Jump to content

Ya-Leyl

1001 Çerçeve (Büyük Doğu Dergisi)

Recommended Posts

HEMEN DEĞİLSE NE VAKİT?

 

Fert, sınıf, cemiyet ve vatan halinde başlarımızın üzerinden güneşler doğup batıyor.Ve biz topyekün nefislerimize 24 saatlik mühlet bahşetmiş, müteselli varlıklar,'Bugün veresiye yarın peşin...' arzında tepelerimize asmış ve yan gelmiş bulunuyoruz!

 

Evet tepelerimizden güneşler doğup batıyor ve zaman, doğru başlanmış bir cümleyi daha tamamlamadan yanlış hale getirecek bir hızla akıp gidiyor. Duymuyor ve aldırmıyoruz...

 

İnsan hayal meyal sezer gibi olduğu büyük ictimai muhasebecilik memuriyeti üzerinde, tertiplemekle mükellef olduğu bilançoyu, her gün ertesi gün tamamlamak üzere bir gün ileriye atar,gider.Ve asırlar sonrası gelir de o 24 saat vadeli yarın asla gelmez.

Biz; günlerden bir gün, Allah'ın içimizde estirdiği deli rüzgarlar sonunda tüyeri diken diken olmuş, etrafına bir göz atar atmaz divaneye dönmüş, olanca rahat ve tesellisini kaçırmış, sırtına cemiyetin büyük semavi yükünü almış, uykularını kaybetmiş, 24 saatlik kısa gün kadrosunun cücelerince taşa ve tükrüğe boğulmuş tımarhanelik mustaripler...!Evet evet; tıpkı tımarhanelik mustaripler gibi kalabalıkların karşısına dikilmek, evlerin kapılarını çalmak, dükkanların kepenklerini vurmak, devlet ve cemiyet rehberlerinin yollarını kesmek, tiyatroda süflör ve kürsüde profesörün omuz başında durmak ve sadece bağırmak, çağırmak, tepinmek istiyoruz!

 

-Eğer hemen değilse ne vakit??? Bu aziz vatanın, bütün tarihi, bütün gelmesi, bütün geçmişiyle yeni baştan tefahhus ve muhasebesini emreden bir son vade anı yaşadığımızı ne vakit kavrayacağız? Yalnız bu anı duymak, bu anı şuurlaştırmak ve bu anın emrini yerine getirmek borcu önünde, en makbul fiil en faydalı iş dahi müflistir.Kitap kapatılabilir, fabrika susabilir, nakil vasıtası durabilir, hasta ölebilir, ölü bekleyebilir fakat bu borç daha fazla bekleyemez!

 

Sesimizi insanlardan hiç kimse duymuyorsa mutlaka tarihin duyduğu ve bir gün duyuracağı emniyetle yükseltiyoruz: Eğer hemen değilse ne vakit?

 

2 ocak 1948 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

HERKESE VE BANA GÖRE BEN

 

Yardakçıya göre ben:

— Vatansız, soysuz, inkılâp düşmanı!

 

Su katılmamış (veledi zina) ya göre ben:

—Bir (mum söndü) âleminde meydana gelmiş piç!

 

Dinsize göre ben:

— Softa, yobaz, kara mürteci, örümcek kafalı!

 

Züppeye göre ben:

— Garabet ve (orijinalite) olsun diye sofuluk taslayan bir (snob)!

 

Meyhane ruhiyatçısına göre ben:

— Namaz kılmaz, oruç tutmaz, rakı içer, kumar oynar, kadın düşkünü; bizzat yapamadıklarının müdafii ve bizzat bütün yaptıklarının münekkidi bir samimiyetsiz!

 

(Babıâli) esnafına göre ben:

— Kaskatı gurur heykeli! Majüskülle yazılacak bir (BEN)!..

 

Dönmeye göre ben:

— Hayatı rezaletlerle doluyken hak suretinde görünüp saf ve cahil dindarları istismara kalkan bir tüccar!

 

Muhalefet murabahacısına göre ben:

— Her tenkit ve tecavüzün üstündeki muazzam hedeflere saldıran ve her şeyden evvel muhalefeti gücendiren mel’un!

 

Akıllılık iddia etmeyenlere göre ben:

—Tek kelimesi anlaşılamayan (abuk sabuk)cu!

 

Akıllılık iddia edenler göre ben:

-Deli!

 

(Selâmet derkanarest)çilere göre ben:

— Daima fincancı katırlarını ürküten patavatsız!

 

Komüniste göre ben:

— Kara kaplı kitabın, cesur, atılgan, sistemli, samimî; fakat kafası testereyle kesilecek (1) numaralı propagandacısı!

 

Türkçüye göre ben:

— Irkçılığa düşman, geri ümmetçi!

 

(Sanat için sanat)çıya göre ben:

— Ruhundaki büyük şair ve sanatkârı öldürmüş bir müntehir!

 

Ve bazı müminlere göre ben:

— Hakkında her şey söylenen, kavliyle fiilinin birbirini tutup tutmadığı şüpheli garip bir adam!

 

Ve nihayet bana göre ben:

— Tek müdafaa kelimesi olmayan ve şahsına her ne kadar süfliyet çamuru atılıyorsa hepsini gayesinin ulviyetinden bilen, buna rağmen gerçekten süflî şahsıyla bu kadar şerefe lâyık olmayan basit ve alelade adamcağız!

 

9 ocak 1948 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

HARİM-İ İSMET

 

Anadolu… Bozkurdun, bir dere kenarında sulara dalıp gözlerindeki tılsımlı ateşi seyrede ede, içli ve mütevekkil bir söğüt ağacına istihale ettiği mesut diyar…

 

Anadolu… Türkün, gerçek ruh ve muhtevasını bulur bulmaz seyyarlıktan sabitliğe geçtiği ve ruh vataniyle içiçe yeryüzü vatanını kurduğu büyük mâna çerçevesi.

 

Anadolu… Kıt’alar arası tarihî hesaplaşmaların geçit meydanı, medeniyetlerin sergi evi, mahrem ve muazzam Asyanın, Avrupa’ya bakan cumbası…

 

Anadolu… Putların ve salîbin binbir cümbüşü arkasından kendisini topyekûn hilâle teslim eden ve onun dâvasını bütün dünyaya şâmil bir (aksiyon) halinde güden aslî ve asîl unsur kadrosu…

 

Ve nihayet Anadolu… Tarih boyunca cihanın en büyük mâna ve madde imparatorluğuna dayanak vazifesini gördükten sonra, dört asırdır öksüz, mazlum, harap ve mahrum yaşayan; bir asırdan beri de ihanetlerin en acıklısına uğrayan, derken an’anevî tahammül ve tevekkülünün üstünde çeyrek asırlık küfür binasının yükseltildiğine şahit olan misilsiz ukde merkezi...

 

Halbuki Anadolu; şehitler toprağı, gaziler bucağı, velîler ocağı;ve O'nun ,kainatın yüzü suyu hürmeine yaratıldığı beşer Nurunun ümmet yatağı...

Neticede Anadolu, her taşında bir Yunus Emre’nin oturduğu, her yolundan bir Yunus Emre’nin geçtiği,Allah ve Peygamber bağlılarının yurdu ki, minareleri, evleri,kalbleri ,rüzgarları, kağnıları ve ırmakları hep “Allah Allah!” sesiyle coşar.

 

Böyleyken Anadolu; ırmakları bile “Allah deyu deyu” akarken, tam 27yıldır kendi iradesiyle başa geçtiğini iddia eden en şeni ve mürtet küfrün esiri olmak gibi,hayal ve efsaneye sığmaz bir muhalin nasıl mevzuu olabilir?

 

İşte biz bu Anadolu görüşümüz ve en üstün milliyetçilik halindeki bu Anadoluculuğumuzla,ona,kendi kendisini,kendi ukdesini,kendi mevzuunu anlatmaya,onun bütün sırlarını çözmeğe memur bulunuyoruz.Irmakları ''Allah'' deyu deyu akan vatanın mukaddes emanet çerçevesinin ''Harim-i İsmet''inde küfrü boğacağımız günler yakındır.O ki,düşmanın ''harim-i ismet''inde boğduğu yalaniyle''harim-i ismet''imize küfrü soktu;şimdi sıra onun aynı ''harim-i ismet''te boğulmasına gelmiştir.

 

1 aralık 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

OFELYA,BU FİKİRLER BENİ DELİ ETTİ!

 

Hristiyanlığın, hayır Hristiyanlığın değil, İsa Peygambere ait gerçek dininin henüz neshedilmediği ve Hak yol olduğu günlerde Romalı müminler, acaba bizim çektiğimiz ruh işkencesini tadabildiler mi? Onlar dövüldüler, sövüldüler, kovuldular, sürüldüler parçalandılar, aslanların ağzına atıldılar; fakat bütün bunlardan hiçbiri yapılmadığı halde, kendi kendisine hâdiselerin bize reva gördüğü cefa şartına kadar yükselemediler.

Zira küfür onlarda evveldi, memleketlerinin sahibiydi; onlar sonradan gelen hakikatin mensupları sıfatiyle minicik ekalliyet temsil ediyorlar ve gayet tabiî olarak (katakomp) larda yaşıyor, yer altı boşluklarında birbiriyle fısıldaşarak anlaşıyor ve tezatsız cefayı çekiyorlardı.

Bizse, imandan sonra gelen ve minicik bir ekalliyet temsil ettiği halde ekseriyeti damaklı gemlerle sürüp.götüren küfrün, baştan başa sahibi bulunduğumuz ve her köşesini doldurduğumuz bir memlekette bize tâyin ettiği (katakomp) hayatını yaşamaktayız! C.H.P. kanunlarına göre vaziyet budur!

20 milyon kişi toprağın üstünde, toprağın altından beter bir karanlık ve havasızlık içinde (katakomp) hayatlarının en korkunç ve tezatlısını yaşarken, bir milyon kişi, yine toprağın üstünde, zâhiren üstüne ve altına hâkim ve tapularına malik olarak ömür sürsün???

 

“- Ofelya, beni bu fikirler deli etti!"

 

Haddiniz varsa "Müslümanım!" deyin! Kâfi değil; haddiniz varsa "Bizim ideolocyamız sadece Müslümanlıktır!" deyin! Yine kâfi değil; haddiniz varsa "Kanun, Allah’ın kanunudu; gerisi sadece havayla, cıvadır!" deyin!

Biz, yine, 20 milyonluk kütlenin vicdanına remz olarak ele aldığımız Ofelya'ya hitap edelim:

 

“- Haydi gel, seninle (katakomp) lara çekilip fisıldaşalım; ve orada Allah’ın, Kur'anın, Peygamberin ve Şeriatin büyüklüğünden ve üstünlüğünden bahsedelim! Ve bir milyon kurdun, her ân ilik ilik canını emdiği 20 milyon kuzunun haline ağlaşalım!...

Ofelya, ah Ofelya, bu fikirler beni deli ediyor!

 

24 kasım 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

(SODOM) VE (GOMORE)

 

İki şehit... Bir cemiyet... Tarihin pek uzak veya çok yakın, bir devrinde yaşamış... Yaşamış, yaşamakta ve yaşayacak... Karanlık, akrep, zehir ve şeytan yaşadıkça böyle beldeler ve cemiyetler de yaşayacak... Ve bir gün tepelerine inen semavî gazapla nam ve nişanları silinecek...

 

Kadınları herkesin malı... Fuhşun, her köşe başında sar'a deprentileri... Hayvanlarının başı yularlı da çocukları başı boş... Ak sakallı büyük baba ve iki büklüm büyükanne, evlerin en utanılan süprüntüsü... Fikir kuvvetlilerin tahtaravanı önünde yürüyen dalkavukluk borazanı... İlim, delilerin fermanına vesika aramaya memur dosya... Kimsenin kimseye ve hiç bir şeye tahammül ve imanı yok... Çehrelerde, burunların sağ tarafı başka, sol tarafı başka adamın... Çehrelerde takallüs, teşennüt, inkâr ve istihza, müthiş bir felâket tuğrası... İnsan orada yalnız son nefesini verirken tabiî ve samimî...

 

Halkın vicdanı ve aksülâmel hassası, her tarafı gıcıklanan, mıncıklanan, tırmıklanan, fakat hiçbir noktası kıpırdamayan, dağ gibi şişmiş bir ceset... Yalan şehirlerin suyu... Hile, şehirlerin ışığı... Riya, şehirlerin havası... Taklit, şehirlerin mâbedi... Köylüsü ne kendisine, ne de şehirliye; şehirlisi ne kendisine, ne de idarecilerine; idareciler ne kendisine, ne de hakka inanıyor... Parasının, terazilerinin, maddî ve manevî bütün kemmiyet ve keyfiyet ölçülerinin ayarı bozuk... Tüccarı kıtlık kıyamet gününün simsarı... Büyük hırsız, (Lût) gölünde yılan balığının kaya balığı peşinde gezmesi gibi küçük hırsızın takipçisi... Düşünmek, hatırlamak, söylemek, yol aramak, sırları kucaklamak, ilk sevap ve günahı anmak yasak...

 

Nihayet gökten ateş yağdı ve (Sodom) ve (Gomore) yandı; yandı yandı kül oldu.

 

16 kasım 1945 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

SIÇANI GEBERTİNİZ !

 

Bu dünya da öyle unsurlar vardır ki,birinin hakimiyeti,mutlaka öbürünün mahkumiyetiyle kaimdir.Işığın girdiği yerde karanlığa hiçbir hisse yoktur.

Işığın doldurduğu odada,karanlığa fırsat kollama ve nöbet bekleme hakkı düşünülemez.Birbirine zıt dünya görüşleri de aynen böyledir.İslamiyet,hakim olduktan sonra müşriklere hayat ve fikir hakkı tanıdı mı?İslamiyet gibi mutlak kurtuluş kefaletçisi,ulvi ve münezzeh misali bırakalım da,örneklerin adilerini ,hatta batıllarını ele alalım:

 

Fransız İnkılabı,krallık idaresinden kimlerin varlık hakkını kabul etti?

Hatta şu erzel ve esfel komünizma ne yaptı?Çarlık ve burjuvazya muhitinden kimlerin yanı başında seyirci olarak muhafaza etti?Nasizma ve faşizma nasıl iş gödü?Düşmanlarını,halk iradesi etrafında ki mücadelede serbest mi bıraktı?

 

Olamaz efendim,olamaz! İki parti arasında karşılıklı hayat hakkı telakkisi,ancak küçük ıslah ve program farklarıyla birbirinden ayrılıp esasta bir olan teşekküllere mahsusdur.Halk Partisi bunlardan biri olabilir mi?

O,bu vatanı yoktan var etmiş olmak iddasında,halis ve muhlis bir vatan hainidir.Ya böyledir yahut da (muhal farz) bunun tam aksi.İkisi ortası mümkün mü?Tam aksi ise yerini alması ,değilse yerin dibine geçmesi lazımdır.Madem ki yerinden,bizzat halk eliyle yere atılmıştır;mutlaka yerin dibine geçirilmesi içindir bu...Binaenaleyh bu memlekette,soylu millet kedisiyle tam 27 yıl bir fare gibi oynayan bu veba dolusu sıçanın ,kurtulan,kurtarılan ve artık kediliğini takınan milletin gözleri önünde bıyık burmasına tahammül edilemez!Onun,içi kanımızla dolu şişkin karnı,mutlaka pençemiz altında delinmelidir.

 

Demokrat Parti! Son şansın, seni sıçandan intikam almak için seçen milletin iradesine tercüman olarak ve bu mevzuda C.H.P azmanı bazı şeflerini bertaraf ederek,veba sıçanını kanun yoluyla gebertmektir.Bunu yapamaz ve Halk Partisi gibi bir şekavet yatağının demokrasya haklarına uzak manasını takdir edemiyecek olursan,nihayet 1954 de tasfiye edilmeye mahkum olduğunu ve o güne kadar bir C.H.P dümdarı gibi zaaftan zaafa sürüklenip gideceğini bil!!!

 

8 aralık 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

 

Orhan Okay'ın Üstadla alakalı eserinde hakkında yapılan tenkidden biri de Üstad'ın tekrarlayıcı yanının çok olduğuydu. Şu yazıda benzerlik hayli fazla;

 

Bize, kuru akıllar değil, ulvi divaneler lazım.... hani ya?

 

Bize, deftere bakıp mantık hesabı çıkaranlar değil, kör defteri ve bön mantığı bir toplayışta dürüp üstün sezişe yapışanlar lazım.... hani ya?

 

Bize, babasından meccanen devşirdiği iman ruhunu kilitli dolabında ekşitenler ve kokutanlar değil, onu her an ocak üzerinde tutan ve fıkır fıkır kaynatanlar lazım... hani ya?

 

Bize mafsal yerlerindeki maddi alışkanlıkla kıbleye dönüp, Allah'ın huzurunda iskelet kıvamı halinde duranlar değil, ruh şahlanışı içinde dizilenler lazım.... hani ya?

 

Bize islam ölçülerinin kerrat cetveli ezbercileri değil, aşk habercileri, rahmet müjdecileri ve sırasında kahır bildiricileri, savaş naracıları lazım..... hani ya?

 

Bize, ebediliği feda edip, bir kaç yıllık pis ömrü elde tutan açık göz hasisler değil, fani hayatı topyekün gözden çıkarıp, sonsuzluğu arayan gözleri cömertler lazım.... hani ya?

 

Bize, kötülüğü derece derece eli dili ve kalbiyle önlemek emrine karşı, işi kalbe bırakanlar değil, dili bile az görenler ve elden başka hiç bir çareye inanmayan, güvenmeyenler lazım.... hani ya?

 

Bize, içi boş ve cilası dökük konserve kutuları halinde marka müslümanları değil, 'nar-ı beyza' gibi, içine düşen ve içine düştüğü her şeyi kendisine çeviren, keyfiyet müminleri lazım.... hani ya?

 

Biz, bonmarşe arslanının gerçek arslana benzediği kadar müslümanız!

 

11 ARALIK 1966

 

http://Bize, kuru akıllar değil, ulvi divaneler lazım.... hani ya?

 

Bence Üstad yazının önemine binaen bu yazıyı ilerleyen yıllarda tekrar neşretmiştir. Yazı zaten aynı sadece farklı kelimeler kullanılmış. Şimdi bile yazılsa yine müslümanlara hitap etmiyor mu? Her harfi yine geçerliliğini koruyor. Üstadın çok önemli yazılarındandır. Çerçeve 4 te "Hani Ya" adlı bu yazısını çok beğenirim.

 

Bu bir tekrar değildir bence. Tekrar ne diye sorarsanız aynı kitap içerisinde aynı mevzuyu 3-4 kere kitaplarında okuduğum Yavuz Bahadıroğlu'nun yaptığı tekrardır. aynı kitapta tekrar tekrar aynı şeyleri okumak.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

KOVADİS?

 

Türk Ocağı merkezine Patrik Athenagorası davet eden Hamdullah Suphi Tanrıöver... Başlığının altında "doğruya doğru, eğriye eğri" ölçüsünü taşıyan, fakat hakikatte doğruya eğri, eğriye doğru demekten başka hiçbir şiar taşımayan "Vatan" gazetesinin geçen Pazar günkü sayısında, baş sahifesinin başköşesini süslettiğî şekilde, sözde memleket münevverlerinin Patrik cenaplarının mihveri etrafında halkaladıktan sonra, aynı "Vatan" gazetesine göre aynen şöyle hareket buyurmuşlardır:

 

"Hamdullah Suphi Tanrıöver, bundan sonra, Patrik Athenagorasın gösterdiği yakınlıktan bahisle, Türk milletinin dinler ve milletler arasında yakınlık istediğini, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan da eski bulunduğunu, Bizansın bir yadigârı olduğunu ve aramızda konuşulan eğlencenin yabancı gelmediğini, tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğunu, her iki milletin tarih bakımından çok eski olduklarını belirtmiş ve büyük mazinin mahfuz kalacağını söyleyerek şöyle devam etmiştir:

Kendilerinin işgal ettikleri makam çok büyüktür. İnandıkları ve İnandığımız yolda bütün Ortodoks âleminin faaliyette bulunması için, mânevi nüfusları en büyük âmil olacaktır!"

 

Heeeeey, heeeeey, heeeeey, müslüman Türk topluluğu!!! "Türk Ocağı" gibi bir yaftanın altında veya maskenin arkasında, bu sözler senin yüzüne karşı nasıl söylenebiliyor? Cedlerinin râşedar şehadet parmakları halinde göklere uzattığı minarelerle çevrili, İslâmın Bizansa karşı tarihi zafer beldesinde, bir Hamdullah Suphi Tanrıövmez, resmen ve alenin, Patriğin mânevi sahabetine nasıl sığınır, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan eski olduğunu niçin söyler, Bizansın bir yadigârı olduğunu ne yüzle telâffuz eder, aramızda konuşulan Eğlencenin yabancı olmadığını, yani ana dilimiz gibi bizden olduğunu ne cesaretle iddia eder ve tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğu lâfıyla acaba neyi kasdeder? Patriklik makamını "çok büyük" sözüyle tazim eden Tanrıövmez, farkında mıdır ki, bu sözleri o da harp veya düşmanlık mevsiminde bulunmak şartı ile, ancak Türk düşmanı bir Yunanlı söyleyebilir? Amerika'daki dinler arası kongreye iştirak vesilesi ile Patriği tanıyan Hamdullah Suphi, yoksa Patriğin maiyetinde, Peygamber ve Şeriat farkı ihtilâfını kaldırıp, sadece Allah'ın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din (!) sevdasında mıdır ve bunun için mi eski ve malûm Türk Ocakları Reisi cübbesine bürünmeye lüzum görmüştür?

 

Bütün maskeleri, bütün nesepleri ve içyüzleri İle beraber Çekip göstermek için, taraflarından tek bir karşılık bekliyoruz!

 

Tanrıövmezin evinde, böyle bir beynelmilelcilik cerayanının ilk kadrosunu çizen toplantının "Vatan" sütunlarında gördüğümüz fotoğrafında, meşhur avdeti Ahmet Emin Yalman'ın da mânevi Bizans İmparatoru Haşmetlû 1. Athenagorasın solunda yer aldığını kaydetmek, dâvanın renk tonunu belirtmek bakımından faydalıdır!

 

Kovadis Tanrıövmez? Hiç olmazsa "Türk milleti dinler arası yakınlık istiyor!" tarzında bir iftira selâhiyetinden ve (Türk Ocağı) oyunundan vazgeç de, git, dilersen kendine "Tanrıöver"in Eğlence karşılığını ruhanîlik ismi olarak seç ve Türklük, Türkçülük iddiasını başkalarına bırak!

 

Yunanlılar, asılları kendilerinden olduğu halde, başımızda tuttuğumuz ve temsilciliğine göz yumduğumuz sizin gibi insanlar yüzünden mi yoksa Türk çocuklarını hor ve hakir görmeye yeltendiler?

 

27 mayıs 1949 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

BUNU İSTİYORUZ

 

Aziz vatanı, aziz devleti, aziz anneyi, aziz hocayı, aziz kanunu, aziz bayrağı, aziz şunu, aziz bunu, izafî kıymetler borsasında ve (Spekülâsyon) cambazlarının elinden kurtaran bir heyecan…

Marmaranın bütün suyunu kova kova Haymana çölüne taşıyacak; Memiş dayının nişastalık tek çuval buğdayını, milyonlarca tona muhtaç devlet (silo) suna cezbedecek bir heyecan…

Yalancı şahidin, tesir altında hâkimin, kopyacı talebenin, rüşvet kumbarası memurun, cinnete hakikat mühürü basan âlimin, yüreğine inerek ölüşündeki sırra, (Morg) raporlarında asla madde tayin ettirmeyecek bir heyecan…

Karaborsayı, meyhaneyi, kumarhaneyi, (genelev)i arsasız bırakacak; mektebi, kütüphaneyi, evi, sokağı dümdüz ve yepyeni bir torna tesviyesine tâbi tutacak bir heyecan…

Kargaların bile kahkahalar attığı korkuluklardan aşağı vecizelerin, sahte yem borularının, yaldızlı kuvvet haplarının, kalpazan tesellilerinin, çakırcalı yasaklarının yüzüne tükürtecek; ve (doğru) dan, (güzel) den, (sonsuz) dan bir zerreciğe razı edecek bir heyecan…

Hiç kimseyi, hiç bir bucakta tek başına bırakmayacak, herkesin peşine mukkaddes bir casus halinde gölgesini memur edecek bir heyecan…

İnsan başını eşşek kafasından ayırt eden biricik kaygıyı, ebediyet kaygısını besleyecek bir heyecan…

Mezardan ötesinin hesabını verecek bir heyecan…

 

Ölmezliğimizi taahhüt altına alacak bir heyecan…

 

Bunu istiyoruz!!! Ya verilsin, ya vereceklere yol açılsın!!!

 

9 kasım 1945 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

KOKU

 

Seslerin çizgilerin renklerin hacim nisbetlerinin nefis sanatları var da ,kokuların acaba neden yok?

Diyeceksiniz ki:

 

-Kokuların da nefis sanatı var...Avrupa (parfümöri) lerinin kadın vücutlarına giydirdiği şekil şekil koku nefis sanat değil mi?

 

Nefis mi bilemem ama bir nevi sanat !.Fakat ben bu kadarını hesaba katmıyorum.Kokuların sinir bayıltıcı tek cepheli tesirinden başka ,öbür güzel sanatlar gibi ,niçin bütün bir lügatçesi ve ifade kadrosu meydana getirilmemiştir...sualim bu noktada.!

 

Öyle ya,yüzlerce insanı bir salonda toplayıp ,salona bir takım kokular yaymak suretiyle bütün bir ruh tahlili kurmak ve ve hayat hikayesi,dava hamlesi meydana getirmek mümkün mü? Koku denilen büyük ''mücerred''i müşahhaslar dünyasına çekebilecek ve ondan bir lisan süzecek (orkestral) terkip aletine malik miyiz?...Hayır

Halbuki unsur unsur ,ne hususi kokular var dünyamızda !..Hele devrimizde,hele devrimizde!...Madde değil, mana kokuları !Geçenlerde rastladığım,vaktiyle lastik işinden milyonlar kazanmış bir karaborsacının ağzı,vücudunu kaplayan aşağılık lavanta dumanına rağmen zehirli kauçuk buharları kusuyordu.Akşamları moda caddesinde piyasaya çıkmaktan başka zevki olmayan şu (üniversite) li genç kız hala (Missüri) kokumuyor mu? Teliflerimizin kaçta kaçı Türkiye ve Anadolu kokar?

 

Ve sen ey sefil gazete..! 1939 dan 1943 e kadar (Fon papen) insaçındaki ekşi (briyantin) kokuyordun! 1944 ve 1945 te İngiliz ve Amerikan ''Haberler bürosu'' nun (kokteyl) lerinden hususi bir koku süzmek istedin! Ve nihayet 1946 da kokuların kokusunu bulur gibi oldun!Çocuklara musiki dersi şeklinde talim edilen bir demokrasya havasının,ayak kokusundan müstekreh ve hakikatin ayağa düştüğünü ihtara memur bir hürriyet ! kokusu...

Şimdi bu kokunun boğucu gaz kudretiyle,son günlerin imam ve ahlak mücahadecilerini ,irticai hortlatmak ve inkılabı baltalamakla suçlandırıyor ve bu halden yeni (rejim) ve hükümeti mesul saymaya kadar gidiyorsun!Kalemin,müdafa ettiğin inkılabın rakı kokmasına eş,fuhuş ve şenaat kokuyor!Kardan beyaz ve yağmur suyundan temiz Müslüman tülbendi kokan eski Türk evinden ,pencereleri açarak küfrün lağım kokularını ihraç etmek isteyenler ,sana, içinde mesut yaşadığın lağımda seni boğacaklarmış gibi bir korku telkin ediyor! Haklısın;zira lağımlara koku veren necaset (esans) ı bizzat sensin;sen içinden çıkarılmalısın ki,lağımlar (ma-i mukattar) a dönsün...

 

Paygamberimiz,Alemlerin efendisi,güzel kokuları severdi.Bu da gösteriyor ki koku,iyi ve kötü herşeyin şahsiyet ifadesidir.Müslüman temizlik,güzellik,doğruluk kokar.Allah bizim üzerimizden melekleri mest edici bu kokuyu,sizin üzerinizden de,sıçanları bile gebertici o kokuyu kaldırmasın!Hesap günü birbirimizi kokularımızdan tanıyacağız ve ona göre hesaplaşacağız!

 

22 aralık 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

MEDENİYETLERİN HALİ

 

 

Yirminci asrın ikinci yarısına girdiğimiz ve yer yüzünü korkunç bir tezat inkıbazı içinde kan ve tere batmış gördüğümüz bu hengâmede, sınaî ve hayali bütün putlariyle bütün medeniyet iddiacıları, artık bağlılarını elden

ka­çırmış, hattâ bizzat öz nefsinden şüpheye düşmüş bulunmanın canhıraş buhranını yaşamakta... Vah­şilerin yonttuğu heykellerden fabrika bacalarına kadar putlaştırılmış hangi istinat (sembol)ü varsa, hepsi birden müflis ve kendi Öz nefsinden musta­rip... Bunlar, sükûti bir çığlıkla haykırıyorlar:

 

— Kurtarıcımızı bekliyoruz!

 

Ve ufuklarda, kurtarıcıdan, kurtarıcının yaklaş­tığını sezdirici bir ayak sesi veya gölgeden bile eser yoktur. Ve sınaî ve hayalî bütün putlar,şimdi birbiriyle savaşmakta, gıdalarını birbirinin kanı­nı emmekten başka bir sahada bulamamaktadır.

 

Yer yüzünü kâmil şifaya ulaştırıct gerçek mede­niyet (sembol) ü olan ezelî ve ebedî medeniyet kadrosu, bulunmak için aranmaya muhtaç değildir. Onun ismi îslâmiyettir; ve bu mutlak kurtarıcı, bu­gün, canhıraş çilesini belirttiğimiz Garp dünyası­nın vurduğu sillelerle, bütün şahsiyet ve hüviye­tinden mustarip hale getirilmiş bazı Şark milletle­rinin, tıpasını açamadıkları ve çöplüğe attıkları bir hayat iksiri halinde beklemektedir.

Allahım; sen bizi ne çetin bir işe memur kıldın;..

 

5 ocak 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ALEVSİZ YANGIN

 

Bu sinsi bir yangındır; bazı maddelerin için için yanıp kavrulması gibi bir şey... Evet; ismine «inkılâp» buyurdukları namütenahi gerilik ve hudutsuz cahillik müessesesi, mah­cup ve mazlum «ileri» ve «doğrun nun eliyle ve açıkça ateşe verilemeyince, kendi kendisine, ra­kipsiz ve müdahalesiz ölüme mahkûm bulunmak gibi bir sefalet içinde, durduğu yerde çürüyüp kokmuş, oturduğu mahalde kavrulup bitmiştir. Fa­kat dışarıdan bakıldığı zaman opun bütün duvar­ları sanki yerinde, olanca eşyası guya faaliyet köşelerindedir. Ammâ bu duvarlar ve eşya, ifade

et­tikleri maddelerin içi boş kabuklarından başka bir şey' değil...

 

Boşlukta mekân işgal etmek iddiasına giriştiği ândan başlıyarak tam 27 yıl süren alevsiz bir yangın, bu sahte hacimlerin içini silip sü­pürmüştür. Öyle ki,bugün şapkaları,kendi ken­disine,herhangi bir kıyas unsuru ortada bulunmak­sızın bizzat komiklik ve şahsiyetsizliğin remzi: yeni harfleri, en ileri cehil vasıtasının ta kendisi;

kanunları, kargaşalık ve adaletsizliğin bilfiil nâzımı; her türlü serbestlik ve başıboşlukları, fuhşun dahi midesini bulandırıcı bir aşağılığın kusmuk sahası;garplılaşmak iddiaları, öz nefsinden mahcup garbın, kahkahaları zaptedilmiş hâilevi istihza mev­zuları; din düşmanlıkları da, nihayet içinde su kaldığını sezdikleri biricik istismar çeşmesi olarak kendilerince münafıklığa tahvili kolay bir son ma­rifet haline gelmiştir.

 

21 yıl müddetle ve -İlâhi hikmete dikkat ediniz!- hiçbir dış müessirin kıyas ve ifşa gayreti olmaksı­zın kendi nefsi İçinde kavrula kavrula bu hale ge­len şanlı inkılâplarının, sadece bir kav ve posa hacminden ibaret heyulâi kütlesi önünde herhangi bir köylü, çakmağını çakacak kadar cür’at göster­miş olsaydı, şimdi bu hacimlerin yerinde sadece bir kül sathı görecektik. Fakat Allah bu eseri, ken­di içinde, kendi kendisine, kendi öz şartlarına

boğ­durmak istedi. Bundan böyleyse, alev makinesi kul­lanmaya değil, sadece (projektör) tutup, alevsiz yangının sahibini ne hale getirdiğini göstermeğe bir küçük lüzum kalmıştır; o kadar!.. Allah bu ese­ri, kendi dışlarında bir müdahale ve müessir yü­zünden sukut etmek şerefinden bile mahrum kılmistir.

 

29 Aralık 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

BİZZAT SEN !

 

Bize mürteci diyen!.. Sen, zaman kadar mücerret bir şeyi kokutmuş ve kainatı hareket noktasına kadar geriletmiş bir bedbahtsın...Hadiseleri ,basit tarih ve kemiyet sıralarına göre sınıflandırmaktan başka hiçbir teselli kalmamıştır elinde...

 

Bizi,Komünist emellerine hizmet etmekle ve Komünistlere yeni tecelli zeminleri açmakla suçlandıran!Sen.bizzat (Stalin) e,en sadık adamı kadar değilde,öz yüreği kadar yakın bir bendesin!..Onun,en sadık adamına bile tavsiye etmekten çekineceği bir taktiği,kendi kendine,candan ve cabadan yerine getirmektesin!..

 

Bizi, “kızıl ve kara irticacılar” tasnifi altında, artık bu memlekette hiçbir şeyi zıddından ayıklanamaz hale getirici bir karanlığa boğmak isteyen!..Sen ve yukarıdan beri gelen hepiniz Allahsız, milliyetsiz, Yahudi ,dönme ,mason ve komünistten biri, yahut bunlardan hepsi birdensiniz!...

 

 

Vatanı misilsiz bir zulmete boğup,çocuklarımızın babası şeklinde ocağımıza yaklaştırdığınız can düşmanımıza ve can düşmanımız şeklinde gösterdiğiniz çocuklarımızın babasına karşılık ,bu oyununuzu sezecek ve sizi fert fert ve topluluk topluluk teşhis edebilecek son nur kıvılcımının sadece Büyük Doğu olduğunu sizde biliyorsunuz;ve telaşınız yalnız bu bilgiden geliyor.Korktuğunuz günlerin tahakkuku yakındır! ..O gün bütün renkler en ince (nüans) larıyla birbirinden ayırt edilecek ve bizden olmayanlar kezzapla silinecektir.Bundan korkuyorsun,değil mi,Allahsız???

 

26 ocak 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve) 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

MİLLİ KAHRAMANLAR !

 

Tanzimat'tan beri milli kahramanlarımız, bizi, Kanunî devrinin haşmet ve şevketine ters tarafından denk hale ge­tirmek istiyen Avrupalının yonttuğu ve biçtiği kuklalardan ibarettir. O devirden beri, Yahudilik, Masonluk, Kozmopolitlik ve Allah­sızlık (ajan) lariyle, millî kahramanlarımızı hep Avrupa tâyin ve tesbit eder, biz de buna inanırız. Edebiyatta Şinasi, Namık Kemal, Tevfik Fikret; siyasette Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa, Mithat Paşa; inkılâp ve ihtilâl ham­lelerinde Ahmet Rıza, Talât, Cemal, Enver, hep bu cinstendir ve bunların çoğu boynunda (Mason) yularını taşır.

 

Şu ânda dâvanın tahlil ve tecrit tarafına girmeden, ânî ve teessürî bir terkip ve teşhis üslûbiyle haber verelim ki, bunların hepsi, masum ve bembeyaz koyunlar gibi hazin mele­melerle ufuklardan çobanını çağıran bu vata­nın ''harim-i ismet'' ine girmiş, meş’um ve kapkara kurtlardan başka bir şey değildir; ve en büyük fikrî ve tarihî inkılâp; bunların, zümre zümre ve şahıs şahıs maskelerinin yüzlerinden düşürüldüğü ân vücuda gelmiş olacaktır. O zaman, bu temizliğin altından, bütün bir vuzuh halinde bütün kurtuluş yolları meydana çıkaçaktır. Bekliyelim ve Allaha yalvaralım!

 

19 ocak 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

KİMSE İŞİN FARKINDA DEĞİL !

 

Ey bizi anlıyacak, isterse tek kişi olsun, fikir ve dâva çilekeşi adam; sana hitap ediyoruz: Komünizma, yavaş yavaş, adım adım ilerliyor ve zaman ve mekânına göre dilediği taktiği piyasaya sürüp defterinde kayıtlı ve kayıtsız bütün adamlarının ona dört elle sarıldığını görmekten gelen bir bahtiyarlıkla hedefine ulaşacağı günü kolluyor! Kimse işin farkında değildir!

 

Yahudilik,bütün müesseseleriyle arı kovanları gibi çalışıyor ve her menfi tesir sahasına açık bırakarak vahdet mihrakını keşfedilmez hale getirmekten başka gaye gütmediği bu vatanda menfaatini her noktadan devşiriyor! Kimse işin farkında değildir!

 

Dönmelik, «Dem bu demdir!» nidasiyle son derece sinsi ve (pasif), yani içten bir «taklib-i hükümet» hamlesine girişiyor ve en nazik noktalara (ajan) larını yerleştirmeyi biliyor. Kimse işin farkında değildir!

 

Yeni İktidar, onu yedi şahsa, yahut yedi sahıslık zümrelere temsil ettirecek oluksanız, bu yedi şahıs veya zümrenin yedi ayrı renk belirttiği ve bir türlü vasati ve merkezî rengini bulamadığı, her istikamete ayrı ayrı mensup ve hiçbirinde karar kılamaz bir şüphe, tereddüt ve «idare-i maslahat« zaafı içinde bocalıyor ve bu bakımdan hiçbir şeyin ne tam yasakçısı, ne de tam himayecisi olamıyor ve meydanı bomboş bulunduruyor. Kimse işin farkında değildir!

 

C.H.P., düne kadar, içinde Cehennem katranından mamul zift uykulara daldığı yatağında hınçla doğrulmuş, Yeni İktidarın her istikameti mahfuz tutmak istiyen şüphe ve tereddüdü yüzünden onu çürütüp bir ânda tepemize musallat olmanın yolunu arıyor ve bu yolda "kendisine bütün fesat ocaklarını iştirak halinde buluyor. Kimse işin farkında değildir!

 

Garp demokrasyaları, sadece Komünizma tasallutu karşısında yekpareliğini görmekten başka vazife vermedikleri Türkiyenin, yarınki tezatsız dünyada mahkûm ve tâbi halini devam ettirmek için, onun, bir asırdan beri bizzat hazırladıkları iç zaafını hattâ himaye ediyor ve herhangi bir millî harekete hiçbir (şans) ihtimali vadetmiyor. Kimse işin farkında değildir!

 

Bizse, üç buçuk fikir ve dâva çilekeşi, şahsan ne kadar esfel ve ahkar olursak olalım, sırf Allah, Peygamber, tarih, millet, cemiyet ve insan muhasebe ve murakabesini yerine getirdiğimiz için, Komünistin de, Yahudinin de, dönmenin, de, C.H.P. nin de, daha şunun da bunun da müşterek isnat, iftira, tahrik ve fesat çamuru altında çırpınıp duruyoruz; ve bunlardan ayrı ayrı ve hep beraber zerrece ürkmüyoruz ama, yirmi bir milyonun bizimle olduğunu bile bile çile ve nasibimizin azamet ve dehşetini tam kavrayıcı tek dosta malik bulunmuyoruz. Zira kimse işin farkında değildir!

 

Fakat biz Allaha malikiz ve kimse işin farkında değildir!

 

2 şubat 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

GÖRMEK İSTİYORUZ !

 

Yine üzerimize, en alçak ve esfel soyundan tahrik projektörleri tutulmakta... Bu projektörlerin, aydınlatmak ve göstermek dâvasında olduğu hiçbir şey yoktur. Onlar, aydınlatıcı aletler değil, bilâkis karanlıkta yanıp içindeki resmi aksettiren (Lântem-Majik) lerdir. Yani, bizi göstermiyorlar; bizim kar gibi beyaz alınlarımızda kendi isnat ve iftiralarının resimlerini gösteriyorlar.

Kendi içlerinde, evvelden zaptedilmiş plâkalardan ibaret olan bu resimlere göre biz mürteciiz, inkılâp düşmanıyız, komünist emellerinin üflediği ve yürüttüğü bir cereyanız, komünistlerde bir arada İmhası gereken insanlarız!!!

 

Düne kadar bize yönelen zulüm, hiç değilse bizi komünistlerle karıştırmamak, doğrudan doğruya nefsine düşman farzetmek ve bu teşhisi de (rejim )i ve hükümete mal etmek suretiyle, bütün vahşeti içince biraz namusluydu. Bugün, yeni (rejim) ve hükümetin, henüz ukdeleri çözememiş ve «ağyar» ile «efrad» i tam ve sıhhatli bîr tasnife tâbi tutamamış tereddüdü karşısında, devlet ve gençlik gibi İki aziz aksülâmel kutbunu aleyhimizde kışkırtmak için sinsi sinsi çalışması bakımından en namussuz bir zümrenin plânlariyle çevriliyiz. Bu zümre; Yahudiliğin, Masonluğun, münafıklığın, içten yıkıcılığın, millî ve dini vahdet suikastçılığın, tek kelimeyle her türlü beşeri oluş katilliğinin kurmay heyeti olan dönmelerdir. Projektörü; projektörü değil, işliyebilmesi için karanlığa muhtaç olan sinema makinesini bunlar İdare ediyor ve alınlarımızın beyaz perdesinde, kendi irin dolu ciğerlerinin ve kurt dolu barsaklarının (röntgen) ini göstermeğe kalkıyorlar. Kimse de işin farkında olmuyor!

 

Beyoğlunun dönme sinemalarından birinin locasında her gün meçhul bir delikanlının visaline istida veren karıları, komünist sefarethanesinin ve Rus bankasının tediye şekline âşinâ kültürleri, Misler Truman’ın çenesinden kopardıklarını itimat kılını Stalin’in ihtiyat tırnağiyle aynı zarfta muhafaza eden tabiyeleri; ve üç Cumhur Reisine ait üç devir boyunca, Allah ve Peygamber düşmanlığı adına ne bulurlarsa o devre hulûl için kapı diye kullandıkları seciyeleriyle,bu lâğım kadrosundan âdi mahlûkların oyununa kapılacak devlet ve gençliği görmek istiyoruz!

 

12 ocak 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

NE GÜZEL...

 

Bir şeye inanan adam! Sen ne güzelsin!

 

Bir şeye inanmakla tek şeye,yani O şeye inanmak istidadını kazanan adam! Sen ne güzelsin!

 

Mücerret inanmak imtiyazının bile O şeye inanmaktan geldiğini kavrayan adam! Sen ne güzelsin!

 

O şeyin müslümanlık olduğunu bilen adam! Sen ne güzelsin!

 

Müslümanlığın ezelle ebet arası insanoğlunu saran biricik doğru,iyi ve güzel olduğunu gören adam! Sen ne güzelsin!

 

Günübirlik hayat sathına hakim sahte davaların zamanla solan renkleri ve pörsiyen hacimleri arasında,müslümanlığın ,iğreti cümbüşlerden müstağni çehresine sımsıkı sarılan ve ona sonsuzluk itimadi ile bağlanan adam! Sen ne güzelsin!

 

Muhal farz olarak ilmin insanlara ebedi hayat bağışlayacağı,göklerin maverasındaki aleme seyrü sefer edileceği ,camilerde iki kürt hamaldan başka kimsenin kalmayacağı ve dindarlara marazi ruhiyat kitaplariyle yeni bir hastalık ismi verileceği şartlar altında bile Allah ve Resülünün bayrağını elinden bırakmıyacak olan adam ! Sen ne güzelsin!

 

Ve nihayet bu davanın sırrını,yabancılara değilde,bizzat sahiplerine mahrem hale gelmiş görmekten en kanlı fikir çilesine düşen ve insanlara ceplerinde kaybettikleri güneşi buldurmak için fert fert etek çeken adam! Sen ne güzelsin !

 

Ve sana mecnun denildiği,meczup denildiği,mağrur denildiği,haris denildiği,riyakar denildiği,menfaat düşkünü denildiği kavli fiiline uymaz denildiği,her rezaleti yapar denildiği,yobaz denildiği,mürteci denildiği,hain denildiği,inkılap düşmanı denildiği halde,en küçük fedakarlık olarak canıyla beraber bütün şerefini bu dava yolunda harcamaktan zerrece kaydı duymayan adam! Sen ne güzelsin!

 

Biz bu payede adam değiliz;fakat bu payedeki adamlardan bir manga tertipleyebilsek mesele kalmaz!Bir manga halis müslüman!..Neredesiniz?

 

9 şubat 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

YOLUMUZ

 

Rabbim, Rabbim, bize ne güzel bir yol nasip ettin! Şöyle bir yol: Efsanevî bir levha halinde, sislere batmış bir dağ başına doğru ilerliyen kıvrım kıvrım bir patika örgüsü… Bu patika vaktiyle dünyanın en muazzam caddesiymiş; sonra gelen bozmuş, giden harap etmiş, en son gelenler ve gidenler de onu büsbütün tıkayıp üstünden geçilmesin diye sivriliğine cam kırıklarıyle döşemiş… Sislere batmış dağ başında, insanoğluna yekpare, ebedîlik ânını ve gerçek oluş saadetini tekeffül eden bir saray var… Fakat bizim gözümüze böyle görünen saray, yolu cam kırıklarıyle döşeyenlerin gözünde, dünya saadet ve nimetine, eşeklik hürriyet ve faziletine mâni bir zindandır. Onlar, biz bu dünyaya bu zindanı musallat etmiyelim diye yolumuzu keserken, biz de dünyayı felâketten kurtarmak için yolu o saraya doğru açmaya çalışıyoruz. Biz “yeni”lerin en yenisine. ezel noktasını ebet noktasına iliştiren mutlak ve nihaî “yeni” ye malik olduğumuz halde, bu “yeni” nin maziye ait bayat ve yanlış tatbikatından, eski olmakla suçlandırılıyor ve bu yüzden tek kelimesi dinlenmez “kokmuş kafalar” ve “haşin yobazlar “telâkki ediliyoruz. Halbuki bizi böyle telâkki edenler, sahte kemiyet yeniliklerinin aldatıcı kabukları içinde donmuş, mutlak ve şifasız küfür yobazları… Kokmuş kafa asıl onlarınkidir; ve o kadar kokmuşlardır ki, kokmuşluğu bile dondurmuşlar ve telâkkilerinin konserve kutusunda ebedîleştirmişlerdir. Bunların, gerçekten, ebedîleştirebildiği tek şey, bizzat ve binnefs kokmuşluktur.

 

Ve işte bu yüzden, kimsenin anlamadığı, kuş diline benzer bir muamma lisanı konuşuyoruz. Bizi, ne bizden olduğunu sananlar, ne de bizden olmayanlar anlayabiliyor. Bizi anlıyabilmek istidadı, ancak Allah ve Resulünün, sırları yolunda kafasını berhava etmiş yüksek çile ehli Müslümanlardadır. Onların da bu devirde sayısını tespit edebilmek lazım… Korkarız ki, Kaç kişisiniz!” diye sorulsa “milyonları aşkınız” diye cevap verildikten sonra “Öyleyse buyurun zehirle pişmiş aşı yemeğe!..” der demez, tıpkı Hacı Bayram-ı Velî’nin müritleri gibi bir buçuk kişiye inmesinler!..

 

İşte arkamızda bu birbuçuk kişi, sivriliğine cam kırıklariyle döşeli yolda, topuklarımızdan saçlarımıza kadar kan içinde, ilerlemeğe çalışıyoruz biz!. Yürünmez yolda, anlaşılmaz dille, aşılmaz manialara rağmen mesafe aldığımızı görenler, bununla da kalmıyorlar! Dağların ve kırların, köpek, çakal, sırtlan, karga, fare, domuz, ne kadar mundar hayvanı varsa üzerimize musallat ediyorlar! Ayrıca kanunî (!) yol bekçileri, ellerinde ceza makbuzları memnu mıntıkalara girmiş olmanın suçunu ha bire kaydedip duruyorlar. Bu kadariyle de olmuyor çile… Arkamızdaki bir buçuk kişinin çeyreği, topuğunda küçük bir kızartı hisseder etmez “Vay sen bu dâvaya lâyık olmıyan ve kavli fiiline uymıyan sefil adam!” diye yoldan dönüyor ve başkalarını da döndürmek istiyor. Ve cam kırıkları topuğumuzdan ciğerimize kadar batıyor, köpekler havlıyor, mukayyitler yazıyor, dönekler çark ediyor; ve şu âna kadar bahsettiğimiz en korkunç zümre, bugün belki bütün cihana hâkim Yahudiler ve Yahudilik müesseseleri, bütün şubeleriyle perde arkasından bu vaziyeti güdümlemeğe bakıyor. Cam kırıklarını onlar döşetiyor, köpekleri onlar besliyor, mukayyitlere onlar talimat veriyor ve dönekleri onlar idare ediyor.

 

Ve biz yürüyoruz; her şeye rağmen yürüyoruz, yürüyeceğiz ve güzel isimleri arasında “Galip” isminin sahibi Allah adına ve aşkına yürümekten vaz geçmiyeceğiz!


Rabbim, Rabbim, bize ne güzel bir yol nasip ettin! Sırlarının ve nimetlerinin hazinesi olan saraya, elbette ki, bundan daha kolay şartlarla gidilemezdi. Mademki zorluk bu kadar müthiş, o halde tam yolun üzerindeyiz; ve mademki tam yolun üzerindeyiz, o halde yürüyeceğiz ve erişeceğiz! Çünkü biz, herhangi bedavacılık ve lüpçülükten uzak, senden, nimetinle mütenasip ebedî devleti istiyoruz; o halde her çileyi çekeceğiz ve sonunda yalnız senin dilemen şartıyle bu devleti kazanacağız! Mademki ıstırap bu kadar büyük, mazhariyet ve devlet de o nisbette azîm olacaktır.


9 mart 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

BEN

 

Allah ‘ben’ kelimesinin belasını versin! Tevekkeli,cihanın en büyük velîlik derecesini bize dünya gözüyle göstermiş olan Esseyyid Abdülhakîm Efendi Hazretleri,bir eserlerinde şöyle buyurmadılar:

 

“-Hiçbir velî ‘ben’diyemez;mevzuunu bulamaz ki,bu mefhumu kullanabilsin…”

 

Dâvamızın,bir cam sathında yayılan su gibi her istikameti yaladığı son günlerde,nereye gittimse bana şunu söylediler;

“-Halkla konuşmalarınızda,isminiz etrafındaki menfi propagandaları ve iftiraları da cevaplandırsanız fena olmaz!”

Ve ben,zavallı ‘ben’,galiba yine içimdeki ‘ben’in ters bir hareketi yüzünden şöyle karşılık verdim;

- Buna tenezzül etmem!

 

Birkaç yerde tenezzül ettiğim,şahsım ve ona edilen iftiralar hakkında bazı izahlara giriştiğim de oldu.

Evet,ben!..Bu sefil mevzuu ne ben kaldırabiliyorum,ne de düşmanlarım…Bu takdirde ne yapalım;kendimizden bahsedelim mi,etmeyelim mi?

 

Şu kadar bahsetsek fena olmaz:

 

1-Yalnız Allah ve Sevgilisinin yolunu müdafaa ettiğimiz için küçüklüğümüz,geriliğimiz ve fenalığımız söyleniyor.Eğer küfür ve dalâlet yolunu müdafaa etseydik,bir zamanlar yolumuz belli değilken yapıldığı gibi,büyüklüğümüz,yeniliğimiz ve faziletimiz söylenecekti.Kötü olmak için (tam aksi) Allah ve Resulüne rücu etmek mi lâzımmış?..

 

2-Kimsenin bizi tecessüs etmeğe,fenalığımızı aramaya ,mevcut bütün reziletleri bizde farzedip onlardan beraet isbatımızı beklemeğe hakkı yoktur.Kimseyi,şahsî iman ve ahlâkımızla kâim bir âkıbete sürüklemiyoruz.Ne kimseyi,evini barkını satıp parasını bize getirmeye davet ediyoruz,ne de kimseye,eğer Necip Fazıl sonunda imansız ve ahlaksız çıkarsa kendi iman ve ahlâkını kaybedeceği bir vaziyet teklif ediyoruz.Zaten (hâşâ) istesek de bunu yapabilir miyiz?

 

3-Nihayet,hakikati tam tersinden dillendirmenin marifetiyle hakkımızda edilen isnat ve iftiraları olduğu gibi kabul etsek de,bu dâva bizden,benden,üstelik ve bilhassa bu isnat ve iftiralara inanmak temayülünü gösterenlerden,yani ayrı ayrı herkesin ‘ben’inden münezzehtir.

 

Öyleyse dâvayı,farkında olarak veya olmayarak, ‘ ben’lerle kaim görmek ne demektir?Bu vaziyet,bellibaşlı bir sistemle Allah ve Resulü’nün yolunu dışarıdan kapamak isteyenlere,bazı Müslümanlık iddiacılarının,içeriden yardım etmesi değil midir?

Anlayalım,Müslümanlar,sade anlayalım!..Ve ‘ben’lerin hesabını,yalnız aramızda görülecek,asla düşmanla müşterek yapılmayacak,bilhassa düşmandan gelen telkine tâbi olmayacak bir mesele telâkki edelim!..

Ben,bendeki ‘ben’i isnat ve iftira ile boyayıp Müslümanlara teşhir eden ve onları böylece Allah ve Resulü’nün mücahede yolundan alıkoymaya çalışanlara kulak vermek istidadında her kimi görsem,ruhum bir sünger gibi gözyaşına batmış olarak,şöyle düşünüyorum;

-Eğer bu yoldan dönmek mümkün olsaydı,bu sizin bana isnat ve iftira ile giydirilen bendeki ‘ben’i görmeniz yüzünden değil;asıl benim,sizdeki düşman niyet ve gayesini anlayamayan ‘siz’i görmem yüzünden olabilirdi.Şükürler olsun ki,dönmek bizim için muhaldir;zira dâvamız,bizden olduğu kadar sizden de münezzehtir.Yalnız küfürdür ki,Allah ve Resulü’nün yolunda olduğumuz için yüzümüze necaset atanların bu sefil halinden münezzeh değil…

 

Dostlar;biz arkamızda yürütmek veya arkalarından yürümek üzere kimleri istiyoruz biliyor musunuz?Müslüman ismi taşıyanları değil,Müslümanlıktan anlayanları…Böyleleri,üzerimize atılan pislikler nisbetinde faziletimiz olduğunu ve başka hiçbir değerimiz bulunmadığını zaten bilirler ve aynı nisbette dâvaya bağlanırlar.Öbürlerine gelince onlara da bizim,bizim değil dâvamızın ihtiyacı yoktur.

 

Bu mevzuda küfre kulak vererek bizden şüphe edenler,biraz evvel kaydettiğimiz gibi,Allah ve Resulü’nün kapısını dışarıdan kapatmak isteyenlere,bilmeden içeriden yardım edenlerdir.

 

17 kasım 1950 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ŞİMDİDEN TAAHHÜT EDİYORUZ!

 

Merhamet…

İnsani duyguların sultanı…İslamiyet düşmanları ,bu hissin dinimizde eksik olduğunu iddia,Müslümanlığı sert ve haşin bir din olmakla itham ederler.Bilmezler ve bilemezler ki ,Allahın’’Rahmetim her şeyi geçti’’fermanını getiren İslamiyet tir.Bilmezler ve bilemezler ki Ebu Bekir gibi bir büyüğün ‘’Allah’ım kamil ve hudutsuz olan kudretinle,benim cesedimi,bütün cehennemi dolduracak kadar büyüt ve beni oraya at! Taki başka kullarında cehennemine yer kalmasın ‘’duası sadece İslami rikkatin eseridir. Bilmezler ve bilemezler ki,sonradan uydurma ve sadece zahiri planını köpürtmeye mahsus,kaba ve sun’i Hristiyanlık merhametine nisbet edilince,İslami merhamet bir sır gibi derin,gizli,batını;ve zahiri sert ve haşin görünen ölçülerin kabuğu içinde mahfuz kalır.Hakikiliğin şartı da bu mahfuzluktur.Bizim kılıcımız bile operatörün neşteri gibi,okyanuslarca gözyaşından daha tesirli ve gökler dolusu çığlıktan daha hakiki olarak,merhametin ta kendisidir.Hristiyanlıkta merhametin ,sahte cesedi,şişirilmiş kemiyeti ve bezenmiş nümayişi vardır.Müslümanlıkta ise hakiki ruhu,,öz keyfiyeti ve her türlü alayişten müstağni vekarı…Yani merhamet de her şey gibi bütün asliyet ve hakikatiyle Müslümanlığın malıdır.

 

İşte böylece, merhametin yerini,derecesini ve tezahür şeklini bilen ve onun hakikatini bozmamak sanatından anlıyan müminler sıfatıyla bildiriyoruz ki,yarın Allah bize ‘’Vatana,millete ,tarihe ve şahıslarınıza yapılanın intikamını alınız!’’diyecek ve buna göre bir kudret verecek olursa ,bizde merhametten ,merhametin hakikatinden başka bir şey görünmeyecektir.Bu hakikat şudur ki,nefslerimize ve şahıslarımıza ,nefs ve şahıs planında apılan her şeyi affedeceğiz!Evimizi yakan,kundakta ki çocuğumuzu kundak beziyle boğan ,yüzümüze isnat ve iftira irinlerinin en iğrencini atan ,saflarımızdan kaçan,dizinde uyuyacak kadar kendisine itimat duymuşken bizi arkamızdan vuran herkes ,nefs ve şahıs planında peşinen affedilmiştir.Fakat Allah ve sevgilisinin düşmanlarını,bütün ölüleri ve dirileri ,bütün soyları ve sopları,bütün cinsleri ve şubeleriyle en küçük af ve ihmale terk etmeyi ,bizzat Allah ve sevgilisine en büyük ihanet sayacağız! Bunları, çürümüş ataları ve henüz doğmamış olan torunlarına kadar kezzapta eritmeyi ve Allah ve sevgilisi düşmanlığına karşı ,yarın Allah imkan verecek olursa,vatan ormanlarının yetmeyeceği kadar idam sehpası kurmayı ,bu sehpalarda asırlık ihanetlerinin bütün cesetlerini,manalarını,eserlerini ve tesirlerini sallandırmayı ve karşılarında tarihin henüz bir eşini kaydetmediği şehrayinler tertiplemeyi İslami merhametin hakikati adına şimdiden taahhüt ediyoruz!!!

23 şubat 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

BAŞBAKANA HİTAP!

 

Adnan Menderes !

İzmir de din mevzuunda söylediğiniz ve geçen sayımızda neşrettiğimiz sözler,bizi sadece bahtiyar etmekle kalmadı,şaşırttı,hayretten hayrete düşürdü ve adete perçinlenmiş bazı istikamet telakkilerimizi sarstı.Zira bizim ağzımızdan ve kalemimizden çıksaydı Savcılığın belki amme davası açmaya kalkışacak olduğu bu sözler ,sizin partinizden ve siyasi muhitinizden bir insan için ,bir Eskimoya göre hurma veya muz kadar yabancı olmak iktiza ederdi.O halde sizin kıymetiniz aslında birse bu vaziyette bin olmak lazım gelir;ve biz,topyekün türk tarihin ,kökünün,varlığının ,özünün ,ruhunun mücadecileri ,böyle bir sözü ,hemde bugün ki şartlar içinde söyleyenilecek başbakananın kölesi olduğumuzu ilan etmekle şeref duyarız.
Eğer şu iki sözü gerçekte söylediniz ise ;

 

1.(’’...İnkilap softalarının yaygaralarına rağmen ………’’)

2.(’’...Türkiye Müslüman bir devlettir ve Müslüman kalacaktır….’’)

 

Tekrar ediyoruz.Partinize,siyasi muhitinize ,kabinenizde ,tezatlarınıza ve hatıra gelen ve gelmeyen her şeyinize rağmen ,en saf ve halis tarafından azat kabul etmez köleliğimizi kabul buyurunuz!zira anlıyorsunuz ki ,dava,sizin veya herhangi bir şahsın değil,mukaddes gayenin kölesi olmaktır.

Hiç şüphemiz kalmamıştır ki,siz,zahir planınızı çeviren her menfi unsura rağmen ,batın planınızla ,bu toprakların manevi köküne bağlı ,tarih ve cemiyet ,insan ve hayat çilesi çeken öz Türk ve Müslüman münevveri örneğisiniz.bu taktirde siz ,başbakanlık makamına kadar zuhur ve tecellinizi mümkün kılan vesile her ne olursa olsun ,nazarımızda,ondan ayıklanacak ve bu zuhur ve tecellisi ilahi bir lutuf halinde selamlanacak müstesna bir insansınız!bize düşen vazife ise ,maddi ve manevi bütün mevcudumuzla sizi kuvvetlendirip ,bir gün ,şu anda aranızda en korkunç tezatların yaşadığına inandığımız muvaffakiyet vesilenizi,yani partinizi kendi hakim renginize boyayacağınız şartlar etrafında yardımcınız olmaktır. Kabinenizde Tevfik İleri ve Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu gibi ,damarları aynı hakikat ve mukaddesat mihrakının ahengiyle atan insanlar ve Mecliste yine aynı merkezi noktaya bağlı yüzlerce mebusla beraber siz,işte ima ettiğimiz bu büyük inkılabı gerçekleştirmeyle mükellef bulunuyorsunuz.

 

Allah sizi bu harikulade işe davet ediyor!

 

Arapların ‘’hileyi terk etmek en büyük hiledir.’’ Tarzındaki harikulade ölçüleri içinden hakikati bu kadar çırılçıplak ve canhıraş bir heyette ortaya döktüğümüz için bizi mazur görmenizi ister ve şöyle deriz:

 

‘’-Allah’ın önünüze çıkardığı bu imtihanda Demokrat Partiyi kendinize kalbedebildiğiniz an,belki en küçük kazancınız ,21 milyon Anadolu Türkünün ,yine bizim gibi azat kabul etmez köleliğiyle ,ayrıca bizim,belki bütün memleket gençliğine şamil ve bütün gerçek münevverleri havi,topyekün maddi ve manevi kütlemiz ve bütün varlığımız olacaktır.Bu davanın ister ön,ister arka safında bulunalım ,sadece tahakkukuna şahit olmaktan başka gaye beslemeyen biz ,sizi, bu harikulade vadin istikbaline doğru hızla yol almaya davet eder ve safınızı bütün vatan ve bütün tarihin en ön mevkii olarak ,Allah’ın bugünden işaret ettiği ,vecd ve aşk içinde haykırırız.Allah’ın ve tarihin davetine icabet buyurunuz ,muhterem Adnan Menderes.


16 şubat 1951 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

NAMUS...

 

Tüccar..

Partili…

Partisine ve sözde hayır cemiyetlerine,şahitler huzurunda yardımı bol…Fakir komşusu acından ölecek olsa,Allah huzurunda bir dilim ekmek vermez.

Emrindeki kara borsa şebekesi ve rüşvet mekanizması ,prpıl pırıl işlek ve santral.

3 milyonluk servetinin 1 milyonu yalan ,1 milyonu riya,1 milyonu hile…

Görülmemek şartıyla metreden ,kilodan ,balyadan yetimin elindeki simide kadar çalmayacağı yok…

Karısı,gündüzleri ,sinema localarında matineler bıyunca(jigola) değiştirir.

19 yaşındaki kızı,türkiyede nufus kontrolüne taraftar olduğunu fiil halinde tam üç kere ispat etmiştir.

Üniversiteden belgeli oğlu ,kahvehane pokercilerinin meşhur (trişör)lerinden…

Daima ardında mevki alan şöforünde efendisinin zevklerine kumanda ettiğine dair bir eda…

 

Ama ,fakat,sonra,neticede:

 

Bu adamın bankalarda protesto namusu ,büyük diplomatlar kulübündeki itibarına uygun olarak fevkalade yerindedir.

 

14 ekim 1964 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bonmarşe Ağacı


Tanzimattan beri ,türlü sun'i gübreler ve kimyevi yemlerle bir bonmarşe ağacını beslemeye çalışıyoruz.Batılılık dedikleri ağaç..Yemişleri tıpkısı tıpkısına ,bonmarşe malı Noel ağaçlarının dallarındaki takma ve iliştirme eşyadan ibaret...Bu yemişler ,ağacın Türk Milleti olması gereken kökünden doğma ve beslenme değil...


Dal dal taşıdığı takma ve iliştirme eşya altında bu ağaç ,yine tıpkısı tıpkısına ,Noel ağaçlarının bir sarhoşluk gecesi sonunda ki kırılmış,dökülmüş,yolunmuş ve üstüne kusulmuş haline dönmeye mahkum...Nitekim hep böyle oldu ve olacak...


Ya bu dallardaki yemişlere bir kök bulacaksınız ,yahut ağacın öz kökünü dallarına hakim kılacaksınız! Hikmet kanunu bu;başka türlü olamaz!


Bizde bir asır üstüne bir çeyrek asırdan beri dallarımızın nimetini dışarıdan taşıyanlar bu sistemsiz ve temelsiz marifetlerine karşılık bir sistem ve temele dayalı olarak içeriden kökümüzü kurutmaya bakmışlardır.Halbuki dünyada ne kadar dal nimeti varsa hepsi de belli başlı bir kökten gelme...Kökü yabancıda ,yemişi bende bir nakil ve iktibas işine inanabilmek için de,hayvan olmak bile fazla...


Yeni zaman yemişlerini olduracak hamleyi eğer 4-5 asırdır kendi ağacımızın kökünden geçirerek devşirmedikçe ,bunun sebebini nihayet köksüz yaşamaya razı oluşumuzdaki sebeple birleştirmek lazımdır.


Dünün ,her türlü dal nimetine düşman din incelikleri dışı ham ve kaba softası neyse,bugünün bonmarşe ağacı simsarı küfür yobazı odur!

 

21 ekim 1964 Büyük Doğu Dergisi (1001 çerçeve)

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...