Jump to content

Sign in to follow this  
trradomir

Bir Linç Yaratmak!

Recommended Posts

M. N E D İ M H A Z A R

4 Ocak 2013 Cuma

Bir linç yaratmak!

 

 

 

Hep böyle oluyor nedense. Nicedir bilinen, vaktiyle tartışıla tartışıla suyu çıkarılmış bir takım hakikatler birilerinin keyfine göre ortaya atılıyor, başka birileri bundan yola çıkarak saçma sapan bir itibarsızlaştırma kampanyasına girişiyor. Merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in, Menderes döneminde örtülü ödenekten para aldığı haberiyle böyle bir süreç başlatıldı. İş kısa sürede, bir dergi sahibinin iktidardan para alması boyutundan çıkarak bambaşka bir haysiyet cellatlığına dönüştürülmeye çalışıldı. Kimi, ‘esrar çekiyor’ dedi, kimi ‘kokain’, kimi, ‘aslında tövbe filan de etmemişti’ dedi, kimi ‘Esasen şair filan da değildi, eserlerinde bir numara da yoktur’a getirdi lafı. Kumar oynadığı, içki içtiği, damardan tuzlama yediği filan yazıldı mı bilmem!

 

Aslında merhum kendi kitabında, bu tür olaylara nasıl bakılması gerektiğini şahane belirtmiş. Şu satırlar Reis Bey’den “Affı anlayınca, kendinizden başka bir insanı mazur göreceksiniz. Hepimiz, birbirimizi affetmeliyiz. Dağları kaydıran bir zelzele olursa, birbirine sarılmış çocukların haline dönmeli değil miyiz? Nedir bu zelzele arasında birbirimizin saçını yolduğumuz, ciğerini söktüğümüz?”

 

Var mı daha ötesi? Her neyse…

 

Halid Bin Velid büyük kumandan idi. Ancak müşrikti, İslam’ı bilmiyordu. Müslüman olmaya karar verdikten sonra Medine’ye, Hz. Peygamber’in huzuruna geldi ve ilk sorusu şu oldu: Pek çok Müslüman öldürdüm, içki içtim, zina yaptım, haksız yere kan döktüm. Fahr-i Kainat (S.A.V) o huzur veren tebessümüyle kalbine seslendi: “İslam kendinden öncekileri siler!”

 

Oysa uykuları kaçıyordu koca komutanın, geceleri kötü rüyalar görüyor, gündüzleri Müslümanların kendisine nasıl davranacaklarına dair vesveseler yaşıyordu. Efendiler efendisi tekrar söyledi: “Ey Allah’ım! Halid’in, kullarını senin yolundan çevirmek için gösterdiği çabalardan ileri gelen günahlarını bağışla!”

 

Necip Fazıl da ihtimal ki benzer halet-i ruhiyeyi çokça yaşadı. Pek çok eserinden bununla ilgili cümleleri okumak mümkün. Bir şiirinde şöyle der mesela;

 

“Tam otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.”

 

 

 

 

Tıpkı Hz. Halid (RA) gibi, bir hayat geçirmişti Necip Fazıl. Kılıçla değil ama kalemle vermişti kavgasını. İçki, kadın, kumar vs. bin türlü günahtan ve malayanittan geçmişti. Ancak yaşadığı cinnet mustatili o kadar büyük ve derindi ki. ‘Yılanlı kuyu’ diyordu üstad ve ‘Gece bir hendeğe düşercesine’ düşmüştü hakikatin kucağına. İhtimal ki o da, geceleri uyuyamıyor, kötü rüyalar görüyordu. Bunu anlamak için, o dönem yazdığı şiirlere bakmak yeterli.

 

Ondaki dönüşüm şüphesiz öncelikle yakın çevresini rahatsız etti. Burun kıvırdılar önce. Sonra dışladılar, akabinde düşman olarak gördüler. ‘Mistik Şair’ dediler ona mesela. Sonrasında tuzaklar kuruldu, kumpaslar tertip edildi. Şiddetle, silahla işi olmayan bir münevveri doğrudan suçlayamayacakları için, ‘azmettirici’ olarak yargıladılar. ‘Süper Mürşit’ diyerek aşağılamaya kalkıştılar mesela. Bütün bu olan biteni ‘Kafa Kağıdı’, ‘O ve Ben’, ‘Babıali’ gibi kitaplarında tüm ayrıntılarıyla anlattı merhum şair. Yazdığı hikayelerde konu etti, konferanslarında söyledi.

 

Eski çevresinin kendisine kızdığı konu şuydu: “Madem Müslüman ve dindar oldun, bir köşene çekil. Hala şiir yazıyor, dergi çıkarıyor, konferans veriyorsun!” Onlara göre, tövbe eden bir Cizvit keşişi gibi manastıra kapansaydı hiç sorun olmazdı ama bu adam, durmuyordu bir türlü.

 

Sonra Büyük Doğu serüveni başlamıştı. Bir medeniyet tasavvuru vardı üstadın. Epey çileli ve dünya malı adına ne varsa uğruna döküp, akıtıp, bitirdiği. ‘Benim Gözümde Menderes’ isimli eserinde, maddi varlığını nasıl tükettiğini çok çarpıcı şekilde anlatır mesela. Yassıada Mahkemeleri onu örtülü ödenekten büyük paralar almakla suçlar. Gülümseyerek cevap verir Üstad. Almıştır, inkar etmez ama yaptıkları da bellidir. Kendisi devletten para aldığını söylerken, bugün birilerinin bu bilgiyi yeniymiş gibi anlatması enteresan geldi bana. Dahası da vardır, başta CHP yönetimi olmak üzere pek çok siyasi üstelik bir beklenti ile ona karşılıksız para vermiş ve ‘red’ cevabı almıştır. Babıali’de herkesin bildiği bu gerçekleri ne taraflar ne de basın hiçbir zaman reddetmez zaten.

 

 

 

Daha önce de devletten para almıştır üstelik. Onu da Babıali isimli kitabında tüm ayrıntılarıyla yazar. Devlet bursu ile gittiği Fransa’da bırakınız okumayı gündüzleri kaldığı otelden çıkamamış, gece sabahlara kadar içki ve kumara takılmıştır. Parası bitince de soluğu konsoloslukta alıp, para istemiştir. Hem de tehdit ederek. Parayı alıp yine kumara yatırmıştır. Gizli saklı şeyler değildir bunlar. Tüm ayrıntıları şuradan okuyabilirsiniz.

 

Menderes Dönemi’nde Türk medyası enteresandır. Vaktiyle yaptığım bir çalışmada hayretler içinde öğrenmiştim. Salt güce ve paraya yakın olmak için Cumhur reisinin kızına talip olan gazeteciler vardır. Oradan ekmek çıkmayınca İnönü ailesine yönelip, bunda muvaffak olarak, siyasetin ve toplumsal tarihin en karanlık yayıncılık dönemini başlatan insanlar. Menderes asılana kadar görevlerini başarıyla yerine getirmişlerdir. Akis dergisinin serencamını okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Dergi, merhum Menderes daha yargılanmadan, ‘idam’ hükmünü vermişti bile. Enteresandır, Menderes devrinden hemen önce, bizzat İnönü ve CHP yaklaşmak istemiştir Necip Fazıl’a. Para da teklif etmiş, hatta vermiştir. Bazılarını kabul etmiştir rahmetli. Ama asla onların güdümüne girmemiştir. Bundan dolayıdır ki efsane ‘kulak’ kapağı yayınlanmıştır Büyük Doğu mecmuasında.

 

Aslında değişik dönemlerde değişik yöntemler ile benzeri girişimlerde hep bulunulmuştur. 50’li yıllarda ‘tekrar kumara başladı’ komplosu kuruluyor mesela. Bildiğimiz kumpas… Altan Öymen’in Öfkeli Yıllar isimli kitabında ayrıntılarıyla var. Amaç, hapse filan atmak değil, itibarsızlaştırmak. Başaramıyorlar tabii.

 

 

 

Bohem hayatında yaşadığı uç hayat ile ilgili Kitap bile yayınlandı. Kısmen hakikatı tahrip ederek de olsa, Necip Fazıl ve o dönemki arkadaşlarının marjinal hayatı anlatıldı. Fikret Adil’in ‘Asmalımescit 74’ kitabı, Türk medya ve aydınlarının bir dönem uğrak yeri olan bir dairede, Beyoğlu Asmalımescit sokak 74’numaralı evde yaşananları aktardı. Dönemin pek çok ünlüsü yaşadığı bohem hayatının ayrıntıları, bazı noktalarda gerçekler çarpıtılarak anlatılıyordu kitapta. Uyuşturucu kullanıldığı yazılıyordu örneğin, bunun yanlış ve çarpıtma olduğu bizzat kahramanların ifadesiyle kesinleşti sonra.

 

Kitapta Necip Fazıl’ın kumar zaafı da tüm ayrıntılarıyla var aslında. Arkadaşları, o kumara gitmesin diye elbiselerini zorla çıkartıp suya basıyorlar ve Necip Fazıl da eve gelen bir misafirin elbiselerini çıkarıp hemen kumar alemine akıyor.

 

Kaldı ki, bu tartışmaların hiçbiri yeni olmadığı gibi, gaybi şeyler de değildir. Allah aşkına, hikayelerinden bazılarının isimleri: “Hasta Kumarbazın Not Defteri, Matmazel Fofo, Namı Diğer Parmaksız Salih, Maça Kızının İntikamı” olan biri yazarın kumarbazlığını yeni mi keşfediyor medyamız? İhtimal ki, her fani gibi defalarca günah işlemiş, defalarca tövbe etmiş olmalı ki, hikayelerinden birinin adıdır ‘Son Tövbe!’

 

Üstelik tövbe etse bize ne, etmese…

 

 

 

İnancın günaha ve günah dolu geçmişe nasıl baktığını en başta verdim. Şüphesiz merhum Abdülhakim Arvasi de bu ve benzer pek çok konuda irşad etti Necip Fazıl’ı. Bunları da ‘O ve Ben’ ile ‘Tanrı Kulundan Dinlediklerim’ kitaplarında tafsilatlarıyla okumak mümkün.

 

Kaldı ki, içki, kumar, fuhuş bilmem ne, bütün bunların tövbe edilmemiş bile olsa verilen eserlerle ilgisi olamaz olmamalı.

 

Mozart’ı bilirsiniz. Vaktiyle bir kontun şatosuna konuk olur. Kadınlara zaafı vardır ünlü müzisyenin. Kont bir sabah gürültüyle uyanır ve mutfaktan sesler gelmektedir. Merakla koşarak gider ve Mozart’ın hizmetçi kadını taciz ettiğini hayretle görür ve bağırır, ‘Amadeus ne yapıyorsun?’ Suçüstü yakalanan Mozart gayet sakin şekilde düğmelerini iliklerken şöyle der; ‘Efendimiz, ben adi olabilirim ama eserlerim öyle değildir!”

 

Dediğim gibi, tövbe edip etmemesi, bir şair ya da yazarın şahsi tercihidir. Kişiliğini değerlendirmek ayrıdır, eserlerinin kıymetini bilmek ayrı. Bir insanın kişiliğiyle ilgili eleştiriden yola çıkılarak, yazdıkları ve mücadele hayatıyla rakip kaleye gol atmak artık modası geçmiş bir yöntem olsa gerek.

 

Kaldı ki Necip Fazıl’ın kapı gibi bir vasiyeti vardır elimizde. Kimseden tek satır itiraz olunmayan bir vasiyettir bu üstelik. Açık ve fesih bir şekilde kendisi hakkında genel ölçüleri de nihai olarak koyar üstad Necip Fazıl. Bir yerinde şöyle der mesela: “Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz, hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu, bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.”

 

Vasiyetin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

 

 

Para pul, geçmiş, günah meselesi böyle.

 

Esas başka bir fırsatçılıktan duyduğum rahatsızlığı ifade etmek için bu kadar uzun bir giriş yaptım. Hazır mevzu açılmışken, her anlamda itibarsızlaştırmak için çırpınanların olduğunu görmek, muhatap olduğumuz kitlenin kalite kumaşının da göstergesi. Bu meseleler tartışılmaya başlanınca, kendilerine sinemacı diyebilen bir takım zevat, hadleri ve bilgileri olmadığı halde ortaya atılıp, ‘Ne münasebet canım, Zaten Necip Fazıl sinema konusunda da beş kuruş etmez’ anlamına gelen saçmalıklara imza attılar. Ve Necip Fazıl gibi bir edebiyat dehasının sadece iki eserinin o da ‘kıytırıktan’ sinemaya aktarıldığını yazabildiler.

 

Elbette hakikat öyle değil. Necip Fazıl’a dair iyi bir okuma ve araştırma yapıldığında görülecektir ki, Muhsin Ertuğrul döneminden beri Necip Fazıl, sinema alanında pek çok entelektüelden daha çok kafa patlatmış bir düşünürüdür. Bunun yanında pek çok hikayesi filme alındığı gibi bizzat ‘Senaryo Romanlarım’ ismiyle kitabı var. Yani bizzat kaleme aldığı senaryolar var.

 

Necip Fazıl ve Sinema-Tiyatro

 

Aslında Necip Fazıl nezdinden tiyatro ile sinemaya net çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Usta şair, oyun yazarlığı olarak başladığı dramatik metinlerine senaryo yazarı olarak devam etmiştir. Ve hakim olan algının aksine üstadın oyun yazarlığı İslam’i bilinçli olarak tercih etmesinden sonraki dönemine rastlar.

 

Tiyatroyu şu beliğ cümleler ile ifade eder Necip Fazıl: “Ön tarafı açılır- kapanır bir mikâp içinde hayatı yakalamak… Kapana kıstırır gibi… Tiyatro budur.”

 

Merhum Abdülhakim Arvasi’yle tanıştığı 1934 senesi Necip Fazıl’ın bir anlamda ikinci doğum tarihidir. Bir yandan yaşadığı geçmişe tabiri caizse ‘format’ atarken, diğer yandan çektiği fikir çilesine yön ve anlam katmış olur. Şair, düşünce ve sanat alanındaki mefkuresini inandığı istikamet çerçevesine bir platforma oturtmaya çabalayan, inanç eksenli, Müslümanca düşünceyi eyleme geçirerek bu yolda mücadele vermeyi misyon sayan ve bazı şeyleri idrak eder etmez, eskiye dair –aykırı- ne varsa ‘batıl’ sayacak kadar kesif bir –sanat- bakış açısına sahiptir. Misal, şiiri reddetmez asla ama ilahı olanla bağdaştıramadığını ‘boş ve anlamsız’ sayar. Bu nedenle ‘mistik’ damgası yer edebiyat çevrelerinden. Bunu bizzat şiirinde de açık ve beliğ şekilde ifade de eder esasen:

“Ver cüceye, onun olsun şairlik

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”

 

 

 

 

Elbette bir bedeli vardır bu duruş değişikliğinin. Daha düne kadar onu yere göğe sığdıramayıp memleketin en büyük şairi olarak görenler için bir anda büyü bozulmuş, işin tadı kaçmıştır. Mürtecidir artık o! Hızını alamayıp onu sanat anlamında ‘artık öldü’renler bile vardır. ‘Yok saymak’, bu ülke aydınlarının bidayetinden beri en güçlü ve işe yarar silahıdır zira. Ancak bu silah Necip Fazıl da bırakınız işlemeyi, adeta geri teper!

 

Buna rağmen büyük bedeller öder. Mahkemeden mahkemeye koşar, hapislerde yatar, tehdit görür, aşağılanır.

 

Onun ise, mücadele alanı ve silahı bellidir; yazı ve kalem. Kabul etmek lazımdır ki, tarih boyunca bu silahı bilinçli ve etkin kullanan nadir insanlardan biridir Necip Fazıl Kısakürek. Çıkardığı her yayın inanılmaz etkili olur, yazdığı her oyun bir derdi anlatır, her senaryonun bambaşka yönleri vardır. Kağıt, bir dava kürsüsüdür onun için.

 

Necip Fazıl’ın oyun yazarlığı Abdülhakim Arvasi’yle tanışmasından bir sene sonra, 1935 senesinde başlar. Bu sefer hayatında yine büyük rol oynayacak başka önemli bir isimle, Muhsin Ertuğrul’la tanışır. Rus Konsolosluğu’nda verilen bir davette sohbet ederlerken, Muhsin Ertuğrul “Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?” diyerek Necip Fazıl’ın tiyatroya adım atmasını sağlar.

 

 

 

Necip Fazıl başrolü Muhsin Ertuğrul’un oynaması koşuluyla oyun yazmayı kabul ederek, ilk oyunu olan ‘Tohum’u yazmaya koyulur. Yazdığı oyunu Muhsin Ertuğrul’a bizzat kendisi okuyunca, Necip Fazıl’ın deyişiyle “güzeli ve çarpıcıyı gördüğü her yerde kendisini teslim eden” Muhsin Ertuğrul gözyaşları içinde oyunu çok güzel bulduğunu söyler ve söz verdiği gibi başrolde kendisi oynayarak sahneye koyar. Ne var ki Bir Adam Yaratmak sonrasında Muhsin Ertuğrul da hakim zihniyetin baskısı altında pes eder ve Necip Fazıl’dan uzaklaşır.

 

Necip Fazıl’ın kalemiyle verdiği mücadelenin serencamı izlendiğinde tiyatro ve sinemanın bu mücadelenin önemli bir ayağını teşkil ettiğimi görmemek mümkün değildir. Genç bir şairken de, fikirleri olgunlaşıp, topyekün mücadeleye giriştiği dönemde bile, genel anlamıyla ‘sanat’ aklının ve kaleminin hep bir köşesinde olmuştur. Büyük Doğu Dergisi'nin 17.Eylül.1943 tarihli 1. sayısında "Beyaz Perde" ara başlığı ile yayınladığı bu yazısında merhum, sinema konusundaki görüşlerini şu şekilde özetler:

 

" Sinema, fikir ve ruhun emrine geçtiği taktirde şüphesiz ki azametli bir imkan ve inşa planı... Fakat bugün bu planı dolduran cevher, bütün hüneri, körkütük nefsleri lif lif cezbetmekten ibaret bacak ve vücut hazretleridir. Gerisi, sadece bu (hüdayı nabit) kıymetin etrafında, bir yüzüğün anataşını halkalayan kırıntı mücevherler gibi bir şey..."

 

 

Merhumun değişik zamanlarda, değişik mecralarda kaleme aldığı, anlattığı ‘sinema’ düşüncelerini “İdeolocya Örgüsü” isimli eserinde derli toplu görmek mümkündür. Kitap, ‘Adımız, davamız, manamız’ ile başlar, çok sıkı bir ‘Doğu-Batı’ mukayesesi yapar, akabinde ırk, din, tarih koridorundan ilerleyerek bir devrime ve medeniyet tasavvuruna ulaşır. Bu anlamda çok ağır ve hazmı zor metinler üzerinde dolaştırır okuru. ‘Devlet ve İdare Mefkuremiz’ başlığında sisteme dair ince işçilikle giriştiği analiz ve ütopya kısmında ‘Sinema’ bahsine gelir.

 

Her ne kadar çok katı bir devletçilik merceğiyle bakılsa da, batıya karşı bir duruş ve yerli sanat/sinema için bir seferberlik çağrısı vardır. Her alanda; senarist, oyuncu, yönetmen, teknik kadro… Batıya karşı katı bir koruyuculuk, yerliliğe karşı büyük bir tolerans ve yönlendirme vardır bu bölümde.

Elbette, bugün için çok ütopik, hatta mizahi bile gelebilecek tespitler ve istekler de içerir Büyük Doğu Sineması. Ancak, yazıldığı dönemi göz önünde bulundurursak, ciddi bir karşılık bulduğunu da söyleyebiliriz. Sadece bu kitapla değil tabi..

 

 

Milli Sinema’nın öncüsü sayılan Yücel Çakmaklı, hemen her fırsatta sinema yapmakla ilgili şevk ve teşviki Necip Fazıl’ın yazılarından ve sohbetlerinden edindiğini açıkça ifade etmiştir. Keza yine bu akıma yakın duran yönetmenlerden Mesut Uçakan, merhum şairin fikir ve sanat anlayışıyla beslediği sanatçılardan biri olmuştur.

 

Ne ki bir gerçeği açık yüreklilikle belirtmekte sayısız fayda vardır: Necip Fazıl’ın eserlerini kaleme alırken içinde bulunduğu ruh hali ve kaygılar, eserleri filme alınırken aynı hassasiyetle yapılamamıştır ne yazık ki! Bu nedenle merhum Üstad, herhangi bir edebi metninin perdeye aktarılmasına zamanla daha mesafeli yaklaşmış, yaşadığı birkaç bizatihi deneyimin açtığı yara kolay kapanmamıştır.

 

Tiyatro ve sinema eserlerinde geleneksel Türk drama ve anlatısından çok kopuk gibi görünmemesine rağmen, Necip Fazıl’ın eserlerinde insanımızın yaşadığı kültürel kırılma ve bu kırılmanın yol açtığı yaralar vardır. Sahip olduğu yeni düşünceyi muazzam bir ustalıkla hikayeye yıkmayı başaran Necip Fazıl metinlerinde kahramanların hepsi, hiçbir didaktik sakilliğe takılmadan bu krizin muvazenesini yapıp dururlar.

 

 

 

Geleneksel anlatıya bağlılık ve didaktizmden kaçış, paradigmaya getirdiği eleştirileri asla hafifletmez. Birçok edebi metinde sisteme doğrudan taarruz vardır, son derece belağatlı bir şekilde yapar bunu üstelik. Tarkistan’da gösterdiği üst zeka kıvraklığıyla hukukun mengenesinden ustalıkla kaçarken, Reis Bey’de insanın en derinlerine sağlam vuruşlar yapmayı başarır. Neredeyse boş bir tek cümlecik bile yoktur Reis Bey’de.

 

Ele aldığı hikayeler istenildiği kadar bildik ve tanıdık olsun, diyalog yazmadaki başarısı muazzamdır şairin.

 

Bugüne kadar filme alınan senaryoları ya da sahnelenen oyunlarında, eserlerdeki muhteviyatın ne derece başarıyla izleyiciye geçirildiği elbette tartışılır. Belki de bizzat Necip Fazıl’ın da yaşarken şikayet ettiği bu yetersizliğin, bir fırsat olabileceğini ve eserlerin bu anlamda hala bakir bir alan olarak durduğunu söylemek mümkün.

 

Filme aktarılan eserlerine bir göz atarsak.

 

 

 

Necip Fazıl Kısakürek’in sinemaya çekilen ilk hikayesi ‘Yangın Var’dır. Öykü, Yönetmenler Çağı’nın usta ismi Lütfi Ömer Akad tarafından senaryoya alınır ve filme çekilir. Ayhan Işık gibi bir yıldızın baş rolünü oynadığı film, eski İstanbul’daki tulumbacılar ve kabadayıları konu etmektedir.

 

1968 yapımı bir Turgut Demirağ filmi olan ‘Parmaksız Salih’, üstadın ‘Namı diğer Parmaksız Salih’ isimli hikayesinden Bülent Oran tarafından yazılmış bir uyarlamadır. Ve isminden de anlaşılacağı gibi, bir kumarbazın öyküsüdür.

 

1970 yılında Yücel Çakmaklı bir Necip Fazıl hikayesini filme almak ister. Gönlünde ‘Tarkistan’ vardır ama eser sisteme öylesine ağır şekilde yüklenmektedir ki, film yapımcıları çekinirler. Nihayetinde 1972 yılında Deprem adlı hikayesi Çile ismiyle Yücel Çakmaklı tarafından filme alınır. Başrollerde Türkan Şoray ve Ediz Hun vardır.

 

 

 

Çakmaklı, 1973’de, ‘Sen Beni Ölümden Döndürdün’ isimli senaryosunu ‘Zehra’ ismiyle sinemaya aktarır. Ediz Hun’a bu kez Hülya Koçyiğit eşlik eder. 1974 yapımı ‘Diriliş’te ise bu Hülya Koçyiğit ile Murat Soydan oynar. Aynı yıl, Oğlum Osman ise bizzat Necip Fazıl’a yazdırılır, Atilla Gökbörü’nün senaryoya yaptığı müdahaleler ile hikaye başka bir şeye dönüştüğü için ismi jenerikten çıkarılır.

 

En meşhur eserlerinden olan Bir Adam Yaratmak 1977 yılında üç bölümlük dizi olarak Yücel Çakmaklı tarafından çekilir.

 

1988 yılında Mesut Uçak filmografisinin belki de tepe noktası olan Reis Bey çekilir.

 

Reis Bey’den çokça esintiler taşıyan Mesut Uçakan’n 1978 yapımı ‘Lanet’ ve 1980 yapımı ‘Rahmet Ve Gazap’ı belki saymayabiliriz ama 1992 yılında İsmail Güneş, meşhur piyesi ‘Siyah Pelerinli Adam’ gibi oldukça zor bir eseri başarıyla sinemaya aktarır. Aynı Yıl Yücel Çakmaklı bir başka çok zor eser olan ‘Mümin Ve Kafir’i çeker.

 

 

 

1994 yılında Mehmet Uyar’ın sıra dışı senaryosuyla çekilen ‘Yarasa’, Eflatun’un ‘Mağara’ hikayesi ve ‘Kaldırımlar’ şiirinden yola çıkılarak yazılmıştır.

 

Açıkça görüldüğü gibi, sinema, çok az şair ve yazara nasip olacak derecede verimli bir kaynaktır Necip Fazıl Kısakürek. Bu imkan ve fırsatlar doğru olarak kullanılmamış olabilir, burası tartışılır ama bunda merhum Necip Fazıl’ın kabahati hiç olmasa gerek. Sadece piyesleri, senaryoları değil, iki satırlık şiirlerinin bile çoğu beyazperdeye aktarılabilecek derinlik taşıyan bir yazarı itibarsızlaştırmaya çalışmak hem zalimlik, hem de düpedüz aptallık olsa gerek.

 

Son sözü merhumun vasiyetinin son cümleleriyle söyleyelim: “Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!”

 

Kaynak

  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

sol aynı sol,kafa aynı kafa,fikir aynı fikir, gözlük aynı at gözlüğü devam...

 

bu adamların tarzı bu. iftira,yalan,dolan,komplo,kumpas... bunlarla 80 küsür sene idare ettiler hala da aynı şekilde gitmenin derdindeler. rahatları kaçınca yine ağızlarında salyalarıyla,küfür kuduzu dişlerini çıkarıp, sağa sola saldırmanın derdindeler.

 

sizin son kullanma tarihiniz geçti artık!

 

eskidendi bunlar,geçin bunları diyeceğim ama ne geçeceğiniz ele avuca gelir bir fikriniz var ne de sergileme karakterine sahip olduğunuz nitelikli bir duruşunuz.

 

siz busunuz!

 

hep aynı numaraların adamlarısınız!

 

50 yıl önce neyseniz şimdi de osunuz ve çocuklarınız,torunlarınız da 50 yıl sonra aynı şeyleri söyleyecekler...

 

sizin olayınız bu! çamursunuz hatta balçıksınız, size bulaşan mındar olur!!!

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...
Sign in to follow this  

×
  • Create New...