Jump to content

mumin

'zaman'sız Kalleşlik

Recommended Posts

evvela gezi'de çatlak veren ses mısır'da sergilenen tutumla iyiden iyiye safıni ihaleye çıkaran 'cemaat' artık kimin kapı kuludur ilan etsin!

Todays zaman'da kaleme alinan 'erdoğan nasıl duser?' yazısi nedir? Durun cevaplayayim, bir hainlik ve kalleşlik muhendisliğıdir! Bu cemiyete muhabbetim asla olmadı hadi bari mecburi saygı duyayim hani ılıman musluman diyalogcu insanlariz ya, yok arkadas tam bir ihanet senaryosu sergileyen cemaat ve zaman yerin dibine batsin diyorum ve sayın sevgili mutereddit tesrif ederseniz goruslerinizi bekliyorum.

 

Her zaman okuyucusu aynı goruste midir yoksa aranızda aklı selim vatanseverler var midir? Rica ederim o yazıyi okuyun ve ne dusunuyorsunuz fikir beyan edin arkadaslar. Ilim adamıdir siyasetle isi olmaz gurbetçidir edebiyati yapanlar son faaliyetleri hangi kefeye koyuyor! Cemaat simdi hangi kucağa kaymaktadir merak ediyorum. Ahh benim asıl siyaset adamim tayyip sen uslubunu sadece çapulculara değil bunlara da bozmalıymissin, ve hatta bozmalisin! Yanında gorunup arkadan vuran zemine gore gorev edinen kapitalist kafalarin pençesinden sana sığınıriz ya rab!

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Zaman'ı sürekli takip edenler bu tip haberlerin çaktırmadan, fincancı katırcıları ürkütmeden yaptıklarını görürsünüz...

Artık bu tip haberlere şaşırmıyorum hatta, bunları normal karşılıyorum dersem yeridir...

Haberlerdeki kullandıkları "dil" i takip ederseniz, bunu net bir şekilde görürsünüz...

Koç Holding'e yapılan denetlemeyi, siz isterseniz operasyon deyin..

Basın yayın organlarında nasıl verdiklerine bir bakın...

http://www.zaman.com.tr/ekonomi_koctaki-inceleme-yatirimciyi-tedirgin-etti_2113945.html

Haberin başlığı şu şekilde.

"Koç'taki inceleme yatırımcıyı tedirgin etti."

Bu net bir şekilde şu anlama geliyor.

Bu incelemede, açıkça Koç grubu tarafındayım..

Bunun başka manası yoktur..

Konu bu basın kuruluşu olduğu için bununla ilgili başka bir hatıramı paylaşmak istiyorum..

Hatırlarsınız, bunlar belli bir süre önce Bakanlık bozuk mamülleri satan firmaları kamuoyunda teşhir etme geleneğini başlattı...

Türkiye'nin ünlü firmaları da bu teşhire maruz kalmıştır..

Bana göre çok doğru bir cezalandırma yöntemidir..

Neyse konuya gelirsek,

Hatırlayacağınız üzeri, Pınar Grubu da bu teşhire uğrayan firmalardan birisiydi. Açıklandığı zaman internetin başındaydım da ordan biliyorum..

Tesadüf eseri, bir de sağlık ile ilgili bir konu olduğu içni zaman gazetesinin internet sitesinde son dakika olarak konu ile ilgili haberi okudum.

Daha sonra tesadüf ve meraktan dolayı bu haber başka yayın kuruluşlarından da okudum...

Zaman gazetesi hariç hepsi "Pınar Grubu" nun ismini zikrettiği halde, zaman gazetesi belli bir zamana kadar bu haberde bu grubun ismini zikretmemeyi tercih ettiklerini gözlerimle müşahede ettim...

Bazıları şunu diyebilir.

Yav bu kadar basit suçlamalar da çok çocukca değil mi?

Siteyi hazırlayan kişilerin basit bir hatası olamaz mı?.....

Tabiki buna kim inanır, "Kadir İnanır"...

 

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Öhöm ehem öhöm. Burda bir hedef gösterme var efendim! Artık palalılara ve aptestli kapitalistlere karşı güvencem yok. Tehlikenin farkında mısınız? Kurduğunuz bu korku ve baskı imparatorluğunda konuşmak noktasında pek tabi mütereddid olacağımı bile bile konuşmaya davet etmeniz çok -o ifadeyi kullanmayacağım- acımasızca.
Acilen koruma talep ediyorum! Başıma tuğla düşerse yönetim sorumludur!

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Önder Aytaç, Bülent Keneş, Mehmet Baransu, Emre Uslu, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı, Şahin Alpay, Kerem Balcı, Ekrem Dumanlı (Kaptan) ve Mahir Zeynalov kadrosunu sarıp sarmalayan derin yapının 11. oyuncusu olarak forvet hattında eleman eksiği var gibi, bir hükümet düşürme taktiği de siz yazarsanız yerinizi yaparlar, o kadar umutsuz olmayın :)
İngilizceniz yeterliyse Sözcü'nün tercümesinde iş de bulursunuz, oh mis :) Twitter fenomenleri kadar tirajları yok ama olsun, arkasında devlet desteği bulunan ve ayda bir yayınlanan faturaları da sadece bir aile okuyor nitekim. :)

 

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Tüm sansür, yıldırma, hakaret ve tehdit politikalarınıza rağmen herşeyi göze alıyorum. Bu yazıyı zor şartlar altında yazıyorum. Cumhuriyeti ilelebed muhafaza etmek yükümlülüğü beni böyle bir fedakarlığa mecbur ediyor. Kaldı ki sen yanmazsan, ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? Muhtac olduğum kuvveti, damarlarımdaki..

 

Neyse :)

Şunu söylemem gerekiyor ki, gördüğüm kadarıyla genç şakirtler rahatsız. Gazetedeki, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtecek yazıları neresinden bakarlarsa baksınlar bir kalıba sokamayıp, sebeb-i hikmetine erememişler. İmanlı Anadolu insanının samimane gayretleri, peygamberane azimleri ile önce yurtta sonra cihanda teşekkül edecek olan ikinci Asr-ı Saadet mefkuresine hizmet eden teşebbüslere, "toplum mühendisliğine yönelmek"ten hüküm giydiriyordu bir adam. bkz

Hareket kendi ilk misyonundan ve tabanından kopuyor muydu? Kökleri elma, dalı armut bu tuhaf hal, bir çizgi değişikliğine gidiliyor mu demekti; yoksa gazetenin tutumu siyasi bir manevra sayılıp görmezden mi gelinmeliydi?

Neticede gençler, bu vaziyeti ancak son referandumla ayyuka çıkan Parti-The Cemaat yakınlığı imajını yıkma gayretine yorabildiler. Çünkü bu durum rahatsız edici bir hal almış ve arka bahçelik iddiaları hissedilir şekilde zarar vermeye başlamıştı. Hatta referandumdan sonra ters düşme söylemlerinin şer görünse de hayır olduğundan ve faidelerinden söz edilir olmuştu. Bunun ne derece ehemmiyetli olduğu dışarıdan anlaşılabilecek birşey değildi elbet de, büyükler de bunu anlatmak lüzumu hissetmiyorlardı, çünkü vaziyetten memnundular.

Ben sordum, gençler kaygılılarmış. Son zamanlardaki liberal söylemler can sıkıcı bir vaziyet almış. Cemaat içerisinde derin bir cemaat oluştuğunu, cemaat Büyüğü'ne sansür uygulandığını, hatta ve hatta bulunduğu yerde bir nevi hapsedilip yanlış bilgilendirmelerle yönlendirildiğini düşünenleri bile var.

Velhasıl, kimilerinin "kendi ayağına sıkmak" diye, kimilerinin "ihanet" şeklinde, diyalog+papayla fotoğraf+amerikada ikamet=misyoner tekerlemesiyle yatıp kalkan kimilerinin de mal bulmuş mağribi gibi "amarihanın oyunları bunlar" olarak tevil ettiği bu ucube vaziyet, içeride de dışarıda da kafa karışıklığına sebep oldu.

Bu arada, iki ağacı bahane edip hükumeti yerin dibine batıranlar ile, bir Müsbet Hareketi iki yazı ile topyekün yerin dibine sokup çıkaran mantığın çok da farklı olmadıklarını düşünen gençler, kırgın olsalar da alışık olduklarından sadece tebessüm etmekle yetindiklerini fısıldadılar. Çok konuşmak istemediler. Bir alev, içerisinde de evlatları varmış, ayaklarına çelme atılsa ne ehemmiyeti varmış falan filan..


Bu arada esefle söylüyorum, şu lanet olası emperyalistlerin lanet olası dilini bir türlü onlar gibi konuşamıyorum.

 

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Ekrem Dumanlı sanki bizim siteyi takip ediyor baksanıza... :P :P :P

 

Medyanın siyasetle imtihanı

Ufukta üç seçim birden tulû ettiğine göre siyaset karşısındaki duruşların iyi belirlenmesi lazım; zira nerede duracağını bilemeyen, nerede durduğunuzu da bilemiyor. Ve kendi önyargıları üzerinden kara propaganda makinesine dönüşüveriyor.

Hani bir zamanlar “Üç Tarz-ı Siyaset” diye bir tasnif yapılmış ve aydınlar için kabaca bir pozisyon belirlemişti ya; bugün de “Üç Tarz-ı Neşriyat” üzerinde konuşmalıyız; ta ki kimin ne yaptığı daha doğru anlaşılsın:

1- ÖLÜMÜNE KÖSTEK OLAN GAZETECİLİK:

Bu tür yayıncılık, bir partiyi (özellikle de iktidar partisini) düşman ittihaz eder ve her fırsatta o partiyi karalamak için yayın yapar. Bu tavır demokratik bir denetimden ziyade, her icraatın düşmanca yorumlanmasını netice verir. Bu zihniyete göre bir partinin bütün yaptıkları yanlıştır ve neticesi 'hıyanet'tir. Oysa önemli olan icraatın muhtevasıdır; kategorik düşmanlığın kimseye faydası yoktur. Demokrasilerde medyanın görevi de tam burada başlar: İcraat denetimi. Faydalı görülen politikaları desteklemek, zararından şüphe duyulan politikaları eleştirmek sadece gazeteciliğin değil, akıl ve vicdan sahibi olmanın gereğidir.

Toplumun bir bölümü köstekli, her şeye karşı gazeteciliği pek sever. Öfkeli kitlelerin arzuları toplumu kimi zaman gerer, kutuplaştırır, hatta bazen (maalesef) bilfiil çatıştırır. Bu duruma rağmen demokratik toplumlarda bu tip kışkırtıcı yayınlar mı daha tahripkardır, yoksa o izan ve insaf yoksunu yayınların susturulması mı derseniz; tabii ki en tehlikeli tercih devlet eliyle o gürültülü sedanın susturulmasıdır derim. Çünkü bir fikrin ne kadar tehlikeli olduğunu belirleme hakkı, keyfi uygulamaları da yanında getirir. Bilfiil terör suçuna saplananlar, hakaret ve şiddet çağrısı yapanlar saded haricidir. Hiç korkmayın, toplumun ezici çoğunluğu, cinnet sınırında dolaşan tahripkar yayınları zaman içinde dışlar ve marjinalleştirir...

2- ÖLÜMÜNE DESTEK VEREN GAZETECİLİK:

Bir partinin bütün politikaları doğru olabilir mi? Mümkün değil. Dünyevi meselelerin hiçbirinde insanoğlu, “Yüz tane icraatımız var, yüzü de doğrudur.” diyemez. Ne var ki ölümüne destek düşüncesini ete kemiğe büründüren gazetecilikte herhangi bir hatayı dile getirme, yanlış yapıldığında (dostça da olsa) uyarma gibi bir şey söz konusu olamaz. Bir partiyi (iktidar ya da muhalefette olması fark etmez) ölümüne destekleyen fanatik tarzın gözünde ya 'dost' olarak yaftalanırsın yahut 'düşman'. Vahy-i semavî ile mukayyed veya edille ile müeyyedmiş gibi davranıldığından bir tür kutsallık oluşturulur. Halbuki ülkeyi yönetmeye talip olanların, paçalarından yağ damlayan kutsamalara değil; içi tefekkürle yoğrulmuş yapıcı fikirlere ihtiyacı vardır. El hak, partizan gazeteciliğin de toplumsal bir karşılığı vardır ve bunun sebepleri bellidir. Ne var ki partizan gazeteciliğin hırçın tarzı (hele bir de belli bir güce erişmişse) konjonktürel tetikçiler üretmeye müsaittir. Aynı düşünce kulvarında yer alsa bile her konuda kendisi gibi düşünmeyenlere karşı sergilenen hodgâmlık, çoğu kez üzücü sonuçlar doğurur; hele mukaddes bir mefkureden uzaklaşılmış ve insan yetiştirme idealinden mahrum kalınmışsa...

3- ORTA YOLDA DURAN GAZETECİLİK:

En zor olan tarz-ı neşriyat budur. Aklınızı, iradenizi, ülke ve dünya gerçeklerini anlama gayretine sarf edeceksiniz ve eğriye eğri doğruya doğru diyeceksiniz. Sizin eğri dediğiniz doğru, doğru dediğiniz eğri olamaz mı? Tabii ki olabilir. Dünya işlerinde yanılma payınız her daim vardır; tıpkı siyasetteki yanılma payınızın var olması gibi. Burada önemli olan, hüsnü niyettir. Hiçbir menfaat gözetmeden yapılan yapıcı tenkitler de tenkide tabidir; yeter ki karşı tenkitçiler de zerre miktar menfaat gözetmesin, demagoji yapma uğruna fikrin namusuna tecavüz etmesin ve üslubunu bozmasın. Heyhat!

İtidal yolunu seçen, ateşten bir gömlek giymeyi göze almıştır. Bu yola girdin mi haberde vakayı raporla vazifedarsın artık. Yorumda da olabildiğince çok sesli bir ton yakalamaya mecbursun. Bir dünya görüşün olsa bile, farklı dünya görüşlerine de kapılar açarsın. Bazen köşelerde yazılanlar ile sizin (gazete yönetiminin) hadiselere bakış açısı arasında büyük farklar oluşabilir; ama tesadüm-ü efkardan hakikatin zuhur edeceğine inanıyorsanız katılmadığınız o fikirleri de neşredersiniz; yeter ki içinde somut bilgi hatası ya da hakaret gibi hak ihlali bulunmasın. “Benim düşündüğümü yazmıyorsan ben de senin yazını yayınlamam.” demek, kendimize dar bir hücre inşa etmek demektir. Fikri fikirle alt etmek zordur; farklı fikirleri aynı gazetede, aynı sayfada buluşturmak daha da zordur. Bazen okurunuzun bile kafası karışır; ama tefekkür dünyamızın zenginleşmesi için yapılması gereken de budur; tabii, “Benden başka doğru yoktur!” gibi bir labirente sıkışmamışsan.

Herkesin tercihi kendine. Kimseyi seçtiği yayın tarzından dolayı kınamıyorum; tam tersine seçtikleri pozisyonu mertçe ifade ediyorlarsa saygı duyuyorum. Tarzınızın ne derece doğru olduğuna tabii ki kamu vicdanı karar verecek. O vicdan ya yayınlarınızı adil bulmayıp sizi cezalandıracak ya da fikir zenginliğine yol açan tutumunuzdan dolayı sizi baş tacı yapıp ödüllendirecek. Bir de tarih yargılayacak herkesi. Ufuk zenginliğiniz ve tahammül gücünüz sizin tarih sayfasındaki yerinizi belirleyecek; çünkü bir gün toz duman ortadan kalktığında izan ve insaf çizgisini aşanlara tarih çok ağır bir fatura kesecek...

Ayıp ki ne ayıp!

Meslekte yaşını başını almış bir beyefendi (tıpkı diğer bazı beyefendiler gibi) belli bir zamandan beri tuhaf yazılar kaleme alıyor. İnsanın inanası gelmiyor. Mesela Rusya'da yayın yapan bir medya kuruluşuna verdiği röportajda, Fethullah Gülen Hocaefendi için “Soros” diyebiliyor. Ne kadar ayıp! Ne kadar yaralayıcı! Söylediği lafın ne manaya geldiğini “bilmiyor” desem, onun meşhur bilgi dağarcığına hakaret sayılır. “Biliyor” desem, bunun altında çok kötü bir mana gizlidir de demek zorundayım; onu da meslekte pek çok kişiye abi sayılan bir insana yakıştıramıyorum. “Sehven söylemiştir” diye avunurken bir açıklama yayınlıyor köşesinde; ama açıklama maalesef hiçbir şeyi açıklayamıyor. Feci bir karakter katliamı ve masum insanları zor durumda bırakabilecek ağır bir benzetme duruyor orta yerde. Şimdi cemaati eleştiriyor diye avuçları şişinceye kadar beyefendiyi alkışlayanlar, bir zamanlar Başbakan için Putin dediğini unutmuş görünüyorlar.

“Neyse...” deyip bu korkunç hatayı sineye çekecekken Today's Zaman'da çıkan bazı yazıları vesile kılarak “Cemaat-AK Parti kavgası” üzerine çok sert bir yazı geliyor ve “cemaat” hedef tahtasına oturtuluyor. Bir partinin sözcüsü gibi yazılar döşenen üstat, acaba başka yazarların sansürlenmesini mi ya da derhal susturulmasını mı istiyor? Belki de işten atılmalarını mı temenni ediyor? Başyazarlığını yaptığı gazetenin ombudsmanı kovuluyor; ona bir kelime ile itiraz etmiyor, İngilizce çıkan bir gazetede bir yazar bir şeyler yazdı diye koca bir kitleye en ağır ithamlarda bulunuyor. Oysa suçladığı gazetede hükümetin politikalarını doğru bulan yüzlerce yazı da yayınlanıyor. Bir başka gazeteden “Bütün yazılar alkış kıvamında olsun!” dercesine uluorta konuşmak hangi nezaket anlayışının ürünüdür; anlamakta zorlanıyorum. Bir gazetedeki farklı sesleri kimse duymasa bile tecrübeli bir başyazarın o zenginliği yakalaması gerekirdi. Diyelim ki Today's Zaman'a ya da “cemaatin yayın organları”na kızdın; orada çıkan her satırın hesabını neden Hocaefendi'den soruyorsun? Meslektaşlarına eleştiri getirmek varken Hocaefendi'ye ve hatta camiaya en incitici lafları sıralıyorsun?

Sırada bekleşenler varmış meğer. Bir yerden hücum borusu çalmışçasına cemaate karşı bir kampanya başlatıyor bazı arkadaşlar. İtibarsızlaştırmaya yönelik şımarık yazılar vasıtasıyla nezaket kuralları da yerle bir ediliyor. Bu arada öyle laflar sarf ediliyor ki (özellikle sosyal medyada), ne insanlığa sığar ne Müslümanlığa. . Herkes bazı yazılardan bahsediyor ama belli ki bahsi geçen yazıları ne görmüşler ne de okumuşlar. Çoğu yalan ve iftiraya dayanan bazı lafları okudukça hayretler içinde kalıyorsunuz. Şeytanların bağlandığı, rahmet ve mağfiretin gönüllerimizi sağanak sağanak yıkadığı bir zaman diliminde bu kadar keskin gıybetlerin yapılmasını sadece İslamiyet'le değil, insaniyetle de izah etmek çok zor.

Akla hayale gelmez laflar. Neymiş? Cemaat yeni bir vesayet merkezi olmak ya da 'iktidarı paylaşmak' istiyormuş. Ne münasebet! Alın o Leviathan'ınızı güle güle, tepe tepe kullanın. Uluorta yazılanlardan anlaşılıyor ki bazıları ne katılımcı demokrasiyi kavramış; ne de sivil toplum örgütlerinin, medyanın ve kanaat önderlerinin demokrasideki rolünü anlamış. Benci ve kinci söylemlerle insan olsa olsa dostlarını gücendirir, kendini tüketir. Yazık...

http://zaman.com.tr/ekrem-dumanli/medyanin-siyasetle-imtihani_2117185.html

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

hedef gosterme ve hakaret baskı ha, yapmayin sayın ve sevgili deyu hitap etmesim ne dememi beklerdiniz..

Burada cemaate taraftarliğı bilinene zatsiniz ondan sebep goruslerinizi sizden hareketle aslında cemaatin tabanini merak ettim. Ihsan dağı'nin o yazısini okumustum. Bu isler gorundugu gibi değil arkadas sen hala anlamadin mi deyip o iğrenç sıkınti veren replığı ask ile soyluyorum.

 

Kabul edilmelidir ki cemaat bir kere daha nasıl cikar politikakasi guttugunu gosterdi. Sandi ki gezi'yle basbakanin iradesi yıkilacak ve aninda mavi boncuklara geçti. Nasıl duser yazısi tam bir fiyasko beynimden vuruldum okudugumda! Simdiye kadar hep hukumetin resmi gazeteçiliğıne soyunanam bu kan emiciler birden ozgur basın tarafsiz gazetecılik rolune burunmusler hadi oradan! Koç'u savunmak sana mi dusmus? Osmanlı hazinesini yağmalayanlarin veledi yahudi dolar kafalarini savunmak muhafazakar basina mi kalmış! Neden akp içinde tepki yokmus aklini yesinler aklinca erdoğan'a kıskırtiyor! Ne istiyorlar adam kukla gibi amerikadaki o baronun dediğine mi tabi Olmali! Hiç bir cikar ilişkisi senin dinini ilke edinmis adamin otoritesine hainlik edecek kadar değerli gorulemez! Ve senin muslu,anman kardeşisınin ozgurluguzel tehdit altındayken sen kalkıp evinize donun diyemezsin bu kadar da abd buradanliğı olmaz ki! Sizin kalbiniz kimden yana belli de bu kadar acik kozu uzun zamandir oynamamistiniz! Gulen bir bildiri yayinlamalidir ya uyarsin ya da iyice anlayacağız siz kimin usaklarisiniz! Yine temenni ederim ki haberi olmamis olsun hani gerçekten bir abluka altında olsun da sozde dim adami olarak bu kadar iğrenç bir haysiyet yoksunlugu içinde Olmasin! Gerçekten çok hayal kırıkliğı. Bembeyaz size ithafen tum cemaate demek isterdim bunlari. Adam sizin olimpiyatlarina geliyor hukumet okyanus otelereıne selamlar yolluyor.. Nedir derdiniz hangi dini cemiyet bu kadar siyasettin bir parçasi olmustur allah askina?! Vicdaniniz aklıniz alıyor mu bunu, halkın seçtiği adamı indirme metodlari uyarlamak elestiri değil bildiginiz cumhuriyet gazeteçiliğıdir! hangi maddi damariniza dokunuldu da boyle zenne kesıldiniz merak içindeyim.. Oslo dersane kaydırılan emniyet ve mahkeme adamlariniz ha deyiniz.. Yapmayiniz ya, disarinin emriyle aman hatr kirilmasin diye bu vatana bunca hizmeti olan bu anadolu yurekli adamlara bu kalleşliğı yapmayin! Evet hatalar vardır yadsinamaz ama bunu chp mantığıyla yapma, hem bu denli buyuk bir karalamanin olduğu zamanda yapma! ben sadece kendini iktidarin garantoru goren Olmasa akp olmayacakms gibi balonla amerika semalarinda uçan o pantolonlari utulu adamlara sesleniyorum! Eğer bu adama desteginız varsa cikar için değil hiç değilse iman ettigin dinden oldugu için olsun, memleketini kalkındirdiğı için olsun. Disari menfaatini dusundugunuz kadar nolaydi biraz da bize yanaydiniz amerihanin fedaileri! Nasıl sizin dediginız aksana uydu mu?

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Fethullah Gülen ve Cemaatine Sorular!

 

Üstteki başlık içerisinde ilginç bir konu dönüyor ortalıkta şu günlerde. Aklı başında ve ilgililerin cevaplaması gereken sorular sorulmuş. Sorular şu şekilde:

 

 

28 şubat cuntası ile Erbakan hocanın istifasını istediniz.

 

– Merve Kavakçı’nın şahsında başörtülülere açılan savaşta, iki yüz yıllık öfkelerini kustuklarında ağzınızı açmaya tenezzül dahi etmediniz. Açıkça söylemek gerekirse başörtüsü sınavını da siz kaybettiniz. Bu sınav Müslümanların vicdanlarında kaybedilmiş bir sınavdı. Cemaate mensup kimselerin başörtüsü konusunda yaptığı açıklamalarda ve medya organları yoluyla yaptığınız beyanatlarla bu sınavı kaybettiniz. Ancak bunu da çok gündeme getirmedik, sorulduğunda da geçiştirmeyi yeğledik.

 

- Ecevit’in vefatı akabinde, ‘Hocaefendinin’; ‘‘Hakka yürüdü. Eğer Allah bana şefaat hakkı verirse ilk şefaat edeceğim kişi, Ecevit’tir.’’ taziye mesajını hala hazmedebilmiş değiliz.

 

– İçimizi en çok yakan şudur ki; muhtelif vesilelerle Müslüman topraklarına işgal girmişken, kadınlarımız tecavüze uğratılıp erkeklerimiz ve çocuklarımız öldürülürken, ne sizden, ne medyanız ve ne gazetenizden içimizi ferahlatacak bir öfke emaresi sızmadı. Kardeşlerinize yardım edin de demiyoruz, tepki göstermenizi beklemekle hata mı ediyoruz?

 

- Irak, ABD işgaline uğradığında sesiniz çıkmadı. Ancak ABD, İran’ı vurmakla tehdit ederken, ‘Hocaefendi’ de İran’a karşı eleştiri füzelerini yöneltti ve İran’ın İslam’a çok ciddi bir zarar verdiğini dile getirdi. Tesadüf olduğunu düşünenlerimiz oldu, yeniden susmayı tercih ettik. Garipsedik. İran’a sevgi duyulmamasını elbet anlayabilirdik ancak zihinlerimizi ne kadar baskı altına alıp susturmaya gayret etsek de ABD’nin İran’ı vurmaktan bahsettiği günlerde İran’ı İslam dairesinin dışına iten açıklamalara bir mazeret bulamadık.

 

– Şeyh Ahmed Yasin tekerlekli sandalyesinde şehit edildiğinde çıkıp göğsünüzü gere gere sahiplenmeniz, ümmetsel bir mesajı dünyaya haykırmanızdı İSLAM adına sizden beklenen, bizim gördüğümüzse; cemaati temsilen Ortadoğu yazılarını ele alan yazarınız Kerim Balcı’nın Şehid Şeyh Ahmed Yasin için, “İsrail ile savaşıyorsa öldürülmeye hazır olacak tabi…” “Hem HAMAS da intihar saldırıları yapıyordu zaten. İki taraf da ahlaksız savaş veriyor…”, “Ahmed Yasin de intihar saldırılarına fetva vermişti, Allah taksiratını affetsin.” Beyanatını nasıl unutabiliriz? Unutmak da istemiyoruz…

 

– Açıktan söyleyemediniz belki ancak aynı ABD ve İsrail gibi direnen Müslümanları terörist olarak görüyordunuz. ‘Hocaefendiden’ mülhem anlayışınıza göre teröre bulaşan Müslüman kalmaz, kalamazdı. 1991 yılında sırf Tel Aviv’e bir iki füze düştüğü için gözyaşlarını esirgememişti. Aynı ‘Hocaefendi’, Filistin’li Müslümanların maruz kaldığı zulme karşılık bir çıkış, bir isyan, Müslümanın izzetini gösteren bir tavır sergilemedi. Beklediğimizle kaldık bunca yıldır. Kendisi; 2004 yılında da, 1991 yılında bıraktığımız yerde duruyordu. Düşen füzelerin sesinden korkup ağlayan Yahudi çocukları için ağlamaktadır halâ…

 

- Gazze sekiz gün boyunca İsrail jetleri tarafından vuruldu, siz ise o günlerde zerre utanç duymaksızın dershanelerin neden kapatılmaması gerektiğini anlatıp duruyordunuz. Gördük ki dershanelerinizin mevcudiyetini koruması Müslüman çocukların kanından daha azizdi nazarınızda. Artık üzülmeye bile içimiz el vermedi. Ne söyleyeceğimizi bilememenin ızdırabını hissediyorduk.

 

– Ahmed Yasin’in katilini değil maktulünü suçlayan bakışlarınızdan biz nefret ettik.

 

Niye böyle yaptığınızı anlamıyoruz. Anlamak da istemiyoruz. Zaman geçiyorsa da tavrınız değişmiyor. Eğer düşman olarak karşımızda iseniz, çıkın ve bunu açıkça söyleyin. Yok eğer dost olarak yanımızda iseniz, düşmanlarımızla aynı safta yer almayın ki bizde tavrımızı ona göre belirleyelim.

 

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

dumanli'nin yazısi tek kelimeyle 'samimiyetsiz' ozgur dusunce, genis ufuk, tarihe geçmek, fanatik Olmamak.. allah'in sakirtleri sizi!

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

benim bir tahlilim var. Dusunun dünyada her islami coğrafya ve ıslami teskilat kan ve zulum altındayken neden bunu yuruten odaklar gulene ve cemaatine ses cikartmiyor hatta malumunuz batı'da yılın entel adami seçildi. Iddiali konusacağım. Gavurlar gulen'in yarattığı islami istiyorlar! hakiki islam odaklarini terorist goren bu gavurcuklar gulenizmin ortaya attığı sahsiyetsiz islammı tek islammı teskilat olarak gormek istiyor. Cunku orada islam adına cihad değil sam amcanin ekmekğıne yag bal surmeş var. Yapmayin ya yemin ederim yapmasinlar. Senin devletine basbakanina o times ilanı yayinladi da aksı seda olarak bir elestiri aramadın bugun kalkmis erdoğanian nasıl dıser diye yazı yazıyorsun ve bunu demokratik hak ve b sansursuz basın diye yutturmakmaya calisiyoryorsun. Bu musluman boyasina burunmus muslumanlardan allah bizi halası eylesin

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

 

Üstteki başlık içerisinde ilginç bir konu dönüyor ortalıkta şu günlerde. Aklı başında ve ilgililerin cevaplaması gereken sorular sorulmuş. Sorular şu şekilde:

 

 

28 şubat cuntası ile Erbakan hocanın istifasını istediniz.

 

– Merve Kavakçı’nın şahsında başörtülülere açılan savaşta, iki yüz yıllık öfkelerini kustuklarında ağzınızı açmaya tenezzül dahi etmediniz. Açıkça söylemek gerekirse başörtüsü sınavını da siz kaybettiniz. Bu sınav Müslümanların vicdanlarında kaybedilmiş bir sınavdı. Cemaate mensup kimselerin başörtüsü konusunda yaptığı açıklamalarda ve medya organları yoluyla yaptığınız beyanatlarla bu sınavı kaybettiniz. Ancak bunu da çok gündeme getirmedik, sorulduğunda da geçiştirmeyi yeğledik.

 

- Ecevit’in vefatı akabinde, ‘Hocaefendinin’; ‘‘Hakka yürüdü. Eğer Allah bana şefaat hakkı verirse ilk şefaat edeceğim kişi, Ecevit’tir.’’ taziye mesajını hala hazmedebilmiş değiliz.

 

– İçimizi en çok yakan şudur ki; muhtelif vesilelerle Müslüman topraklarına işgal girmişken, kadınlarımız tecavüze uğratılıp erkeklerimiz ve çocuklarımız öldürülürken, ne sizden, ne medyanız ve ne gazetenizden içimizi ferahlatacak bir öfke emaresi sızmadı. Kardeşlerinize yardım edin de demiyoruz, tepki göstermenizi beklemekle hata mı ediyoruz?

 

- Irak, ABD işgaline uğradığında sesiniz çıkmadı. Ancak ABD, İran’ı vurmakla tehdit ederken, ‘Hocaefendi’ de İran’a karşı eleştiri füzelerini yöneltti ve İran’ın İslam’a çok ciddi bir zarar verdiğini dile getirdi. Tesadüf olduğunu düşünenlerimiz oldu, yeniden susmayı tercih ettik. Garipsedik. İran’a sevgi duyulmamasını elbet anlayabilirdik ancak zihinlerimizi ne kadar baskı altına alıp susturmaya gayret etsek de ABD’nin İran’ı vurmaktan bahsettiği günlerde İran’ı İslam dairesinin dışına iten açıklamalara bir mazeret bulamadık.

 

– Şeyh Ahmed Yasin tekerlekli sandalyesinde şehit edildiğinde çıkıp göğsünüzü gere gere sahiplenmeniz, ümmetsel bir mesajı dünyaya haykırmanızdı İSLAM adına sizden beklenen, bizim gördüğümüzse; cemaati temsilen Ortadoğu yazılarını ele alan yazarınız Kerim Balcı’nın Şehid Şeyh Ahmed Yasin için, “İsrail ile savaşıyorsa öldürülmeye hazır olacak tabi…” “Hem HAMAS da intihar saldırıları yapıyordu zaten. İki taraf da ahlaksız savaş veriyor…”, “Ahmed Yasin de intihar saldırılarına fetva vermişti, Allah taksiratını affetsin.” Beyanatını nasıl unutabiliriz? Unutmak da istemiyoruz…

 

– Açıktan söyleyemediniz belki ancak aynı ABD ve İsrail gibi direnen Müslümanları terörist olarak görüyordunuz. ‘Hocaefendiden’ mülhem anlayışınıza göre teröre bulaşan Müslüman kalmaz, kalamazdı. 1991 yılında sırf Tel Aviv’e bir iki füze düştüğü için gözyaşlarını esirgememişti. Aynı ‘Hocaefendi’, Filistin’li Müslümanların maruz kaldığı zulme karşılık bir çıkış, bir isyan, Müslümanın izzetini gösteren bir tavır sergilemedi. Beklediğimizle kaldık bunca yıldır. Kendisi; 2004 yılında da, 1991 yılında bıraktığımız yerde duruyordu. Düşen füzelerin sesinden korkup ağlayan Yahudi çocukları için ağlamaktadır halâ…

 

- Gazze sekiz gün boyunca İsrail jetleri tarafından vuruldu, siz ise o günlerde zerre utanç duymaksızın dershanelerin neden kapatılmaması gerektiğini anlatıp duruyordunuz. Gördük ki dershanelerinizin mevcudiyetini koruması Müslüman çocukların kanından daha azizdi nazarınızda. Artık üzülmeye bile içimiz el vermedi. Ne söyleyeceğimizi bilememenin ızdırabını hissediyorduk.

 

– Ahmed Yasin’in katilini değil maktulünü suçlayan bakışlarınızdan biz nefret ettik.

 

Niye böyle yaptığınızı anlamıyoruz. Anlamak da istemiyoruz. Zaman geçiyorsa da tavrınız değişmiyor. Eğer düşman olarak karşımızda iseniz, çıkın ve bunu açıkça söyleyin. Yok eğer dost olarak yanımızda iseniz, düşmanlarımızla aynı safta yer almayın ki bizde tavrımızı ona göre belirleyelim.

 

 

 

Bu cemaatin mensupları kesinlikle bunları da uygun bir şekilde tevil edeceklerdir...

Emin olabilirsiniz...

Geçenlerde Türkçe Olimpiyatları yapıldı malumunuz üzere...

Fethullah Hoca, şöyle bir laf etti.

http://www.youtube.com/watch?v=daqfYwt738I

Bakalım bunu nasıl tevil edeceklermiş...

Merak ediyorum, Türkçe Olimpiyatları birileri ballandıra ballandıra anlatsada İslama aykırı çok faaliyetin olduğu bir organizasyonda Peygamber Efendimizin de orda olmasını ima etmek acaba nasıl bir durumdur???

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Yoo beni hiç şaşırtmadınız sayın mümin. Yani üslubunuz azıcık edepli olsa hayretler içerisinde bırakacaksınız beni. Aşamıyorsunuz ki.. Çirkinleşmeden, vakarınızı muhafaza ederek cümle kursanız kıyamet kopacak. Adam adam, hanım hanım neyse eleştrini yap, sözünü söyle. Bu ağız ne mümine yakışıyor ne de mümineye. Kimsin, sıkletin ne, ilmin ne ki "baron", "söde din adamı", "haysiyet y.." gibi laflar edebiliyorsun? Ucuz ucuz dil uzattığın alimin şukadar kitabından kaçını okudun, şu kadar vaazından hangi birini oturup dinledin, tahlil ettin şimdiye kadar? Yani şu cümleleri kurmaya mecbur bırakıyorsunuz insanı ya.. ne diyeyim.

O yüzden, hiçbir cemaat tabanında taassup içerisindeki insanın lüzumsuzluklarına bakıp bir grup hakkında topyekün hüküm vermek doğru değil. Avamın işi o. Bakınız Hocaefendi ile Cübbeli Ahmet Hoca'nın birbirlerine hürmetlerine, üsluplarındaki nezakete...

_____

Son mesajdaki videoyu paylaşan arkadaşa bilhassa teşekkür ediyorum. "Gelen mektuplar" üzerinde durulması gereken, gençlerin tezini doğrulayan son derece çarpıcı bir misal.

Bir de belirtmekte fayda var, “Erdoğan nasıl güç kaybedecek” yazısı 2 Ağustosta, yani Gezi olayları sırasında değil, bundan 2 gün önce yayımlandı. Zaman'da da değil, Today's Zaman'da, yani yabancılara hitap eden İngilizce bir gazetede yayımlandı.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Hani biz komplo teorisi üretiyoruz.. Peki hükümetin gazetesi olan Yenişafak yazarının yazdıkları ne oluyor??? 7 Şubat tarihin kırılma anıdır!

Türkiye'de seçimle işbaşına gelmiş AK Parti hükümeti Türkiye'nin en büyük sorunu Kürt meselesi ve PKK'yı bitirmek için 2010'dan sonra başka yolları uygulamaya koymak istedi. Başbakan evvelden beri çok güvendiği ve sevdiği Hakan Fidan'la bu konuda sürekli fikir alış verişinde bulundu.

Tıpkı askeri kurmaylar gibi sertlik yanlısı çözümde direten Emniyet Teşkilatı'nın önerileri Başbakan'ın aklına hiçbir zaman yatmadı. O yüzden Hakan Fidan'la beraber Oslo süreci başlatılmış oldu. Aynı zaman dilimlerinde tüm uyarılara rağmen KCK tutuklamaları da devam etti. MİT'in uzun zaman uğraşlarla KCK içindeki adamları deşifre oldu.

Oslo görüşmeleri de basına sızdırılınca Öcalan'la başlatılacak olan çözüm ve barış süreci sekteye uğradı. Bu arada MİT, Kamu Güvenliği Teşkilatı ve İç İşleri Bakanlığı'nda kendilerine kadro isteyenler bunları alamayınca önce Beşir Atalay'ı ve ardından Hakan Fidan'ı hedef tahtasına oturttular. Beşir Atalay'ı İrancı olmakla suçladılar. Hakan Fidan'ı PKK'yı koruyup kollamakla itham ettiler. Bu arada Mavi Marmara'da vatandaşlarımız zalim İsrail devleti tarafından şehit edilince malum çevre dışında herkes tek yürek oldu. Bazıları İsrail'i değil eleştirmek destek bile verdiler. Çünkü o kesim İsrail'e karşı çıkarsa Yahudi sermayesinin kendilerini bitireceğinden hep korktu. Irak Savaşı'nda açıkça ABD'yi eleştiremediler bile.

Anahtar teslim devleti isteyen bu cenah ellerinin altından bazı şeylerin gittiğini görünce 7 Şubat'ı planladılar. Üstelik İsrail'in ilk kez Türkiye'de MİT'in başına getirilmiş birini açıkça hedef gösterdiği sırada. Başbakan Erdoğan çıktığı her programda, her sohbette, 'Hakan Fidan'ın tutuklanacağını ve sonrasında sıranın kendisine geleceğini' ısrarla söylemesine rağmen akılla düşünmeyi unutmuş olanlar, 'Başbakan'ın tutuklanması anayasaya göre ancak şöyle şöyle olur' gibi tezvirata başladılar.

Bu konuda yetenekle değil atamayla gelmiş biri 7 Şubat'ın efsane ve uydurma olduğunu, birinin bu balonu söndürmesi gerektiğini yazmış. Ona verilen görev gereği torba yasaları ve bunların ne anlama geldiğini sıralamış. Şimdi bu arkadaşların zihnine göre düşünürsek Martin Luther King'i James Earl Ray, Özal'ı Kartal Demirağ vurdu. Öyle ya, hadi ispat et arkasında başka güçler olduğunu mantığı geçerli ne de olsa.

7 Şubat, 1988 Özal suikastıyla beraber yakın tarihin en önemli olayıdır. Hedefinde açıkça Başbakan olan bir darbe ve tarihin kırılma anıdır. Bunu söyleyen Başbakan'ın bizzat kendisi. Elbette anayasaya göre Başbakan'ın nasıl tutuklanacağı belli ama şayet Hakan Fidan tutuklansa Başbakan Başbakanlık yapabilir miydi? Siz kimi kandırıyorsunuz? Efendim bunu ispat et? Edelim…

İstanbul, Ankara, İzmir'de Emniyet istihbarat dairesinin tümü tasfiye edildi. Milli Eğitim'de aynı operasyonlar sürdü, sürüyor da. Yargıda benzer süreçler devam ediyor. Başbakan'ın dinleme ofisine Emniyet içinden birileri dinleme cihazı koydu. Hatta bir bakanın dahi odasında aynı dinleme cihazından bulundu ama bu hükümet tarafından çok dillendirilmedi. 7 Şubat'ı yapanların bir kısmı bu ekiptendi.

Madem 7 Şubat efsane niye o zaman Hakan Fidan hedefinizde? Niye çözüm sürecini baltalamak için her yolu deniyorsunuz? Gazetelerinizde Hüseyin Gülerce dışında kimse 7 Şubat savcılarını suçlamadı. Hatta destek çıktı. Niye acaba? Ha, gerçek bir demokrat olan Etyen Mahçupyan televizyonlarda 7 Şubat darbedir dedi. Sağlam yazarlardan Mümtazer Türköne'nin 7 Şubat'ı onaylamadığı biliniyor. Ama ne hikmetse Şahin Alpay'ın 7 Şubat'ı savunan yazılarını yayımlamakta bir beis görmediniz.

Eğer 7 Şubat darbe değilse gidin Başbakan Erdoğan ve Hakan Fidan'ı bu konuda ikna edin. Ucuz polis eskisi tetikçilerini Fidan ve Erdoğan'a yöneltirken niye sesiniz çıkmıyor? Belirli internet siteleri üzerinden çözüm sürecine operasyon çekmeyi biliyorsunuz. Bazı yazarlara bilgi ve belge aktarıp kara propaganda yaptırıyorsunuz.

Hani basın özgürlüğü diyorsunuz, o zaman gazetelerinizde 7 Şubat ve Hakan Fidan'ı savunan tek bir yazı ve yazar niye yok? Bakın Sabah gazetesinde hükümeti eleştiren birçok yazı yayınlanıyor. Emre Aköz açıkça eleştiriyor hükümeti. Nazlı Ilıcak 7 Şubat'a sahip çıkıyor. Bu yazılar Sabah'ta yayınlandı. Ama tek bir tweetle, küfür etti diye Ergun Babahan'ı işten atıyorsunuz. Ama küfür eden diğer yazarlara dokunmuyorsunuz. ABD'yi çok eleştiriyor diye cesur gazeteci Tamer Korkmaz'ın yazılarını kesiyorsunuz.

Yani biri çıkıp da 7 Şubat diye bir şey yok diyorsa, ya yalan söylüyordur, ya saftır ya da ne olup bitiğini anlamayacak kadar acizdir. Hadi biz uydurduk, Başbakan, hükümet, MiT niye 7 Şubat'ın kendilerini yönelik bir komplo olduğuna inanıyor?

Hanefi Avcı için mahkemeler kurgulanıyor, Yüce Divan'da yargılanması gereken İlker Başbuğ tutuklanıyor ve 7 Şubat'a destek çıkanlar tüm bu davalara da sahip çıkıyor. Hakan Fidan'a hareketler ediliyor ama çıt çıkmıyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük sorunu çözülme aşamasında kara propaganda ve yalan haberler yaptırılıyor. Gezi sürecinde yabancı medyadan daha gönüllü hükümet karşıtlığı yapılıyor. Seçilmiş hükümetin meşruiyeti sorgulanıyor. Ne olup bittiğini anlayan beri gelsin…

Kim ne yaparsa yapsın 7 Şubat unutulmaz

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/CemKucuk/7-subat-tarihin-kirilma-anidir/38898

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

gonul isterdi ki bahsi sahsiyete indirmeseydik. Siz bunu yapıyorsunuz bana hem de hep. Sağlam laflar da ettiniz bir guzel yedim onceden de. daha bir kaç hafta once gayet sakinken Hacegan'dan da yedim. Kiriliyorum, inciniyorum saf gibi donup yine yazıyorum. Sadece burada teskilatinizı, icraatlerini ve liderinizı tenkid ettim. karakterinize hakaret etmedim. Siz beni hep rencide edip kız cocugu azarlar gibi yazıyorsunuz.. Edepsizliğıme terbiyesizliğıme cırkefliğıme her seye dayandi konu. Yeter gerçekten alttan alttan bu laflariniz hiç hos değil. Benim de bir sahsiyetim var,

 

Genelde bu konuya getirmek deginmek istemezdim. Ama tahammul sınırı diye bir sey var, umarım bir daha karsi karsiya gelmeyiz.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

gonul isterdi ki bahsi sahsiyete indirmeseydik. Siz bunu yapıyorsunuz bana hem de hep. Sağlam laflar da ettiniz bir guzel yedim onceden de. daha bir kaç hafta once gayet sakinken Hacegan'dan da yedim. Kiriliyorum, inciniyorum saf gibi donup yine yazıyorum. Sadece burada teskilatinizı, icraatlerini ve liderinizı tenkid ettim. karakterinize hakaret etmedim. Siz beni hep rencide edip kız cocugu azarlar gibi yazıyorsunuz.. Edepsizliğıme terbiyesizliğıme cırkefliğıme her seye dayandi konu. Yeter gerçekten alttan alttan bu laflariniz hiç hos değil. Benim de bir sahsiyetim var,

 

Genelde bu konuya getirmek deginmek istemezdim. Ama tahammul sınırı diye bir sey var, umarım bir daha karsi karsiya gelmeyiz.

 

İnanın ki gönül yıkmaktan, incitmekten zevk alan bir tip değilim. Ne tuhaf ki belki şu forumda kimseye karşı kullanmadığım üslubu size karşı kullanmaya mecbur kaldım. Ama bu tavrım ne şahsiyetinize, ne de fikirlerinize karşıydı. Bir grubu, fikriyatı başkalarına sevdirmek gibi bir gayretim yok. Kendimi buna memur da hissetmiyorum. İletinizin içerisinde son derece rahatsız edici ibareler bulunmasına rağmen işi şakaya vurduğum-gerçi siz onu da sui niyetle okudunuz- ilk iletime bakabilirsiniz.

 

Çünkü "tenkid"leriniz değildi sözlerimin hedefi. Sözlerimin hedefi, kıymet verdiğim kimselere yapılan hakaretti. Böyle bir halde insanın canının ne derece sıkıldığını bilmem tahayyül edebiliyor musunuz.. İnsaf edin, "sadece" tenkit miydi sözleriniz? Siz rencide olabiliyorsunuz, bizdeki cami teneşiri mi Allah aşkına?

 

Bir kez dönüp yazmış olduklarınızı okusanız keşke.. Herneyse..

 

En başından beri forumda, konuşulması yasak konuların olmasından, konuların kilitlenmesinden hoşnut değilim. Tartışılmayacak, konuşulamayacak birşey olmamalı. Konuşamıyor olmak çok yakışıksız bir hal. Madem buna benim hassasiyetim sebep oluyor, bu başlığa başka bir mesaj daha eklemeyeceğim. Buyrun devam edin.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Mümin, bir cümlenizde ismimi de geçirerek 'laflar yedim' diyorsunuz ama sizdeki dönüşümü de görmemek mümkün mü?

 

Mümin, ben burada ne hakaretler yedim, nelerden! Bu siteyi takip eden bilir bunları... Şahsiyetim de bu hakaretlerden nasiplendi yani... Yahu ismimi bile alay konusu yapan çıktı, iyi mi? Amma ve lakin biz ne yaptık? Bazı zamanlar üslubumuzu sertleştirdik, evet, fakat kimsenin şahsiyeti ile ilgili bir saldırıda bulunmadık.

 

Şimdi efendim, efendim şimdi burada açılan konu başlığı altında yer aldığınız konumunuza gelirsek, cemaati eleştirme hakkınız her zaman var, bu sizin en doğal hakkınız... Ama burada kendini konumlandırışın sanki bir 'ulusalcı' gibi kaçıyor... Yani bu cemaat kesimine bir hıncın var da, vicdanın önünde hıncının çekelemesi ile saldırıya geçiyormuşsun izlemini veriyorsun... Tıpkı marjinal ulusalcılar gibi yani...

 

Odatv, Sözcü, Aydınlık gibi marjinal ulusalcı kesimler, şu zamanlarda bu mevzu ile alakalı pek çok fitne ürettiler. Bu manadan alarak diyorum ki, cemaat eleştirisi yaparken marjinal kesimlerin ortaya attığı fitneleri de ayıklamak lazım. Bugünlerde bazı muhafazakar yayınlarda ortaya atılan iddiaları, daha önceleri işte bu marjinal kesimlerin haber kaynaklarında okudum. Hal böyle olunca bu tip iddialara temkinli yaklaşıyorum. Veyahut içeriğine vakıf olamadığımdan herhangi bir yorumda bulunamıyorum.

 

Yukarıda bu tür hadiselere yaklaşımımda gösterdiğim hassasiyeti böylece belirttikten sonra, cemaatle alakalı aklımın almadığı bazı hususları da dile getirmek istiyorum... Mesela 28 Şubat döneminde Gülen hocanın Kanal D'ye yaptığı konuşmayı dinlediniz veyahut okudunuz mu? Orada yapılan konuşma en çok 28 Şubat'ı yapanları sevindirmiştir herhalde. Hatta o malum konuşmada MGK ile ilgili bir bölüm var ki, çok garip! Şöyle diyor orada:

 

''...Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır. İsabet olursa iki sevap kazandırır.''

 

Gülen hoca bu ifadeleri MGK kararları ile ilgili diyor. Hatta aynı bölümün bir yerinde MGK üyelerini masum bile gösteriyor. Şöyle ki:

 

''...Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz mülahazasıyla hareket ediyorlarsa meseleyi böyle algılıyorlarsa bana göre onlar masumdur.''

 

Bu mantıkla gidersek, o zaman yargılanan bütün darbecilerin serbest bırakılması gerek, değil mi? Çünkü onlara sorsan, bu işleri vatan millet için yaptıklarını söylerler!!! Garip!!!

 

Mavi Marmara hadisesindeki tavrı var birde... Bu arada Türkçe Olimpiyatları da sorgulanmalı İslami ölçülere göre...

 

Evvet...

 

Today's Zaman'da çıkan malum yazının başlığı neydi? Ha şimdi hatırladım... 'Erdoğan iktidardan nasıl düşer'... Bu yazının bu başlıkla birlikte Zaman grubuna ait bir gazetede çıkması nasıl değerlendirilir bilemiyorum. Bir başka deyişle bu iş bir şekilde tevil edilebilir mi? Tevili ancak şöyle olur: Yazar kendi fikirlerini yazdı, bizim gazetelerimiz her fikre açıktır ki, bu tip fikirler kağıt üzerinde kaldığı sürece... Peki ikna edici bir tevil mi? Bence değil!!!

 

Peki... Bu yazı Today's Zaman'da kışkırtıcı bir başlık ile çıkınca, bu durumu eleştiri mevzu yaptınız da, Gezi Eylemlerinin en yoğun olduğu zamanlarda Zaman Gazetesinde bir köşe sahibi olan Şahin Alpay efendinin 'Başbakan Değişmeli' başlıklı yazısını hiç görmediniz! Görmediniz çünkü Başbakanın üslubu ile uğraşıyordunuz!!! Başbakanın üslubunu gözünüze çok yaklaştırınca arkada oynanan sahneyi göremediniz. Ama bu ayrıntıyı dile getirmiştim o zamanlar...

 

Mümin, sana hakaret ettiğimi belirttiğim o sayfada bak ne yazmışın:''Ihsan dağı olmalı milleti iki yuzlu olmaya zorluyor millet gerçeği soylemeye korkuyor diyor.''

 

Mümin, bu ne demek oluyor, biliyor musun? Bu A istikametine giderken, birden B istikametine dönmek gibi bir şey... Ama sen bunun farkında değilsin!!!

 

İhsan Dağı, Başbakanı gezi hadiseleri yüzünden insafsızca eleştirirken, sen de bu ifadeleri önümüze koymuştun ve sonrasında da şöyle yazmıştın:''Herkeste bir otorite korkusu olusturdu.''

 

Yani demem o ki, Ha İhsan Dağ, ha Today's Zaman'danki o yazı... İhsan Dağ topu kaldırmış, Today's Zaman da voleyi çakmış!!!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Öncelikle Cem Küçük'ün yazısı, birkaç fazla cesur ifadenin dışında mevzuyu muhteşem anlatıyor, onu söylemeliyim. Ben de o yazıyı tamamlayacak bazı şeyler yazayım.

İlk önerim, bu konuyu cemaatin dini duruşuyla birlikte değerlendirmemek ve fazla dağıtmamak yönünde. Yani cemaatin geleneksel olarak eleştirildiği veya savunulduğu konularla bunu bağlamamak daha sağlıklı. İşin içine dini hassasiyetler girdiğinde insanlar rasyonelliklerini kaybediyor ve normalde verecekleri tepkilerin tersini de verebiliyor. Kaldı ki cemaat bugün neredeyse dini bir kurum olmaktan çıkarak siyasi bir oluşum haline geldi. Öyle ki dini yönün bile bu siyasi yöne hizmet ettiğini düşünmek mantıklı olabilir. Cemaat-siyaset ilişkisi elbette bugün başlamadı, fakat bugün farklılaşan şeyler var.

Ak Parti hükümeti, temsiliyet açısından toplumun yarısını kapsıyorsa da, iktidara geldiği dönemlerde çok ciddi bir yetişmiş kadro sıkıntısı yaşadı. Dedesi sefir, babası tiyatrocu, annesi en kötü sarışın cumhuriyet öğretmeni olan solcu/Kemalist kesim kendini yetiştirerek bürokrasiyi parsellemiş vaziyetteydi. Biz Müslümanlarınsa bürokrasi kadrolarındaki temsiliyeti, 1950'den sonra iktidar daha uzun süre muhafazakarlarda kaldığı halde, nüfus aritmetiğinin gerektirdiği noktanın uzağından dahi geçmiyordu. Çiftçiydik, devlet dairelerindeki getir-götür memuruyduk, küçük esnaftık, fabrika işçisiydik, en fazla biraz biraz öğretmendik. Hukuk, askeriye, emniyet, yüksek bürokrasi, akademi, sanat ve toplumun idare ve yönlendirilmesinde pay sahibi olan diğer alanlar ise, başhekimliğe varıncaya dek solcuların, Kemalistlerin, Ulusalcılarındı. Üstelik eğitim konusunda da toplumun alt basamağında yer alıyor, okumuyorduk. Okuyanımız da bizden kopabiliyordu.

Gülen cemaati, tam da bu noktada okullarda örgütlenerek yetişmiş Müslümanları kendi çatısı altında bir araya getirdi; dershanelerle, kolejlerle öğrenciler içinde Müslüman kadrolaşmayı başlattı ve orta vadeli bir yatırımda bulundu. Siyasi olaylardan uzak durması, bu kadar büyüyebilmesinin belki en önemli sebebiydi. Biz Müslümanlar nedense siyaset yapmayı sevmezdik. Bunların yanında, bu cemaat Müslüman kesimin kaymak tabakasını da içinde barındırıyordu. Diğer cemaatler daha ziyade toplumun alt gelir ve kültür kademelerinde, yani Anadolu'da kalırken; Gülenciler daha üst kademelere uzanabiliyor, buralarda yapılanıyordu. Cemaatin dini temayülünü bir tarafa bırakıp meseleye sadece siyasi bir açıdan bakarsak, bu zekice bir hareketti. Tıpkı bugün cemaatin en büyük lansmanını yapan Türkçe Olimpiyatlarını düzenlemek kadar zekice...

Ak Parti hükümeti iş başına geldiğinde, sistemin iliğine işlemiş olan kemirgenlerin arasında muktedir olabilmesi hiç de kolay olmayacaktı. 28 şubat sonrasındaki tasfiyeler yüzünden hükümet, devlet tarafından kuşatılmıştı. Değişimin başarılabilmesi için bir adet mucizeye ve biraz da stratejik politikaya ihtiyaç duyuluyordu. Mucize Hilmi Özkök olurken, stratejik politika da cemaat yapılanmasının elindeki gücün kritik noktalara kanalize edilmesiyle uygulandı.

Ak Parti hükümeti, Müslümanların en güçlü teşkilatı olan ve ılımlı söylemiyle Amerika'nın da sempatisini toplamış bulunan Gülen cemaatinin pek çok mensubunu parti kadrolarında değerlendirerek cemaatle iletişim kurmayı başardı. Cemaat mensupları da, bugünlerden itibaren, sistematik bir şekilde, sistemin kemirgenlerin elinden kurtarılabilmesini sağlayacak çok önemli 3 alana yönlendirildi: hukuk, askeriye ve emniyet. Hükümetin çekirdek kadrosunu temsil eden yetişmiş insanlar ve sermaye de medyaya yöneldi. Zaten medya, patronların çıkarları sebebiyle iktidara göre şekil alan bir yapıdaydı ve onun zararsızlaştırılması nispeten daha kolaydı.

Ne diyorduk, cemaat adalet, emniyet ve askeriyeye yönlendi. Cemaat dershaneleriyle ilişkisi olmuş arkadaşlar bu durumu bizzat kendi deneyimlerinden de hatırlayacaklardır. ÖSS'te derece yapmış biri olarak, hukuğu tercih etmem için evime gelen onlarca ısrarcı telefonu ve yüz yüze görüşmeyi unutmam asla mümkün değil. Tam bir cemaat müntesibi olmadığım için kendi istediğim alanı tercih edebildim, fakat başlangıç hedefi çok farklı olduğu halde hukuk seçen çok arkadaşım oldu. Bugün hukukta kadrolaşma hedefinin, BDP ve DHKPC çevrelerinde de yoğunlaştığı söyleniyor, dikkat etmek gerek. Her neyse...

Cemaat bu zikredilen 3 alanda süratle kadrolaştı. Bu kadrolaşmanın kısa vadede veriminin alınabileceği iki alan vardı, bunlar da elbette ki adalet ve emniyet alanlarıydı. Hükümet, Emniyet'te kadrolaşan cemaatçi yapının İstihbarat dairesinde toplanması için büyük gayret sarf etti, öte yandan elde edilen istihbaratın sonucunun alınabilmesi için de özel yetkili mahkemelerde cemaatçi kadrolaşması sağlandı. Bu teşkilatlanmanın meyveleri, herkesin bildiği, 2007 yılındaki o meşhur gecekondu baskınının ardından, yavaş yavaş toplanmaya başlandı.

Ergenekon ve Balyoz süreçlerini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, herşey gözümüzün önünde gerçekleşti. Siyasi irade ve cemaat kadrolarının yardımıyla, o güne kadar devletin her konumuna yapışmış olan derin yapı ince ince tıraşlanmaya başlandı. Darbeci sülüklerin neler peşinde koştuğunu Emniyet İstihbarat Dairesi ortaya koydu, cemaatçi gazetecilere servis edilen bilgilerle kamuoyu aydınlatıldı, birkaç cesur hukukçunun girişimiyle derin yapı tasfiye edilmeye başlandı. Son olarak da dün itibarıyla Ergenekon davasında temyiz öncesi cezalar açıklandı, ulusalcı-Kemalist çetenin bir bölümü cezalandırıldı.

Bu dönemde ateş olsalar cirmi kadar yer yakamayacak olan Nedim Şener, Ahmet Şık ve Hanefi Avcı gibiler de tutuklanıyordu. Bu adamların ortak paydaları ise cemaat aleyhinde birşeyler yazmalarıydı. Ahmet Şık ve Nedim Şener'in arkaları daha kuvvetliydi, kendilerini kurtardılar fakat kemalistlerin de sahip çıkmadığı Hanefi Avcı, vicdanlarda kalan soru işaretleriyle birlikte geçenlerde 15 yıla mahkum edildi. Bu olayların başlangıcı, aslında işin gittiği yere dair ipuçları veriyordu.

Ergenekon soruşturmalarının başladığı dönemlerde cemaat-hükümet yakınlığı öyle bir noktaya varmıştı ki, yalnızca adalet ve emniyette değil, devletin tüm alanlarında Gülenci bir kadrolaşma hüküm sürer olmuştu. Hükümetin kurulduğu tarihten itibaren atadığı idareciler eliyle, devletin tüm kadrolarında Gülenci bir hakimiyet tahsis ediliyordu. Eski kemalist derin devletin yerini Gülenci bir derin devlet alıyordu. İş öyle bir noktaya geldi ki, Gülen cemaati başbakanın atadığı bürokratların dahi kendi tarafından belirlenmesini talep eder oldu. Mesela genel seçim öncesinde, cemaat müntesibi milletvekili sayısı üzerinde birtakım gayriresmi pazarlıklar gerçekleşmeye başladı ve işin bu derecede ileri gitmesi haklı olarak başbakanın tepesini attırdı. Öncelikle Zaman Gazetesi yazarlarının milletvekillik talepleri geri çevrildi, mesela 'ben herhangi bir aday adayı değilim, mülakata gerek yok' diyerek Ak Parti'nin tüm vekil adaylarına uyguladığı mülakata gitmeye tenezzül etmeyen Mümtazer Türköne, Ankara adaylığına kesin gözüyle bakılırken çizildi. Vekillik için adı geçen İhsan Dağı gibi tipler de umduğunu bulamayanlar arasındaydı. Bu olaylarla gerginlik iyice tırmandı.

Seçimlerden sonra, Ömer Dinçer idaresindeki Milli Eğitim Bakanlığı'nda, Gülencilerin yerine Milli Görüşçü bürokratlar kaydırılmaya başlandı. Aynı dönemlerde KCK operasyonlarının ulaştığı noktalar hükümetle cemaatin arasında bir gerginliğe sebep oluyordu, cemaat hükümet iradesine karşı olarak örgütlü bir biçimde KCK soruşturmalarını gözaltılarla çözmeye gayret ediyordu. Fakat gözaltılar ters tepiyor ve Kürtler arasındaki nefret her geçen gün büyüyordu, üstelik PKK sempatizanlığının, sempatizanları tek tek toplamakla sonlanmayacağı da anlaşılmıştı. Bunun üstüne Cem Küçük'ün bahsettiği gibi, 7 şubat 2012'de, tam da başbakanın ikinci ameliyatından 3 gün öncesi kollanarak, atandığında İsrail savunma bakanı Ehud Barak'ın tüm diplomatik temayülleri katletme pahasına ismen karaladığı Hakan Fidan'a cemaatin eli uzandı ve devran döndü. Başbakan sağ koluna uzanan eli itti ve derin yapının, kendilerine verilen emirler doğrultusunda işi nerelere vardırabileceğini açıkça gördüğünden, önlem almak durumunda kaldı. Sonraki süreç zaten malum. ÖYM'lerin yetkileri alındı, cemaatin neden bu kadar fazla ilgilendiğini hala anlayamadığım şike operasyonu ve malum yasanın değişmesi gerçekleşti, cemaatin insan kaynağını sağlayan dersaneler için hükümetin karşı hamlesi geldi, KCK operasyonlarının yönlendireni olan cemaat çözüm sürecini organlarıyla açıktan değilse de haber diliyle ve manşet seçimleriyle yıpratmaya çalıştı, ve sonunda, cemaat odasında arkasında namaz kıldığım oda abilerinin dahi 'Arap baharı geliyor, kahrolsun diktatör' tarzı zırvaları Facebook'a kusacak kadar sapıtmasına sebep olan Gezi olayları ve cemaatin tutumu... Şu anda da, bir önceki mesajımda saydığım 10 kişi ve diğer birkaç kalemin, köşelerinde ve özellikle de Twitter'da başlattığı karalama kampanyasını izliyoruz.

Cemaatin Türkiye'nin pisliklerden temizlenmesi konusunda ortaya koyduğu hizmeti görmemek için ahmak olmak, bunları takdir etmemek içinse biraz namussuzluk taşımak gerekir. Emniyet ve yargının da gayretleriyle, memleketi tanzimattan beri sömüren ve ittihatçılardan itibaren altın çağını yaşamaya başlayan o kirli yapı büyük ölçüde tasfiye edildi, daha doğrusu etkisizleştirildi, pasifleştirildi. Fakat bu kazanımların sadece cemaat sayesinde olduğu düşünülmemeli. Cemaatin hükümete faydası olduğu kadar, hükümetin de cemaate faydası oldu. Yapılan operasyonların hükümete getirdiği kadar cemaate de getirdiği oldu. Kontrolü bir yerden sonra kaybetmeye başladıysa da, cemaate bu fırsatı veren bizzat hükümetti, hükümetin arkasındaki iradeydi. Bugün bazı cemaatçiler Ergenekon ve Balyoz gibi soruşturmaları tamamen kendi eserleriymiş gibi lanse ediyor, buradan neşet eden 'vefa' edebiyatı ile de her istediğini elde etmeye hakkı bulunduğunu ima ediyor. Fakat bu operasyonların başarılı olabilmesi için cemaatin elinin uzanamadığı noktalarda devreye giren Erdoğan faktörünü de görmek gerek. Bugün şuna samimiyetle inanıyorum ki, derin devletin sindirilmesinde başta dik duruşlu Erdoğan ve birkaç kişi değil de, bugün bazı cemaat kalemlerinin Erdoğan'a karşı fitnebazlıkla desteklemeye çalıştığı, kriz anlarında ilk fırsatta geri basma meşrebindeki Abdullah Gül olsaydı bu kazanımların çoğu elde edilemeyecekti.

Cemaatin, sanki Ak Parti seçmeninin veya Türkiye'nin tamamını temsil ediyormuş gibi, tasfiye ettiği Kemalist yapı yerine derin devletin nikahına talip olması, şımarıklık değilse küstahlık olarak nitelenecek bir hal aldı. Ak Parti hükümetinin görevlerinden biri de bürokrasiye yerleşecek olan kadronun daha homojen dağılmasını sağlamaktır. Zira bugüne dek birtakım şaibeli işlere de bulaşan bir cemaatin, başbakanın bir değilse iki numaralı adamına kadar elini uzatması, eski darbecilerin yerini yeni darbecilerin almaya başladığının bir göstergesi olarak anlaşılmaya gayet müsaittir. Derin cemaatin bugüne kadar göstermiş olduğu hizmeti öne sürerek, eski yapının mevkiine talip olmasını ahlak çerçevesinde izah etmek ise imkansız. Bugün cemaat yayınlarında, Koç'u savunmaya kadar düşen malum diktatör propagandasının sebebinin, derin devletin cemaate nikahlanmaması olduğunu görünce ve cemaati eleştirenlerin bugün başına gelenleri düşününce, insan bu samimiyetsiz tutum karşısında çileden çıkıyor.

Cemaatin şaibeli işlere bulaştığını söyledim, zira bugüne deyin cemaatin Amerika ve İsrail ile bu kadar içli dışlı olması can sıkıcı noktalara vardı. 28 şubat olayı, Ecevit'in desteklenmesi, Irak Savaşı'ndaki tutum, Mavi Marmara olayında alınan konum ve bunun da ötesinde canını feda eden kahramanların manevi şahsına yapılan büyük saygısızlık, başbakanın sağ kolunu koparma hamlesi, ABD'de oturma ısrarı, FBI'ın web sitesindeki ortaklık beyanı, çözüm sürecini sabote edecek tarzda yapılan yayınlar, Gezi olaylarında gazete yazarlarının takındığı tutum, Mısır darbesinden sonra yaşanan ihanet... Bunların her birinin birtakım açıklamaları olabilir, ikna eder veya etmez, fakat en azından bu kadar fazla tartışmalı tavır, bir yapıya soğuk bakmak için bence yeterli. Bu saydığım tutumların istisnasız bütün hepsinin, Amerika'daki Neo-Con'ların savunup amaçladıklarıyla paralellik arz etmesi ise artık mide bulandırmaya yetecek bir noktada.

Yazının başında, cemaatin uzun süredir siyasetin içinde yer aldığını ve dini hüviyetinin artık ikinci plana inmeye başladığını söylemiştim. Bunun daha önce bu ölçüde göze batmamasındaki sebeplerin en büyüğü, cemaatin önceki siyasi tutumunun halkın dini hassasiyetleriyle barışık olmasıydı. Yani siz başörtülü kızların okullara girmesini engelleyen Anayasa Mahkemesi'ne ait diktatöryanın yıkılması için verdiğiniz mücadelede, kendinizi dini hassasiyetleriniz üzerinden anlatabiliyordunuz. Haklıydınız. Yahut Müslüman kesimin baskı altına alınması amacına hizmet eden Danıştay saldırısını gerçekleştiren, Müslümanların kafasını ezmek üzere toprak altlarına cephaneler gömen, insanları camilerde katletmek gibi yol haritaları geliştiren darbeci sülükleri temizlemek; sadece İslami gayelerle dahi anlatılabilen, inanılabilen, gönül verilebilen bir işti. Muhteremdi, mübarekti, saygıdeğerdi. Politikanın böylesi böyle rahatsız etmiyordu. 12 eylül referandumuna verilen açık destek de bu kapsamda anlaşılabiliyordu. Fakat kavganın bir anda 'senin bürokratın-benim bürokratım' noktasına varmasını, üstelik hükümetin tavrındaki yegane değişim cemaatin derin kadrolaşmasına karşı mesafe konması iken bir anda kahraman Erdoğan'ın diktatör Erdoğan'a dönüştürülmesini dini referanslar içerisinde anlamak imkansızlaştı.

Gülen'i Gezi olayları sonrası ayyuka çıkan 'diktatör' karalamasında bu yapılanmadan ne kadar bağımsız kabul etmek gerekir, bilmiyorum. Bir taraftan alakasının olmadığını düşünmek çok mantıklı gelmiyor. Gülen 90'lardan itibaren hızlı bir değişim geçirdi ve teşkilatını idare etmek için çok farklı hamleler yaptı, üzerinde birtakım tartışmalar oluşturdu. Bunun ilk örneğini 28 şubat döneminde ortaya çıkan rahatsız edici tavrında görmeliyiz. Bu tavırla ilgili şu yazıyı incelemenizi hiddet ve şiddetle öneriyorum, yazıdaki yorumların çoğuna katılmasam da bizzat Gülen'in ve cemaatinin alıntılandığı noktalara dikkat kesilin: http://platformhaber.net/?p=13896
Sonraki dönemlerde Gülen cemaatinin türlü gerekçelerle 70'lerin hızlı sosyalisti Ecevit'i desteklediği de artık herkesin bildiği bir kara leke oldu. Şu son Gezi olaylarında Gülen'in kendi açıklamalarının gittiği yerler de, onun üslubunu ve sözlerinin nasıl okunması gerektiğini bilenler için rahatsız ediciydi. Gülen yanlış bilgilendiriliyor olabilir, kontrolü kaybetmiş olabilir, böyle ihtimaller de var. Gülen'in sözcüsü olarak bilinen Hüseyin Gülerce, Zaman yazarlarıyla çelişen şeyler yazarak itidali sağlamaya çalışıyor. Fakat Zaman'ın ve özellikle Todays Zaman'ın son dönemindeki topyekün tavrını düşününce, iki genel yayın yönetmeni Bülent Keneş ve Ekrem Dumanlı'yı izleyince, Gülen'in açıklamalarını okuyunca ve geçmişe göz atınca, onu da işin içinde kabul etmek saçmalık değil. Bugün hükümete karşı savaşta öne çıkan Önder Aytaç ve Emre Uslu gibi adamların derin ve kirli geçmişleri, kendilerinin cemaati içten zehirleyen ve üst kademeyi manipüle eden tetikçiler olabileceği ihtimalini de yüksek tutuyor. Belki de bu hususta susmak en doğrusu. Her konuda hükme varmak gibi bir mecburiyetimiz yok.

Elbette ki cemaatin tabanını, bu hamleleri çizen tavandan ayırmak gerekiyor. Cemaatin toplumun her kesiminden müntesibi var ve özellikle taban içinde, Müslümana dik durmayı hatırlatan Erdoğan'a karşı derin bir sevgi besleniyor. Belki de Zaman ve Today's Zaman'ın yayınlarındaki nüans farkını da, hedef kitlelerindeki büyük farkta aramak gerekir. Türkçe Olimpiyatları'na katılan on binlerce insanın başbakanı ayakta alkışlarken yaşadığı heyecanı hatırlamak yerinde olacaktır. Miting dönüşü, yorgun argın, cemaate verdiği önemi göstermek üzere olimpiyatlara teşrif eden başbakan tam içeri girerken, kürsüdeki çocuğa 'Mağrurlanma padişahım' dedirterek misafirperverlik adabının ırzına geçen cemaat kodamanlarının aldığını sandığım, güçlü bir mesaj vardı o alkışlarda.

Bu kavga cemaati de, hükümeti de yıpratır, her iki tarafa da çok şey kaybettirir. Fakat uzun vadede meşruiyetini kaybeden cemaat olur. Hükümetin hükmetmesi, toplumu oluşturan katmanlardan sadece biri olan cemaatin de bürokrasiyi oluşturan önemli yapıtaşlarından 'biri' olarak varlığını sürdürmesi; memleket, parti ve cemaat açısından en hayırlı olan şey. Bu gerginliğin de en başta Önder Aytaç, Mehmet Baransu, Emre Uslu, Rasih Yılmaz, Bülent Keneş gibi tetikçilerin kızağa çekilmesi ve diğer yazarların da dikkatli olmasıyla çözülebileceğini, aksi takdirde bu kopuşun süreceğini öngörmek zor birşey değil.

Galiba fazla uzadı. Hala okuyorsanız sabrınız dert görmesin :)

 

  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

trradomir

yazın mükemmel olmuş, tek solukta okudum....

Benim düşündüklerim de senin yazdıklarınla hemen hemen aynı parelelde...

Birkaç noktaya değinmek istiyorum....

Sen demişsin ya, cemaat bu şike olaylarına neden bu kadar ilgi gösteriyor gibisinden bir cümle kullanmışsın...

Artık cemaat sadece bürokside üst seviyeleri değil, oluşturduğu zenginler vasıtasıyla da büyük spor klüplerini de etkisi altına almak istiyor...

Bunun başka lamı cimi yoktur...

Ergun Babahan, böyle bir laf etmişti, ertesi gün çalıştığı gazeteden kapı dışarı edildi...

Burda ilginç bir nokta var aslında...

Kimse ona değinmemiş.

Akp'yi her türlü eleştiren, yerin diben sokan, başbakanı diktatör diye suçlayan, eski İçişleri bakanını oduna benzeten liberal tayfanın en küçük eleştirisini niçin cemaatteki bir kişiye yöneltmiyorlar???

Bu adamlar(üst kadro için konuşuyorum) hep mi doğru işler yapıyorlar ki, hiç eleştirilmiyorlar???

Bu bile benim midemi bulandırmaya yetiyor da artıyor bile...

Senin değindiğin 28 Şubat dönemi, değinmediğin 12 Eylül Darbesi(Cemaat bu dönemlerde yeni yeni filizleniyordu) Fethullah Hoca'nın darbeyi açıkca öven açıklamaları, daha sonra 12 Eylül Darbesiyle hesaplaşmada sanki doğuştan darbe karşıtıymış gibi bir hava esilmesi ve bu şekilde yorumlar yapılması...

Ben şuanda şunu net bir şekilde söyleyebilirim...

Cemaate gönül vermiş herkesde az çok bir gönül bağı mevcuttur...

Ama senin de yazında belirttiğin gibi artık üst tabaka direkt bir emirle alttaki herkesi kontrol edebilecek durumda değillerdir...

Türkçe olimpiyatlarında bunu net bir şekilde gördük...

Ben bunun artık seçimlerde de gün yüzüne çıkacağını düşünüyorum

Deseki cemaatteki kodomanlardan bazıları, bir dahaki seçimde karar aldık, Chp'yi destekleyeceğiz...

Cemaatin avam kesiminden kaçta kaçı bunu uygular veya uygulamaz...

Bence büyük çoğunluk bu alınan kararı sorgular ve uygulamaz diye düşünüyorum...

Ne kadar birbirlerine bağlı olsalar da....

Senin dediğin gibi artık cemaat eskisi gibi dini bir duruşu yoktur...

Önceden nasıldı bilmiyorum fakat şuanda dersanelerine ya da başka kurumlarına girdiğiniz zaman, toplumda oluşan "şakirt"lik havası yaşan(a)mıyor....

Bu kodu bir ansiklopedi dolusu yazı yazılsa gene de yetmez.

Her zaman söyleyecek yeni birşeyler var olacaktır...

Bu cemaatin ben her zaman gücünü rüzgardan tarafa yönelmesine bağlıyorum...

Akp ile direkt çatışacaklarını düşünmüyorum fakat, Akp gittiği zamanda ilk gemiye terk edenlerin bunlar olacağını düşünüyorum...

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Mümin, bir cümlenizde ismimi de geçirerek 'laflar yedim' diyorsunuz ama sizdeki dönüşümü de görmemek mümkün mü?

 

Mümin, ben burada ne hakaretler yedim, nelerden! Bu siteyi takip eden bilir bunları... Şahsiyetim de bu hakaretlerden nasiplendi yani... Yahu ismimi bile alay konusu yapan çıktı, iyi mi? Amma ve lakin biz ne yaptık? Bazı zamanlar üslubumuzu sertleştirdik, evet, fakat kimsenin şahsiyeti ile ilgili bir saldırıda bulunmadık.

 

Şimdi efendim, efendim şimdi burada açılan konu başlığı altında yer aldığınız konumunuza gelirsek, cemaati eleştirme hakkınız her zaman var, bu sizin en doğal hakkınız... Ama burada kendini konumlandırışın sanki bir 'ulusalcı' gibi kaçıyor... Yani bu cemaat kesimine bir hıncın var da, vicdanın önünde hıncının çekelemesi ile saldırıya geçiyormuşsun izlemini veriyorsun... Tıpkı marjinal ulusalcılar gibi yani...

 

Odatv, Sözcü, Aydınlık gibi marjinal ulusalcı kesimler, şu zamanlarda bu mevzu ile alakalı pek çok fitne ürettiler. Bu manadan alarak diyorum ki, cemaat eleştirisi yaparken marjinal kesimlerin ortaya attığı fitneleri de ayıklamak lazım. Bugünlerde bazı muhafazakar yayınlarda ortaya atılan iddiaları, daha önceleri işte bu marjinal kesimlerin haber kaynaklarında okudum. Hal böyle olunca bu tip iddialara temkinli yaklaşıyorum. Veyahut içeriğine vakıf olamadığımdan herhangi bir yorumda bulunamıyorum.

 

Yukarıda bu tür hadiselere yaklaşımımda gösterdiğim hassasiyeti böylece belirttikten sonra, cemaatle alakalı aklımın almadığı bazı hususları da dile getirmek istiyorum... Mesela 28 Şubat döneminde Gülen hocanın Kanal D'ye yaptığı konuşmayı dinlediniz veyahut okudunuz mu? Orada yapılan konuşma en çok 28 Şubat'ı yapanları sevindirmiştir herhalde. Hatta o malum konuşmada MGK ile ilgili bir bölüm var ki, çok garip! Şöyle diyor orada:

 

''...Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır. İsabet olursa iki sevap kazandırır.''

 

Gülen hoca bu ifadeleri MGK kararları ile ilgili diyor. Hatta aynı bölümün bir yerinde MGK üyelerini masum bile gösteriyor. Şöyle ki:

 

''...Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz mülahazasıyla hareket ediyorlarsa meseleyi böyle algılıyorlarsa bana göre onlar masumdur.''

 

Bu mantıkla gidersek, o zaman yargılanan bütün darbecilerin serbest bırakılması gerek, değil mi? Çünkü onlara sorsan, bu işleri vatan millet için yaptıklarını söylerler!!! Garip!!!

 

Mavi Marmara hadisesindeki tavrı var birde... Bu arada Türkçe Olimpiyatları da sorgulanmalı İslami ölçülere göre...

 

Evvet...

 

Today's Zaman'da çıkan malum yazının başlığı neydi? Ha şimdi hatırladım... 'Erdoğan iktidardan nasıl düşer'... Bu yazının bu başlıkla birlikte Zaman grubuna ait bir gazetede çıkması nasıl değerlendirilir bilemiyorum. Bir başka deyişle bu iş bir şekilde tevil edilebilir mi? Tevili ancak şöyle olur: Yazar kendi fikirlerini yazdı, bizim gazetelerimiz her fikre açıktır ki, bu tip fikirler kağıt üzerinde kaldığı sürece... Peki ikna edici bir tevil mi? Bence değil!!!

 

Peki... Bu yazı Today's Zaman'da kışkırtıcı bir başlık ile çıkınca, bu durumu eleştiri mevzu yaptınız da, Gezi Eylemlerinin en yoğun olduğu zamanlarda Zaman Gazetesinde bir köşe sahibi olan Şahin Alpay efendinin 'Başbakan Değişmeli' başlıklı yazısını hiç görmediniz! Görmediniz çünkü Başbakanın üslubu ile uğraşıyordunuz!!! Başbakanın üslubunu gözünüze çok yaklaştırınca arkada oynanan sahneyi göremediniz. Ama bu ayrıntıyı dile getirmiştim o zamanlar...

 

Mümin, sana hakaret ettiğimi belirttiğim o sayfada bak ne yazmışın:''Ihsan dağı olmalı milleti iki yuzlu olmaya zorluyor millet gerçeği soylemeye korkuyor diyor.''

 

Mümin, bu ne demek oluyor, biliyor musun? Bu A istikametine giderken, birden B istikametine dönmek gibi bir şey... Ama sen bunun farkında değilsin!!!

 

İhsan Dağı, Başbakanı gezi hadiseleri yüzünden insafsızca eleştirirken, sen de bu ifadeleri önümüze koymuştun ve sonrasında da şöyle yazmıştın:''Herkeste bir otorite korkusu olusturdu.''

 

Yani demem o ki, Ha İhsan Dağ, ha Today's Zaman'danki o yazı... İhsan Dağ topu kaldırmış, Today's Zaman da voleyi çakmış!!!

 

 

 

 

Evet cemaate mesafeli biriyim. AKP seçmeni olduğum halde son Gezi hadisesi olmadan evvel o siyasi odağa karsı bir takım ihtilaf içinde olduğum da kendimce malumdu. İhsan Dağı ve Şahin Alpay yazılarını o dönem okumuş ve etkisinde kalmış yalnız son raddede cumhurbaşkanına tavrını fazla külhanbeyi bulmuştum Erdoğan'ın. Kendi üstünde bir otoriteye itaatsizliği olarak algılamıştım. Ama kendimce getirdiğim eleştirilerin yeri ve zamanı olmadığını fark ettim ve dediğim gibi bizler AKP'nin arkasında durmaya mecburuz demiştim. Ama siz bir kere çapulcu güruhuna bizi ilhak eylemiştiniz öyle ki Ayasofya bahsinde bile "yamuk" duruş sergileyecek kesim ilan edilmiştik.

 

Ben Zaman'a bir yıl abonmanlığı olan biriyim, vaktiyle nasıl akp resmi gazeteciliği üstlendiğini gayet iyi bilirim. Başta tenkidlerini gerçekten iyilik düşünür tarzda yaptıklarını sandım, ama TZ'deki yazı ortaya koydu niyeti. Medyayı, yazarlarını takip etmek nasıl bir şımarıklık içinde olduklarını göstermekte. Ergenekonu tasfiye edenleri tasfiye etmek.. Evet kuyruklarının acısı bu ve Ergenekon bir tehlikeydi devlet için bugün cemaat aynı minvaldedir tek farkla, dindarlar. Tayyip bunu fark etti ve boyun eğmedi.Şimdi satılan bu saf tamamen bunun neticesi.Ama evel Allah yani öyle umuyorum ki taassup içinde olmayan cemaat seçimini yapacaktır. Misal İsmail Ağa'ya muhabbet duyan biriyim. Cübbeli Hoca merhum Erbakan'a işaret ederdi ama hiç o yönde bir tercihim olmadı.

 

Bugün bendeki saldırganlık yahud sataşmacı olarak anlaşılan tutum tamamen kardeş kırgınlığıdır belkı. Evet mesafeliydim ama cemaatin AKP'ye desteğinden memnundum. Ve bugün gelinen bu radde tek kelimeyle üzücüdür. Yazık ki bunu dini bir cemiyet olarak ortaya çıkan bir kuruluş yapmaktadır. Ki yapılan tahlillerde aşikar olduğu üzere,artık bana göre de tamamen siyasi bir mecra olmuştur. Gönül isterdi ki hep iddia ettikleri gibi "önden giden atlılar" olsaydılar "irşad ekseni"nin adamları olarak kalsaydılar.

 

Bakalım gelecek seçimler ne gösterecek. Tek talebim Tayyıp yahud bie başka ismin başarısı değil, memleketim için hangi isim ve parti hayırlı ise onun abideleşmesidir. Ki görünen manzara şu an Erdoğan'dan öte yolun olmadığını gösteriyor.

 

Akıbet hayrolur inşallah.

 

 

 

 

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Cemaat yazarından aba altından sopa...

 

Vatandaşlar, yönetime talip olanlar arasında tercih yapar ve birilerini yetkilendirir. Yani demokrasilerde patron olan; birilerini vekil yapıp yetki vererek ülkeyi yönetmesini sağlayan milletin kendisidir. Yönetmek isteyenler, projeleriyle, dünya görüşleriyle, yönetme biçimleriyle devletin asıl sahibi olan milletten yetki talep ederler. Vatandaşlar da kendi anlayışına uygun olanlara, kendini en çok memnun edenlere ve taleplerini karşılayanlara yetki verir. Demokrasinin işte böyle basit çalışan bir tarafı vardır.

Ayrıca; hukuk devletlerindeki demokrasilerde seçimle gelen hiç kimse devletin sahibi olmaz. Yani seçmenin yetki verdiği süre boyunca yönetimde kalır sonra da yerini diğer yetkilendirilene bırakır. Olayın bu kadar basit bir yönü vardır. Bu nedenle yönetenler hep kanunun kendilerine tanıdığı yetkileri kullanır. Kanunun kendisine vermediği yetkileri kullananlar bilirler ki, bir sonraki yönetimlerin eski defterleri karıştırma ihtimali çok yüksektir. Aradan yıllar geçse de birilerinin gelip kanun dışı iş yapanlardan hesap sorma ihtimali yüksektir. Nitekim 28 Şubat’ın kudret simsarı generallerinin yaptığı kanun dışı işlerden hukuk bugün hesap soruyor.

Her neyse konumuz bu değil. Basit bir düzenekle işleyen demokrasinin temelinde, yetki verenlerin yani milletin memnuniyeti yatar. Eskiden katı laikçiler sürekli şöyle derlerdi: “Oy uğruna laiklikten taviz veriliyor.” Yani, onlara göre, ‘toplumda bir talep ve beklenti var ama ne pahasına olursa olsun o talebi karşılamamak lazım.’ Bu jakobenist yaklaşım, tarihin kara çöplüklerindeki yerine gönderildi. Artık toplumsal taleplerin yönetimler nezdinde çok önemli karşılıkları olmak zorunda.

Seçmenin tercihini etkileyen birinci etken, partilerin onlara karşı tutum ve davranışlarıdır. Mesela bir parti, diyelim CHP iktidara geldi ve İzmirlilere düşmanıymış gibi davranıyor. O şehirden olan hiç kimseyi devletin herhangi bir yerine almıyor. Hatta hafiye teşkilatları daha önceden devletin çeşitli yerlerinde görev yapan İzmirlileri tek tek fişleyip görevden uzaklaştırıyor. İzmir halkının çok sevdiği, diyelim Konak Meydanı’nı ve Kültürpark’ı -bütün şehrin tepkisine rağmen- konut alanlarına dönüştürüyor. İzmir’e giden yolları köstebek yuvasına çeviriyor, bütün yatırımları kasten askıya alıyor, yapılanları bozuyor. Üstelik CHP yönetimine yakınlığıyla bilinen yazarlar, gazeteler İzmirliler hakkında akla hayale gelmedik tezviratlar yapıyor, yalan yanlış sözlerle iftiralar atıyor. Kavgada söylenmeyecek sözleri kolaylıkla İzmirlilere söylüyorlar. İzmirlilerin CHP’ye karşı nasıl bir tutum içinde olmalarını beklersiniz? Aynı adamların bir de kalkıp yoksa siz CHP’ye oy vermeyecek misiniz, diye aba altından tehditler savurmasını sineye mi çekersiniz? Sahi İzmirlilerin bu durum karşısında nasıl bir tavır içinde olmasını beklersiniz? “Efendim bize her türlü sıkıntıyı çıkartsanız da, en önem verdiğimiz yerleri kapatsanız da, bizim kente gelen yollarımızı harabeye dönüştürseniz de, İzmir’in CHP’ye desteği sürecek.” demesini mi beklersiniz?

Demokrasilerde böyle denmez. Hiçbir ideolojik kılıf bu yapılanları örtmeye yetmez. Demokrasilerde kimden oy almak istiyorsanız onların evrensel hukuka uygun taleplerini yerine getirmek zorundasınız.

http://www.zaman.com.tr/mehmet-kamis/onumuzdeki-secimler-ya-da-demokrasinin-dili_2155556.html

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Cemaatin yayın organlarını takip ederseniz, bazılarının böyle aba altından, bazılarının Emre Uslu v.b gibi açıkca bazılarının da sözde Ak Parti 'ye dost gibi yanaştıklarını görürsünüz.

Yani artık bu cemaatin yazarları birçok yerde, genelde sol kesiminin diline doladığı Ak Parti'nin ve Ak Parti'lilerin sevmediği, Akp'yi kullanmaya başlamaları açıkca hükümete akılları sıra tavır aldıklarının en büyük kanıtıdır.

Cemaat'in ingilizce yayın yapan gazetesinin genel yayın yönetmeni...

Ak Parti'yi eleştirmesini fazla kaale almıyorum ama,

 

TVNET televizyonda Veyis Ateş'in hazırlayıp sunduğu Habere Bakış programına katılan Todays Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş, Suriye politikası üzerinden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'yu, Özel Yetkili Mahkemeler üzerinden de iktidarı topa tuttu.

"AKP HÜKÜMETİ KENDİNİ DEVLET SANIYOR"

Başından beri cemaatin ilkesel bir duruş sergilediğini belirten Keneş, "Bir zamanlar halk adına devletten hesap soran AKP hükümeti şimdilerde kendini devlet sanıyor. Demokrasi, azınlık haklarının genişletilmesi gibi konularda cemaat hala aynı yerdedir ama birileri karayı ak, akı kara göstererek iktidarı kafalamış gibi görünüyor. Cemaat ise başından beridir hep aynı yerde duruyor." dedi.

"BURADA BİR ACAYİPLİK VAR"

http://www.duzceyerelhaber.com/turkiyeden--dunyadan-haberleri/6984-bulent-kenes-ak-parti-kendini-devlet-saniyor#.UmmIjnCGqAw

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Zaman'ın Kahire temsilcisi Erdoğan'a diktatör dedi mi demedi mi?Zaman Kahire temsilcisi Cumali Önal, Mısır'da muhalif El-Vatan gazetesine verdiği mülakatta Başbakan Erdoğan’ı “diktatör” olarak tanımladı mı?

08 Haziran 2013 Cumartesi - 12:17

Zaman gazetesi temsilcisi Cumali Önal Mısır'ın El Vatan gazetesine verdiği röportajda Başbakan Erdoğan'a diktatör demedi diye açıklama yaptı. Gazete yönetimi böyle bir ifade kullanmadı, çarpıtıldığını belirtti. Peki gerçekten çarpıtıldı mı?

Önal, Başbakan Erdoğan için "o tam bir diktatör" ifadesini kullanıyor.

Bu video üzerine nasıl bir açıklama yapılacağı merak ediliyor.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 

3edcf37a-dd54-e311-b6da-14feb5cc1801.jpg

 

Adamdaki laflara bakar mısın??

 

 

hocasını savunuyor garibim, ne yapsın?

 

hoca dediğiyse bir hikmeti vardır, değil mi???

 

şu soruyu sormak istiyorum. şu anda Türkiye 1923 den bu yana belki de en rahat ortamı yakalamış durumda. hoca neden hala pensilnavya'dan ahkam kesmeye devam ediyor? gel memleketine şivan perverler bile geldi, sen onlardan daha mı kötü durumdasın da gelemiyorsun? ya da birileri ya da bazı teşkilatlar mı gelmene izin vermiyor? sen bizim elimizin altında, gözümüzün önünde mi dur diyorlar. şu anki durum itibariyle artık maskelerin yüzde zor durduğu tespitini yapabiliriz. inşallah tez zamanda düşer de maskenin altındaki gerçek yüz görülür.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...