülkede.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 

Vesikalar Konuşuyor eserindeki "İsmet Paşa ve Lozan'ın İçyüzü" başlıklı makalenin 17. maddesinde (...) ile yarım bırakılan cümlenin tamamı:

Bir arada ve başbaşa seyahat... Sonra Ankara, gizli Meclis toplantıları; fakat esasta daima başbaşa içtimaları ve karar: Din öldürülecektir!!!

(06.10.1950, Büyük Doğu Dergisi 29. sayı)

Üstad'ın, "Dedektif X Bir" mahlasıyla kaleme aldığı makalenin yayınlandığı sayıda "Gizli Anlaşmanın Entrikası" ve "Nihaî Vesika" başlıkları ile makaleye ek metinler mevcut. Üstad Said Nursi'nin "Emirdağ Lahikası 2" risalesinde neşrettirdiği makale, bu üç metinden yapılan iktibaslarla oluşturulmuş.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...