Jump to content

Sign in to follow this  
mumin

İslama Muhatap Anlayışı Yenileyen Adam

Recommended Posts

Necip Fazıl Kısakürek; Dasitani bir hayat, anne karnını andırır bir idrâk fırtınası içerisinde doğumdan ölüme efendisinin ‘Ol’ emrine muhatap olan köle gibi ‘Ol’ ma istidat ve aksiyonu üzere ömrünü feda eden zat… Öncülerden, diriltici nefesi muştulayanlardan, aşkın ve sadakatin üstüne örtülen perdeyi bir celsede silkip attıktan sonra ferhat misali, mermerden dağa kazma vurmanın imkânsızlığı ve ümitsizliği üzerinden edebiyat ve davam adamlığı yapanlara karşın hohlaya hohlaya buz dağını eriten, iğneyle dahi olsa mermerden kayaları paramparça eden, ululaması da tenkit edilmesi de ehline ait olan zat…

 

Tarih, 26 Mayıs 1905 ve İstanbul… Bir Perşembe günü yeryüzüne doğuş… Dedesi İstanbul’un meşhur kadılardan Maraşlı Kısakürekzâde Mehmet Hilmi Efendi, babası Abdülbaki Fazıl Bey… Abdülbaki Fazıl Bey Mekteb-i Hukuk mezunu olup Bursa'da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve ömrünün son yıllarında Kadıköy hâkimliği görevlerinde bulunmuş annesi Girit muhacirlerinden Mediha Hanım Girit muhacirlerinden, soyu Maraş'taki Dulkadiroğulları'na bağlı Kısakürekler soyuna mensup Mevlâna Bektut'a kadar…

 

Necip Fazıl Kısakürek; şiir, fikirde ilk belirişler… Şiirle olgunlaşan ruh, ilk şiirlerde anne teşvikleri ve adından Yeni Mecmua'da yayımlanış, bir nevi şair olarak ilk meşruiyet duruşu. Sonrası Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergileri, ardından Paris dönüşü yayımlanan Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları… Şiir çevrelerinden muhteşem zuhur ve meşhur edebiyatçılardan yüksek ilgi, ‘Bu sesi nereden yakaladın çocuk’… Ben ve Ötesi (1932) ile fikrin içteki sancılarla beynini parçalamaya başladığı dönemler…

 

Felsefe eğitimi, Batı tefekkürü üzere ciddi araştırma ve ihtisaslar… Sancılar, sancılar, ruh acıkınca doymak için bir mecra arar. Doyurulacak ruh Necip Fazıl’ın olunca, işler en ince noktada, keskin kılıç misali en yüksek tecridde… Tarih 1933-34’ler zifiri karanlığa güneş aydınlığının imsakla başlayan aydınlatması misali doğum hali… O ve Ben ile dile getirdiği muhteşem karşılaşma, 1920’lerden itibaren bütün hayatı ve ruhları ele geçiren karanlığa nisbeten; ruhları ferahlatan, fikirleri yeniden nizam edici aşkı üfleyen Abdülhakim Arvasi… Necip Fazıl’ın Abdülhakim Arvasi ile fikirde ve aksiyonda birlikte olması Arvasi Hazretlerinin vefatına kadar devam eder.

 

İlk dergi Ağaç, Yeni Dünya Düzeni ve Beklenen Dünya İnkılâbının fikirde belirişleri, Anadolu’ya fikirde inşayı tedai eden Söğütten mülhem Ağaç çıkışı… İlerleyen dönem ve çağa vurulacak mührün adı; Büyük Doğu Dergisi, İlk nüveler ilk eserler… Artık tehditlerin bini bin para. Her bir yazı, rejim muhalefeti gerekçesiyle mahkûmiyet almakta… Zindanlar artık Necip Fazıla nikâhlıdır… Büyük Doğu Dergisi çıktığı gün, toplatılma rekoru ile yayınını ve rejimle olan hesaplaşmasını en yüksek dozda sürdürmeye başlar… Medeniyete nizam verecek, fikre ve yitik anlayışa yeniden hak ettiği mana ve değeri kazandıracak olan idealin üstünde ki tozları, perdeleri, karmaşıklığı andıran süslü püslü parçacıkları tek tek bu dergi vasıtası ile Necip Fazıl silkeleyip atacaktır. Öyle ki kaba softa ve ham yobazın elinde manasını kaybetmiş hakikatler bir bir aslı yerine yeniden oturacak ve bu Büyük Doğu ideali olarak şekillenecektir.

 

Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazıların Yeni İstanbul, Son Posta, Babıâli’de Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlanışı… Her biri tarihi vesika hükmünde Büyük Doğu dergileri ile fikirde, ahlakta, şuurda olgunlaşma ve cemiyet ruhu üzerinde hâkim tavra eriş… En üst seviyeden telkinler, Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear adlarla dergiyi zirveye taşıyış… Sonrası aç olan ruhlara ilaç misali ve doktorun hastanın ayağına ‘şifa niyetine’ gitmesi denk bir örneklikle Anadolu konferansları… Fikirde ve ruhta şahlanış, iman ve aksiyon bahsinde yenileniş…

 

1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı(1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) alış ve beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) unvanını kazanış… Lakin onun gözü hep büyük sanatkârlıkta… O’nun ifadesiyle “Ver cüceye onun olsun şairlik-Benim gözüm büyük sanatkârlıkta”

 

Necip Fazıl Kısakürek; “İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun “oluş” ıstırabını, İslâm’ın hakikatine nispetle heykelleştiren adam!..”(S.M) Mütefekkir açlığının çekildiği, iyi insanların iyi atlara binip gittiği, çağın düştüğü-düşürüldüğü buhran içerisinde çarenin İslâm olduğunu haykıran, İslâm denilince derme çatma fukara kulübelerden başka bir şey gösterilmeyen bir dünyada ‘İslâm’a Muhatap Anlayış Davasını’ yenileyerek İslâm davasının yerli yerine oturtan adam… O’nun diliyle mana şu;

 

“ *İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.

 

* Anlayış mı?.. Nurun aynadaki aksi... Aynayı yenilemek...

 

* Güneş yenilenemez, Göz yenilenir.

 

* İslâm, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi... Ona her ân biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik...”(N.F.K)

 

Bu mana çerçevesinde; başta İdeolocya Örgüsü (1959) olmak üzere fikir eserleriyle inanç-kültür-dava hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir. Nitekim onu sadece şair diye öve öve bitiremeyenler, aslında içlerinde ki ihaneti, samimiyetsizliği ve Necip Fazıla karşı nefretlerini açığa çıkarmaktadırlar ki gayeleri onun dünya çapında inkılâba yol açacak Büyük Doğu Fikrini âdeme mahkûm etmek ve Necip Fazılı şiir yazmaktan başka bir şey yapmayan şiirlerden başka bir eseri olmayan yazar seviyesinde tutmaktır. Oysa Üstadın bir adet şiir kitabı mevcutken fikri eserleri 100’ün üzerindedir. Hal böyle olunca Necip Fazıl Kısakürek’in ‘içte yobazı dışta küfrü’ imha edici keramet çapında tecrid terleri dökmesi ve “Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! /Heybem hayat dolu, deste ve yumak. /Sen, bütün dalların birleştiği kök; / Biricik meselem, Sonsuza varmak...” dizleriyle memuriyetini ifade etmesi kaçınılmaz olur.

 

Gizlenen veya gizlenmek istenen onun dünya çapında bir inkılâbın rüyasına yatmış olması ve varlığını bu çapta bir inkılâba adamış olmasıdır. “Dünyanın beklediği bu inkılâp, üç daire halinde... Dış daire dünya, içindeki daire İslâm Âlemi, onunda içinde Türkiye... Asıl Türkiye... Merkez Türkiye... Şimdi İnkılâp kelimesini ele alalım! Bu kelimenin yeni uydurukçacılara göre mukabili devrim… Hâlbuki nerede devrim, nerede inkılâp? Devrim, -isminden de belli- bir şeyi devirmek mânâsına geliyor. Hâlbuki inkılâp devirmek değil, dikmektir. Yüz bin beygir gücünde bir tankı sürerseniz her şeyi devire devire geçer... Ama düzeni kurmuş olmaz. İnkılâp düzeni kurmaktır, devirmek değil... Ve bir bina yapmak için eskisi devrilir, yenisi uğrunda... Bizde son zamanlarda, son yarım asır içinde, bütün hakikatlerle beraber mefhumlar da gürültüye gitmiştir. Kelimede bile gerçek inkılâbı kaybetmiş bulunuyoruz. Evet; asıl İslâm Âlemi ve asıl Türkiye; beşeriyete gerçek eczahaneyi getirecek, vitrinlerinde gerçek devayı belirtecek büyük inkılâba memur... Tek mesele, varlık hikmetinde... Niçin varım? Mes'elelerin mes'elesi...”(Dünya Bir İnkılâp Bekliyor)

 

Necip Fazıl Kısakürek; Cinnet Müstatili. Davasının çile ve ızdırabına katlanıcı iman zevki ve aksiyon idrakine sahip olma neticesi; hapis hayatları, tek parti zindanları, demokrat parti zindanları, Kemalist tahammülsüzlüğün baskıları, batıcı mana dolandırıcılarının âdeme mahkûm etme tavırları, ham yobaz kaba softanın ipe sapa gelmez hezeyanları, gıybetleri, hasetlikleri… Onca hal içerisinde Büyük Doğu idealini lif lif işlemeler… Eserine, mücerred fikri en titiz sanatkârlara has nakış nakış döşemeler… Batı ve Batıcıların zihni iğdiş eden program ve projelerine karşı zihni inşa ve ibda eden bir anlayışla meydan yerine dikiliş… Rejimin tahammülsüzlüğü ayyuka çıkacak derecede kindar ve öcü çapında… Bu merhalede Sultan Abdulhamid Han’dan Vahiduddin Han’a, İttihat ve Terakki’den CHP’ye yakın tarihin yalanlarının deşifre edilişi ve sahte kahramanların sorgulanışı. Zaman zaman hakiki kahramana dair gençlik hareketlerini yoklayış… Maraş’tan Kars’a, Rize’den Kastamonu’ya İstanbul’dan İzmir’e yeni bir ruhi hamle peşinde, Büyük Doğu İdeolocyası ile Batı tefekkürünün ve tarihinin hesaba çekilişi… Rejimde panikler, ilk tepki aşağılama ve yok etme, ikincisi sahtesini üretme ve sulandırma, üçüncüsü Büyük Doğu Davasının savunucularını mahkûmiyetlerle etkisizleştirme… Dava taşını yerli yerine oturtma işi ise Necip Fazıla Memuriyet… Bayrağı aldığı yerden ve yere düşürmeden, daha yükseğe en yükseğe yükseltmeye memur ve yine bayrağı kendisinin yolunu gözlediği-kendisinin yolunu gözleyen gence teslim etmeye mecbur bir vazife… Müjdelerin Müjdesi Necip Fazılın diliyle şu; Dava taşını yerli yerine oturtma işi ise Necip Fazıla Memuriyet… Bayrağı aldığı yerden ve yere düşürmeden, daha yükseğe en yükseğe yükseltmeye memur ve yine bayrağı kendisinin yolunu gözlediği-kendisinin yolunu gözleyen gence teslim etmeye mecbur bir vazife… “Onlar benim ardımdan gelmeyecek, ben onların arkasından koşacağım” Müjdelerin Müjdesi ile karşılanan bu genç-gençlerin hikayesi Necip Fazılın diliyle şu;

 

“Hiç beklemediğim bir zamanda, hiç beklemediğim bir mekândan ışık fışkırdı... Daima böyledir. İlâhî tecelliler hep böyle tepeden inme gelir. Allah’ın tecellileri, yapmacıksız ve zorlamasız, boynunuz bükük, köşenizde otururken görünüverir. Bu ışık, hiç birini görüp tanımadığım, görüp tanıyınca da aramızdaki ezelî yakınlığa şahit olduğum gençlerden...”

 

Necip Fazıl Kısakürek; Yağmurcu misali iz peşinde, bir genç arar gençliğe köprübaşı ve gençliği peşinden sürükleyen genç pusuda… Çile ve ızdırab, her şeyin kuytulaştığı, karanlığa doğru istikamet aldığı bir dem, 1972’ler. Bir genç pişmekten beter ızdırablara gark olmuş halde, çile şiirini yaşayan tanık gibi, ideolocyanın şekillendirdiği ‘derin müslüman’ şemail ve ruhuna tekne olur gibi, bir akşam O’nun kapısında… O, dar bir vakit, ‘sen beni mahvettin’ öfke ve duygu seline uğramış olmanın şaşkınlığı ile yıllar sonra Cahit Zarifoğlu’nda hatırlar bu hitabı… Lakin Cahit Zarifoğlu bahsi geçen kişinin kendisinin olmadığını Mavera’dan ilan eder…

 

Kuru sıkı pohpohtan ziyade, mücerret fikir istidadı ve aksiyoner mizacı ile Necip Fazıl Kısakürek’i peşinden sürükleyen genç 1975’ler itibarı ile hem cemiyet meydanında hem de Necip Fazıl’ın göz önündedir. 1979 sırlar sırrına muhatap bir yıl, o sırrın bir tezahürü 1989 Akdoğuş iken diğer tezahürü 1999 yılıdır… Her bir sahne farklı farklı cereyan eder ve sırlar sırrı 2009’da 2010’da halen muazzam oluş tezahürleri ile sürmektedir. O genç Salih Mirzabeyoğlu’dur ve bir başka sır, bu isim üzerinden yeryüzünü kuşatıcı haliyle vuku bulur. Necip Fazıl Mayıs 1983’te vefat eder ve Salih Mirzabeyoğlu o yıl 33 yaşındadır ve doğum ayı tıpkı Necip Fazıl gibi Mayıs ayıdır.

 

Necip Fazıl Kısakürek; İslâm aşkıyla, Resul aşkıyla, Ümmetin devletsizlikten gelen sıkıntılarıyla kavrulmaktan “Bir fikir ki sıcak yarada kezzap” şuuruyla gençliğin peşinde… "Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik... Ruh avcısı Necip Fazıl o gençlikte aradıklarını şöyle sıralar; “Ruhu, maddesi, diyalektiği, nefret ve aşk hedefleriyle kuşatılacak ve teçhizatlandırılacak bu gençliğin, ilk (aksiyon) farikası da, gayet hareketli, seyyar, seyyal, çevik, gözükara ve hudutsuz fedakâr olması...”(İhtilal)

 

Hicri 1400 yılına denk gelen buluşma, dünya sahte bir İslâm İnkılâbı ile çalkalanmakta… İran’da Farisiler, Ehl’i Sünnet Ve’l Cemaat yolundan ayrılmış olmanın şekillendirdiği ‘Şiilik’ merkezli bir rejim değişikliği gerçekleştirirler. Bütün ülkelerde yükselen İslâm heyecanı bu sahte İslâm inkılâbı vasıtasıyla bir daha açığa çıkar. Sahtesinin bile ruhlarda açığa çıkardığı bu heyacan, bu İslâma ve adalete susamışlık; asılı ortaya koyacak kadroyu, gerçek İslâm inkılâbını gerçekleştirecek kadroyu daha bir perçinler ve 1976’lardan başlayan organize hareketlilik ‘devlet’ mantığı çerçevesinde Akıncı adlandırması ile AK-GÜÇ, AKINCI GÜÇ, Raporlar şeklinde iyice su yüzüne çıkar…

 

Sonrası; ‘Onlar benim ardımdan gelmeyecek ben onların ardından gideceğim’ övgüsünde istikamet bulan bu gençler Necip Fazıl’ın vefatından sonra, 1984 yılında İBDA’yı kurar ve en son İBDA adıyla şekillenirler. Davalarını özetleyen şu ifadeler o gençlere ait “Güya İslâm adına çırpıştırılmış fikirlerden kurulu köpek kulübesi cinsinden uyduruk oluşumlar bir yana, kelimenin gerçek anlamıyla insan ve toplum meselelerini kuşatıcı İslâmî bir dünya görüşü, ancak «Ehl-i Sünnet» itikadıyla mümkündür; Büyük Doğu-İbda, bu davanın hem tespitçisi ve hem de dünyada “İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik” mevzuundaki tek «sistem» terkibidir!..” (S.M)

 

Üç ışık; İman-Fikir-Aksiyon, Abdulhâkim Arvasi-Necip Fazıl Kısakürek-Salih Mirzabeyoğlu… Bir ve aynı, birbiriyle içice… Ahir zaman sahneleri; Mü’min’in peşinde türlü musibet, zillet, illet ve kıllet… Üç ışık-Üç nur; üç otuz-1920-2010… “İnkılâba dayanmış saatler döne döne”

 

Sezai Kırlangıç

 

MÜJDE

 

 

O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş;

Birden, dağın sırtında atlılar belirecek.

Atlılar put şehrine gediklerden girecek;

Bir şehir ki, orada insan ayaküstü leş.

 

Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş;

Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek.

Ve bir devrim, evvelâ devrimi devirecek.

Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş.

 

Fertle toplum arası kalkacak artık güreş;

Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.

Gökler iki şak olmuş haberi bildirecek.

Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş!

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...
Sign in to follow this  

×
  • Create New...