Jump to content

Muvazene

Necip Fazıl’ın Sahnelenen Tiyatroları - Sadık Yalsızuçanlar

Recommended Posts

NECİP FAZIL’IN SAHNELENEN TİYATROLARI

Sadık Yalsızuçanlar

 

‘Öntarafı açılır kapanır bir mikap (küp) içinde hayatı yakalamak...Kapana kıstırır

 

gibi...Tiyatro budur.’ Tiyatroyu böyle tanımlar Necip Fazıl. Tiyatrodan çok sinemayı tarif

 

eder gibidir. Gerçi biri sahnede yapar bunu, diğeri film şeritlerinde. Karelere yaşamın kimi

 

görünümlerini ve zamanı hapsetmektir sinema. Necip Fazıl, ondan çok tiyatroya daha çok ilgi

 

duymuş ve çaba harcamıştır. Şöyle sürdürür: ‘İşte tiyatro, her vakit hedefine farkında olmadan

 

giydirdiğimiz bu şeffaf mikabın, bütün hayata külah gibi geçmiş ve içtimai müessese halinde

 

billurlaşmış ta kendisi...O, içinde hayatı öğüttüğü, ön tarafı açılır kapanır mikabın esrarlı dört

 

köşesiyle, açıkta göz planında...Rüya, maddeye aktarılmışçasına...Yeri de sanat hisarının en

 

yüksek burcu.’ Tiyatronun rüya ile ilişkisine dair bu ima da heyecan vericidir. Necip Fazıl,

 

tiyatroyla, yaşamın bir düş halinde sahnede somutlaşmasından söz etmektedir. Aslında, onun

 

amacı, kadim Yunandan bu yana köklü bir geleneğe sahip olan bu dramatik oyun aracılığıyla,

 

insanı, ‘derinliğine doğru’ anlatmaya koyulmaktır. Şöyle diyecektir: ‘İster derinliğine doğru

 

insan, ister bu insanla beraber sığlığına doğru cemiyet davasında, gayeli ve gayesiz, fakat

 

kelime ve hareketlerin mimarı her sanatkara imparatorluk tacı tiyatrodadır. Hele yeni insanla

 

beraber cemiyet yoğurucusu, fikirci ve aksiyoncu sanatkar, o pınardan başka hiçbir kaynakta

 

susuzluğunu gideremez. Tez’in laf olmaktan çıkıp, büyü olduğu yer, işte o esrarlı dört köşe...’

 

Bu belirlemede de, tiyatro türünün kökenindeki ‘büyü’ ve dini ritüellere bir imayı sezmek

 

mümkündür. Ne ki ‘tez’ diyerek altını kalın çizgilerle çizdiği o ‘fikir’ kaygısı, Necip Fazıl

 

tiyatrosunun bir anlamda dramatik zaaflarına da kaynaklık edecektir. Bu zaaflar, gerçi, O’nun

 

tartışmasız etkili ve çarpıcı retoriği arasında gizlenir ve yiter ama, sıkı bir göz, özellikle Bir

 

Adam Yaratmak ve Reis Bey dışındaki piyeslerinde, ‘tez’in, abartılı biçimde ‘söz’e

 

dönüştüğünü rahatlıkla görebilir. Bu, belki de tiyatroda en az bağışlanan bir suçtur. Ama söz

 

konusu Necip Fazıl ve yaklaştığı ‘tema’lar olunca, bu suç olmaktan çıkar. Necip Fazıl, çok

 

sayıda tiyatro eserine imza atar. Bunlar, Tohum, Bir Adam Yaratmak, künye, Sabırtaşı, Para,

 

Nam-ı Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdulhamid Han,

 

Yunus Emre, İbrahim Edhem, Kanlı Sarık, Mukaddes Emanet, Sabır Taşı ve Ahşap Konak’tır.

 

İlk göz ağrısı, 1935’te yayımladığı Tohum’dur. Bu dönem, onun yaşamında Şeyhine intisab

 

ederek yeni bir dünyaya gözlerini açtığı ve ‘eser verme’ sürecine girdiği bir dönemdir. Hafta

 

Mecmuası’nın 21. sayısından (1935) öğrendiğimize göre, bu üç perdelik piyes, henüz

 

oynanmadan ‘matbuat ve edebiyat muhitlerinde büyük bir alaka ve merakla’ karşılanmıştır.

 

İstanbul Şehir Tiyatrosu, Cumhuriyet Bayramı günü olan 29 ilkteşrin, (Ekim) Salı günü

 

akşamı oyun sahnelenmeye başlar.

 

Olay, Maraş’ın Fransız işgali altında bulunduğu tarihlerde, Maraş yakınlarında bir handa

 

geçer. İhtiyar hancı esaretten yeni dönmüş İstanbul’lu genç bir yolcuya işgal facialarını

 

anlatmaktadır. İç ve dış düşmanların elindeki Maraş’ın kurtuluş umudu, Ferhad beydedir.

 

Ferhad’ın kardeşi Osman, meydan okuyan bir mektup üzerine çetecilerin yanına gitmiş,

 

öldürülmüştür. Çeteciler, Osman’ın karısını da kaçırırlar. Ferhat bey, genç yolcu ile çetecilere

 

yazılı haber gönderir: gece yarısı gelecektir. Saat tam onikide çetecilerin toplandığı

 

meyhanenin kapısı açılır, içeri giren Ferhat, tavandaki lambayı koparıp atar, karanlığı

 

feryatlar kaplar. Ferhat, çetecilerin reisini dağa kaldırmış, Fransızlar, Osman’ın karısını geri

 

vermek zorunda kalmışlardır. Ferhat, genç yolcuya İstanbul’a dönmesini, Osman’ın karısının

 

da İstanbul’a gideceğini, kadının bir yol arkadaşına ihtiyacı olduğunu söyler. Yolcu bir şey

 

daha öğrenmiştir: Kadın, kocası Osman’ı değil, kayınbiraderi Ferhad’ı sevmiş, Farhat da

 

kadına platonik bir aşkla bağlanmıştı. Ferhat, yolcudan, bunun da bir sır olarak aralarında

 

kalmasını ister. Bu son konuşma sırasında, dışarda sevinç silahları patlar: Maraş, düşman

 

işgalinden kurtulmuştur. Yolcu, yanında Osman’ın karısı, Maraş’tan ayrılır.

 

İlk temsili, İstanbul Şehir Tiyatrosunda 29 ekim 1935’te gerçekleşen Tohum, Necip Fazıl’a

 

göre, ‘saf müslümanlık ve türklük yatağına ait bir kahramanlık destanı’dır. Babıali’da,

 

Kısakürek, Tohum’un doğuş öyküsünü şöyle anlatır: ‘Ertuğrul Muhsin’i, Rus

 

konsolosluğunda Babıali şövalyelerine verilen bir çayda tanımışıtı. Daha evvel de Giresun

 

Osmanlı Bankasında çalışırken onu bir eczahanede görmüş, eczahane sahibiyle şöyle

 

konuştuğuna şahit olmuştu: ‘Dünkü ‘Cehennem’ temsiline doğrusu bayıldım. O ne harikulade

 

iktibas ve bilhassa temsil!..Aslı ‘Baba’ değil mi o piyebin? ‘Evet...’ ‘Çok cesur bir eser!..’

 

‘Öyle!..Benim anladığım, cesur ve küstah sanattır.’ Mistik Şair de o temsilde bulunmuş ve

 

Muhsin’in piyes kahramanını canlandırışında, belkimiğinden aşağı bir yılan kaymışcasına

 

ürpertilerle dolmuştu. Bu adam, sahnede hususiyle yırtınan rollerde fevkalade, eşi görülmemiş

 

bir şeydi. ‘Küstah sanat...’ Bu lafı unutmuyordu. Daha sonra onu, İstanbul’da (Hamlet)de de

 

seyretmiş ve ilk kıymet hükmünü, hem de daha derinden sürdürmüştü: Büyük aktör!...

 

Ellerinde çay kadehleri, Sovyet konsoloshanesinde konuşuyorlar...Yanlarında üçüncü bir

 

adam...Elçiliğin kültür ateşesi (Mihailof)... ‘Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi

 

yerle eserden mahrum bırakılorsunuz?’ ‘Nazım Hikmet’in Kafatası piyesiyle Vedat Nedim’in

 

Kör’ü var ya elinizde...’ ‘Onlar ayrı, siz niçin yazmıyorsunuz?’ ‘Yazarsam bizzat oynar

 

mısınız?’ ‘Beğenirsem elbette oynarım.’ ‘Yazacağım öyleyse!..’ Necip Fazıl, Tohum’u yazar

 

ve Ertuğrul Muhsin’e okur. Sonuç: ‘Gözyaşları içinde bir çift kelime: ‘Çok güzel!’

 

Farhad’ı, Muhsin Ertuğrul oynar. Hancı rolünde Galib Gircan, kadın rolünde Neyyire Neyir

 

Şerife, hanım rolünde ise Semiha oynar. Sahnelendiği dönemde çok sayıda eleştiri yayınlanır

 

gazete ve dergilerde.Selami İzzet Sedes, bir yazısında şöyle der: ‘Ferhad bey meczup mudur:

 

Bu sualin cevabını Ferhad’ı oynayan Muhsin’den aldık. Muhsin, Ferhad’ı tam aklı başında bir

 

adam gibi oynadı. Müellif Ferhad’ın karakterini tebellür ettirememişti. Muhsin ilk defa,

 

müellifin çizdiği sınırda kaldı ve o da derisine girdiği şahsı canladıramadı. Muhsin’i ilk defa

 

bu eserde seyredenler için Ferhad bey rolü, büyük muvaffakiyetle oynanmış, hakkıyla

 

başarılmış bir roldür. Fakat bizim gibi Muhsin’i sahnede görmek fırsatını kaçırmayanlar, onun

 

her yarattığı tipi incelemiş, onun yarattığı tiple beraber yarattığı alemde yaşamış olanlar

 

Ferhad rolünde Muhsin’in tereddüdünü gözlerinden kaçırmamışlardır. Ferhad bey, Muhsin’i

 

şaşırttı ve Muhsin, Ferhad beye ısınamadı : ‘Ben ona gussa ol, bana minnet, müteneffir ben

 

ondan ol benden’ Evvela yumuşaktı. Yumuşaklığın basitlik derecesine vardığını anlayınca

 

sertleşti. Sertleşince sesinin tonunu, hareketinin ölçüsünü kaybetti ve nihayet üçüncü perdede,

 

Hanımla aşk, Yolcuyla felsefe sahnesinde bize Ferhad’ı sevdirebildi; Ferhad’ın nihayet

 

cazibesine kapılabildik. Hancı rolünde Galib (Bu oyuncu sonradan, Necip Fazıl’ın Harmaksız

 

Salih’inde de rol alacaktır) Yirmibeş senelik sahne hayatında ne yaptın, denildiği zaman,

 

Tohum’da Hancıyı oynadım, diyebilecek bir yaratış gösterdi. Piyeste, karakteri belli edilmiş

 

yegane şahıs hancıydı, Galib, bu şahsiyeti hakkıyla canlandırdı. Neyyire Neyir Şerife, kadın

 

rolünde, hanımın nasıl kaçırıldığını öyle bir anlattı ki, kırk yıl sonra, Tohum’u bugün

 

seyredenlere : Hanım nasıl kaçırılmıştı, diye sorarsak, muhakkak ki cevap verir ve anlatırlar.

 

Hanım rolünü oynayan Semiha’ya gelince: Semiha hiç şüphesiz sahnemizde en iyi, en güzel,

 

en pürüzsüz konuşan kadın sanatkardır. En büyük meziyeti değişme, metamorfoz

 

kabiliyetidir. Operette güzel şarkı söyleyip, çok kere lüzumsuz kırıtarak oynayan Semiha ile

 

Tohum’un hanımını temsil eden Semiha, tamamıyla başka bir sanatkardır. Fakat bu eserde

 

affedilmeyecek bir kusuru vardı: Duygusu zayıftı. Özellikle son perdede Ferhad beyin sesi

 

dolgun, gözleri yaşarmış, onu yolcuya bıraktığı acı ve hıçkıran sözlerini, ifadesiz, cansız,

 

mimiksiz dinledi.’, Selami İzzet Edes, yazısının sonunda, eserin sadece Şehir Tiyatrosu

 

tarafından değil, Halkevleri gibi bir çok amatör toplulukça da oynanması gerektiğini vurgular.

 

Gerçekten de Necip Fazıl’ın tüm tiyatro eserleri, şu ya da bu şekilde sahnelenme imkanı

 

bulmuştur. Çeşitli okullar, lise ve üniversitelerin öğrenci klüpleri, yerel, amatör tiyatro

 

toplulukları, MTTB, MGV vs. gibi örgütlerin tiyatro grupları, Kısakürek’in eserlerini onlarca

 

kez sahnelemişlerdir. Bunlar arasında Ulu Hakan Abdulhamid Han ön sırayı işgal eder

 

sanırım. Bu konu ayrıntılı bir araştırma yapılsa, Türkiye’de amatör topluluklarda en çok

 

sahnelenmiş ve seyirciye ulaşmış piyesin bu olduğu görülür. Bunu vurguladıktan sonra

 

Tohum’a dönebiliriz. Oyunun sahnelenişi sırasında çok sayıda eleştiri yazısının

 

yayımlandığından söz etmiştim. Bunlardan biri de, Agah Sırrı Levend’e aittir. ‘Eserler ve

 

şahsiyetler, 1935)’te de yer alan bu yazısında Levend, şöyle der: ‘Bir ruh adamı olan şair, bu

 

eserinde nasıl bize ruhunu açmış, zaptedemediği heyecanlarını göstermişse, seyreden de

 

duyuşundaki ve anlayışındaki yakınlığa denk olarak, ondan bir teessür hissesi almıştır.’

 

Levend yazının devamında, bir metni tiyatro eseri kılan niteliklerden söz eder. Tohum’un

 

sadece teknik özellikleriyle değerlendirilmemesi gerektiğini belirtir: ‘Ona, yalnız vak’a,

 

perdelere ayrılış ve hareket bakımından kıymet vermeğe çalışmak, daima eksik bir tahlil

 

olacaktır. Esere mevzu teşkil eden ve ilk iki perdeyi doldurmağa kafi gelen kahramanlık

 

hikayesinin ve meyhane baskınının, görünüşte, eserdeki esas fikirle alakası hemen yok

 

gibidir. Bütün bunlar, asıl söylenmesi lazım gelen fikir için birer bahanedir.’ Levend’in bu

 

savunusu, Tohum’u teknik yönleriyle eleştiren kimi yazarlara örtük bir cevap niteliğindedir.

 

Bu göndermeyi yaptığı eleştirmenler arasında Özdemir Nutku da sayılmalıdır. Tohum ve Bir

 

Adam Yaratmak’a ilişkin eleştiri yazan Nutku’nun çoğu görüşlerine katılmamak mümkün

 

değildir. Necip Fazıl’ın özellikle çok uzayan tiratlarının, oyunun dramatik seyrini aksattığını

 

belirten Nutku, öyle ki konuşmaların yarısına yakınının metinden atılması durumunda,

 

bildirinin yitmediğini ama oyunun daha canlı ve ritmik hale geldiğini belirtir ve birkaç örnek

 

gösterir. Bu eleştirisi çoğu Necip Fazıl seveni uzmanlarca reddedilen ve suçlanan Nutku,

 

oyunun kurallarının farkındadır. Tiyatroda epik ve absürd yazarlara gelinceye değin emegen

 

olan Antik Yunan tragedya ve komedya geleneğini esas alan Nutku’nun bu eleştirilerinin

 

dikkate alınması gerektiğine kaniyim. Necip Fazıl Kısakürek’in oyunlarının tiyatro tekniği

 

açısından ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi gereklidir. Yoksa Agah Sırrı Levend’in belirttiği

 

gibi, onların nasıl söylediğine değil, ne söylediğine önem atfedecek olursak, o zaman, Necip

 

Fazıl’ın bunları niçin deneme, makale veya şiir olarak değil de tiyatro biçiminde bize

 

anlattığını anlayamayız. Tohum piyesine ilişkin ilginç bir değerlendirme yazısı da, Peyami

 

Safa’ya aittir. Hafta Mecmuasının 4. sayısında (1935) yayımlanan, ‘Tohum ve Anadolu’

 

başlıklı yazısında yazar, piyesi ilk seyrettiğinde yazdığı ve Tan gazetesinde yayınlanan bir

 

başka yazısına atıfta bulunarak şöyle der: ‘Necip Fazıl’ın Tohum adlı harikasını gördükten

 

sonra, eserin felsefesi ve temsili hakkındaki fikirlerimi Tan gazetesinde yazmıştım. İçinde tam

 

bir kainat vizyonunun bütün unsurlarını taşıyan büyük kategoride piyesler, her sınıf düşünceyi

 

ayrı ayrı mihraklarda harekete getirmek kabiliyetinde oldukları için Tohum’u, bir başka

 

tarafından anlamaya çalışmak istiyorum. Necibin eserinde, Milli Mücadele, sadece mazlum

 

bir milletin emperyalizme karşı ayaklanması ve Anadolu, sadece bir istihsal perspektifi içinde

 

mütalaa edilecek alelade bir toprak yığını, ruhsuz ve şapşal bir tabiat parçası değildir: Zekayı

 

maddeden kaidesi üstüne kaskatı bir idrak cihazı gibi oturtan materyalist görüşü parçalayarak

 

bu maddenin dibini ve ruhunu eşeleyen Necip Fazıl, silahın silaha değil, kendi muhtevasını

 

seferber etmiş bir kahraman ruhunun bütün bir kavga endüstrisine karşı çıkarak onu nasıl

 

mağlup ve kepaze ettiğini göstermek suretiyle, ruhun topa tüfeğe, gizlinin açığa, sırrın

 

bedahete, namer’inin mer’iyye, kavranmayan, yakalanmayan mahiyetin tutulan ve dar idrakte

 

zincire vurulan sathi realiteye galebesini ilan, telkin ve ispat etmiş oluyor.’

 

Okur yazarlar arasında ilgi ve övgüyle karşılanan Tohum için seyirci aynı şeyi düşünmez ve

 

oyun tutmaz. Bu, kuşkusuz, Şair’de de bir düşkırıklığı yaratır. Muhsin Ertuğrul’a haksızlık

 

yaptığını düşünür. Tohum’un gişe başarısızlığı, yeni ve tiyatro tarihimiz açısından da bir

 

kazanıma neden olacaktır. Bir Adam Yaratmak adlı başyapıtını, Necip Fazıl, bu hayal

 

kırıklığının da ateşlediği bir hırsla yazar. Necip Fazıl, oyunun tutmamasının nedenini yansız

 

bir gözle Babıali’de şöyle değerlendirir: ‘Tohum tutmadı. Sahneye konulmadan Sedat

 

Simavi’nin ‘7 Gün’ dergisinde ve birçok gazetede bazı parçaları hararetli takdimlerle

 

neşredilen, tiyatro münekkitliğine hevesli Selami İzzet’in evinde birtakım Babıali esnafına

 

okunan ve hayranlıklarını kazanan eseri halk beğenmedi. Piyes başkasının olsaydı da Mistik

 

Şair seyirciler arasında bulunsaydı beğenmezdi ve derdi ki, ‘Bu piyes, dinamik hayat akışına

 

ters, küçük hareket bahaneleri etrafında, hep mücerret fikirlerle örülü (diyalog)

 

manzumelerinden ibarettir ve tiyatro eseri değildir. İçindeki fikirlere gelince, onlar makalelik

 

şeylerdir ve kıymetleri ayrı bir mevzu.’(sh, 202). Tohum’un tezinin sağlamlığı ve şairin

 

ifadesiyle ‘makale’ formundaki metnin dil açısından gücü, kuşkusuz edebiyatçıların

 

değerlendirmelerinde etkili olmuştur. Ama eser, tiyatronun gereklerini gözetmeyen, dramatik

 

çatısı sağlam kurulmamış bir oyundur. Necip Fazıl, piyese ilişkin değerlendirmeleri de ironik

 

bir dille aktarır ve değerlendirir: ‘O zamanlar, Peyami Safa’nın çalıştığı günlük gazetede

 

habire medih yazılarına ve, “işte, gerçek eser budur!” diye çığlık koparmalarına, Ahmet

 

Hamdi Tanpınar’ın da, “mücerret fikri sahnede dondurabilmek sanatı”nı (elit) zümreye

 

mahsus olarak ön planda savunmasına rağmen halk bu işten bir şey anlamadı. Başta nisbeten

 

(elit) bir zümrenin doldurduğu ve Mistik Şair’i defalarla sahneye davet ettiği tiyatro birkaç

 

gece sonra fena halde tenhalaştı. Sırf, kemiyyet ölçüsüyle benzetelim ve aradaki keyfiyet

 

farkını tenzih ederek belirtelim ki, piyesin her bitişinde tiyatrodan çıkan halk, cemaati birkaç

 

kişilik bir mescit boşalıyormuş hissini veriyordu insana. Ve Mistik Şair, bir köşede, acıklı

 

gözlerle bakıyordu bu manzaraya...Eseri, nazariyede “şaheser” kabul etmiş olan Selami İzzet,

 

ameliyedeki bu iflası görünce, kulu kölesi olduğu Ertuğrul Muhsin hesabına, bir temsil gecesi,

 

Mistik Şair’in kulağına seğilip fısıldadı: ‘Yaktın adamı...Yazık oldu Muhsin’e!..’

 

İşte bu söz, Necip Fazıl’ın ‘ciğerine işler.’ O, halkın ne demek olduğunu ve ‘olta balıkları gibi

 

hangi yeme koştuğunu pekala bildiği halde’ suçu tümüyle ona yüklemez, üzerine alır ve ‘Çin

 

mandarenleri kadar nadir bir topluluğu tatmin etmenin ‘keyfiyet cevheri’ içinde halkı da

 

doğuracak bir eserin sırrının peşine düşer. Bu, Necip Fazıl’ın manevi yaşamındaki

 

dönüşümün de bir sonucu olarak belirleme başlamıştır. Abdulhakim Arvasi hazretlerine

 

bağlandıktan sonra, ‘ruhunda zuhura gelen büyük inkılap’, şaire, içinde bulunduğu fildişi

 

kuleyi terketmesini söyler. Necip Fazıl, halkın seçkinlere de ortalama insanın duyumlarına da

 

seslenebilecek bir dile duyduğu ihtiyacı, Tohum macerasını da söz konusu ederec şöyle

 

değerlendirir: ‘İşte o nurdan ilk akis üzerine düşer düşmez vardığı ilk merhale bu olmuştu.

 

Yerle gök arası köprüyü kurmak, ne bulutlar üstünde bir gök şamandrasına oturup muallakta

 

pineklemek, ne de yerde, bataklıklara saplı, sürüngen hayatı yaşamak... “Tohum” bu davanın,

 

iyi ayarlanamamış ilk verimi oldu. Bu ayarlayamayışın üzüntüsü de Mistik Şair’e öyle bir

 

işledi ki, adeta hınç haline geldi. Seyirciyi (fizik) acıya boğacak bir (metafizik) örgü içinde

 

aksiyon şartlarının en dinamikleriyle bir arada bir piyes yazmayı düşündü. Öyle bir piyes ki,

 

kendi buhranının mücerret planda hem en yırtınıcı fikir irtifaına çıkacak, hem de müşahhas

 

kadroda saik ve sebeplerin en hak vericileriyle su sızmaz bir mantık ve görülmemiş bir intrika

 

değerini kendinden toplayacak...Kısacası hem vaka, hem fikir, birbiriyle tam barışık ve

 

kıvamlı (elit) zümreyle aşağı tabakayı bir arada kucaklayacak...”

 

Necip Fazıl’ın peşine düştüğü bu eser, ‘Bir Adam Yaratmak’tır.

 

Çile’de dile getirdiği büyük buhranın tiyatro dilindeki karşılığıdır bu. Bir Adam Yaratmak,

 

Necip Fazıl’ın Çile, Kaldırımlar ve Zindandan Mehmed’e Mektup vb şiirlerinden sonra en

 

görkemli eseridir. Olayı, ‘meçhul bir tarihte, İstanbul’da geçen, üç perdelik piyeste, Hüsrev,

 

hayatı, kaderin ve tesadüflerin yönettiğine inanan, otuzsekiz yaşlarında bir yazardır. Son

 

oyunuyla büyük bir başarı sağlamış, eserde, yalnız bir nokta, oyun kahramanının annesini

 

kaza kurşunu ile öldürmesi, seyircilerle yadırganmıştır. Hüsrev, bir dost toplantısında, bunun,

 

garipsenecek bir şey olmadığını anlatmak için, ruh hastalıkları doktoru Nevzat’ın tabancasını

 

ister ve oyundaki çocuğun şarjürü nasıl boşalttığını gösterir. Tabancayı, oyundaki anneye

 

çevirir gibi, annesi Ulviye’ye çevirmiştir. Şarjürü çıkarttığını sanarak, tetiği çeker. Tam o

 

anda, halasının kızı Selma, boş fincanlardan birini almak üzere yerinden kalkmıştır. Vurulur

 

ve ölür. Oyundakine benzer fakat bu ikinci kaza, Hüsrev’in arkadaşı olan, gazetenin satışını

 

artırmak için Hüsrev’in hayatının mahremiyetlerine kadar uzanan açıklamalarla, halka

 

duyurulduğu gibi, Doktor Nevzad tarafından da bir reklam aracı olarak kullanılmak istenir.

 

Doktor, ünlü yazarı, kendi özel kliniğine yatıracaktır. Hüsrev, evden kaçar, eski yalılarına

 

sığınır. Otuz yıl önce, babası, kendisini bu yalının bahçesindeki incir ağacına asarak

 

öldürmüştür. Annesi, oğlunun da aynı şeyi yapmasından korktuğu için ağacı önceden

 

kestirmiştir. Çok geçmeden, Şeref’le Doktor Nevzad’ın yalıya geldiklerini gören Hüsrev,

 

annesinin önlemek isteyişine rağmen, Devlet Hastanesine gitmek şartıyla, götürülmesine

 

boyun eğer. Son sözü, ‘ne yapayım anne, kestiniz incir ağacını’ olmuştur. Piyes, 1937-38

 

kışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynamış, büyük ilgi görmüştür. Bir Adam Yaratmak,

 

1977 yılında, üç bölümlük bir televizyon dizisi olarak Yücel Çakmaklı tarafından filme

 

uyarlanmıştır. Eseri, Necip Fazıl, çok önemser ve başyapıtlarından biri olarak kaleme aldığını

 

belirtir: ‘Bu eserimi, bugüne kadar vücuda getirdiğim eserler içinde en bağlı olduğum eser

 

biliyor ve öylece bildirmek istiyorum. (...) Öyle bir eser yazıyorum ki, dünya ölçüsünde

 

olmak iddiasındadır. Muvaffak olabilirim veya olamam. Mesele, orada değil. Eserim kötüyse,

 

dünya mikyasında kötü, iyiyse,yine, dünya ölçüsünde iyi olmalı. Bu tehlikeli riske giren ve işi

 

bu ölçüde alan benim. Onun içindir ki, gerek vak’a, gerek fikir bakımında kollarımın bütün

 

kucaklaşma kabiliyetiyle davama sarılmış bulunuyorum. Dediğim gibi, bize göre Türkiye’ye

 

göre, mevcut nisbet unsurlarına göre, iyi eser diye bir mülahaza kabul etmiyorum. Ya,

 

dünyaya göre iyi, ya kötü.’ Bir başka yerde Necip Fazıl, eseri ilişkin şöyle der, ‘Bir Adam

 

Yaratmak, benim ruhi kaynaşmanın...maketleri halinde...Bütün eserlerimin sosyal sahadaki,

 

fikri sahadaki tezahürü, Bir Adam Yaratmak’ta vardır.’ Nurettin Topçu, oyuna ilişkin

 

izlenimini şöyle aktarır: ‘Muhsin Ertuğrul, ‘Bir Adam Yaratmak’ piyesini oynamak için aktör

 

olmuş sandım.’ Esere ilişkin ilginç çözümlemelerden birini, Sezai Karakoç’ta buluruz. İki

 

temel sorunsala dikkatleri çeker Karakoç. Biri, yazgı anlayışı, diğeri, bir eser yaratmakla bir

 

adam yaratmak arasındaki metafiziksel ilişki. Eseri, bir ‘modern Oidipus’ olarak niteler ve,

 

kaderin herşeye rağmen muhtevasını gerçekleştirdiğini belirtir. Oidipus, kaderin

 

gerçekleşmesinde bir ‘alet’ken, Hüsrev karakteri bize, kaderin, insanla Allah arasındaki bir sır

 

olduğunu göstermektedir. Ayrıca, ‘eserin içindeki ‘Ölüm Korkusu’ etrafındaki tartışma, bize,

 

eserin gerçek teminin, Allah’ı bulma yolunda insanın kendini faniliğin gafletinden sıyırma

 

çabası olduğunu göstermektedir. Necip Fazıl’ın bütün piyesleri, bize, ruhun kendini bulması

 

için sarfettiği müthiş alınterlerinin buruk acısını tattırmaktadır. Bir Adam Yaratmak’ta, daha

 

çilesini çekmemiş bir ruhun, Allah’ı taklide yeltenmesinin, tabiat içindeki sırrı, bizce

 

bilinmeyen birtakım gizli infilak noktalarına dokunmasıyla cezalandırılması olayıyla karşı

 

karşıyayızdır. Ruh, bu oluşu, bir ‘cezalandırma’ olarak yorumlamaktadır. Gerçekte orada, bir

 

cezadan çok, bir lütuf söz konusudur. ‘Bu, bana, göklerin cezası’ demektedir Hüsrev acılar

 

içinde. Aslındaysa, adeta, gözden bir perde kaldırılmakta, kimsenin göremediği eşyanın ve

 

varoluşun hakikatları gösterilmektedir.’ Yücel Çakmaklı, piyesin filme alınma sürecini şöyle

 

anlatır: ‘1938 yılında yazdığı ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında oynanan Bir Adam Yaratmak

 

piyesini, kırk yıl sonra, üç bölümlük televizyon oyunu halinde, televizyona aktarma

 

konusunda yapımcı arkadaşım Ahmet Bayazıt ile birlikte Üstad’a açarak, gerekli izni

 

aldığımızda, üzerimdeki yükün ağırlığından ezilecek halde idim. Çünkü Üstad, kırk yıl önce,

 

büyük tiyatro adamı Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye konan ve başrolü oynanan temsili

 

hala unutamıyordu. Bugünkü tiyatro ve sinema birikimi ile eserini, gerektiği kalite ve

 

mükemmeliyetle gerçekleştiremeyeceğimizden endişe ediyordu. Eserin televizyonda yayını

 

olay oldu. Türkiye’nin her yanından tebrikler yağıyordu. Basının ilgisi büyüktü ve müsbetti.

 

Yayını bittikten sonra, Üstad, küçük bir sohbetle olayın değerlendirmesini yaparken,

 

‘korktuğum gibi olmadı...’ diyordu.’

 

Bir Adam Yaratmak, ilk kez, 1937-1938 kışında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynanır. Eser,

 

Ertuğrul Muhsin’e adanmıştır. Hüsrev rolünü Muhsin oynar. Oyunda ayrıca, Tohum’da görev

 

almış olan İ. Galip Arcan, Neyyire, Samiye, Talat, Hüseyin Kemal, Cahide ve Zihni

 

oynamıştır. Necip Fazıl, ‘yazılış, oynanış, topladığı alaka ve taşıdığı mana’ bakımından Bir

 

Adam Yaratmak’ın da Tohum’un ürettiği sorunu çözdüğü inancındadır. Mistik Şair,

 

Tohum’da öldürdüğünü söyledikleri Ertuğrul Muhsin’i, bu oyunla tekrar diriltecek, ‘halktan

 

ve münekkit geçinenlerden hıncını’ alacaktır. Fakat ilginç bir şey olur kez. Necip Fazıl’dan

 

dinleyelim: ‘Halk piyesi öylesine tuttu ki, tiyatroca her esere konulan temsil süresi içinde

 

kalabalık mahşeri bir kesafet bağladı. Harbiyeliler yerleri numarasız (pulaye) veya (paradi)

 

denilen yere çıkabilmek için, biri öbürünün omuzunda, uzun bir kaputa bürülü, tek adam

 

görüntüsü içinde içeriye dalmaktan başka çare bulamadılar. Böylece, mesela, 2ikiyüz kişi alan

 

paradiye üçyüz-dörtyüz kişi çıkmış oluyordu. Mistik Şair, (metafizik) düşüncelerinin vak’aya

 

nakşiyle elde etmek istediği fizik tesiri öyle sağlamıştı ki, piyesin İstanbul temsillerinde ruhi

 

hafakanlar geçiren ve perdelerin kapanmasını bekleyemeden çıkıp gidenler olmuş, Ankara

 

temsillerinde de Falih Rıfkı Atay’ın yeni zevcesi Mehruba hanım fenalık geçirerek bayılmıştı.

 

Mistik Şair’le beraber hıncını alan Ertuğrul Muhsin de, bu defa başka bir komplekse düşecek,

 

piyes, belki bütün bir yıl sahnede kalacağı halde, onu en imrenildiği safhada, resmi süresini

 

tamamlayıp sahneden kaldıracak, bir daha tekrarlamayacak, tekrar ele almaya asla

 

yanaşmayacak, Mistik Şair’in başka hiçbir piyesinde rol kabul etmeyecek; böylelikle bir defa

 

nasılsa Tohum’a inanmış olmayı telafi etmek zannına düşecektir.’

 

Necip Fazıl, Bir Adam Yaratmak’ı Tohum’dan sonra Ağaç dergisinin yayınıyla uğraştığı

 

sıralar, Zonguldak’ta yazmaya başlar. Burhan Toprak’ın ifadesiyle, ‘eli yakacak, onu tutan eli

 

ateş tutmuşa döndürecek’ bir eserdir bu. Bankada çalışmaktadır. Zonguldak’taki 63 no.lu

 

odak yönetiminin teftişini yapan heyete katılır ve ‘dağ tepesinde, çam ağaçlarıyla çevrili

 

müfettişlere tahsis edilen köşkte’ eserini yazmaya başlar. Babıali’de şöyle anlatır: ‘Artık

 

köşke çekilmiş, salondaki büyük yemek masasının başına geçmiş, çay, kahve, yemek ne

 

isterse hazır, çalışıyor. Arada bir başını kaldırıp pencereden dışarıya baktıkça da gür meşe ve

 

çamların süslediği tepelerden fevkalade güzel bir peyzaj görüyor. Büroya seyrek iniyor,

 

dışarıya ve şehre pek iltifat etmiyor ve yalnız eserinin humması içinde yaşıyor.’ Arada bir

 

uzaklardan patlama sesleri gelir. Grizu patlamaları...Derken ocakta bir at olduğunu öğrenir.

 

Ve sabahın bir kısmını onun bakımına ayırır. Oyunu, öğleden akşama değin yazmaktadır.

 

Kentte konferans verir. At kazası geçirir. Bir sabah uyanıp aşağı inen müfettişler, Mistik

 

Şair’i önündeki kocaman, kristal tablayı sigara ölüleriyle doldurmuş, eseri bitirmiş ve deftere

 

‘son’ kelimesini kondurmuş bulurlar. Sonraki süreci Babıali’den izleyelim: ‘Ertuğrul

 

Muhsin...Şehir tiyatrosundaki küçük odasında, yanında zevcesi Münire (neyire Neyir hanım),

 

Mistik Şair’den eseri dinliyor. Kurumuş gözyaşlarından suratı kabuk kabuk...Öyle bir

 

teslimiyet ki eşsiz...İşviçre’ye gidecek, herşeyle alakasını kesecek ve rolünü orada

 

ezberleyecek, piyesteki tipini orada yoğuracaktır. Vaktiyle Tohum’un hıncı içinde Mistik Şair

 

ona şöyle demişti: ‘Sana, yeni eserimde, takat getirilmez şekilde abanabilir miyim?’

 

‘Abanabilirsin’ Şimdi de Muhsin’in gözleri şöyle diyordu: ‘Abandığın kadar varmış!..’

 

Oyunun ilk gecesi izdiham yaşanır. Şairin ifadesiyle gişe ve kepenkler yumruklanmaktadır.

 

Tüm Babıali oradadır. Ahmet Emin Yalman’ı da sayar Necip Fazıl. Çoğu, kendi davetlisidir.

 

Necip Fazıl, temsil gecesiyle ilgili ilginç bir ayrıntıyı da aktarır: ‘Eserde yerin dibine geçirilen

 

gazete patronu bir tip vardır ki, temsilden önce basın tarafından haber alınarak, gazetecilik

 

haysiyetine dokunulduğu iddiasıyla bazı homurdanmalara yol açmıştır. Bunun üzerine

 

Ertuğrul Muhsin, eserde umumi bir gazetecilik tecavüzüne yer olmadığını göstermek için,

 

kısık sesli ve tutuk edalı bir provayı basına göstermişti. Budala basın belalıları,

 

gördüklerinden nefslerine pay çıkarmaksızın susmuşlardı. Anlayamamışlardı ki, bizzat bir

 

Babıali mensubu olan Mistik Şair, teşhir ettiği levhanın vicdan köşesini belirtmekte ve bu

 

kıymeti de yine Babıali’ye mal etmektedir. Şimdi hepsi orada ve hayran, gazete patronu

 

tipinde kendi öz seciyesini seyretmekte...Eserin kahramanı ise, Mistik Şair ve onun şu andaki

 

kuklacısı gibi, dedik ya, bizzat Babıali’den olduğu halde, ferdi bir vicdan infilakiyle kendi öz

 

çevresinin ahlakına nefret kusmakta...Perde aralarında, İstanbul’un profesör, doktor, muharrir,

 

mebus, tüccar, müdür en yüksek sosyetesinden bir kalabalık, bir kaynaşma ve görülmedik bir

 

hadise karşısında kalınmışçasına hayret tavırları, sesleri...Muhsin’i defalarla sahneye

 

çıkardılar ve muharriri istediler. Bunun üzerine Muhsin, aktörlere perdeyi açtırmadı ve Mistik

 

Şair’i bekledi. Bizimki, sahnede, yüzünde seyirciyi göstermeyen kör edici bir ışık, o türlü bir

 

alkışa tutuldu ki, kulaklarına sanki çivi sokulmuş gibi oldu. Eser her gün alakasını bir derece

 

daha artırarak devam ediyor. Muhsin bir harika...Mistik Şair de her gece tiyatroda, locaların

 

arkasında, lambalar yanar yanmaz kaçmak ve göze görünmemek şartıyla eserini seyrediyor.

 

Su gibi akan eserde bir virgül yanlışı olsa hemen sahneye koşuyor ve yanlışı haber veriyor.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bir akşam yine böyle bir şey için sahneye koştu ve Muhsin’i locasında, üzerinde beyaz bir

 

bornozla gördü. Tenkidini yaptı. O zaman Muhsin bornozunu açtı ve koltuğunun altındaki

 

dereceyi gösterdi: 38 ateş... ‘Bak’ dedi Muhsin, ‘ben bu ateşle oynuyorum senin eserini, hasta

 

da değilim.’ Adeta ateşi eserin verdiğini ima eden bu tavır karşısında Mistik Şair, düştüğü

 

hasis hesaplardan utandı ve af diledi.’

 

Necip Fazıl’ın mürşidi Abdulhakim Arvasi hazretleri, oyunu seyretmesi için yakınlarından

 

Muhib ile nedimi Şakir’i gönderir. Şair, bunu büyük bir takdir nişanesi olarak niteler. Oyunu

 

seyredenlerden Galatasaray hocası Berjo, locaların arkasından sahneye dalar ve Necip Fazıl’ın

 

omuzuna dokunarak, ‘azizim’ der, ‘senin yerin Fransa, sen orada olmalısın.’

 

Bir Adam Yaratmak, sahnelendiği dönemde gerçekten de aşırı biçimde ilgi toplar. Burhan

 

Toprak, eseri, ‘eser mi şaheser mi?’ sorusuyla yüceltir. Mareşal Fevzi Çakmak’ın, Avrupa’da

 

tedavi görmekte olan kızına yazdığı mektupta, oyundan söz eder. İlginç bir tepki Ahmet Emin

 

Yalman’dan gelecektir. Necip Fazıl’dan izleyelim: ‘Temsil esnasında bir gün Ahmet Emin

 

Yalman İş Bankasına gelecek, Mistik Şair’e kartını gönderip kabul edilecek ve suratında

 

vasıflandırılması çok zor bir tebessüm, Mistik Şair’e diyecektir ki, ‘herkes, piyesinizdeki

 

gazete patronunun beni hedef tuttuğunu, misal aldığını söylüyor. Karısı da benim

 

karımmış...Doğru mu?’ Mistik Şair nefretle dolacaktır: ‘Ahmet Emin bey, böyle bir şüpheniz

 

olsa bunu nasıl sorabilirsiniz? Türklük anane ve ahlakında, karısına dil uzatan bu türlü bir

 

adama karşı, ya anlamamazlıktan gelme, yahut o adamı çekip vurma vardır. Fakat böyle bir

 

şey, sizi ve karınızı bir kere bile görmemiş bir adama nasıl sorulur? Hangi haya ve iffet

 

duygusuna sığdırılabilir? Siz Babıali’yi ne kadar da renklendiren bir insansınız.’

 

Bir Adam Yaratmak, sahnelendiği günlerde basında hayli yankı bulur. Çok sayıda haber,

 

değerlendirme ve eleştiri yayımlanır. Bu yorumlar arasında bir gezinti yapmak, dönemin

 

atmosferini yansıtmak bakımından yerinde olacaktır. Varlık dergisinin 119. sayısında

 

yayımlanan ‘Bir Adam Yaratmak Münasebetiyle’ başlıklı yazısında Ali Rıza Korap, eserin

 

içerik ve dil açısından kapsamlı bir tahlilini yapar. Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak’la, sıkı

 

bir eser ‘yaratmış’ olduğunu belirten Korap şöyle der: ‘Necip Fazıl Kısakürek,s bu suretle,

 

kavranması zor olan hayat felsefesinin bir kısmını çetin çalışmadan sonra, eserinde çok iyi

 

çizebilen bir ressam olduğunu isbat etti. Eserini hakikaten çok sevdiğini gösterdi. Çünkü onu

 

kendi kendine ve karşısındaki benliğine seyir ve kontrol ettirdi. Evvela hem seyreden, hem

 

seyredilen kendisi oldu. Tıpkı psikolojinin entrospeksyon metodunda olduğu gibi. Bunu iyice

 

tatbike çalıştıktan sonra eseri objektif tecrübeye teslim etti. Kendi kendine tenkid edilmiş bir

 

eser.s Necip Fazıl’ın ilk piyesi olan Tohum’un bu seferki itinalı inkişafı tabii tekamülünü

 

takip ederse, herhalde üçüncü eserinde sanatkar hem kendisini, hem de insanları tanımak ve

 

tanıtmakta olgunlaşacak. Tohum şimdi büyümüş, rüşd çağına girmiş oluyor.’ Hüsrev’in

 

‘mahalli’ değil, ‘evrensel’ bir tip olduğunu belirten Korap, yazısını şöyle noktalar: ‘Eser,

 

memleketimizde yeni bir tiyatro havası uyandırmağa namzettir. Böyle verimler devam ederse,

 

tiyatromuz beynelmilel sahne aleminin üyesi olabilecektir.’

 

Orhan Burian, Yücel’in 102. sayısında, eserin ‘Strindberg’i andıran bir havaya sahip

 

olduğunu’ ileri sürer. Burian’a göre, Bir Adam Yaratmak, ‘tiyatro eserlerimizin en

 

başarılısıdır.’ Oyunun kuruluşunun sağlam olduğunu söyler: ‘Hüsrev’in kendi kendine dalıp

 

konuşuşları hiç aykırı kaçmıyor. Oyunun meselesi, insanı gerek düşündürmek, gerek harekete

 

getirmek bakımından ağırlığı olan bir mesele. Bir tesadüfün sebep olduğu kaza, kahramanı

 

alçak tazyikli bir siklon sahası haline getiriyor. Yeğenini bilmeden öldüren Hüsrev, bir şey

 

yapmamakta, yalnız düşünüp kurmakta, oysa etrafındakilerin her birinden, annesinden,

 

dostundan, gazetecisinden, hepsinden ona tesir etmek kararıyla türlü türlü rüzgarlar esmekte.

 

Sonunda da bu fırtına, Hamlet gibi baba kompleksi olan bu kahramanı yok ediyor.’

 

Bir Adam Yaratmak’a yönelik bir eleştirel çözümleme, Özdemir Nutku’ya aittir. Oyunu,

 

İbsen’in Hortlaklar’ına benzeten Nutku, bunun tutum olarak böyle olduğunu, yoksa Necip

 

Fazıl’la İbsen arasında ciddi bir ayrım bulunduğunu söyler. Bir Adam Yaratmak’ta, Necip

 

Fazıl’ın Tohum’da düştüğü kimi yanlışlardan uzaklaşmış olduğunu belirten Nutku, şöyle

 

sürdürür: ‘Bir Adam Yaratmak’ta, ikinci önemde olan kişiler, biraz daha açıklık kazanmışlar.

 

Her ne kadar boyut kazanmışsalar da bu boyutlar üzerinde işlenmemiş. Hüsrev’den başka

 

Şeref ve Nevzat gibi önemli kişiler üzerinde gereğince durulmamış. İşte Kısakürek’in teşrih

 

ameliyesi, bunun için yer yer kısır kalıyor. Kısakürek, yalnız Hüsrev’le yakından ilgileniyor.’

 

Diyalog konusunda Necip Fazıl’ın son derece ustalaşmış olduğunu vurgulayan Nutku, bu

 

eseriyle dramatik yönden de olgunlaştığını belirtir: kısakürek’in bu eserleriyle en çok başarıya

 

ulaştığı şey, konuşmalarda ekonomi sağlanmış olmasıdır. (...) Kısakürek, bir başka yönden de

 

ustalaşmıştır bu oyunda. Eserin dramatik gücünü sağlayacak imajı sağlaması düzenli bir

 

şekilde örneğin daha eserin ilk başlarında ‘ölüm’ imajı ile karşılaşırız. Ve bu, oyun ilerledikçe

 

koyulaşarak bizi Hüsrev’de kalıplaşan düşünceye götürür.’

 

Bir Adam Yaratmak, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda yıllar sonra (Ekim.2002) Mahmut

 

Gökgöz’ün yönetiminde yeniden sahnelenir.

 

Bu, şairin oğlu ve varisi Mehmet Kısakürek’le eseri sahneleyen kurum ve kişiler arasında,

 

hukuki süreçler de dahil olmak üzere gerilimli bir tartışmayı da beraberinde getirir. Bunun

 

öyküsüne, yazının sonunda döneceğim.

 

Necip Fazıl’ın kısa bir süre sahnelenen ve kaldırılan kimi oyunlarıyla, sahnelenmesi için

 

başvuruda bulunulup ne Şehir ne de Devlet Tiyatrolarınca sahnelenmeyen oyunlarına

 

değinmekte yarar var.

 

Kültür Dünyası dergisinin 1. sayısında (Mayıs.1997) yer alan ‘Tiyatroda Necip Fazıl’ başlıklı

 

Yazısında Abdurrahman Şen’e göre, ‘(...) birileri çıkar ve çok iyi iş yaptığı günlerde Bir

 

Adam Yaratmak’ı gösterimden kaldırır. Muhsin Ertuğrul da, o günden sonra bir daha Necip

 

Fazıl’ın oyunlarını oynamaz ve sahnelemez...Fakat yine de Necip Fazıl’ın eserleri, 1949 yılına

 

kadar Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenir. Üstad, 15 yıllık aradan sonra Ahşap Konak’la yeniden

 

tiyatroya döner, birbirinden önemli tezleri ve mesajları olan eserlerini yazar. Fakat Şehir

 

Tiyatroları, perdelerini Necip Fazıl’a tamamen kapatır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 27

 

Mart 1994 sonrasındaki yönetiminden Necip Fazıl oyunlarına ‘yeşil ışık’ yakılacağı

 

beklentileri de boşa çıkar. Bir başka belediye kuruluşu olan Gösteri Sanatları Merkezi

 

1997’nin ilk aylarında Ahşap Konak’ı sahnelemeye başlar. Ancak gösterilen ilgi, hakkında

 

yapılan yorumlar ciddi tartışmalara açık yaklaşımlardır.’

 

Şen’in yazısında Abdulhamid Han oyununa ilişkin bir bilgi de tekrarlanmaktadır. Daha önce

 

değindiğimiz üzere, Necip Fazıl’ın tiyatrolarının çoğu, amatör gruplarca, çeşitli etkinlikler

 

kapsamında özellikle taşrada çok sahnelenmiştir. Fakat bu, daha profesyonelce bir çaba olarak

 

anılmalıdır. Üstün İnanç ve arkadaşları, 1968 yılında Abdulhamid Han’ı sahneye taşımışlar ve

 

geniş bir turne turuyla taşraya da taşımışlar, sıcak bir ilgi devşirmişlerdir. Oyunun Anadolu

 

turnelerinin yankıları TBMM’nin kürsülerine kadar taşar. Fikir Tiyatrosu’nun bu çabası,

 

Abdulhamit Han adlı piyesi, İsmet İnönü’nün meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmaya da

 

konu eder. İnönü, oyunun aleyhinde kürsüden konuşur.

 

Necip Fazıl’ın üzerinde durulması gereken, son derece değerli eserlerinden biri olan Reis Bey

 

ise, Şehir Tiyatrosu tarafından reddedilmiştir. Ziya İlhan Zaimoğlu, Tohum dergisinin 28.

 

sayısında (1966) bu olayı aktarır: ‘Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey piyesi üzerinde en

 

sağdan en sola kadar belli başlı yayın organlarında büyük yankılar uyandıran ve Şehir

 

Tiyatrolarında vuku bulan bir olay olmuştu. Reis Bey’in üstün sanat yanını başta Ertuğrul

 

Muhsin olmak üzere bütün sanatçılar işi, Necip Fazıl-Shakespeare mukayesesine kadar

 

götürmüşler, fakat yine başta Ertuğrul Muhsin olmak üzere bütün Şehir Tiyatrosu yöneticileri

 

ve sola angaje birkaç sanatçı, Necip Fazıl’ın İslam’a dayalı bir dünya görüşü şahsiyetine sahip

 

oluşu yüzünden çok beğendikleri eseri oynayamayacaklarını söylemişlerdi.’

 

Reis Bey, sonradan Mesut Uçakan tarafından filmleştirildi. Uçakan’ın yönetmenlik sürecinde

 

son derece başarılı bir yeri olan filmde Haluk Kurdoğlu Reis beyi oynadı. Eserin ruhunu filme

 

taşımayı başaran Uçakan, düşünce bakımından Necip Fazıl’dan beslendiği için, uyarlamada

 

esere müdahalelerde bulunmasına rağmen, onun dünyasını bozmadı. Reis Bey’in konusu

 

şöyledir: İstanbul’da, Nişantaşı’nda bir cinayet işlenmiş, zengin ve yaşlı bir kadın

 

öldürülmüştür. Kumarbaz ve esrarkeş olduğu, aleyhinde başka deliller de bulunduğu için

 

kadının oğlu, cinayet suçuyla tutuklanır. Tanıkların ifadeleri de bu zannı desteklediği için

 

masum olduğunda ısrarına rağmen, sanık asılır. Oysa eve gizlice girip cinayeti işleyen, sonra

 

da mücevherleri alıp kaçan, suçsuz yere asılmış gecin oyun arkadaşlarından biridir ve bu,

 

sonradan anlaşılır. İdam kararını vermekle, meslek hayatının en büyük hatasını işlemiş olan, o

 

ana kadar merhametsiz ve katı bir kanun adamı olan Reis bey, şimdi bazen kesin delillerin de

 

yetmediğini görmüş; durumlara, merhamet, anlayış ve psikoloji açılarından da bakmak

 

gereğini öğrenmiştir. Reis bey, emekliliğini ister, yargıçlıktan ayrılır. Aldığı ikramiyeyi,

 

astırdığı gencin yaşlı dadısına bağışlar. Kendisi de, eski katiller, ayaktakımı arasına karışarak,

 

onları dürüst birer insan yapmaya koyulur. Gittiği kumarhanede inandıcı konuşmalarından

 

birini yaptığı bir gün, kabadayıların bıçak ve tabancalarını toplamış, ceplerine yerleştirmiştir

 

ki, kumarhane polisler tarafından basılır. Garson, ocakta saklı bir paket eroini, hemen ve

 

gizlice Reis beyin cebine atar. Yapılan aramada, üzerinde bir sürü silah ve eroin çıkan Reis

 

bey hapse atılırsa da, durum anlaşılır ve asıl suçlu çıkar, beraat eder. Mesut Uçakan, eserde

 

önemli değişiklikler yapmasına rağmen, ‘sadık bir uyarlama’ yaptığı söylenir. Bu, eserin

 

‘ruhuna’ bağlı kaldığının bir göstergesidir. Haluk Kurdoğlu’nun oyunculuk performansının

 

yüksek olduğu filmde, özellikle kamera açıları ve çerçeveleme tekniği, metnin bildirisine

 

uygun biçimde kullanılmıştır. Uçakan, filmin ilgiyle karşılanmasının nedenini şöyle açıklar:

 

‘Reis bey, güzeldi. Çok da beğenildi. Ama burada büyük pay, Üstad’ın. Sanıyorum benim

 

avantajım, Üstad’ı çok iyi tanımaktı.. O’nun eserleriyle yoğrulmuş, O’nun hafakanlarında,

 

hakikate ulaştıran sancılarında kendimi bulmuş olmamdı. Başarı da buradan geldi. (...) Üstad,

 

benim için ayrı bir tutku, ayrı bir heyecan.’ Film yayınlandığında gerek halk gerekse okur

 

yazarlar arasında bir coşku uyandırmıştır. Hakkında yazılanlara baktığımızda, bu heyecanı

 

görmek mümkündür ‘Haluk Kurdoğlu’nun nefis bir kompozisyon çizdiği filmde, tüm oyuncu

 

kadrosu, çok başarılı. Genç yönetmen Uçakan’ın çok güçlü bir konuyu ele alma yürekliliğini

 

göstermesi, bu filmi, Türk sinemasının her zaman anımsanacak, filmlerinden biri yapıyor.’

 

(Hayri Caner) ‘Mesut Uçakan, zoru başarmıştır.’ (Ahmet Kabaklı) ‘Reis bey, müthişti.’

 

(Fehmi Koru) ‘Mesut Uçakan, bir tiyatro eserinden film çıkarmanın güçlüğünü yenme çabası

 

içerisinde, ortaya temiz, başarılı bir eser koymuş.’ (Coşkun Çokyiğit) ‘Reis bey, ideallerle

 

gerçekleri kaynaştıran, ikisinin uyum içerisinde olduğu ve birbirini desteklediği bir film.

 

Uçakan’ı tebrik etmek lazım. Üstad Necip Fazıl’ın bu eserini, çok güzel bir şekilde sinemaya

 

uyarladığı için.’ (Ali Bal) ‘Tertemiz Türkiye kokan Reis bey misali filmler istiyor, Reis beye

 

emeği geçen herkesi bir defa daha kutluyoruz.’ (Ferit Büyükölçer)

 

Reis beyi Ertuğrul Muhsin bizzat kendisi okur. Tepkisi olumludur. Bir Adam Yaratmak’taki

 

gibi gözleri nemlenir, ‘harika’ der, ‘çok güzel, derhal oynarız.’ Ardından tuhaf bir süreç

 

başlar. Metin, Şehir Tiyatrosu’nda eski dekor mahzenine atılır. Necip Fazıl birkaç kez

 

telefonla arar ve akıbetini sorar. Her kezinde Muhsin, doğal sürecin işlemekte olduğunu,

 

yönetmene verildiğini, rol dağıtımının yapıldığını vs söyler. Hatta başrole ilişkin bir isim bile

 

geçer konuşmada. Muhsin, Hadi’den söz eder ama rahatsız olduğunu, yerine Aagah Hün’ün

 

düşünüldüğünü belirtir. Necip Fazıl, rejiyle görevlendirilen kişiyi arar bu kez ve ondan işlerin

 

tavsamış olduğuna ilişkin bilgiyi alır. Akşam gazetesinde bir yazı yayımlanır bu sırada. Necip

 

Fazıl, kendi lehine olmasına karşın yazıyı beğenmez. Yazı masum ve lehte görünmesine

 

rağmen, gerisindeki niyet, oyunun Şehir Tiyatrolarınca oynanmamasına müncer olabilecek bir

 

niyettir. Necip Fazıl kaleme sarılır ve sert bir yazı yazar. Bu arada reis beyden Ankara Devlet

 

Tiyatrosu’na da yirmibeş kopya gönderilmiş ve Şarir bir Ankara gezisinde eski öğrencisi

 

Cüneyt Gökçer’e eseri okumuştur. O da Muhsin gibi hayran kalmıştır. Fakat, Şehir

 

Tiyatrosunda sorunun tıkanması, Gökçer’i de ürkütür. Bir gün Necip Fazıl, Vasfi Rıza

 

Zobu’yla karşılaşır ve ona, ‘Piyesin’ der, ‘etrafında olup bitenleri belki bütün iç yüzüyle

 

biliyorsunuz. Benim fazla bir bilgim yok. Her şey gizli, fakat bir şey açık. Beni ‘gerici’

 

bildikleri için Muhsin Ertuğrul’a rağmen piyesimi oynamak istemiyorlar. Şimdi de bana,

 

öteden beri idealim olan bir iş düşüyor: Dram muharrirliğinden komediye geçmek ve içinde

 

yaşadığımız cemiyeti güldürücü tezatları, nisbetsizlikleri, samimiyetsizlikleri,

 

sahtekarlıklarıyla resmetmek...Bu, benim en büyük eserim olabilir.’

 

Zobu, büyük bir ihtimalle, ironiyi anlamıyor ve bu büyük mutasavver eserde

 

oynayabileceğini de söylüyor.

 

Vecdi Bürün’ün Büyük Doğu’daki bir yazısında (1964, Reis Bey) Kumandan ve Ahşap

 

Konak’ın Reis Bey’e benzeyen öyküsü de anlatılmaktadır. Bürün, bu iki oyunun yazılış ve

 

reddediliş hikayesini şöyle anlatır: ‘ Evvela, kısa hatlarla, ilk iki eser olan ‘Kumandan’ ve

 

‘Ahşap Konak’ isimli piyesleri ele alalım: Bunlardan Kumandan, 27 Mayıs 1960

 

dönemecinden sonra Davutpaşa Kışlası’nda yazılıyor ve Balmumcu Garnizonunda temize

 

çekilip incelenmesi ve Neslihan Kısakürek’e teslim edilmesi için Garnizon Kumandanlığına

 

veriliyor. Garnizon Kumandanı, eseri ordu ve örfi idare basamaklarından geçiriyor ve ideal

 

bir subay tipinin heykelleştirilmesi bakımından, takdir hisleriyle birarada, Neslihan

 

Kısakürek’e teslim ediyor. Bir ordu destanı olan bu metin, üç yıl sonra, 1963 örfi idaresi

 

zamanında bir dergide tefrika edilirken, ‘orduya hakaret’ töhmeti altında takibe uğratılmış,

 

Necip Fazıl ile o derginin sorumlusu da, iki gece merkez kumandanlığı nezarethanesinde

 

misafir edilmiştir. Ahşap Konak ise, Balmumcu Garnizonunda kaleme alınıyor ve o da

 

Neslihan Kısakürek’in eline ulaştırılıyor. Necip Fazıl’ın zevcesi, aldığı talimata göre

 

piyeslerden birincisini (Kumandan) Ankara’da Devlet Tiyatrosu Umum Müdürü Cüneyt

 

Gökçer’e gönderecek, öbürünü de (Ahşap Konak) İstanbul Şehir Tiyatrosu Başrejisörü

 

Muhsin Ertuğrul’a iletecektir. Öyle yapıyor. Fakat aradan iki kış geçtiği halde her iki

 

tiyatrodan da ne ses ne seda...Necip Fazıl, bu müddet içinde, Toptaşı cezaevinde. Zindandan

 

çıkar çıkmaz öğrendiği, ‘Cüneyt, talimatınıza göre, eseri iade etmesi için gönderdiğimiz

 

adama demiş ki, eser basılınca bir nüshasını derhal bana gönderin. Vaziyeti o zaman

 

göreceğiz. Muhsin Ertuğrul’un ise, bizzat Necip Fazıl’a söylediği, ‘Ahşap Konak, senin

 

güttüğün dava ve ideolojinin açık tezi...Elbette ki, ben onu sahneye alamazdım. Buna rağmen

 

Necip Fazıl Kısakürek, kaypak ve kaçamak tavırlar yerine, açık ve samimi bir cevap aldığı

 

için Muhsin’i tebrik ve kendisine veda edip ayrılıyor.’

 

Necip Fazıl’ın sahnelenirken(1949) durdurulan ve oyundan kaldırılan bir diğer eseri, Nam-ı

 

Diğer Parmaksız Salih’tir. Bir kumarbazın hayatını anlatan, Nam-ı Diğer Parmaksız Salih,

 

sonradan And Film sahibi Yönetmen Turgut N. Demirağ tarafından iki defa filme alınmış ve

 

geniş ilgi görmüştür. Mehmet Kısakürek, eserin, Necip Fazıl tarafından sahneden çekildiğini

 

söyler. Kaşgar dergisinin 31. sayısında (Ocak-Şubat. 2003, Sh. 144) kendisiyle yapılan

 

söyleşide bu olaya ilişkin şunları ile sürer: ‘Şehir tiyatroları tarihinde bir kere daha bir eser,

 

sahibi tarafından sahneden indirilmiş. Yanılmıyorsam 49 ya da 48 senesinde. (1949. S.Y.)

 

Eseri kim indirmiş biliyor musunuz? Babam Necip Fazıl. Eser: Parmaksız Salih.

 

Yanılmıyorsam, başrolü oynayan aktör de Galip Arcan. Necip Fazıl ilk gün gidip bakmış ki,

 

kendi eseriyle oynanan oyunun hiçbir ilgisi yok. Ki, Galip Arcan, kendisinin dostu. İtirazları

 

netice vermeyince, indirmiş. Affetmemiş. Hem de ne diyerek: ‘Bir cins atı, eşek seviyesine

 

indirmiş!’ diyerek, Galip Arcan için. Sanatı söz konusu olunca hassasiyeti bu.’

 

Yaşar Nabi, Varlık dergisinin 343. sayısındaki ‘Tiyatro Buhranı’ başlıklı yazısında bu olayı

 

konu eder. Necip Fazıl’ın, eseri doğru yorumlanmadığı gerekçesiyle sahneden çekmesinin

 

ardından, Cahide Sonku da, Şehir Tiyatrolarıyla ilgili yedi maddelik bir ‘ithamname’yi

 

belediye başkanına göndererek sahneden ayrılır. Yaşar Nabi, yazısında, Nam-ı Diğer

 

Parmaksız Salih’in durdurulmasını da konu ederek, Şehir Tiyatrosu’nda bir krizin yaşanmakta

 

olduğunu söyler: ‘Gerçekten de birkaç senedir, bu tiyatronun temsillerinde, gözle görülür bir

 

ağırlık, bezginlik ve umursamazlık vardır. Eskiden arada bir olsun bizi doyuran o kuvvetli,

 

canla başla çalışılmış temsillere ne zamandan beri hasretiz. Tiyatromuzu adeta yalnız bir

 

routine sevkiyle sürüklenip gidiyor gibidir.’ Necip Fazıl’ın, 1938’de yazdığı ve1940’ta

 

yayımlanan Künye adlı oyunu da oynanmaktan alıkonmuştur. Yazara göre, ‘bir künyenin

 

arkasından, 1904-1922 arasındaki Türkiye panoraması....İstanbul’da ve Türkiye’nin başka

 

başka yerlerinde geçen, kadınsız bir vak’a içinde...’dir Künye’nin konusu. Türk Sanatı’nın

 

Ekim 1954 tarihli 28. sayısında yer alan ‘Türk sanatı ve Keneler’ başlıklı yazısında, Mehmet

 

Günfer Çelikman, eserin reddine ilişkin şu yorumu yapmaktadır: ‘Necip Fazıl’ın Künye adlı

 

piyesi oynanmaktan alıkondu. Bir sahnesinde Bayezid meydanında bir Türk subayının

 

pelerinini kılıcıyla yırtan İngiliz subayı canlandırılıyordu. Siyaset derhal o uzun kolunu uzattı

 

ve şimdi dostumuz bulunan İngilizlerin bu piyes dolayısıyla incinecekleri gözönünde

 

bulundurularak...Oyun sahneye değil askıya alındı.’

 

Tekrar, Bir Adam Yaratmak’ın ikinci sahneleniş öyküsüne dönebiliriz.

 

İlki, 1937-1938 sezonunda sahnelenen oyun, yaklaşık altmışbeş yıl sonra, ama bu kez,

 

oyunun yapısına köktenci biçimde müdahale edilerek sahneye konulur.

 

Yönetmen Mahmut Gökgöz, metni 150 sayfadan 56 sayfaya indirir ve kendi ifadesiyle

 

‘budar’. Şairin oğlu ve varisi Mehmet Kısakürek, oyunun reji sürecinde basına yapılan

 

açıklamalardan dolayı gergindir. Eserin özüne ve yapısına yönelik müdahalenin boyutlarını,

 

1.Ekim.2002 günü yapılan son provada görür ve ertesi gü geniş bir basın açıklaması yapar.

 

Açıklama şöyledir: ‘Necip Fazıl Kısakürek’e ait ‘Bir Adam Yaratmak’ isimli tiyatro eserinin

 

İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından 2002-2003 kış sezonu içinde temsiline izin vermediğimi

 

kamuoyuna bildiriyorum. Beni bu şekilde davranmak zorunda bırakan hususlar ve olayların

 

gelişimi şöyledir: 1. Sözkonusu eserin 2002-2003 sezonu içinde Şehir Tiyatroları tarafından

 

sahneleneceğini, bundan birkaç ay evvel çeşitli basın organlarında çıkan haber ve

 

değerlendirme yazılarından öğrendim. 2. 18.Eylül.2002 tarihinde İstanbul Büyükşehir

 

Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı’na gönderdiğim özel bir mektupla, eserin

 

izin alınmadan sahnelenmesinin kanunen mümkün olmadığı ikazıyla birlikte, bu uslsüzlüğün

 

özellikle eserin temsili konusunda bizleri ciddi endişelere sevkettiğini bildirdim. Nazarımda

 

eserin temsili için izin alınmasının ifade ettiği anlam, onun orijinal dilinin ve ruhunun bir

 

kültür mirası olarak teminat altına alınmasından ibarettir. 3. Benim bu girişimime Şehir

 

Tiyatroları müdürü tarafından müspet cevap verilmiş ve yapılan ikili görüşmelerde, izin

 

alınmamasının usul yönünden bir hata olduğu kabul edilerek, gerekli sözleşmenin hemen

 

yapılacağı söylenmiştir. Asıl önemli olan, eserin aslına ve ruhuna uygun temsil edilmesi

 

gereği ise nezaketle karşılanarak bu konuda müsterih olmamız istenmiş ve elden gelenin

 

titizlikle yapıldığı ifade edilmiştir. Bu durumdan emin olabilmek için eserin 1.Ekim.2002 Salı

 

günü saat 20.30’daki son provasını seyretmeme imkan tanınmıştır. 4. Sergilenen sahne

 

aksiyonunun, dekor, mizansen, kostüm, kurgu, dil ve fikir bakımından yani hiçbir bakımdan

 

Bir Adam Yaratmak’la ilgisi yoktur. 5. Eserin 1937-1938 kışında İstanbul Şehir

 

Tiyatroları’nca Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelenerek bizzat temsil edilmesinden ve büyük

 

yankılar uyandırmasından tam 65 sene sonra yine aynı kurumun perdelerini tekrar Necip

 

Fazıl’a açıyor olması tam sevinç kaynağı olmak üzereyken perdenin arkasından ortaya çıkan

 

korkunç manzara beni son derece üzüntüye sevk etmiştir. Tiyatronun, idari mekanizmasındaki

 

şahısların bütün iyi niyetlerine ve içten gayretlerine rağmen eserin, ‘bir yönetmen’ tarafından

 

adeta içeriden ‘sabote’ edilerek katledildiği açıktır. 6. Eserin bu şekilde sahnelenmesine izin

 

vermediğimi, hemen ertesi günü başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit

 

Gürtuna’ya ve ilgili mercilere yazılı olarak bidirmiş bulunuyorum. Ayrıca avukatım aracılığı

 

ile Noter kanalıyla resmi ihtarname yapılarak eserin temsil edilmemesi istenmiş ve her

 

ihtimale karşı tedbir kararı almak için mahkemeye başvurulmuştur.’

 

Mehmet Kısakürek’in tepkisi hayli yankı bulur. Tepkiler iki öbekte toplanır: Kimileri, esere

 

yapılan müdahaleleri masum veya gerekli görür, kimileri ise, yapılanın şairin anısına ve esere

 

hakaret anlamına geldiğini belirtir. Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmeni Nurullah Tuncer

 

de bir basın toplantısı düzenler ve karşı açıklama yapar. Tuncer’e göre, oyunun bu yorumu,

 

‘on üzerinden on’ alacak gibidir. Mehmet Kısakürek’in iddialarını önyargılı bulduğunu

 

söyler: ‘Hiçbir tiyatro, bir sabit metin değildir. Sabit bir metin olsa zaten sahneye çıkmasına

 

gerek olmazdı. Biz bu oyunla Necip Fazıl’ı bir kere daha gündeme getirdik. Oyun ayakta

 

alkışlanıyor. Yani kurum olarak doğru bir iş yaptık. Oyunun sonuna kadar da arkasındayız.’

 

Mehmet Kısakürek’le oyunu sahneye koyan kurum ve yönetmen arasıdaki gerilim çeşitli

 

uzlaşma girişimlerine rağmen büyür. Eser sahneden indirilir. Buna benzer bir deney, 1992-

 

1993 sezonunda Devlet Tiyatrosunda da yaşanır.

 

Konuya, Mehmet Kısakürek’in Kaşgar dergisinin Ocak-Şubat.2003 tarihli 31. sayısındaki

 

konuşmasında yer alan bir belirlemesiyle son veriyorum: ‘Tiyatro eseri sahnelenmek üzere

 

kaleme alınır. Buna rağmen, Bir Adam Yaratmak’ın orijinal metin olarak okuyucuda

 

yaratacağı etkinin, bu sahne aksiyonunun izleyicide yarattığı etkiden kat be kat fazla olduğunu

 

söylemek mecburiyetindeyiz. ‘O bir edebiyattır’ dediler, ‘tozlu raflarda bir edebiyat.’ Sanat

 

değeri taşımıyorsa bir eser, zaten tartışılacak bir şey yok. Ama bu değeri taşıyorsa bunun bir

 

dokunulmazlığı var demektir. O, tozlu raflarda, bir kitap olarak ebedi yolculuğuna devam

 

edecek demektir.’

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...