Jump to content

NFK-Fan

4. Nesir Yarışması

Recommended Posts

SU

Tüm yarım oluşların benim için alternatif olmaktan çıktığını iliklerime kadar hissediyorum. Beni yine bilendiğim o yere, hapishaneye götürüyorlar. Karşımda her zamankinden daha ince savaş taktikleri kullanan gardiyanlar… Açılan hücre kapısı ve içeriye atılan “ben”.

 

Bu dört duvara binlerce insanın iniltileri sinmiş. Binlerce insanın pençeleri ile kazmaya çalışırken artta kalan et kırıntıları ve kan izleri mevcut bu duvarlarda.

 

Rutubet kokan bu hücrede hücrelerimle birlikte her şeyimi nemin içinde eritmek istercesine duvarın bir köşesinde, kafamı iki diz kapağımın arasına koymuşken gardiyanın insana surun üflenişini ve onunla birlikte mezardan çıkan bütün kemiklerin feryatlarını andıran o korkunç sesi ile irkiliyorum.

 

Gardiyan: Ha ha ha kaldır kafanı bakayım. Hakkında çok şey duydum ama hakkında çok şey duyduklarımdan sadece birisin. Merak etme sen de burada düzeleceksin. Burada yaşadıklarından sonra, normal insanlar! gibi yaşamayı tercih edeceksin. Senin gibilerini çok gördük.

 

O: (Kıpkırmızı gözlerini yerden kaldırarak )Yaşamak mı?

 

Gardiyan: Evet yaşamak… Neden dışarıdaki insanlar gibi normal bir şekilde yaşamayı istemiyorsun sen artist misin?

 

O: Merak ediyorsanız dinleyin o zaman; bir eserde okumuştum domuzların kalbi söküldükten sonra özel bir sıvı içinde atmaya devam ediyormuş. Zengin bir adam bu kalplerden yüz tane alıp bir koleksiyon oluşturmuş. Devamını eserden dinleyin ;”Canlandırdıkları organdan ayrılmış boşuna çalışan yüz et motoru…

Bu amaçsız sonsuz kalp atışı beni kuvvetle çekiyor, bana birçok garp fikirler veriyor, domuzla benzerliğine aldanarak bana öyle geliyor ki, burada yüz insan kalbi, canlı ve yüz vücuda kan vermiş yüz kalp… Azap çekmiş, sevinmiş, korkudan duracak kadar sıkışmış, aşktan çarpıntılar duymuş yüz kalbi elimde tutuyorum, hala canlı gibi çırpınıyorlar ama yalnız kendileri için. İşte hizmet ettikleri kimselerden kurtulmuşlar, hiç kimse ve hiç bir şey için değil sadece benim keyfim için atıyorlar.

Bu kalplerin sahibi olan vücutlar ölmüşlerdir, ruhları uçmuştur fakat siyahımsı ve armut biçiminde bu adale, sanki atışları güzel ve asil bir şey ifade ediyormuş gibi şu cam altında aptal aptal çarpmakta devam halindedir”

 

İşte ben, ayrılıp giden bir adamın ayak sesleri gibi kalbimin tık tıklarını dinlerken, “yaşamak ama hangi gaye uğruna niçin yaşamak?” sorularının ağına takılmış, aptal aptal atan kalbimin atışlarını “yaşanmaya değer hayat” için çarpmasının gerektiği davasını güdenim.

 

Gardiyan: “Yaşanmaya değer hayat” dediğin hayattan hiçbir şey yok mu bu dünya düzeninde?

 

O: Allahsız dünya düzeni yani sizin bahsettiğiniz dünya düzeninin sunduğu her şey binlerce insanın çiğneyip tükürdüğü bir tahta parçası, benim ruhum bunlarla beslenemez. Bu düzen tersinden benim davamın ispatçısı. Bütün olamayışlar içinde insanın oluşa hasret duyması gibi...

 

Gardiyan: Senin geçmişini de biliyoruz. Şimdi bize felsefe yapma, utanmadan nasıl konuşabiliyorsun?

 

O: Maddede bile değişim görülürken siz değişmeyen madde altı bir şeye mi döndünüz? Eğer insanların değişeceğine inanmıyorsan buraya ilk getirilişimde “merak etme sende düzeleceksin” demenizin mantığı neydi? Ayrıca bu tavrınızla beni hapse koyma davranışı arasındaki tezadı görmüyor musunuz? İnsanların değişmeyeceğine olan inancınız üzerimden mesuliyeti kaldırdığına göre mesul olmadığım bir suçtan yargılanıp hapse atılmamı hangi mantıkla izah edeceksiniz.

 

Gardiyan: Ha ha ha laf salatasına bak! Sana çok iyi bir haberim var; temiz bir işkenceyi hak ettin .

 

O: Hay hay sizden daha büyük bir işkence bulunamaz!

 

O:Ve işkence altında saatlerdir inliyorum. Yine o gözleri pörtlemiş, maddede fani olmak isteyen bir “iç”in göze yansımış halini andıran, uzun şekilsiz parmaklarıyla insana mongol hissini veren bu adam, yaptığı işkence bir yana anlayışsızlığı ile tam bir işkence boşluğa konuşurken sesin yankı halinde sana geri dönmesi sende boşlukta anlayış yoksa da anlayışsızlıkta olmadığı fikrini üflerken, bu adama söylediklerim karşısında aldığım cevaplar everest tepesindeki bir taşın Everest uzunluğunda bir kuyunun dibine düşerken çıkarmış olduğu sese den bir ses çıkarması söylediklerimin ne büyük bir anlayışsızın karşısında olduğumu gösterici işte yine o dudakları kapkalın mağara ağzını açıp konuşmaya pardon böğürmeye başlıyor.

 

Gardiyan: Söyle bakalım çok bilmiş! Bizim yaşamımızı beğenmediğini söylüyorsun.Bizdeki her şey yanlışsa bizdekinin tersini yapıp doğruya ulaşmak varken sen bunu da yapmıyorsun bu kendi davanda samimiyetsiz bir maceracı! olduğunu göstermiyor mu?

 

O: Sizin gibiler bunu farklı kalıplarda da söylerler mesela; “ben onun yaşadığı hayatı yaşamak istemiyorum. Onun için o ne yaparsa ben aksini yapmalıyım”

 

Bu gibi düşünceler karşıdaki için çok büyük oyunlardır. Bunlar “tez”siz adamın sözde tezini karşı olmak gibi bir temel üzerine kurmaktır, ki bu karşı tarafa mahkum olmaktır. Ben onun yaşadığını yaşamamak zorunda isem benim yaşamım ona bağlanmıştır ve aynı zamanda benim yaşanacak bir dünya görüşüm de yoktur gibi fikirleri baştan kabul etmiş olmaktır.

 

Bir ikincisi bu bir insanı zıt iki tercih arasında bırakmaktır ki başka bir alternatif yokmuş gibi dünyayı iki delikten görmesi için zorlamaktır .

 

Fert ve toplum arası ilişkilerde; fert üzerine kurulmuş sistemler ile toplum üzerine kurulmuş sistemlerin bugün vâka tarafından yıkıldığını müşahede ediyoruz. Biri ferdi ferde diğeri ferdi topluma mahkum ederken aslında temelde bir zıtlık olmadığını ferdi mahkum etmede bir olduklarını görüyoruz bunları daha da çoğaltabiliriz ;

Dünyaya bağlanmak ile dünyadan kopmak;

Paraya kul olmakla önemsememek ;

Şüphe etmek yada terk etmek ;

Durmak yada gitmek ;

Konuşmak yada susmak;

Hürriyeti yok saymakla var saymak…

 

Bütün bu saydıklarım söylediğinizin yanlış olduğunu ispata yeter .İşte tüm bunlar gösteriyor ki sizin tersiniz bir hayatı tercih etmek ,zahiren hakikati bulmak gibi görünse de temelde bir olduğunuz zıddınızın sunmuş olduğu ikinci bir zehirdir.

 

O:içimi içime dökercesine mırıldanıyorum.Milletler için olduğu gibi insanlar içinde en büyük mesele bağımsızlıktır fakat imkanı var mı?

 

Benim olan bana ait görünüyor halbuki ben daima benim olana aidim. Mülkiyeti tartışma götürmez yegane şey “benlik” olmak icap eder. Fakat işin derinliklerine inecek olursak kimseye bağımlı olmayan başlı başına ayrı ve mutlak unsur nerde?

 

Görünsün ya da görünmesin başkaları iç ve dış alemimizi paylaşırlar kurtulmanın çaresi yok gibidir. Tam bir inzivada bile dağın ancak bir zerresi, denizin bir damlası olduğumu dehşetle hissediyorum.(ama nedense ölüp dağın bir zerresi olmaya yada denizin bir damlası olmaya direnen bir tarafım var) Kafama ve etime ölülerin mirası hakim, düşüncem ölülere ve dirilere borçlu , hareket tarzım , irademe rağmen, tanımadığım veya hoş gördüklerimin tesiri altında.

 

Ne biliyorsam başkalarından öğrendim her kullandığım şey başkalarının eseridir. Satın mı aldım? Ne çıkar? İşçi esnaf sanatkar olmasa çıplak kalırdım.

 

Benliğimi parça parça sökecek olsam onda hep dışarıdan gelmiş parçalar ve kırıntılar buluyorum her birinin üzerine kaynağını gösteren etiketini koyabilirim. Şu annemden bu ilk dostumdan , ötekilerde şunlardan… Bütün bu aldıklarımın bilançosunu yapsam , benliğim boş bir şekil, içinde tek reel şey bulunmayan bir kelimeden ibaret mi kalıyor?

 

Kimsenin doğurmadığı benden başkasının katılmadığı mutlak surette benim diyebileceğim bağımsız!!! ve gizli çekirdek nerde? Sahiden bir borç yığını dev bir cüssenin esiri bir zerreden gayrı bir şey değil miyim? Ve sahiden kendimizin zannettiğimiz yegane şey benlik bütün öteki şeyler gibi gururumuzun basit bir yansıması bir kuruntusu mudur?

 

Gardiyan: Sana demiştim. Ha ha ha

 

O: (mırıldanarak)Yine o çukur adam … Her zaafımı arayan ve her zaafımdan içeriye girme çalışan o adam… Bedenimden yada ruhumdan bir delik bulup oradan içeri girip ruhumun burnuna zincirleri takıp beni Allah’sız bir düzene mahkum etmek istiyor.

 

Gardiyan: Görüyorsun ki sen bir madde bulamacından başka bir şey değilsin hürriyet ,bağımsızlık bir vehim sen maddenin hakim olduğu hayattan kendini kopararak böyle bir bunalıma düşüyorsun. Hani bazen uyumak istiyorsun ya, bir ömür. İşte o hal madde yönü olan senin madde gibi sessiz sedasız madde arasına karışma isteğinden doğuyor. Aptal olma!

 

O: (çıldırmışçasına)Kainat sırf bir madde yığını mıdır? İnsan sırf bir madde yığını mıdır? Madde Allah ı arar mı? Madde insanlaşır mı? Madde maddeye isyan eder mi? Madde insanlaşıyor Allah ı arıyor madde maddeye isyan ediyorsa artık buna madde denilebilir mi?

 

Ya sanatkarlar onlar madde yığınının ötesinde bir vehmin peşinde koşan hayalperestler mi?

 

Gardiyan: Sen kendi ağzınla ; “benliğimi parça parça sökecek olsam onda hep dışarıdan gelmiş parçalar ve kırıntılar buluyorum. Kendimizin zannettiğimiz yegane şey benlik bütün öteki şeyler gibi gururumuzun basit bir yansıması kuruntusu mudur” demiyor musun?

 

O: Şunları da ekliyorum dinle; benliğimi deştikçe gördüğüm her kırıntı ben olmadan nasıl farkına varılabilir?gururumun yansıması mıdır? Derken arzlar kendi başlarına bulunamayacaklarına göre, o halde gururum neyin yansıması?

 

Uyumak isteyişimi maddeleşme isteğime!!! bağlarken el çabukluğuyla maddeye karşı olan tarafımı yok sayıyorsunuz.Maddeleşme isteğim !!! madde üstü bir şeyin varlığını gerekli kılar.”Her şey zıttıyla var olur” hakikatinden hareketle ; madde üstüne olan iştiyakım olmasaydı maddeleşme isteğinden bahsedilemezdi, ki o zaman zaten madde olurdum ve öyle bir durum söz konusu olmazdı.

Aslında bana isnat ettiğiniz iddialarınız düzeninizin ifşası sayılıyor.Ben hakikati bulma çabası içerisinde iken bu düzen tarafından ben de oluşan her şey, ayaklarımdan tutup beni aşağılara çekiyor.Bu ifşa sizin düzeninizin ne derece korkunç bir düşman olduğunu da gösterici değil midir?

 

Gardiyan: (sinsi sinsi gülerek)Dikkat ettim hep siz diye hitap ediyorsun ve bizi dışta bırakıyorsun.Bizi neden dışlıyorsun. Biz seni bizden biri olarak görüyoruz oysa.Hepimize bağrını açıp bizi kardeş sayman davana uygunluğu bakımından daha doğru değil mi?

 

O: Ben herkesi kendimden sayarsam ben ne olacağım.Bu sizin oyunlarınızdan biri.herkes bendense bu doğru ile yanlışın birbirine karışması olur.bunun olduğu yerde size onlara şunlara ben diye hitap eden kişinin “ben”inin yok oluşu demek değil midir? Bu söylediğiniz hem “zıtların birleşmeyeceği” hakikatine aykırı. Eğer ben hakikatin zedelenmesi ve yok olması pahasına seni de kendimden sayarsam davamın berhava oluşunu görmek o kadar da zor olmaz. Bir dava “ben” i gerektirdiğine göre “ben”in olmadığı yerde dava da yoktur.

 

Burada şöyle bir soru doğuyor: eğer beni kendinden biri olarak sayıyorsan sen mi benim talip olduğum hayata talip olacaksın yoksa ben mi senin?

 

Bunu müşahhaslaştıralım: Beyaz bir rengin yeşile yeşil, siyaha siyah demesine karşılık bu renkler “sen neden ayrımcılık yapıyorsun, “bizi dışlıyorsun” demesi üzerine beyazın tüm renklerden birazını kendine karıştırması beyazın ortadan kalkması olmaz mı? Bunu tüm renkler için söyleyebilirsiniz .

 

Bir başka ifadeyle; senin kendini benden sayman benim gibi olduğunu ispata yetmez. Eğer ben buna kanarsam davam için kullandığım “kim neyi arayıp bulamıyorsa gelsin İslam da bulsun” hakikatinin ırzına geçmiş olmaz mıyım ? insanlığa “yaşanmaya değer hayat”ı teklif ederken onların davamın dışında başka yöne sapmış olduğu gerçeğini ortaya koymazsam teklifimin “kime teklif?” sorusu karşısında hezimete uğradığını kabul etmiş olmaz mıyım?

Ben kalkıp komünizmi İslam dan sayarsam İslam dan geriye ne kalır?

Bahsettiğiniz şey konuşmaksa görüyorsunuz ki saatlerce konuşuyoruz!

 

Gardiyan:Tamam yeter! Sus sus! Peki söyle bana bütün aldıklarını taklit etmede ne sorun var? Sizde taklidin hiç önemi yok mu?

 

O: Olmaz olur mu büyük bir faydası var. Sürekli taklitte kalmamak şartıyla taklit ; kendimi gördüren sebep, taklitle aldığım her şeyin kalıbı olmaya çalışırken karşıma “ben” im dikiliyor ve bunlar senin ruhunun malı değil diyor.Yani bütün taklitler kendimi hissetmeme sebep…

Burada size şöyle bir soru sorayım; pişmeyen bir insan piştim taklidi yapıp kendini topluma teklif ederse bu teklif karşısında nasıl bir tepkiyle karşılaşır?

 

Bu fikirleri sistemlere tatbik edersek taklidin başka bir boyutunu da görürüz. Şöyle ki;

var olan her düzen her şeyiyle (müesese,basın,hukuk,ahlak) kendini bir elbise gibi insanlara giydirmeye çalışır.İnsanlar kendilerine empoze edilen bu elbisenin ruhlarına giydirilmeye çalışıldığını görünce (taklit gibi) kendileri ile düzenin teklifi arasındaki bu ilişkiye karşı direnir.bu arada insan bu empoze karşısında kendini idrak eder (taklitte olduğu gibi). İşte bu ilişki onları fıtrata aykırı (ki temele bunu alıyorum) bir yaşayış içine sürerken kendi düşmanını da oluşturmuş olur.Bu noktada savaşı kaybedenler insanlıktan uzaklaşıp düzenin üretmek istediği bir varlık haline gelirler –zaten buhranın sebeplerinden biri de budur.- Direnenler ise…halime bakıp anlayabilirsin.

 

Buradan müşahhasa inersek senin Allah sız düzenin bizi hayvanlaşmaya davet ederken , bu savaşı kaybedip hayvanlaşanlar kuyruk sokumlarından içeriye sokulmuş bir karagöz çubuğu ile hakikatin ırzına geçmeyi bile anlayamayacak kadar mahkumlaşırlar.Tüm bunları hülasa edersem ben “ elbiseye göre insan değil, insana göre elbise” tezi etrafında “solmaz” ,”pörsümez”, “eskimez” yeniyi teklif edenim.

 

Gardiyan: Suuuuuuuuuuuuuuuuuuuus!!! Beni kendine doğru çekiyorsun büyücü müsün sen ? parmaklıklar arkasında benim mahkumumken sana mahkum olduğum hissine neden kapılıyorum

 

O: güzel bir noktaya değindiniz. Aslında bu yaşam sizin doğanızı o kadar boğuyor ki, siz söylediklerimi mantığınızın emrinde olduğu fikirciklere kabul ettiremiyorsunuz ama kabul eden bir tarafınız mevcut olduğu hakikatini de gizleyemiyorsunuz. Burada üzerinizden tesbit ettiğim vâkadan hareketle söylemek istiyorum ; işlediğim bir suçtan dolayı çektiğim ıstırabı birazcık olsun dindirecek ve beni vicdanımın yargıcından kurtaracak kanunlar nerde ? Bu soru , bağlanılacak olan sistemde cezaların vicdan üzerine temellendirilmesi gereğini ortaya koyucu.

 

 

Kanunun şimdiki halini ise Kafka dan dinleyin. Kafka sömürü ve baskı gibi toplumsal ilişkilerin ilk tecrübesini babasının işyerinde yaşamıştır; “dükkan sonunda bir huzursuzluk kaynağı oldu benim için özellikle çalışanlara yapılan muameleyi düşünüyorum da…işçilerine ücretli düşmanlar adını takmıştın . gerçekten de öyleydiler; ama onlar bu duruma gelmeden önce asıl sen onların ücret ödeyen düşmanı olmuştun.” Bu muazzam örnek bugün ki hukuku bütün çıplaklığıyla ortaya dökücü.

 

Benim halime gelince onu tek cümleyle anlatayım “kimse edemez bana benim kadar düşmanlık.” Bu hal işlediğim suçtan dolayı, kendi ellerimle kendime verdiğim ceza. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Suçumu merak eder gibi bir yüz ifadeniz var. Suçum şu: Ondan habersiz aldığım her nefes.

 

O arada yankılanan ses “hadi çabuk gel parti başlamak üzere” bu sesler ile birlikte gardiyanın kahkahaları yükseliyor

 

Gardiyan: sen bir mahkûmsun ( giderek azalan bir ses ) Ha ha ha ha

 

O: Evet! ben özgürlüğü bulmaya mahkum edildim.

 

Mert: bak yine düşüncelere dalmışsın gel hadi içerde kızlar bekliyor varya acayip eğleneceğiz. Bak sırılsıklam olmuşsun üstünü değiş gel bekliyoruz.(bağırarak) hadi hadi evet kızlar dıp dıs dıp dıp dıs

 

Eline aldığı ceketle kendini yerden sürüye sürüye villanın çıkış kapısına doğru ilerlerken herkes bir ağızdan dur ! nereye? Parti yeni başladı ! deli bu ya! Ay boş ver! Gecemizi berbat edemez . Amman boş verin!

 

Mert ve birkaç kız arkadaşı yanına yaklaşarak:

 

Mert: nereye kuzum

 

O: (yüzünü onlara çevirmeden )

 

Çıkamam aynalar aynalar zindan

Bakamam aynada aynada vicdan

Beni beklemeyin o bir hevesti

Gelemem aynalar yolumu kesti

(diyerek yürüyor)

 

Ay ışığında upuzun bir sokakta yürüyüşüyle birlikte uzun gölgesi kayboluyor. Kim bilir belki “gölge varlıktan” kurtulmuştur.

-S0N-

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

bu arada şunları yazmak istiyorum.bu hikaye Üstad ı anlatmıyor.ve onun Şahsiyetine ! bürünme gibi algılanmasın.çünkü ben ona nispetle mikrop derecesinde olduğumu bilenim.ayrıca Üstad anlatılmaz.o zaman ben neyi anlatıyorum.güneşin aynaların büyüklüğü ,kirliliği nispetinde yansıtılacağı hakikatinden hareket ederek konuşursam ; ondan aldığımı düşündüğüm ışığı kendi aynamdan yansıtmaya çalıştım.bu da şu hakikati tedai ettiriyor:güzel herşey Ona ait çirkin herşey de nefsime.

ayrıca yazıp yazmama konusunda tereddüt yaşadım ,dedim ki muradını muradım edene kadar edep çerçevesinde ona nüfuz etmeye çalışmalıyım.yanlışlık varsa arkadaşlar zaten müdahale edecektir.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

AŞK

İnsan, kökü tarihin nice sırrına yataklık etmiş soyu zamanın gergefinde nakış nakış işlenmiş insan… Sen öfkelendiğinde göklerden yıldırımlar düşürecek yerlerden ateş püskürtecek bir makamın sahibisin. Merhametinle de karıncalara yol gösterecek gibi toprağın mütevazi kıvrımlarında işaret noktasısın.

Fakat nankör nefsin seni bir mum ışığında güneşi unutturacak kadar sihirbazdır. Onu akılla yenmek sayıların sonuncusunu aramak gibidir. Ne söylesen bir üste çıkar. Onun tek belası, korkulu rüyası her şeyi silip süpüren aşk rüzgarıdır. Küllenip savrulması aşkın bir kere semtine uğraması ile olur.

‘‘Her şey aşk meselesi. Aşk, cüceyi dev, aşksızlıkta devi cüce yapıyor.’’ O halde aşkın olmadığı her yer perişanlıktır. Asıl sarhoşluk aşkın olmadığı yerde yaşamaktır. İnanılması gerekir ki aşk ile bir taşa keskince bir saniye bakılsa taş ortadan ikiye ayrılır. Boş bakışlara ise yerdeki kurumuş yaprak bile sırtını çevirir.

Kafalarını nefis boyunduruğuna geçirmiş insanlar bu aşkı yüklenemezler. Ancak nefislerine gem vurmuş babayiğitler bu aşkın diyarına yolculuk edebilirler. Yollarında ateşten nehirleri göğüslemek onlar için cefa değil sevgiliye biraz daha yaklaşmaktır.

Ya bu yolda dökülen emek? Bazen alından damla damla düşen ter misali, bazen beyinden semaya dalga dalga yürüyen düşünce misali, bazen damardan usul usul akan kan misali dökülen emek. Evet aşk olunca dökülen emekte dünyada karşılığını bulamaz. Öyle ya hiçbir aklı başında insan bir gün sonra yıktıracağı evi boyatmaz.

Hz Ali r.a 400 km mesafeyi Allah’ın sevgilisine ulaşmak için gece karanlığına, vahşi hayvan ulumalarına, ve ayaklarının kanamasına aldırmadan tüketiyor ve İki Cihan Serveri’nin göz yaşlarını tutamayarak söylediği ‘‘ Sen benim yeryüzünde ve ahirette kardeşimsin’’ iltifatına mazhar oluyor. Hz Ali’yi yollara düşürüp kana boyayan aşkı Üstad şöyle sorguluyor:

‘‘ Bir insanın bağrında ne türlü bir aşk ve iman fokurdamalı ki bunları yapabilsin ve ateşi, buzlu şerbet diye içebilsin..’’

Öyle bir hal ki ondan ayrı kalınca küfür yoluna meyl başlıyor.

Yardan bir an gaflet gösteren

Gizli küfre ayak basar oldu( Feridüddin Attar).

Ayakların kan revan içinde kalması gizli küfre basmaktan elbette daha hayırlıdır ve gerisi hep kolaydır.

Sen bu aşkı ne Çanakkale de ki şehit abidesinde ne Antalya da ki Aspendos Tiyatrosunda ne Trabzon da ki Sümela manastırında ne de Ankara da Anıtkabir de bulabilirsin. Bulacağın birkaç şey varsa onlarda ancak senin kaybettiğin fakat unuttuğun, önemsemediğin değerlerindir.

Sen bu aşkı ancak Ayasofya’nın kubbesine tekbir seslerini duyuran komutanın tüllendirdiği manaya sorabilirsin.

 

 

 

Ebabil kanadından soluk taşıyan eşsiz cesaret,

Tükrük ile kılıca kalkan nefse pay olan merhamet,

Riyakar yüreklerde ölüm korkusuna mı esaret?

Çilesi çekilmeyen yol vuslata nişan sayılır mı?

Cihanı çarmıha gerseler de bu aşktan cayılır mı?

 

İbret alemini çözemeyen köhneleşmiş cehalet,

Toprakta ki kurtları düşünemeyen yamyam sefalet,

Sefil karın tokluğuna satılır mı kursal şahadet?

Uçurumun kenarındaki çaresizlik hiçlikten mi?

Canını canana feda edememek çirkinlikten mi?

 

Edebalı’nın duasıyla yoğrulan asırlık devlet,

Ayasofya’nın kubbesine manayı getiren millet,

Nasıl farz edebilir duayı maraz manayı illet?

İstanbul’u alan kumandanın ahı yerde kalır mı?

Çanakkale içinde vurulan evladını tanır mı?

 

MCHT

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Istırab Ağacı'nın Tohum'una Dair

 

"Istırab ağacı" yakıştırmasını, Ergun Göze yapar, Üstad Necip Fazıl için.Şöyle açıklar; İlk çıkardığı derginin adı; 'Ağaç', ilk tiyatro eserinin adı 'Tohum'...

 

Üstad Necip Fazıl, yüzü aşan eseri ile fikir, sanat tarihinin beklenen mesajlarını, tohum taneleri gibi Anadolu'ya saçıyordu.'Tohum' hususi adını ise bir tiyatro eserine vermişti.Bir şiirinde şöyle diyordu;

 

"Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!"

 

Şiir, deneme, hikaye, piyes her sanat dalını, konferansları davanın emrine vermiş ve Anadolu'yu adım adım dolaşarak, kaybedilen Anadolu ruhunu mümin gençlere aşılamaya çalışmıştır.

 

 

Tiyatro'su ve Tohum'u

 

"Tiyatro benim için içtimai davada en büyük bir vaaz kürsüsüdür" diyen Üstad, sanat hisarının en büyük burcu olarak telakki ettiği tiyatroyu, sanat çeşitlerinin başına eklemişti.

 

14 -15 yaşlarında, Bahriye Mektebi'nde iken yazdığı piyes, kıymet hükmü ifade etmemiş ve unutulup gitmiştir.Bu piyes ilk eser olarak sayılmamıştır.

 

Seneler sonra tiyatro yazmak hasreti ile günler geçiren Üstad'a, bir yemek sırasında, aktör olan dostu Muhsin Ertuğrul'un "Niçin piyes yazmıyorsun?" demesi Üstad'daki piyes yazma arzusunu kamçılamıştır.Bu teşvik ile 'Tohum' 17 gün içinde yazılmış ve hemen 1935'te Muhsin Ertuğrul tarafından Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir.Umduğu rağbeti görmese de Tohum, Üstad'da, tiyatro için bir başlangıç olmuştur."Bir Adam Yaratmak" piyesi ile tiyatro alanında zirveye ulaşan ve zirveyi kimseye bırakmayan Üstad Necip Fazıl'ın piyes yazarlığı bir süre ara bulacak ve davası uğruna girdiği mahpusların, O'na, sahneyi andıran 'esrarlı dört köşesi' tekrar yazma arzusu uyandıracaktır.Üstad, artık dindarlığına tahammül edemeyen, yine kendi deyimiyle, boykota uğradığı zamanın tiyatro camiası için yazmayacak, eserlerini istikbalin sanatkarı için yazacaktı.Onbeşi bulan tiyatro eseri, hala, istikbalin sanatkarını beklemektedir.İstikbalin sanatkarı, kahramanlara fikri söyletecek, ruhu yaşatacak, entrikayı, vakayı, kısacası davayı Anadolu'ya ve cihana anlatacaktır.Sahnenin, o, esrarlı dört köşesini bir kürsü haline çevirecektir.

 

Tohum'u (S)açıyoruz;

 

Olay Maraş'ın temsili ile Anadolu'daki İstiklal Hareketi'ni anlatır.Maraş, Fransızlar ve Ermenilerin işgali altındadır.İşgale direnen ağalar ve gençler, Ferhad Bey'in önderliğindedirler.Ferhad Bey eserin başkahramanıdır.Hemen her sahnede yer alan fikri söyleyişleri gerçekleştirir.Ve bunlar, eserin vermek istediği ana fikirdir.Ferhad Bey ise yaşantısı, fikirleri, aksiyonu ile Üstad'ın arzuladığı, Mü'min Anadolu gencinin müşahhas tipidir.Mehmed Akif'in Asım'ı gibi...

 

Eserde gaye, Anadolu'yu anlatmak, kavratmak ve yaşatmaktır.Yani "... memleket müdafaası aksiyonun, aksiyon fikrin ve fikir sakladığı benliğin peçesi olmak niyetindedir."

 

Üstad eserde zıtlıklara yer veriyor, madde-ruh karşıtlığı bunların en belirgini.Folklorik muhteva olarak, bir halk türküsü olan "Kozanoğlu" bir Ermeni komiteci tarafından söyleniyor.Eser'in sonlarına doğru yoğunluk kazanan Anadolu ruhunun muhakemesi yanında, piyese serpiştirilmiş birkaç değer ölçüsü daha vardır.

 

Üstad'ın piyeste verdiği değer ölçülerinden;

 

"FERHAD BEY - Onların ağaç diye anlayacakları şey, toprak üstündeki çıplak gövdedir.Kök, onlar için karanlık ve içinden çıkılmaz bir dünya."

 

Burada Batı eleştirisi bedahettir.Eserdeki karşıtlıklardan biri de Doğu-Batı karşıtlığıdır.

 

"FERHAD BEY - Sabır ruhun muvazenesidir, duygusuzluğu değil"

...

 

"FERHAD BEY - Onlara, biz Allah'a inanmış insanlarız, ölüm korktuğumuz şey değildir, dediniz."

 

Burada Ferhad Bey'in ağalara verdiği cevab, Hz. Hamza'yı akla getirmektedir.Savaş esnasında "Niçin "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" emrine uymazsın" diyenlere; "Ölüm kimin için tehlike ise o atmasın" demişti, Hz. Hamza.

...

"FERHAD BEY - Maddeyi ruhla durdurmak gayretindeyiz"

...

 

"FERHAD BEY - İşte böyle köylüyle münevver arası giyiniyorum.Zira ne yapayım ki, onlardan, toprağı yoğuranlardan değilim.Münevver de değilim.Çünkü, münevverin ne demek olduğunu galiba biliyorum.

 

YOLCU - Hem, sizin gibi, okumuş ve düşünmüş adam inceliğinin son basamağına varmak, hem de iptidai Anadolu ruhundan bir şey kaybetmemek.Ne güzel!"

 

İşte bu noktada Yolcu'nun tarif ettiği tip, Üstad'ın istediği halis Türk tipidir.Garbın müspet ilminin yanında, Şark'ın ruhundan kopmamak gibi çetinler çetini savaşı kazanmak.Ruh ile...

 

Yolcunun sığ tarif ettiği Anadolu'nun ruhunu, Ferhad Bey derinlemesine açıklıyor;

 

"FERHAD BEY - Siz, Anadolu'yu tanıyor musunuz?

...

YOLCU - Anadolu'nun görünmeyen bir tarafı mı var?

FERHAD BEY - Ruhu var! Ruh görünmez! "

 

Ferhad Bey, Anadolu ruhunu anlatmaya başlar.Yolcu, adeta, hipnoz edilmiş hasta gibidir.Artık şuuru yerinde değildir yahud şuurunun yerine gelmesinin travması ile ard arda tekrarlamaktadır; "tohum, tohumların tohumu"...Ve Yolcu başka alemlere göçer, rüyadadır, mesuttur.Fakat sonra, bir düşüncesi, endişeye sebep olur; "Makine rüyamızı yutacak diye korkuyorum." Bu korku zamanın hakiki münevverlerinin, müslümanlarının ortak korkusudur; 'Maddenin, ruhu yutması...'

 

Makine -madde-, asrımıza zehirle pişmiş aş olarak sunulan makine...İnsanın eliyle yaptığını mabud kılması.Tıpkı Cahiliye devrindeki gibi.Oysa ki madde, ruhun hizmetine girse yüzbinlerce kere büyürdü.Maraş böyle yapıyordu.Makinenin emrindeki ruhun taşıyıcısını; ruhun emrindeki madde ile helak ediyorlardı.Orantısız güce rağmen bunu yapıyorlardı ve başarmışlardı da.Sevinç içinde tüfekler patlıyordu.Maraş işgalden kurtulmuştu.Ferhad Bey'lerin, Osman'ların saçtığı tohumlar yeşermiş, Anadolu ağaç olmuştu.Ruh ile... Fakat bu kısa sürecekti.

 

Bir zaman sonra vatanı madde planında kurtaranlar, Türk'ü ruh planında ebedî helâke mahkûm ettiler.Anadolu hafakanlar içinde ve ruhunu arıyor...Seyyid Abdülhakim Arvasi adında bir Allah dostu, bu hafakanlar içinde tohum saçıyordu; nur saçıyordu etrafına.Bu nur halkasından "keşke bu kadar zeki olmasaydın" dediği bir 'kurtarıcı deha', 'üstad', 'şairler sultanı' zuhur ediyor.Sonraları bir 'Ağaç' çıkıyor ve sonrası 'Büyük Doğu'...Anadolu insanını tıpkı Yolcu'nun yaşadığı gibi "tarihin en imanlı günleri"ne götürüyor.Ve o imanlı mümin gençliği yetiştiriyordu.Bir zamanlar, bir otobüs dolusu kadar iken sonra yüzbinleri buluyor, milyonları buluyor.

 

Bu gençler batı adamının bulamadığı, Türk'ün de ceketinin cebinde kaybettiği mübarek oluş sırrını çözecek gençler...Üstad'ın, "Size öyle bir tohum bırakmak nasib etti ki, Allah, mutlaka ağacını yetiştirmek borcu altındasınız" dediği gençler..."Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuuruna ermiş gençler...Beşinci devrenin içinde bulunan gençler...Istırab ağacının saçtığı tohumların yetiştirdiği gençler...

 

"Allah diyenleri Büyük Doğu bayrağı altında davetli ilan ederek...

Geliyorlar!"

 

Abdurrahman Hacımelek

26.10.2010

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ÜSTAD’IN BU ACİZ VE SINIRLI İNSANDAN Kİ YANSIMALARI

 

Bir ortam düşünün; mesela bir okul. Kantinde ortamın en havalı insanı; son derece yakışıklı, bakımlı, giyimi kuşamı, parası pulu yerinde vs. plastitede her şeye malik. Ama batınında neler olup bittiğini anlayamıyoruz; dış görüntüsündeki göz kamaştırıcılığı ve popülerliği, tüm kötü yanlarını gizlemiştir. Birde bu karakter nispetine zıt olan insanları düşünün; maddi durumu yetersiz, imkânları kısıtlı, onda görüp de kendinde bulunmayan meziyetlerden yakınan, eziklik çeken tipler… Tüm eziklerin gözündeki ideal o dur. Herkes ona özenmektedir; saçına onun gibi şekil verir, onun kullandığı kelimelerle, ağız yapısıyla konuşmaya çalışır, onun takıldığı ortamlarda boy göstermek ister, onun gibi giyinmeye, yemeye çalışır… Tüm benliğiyle onun gibi olmanın hayalini kurar ama beceremez, gücü yetmez, çakma oluşlarla idare eder… Onu ne kadar taklit’e yeltense o kadar gülünç ve acınılacak hale düşer… Artık gözü iyice körelmiştir görünenin ötesine nüfuz edememektedir sadece maymun gibi taklit etmektedir… Kendinden ne kadar ödün verirse, onun karşısında o nispette küçülmektedir. İşte bizim intelijansiyamız, birkaç tanesi müstesna bu şahsiyetsiz, ezik karakterli insanlardır. Böyle bir ortamda Üstad meydana çıkmıştır. Tam bir şahsiyetçi olduğundan o dış görünüşü mükemmel içi çürümüş tipe hiç itibar etmez. Karşısına dikilir ve avazı çıktığı kadar bağırır: Dıştan görünen bu ihtişamına karşılık için pislik doludur. Bu oluşun sahtedir, gelip geçicidir, bir gün yıkılmaya, yok olmaya mahkûmsun… Deyip ne mal olduğunu bir tokat gibi hem onun hem de onu taklit eden maymunların suratına çarpar. İşte biz böyle şahsiyetçi bir insanın sevdalısıyız. Karşısındakinin dış görüntüsüne aldanıp kendimizden, kendi geçmişimizden yani şahsiyetimizden ödün veremeyiz! Güzel görünmeyi bizde istiyoruz fakat ruhumuzu temiz tutmak, kendimiz gibi olmak şartıyla.

 

Her şeyin; bütün maddi ve manevi değerlerin bozulduğu, yerin dibine geçtiği bir anda yeni bir oluş, yeni bir nizam kaçınılmazdı. Üstadın kendi ağzıyla dediği gibi: ‘Ne pahasına olursa olsun olmalıydım ve yaşanmaya değer hayatı cemiyet ve devlet şekline dek nakışlandırmalıydım.’ Ama nasıl? Bu dünyada herkes hakikate talipti peki hakikat nereye gizlenmişti? Kimdeydi: Ruhçuda mı Maddecide mi? Üstadın eserlerinde belirttiği gibi: ‘Batıda, bir düşünürün ahlakı yoksa o yarımdır.’ Bir ahlak sahibi olması lazımdı tüm sanatını ve yaşamını altına sığdıracağı ulu kubbeye! Karşısında kayda değer iki yol vardı; maddecilik ve ruhçuluk. O hiçbir zaman maddeci olmadı, kendi deyimiyle: ‘Fikirde daima ruhçu, tecritçi, sezişçi ve keyfiyetçi sır idrakine bağlı ve ilahi vahdeti tasdikçiydim.’ Diyordu ama onun için kuru kuruya söylemeyle biter miydi? Büyük çile başlamıştı; Allah, ruh, madde, ölüm… Aklın, altında ezileceği mefhumlar. İmanın tam olmadığı yerde şüpheler ve vehimler. Büyük çilenin eşiğindedir, zaten hazırlopçuluk ve ezbercilik hiçbir zaman ona göre olmamıştır. Çilesi çekilmeden dava sahibi olunur muydu? Tabiî ki hayır… Bir şiirinde söylediği gibi: ‘Akıl, olmazların zoru içinde. Üstüste sorular soru içinde...’ işte bu haldedir.

 

Aklını artık okadar tahrif etti ki kendi deyimiyle: ‘Tam imanla tam inkâr arası gidip geldiğim an.’ Ben, Üstadın, Allah’ı, tüm ihtişamıyla kader bahsinde hissettiğini düşünüyorum. Sanatçı kimliğinin getirdiği muazzam göz ile… Kemmiyette basit ama keyfiyette muazzam bir vakıa. Bir piyes, içinde bir karakter; dış görünüşü, düşünceleri, mesleği, ne yiyip ne içtiği, nelerden hoşlandığı, çevresindeki insanlar, yaşadığı olaylar vs. hepsi bir aklın mahsulü. Gerçek sanatkârdan kuluna yansımış kırıntılar; sınırlıda olsa bir şeyler yaratmak. Evet, bir adam yaratmak piyesi, o muazzam eser. ‘Kul olduğumu anlamak için Allahlık taslamam gerekmiş!’ dediği ve Allah’ı tüm varlığıyla iliklerine kadar hissettiği eser. Kim bilir hangi ızdıraplardan sonra vücut buldu… Piyes anlaşıldığı üzere ağırlıklı olarak kader ve ölüm bahsi üzerinde durmaktadır. İnsan kendi kafasından bir adam yarattığını söyler de gerçek müsavviri nasıl göremez? Anlaşıldığı üzere bir gören var!

 

Filmi izledikten sonra haftalarca tesiri altında kaldım. Başımdan birde hadise geçti anlatmadan geçemeyeceğim: İzlediğim günün ya sonraki veyahut ta öbür günü. Peder beyle çatıda, harcı dökülen kiremitleri onaracağız:

 

Peder bey malzeme almak için dışarı çıktı, yarım saat sonra falan geldi, aşağıdan zile bastı.

+ Bir teneke kum getirdim gel de yarısı kadarını al çatıya çıkar. Benim biraz daha işim var. Dedi ve gitti.

Bende hemen evde bir arayışa geçtim; kumu neyin içine koysam da çıkarsam. Elim poşetlerin olduğu yere gitti; yok dedim bunlarla olmaz hem yırtılır hem az alır. Çuvalların olduğu yere gitti; oda olmaz dedim yarım teneke kum büyük bir çuvala koyulur mu? En sonunda banyodaki kovaya ilişti gözüm, aldım indim aşağı, kova ile birlikte çatıya çıkardım ve bıraktım. Yaklaşık yarım saat sonra peder bey geldi. Bir hışımla daldı içeri; gittiği yerde yeleğine nokta nokta boya bulaşmış:

+ Çabuk leğeni getir, su doldurup yeleği içine atta boyaları kurumasın, yıkanır sonra. Dedi

Tamam dedim, leğeni arıyorum… Her zaman banyoda bulunan leğen uçmuş adeta, banyoya bak yok, kilere bak yok, balkonlara bak yok. Karadenizli olmanın getirdiği çabuk sinirlenme ve tez canlılık nedeniyle peder beyin sinir katsayıları arttı birden:

+ La oğlum nereye gider koskoca leğen…

- Yok baba, yok yani.

Sonra peder bey banyoya girdi küvete baktı, kovayı göremedi. (Daha önce nerden dikkat ettiyse)

+ Burada bir tane kova vardı o nereye gitti?

- Çatıya kum çıkardım orda bıraktım.

Beynine kan sıçramıştır artık, küplere bindi:

+ Kum çıkaracak başka bir şey bulamadın mı? Size bir iş ver de arkasından ne olacak onu düşün… Bir dünya saydı durdu; düşünmeden söylenilen bir sürü laf.

Bende dayanamadım bağırmaya başladım:

- Bağıracak ne var şimdi, en ufak bir şeyde hemen küplere biniyorsun, çok büyük mesele sanki… alıp getiririm ne olacak yani.

Çıktım kumu yere döktüm kovayı aşağı indirdim su doldurup yeleği içine bastım.

Sonra düşündüm; birden piyesteki kader bahsi gözümün önüne geldi, ne oluyoruz ya dedim kendi kendime. Sebepleri ve neticeyi düşündüm aklım durdu sanki. Görünüşte son derece basit kaile bile alınmayacak şeyler ama küçük sebeplerin meydana getirdiği netice ortada. Hemen her gün evde olan aile fertleri o gün yok. Her zaman banyoda olan leğen uçmuştur. Peder bey dışarı çıksın bir yere gitsin de üzerine boya atlasın (bu yaşıma kadar böyle bir durumla karşılaşmadım en azından ben muhatap olmadım. Neden, evde sadece ikimiz varken oldu?). Sen kumu çıkarmak için koskoca evde git kovayı bul, tamam buldun da, bari dökte gene eve getir oda yok… Anlaşılacağı üzere hiçbir hata hiçbir eksik yoktur, o olay yaşanacaktır! Görünürde basit, üstüne bile durulmayacak sebepler, ama ortaya çıkan netice: Sahne bilemem kaç; baba ile oğul arasında ki ilişki, ve oyun! Her şey bir kerede kusursuzca oynanır ve olay vuku bulur. Bu piyeste doğaçlamada vardır neticenin iyi veya kötü olması az çok elimizde olan bir şeydir. Anlaşıldığı üzere bu sahnede kötü sonla bitti!... Oyuncular, sahne, dekor, her şeyi görüyorsun da bu piyesi yazan nerededir? İşte hayatta yaşanan olayların üstünü örten gizli şuur: Allah’tan başka kim olabilir. Alsana kader, alsana imtihan, al sana hakikat.

 

Artık tüm benliği ile diyebilirdi: ‘Yalnız Allah var! Var olan yalnız Allah! Her şey okadar yok ki yalnız Allah var! Allah öyle var ki kendisinden başka hiçbir şey yok!’ Duyduklarımız, gördüklerimiz, yaşadıklarımız, tattıklarımız, tanıdıklarımız vs. hiçbir şey yok tek gerçek yalnız Allah. Her şey yok, derken kafama takılan bir mevzuyu anlatmak isterim:

Üstad’ın çile şiirinde geçen bir mısra: ‘Gözsüz görüyorum rüyada nasıl?’ Bu soru hep kafama takılmıştır. Bazen öyle bir hal alıyordum ki sadece rüya görmek için yattığımı bilirim. Gözlerimizi kapatıp uyuyorduk ve ayık durumda yaşadığımız, hissettiğimiz her şeyi orada da yaşıyorduk: Bir kızın elini tuttuğunda, ayıkken ne hissediyorsan rüyada da aynı his aynı heyecan, köpek saldırısında bile gerçek hayatta nasıl korkuyorsan rüyada da aynısı… Rüyada da mutlu oluyorsun, üzülüyorsun, korkuyorsun, ölüyorsun! Hatta bazen öyle anlar oluyor ki rüya içinde rüya görüyorsun! Gözün kapalı ama açıkken gördüğün tüm ayrıntıları orada da yakalıyorsun. Zamanın üstüne bile çıkıyorsun; mesela Trabzon’dayken birden kendini İstanbul’da bir olayın içinde buluyorsun… Ve bilim adamlarına göre tüm bunlar saniyeler içinde yaşanıyormuş, şaşılacak iş! Bunların hepsi içimde birike birike doğru veya yanlış kafamda bir teori oluşturdu: Allah önce ruhları yarattı, o ruhta, bir gün dünyaya gözlerimizi kapattıktan sonraki defnedileceğimiz yani mahşer yerine gözlerimizi açacağımız yerde uyumaktadır, bu dünyayı da rüyada görüyordur. Sanki bu dünyada sabahları bizi uyandıran çalar saatler gibi, bir gün sura üflenecektir ve ruhumuz uykusundan uyanıp gözlerini gerçek hayata açacaktır! Ve bütün ruhlar için, bu dünyada algıladığımız şekliyle, zaman devir ede ede başlangıç noktasına ulaşacaktır; ruhumuzun ilk yaratıldığı ana! Şu anda, gördüğümüz rüyaları nasıl yok sayıyorsak, yaşadığımızı sandığımız bu dünyada, öteki âlem karşısında bu nispetle yoktur herhalde. Hikmetleri bol olsa gerek.

 

Çilesini çekti ve ferahlığın eşiğine geldi, yepyeni bir dünya hediye etmiştir çil horoz, bilinmezliği ile tanınan Rabbini bulmuştur. Kendi deyimiyle: ‘Bundan böyle gözlerinin pası silinmiş, üstündeki buğu alınmış ve ilk imtihandan geçirilmiş insan olarak, Efendimi aydınlık gözle görebilirim… Artık önümde yol tektir: Allah ve Resulü…’

 

Bahsi açılmışken Abdülhakim Arvasi Hazretleri için kendimce, aciz bir teşhisi yazmak isterim: O, nasıl büyük bir velidir ki hiçbir kalıba sığmayan, marazi bir zekâyı dizginleyerek kitaplık çaptaki bir dava adamına dönüşmesine vesile olmuştur. Üstadın söylemiyle: ‘Kalemime fetih ve inkişaf O’nun ile geldi.’ Bana göre bu durum büyük bir keramettir, ondan daha da büyüğü ise: Üstadın her şeyini borçlu olduğu Velinin, Üstadı kendine peçe yaparak kendi büyüklüğünü gizlemesidir. Her Velinin kerameti, bağlı olduğu Nebiye aittir Üstadında tüm marifeti bu Mübarek Zata ve Asli Gayeye bağlı muazzam bir olaydır!

 

Artık İslam ahlakını üstüne giymiştir. Şimdi tek iş bu davayı maddi ve manevi tüm kıymetleriyle cemiyet ve devlet şekline dek nakışlamaktır.

 

Üstadın deyimiyle; ‘Bizim bu halimiz yüce dinimizin bir mucizesini daha tecelli ettirmiştir’. Biz o mübarek dinden uzaklaştıkça, o kadar gülünç ve sefil bir toplum olduk. Bu ülkede camiler kapatıldı, ezanlar Türkçe okundu, kuranlar yakıldı, onca mübarek insan katledildi, neredeyse ağza Allah lafzını almak bile suç oldu… Bu zulmün ve inkârın büyüklüğüne nispetle millet olarak, o kadar dibe battık. Tüm arayışlar tüm çabalar asli gayeden uzak olduğu için hiçbir netice alınamadı, hiçbir şey olamadık. Ama Yüce Mevla bu davayı öksüz bırakmadı; bozulmamıza denk bir mucizeyle, her şeyin bitti denildiği bir anda İslam’ın nuru Necip Fazıl Kısakürek ve Bediüzzaman Said Nursi tarafından yeniden göklere çekildi. Takdir-i ilahiyi görüyorsunuz değil mi? Allah kelamını ağza alanın katledildiği bir zamanda bu iki insana hiçbir şey olmuyor. Bu iki insanın arkasında Allah’tan başka kim vardı ki? Anlayana ondan başka tüm güçler acizin acizi zaten. Eğer bu insanların arkasında, (benzetmemi maruz görün) Amerika olsaydı eminim bu kadar korunamazlardı. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine ne kötülükler yaptılar; zehirliyorlar ölmüyor, zindanlara atıyorlar gittiği yerler gül bahçesine dönüyor... Üstada para veriyorlar, muazzam tekliflerde bulunuyorlar yinede Haktan başka bir şey söyletemiyor, hapislere atıyorlar yıldıramıyorlar… Türlü düzenbazlıklara rağmen boş ve acizler.

 

Bu gidişatın seyrini, hep filmlere benzetmişimdir: Neredeyse bütün filmlerde iyiler ve kötüler vardır. İyiler her zaman güçsüzdür, imkânları kısıtlıdır bu şartlarda birkaç yürekli adamın zuhur etmesiyle en sonunda kötüyü mat ederler. İkinci seçenekte ise; iyi için başlangıçta saadet devri vardır daha sonra bazı hatalar yapılmıştır ve kötülük hükmetmeye başlamıştır sonrasında, yine filmin ana temasına geçilir; iyi olan kazanır ve mutlu sona ulaşılır. Birde bu gidişata zıt olanları düşünün, mesela; iyilerde sonsuz bir kudret kötünün kafasına sürekli vurmaktadır veya bunun tersi; kötüde sınırsız bir güç ve sürekli iyinin kafasına vurmaktadır. Bir amaca hizmet etmiş olur muydu acaba? Olmazdı tabiî ki. Görüldüğü üzere İdealsiz film bile çekilmiyor! Oldukça hikmetli durum!

 

Bizim filmimiz ikinci benzetişe uymaktadır: İslamiyet’in gelişiyle büyük bir aydınlanma ve mutlak güç sahibi Doğu, daha sonra heyecan yitirilip, her şeyin ezbere dökülmesiyle ve meydana bozguncu insanların; bir taraftan ham yobaz ve kaba softa diğer taraftan küfür yobazlarının çıkmasıyla her şeyin tepe taklak oluşu… Artık kötülerin; maddeyi teshir altına alan Batı’nın hükmü geçmektedir. Hal böyle iken her şeyin bitti denildiği anda, meydana, iyilerin safında yer alan iki tane başrol oyuncusu çıkar: Necip Fazıl Kısakürek ve Bediüzzaman Said Nursi. Bütün manilere rağmen durdurulamazlar tüm zorluklara karşı göğüs gerip eserlerini verirler: Büyük Doğu ve Risale-i Nur külliyatı! Adeta arkalarından gelecek Fatihlere yol gösteren Akşemsettin gibidirler… İşte bizim filmimiz budur. Büyük ihtimaldir ki mutlu sona ulaşacaktır.

 

Şimdi davamıza geçelim, tüm dava bir sorununun içinde gizlidir, kâinatın en güzel soru cümlesinin içinde: YAŞANMAYA DEĞER HAYAT NEDİR? Bu soruyu nefsine soran her insanın karşısına muhakkak ki Üstad çıkacaktır. Tüm davayı içinde barındıran, zamanın ve mekânın üstüne çıkmış eserleriyle: Başta İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ ve ardından gelen Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu… Tezleriyle, antitezleriyle her şeyin içinde olduğu eserler. Cevabı mı? En kapsayıcı biçimde: HİÇ ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ BU DÜNYAYA, HEMEN ÖLÜCEKMİŞ GİBİ AHİRETE ÇALIŞMAK. Çoğu kişinin bildiği, çilesini hemen hemen kimsenin çekmediği hadis. Cevapta da görüldüğü üzere dünyanın başında da ‘ölüm’ var ahretin başında da. Herhalde sadece ölümü düşünmek bu hadisin sırrını çözmeye yetecektir. Tüm gerçekliğine rağmen, ölüm, yaşam kadar hayatımızda yer tutmamaktadır. Hâlbuki yaşam neydi? O mefhumu bile anlamak için ölümü bilmek gerekir. Bu konu hakkında hep bir sahnenin hayalini kurarım:

Bir gurup arkadaşla kafede oturmaktayız; koyu bir muhabbet. Ben gene Üstadı ağzımdan düşürmüyorum, ondan ne kaptıysam dilim döndüğünce anlatıyorum. Masaya bir kadın yaklaşır:

+ Fal baktırmak ister misiniz?

Kim yanaşır? Herkes gaipten haber verilemeyeceğini bilir. Ben atıldım:

- Ben baktırmak istiyorum.

Herkes şaşkın, inanan biri böyle bir gaflete nasıl düşer. Makara peşinde sanırlar. Ve baktırırım:

+ Yakın zamanda aşk hayatın düzelecek, kısmetin açılacak, işlerin yolunda gidecek…

Falan filan bir dünya safsata…

- Müsaade ederseniz bende sizin falınıza bakmak isterim.

+ Siz de görebiliyor musunuz?

- Çıkmazsa paranızı bile iade ediyoruz.

Herkes merakla ne saçmalayacağımı bekliyor.

- Allah Allah, olamaz böyle bir şey, öldüğünü görüyorum, öleceksin! 10 dakikamı desem, 10 senemi desem 100 senemi desem üç vakte kadar öleceksin.

+ Aman ya bende saf saf ne diyecek diye bekliyorum.

- Evet oldukça safsın; katıksız bir ahmak. Akıllı olsaydın 10 dakika ile 100 sene arasında hiçbir fark olmadığını anlardın! İstikbalde ne olacak, onu mu istiyorsun? Ölümden başka koskoca bir yalan. Fal bakıp para mı kazanmak istiyorsun? Git bak. Herkese ölümü hatırlat, belki karşına Hazreti Ömer (r.a)’i anlayan birileri çıkarda, paranın yanında birde dua alırsın… İşte tüm açıklığı ile ahireti hatırlamak için, ‘ölüm’ diyoruz!

 

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışmak… Yüce dinimiz ne kadar güzel ölçü koymuştur bu konu hakkında: Şeriatın boynuna yüklediği sorumlulukları yerine getirdikten sonra, çalışmak ibadettir! Bundan daha iyi teşvik olamazdı herhalde. Fakat bu taraf, bizde çoğu zaman eksik kalmıştır: Dillere pelesenk olmuş bir söz hatırlıyorum; aman canım niye bukadar uğraşıyorsun, bunlar fani işler fani. Fani falan değil kardeşim yarın öbürgün ölünce onunda hesabını soracaklarını bilmek gerekir. Dünyalık işler mevzuda kimsenin aklından çıkamaması gereken, Velinin söylediği hikmetli bir söz vardır: ‘Gafil halk tembelliğinden bir laf eder: Yarın olsa da bir iş işlesem... Bilmez ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işleye?’ Tembellik yapmadan, gaflete düşmeden, üzerine düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmak, bu davaya inanan herkesin boynunun borcudur! Madde de veya manada, bu dünyada insanlık için hayırlı, bir eser, bir ağaç dikemeden göçüp gitmek, sanırım gafletlerin en büyüklerinden olur.

 

Bu muvazeneyi kuramayan ferde hayat hakkı yoktur, ne bu dünyada ne öteki âlemde!

 

Öyle veya böyle, bu dava bir şekilde düzlüğe çıkılacaktır. Artık bu noktadan sonra geriye dönüş yoktur, iyilik tohumları bir kere ekilmiştir. Nasıl ki Kanuniden beri bozulma devrimiz katlanarak en hadsiz noktaya kadar geldiyse, bundan sonrada düzelme devrimiz büyüyecek ve tüm İslam âlemini çepeçevre kuşatacaktır. Fert olarak, biz olalım veya olmayalım muhakkak ki birileri bu davaya sahip çıkacaktır. Günümüzde bedahet ölçüsünde bellidir: Başrolde iki insan var demiştik. Bugün onların önderliğinde, mücerrette aynı, müşahhasta ayrı görülen bu oluşumlar nasılda yekûn içinde bir ahenk oluşturduğu ortadır. Arkalarından gelen cengâverler besbellidir. Herhalde keresteci yoktur aramızda.

 

Artık sokağa çıkıp insanlara avazım çıktığı kadar haykırmak istiyorum: Ölüm var ya Ahmet, ölüm var ya Mehmet… Hadi ama kimi kandırıyorsun? Sende bu aksiyonu gerçekleştirecek yürek var mı? Evet, artık var diye haykırabilirim. Çünkü biz Haklıyız, insan Haklı olduğu davasından nasıl çekinir? Haklı olmak, Hakkın yanında olmak, Hakikate iman etmek! Artık anlıyoruz ki bu davanın arkasında Allah vardır ve Allah korkusundan başka korku, çekinge tanımamak boynumuzun borcudur!

 

Günümüzde hala yaşayan, büyük bir insanın söylediği gibi; üzerine enstitüler kurulması icap eden insan: Necip Fazıl Kısakürek. Sanırım bize, O’nu iliklerine kadar sömürmekten başka bir şey düşmüyor.

 

 

Ana rahminden çıktığımız an doğduğumuz, yaşanmaya değer hayatın cevabını bulduğumuz an ise gerçek anlamda var olduğumuz zamandır herhalde. Kaderin cilvesi işte 24 sene evvel bugün doğmuşum, gerçek anlamda yaşamaya da, Üstad sayesinde bugün başlıyorum. Allah kabrini nur, mekânını cennet etsin.

 

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

 

 

 

 

ENVER AYVENLİ

 

27.10.2010

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Ellerinden kaydı yıldızlar, saçıldı bugüne

Bir yanı umut, bir yanı ömürlük çile..

 

Seninle yazdı lügatlar kelimenin aslını,

Hakikatin gür sesi sardı birden zamanı..

 

Dilsiz kalmadın zulme, haykırdın var gücünle,

Şahitiz, Hak için yaşamına - ölümüne..

 

 

 

 

GENÇKAR

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

BİR GENÇLİK, BİR GENÇLİK, BİR GENÇLİK

 

Yeni bir medeniyetin vuku bulması için çalışan bir gençliğin, yani üstadın özlemini çektiği, zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençliğin, ayak seslerini devralan içler acısı bir gençliğin ayak sesleri var. Ne mekânı emanet alan, ne de zamanı kendinde bulan bir gençlik bu. Aksine zamana var gücüyle ayak uydurabilen, her türlü dönüşümü medeniyet kavramıyla pekiştirip, içine alan bir gençlik.

Tüm milli hassasiyetlerini bir mağazanın askılıklarında unutan, her türlü dini, içtimai, ahlaki, tarihi meseleleri aklında yük olarak gören ve bunları aynı mağazanın soyunma kabininde bırakıp, tüm çıplaklığı hafiflik sanıp, dışarı çıkan bir gençlik. Yeni bir medeniyetin oluşumu şöyle dursun, medeniyeti kendi tüy aklının kanaatince, üzerindeki kumaşın küçüklüğüyle özdeş sayan bir gençlik.

 

Üstadın dediği gibi; kim var? denildiğinde, sağına soluna bakmadan fert fert ben varım diyen, benim olmadığım yerde kimse yoktur diyebilmenin şuuruna vakıf bir gençliğin aksi sureti var, zaman bendedir ve mekân bana emanettir, diyemeyen bu gençlikte.

 

Toplumun ne halde olduğunu bilmemekle vicdanlarını rahata kavuşturan, dayatılan her ne varsa bunu körelen vicdanıyla mukayese etmeyen, sürüklendiği her zemini bir karış yüksekte olan ayakkabılarının topuklarıyla sabitleyen, mahremiyet tanımadan her türlü ilişkiyi boyunlarında aşağı kolye gibi süs nazarında asarken yüzü kızarmayan, tam anlamıyla mahremiyetsiz bir gençlik.

 

“Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli” diyen M. Akif’in niyazını boşa çıkarıp, büyük üstadın avucunda sakladığı, o namahrem eli değmemiş her türlü hissiyatı namerde elletmekle hiçbir sancı duymayan bir gençlik.

 

Zamanı kendine uydurmak yerine, kendisi zamana uyan; hâkimiyet ve direniş gibi kavramları kavramak ve yaşatmak yerine, bunları ve bunun gibi nicelerini elinin tersiyle itip, sömürüyü ve güdülmeyi ve güdülenmeyi yeğleyen bir gençlik.

 

Kendi tüy kafalarını göğüsleyip, bir adım ileri götürmeyi bile sırtlarına yük bilen bir gençlik.

Bir toplumun yegâne varlığı olan hak dinini yaban ellere teslim ederken zerre tereddüt etmeyen, hafif aklıyla bunları en az aklı kadar hafife alan bir gençlik. Dininin gerekliliklerinden sıkılan, tarihinden utanan, ecdadının kabirde kemiklerini sızlatan ve onları yobazlık gibi, çağ dışı gibi etiketlerle yaftalamayı ilericilik addeden bir gençlik.

Acı çekmemeyi nimet sayan, başına kendi ellerinin ettiklerinden ötürü, bir musibet geldiğinde oflanmayı marifet bilen, çözüm üretmek yerine hayıflanmayı öncü edinen bir geçlik.

Kendi öz varlığında, kendi öz vatanında namus bekçiliği yapması gerekirken, batının kucağında fahişe olmayı yeğler bir gençlik.

Maymundan türeyen kimselerin koyduğu, ilahi kelimetullaha aykırı olup, içinde bir ton saçmalama bereketi olan ölçüleri, kendi İlahi ölçülerinden üstün gören bir gençlik.

 

Senin özlemini çektiğin, yırtındığın, paralandığın, zindanlarda çürüdüğün o gençliği ne yazık ki, ben karşımda göremiyorum üstad!

 

Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını gediğine koyamadık fakat o taşı ne idüğü belirsizlerinde elinde bırakmadık.

 

Bu gençlik karşısında başımı kaldırıp, hakkı söylemeye mecbur bulunuyorum ve kendimi tüm bunlardan öte tutup, bir ömür Allah’a secde etme makamında görmek istiyorum.

 

ALLAH'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun Üstadım!

 

Surda bir gedik açtın, mukaddes mi mukaddes,

Ey kahpe rüzgar! artık ne yönden esersen es.

 

 

Nesibe Büşra ALÇEP

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Selamlar,

 

Yarışmanın bitimine 2 gün kala, kemmiyette değilse bile keyfiyette tatmin edici bir katılım dikkat çekiyor. Yarışma, geçtiğimiz yıllara göre az sayıdaki yazıya rağmen hayli çekişmeli ve döküman kategorilerimiz açısından bereketli olacak gibi duruyor. Değerlendirme faslı bizim için hayli zevkli olacak. :) Katılmayı düşünen diğer arkadaşlarımızın yazılarını da, pazar akşamı 23:59'a kadar beklediğimizi tekrar hatırlatayım. Yarışmanın bitimine 60 saat dahi kalmadı. :)

 

Katılan ve katılmayı düşünen arkadaşlara teşekkür eder, muvaffakiyetler dilerim.

 

Saygı ve selamlarımla

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ÜSTAD KİMDİ? NE GÖZÜKTÜ? NE GÖZÜKMELİ?

Yaşadığımız zaman birçok yönüyle tarif edilemez bir keşmekeş diyarını andırıyor... İnsanlık bütünüyle şeffaflık illetine tutulmuş durumda... Fakat bunun bir hastalık olduğunu söylemeye kalkmak; bir bakıma delilik... Hiçbir değere, kıymetliye bağlanmamanın, başıboş yaşamanın şad edildiği bir zamandayız. Şahsiyet sahibi insanlar hor görülmeye mahkûm. Mukaddesler ne olmayacağımızı belirleyen birer öcü... Böyle bir zamanda; işte neredeyse bugünün bütün değerlerinin zıddından sembolü olan Üstadı anlatıyor olmak, olanca şerefiyle birlikte, içimde acı bir tad bırakıyor. Anlaşılmamak, dinlenmemek, es geçilmek veya hakikatsiz tebrikler almak... Türk toplumu Tanzimattan beri; her gün bir vukuatla karşı karşıya kalıyor. Batının ruhunda taşıdığı frengi illeti, sonunda bize sirayet ediyor ve biz o gün bugündür koşmanın hayaliyle emekliyoruz. İşte Üstadın doğumu da yine böyle ve fakat bugünden bakıldığında nerde o günler denilecek bir zamana rastlıyor. Onun çocukluk zamanında Abdülhamit tahttan indirilecek, 1. dünya Savaşı olacak ve artık koca Osmanlı Üstadın çocukluğuna vedasıyla beraber maddede insanlığa elveda diyecektirTürk toplumu mukaddesleri uğruna savaşırken, Ziya Gökalp, başka mukaddesler peşindeydi. Şairliği malum olan zatın, aparma fikirleri de çok lezzetli sayılmazdı. Fakat etkisinin ne ölçüde olduğu açıktır.

Bir başka kendine düşman Abdullah Cevdet. O günün aydınları kendilerinden öylesine utanıyor, tiksiniyorlardı ki, Müslüman, Osmanlı sıfatlarını taşımak uğruna, herhangi bir batılının tuvalet kağıdı üzerindeki kazuratı almaya razıydılar. Milletimizin başlıca özeliklerinden aşağılık kompleksi; güya münevverlerinde de tecelli edince, maddisini karıştırmadan söyleyeyim manevi çöküşümüzün temeli olmuştur. Artık birçok şeyin önüne geçilemeyecekti. Daha doğrusu artık bazı şeylerin sadece önüne geçilebilecek yani kötüye gidişi durdurmak nimet olacaktı. İyiye gidişse... Neyse artık cumhuriyet ilan edilecek, ilanının ardından da en başarılı talebelerini Avrupaya eğitime yollayacaktı. Üstad da bu talebeler arasında.

Ve Fransada bohem hayatı. Bana kalırsa Üstadın dehasının hazin bir ispatı. Ardından Kaldırımlar ve ne övgü ne övgüler. Üstad; dehasının ve belki doğru ifadeyle nasibinin gereğince hep bir arayış içinde; hakikate ulaşma cehdi bilmem ondan fazla olarak kaç kişide tecelli etti? 1934 yılı Türk tarihi açısından bana kalırsa, çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu nasibin kıymetini şu an ispat etmek çok kolay gibi gözükse de hödükler diyarında şunu üzülerek ifade edeyim ki Üstad eğer böyle bir yola girmeseydi, bu nasibin kıymeti daha iyi anlaşılırdı. Efendi Hazretleri... Evliya nedir, kimdir? Merak eden mi var? Buyurun O ve Ben... Ve Üstad aradığını bulmanın, o sırada bulduğunu olmanın hercümerci içinde yanıp kavrulan bir cins kafa, bir marazi zekâbir dehaRuhunda biriktirdiği kıymetlerle bir örgü kurmaya yavaş yavaş başlıyor. Fakat bir süre bu iş sadece ruh planında kalıyor, cemiyete intikal etmiyor. Bu arada Bir Adam Yaratmak piyesi; aldığı tepki, gösterdiği etki malum olan bu eser, bilmem hak ettiği yerde mi? Daha sonra yazacağı Reis Bey, Para, Siyah Pelerinli Adam, Püf Noktası gibi eserlerle tiyatroda ne olduğu aşikâr Üstad; böyle mi karşılık bulmalı. Bugün ve o gün ona, onun mukaddeslerine düşman olanlar; bu kuvveti bildikleri için boykot yapıyorlar(dı). Peki ya biz? Üstada kalırsa bu öksüz yapı devam ettirmeyen çırak utansın.

1943te Büyük Doğu ilk baskısını apar. Gerisi malum. O hem bir mefkure hem bir dergi hem bir şiir. Ve artık ondan sonra agoraya iniş. Üstadın yaptığı öyle bir hamleydi ki, tarihte eşine az rastlanır bir cesaret belirtir. En büyük şair ve (Şekspir)e eş tuttukları adam gitmiş, yerine bir yobaz gelmiştir. Bugün sağ cenah içinde, ne pozisondan ne pozisyona gelmeyi İslam için göze alan Üstadı hala kibirli sayanlara ne denir ki? Solcular kadar adam olsaydınız dava bu hale gelmezdi zaten. Bilmiyor ve anlamıyorlar ki, Üstad küfre karşı vakur duruyordu. Bir müslümanın yapması gereken zaten budur. O ve Ben kitabını okuyun ve anlayın ki Üstad kendini kimden aşağı, kimden yukarı tutacağını gayet iyi biliyordu. Müslümanlığı güya tevazu adına, korkaklıkları yüzünden ezilip büzülerek yaşayanlara Allah cesaret versin. Üstadın bütün ömrü aslında bunlarla uğraşmakla geçtiyse de kaba softa ve ham yobaz ağacının kökünü kurutamadı. Geçelim... Üstad artık girdiği yoldan dönüş olmayacağını biliyordu. Olsa ne fark eder o hakikatın aşığı, hakkın esiriydi, yolundan dönmezdi. Efendi Hazretleri dememiş miydi ki, sen şehit olursun diye. Büyük Doğu kapana açıla, kapana açıla artık son zamanına kadar bu kaderle yoluna devam edecekti. Bir konferanslar dizisi bütün yurdu baştanbaşa saran. Anadolu yanıyordu. Arada girip çıktığı hapisler ona çizilmiş olan kaderin ızdırapla iç içe olduğunu gösteren birer numune..

Şair, hatip, muharrir, piyes yazarı, fikir adamı, dergici şu, bu. Kendisinde bu kadar sıfatı maharetle bulunduran Üstad, okumamakla suçlanır bir de. Bu bizdeki sonradan görmelerin iddiası ve güya eleştirileridir. Yahu, acaba (Dosto) kaç kitap okudu, acaba (Ruso), (Montaigne), şu bu kaç kitap okudu. Büyük adamlar okumaz zaten. Sen okur, onlar ne yazmış diye bakarsın. Ama bizde bunun kültürü de yok. Üstad başka cemiyetin adamıydı. Çöplükte açan gül. Okumaz dedik şimdi açalım. Her büyük adam, kendine yetecek malzemeden sonra, işin amelelik kısmını bırakır. Onun görevi Üstadın muazzam tabiriyle arşiv fareliği değildir. Neymiş efendim çok okumazmış. Yani bir de 100den fazla eser veren bir insan okumadıysa, git elini ayağını öp, affet abi de. Kibir bu işte. Neymiş tarih kitapları önemli değilmiş? Anlamıyorlar, anlamazlar gülüm boşver. Bakalım elimizdeki tarih kitaplarına, Ulu Hakan... Tanıdınız değil mi? Ama Üstaddan önce, adı Kızıl Sultandı. Bugün Abdülhamidi öven ilmi kitaplar yazılıyorsa, onun yol göstermesi, onun haykırması onun cebr-ü cefaya katlanması yüzü suyu hürmetine. Kestirin şu farkı.

Üstadın şiiri, türk şiiri gibi mazisi pek kuvvetli ve kral dairesine öyle herkesin giremeyeceği bir ortamda, dairenin baş köşesinin başındadır. Ama bugün sağ cenahta bile onun öncelikle şair olduğunun vurgulanması bende ekşi bir tat bırakıyor. Hani diğer yönleri örtülmek isteniyor sanki. Solda bunun sebebi aşikar da, sağa ne oluyor? Olan ona oluyor görelim. Bügün İslamcı geçinenlerin birçoğu maalesef ki mezhepsizlik, vehhabilik ve selefilik akımlarına boyunlarını vermiş, onların elinde, onlar tasmalarını ne yöne çekerlerse oraya gidiyor. Sebep bu. Daha net bir ifadeyle, Üstadın ehlisünnet olması, Hamidullah, Mevdudi, Efgani, Abduh, Teymiyye, Seyit Kutupa çatıyor olması. Bugün günün moda sistemlerinin hayalleri içinde kavrulan zavallı Müslümanlara duamız, İdeolocya Örgüsü, İman ve İslam Ahlakı gibi eserlere yanaşmasıdır. Üstadı kavgacı, hırçın, kibirli, sade hazır cevap olan, boş yere,ilimsiz İslamı savunan, ama Müslüman olarak geçip gitmiş gibi basit ifadelere sığdırmak isteyenlere kanmayalım. Üstad en başta ehlisünnet, büyük şair, mütefekkir, piyes yazarı muharrir, aksiyon adamıydı. Yazmak istediklerim bunlar mıydı veya sadece bu kadar mıydı bilmiyorum. Ama Allaha beni Üstadla karşılaştırdığı için şükrediyorum. Vesselam...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

RİTİM

Yıllar önceydi hayata gülümsemeye başladığım, zamanın rutin akışı içinde yuvarlandığım, ruhumun'sa bir şeylerin sızısını hissederek içimde bir yerlere îkazlar yolladığı o'demlerimdi.Hiç beklemediğim bir anda amcamın bana verdiği o hediyenin beni kendime getirip bende beni âlemi bulduracak ve hep kucağına başımı koyduğumda anneciğimin şefkatle atan kalbinin ritminden'de ziyade bir kalbin ritimlerini duyuracağını tahmin bile edemezdim.

Heyecanla açtığımda ellerimde tuttuğum 594 sayfalık bir esrin kapağında'ki o sima yıllar geçsede hafızamdan hiç silinmeyecek. Sonsuz saygı ve sevgi ile yüreğime yerleştireceğim o üstad NECİP FAZIL.

ÇÖLE İNEN NUR. Nur ki sayfa sayfa, satır satır,kelimelerle içime sıza sıza beni yaşadığım fani alemden alıp yıllarca özlemini duyacağım diyarlaragötürüyordu,her kitabı elime aldığımda ve gözlerimi sayyfalara uzattığımda yine çevremde ki hiç kimsenin duyamadığı o'asude kalbin atışındaki ilahi ritmin beni çepe çevre sarışı. Biyolojik olarak 26 mayıs 1904'de yer yüzünde atmaya başlayıp 1934 yılı itibarıyla bir kalp'ki atışında İLAH'i rızayı arayış arayış'ta yaşayış,yaşayış'ta dava uğruna sabra sarılıp çilelere dayanış. Her zorlukta her engelde daha fazla kuvvetle atan bu kalbin atış ritmi yıllarca hatta kanââtimdir'ki kıyamete kadar sürecek zaman birimindede onu arayana onu özleyene onu bile bilme uğruna yolunda toz,deryasında damla olmaya çalışan her kalbe ritmini elbette duyuracaktır.

Her biri birer şaheser olan eserleri ile hiç son bulmayacak, herzaman içimizde biryerlerde yaşayacak. Birgün duyduğunuz bu ritme kapıldığınızda'da onun bir eserini birine hediye edrek belkide onu hiç bilmeyen birilerine buritmi duyurmaya vesile olmaya ne dersiniz.........

 

ARZU TİRYAKİ

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Doğrulmayı Hatırlamak ve Necip Fazıl

 

Dünya tarihi hakkın batıla karşı güçten düşmeye başladığında, ilahi inayetle yeniden güçlendiğine defalarca şahit olmuştur. Peygamberler tarihi tüm mücadelelerin özündeki bu çatışmanın en bariz tezahür sahasıdır. İnsan ne zaman nefsine kapılarak sapkınlığa düşse ve ne zaman batıl hakkı sindirecek olsa, kullarının yegâne gözeticisi olan Allah bir elçi göndermiş ve insanoğlunun topyekûn helâka sürüklenmesini engellemiştir. Şeytanın Hz. Adem'e doğru secde etmeyi reddettiği an başlayan bu mücadele, insan varlığının en temel meselesi olarak, tüm diğer çatışmaların çekirdeğindeki varlığını kıyamete kadar koruyacaktır. Nihai zafer ise hem dünyada, hem de ahirette Allah'ın iradesiyle daima hakkın nasibidir. Çünkü O, dünya hayatını bir imtihan haline getiren bu mücadelede insanoğluna en sevgili kullarıyla yardım ederek hak safındakilere Cennetini sunmaktadır.

 

İnsanlık tarihi boyunca Hakkı temsil eden İslam, 14 yüzyıl önce dünyayı tekrar aydınlatmaya başladı ve batıl karşısında hakka yeniden ayakta durma kudreti kazandırdı. Allah bu kez hakka en büyük yardımı yapmış ve bizzat kendi sevgilisini rehber kılarak yeryüzünü bereketlendirmişti. İki Cihan Güneşi yalnızca batıla mağlup olurken imdadına koştuğu Arap Yarımadası'nı aydınlatmayacak, nurunu dünyanın her yerine kıyamet kopuncaya dek yaymaya devam edecekti. Onun gelişiyle ilahi nur en sistemli şekilde tecelli ediyor, zamanın keyfiyetteki en üstün noktasına ulaşılıyor ve dünya, ruhî açıdan altın çağını yaşıyordu. İdeal insanın inşa edildiği bu mukaddes çağda ideal cemiyet de hayat buluyordu. Allah yolunda mücadele ve inşa zevki insanları tüm eski bağlardan kurtarıyor, insanlar hak safında yer almak için cemiyet ve ailelerini dahi tereddütsüz terk ediyordu. Hiçbir zaman, hiçbir iştiyak bu kutsal kümelenmedeki kadar büyük olmamıştı.

 

Ferde ve cemiyete ruhunu veren bu altın çağ zamanın çizgisel akışında geride kalmaya başladığında, zirveden de geri dönüş başladı. Nefsler ideal insanı bozarken, bu bozulma cemiyette de çeşitli çatlaklara sebep oluyordu. İmtihan o kadar büyüktü ki, henüz zamanın zirvesinden birkaç yıl uzaklaşmışken Müseyleme'ler bazı sahabileri aldatabilecek ölçüde güçleniyor, hak etrafındaki vahid kollara ayrılıyor ve hatta bu kollar arasında batıl da kendine hareket sahası buluyordu. Bu kıyamete kadar yaşayacak olan hak yolcuları için büyük bir ihtardı. Cemiyetteki hassasiyetin yumuşamaya başladığı ilk anda batıl sıçrıyordu. Nefslerin hakimiyeti ele almaması için, daima şevk halinde ve diri kalmanın gerekliliği açık bir şekilde belirmişti.

 

Allah'ın, sevgilisinin ümmetine bahşettiği nimetlerden birisi de doğrulabilme istidadıdır. Zira hiçbir ümmet, Hz. Muaviye sonrasında meydana gelen menfi kırılmaya rağmen ayakta kalabilecek yetenekte olmamıştır. Allah'ın sevgilisine ümmet olmakla şereflenen cemiyet ise, 2 yıllık iktidarını zamanın keyfiyet zirvesine yaklaştıran bir halife gördü. Kendisinden 25 yıl sonra dahi zekat vermek üzere fakir bulunamadığı rivayet edilen Ömer bin Abdülaziz'in yansıttığı anlam kendi şahsından ötedeydi. Çürümeye yüz tutan nizamı doğrultma şansı bu ümmetin daima elinde olacaktı. Dininin kıyamete kadar hamisi olacağını alemlerin rabbi de söylüyordu. İslam tarihi hep bu daire etrafında sürüp gitti. Baybars, Selahaddin, Hüdavendigâr, Fatih gibi önder şahsiyetler, İmam-ı Gazali, Muhyiddin-i Arabi, İmam-ı Rabbani gibi tefekkür ve tasavvuf insanları ile pek çok veli ve isimsiz kahraman, hak temsilini hep diri tuttu. Allah'ın sevgilisi, öyle bir çığır açmıştı ki bir daha Peygamber gönderilmeyecek olsa da, İslam fert ve cemiyet sahasında hiçbir zaman teslim olmayacaktı.

 

İçteki ve dıştaki negatif etkenlere karşı hakkı koruyarak yücelten devletler de bu ümmete destek oldu. Allah'ın dinini aziz etme vaadini eliyle gerçekleştirdiği bu devletler arasında Osmanlı belki de en mühim yere sahipti. Osmanlı ve onu doğuran Selçuklu, hakkı Hristiyanlığın kalbini de içeren bakir alanlara taşıdı. Yüzyıllar boyu İslam'ı koruma ve yayma vazifesini yerine getiren Osmanlı, özellikle yükseliş çığırında devrinin en büyük askerî ve siyasî gücü haline gelerek İslam'ı zirvede temsil etti. Temsil fert ve cemiyet hayatında da mükemmel bir gerçeklik kazanmıştı. Devletin en üstündeki kişiler olan Padişahların hayatına bakarak cemiyete yayılan aşk ve ahlak hakkında fikir sahibi olmak mümkündür. İkinci tekbirde Kâbe'yi görebilmesinden şikayet eden, kolunun kesilmesine hükmeden kadıyı saygıyla karşılayan, ölüm döşeğindeyken "Allah'la olmak vaktidir" diyen yaverine "Ya sen ne sanırdın?" cevabını veren insanların başta olduğu bir devlette, sadaka taşları ve benzersiz evkaf kültürü de tabii olarak gelişecekti. İçteki huzur da, dıştaki heybet, caydırıcılık ve kaynayan coşkunluk da hep hak bağlılığındaki dinamizmden ileriye geliyordu. İla-yı Kelimetullah davasını cihana yaymak gayesi etrafında halkalanan bu yumak, hem başarma ruhuna, hem de bu ruh sayesinde en iyi maddi araçlara sahip olmuştu. Osmanlı devleti İslam gayesi etrafında vecdle birleşiyor, İslam Osmanlı'nın ellerinde çağdan çağa taşınıyordu.

 

Fakat bu durum zamanla değişme yoluna girdi. Nefs vecdi yeniden bastırdı. Gayretin yerini rehavete bırakmasıyla devletin ruhu zirvedeyken çürümeye başladı. İç ve dış gelişmeler görülemiyor, fırsatlar kaçıyor ve kendini güncelleme yeteneği kayboluyordu. Dışarıdaki müstahkem görüntü içerideki ruhsuzlaşmayı gizleyen bir perde oldu. Gerek mevki sahipleri, gerekse de cemiyet içine düşülen çürümeyi zamanında fark edemedi. Devlet-i Aliye hiçbir sebeple değil, ruhunun kaldırdığı bu teslimiyet bayrağıyla çöküyordu.

 

Osmanlı'nın çöküşünü engellemek için yöneticilerin çözümü dışarıda aramaya başlaması, devleti yükselten ruhtan kopmayı iyice hızlandırdı. Hakkı ihya gayesindeki rehavet fark edilemedi, tazelenme heyecanının yerine güçlüye özenme hissi hakim oldu. Aradaki bünye farkına rağmen taklitçilik çığırı açıldı. Bu çığır 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iyice belirgenleşti. Zamanla da devleti yükselten şevkin kaynağı İslam, elit kadronun gözünde suçlu konumuna düştü. Öte yandan cahilleşen halk idealini kaybedince hem kıymet üretemez hale geldi, hem de tüm İslamî vakarını yitirdi. Dünyayı titreten milletin azmini azgın bir nefsaniyet oyarken, Anadolu insanını yoğurup yücelten İslam, kendini suçlu ilan eden üst kademe ile ham yobazın aşksızlığı arasında git gide garipleşiyordu.

 

Bu durum cumhuriyetin ilk yıllarını da kapsayacak şekilde daima kötüleşen bir hastalık halinde sürdü. İslam'ın bayraktarı olan Osmanlı ve mirasçıları dünyadaki itibarını kaybederken, kendi bünyesindeki tahriş de git gide derinleşmekteydi. İslam'ın da, Osmanlı'ya paralel olarak dünya üzerindeki tesiri azalıyordu.

 

İdealsizlikten kurtulup iki cihan saadetini yakalamak için, üst kadro tarafından tasfiyesine çalışılan hak heyecanını yeniden şevke kavuşturmak gerekiyordu. İşte böyle bir ortamda, ihtiyaç duyulan vecd Abdülhakim Arvasi Hazretleri vasıtasıyla bir deha üzerinde tecelli etti. Hakka hizmet aşkını diriltecek ve geri kalmışlığı, rehaveti, bezginliği temizleyecek bir ideal kahramanı hayat buldu. Böylece yüzyıllardan beridir devam eden, tüm sıkıntıların lokomotifi halindeki manevi gerileyişin önüne büyük bir set çekilmiş oldu. Aksiyon ruhunu bu halka yeniden kazandırarak kötü gidişatı durduracak bir kırılma noktası oluşturmak, Necip Fazıl'ın dünya tarihine yapmış olduğu çok önemli bir katkıdır. Necip Fazıl tarihteki kırılma noktalarındandır.

 

Onun başarısını yakından görmek için hayatına kısaca bakmak önemli bir tetkik avantajı sağlayacaktır. Kendisi, Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmadığı dönemde, ileride gireceği mücadelede başarılı olma ihtimalini arttıran coşkun bir mizaca sahipti. Bir yandan el attığı tüm işlerde çevresini kendisine hayran bırakıyor, diğer yandan da beynini patlatırcasına düşünüyor ve karar kılacağı İslam'ı sindirecek idrak çapına ulaşıyordu. Bu dönemde kökünden kopan elit tabaka tarafından, hâşâ, peygambere benzetilen, Tanrı Şair lakabı takılan, milli marş yazmaya layık yegane kimse kabul edilen ve hakkında bir mısraının bir millete şeref vermeye yeteceği söylenen bir kişi haline gelmişti. Öte yandan, asırlık tefekkür rehavetine kapılmamış bir zihne sahipti ve uykudaki insanları harekete geçirebilecek donanımı biriktiriyordu. Necip Fazıl, hayatının sonuna kadar tutacağı yola girmeden önce, çağlar süren gidişi durduracak gücü kendi üzerinde olgunlaştırmıştı.

 

Necip Fazıl kendini İslam davasına adadığında, çürümekte olan toplumda yepyeni bir alt kültür oluşturacak kadar kuvvetli olan vecdiyle mücadeleye atıldı. Hayatının ilk döneminden gelen birikimin de tesiriyle batılla her alanda savaştı. Amacı yalnızca batılla uğraşmak değildi. Önce rehavete kapılan, sonra inançlarından kopmaya ve teslim olmaya başlayan, en nihayetinde de özellikle hükmedicileri elinde köküne düşman hale gelen cemiyeti hakka karşı uyandırmaya büyük bir çaba harcadı. Ham yobazla en çok o mücadele etti, kıldığı namazı birtakım fiziksel hareketlere indirgeyen zihniyeti söküp atmaya en büyük önemi o verdi. Böylece Necip Fazıl batılı tahripte kalmıyor, İslam ruhunu inşa da ediyordu.

 

Anadolu halkı bütün resmî görevlerini terk ederek tüm verimini hakkı diriltmeye adayan bu adamı bağrına bastı. Büyük Doğu Dergisi için, Anadolu'nun farklı köşelerinde insanlar sabah namazıyla birlikte bayi kuyruklarına giriyor, karnını doyurmaya geliri yetmeyen halk 3-5 kuruşluk günlük yevmiyesiyle İslam'ı haykıran bu insanın yanında saf tutmaya çalışıyor ve içerikteki derinliği anlamasa da akın akın onun konferanslarına koşuyordu. İslamiyet'e yapılan muamele karşısında aklını kaybedecek dereceye gelen bir Kayserili gencin vefatinden önce Necip Fazıl'ın ismini sayıklamaya başlaması kadar bu bağlanmayı ifade edecek başka bir hadise bulmak zordur. Kaybedilen ruhun kırıntılarını taşıyan Anadolu gençliği Büyük Doğu yanında saf tutmuştu. Her biri geleceğin önde gelen edebiyatçıları, siyasetçileri, akademisyenleri ve kanaat önderleri arasına girecek olan bu gençlerinn desteğiyle mücadele sürüyor ve yüksek tirajını kat kat aşan bir nüfuz kudretiyle Büyük Doğu Anadolu'ya ruh üflüyordu. Necip Fazıl, her türlü baskıya rağmen durup dinlenmeden çalışmış ve İslam ruhuna bağlı parlak şahsiyetlerin beslendiği kaynak olmuştu. Onun öğrettikleriyle kendini yetiştirenler de milyonları bulan kitleleri hak davasının çevresinde halkalıyor, mizaç farklılıklarına rağmen aynı hak heyecanını yayıyordu.

 

Necip Fazıl çağlar boyu söylenmeyenleri kafasında pişirmiş olarak yüksek sesle haykırıyordu. Tanzimatla hızlanan batıya teslimiyetin ancak gevşemeyi arttıracağını, hakikat bayraktarı olan Anadolu halkının hak yoldan koparılmaması gerektiğini anlatıyordu. Kendisi doğuyu, batıyı ve İslam'ı en mühim kaynaklarıyla tetkik etmiş, dehasının eleğinden geçirmiş ve İslam çözümünü karşılaştırmalı ve sistemli bir şekilde somut olarak ortaya koymuştu. Anadolu halkının mayasındaki güç dünyanın içinde bulunduğu açmazı çözecek yegane umut kaynağıydı. Dünyanın beklediği inkılap bu topraklardan fışkıracaktı. Bu fikirleri anlatmak adına tüm maişetini feda ederek çıkardığı Büyük Doğu Dergileriyle, onlarca telif eseriyle, edebî açıdan da zirveyi tutan şiir, tiyatro ve hikâyeleriyle gerçek İslam'ı anlattı. Necip Fazıl'ın İslam müdafası genel hükümleri ruhsuz bir dille tekrarlamaktan da, reformist akımın materyalizme mağlup olan batıl diyalektiğinden de farklıydı. Nefs muhasebesini öne çıkarıyor, insanın ve cemiyetin sürekli kendini gözden geçirmesini ve taze bir gayretle daima Allah'ın dininin özüne hizmet yolunda kalmasını öğütlüyordu. Onun literatüre kazandırdığı "fikir çilesi" tabiri oldukça mühimdir. Çünkü onun sürekli tavsiye ederek kendi şahsında yaşattığı bu kavram, sahip olunan fikirleri sindirmeyi ve oturmuş, tam bir bilinç ile hareket etmeyi de kapsıyordu. Bu ise idealizmin kapısını açacaktı. Bunlar, tesir sahibi bir aydın tarafından ilk defa söylenen şeylerdi. O güne kadar dünyada ve ahirette kurtulmanın anahtarı olan İslam'a hep ayak bağı olarak bakılmıştı. Bu ise kendi hamurunu tetkik etmeden batıya kapılan aydınların, iki dünyada zelil olmakla sonuçlanacak korkunç bir yanlışıydı.

 

Necip Fazıl yalnızca fikirleriyle değil, kişiliği ve örnek mücadelesiyle de büyük bir uyandırıcı olmuştu. İslam'ın yüreklerde garip kaldığı bir devirde ortaya şahsını koyabilen bir öndere ihtiyaç vardı. Necip Fazıl'ın özgüven sahibi duruşu, bıraktığı soylu izlenim sayesinde yüreklerde garip kalan İslam'ın vakarını da arttırıyordu. Sığ bir bakışın kibir olarak yorumlayacağı bazı tavırlarıyla Necip Fazıl, kaybedilen vakarı bulmaya yardımcı önemli bir rol modeldi. Kendisinin el attığı her dalda muvaffak olabilmesi de Müslüman neslin özgüven kazanmasında oldukça büyük bir önem taşıyordu. Kaçırdığı treni kovduğunu söyleyen, Türkiye'nin en büyük iki şairinden biri olduğunu tereddütsüz bilen, mesnetsiz eleştirileri "sinek kondu diye 35'lik topu ateşleyemem" cümlesiyle asil bir tenezzülsüzlük içinde karşılayan etkileyici bir figür elbette ki şahsıyla müdafasını yaptığı İslam'ın prestijini arttırıyor, bükük başını göğe kaldırıyordu.

 

Necip Fazıl'ın uyandırıcılığındaki kişilik faktörü özgüvenden ibaret de değildi. Onun daima en iyiye talip olan, gündelik hayat saplantısını reddeden ve hükmetmeyi arzulayan tavrı takipçilerini de kuşattı. Bu ruh, hak heyecanını çağların ötesinde bırakan Anadolu halkını mayasındaki şevkle buluşturuyordu. Necip Fazıl fikir öfkesi taşımayan kafaları ve "kim var?" suali sorulduğunda tereddütle etrafına bakınan bir gençliği asla istemedi. Onun idealindeki toplum geçmişiyle hesaplaşan, daima yüreği fokurdayan, hesapsız hareketten ise tamamen uzak duran bir ateş yumağıydı. "Kendimi fikirde, sanatta, şunda bunda, dünyanın en büyük adamı görmek, bilmek, göstermek, bildirmek isterdim; tek, O Kapı’nın köpeğine mahsus derece bilinsin diye" cümlesiyle misyonunu açıklayan Necip Fazıl, bu tutumuyla aslında bütün Anadolu'ya tarihi misyonunu hatırlatıyordu.

 

Necip Fazıl'ın uğrunda hapislere girdiği, hudutsuz övgüleri bir tarafa ittiği ve maddi/manevi işkencelere katlandığı mücadele başarıya ulaştı. Onun kırk yıllık gayreti sonuçsuz kalmadı. Hak temsilindeki donukluk hem Necip Fazıl'ın, hem de ondan beslenenlerin katkısıyla yerini celadetli bir İslami hassasiyete bırakma yoluna girdi. Bugün bize düşen, bu fikir işçisini iyi anlamak ve meydana getirdiği kırılma noktasını istinat kabul edip Hak istikametinde aşkla ilerlemektir.

 

Sonuç olarak tarih sahnesini hak ve batılın sürekli devam eden bir çatışma sahası olarak değerlendirebiliriz. Nefsaniyetin temsil ettiği batıl, ilahi iradeyi yansıtan hakkı insan yapısının zaafları sebebiyle çoğu zaman silecek noktaya getirmişse de, Allah peygamberleri, veli kulları ve kişilik sahibi olan diğer kimselerle hakkı devamlı olarak takviye etmiştir. Hakkın diğer bir ismi olan İslam'ı, Osmanlı devleti yüzyıllar boyu güçlendirip müdafa ederken, zamanla bünyede meydana gelen yumuşama hem hakkı zayıflatmış, hem de Anadolu insanının ruhundaki bağlılığı zaafa uğratmıştır. Süreç içerisinde yüzyıllar boyu kötüye giderek ilerleyen bu durum, Anadolu insanını vizyonsuzluk ve cehalete mahkum etmiştir. İnsanımız ideali etrafında teşkil ettiği dünyadan koparak yalnızca günlük hayatını sürdürmek için yaşar hale gelmiştir. Bu da insanı insan yapan manevî kuvvetin gizli bir materyalizm elinde zarar görmesiyle sonuçlanmıştır. Bu gidişatı yarıda kesebilecek bir kırılma noktası Türkiye tarihinin yetiştirdiği belki de en kıymetli fikir adamı olan Necip Fazıl'ın İslam'a kendini adamasıyla ortaya çıkmmış, Necip Fazıl'ın tesiriyle Anadolu halkı kendini yücelten idealini hatırlamıştır. Hak-batıl savaşındaki safını vakarla yeniden tutabilmek, Necip Fazıl vesilesiyle Anadolu topraklarına bağışlanan vecd, atılım ruhu ve vizyon sayesinde cemiyet için kısmen mümkün olmuştur. Necip Fazıl'ın açtığı çığırın zaman içinde tamamen muvaffak olması dünya tarihi için yeni bir hakikat çağını açmaya gebedir; çünkü hakkı uzun yıllar yücelten ruh bu cemiyetin vaadettiği istidat içerisinde doğrulmayı hatırlamıştır.

 

(Nevbahar)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ÖTELERDEN MEKTUP

 

 

Ben,

Zülfikar-ı Haydarı çekmişim de

Vurmuşum kalemimle küffarın tepesine tepesine

-yandığım ateşlerin adında birden daha tek O var-

Ben,

zehrini yemişim o aşın

zayıf bedenime almışım koca koca dağların yükünü

yürümüş,yürümüş, yürümüşüm...

 

-O'ndan olan,

en hakir ferdin liyakat payı bende vücud buldu-

 

yüzümde o aşktan kalma deruni çizgiler...

yatağından aktı ve gitti

her kelamım...

 

o çizgiler kadar varım ben,

her birinin ulaştığı,

sonsuzluk kervanı...

 

padişah-ı alem olmak derdi yoktu üstümde

ama bilirim;

 

-bab-ı aliye efendi olmak bir kuru kavga imiş

bir alime bende olmak cümleden ala imiş-

 

yüceler kapısında çok cüce gördüm,

cücelerin içinde çok çukur gördüm.

Çukurlar da cehennemden bir katre,

Çukurlarda çok Ebu Leheb gördüm...

 

 

Kibrim korkuları,

dilim düşmanları,

beynim heyulaları,

İmanım cehennemleri...

 

zehrim,

yediğim aştan gelir

ve kusarım üstlerine durmadan...

 

kehanetim varsa imanımdandır

-Ayasofya Açılacak-

 

İddiam büyükse, davamdan

 

-Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir-

Korkuyorsam hep, O’ndan

 

-Affet senden habersiz aldığım her nefesten-

 

 

Güçlüysem, O’nlardan

 

-En sonunda herkül oldum-

 

 

malik-i hilkatinden müşerref vücudum şimdi toprak

ve ben size bıraktım bu yükü...

siz,

biz

ve cümle eşref-i mahlukat

dağların taşların korkusundan eridiğine talip olduk

geldiler

ve korku nedir bilmeden gittiler...

 

sırasını savanlar kervanına katılalı,

tam yirmi yedi yıl oldu...

 

sıra sizde!

Alın ve sırtlayın,

Bir an duraksamadan!

Tutun,

Aşkla, vecdle tutun!

Dilinizin,

Dininizin,

beyninizin,

ilminizin,

ırzınızın,

evinizin,

kininizin,

kalbinizin

davacısı olun!

 

Sancılar yetti,

Doğurun Büyük Doğuyu!

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Selamlar,

 

Yarışmamız dün gece itibarıyla sona ermiştir ve bundan sonra eklenecek yazılar yarışma kapsamında değerlendirilmeyecektir. Yapılacak olan puanlama neticesinde dereceye giren kullanıcılar bu başlık altından ilan edilecektir. Katılan herkese başarılar diliyor, sonuçların hayırlı olmasını niyaz ediyorum.

 

Saygı ve selamlarımla

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 
 

Selamlar,

 

Adminimizin ilk mesajda belirttiği gibi: değerlendirmenin, yarışmanın bitiminden itibaren 4 hafta sürmesi beklenmekle beraber, yoğunluğa göre bu süre değişebilir.

 

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 

Selamlar,

 

Değerli üyelerimiz, yarışmamızın değerlendirmesi sona ermiş ve yapılan puanlama neticesinde sıralama belli olmuştur. Katılan yazıların yüksek kalitede, herşeyden önce emek harcanmış çalışmalar olduğu dikkat çekiyor. Bizleri bu yarışmada yalnız bırakmayan tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz.

 

Bu sene dördüncüsünü düzenlediğimiz yarışmada, yazılar 90 puanlık bir havuz içerisinde değerlendirildi. Neticede derece aşağıdaki şekilde oluştu:

 

1. Doğrulmayı Hatırlamak ve Necip Fazıl - Nevbahar (73 puan)

2. Bâbıâdi'nin Genç Şairi - Sark (67.5 puan)

3. Üstad Necip Fazıl: Çizgilere Yansıyan Çile - Kayıpdefter (64 puan)

 

Dereceye giren arkadaşların, gerekli iletişim bilgileriyle birlikte, ilk mesajda belirtilen adette seçecekleri Üstad kitabını tarafıma özel mesajla bildirmelerini rica ediyorum.

 

Başta az farkla ilk üçe girme şansını kaybeden arkadaşlar olmak üzere diğer tüm katılımcıları tebrik ediyor, gelecek yıllarda dereceyi daha geniş tutabilme umudunu taşıdığımızı belirtmek istiyorum.

 

Tekrarında buluşmak dileğiyle, sonuçlar hayırlı olsun.

 

Saygı ve selamlarımla

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 

Evvela dereceye giren gönüldaşlarımı can-ı gönülden tebrik ederim. Bizim yazımızı da dereceye lâyık gören yönetimime teşekkür ediyorum. Ben, payıma düşen kitapların, armağanların "Kitap Dağıtım Projesi" kapsamında kullanılmasını talep ediyorum.

 

Saygılarımla...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Ben de yarışmaya katılan tüm arkadaşları tebrik ediyorum. Site yönetimine de takdirlerinden ötürü müteşekkirim. İnşallah yarışma gelecek yıllarda da devam eder ve çok daha güzel yazılar kaleme alınır. Üstad hakkında kalem oynatmaya çalışmak bile çok güzel. Eminim buna vesile olmak bir başka güzeldir. Yönetici arkadaşlara tekrar teşekkür ediyorum. Vesselam

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Öncelikle dereceye giren ve sonra yarışmaya katılarak değerli çalışmalar ortaya koyan değerli üyelerimizi tebrik ederiz. Bu tür yarışmaların ve çalışmaların bizlerin "daimi olma" umudunu yeşerttiğini ve atılan her adımla bir diğer adıma geçilecek olduğunu hatırlatıyoruz...

 

Saygılarımızla...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 

Ben baya bi geç kalmışım katılmak isterdim :(

İnşallah birdahaki sefere bende katılacağım :)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ÜSTAD YAHUT SAKARYA TÜRKÜSÜ

 

Üstadım, sen yokken ya da biz,

İşte talibiz senden manaya biz,

Anlamazlar başlarsak feryada biz,

Hasret olduk eski manaya biz.

 

Yazıma Süleyman Nazif’in Ulu Hakan’a yazdığı dörtlüğü Üstada uyarlayarak başlamak istedim.

Mesele Üstadı sevme meselesi, şiirlerini bilme meselesi, ayran kabartıcı sözleri söyleyebilme becerisi değildir. Üstadın anlattığı lakin bizim kulak vermediğimiz manayı alma becerisidir.

Dün Üstada laf edenler bugün Necip Fazıl hayranı, dün Üstada karşı cephe açanlar bugün Necip Fazıl takipçileri, dün Üstada ihanet edenler bugün Necip Fazıl taklitçileridirler.

Son devirlerde ekseriyetle mukallit yetiştiren bir milletin evlatları olarak Necip Fazıl bize kömürlükteki parlayan elmastan farklı bir şey değildir.

İdeolocya Örgüsü ’nü okumadan Necip Fazıl sevilmez, fikir, bize o lazım; Yoksa kahvehanelerde devlet kurtaranlardan farkımız kalmaz. Aksiyon diye terör yapılmaz, milliyetçilik diye kafatasçılık yapılmaz bugün bunlar yapılmakta ve bazı kimseler, kendi yedikleri haltları Üstada dayandırmaktalar. Üstadın dediği gibi “Eğer gaye Türklükse Türk, Müslüman olduktan sonra Türk tür.” Bu söz Üstadın bu konulardaki düşüncelerini anlatıyor. Biz Büyük Doğucular kabuk ve posa milliyetçiliğinin tamamıyla karşısındayız. Tabii olarak bu kavmimizi sevmemize de engel değildir. Misal olarak bu basit ayrımı bize yaptıran gerçek milliyetçiliği bize öğreten Necip Fazıldır. Böyle Üstadın bize kavrattığı gerçeklerle alakalı daha çok örnek verilebilir.

Lakin bugün Türkiye’de Necip Fazıl okutulamamaktadır. Kendilerine İslam davasının çilelisi olarak gösterenler, Milliyet davasını fıska bürüyenler, Cemiyetçiliğin içine edenler bugün konuştuklarının hakiki sahibini saygıyla anarlar ama O’nu anlatmak için hiçbir şey yapmazlar.

Yalnızca “Çileyi alın okuyun, Sakarya Türkü’sünü ezberleyin” bugünün kafası budur. Bugününü zihniyeti “ayağı kalk Sakarya” dendiği zaman koltuktan ayağını indirir ve ayağı kalkar ama içerisinde bir mana almaz, Üstad Üstad der ama açıp ta bir kitabını okumaz.

Bugün başta Türkiye ve sıradan Osmanlı Coğrafyası ve sonra Tüm Dünya; Her köşe başında açılacak olan Büyük Doğu Fikir Kulüplerine muhtaçtır. Öyle bir zaman düşününki Büyük Doğu dergilerinin eski sayıları tekrar yayımlanıyor ve her mahallede gençler Meseleyi öğreniyor, Üstadın kitapları farklı dillere çevriliyor. Bizi anca bu kurtarır.

İslam’ın uyanışı; dedelerinin neden uyuduğunu bilen gençlerin oluşmasına bağlıdır. Eğer bir Diriliş bekliyorsak bir şeyler yapmalıyız. Sadece Sakarya Türkü’sünü bilmeden okuyan insanlarla hiç bir şey olmaz. Bugün her mesele basit siyaset ve küçük cemiyet kavgalarından başka bir şey değildir. Eriyen buz çamur olmuştu şimdi bataklık, bu bataklı kurutma yolu belli ki Büyük Doğu fakat nasıl işe başlayacağız Allah bilir.

 

Üstadım Ne Seni arayan olur,

Nede Senin gibi Büyük Doğuyu Anlayan bulunur.

 

Süleyman Nişanoğlu

 

 

 

ABİ İZNİNLE KAYNAK VE LİNK GÖSTEREREK YAZININ BİR KISMINI KULLANIYORUM,

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...