Jump to content

trradomir

İlginç Çocukluk Hatıraları

Recommended Posts

Kardeşim üzerinde uyguladığım bir proje geldi aklıma :) . Sanırım ilkokul 3. sınıftaydım, erkek kardeşim de 2. sınıfta. Bir akşam kardeşim evimizin genişçe olan koridorundan mutfağa geçti , su içip , oturma odasına yönelirken, kardeşinin saf saf yürümekte olduğunu gören ben hiuhaha dolabın arkasına saklandım.Işığı söndürüp, başına geleceklerden habersiz bir şekilde yürüyen kardeşim ,dolabın yanından geçerken ben aniden bağırarak karşısına çıktım . Çocuğun anneeeeeee diye öyle bir kaçışı vardı ki anlatamam :graduated: .Ben amacıma ulaşmıştım ,ama ah zekası 1 km geriden gelen kardeşim bir nevi şoka girmişti. Bir kaç saat ağladı ve liseye kadar evin içinde bütün ışıkları yakarak dolaştı, bazı zamanlar mutfağa olan ziyaretlerinde yanında annemi de sürüklerdi :)...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Kardeşinizin bütün ışıkları yakması gayet tabii.Yüreğine indirmişsiniz garibin...Ben olsam bütün evi yakardım... :graduated:

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Kardeşinizin bütün ışıkları yakması gayet tabii.Yüreğine indirmişsiniz garibin...Ben olsam bütün evi yakardım... :)

 

:graduated: Az uykumu bölmedi o ışıklar yüzünden ama ne yaparsınız kendim ettim kendim buldum :)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

efendim ben tekirdağda bir özel okul kantini işletiyorum bir ara ana sınıfı öğrencileri kantinde alış veriş yapmayı öğrenmeye geldiler. öğretmenleride beni öne sürdü anlatayım diye. oldum olası topluluğa karşı konuşamam zaten. o sırada çocuklardan birisi ayağa fırlayarak.

- öğretmenim ben bu abiye gıcık oluyorum dedi...

o anda öğretmeni gülmek ile mahcubiyet arasında bir dalgalanma yaşadı kadıncağız o kadar çocuklarla uğraşmasına rağmen bu laf karşısında mosmor oldu ben ise kendimi tutamadım gülmeye başladım.....

çocuklar pimi çekilmiş el bombası gibidir her an patlaya bilir

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

çoğu çocuk vardır R ve S gibi harfleri çıkartamazlar ama benim durum biraz farklı C harfini çıkartabilmeme rağmen Cemil diyemiyordum.cemil dayıma Zemil dayı derdim.daha sonra bu Zemil ;JEMİL,ÇEMİL,ŞEMİL oldu .ama sonunda cemil demeyi öğrendim.

 

 

efendim 5-6 yaşlarındaydım.annem bizi öğle uykusuna alıştırmıştı.ama o gün bir şekilde uyumamayı başarmıştım.arkadaşım Mehmetle oynamak için çağırmaya gittim.kapıya vurdum kimse açmadı.bi daha yine kimse açmadı.genellikle kapıyı biraz geç açarlardı.bene kapılarının eşiğinde oturup açmalarını beklerken uyuya kalmışım.uyandığımda annemin kucağında eve gidiyorduk.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Tabi, çocukluk deyince tebessümleri ve hüzünleri birlikte hatırla(t)mak lazım. Kimi çocuk dünyadan ve dünyanın acımasız yanlarından bihaberken, kimisininde ana karnında başlıyor hüznü. Neyse, bu başka bir konunun alanına giriyor sanırım.

 

Çok isterdim bisikletimin olmasını, hem de sadece ona sahip olarak mutlu olacağımın heyecanında olarak. Malum, bu ülkedeki çocukların ekseriyetinin ailesinde olduğu gibi, bizde de ''maddi yetersizlik'' ve ''geçim sıkıntısı'' var. Büyüklere diyoruz, ama sadece demekle kalıyor bisiklet meselesi.

 

Bugün, yarın, öbür gün yok. Yokta yok. Çünkü alabilecek ''varlıkta'' yok. Neyse, alınıyor bir şekilde (sonunda gurbetçi halam almıştı).

 

Gel görki bisiklet alınana kadar, bisikleti olan az zengin (bize göre) arkadaşlarla kavga ediyorum, kızıyorum, küsüyorum vs. Hani onların varya, bende yok. Güya kıskançlık ve sebebli/sebebsiz bir çocukluk öfkesi işte sad.gif

 

Biniyorum, biniyorum, biniyorum bisikletime. Sabah akşam inmiyorum, o mahalle senin, bu mahalle benim deyip turluyorum deliler gibi. Hani fakirin kısmetide, kendi gibidir derler ya (şükür, şikayetimiz yok); ya birinci, ya da ikinci hafta darmadağın oluyor bisikletim. Olacak olmalı ya; tekeri patlıyor, jantları eğiliyor, direksiyon yamuluyor bilmem ne !

 

E bisiklet elimize geçene kadar ah-ı figan ettik, şimdi yedek parça alacak parayı nereden bulacağız? Velhasıl bisikletimin eski halinden eser kalmıyor, hamdolsun. Teğet geçmiyor aksaklıklar ve müthiş son:

 

Üç beş parça demir yığını ve elde var hüzün şiiri. Ver kendini eskisi gibi; topaça, miskete, gazoz kapaklarına...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

İlkokul yıllarımdı…

 

Hani göç zamanlarında semalarda süzülen leylekler olur ya, bir fasıldır, gelip geçerler. Öğrenciler de evden okula dönüş yolunda bir fasıldır gelip geçerler. Koşan, yürüyen, etrafına sataşan, etrafa takılan, yolda oyalanan ve işte tüm keskinliğiyle eve dönüş manzarası…

 

İşte böyle günlerde, okul çantamı sırtıma astım ve adeta bir karnaval şenliği içinde evin yolunu tutmuş gidiyorum. Arkamdan bir kadın sesi:

 

— Ömer, bir bakar mısın?

 

Yüzümü kadına döndüm. Annemle tanışıklığı olan kadın, seslendi:

 

— Ömer, Çantandan çatalın sarkmış, ha düştü düşecek!

 

Ya bizim cevabımız? İşte, aradan yıllar geçmesine rağmen, en küçük fırsatta bana hatırlatılan o cevap:

 

Düşerse, düşsün! Evde daha çok var!

 

Dua ile…

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Burada okuduğum çocukluk hatıraları; beni, henüz günaha karışmamış, toza bulanmamış, kirlenmemiş o çocukluk günlerimin masumluğuna götürdü. Gelecekten geçmişe değil de, sanki geriden ileriye doğru gittim. Küçükken mazur görülen yaramazlıklar, büyüyünce mazeret kabul etmez günahlara dönüyorsa, bu gidişin şekli de doğru demektir kanaatimce. Biri bana, yaşadığın en güzel yıllar? diye sorsa; cevabım, "doğduğum günden itibaren 14 yıl" gibi çoğunu hatırlamadığım bir zaman olurdu. Neredeyse bir asır yaşayan çocuklara ne mutlu...

 

Neyse... İlginç çocukluk hatıralarımdan aklıma gelen birkaçını artık yazma vakti geldi. Bakalım neler karıştırmışım.

 

MASUM DUYGULARIMLA OYNANIYOR

 

7-8 yaşlarındayım. 20 yaşında bir kızı seviyorum. :tek_dis: Evlerimiz yan yana ve ailelerimiz arasında derin bir samimiyet var. Onu görmediğim gün yok diyebilirim. Görmediğim anlarda da hayaliyle beraberim. Bir araya geldiğimiz zamanlarda beni gösterip: "Bu çocuğu çok seviyorum, o benim tatlım, ne şeker şeysin sen öyle!" gibi beni kendisini sevmek zorunda bırakacak türden şeyler söylüyor hep. Bir bakıma zorla sevdiriyor kendini. Tüm suç onda. Rahatsızlık duyduğum tek konu, onunla yalnız kalamıyor oluşumuz. Etrafımızda hep birileri oluyor. (Gerçi yalnız kalsak ne değişecek?) Benimle ilgilendiği, bana olan sevgisini itiraf ettiği :shiny: günlerin gecelerinde, başımı yastığa tarif edemediğim bir huzurla koyduğumda, geleceğe dair öyle hayaller kuruyorum ki...

 

Bir akşam (hatırlamak bile ne kadar acı) onun ailesi ve bizimkiler toplanıp başka bir aileye misafirliğe gidiyoruz. Gittiğimiz evde benimle yaşıt bir erkek çocuk var. Malum şahıs (şimdi malum şahıs oldu) bu çocukla, yani rakibimle ilgilenmeye başlıyor. Hem de ne ilgi... Kıskançlık duygularım kabarmaya başlıyor. Sinirimden tek kelime konuşmuyorum. Arada bir (nadiren) bana bir şey söyleyecek olsa asık bir yüz ve soğuk kelimelerle onu tersliyorum. "Bunu nasıl yapar?" diyorum içimden. "Hem de gözlerimin önünde."

 

Birgün bana: "Benimle evlenir misin?" diyor. "Eğer ben büyüyene kadar beklersen evlenirim." diyorum. Gülümsüyor. "O zaman çabuk büyü!" diyor.

 

Yine bir gün valide hanımla evde oturuyoruz. "Hadi onlara gidelim" diyorum. Kabul etmiyor. "Lütfen gidelim, ne olur gidelim, hadi gidelim" gibi cümlelerle onu mecbur ediyorum gitmeye. Evlerine girdiğimizde, onu koltuğa oturmuş gülümserken buluyorum. (Yine bütün güzelliği üstünde.) İşte tam o an valide hanım demesin mi: "O kadar ısrar etti ki bizimki buraya gelmek için sormayın. Sabahtan beri başımın etini yedi gidelim diye." Benim için artık her şey bitiyor. Uçan tırtıllar diyarından yeryüzüne ayak basıyorum. Sevdiğim kızın yanında küçük düşüyorum. Neden küçük düştüğümü düşünmüştüm bilmiyorum.Zaten küçüktüm. Birçok sebep var; fakat hiçbiri tam sebep değil sanırım. O an aramızdaki yaş farkını idrak ettiğimi hatırlıyorum. Evet, aramızdaki tüm bağlar kopuyor. Valide hanım sözünü bitirir bitirmez, odadaki tüm bakışlar (onunkiler de dahil) fişek gibi yerinden fırlayan bir çocuğun kapıyı çarpıp çıkışına şahit oluyor. Koşabildiğim kadar uzağa koşuyorum. Issız bir yere gelince durup uzun bir süre ağlıyorum.

 

HAYIRSIZ BİR EVLAT OLDUĞUMU KANITLIYORUM

 

İlkokul ikinci sınıftayım. Öğretmenim annem. Bu onun için büyük bir şansızlık. B) Zira evde yaptıklarım yetmiyormuş gibi bunu birde sınıfa taşıma utanmazlığında bulunuyorum. Bir sene boyunca yaramazlık adına elimden gelen her şeyi yapmışım. Bense bunların bir tanesi hariç hiçbirini hatırlamıyorum. Gerçi o hatırladığım şey de, bir sene boyunca yapılacak yaramazlıkların tümüne bedel sanırım. Efendim, tamamen masum olduğum bu olay! şu şekilde gelişiyor:

 

Bir gün yine çocuklarla sınıfta toplanmış, valide hanımın yani öğretmenimizin anlatıyor olduğu dersi dinliyoruz. Daha doğrusu dinliyorlar. Ben de arka sıralardan birine oturmuş, nasıl bir kibarlıkta bulunabilirim diye sağa sola bakmakla meşgul oluyorum. Ve birden öğretmenimiz ne diyorsa aynısını yüksek sesle tekrar etmeye başlıyorum. Çocuklar kimi dinleyeceklerini şaşırıyorlar. Gözler bir öğretmende bir bende. Öğretmenimizin sabrı tükenmeye başlıyor. Bana sert bir ses tonuyla "sus" diyor. Bende ona yüksek sesle "sus" diyorum. "Yeter artık" diyor. Aynen tekrar ediyorum. (Efendim, buraya kadar ne kadar masum olduğumu gördünüz değil mi? Öğretmenimizin sözlerini tekrar etmem, dersi ne kadar candan dinlediğimin bir kanıtı değil midir? Hem onlar demiyorlar mı "dersi mutlaka tekrar edin" diye.)

 

Ben bir müddet daha papağanlık yaptıktan sonra, öğretmenimiz dayanamıyor ve tahtanın kenarından aldığı yumuşak ve beyaz maddeyi (ne diyorduk biz ona eskiden yau?), (buldum tebeşir) nahif bedenime doğru ağır bir öfkeyle ve saatte 120 km. hızla fırlatıyor. Daha ne olduğunu anlayamayan ben, mavi önlüğüme çarpan beyaz tebeşirle sarsılıyorum. Savaş davulları çalmaya başlıyor. Gökler kadar mavi önlüğümde, bulutlar kadar beyaz bir tebeşir izi... Üstümde tam bir gökyüzü portresi... Adım da bulutlardan düşen tebeşir. Artık savaşa hazırım ve beyaz adam için üzgünüm. Ayağımın dibine düşen tebeşiri alıp hızla öğretmenimize fırlatıyorum. (Efendim, izah etmeme gerek var mı bilmiyorum ama, bakın burada bile ne kadar iyi niyetliyim!.. Öğretmenimizin kızgınlıkla bana attığı tebeşiri; en arka sıraya kadar zahmet edip almak için gelmesin, birde o kadar yolu geri dönerek yorulmasın diye, kendisine sevgiyle, gül atar gibi, müşfik parmaklarımın demiri yumuşatan ahengiyle ve tamamen masumane duygularla atıyorum.) Sınıftaki çocukların şaşkın bakışları önünde bir kovalamacadır başlıyor. Öğretmenimizle sıraları dört dönüyoruz. Ve final: yakalayamıyor.

 

(İçimden konuşuyorum : O akşam evde neler olduğunu anlatsam mı acaba? Sakın sakın... Buraya kadar iyi gittik, sonucu mahvetmeyelim. Hem, bulutlardan düşen tebeşirin de bir gururu var dimi ama...) Şaka bir yana da cidden hatırlamıyorum. Sanırım bir şey olmadı. Eğer dayak yeseydim mutlaka hatırlardım.

 

90'LI YILLARA DAMGA VURUYORUM

 

İşte hatırlayamadığım; fakat olay saatinde bizzat orada hazır bulunanlardan dinlediğim ve en sevdiğim diyebileceğim çocukluk hatıram. Bu hatıramın haykırdığı o gür seste; monotonlaşmış kitlelere, batılı yaşam tarzına (ne alaka?) ve eğitim sistemine karşı büyük bir meydan okuma bulabilirsiniz. :D

 

Yaşım ya 4 ya 5... O gün bırakacağı kimse olmadığı için, validem beni de okula götürüyor. Şunu da belirtmeliyim ki ben 6 yaşımda ilkokula başladım. (Bunu da niye belirttiysem?) Bir saniye... Ben anaokulunu hangi arada okudum? Yoksa okumadım mı? Kesin okudum; çünkü oradan kaçtığımı hatırlıyorum. Neyse... Sınıfa giriyoruz ve ben çocukların yanına oturuyorum. Ders başlıyor. Birdenbire aklıma yaşımla orantısız fikirler gelmiş olmalı ki, hızla sınıftan çıkıp (bütün okul dersteyken) 5 sınıf kapısının da karşılıklı ve yan yana ona baktığı küçük koridorda durup haykırmaya başlıyorum : "Eyy öğretmenlerr! Çıkın dışarı, ne duruyorsunuz!.. Zil çaldı, hadi çıkıın!.."

 

Ben bu tür cümlelerle ortalığı çınlatmaya devam ederken, "ne oluyor lan" diye telaşla koridora çıkan öğretmenler karşılarında bulutlardan düşen tebeşirin yalnız tebeşir halini görünce başlıyorlar gülmeye... Sonrasını, olayı hatırlayanlar da hatırlayamadığı için; üstün hizmet ödülüne mi layık görülüyorum yoksa yılın tellalı mı seçiliyorum, burası meçhul kalıyor. :)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
İşte o an Ulu Önder'e vuruluşumun vesikası olmuştu. Önder'le gözgöze geldim ve ne kadar nadide bir insan olduğunu bir çırpıda kavradım.

 

:tek_dis: :shiny:

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

esselamu ayeyküm

bendeniz de okuyanı sıkma babıda bir hatıra nakledeyim kendimden...

kader çizgisinin kendi elinde olan kısmı kadar her insan gibi haytımın ilk yıllarında bile enson (şimdiki) mesleğim olan otomobile merakım had safada

öyleki çok oyuncağım var lakin tek tip hepsi motorlu taşıt türevi

hatırlayabildiğim iljk oyuncaklarımdan olan rahmetli dedemin yapmış olduğu tamamı tahtadan olan arabamın kendi kendine gidemiyor olması beni fevkalede üzerdi

buna kendimce (çocukça) bir çözüm olarak ona motor olarak (yada onu yürütmek için) bir salça tenekesi yakıt olarakta limon kolonyası türettim

sonra bunu çalışmasını umarak kibritle (heralde buda buji olsa gerek :tek_dis: ) ateşledim

buraya kadar pek tehlike yok gibi

tabii eğer çalıştırmaya çalıştığınız yer kibritin yanmasını sağlamak için bir tenha olarak bulunabilecek tek yer olan bir ot yığının yanı değilse....

 

yengemin o anki telaşını hatırlıyorum beni alıp içeri götürüşünü yığını söndürmeye çalışısmasını...

uzunca bir süre kimseye korkumdan soramadığım ve deli gibi merak ettiğim o soruyu....

"ACABA ÇALIŞTIMI?"

 

selametle....

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

ahah hah. :tek_dis: Araba değil de anlaşılan ot yığını baya bir çalışmış. Hatta öyle ki çalışmaktan bitkin düşmüş, küle dönmüş. Bereket ki bu çalışmaya eviniz de dahil olmamış. :shiny:

 

Küçükken en büyük zevklerimden birisi annemin peşine takılıp mukabelelere iştirak etmekti. Mukabele ve sohbetlerin bana bu denli cazip gelmesinin tek sebebi ise yemeyi dört gözle beklediğim etli veya tavuklu pilav, ayran ve un helvasıydı. Gider gitmez biran evvel bitsede o bembeyaz peçeteler gül suyu nezaretinde dağıtılsa diye bekler durur, zamanı geçirmek için kendime farklı meşgaleler edinirdim. Gülsuyu eşliğinde gelen peçete, gözümde o an kaşıkçı elması halini alırdı. O peçeteyi nazik bir şekilde kıvrımlarından kurtarmak ve büyük bir dikkatle önüme sermek ise en büyük hünerlerimden birisiydi. Yine böyle birgün yemek faslına geçtik, etli pilavımızı ayran eşliğinde boğaz yolculuğuna uğurladık. Arkadan da o baklava gibi kesilmiş cevizli un helvasını da büyük bir zevkle yolcu ettikten sonra artık o evde durmamızı gerektiren hiçbir neden kalmamıştı. Mukabelelere toplu şekilde gidildiğinden bizim sokağımızdan da 5-10 hanım abla birlikte giderlerdi. Tabii annem de bunların arasında.. Neyse... Evden çıktık ve baya bir yol aldık. Ben çocukluğumun verdiği heyecan ve neşe ile yolda giderken başka şeylerle meşgul olduğumdan bir an annemin yanımda olmadığını hissettim. Annem o zamanlar benim tek sığınağım, biricik koruyucum. Böyle birini kaybetmek hissi takdir edersiniz ki çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamama sebep oldu derken ileride yürüyen çarşaflı kadınlar sürüsü gözüme ilişmişti ki bunlardan birisini anneme benzettim. Büyük bir neşe ile koşarak bacaklarına sarıldığım, anne diye haykırdığım kadının bana yüzünü dönmesi ile kafamdan aşağı kaynar suların dökülmesi bir oldu. Evet, o kadın annem değildi. Mahcubiyet ve üzüntü ile karışık duygularla göz yaşı dökmeye başlayan ben, biraz yukarıda bekleyen annemin o kadife sesiyle ismimi hitap etmesi sonucu bu defa sevinç gözyaşlarını tutamadım. B)

 

Yaş 4 veya 5. :D

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

İlkokula yeni başladığım dönemler.Sınıfın hem cüssece, hem de yaşça en küçüğü olmam ve bir hafta boyunca annemin peşinden ağlamam hasabiyle sınıfta ki kudurcanlardan birisi bana sabi diyordu.Yedi yaşında ki bir çocuk bu kelimeyi nereden bilir bilmiyorum ama sabi aşağı, sabi yukarı,ağlayan sabi tarzı laflarla sinir sistemime ağırdan darbe indirmeye çalışıyordu bu arkadaş.Ben o zaman ki sabiliğimle bu kelimeyi dünyanın en iğrenç ağza alınmayacak küfrü olduğunu düşünüyor, hatta böylesine terbiyesiz bir çocuğun söylediği her kelimenin çok ayıp olacağını addederek kudurcandan olabildiğince uzak duruyordum.Bir akşam ailecek oturmuş yemeğimizi yerken babam bana"Yavrum sen sabisin günahların yok o yüzden bol bol dua et"dedi.Bir anda dünya etrafımda dönmeye başladı tabi olarak babam, benim için dünyanın en muhteşem en kahraman insanı böyle iğrenç bir küfrü nasıl ağzına alır hele bana nasıl söyler düşüncelerinin hücumu ile gözyaşlarına boğularak kendimi odama attım,içeri girmesinler diye(annem kilidi saklamıştı)yatağımda ki bütün yastıkları ve oyuncaklarımı kapının önüne yığdım.Yatağa kapanmış hıçkıra ağlıyor,kesin üvey evladım ben diye düşünüyordum.İntihar psikolojisinden halliceydim yani.:)O şekilde uyuya dalmışım,annemler o aşılmaz barikatımı nasıl aşıp da girdiler odama anlayamadım.Ama yazık tek kelimeyle şoka uğramışlar,öğretmeni mi taciz ediyor,okulunu mu değiştirsek,tarzı düşüncelere bürünmüşler hemen.Neyse en sonunda beni konuşturtmayı başarınca anladılar durumu babam bir hayli gülmüştü bu olaya.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bir hatıramı da ben anlatayım bari..:shiny:

 

Ben küçükken çok çenesizdim..Zaten bir olayı defalarca anlatma huyum vardı ki herkes bu huyumdan yaka silkmişti...Çok şükür şimdi aştım..B) Sadece bir kaç kez anlatıyorum..:D

 

Olay şu:Bizim orda çocukların oynadığı 5 taş diye bir oyun vardır bilmiyorum bileniniz var mı, iki iki ya da daha fazla kişi sırayla 5 tane taşla atıp tutmaca oynanır.Taşlar oyuncuların arasındadır,taşın bitanesi havaya atılır ve taş havadayken bazı akrobasik hareketler yapılır .Geride kalan taşları ikişerli üçerli gruplar halinde toplamak gibi ...Oyunun 5 aşaması vardır..O 5 aşamadan sonra puanı kaparsın tekrar başa dönersin... Neyse asıl konu bu değil..İki ablam bir gün beştaş oynarken hasbelkader taşın birisi kanepenin altına gider ablalarımın ikisi de taşa bakmak için kafalarını eğerleeeeeer.....Veeee işte o muhteşem an...Kafalarını tokuştururlar....Aman Allah'ım benim için ne büyük malzeme...Gülmekten yerlere yıkılırım..Ama asıl konu bu da değil... :tek_dis: Ben gülmekten yerlere yıkılmakla kalmaz gelen giden,büyük küçük heryerde herkese anlatırım bu olayı.."Bir gün ablamgil beştaş oynuyorlardı" diye başlayan cümlemle ablalarımın kızgın bakışlarının bana yönelmesi aynı anda olurdu..Artık gınaa gelmişti ve ben birisine anlatmaya başladığımda bana çok sinirlenirlerdi, ben de onlar kızdığı için inatlarına anlatırdım..Ben anlatırdım onlar sinirlenirdi..Senelerce bu kısır döngüde sürdü gitti o talihsiz olayın izleri...:D

 

Ne zaman unuttum bilmiyorum :) Ama artık ablamlar da ben de rahatım...:)

Şimdi burda bunca insana anlattığımı bilseler ne yaparlar acaba...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Mahalleler arası futbol turnuvaları… Bununla ilgili çok mühim bir hatıram var :

 

O sezon, maçlar başlamadan önce, bizim mahalle turnuvadan çekilmeye karar vermişti. Arjantin’in dünya kupasından çekildiğini (elendiğini demiyorum) düşünün. Zaten topu topu 3 takımın katıldığı turnuvamız, bizim çekilmemizle beraber, kalan iki takım için, daha turnuvanın ilk ve tek maçında %50 ihtimalli bir şampiyonluk armağanına dönmüştü…

 

Formasını samimi dostlarımın giydiği karşı mahalledeki takım, birgün beni ziyarete geldi. Ben de tarihi şatomun teras katında… (Koca takım beni ziyarete gelmişmiş… Şunu olduğu gibi anlatsana!) Neyse, belki de ortada buluşmuşuzdur. Bana, kendi takımlarında oynamamı teklif ettiler. Günümüz transferlerinden hiçbir farkı olmadığına inandığım bu durumu, iyice düşündüm… Bizim takım nasıl olsa katılmayacaktı… Gidip, bizim mahalledeki profesyonel futbolculara da durumu bildirdim. Tek korkum, maçlar esnasında fanatik hayranlarımdan gelecek pet şişeli, çakmaklı, ayakkabılı tepkilerdi. Sonunda, Figo’nun Real’e transferini andıran bu durum, sözleşmeme eklenen, ‘kupayı alırsak bir teneke soğuk meşrubat…’ maddesiyle gerçekleşmişti…

 

Turnuvanın başlamasına 1 gün kala, bizim mahalle takımı, turnuvaya katılmaya karar vermesin mi? İçine düştüğüm durumu hayal edin… İşte kulağıma çalınan bazı sözler : Gerçek takımında oyna… Bizim mahalledensin unutma… Bırak onları ve kimliğine dön… Dönmezsen bu bir ihanettir… vs vs vs… Ne yapmalıydım? Bir tarafta mahallemin takımı, diğer tarafta daha yeni sözleşme imzaladığım takım… Baskılar git gide artıyordu. Hemen karar vermeliydim. Akşamüstüydü, hala beni yolumdan çevirme uğraşındaydılar. Sonunda benden şu sözleri duydular : “Boş yere uğraşmayın. İster ihanet deyin, ister başka bir şey… Söz verdim bir kere… Dönemem…” Ordusuna hitabeden William Wallace gibiydim. Dönmedim de… Karşı mahallenin takımında oynadım. Sonunda ne mi oldu? Finalde eski takımımla karşılaştık. Büyük tehditlere rağmen çıktığım bu maçı, (hikmete bakın) benim attığım golle kazandık. :D

 

Uzun bir süre mahalle hainliğiyle suçlandım. Parke taşlarıyla örülü daracık sokaklarda, evin duvarlarını kale yaparak, plastik toplarla oynadığımız 13 aylık’lara beni almaz oldular. Şu oldu, bu oldu fakat çok geçmeden durum normale döndü.

 

Kurcalasam daha çok şey çıkar. Ne ihanetler, ne ihanetler :)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bir seferinde çay zannederekten bir bardak makina yağı içtim. Allah'tan ölmedim. Ölseydim zaten bunları yazamazdım. Hayat işte...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Söz verdim bir kere Dönemem Ordusuna hitabeden William Wallace gibiydim.

 

William Wallece, I. Richard (Aslan Yürekli Richard)'ın şatosunu yakıp, sonra da kızını kaçıran adam değil mi?

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
William Wallece, I. Richard (Aslan Yürekli Richard)'ın şatosunu yakıp, sonra da kızını kaçıran adam değil mi?

 

Yoksa o Robin Hood muydu? Ya o da milletin şehirlerarası yollarda belalısıydı be kardeş. Adam milletin karısını kızını rahatsız ediyormuş vaktiyle, Londra-Birmingham hattına pusu atıp milletin altın bilezik, gümüş gerdanlık, serçe parmağa taktıkları akika taşlı kıro yüzüğünü neyin gibi kıymetlisini cuka edip, 'fakir fukaraya dağıtıyorum inan olsun' diyerekten köşeyi dönüyormuş. Bu nasıl bir feodalite anlayışı aklım almıyor.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Ahaha çok güzel paylaşımlar gelmiş, bu saatte pc başında gülmekten bir hal oldum. Bir tane de bizden gelsin bakalım.

Şimdi efendim, ben bizim ailenin en zıpır ve de en küçük kızı olarak sanırım ablamgillerden ve de ebeveynlerden fazla yüz bulmuşum. Biraz böyle erkek gibi takılmayı seviyorum o zamanlar. Astığım astık, kestiğim kestik. Okulda dörde gidiyorum, gözümün tutmadığı bir kız vardı; hanım hanımcık bir şey. Allahım öyle uğraşıyorum ki bunla, hocadan azar işitmelerin dibi gelmiyor fakat uslanmıyorum. Sonunda kadın babama kadar olayı aksettirdi; eşkıya mı yetiştirdiniz, kız çocuğu mu?!diye babama veryansın ediyor. Bak bu laf ağırıma gitmedi değil:) Bir de aynı gün bahçesinden ayva (ç)aldığımız teyze de kapıya dayanınca, babam zıvanadan çıktı. Bir azar, bir azar öyle ki kızın yakasını bıraktık:)

 

Bir keresinde de ablamla alışverişe gidiyoruz çarşıya. Yanında böyle abi edasıyla yürüyorum. Anam bir baktım uşağın biri arkamıza takılmasın mı! Ablam onyedili, körpe zamanları.. Fena kafam attı. Dönüyorum ters bakışlar atıyorum, gözlerimle dövüyorum bana mısın demiyor. Ablam ancak tavana kuvvet koşaryürür gidiyor. Döndüm; baksana bana sivilceli surat! dedim:) Sen kimi takip ediyorsun?! Çocuk da fazla süttü sanırım, arazi oldu.

 

Bir de daha ufaklı yaşlardan dem vurup bırakayım artık. Bilirsiniz çocuklar için mahalleye kurulan pazarlar vazgeçilmezdir, en azından benim için öyleydi. Yaşımı hatırlayamayacak kadar küçüğüm. Öyle ahım şahım bir durumumuz yoktu her pazara çıkacak kadar, ama o gün pazara gitme sevdasıdır beni sarmış. Öyle ki evimizin camlarını taşlıyor ve; haydin pajara :) diye bağırıyormuşum. Annemler bugün olsun anlatırlar zaman zaman.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Çocukluğum, amcam ve arabesk şarkılarıyla geçti :)

O yaştaki çocuğa Müslüm-Orhan-Ferdi abiler üçlemesi dinletirsen, o ağır şarkılar tabi yanlış anlaşılacak.

Mesela deyip, iddia etmemin neticesinde amcamın çıldırmasına sebep olan o yanlış anladığım şarkılara gireyim :)

 

Doğrusu:

O durmayan yolcu, sen garip hancı.

 

Anladığım:

Odunla yan yolcu, sen garip hancı.

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Aşk kapıyı çalınca

Gönüle yasak olmaz.

 

Anladığım:

Aşk kapıyı çalınca

Gönüle yağ satılmaz.

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Sen de bil kahrına bu can dayanmaz,

Yaşamak çok güzel, seninle ziyan.

 

Anladığım:

Sen de bil kahrına bu can dayanmaz,

Yaşamak çok güzel seninle Ziya. ( Amca kim bu Ziya :) )

 

................................................................................

 

Doğrusu:

Razıyım Yarabbim razı,

Var ise cezam.

 

Anladığım:

Razıyım Yarabbim razı,

Bari secerem?

 

................................................................................

 

Doğrusu:

Gün gelir utanır sanma ayıran

 

Anladığım:

Gün gelir utanırsan Mayıran. (Mayıran diye kız ismi mi olurmuş amca)

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Barda durur barmen minik şişe elinde.

 

Anladığım:

Varlığı var mendili şişe elinde. (Delikanlılık çağlarımın şarkısı olsa da yine de yanlış anlıyormuşum)

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Birgün bir köşede sızıp kalırsam,

El tanımasa da sen tanır mısın?

 

Anladığım:

Birgün bir köşede sızıp kalırsam,

Ertan'ı masada sen tanır mısın? (İsimlere takmıştım, ne yapayım :D )

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Karaya ak denilir mi?

Amaya bak denilir mi?

 

Anladığım:

Karaya ak denilir mi?

Almaya bak denilir mi? (Alma: Galiba Azerice elma demek diye düşünüyordum)

 

................................................................................

 

Doğrusu:

Oy oy oy Emine,

Çekme beni yemine.

 

Anladığım:

Oy oy oy Emine,

Çekme beni evine. (Bu ne sapıklık diye de kızardım)

 

................................................................................

 

 

devam eder, gider...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Doğrusu:

Barda durur barmen minik şişe elinde.

 

Anladığım:

Varlığı var mendili şişe elinde.

 

Doğrusu:

Sen de bil kahrına bu can dayanmaz,

Yaşamak çok güzel, seninle ziyan.

 

Anladığım:

Sen de bil kahrına bu can dayanmaz,

Yaşamak çok güzel seninle Ziya. ( Amca kim bu Ziya )

 

 

Doğrusu:

O durmayan yolcu, sen garip hancı.

 

Anladığım:

Odunla yan yolcu, sen garip hancı.

 

Gülmekten öldüm desem yeridir :)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Çocukluğum, amcam ve arabesk şarkılarıyla geçti :)

O yaştaki çocuğa Müslüm-Orhan-Ferdi abiler üçlemesi dinletirsen, o ağır şarkılar tabi yanlış anlaşılacak.

Mesela deyip, iddia etmemin neticesinde amcamın çıldırmasına sebep olan o yanlış anladığım şarkılara gireyim :)

 

Doğrusu:

O durmayan yolcu, sen garip hancı.

 

Anladığım:

Odunla yan yolcu, sen garip hancı.

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Aşk kapıyı çalınca

Gönüle yasak olmaz.

 

Anladığım:

Aşk kapıyı çalınca

Gönüle yağ satılmaz.

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Sen de bil kahrına bu can dayanmaz,

Yaşamak çok güzel, seninle ziyan.

 

Anladığım:

Sen de bil kahrına bu can dayanmaz,

Yaşamak çok güzel seninle Ziya. ( Amca kim bu Ziya :) )

 

................................................................................

 

Doğrusu:

Razıyım Yarabbim razı,

Var ise cezam.

 

Anladığım:

Razıyım Yarabbim razı,

Bari secerem?

 

................................................................................

 

Doğrusu:

Gün gelir utanır sanma ayıran

 

Anladığım:

Gün gelir utanırsan Mayıran. (Mayıran diye kız ismi mi olurmuş amca)

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Barda durur barmen minik şişe elinde.

 

Anladığım:

Varlığı var mendili şişe elinde. (Delikanlılık çağlarımın şarkısı olsa da yine de yanlış anlıyormuşum)

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Birgün bir köşede sızıp kalırsam,

El tanımasa da sen tanır mısın?

 

Anladığım:

Birgün bir köşede sızıp kalırsam,

Ertan'ı masada sen tanır mısın? (İsimlere takmıştım, ne yapayım :D )

 

................................................................................

 

 

Doğrusu:

Karaya ak denilir mi?

Amaya bak denilir mi?

 

Anladığım:

Karaya ak denilir mi?

Almaya bak denilir mi? (Alma: Galiba Azerice elma demek diye düşünüyordum)

 

................................................................................

 

Doğrusu:

Oy oy oy Emine,

Çekme beni yemine.

 

Anladığım:

Oy oy oy Emine,

Çekme beni evine. (Bu ne sapıklık diye de kızardım)

 

................................................................................

 

 

devam eder, gider...

 

 

çok güzelmiş ya güzel :) benimde bi arkadaşım var o 22 ye geldi hala şarkıları yanlış anlıyor :)şarkının orjınalinede daha inanmıyor :)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Çıkmış hakikaten "güzel şeyler" :)

 

Yaşının üçünü beşini hatırlamıyorum, bir tıfılın hikayesi de benden..

 

Peder doktor.. Haliyle eş-dost komşu-akraba ücretsiz istifade ediyorlar bu fırsattan. Tabiplik başka birşey.. Neyse..

 

Birkaç bina ötede oturan eski komşumuzun kızlarından biri şifayı kapmış, akşamleyin ablasıyla beraber doktor amcalarının evine geldiler. Günün yorgunluğu, doktor amcanın dilindeki tatılığa tesir etmiyor. Herhalde iğne yapsa "sinek ısırığı" zannedecek.. Çocukla çocuklaşan babamın hali seyre şayan. Çocuk muaynesi ayrı bir ihtisas istiyor..

 

Velhasıl, doktor amca muaynesini bitirirken, mütevazi salonumuzun sünger sedirinde oturan küçük misafirimize :

 

-"Bizim hiç kızımız yok, sen bizim kızımız olur musun?"

 

Bitkinliği gözlerinden akan soluk benizli küçük kız kısa bir süre düşündükten sonra, bütün masumiyetiyle şöyle cevaplıyor:

 

-"Ama benim sorunlarım vaaar!"

 

*

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
 
Ben çocukluğumun verdiği heyecan ve neşe ile yolda giderken başka şeylerle meşgul olduğumdan bir an annemin yanımda olmadığını hissettim. Annem o zamanlar benim tek sığınağım, biricik koruyucum. Böyle birini kaybetmek hissi takdir edersiniz ki çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamama sebep oldu derken ileride yürüyen çarşaflı kadınlar sürüsü gözüme ilişmişti ki bunlardan birisini anneme benzettim. Büyük bir neşe ile koşarak bacaklarına sarıldığım, anne diye haykırdığım kadının bana yüzünü dönmesi ile kafamdan aşağı kaynar suların dökülmesi bir oldu. Evet, o kadın annem değildi. Mahcubiyet ve üzüntü ile karışık duygularla göz yaşı dökmeye başlayan ben, biraz yukarıda bekleyen annemin o kadife sesiyle ismimi hitap etmesi sonucu bu defa sevinç gözyaşlarını tutamadım. smile.gif

 

Yaş 4 veya 5. smile.gif

 

:) Ah o pazarlar.. Anlık bir dikkatsizliğin pazarı korku filmine dönüştürdüğü cumartesi günleri.. Ben de aynı şekilde kim bilir kaç kere; uzun zamandır anacığım zannedip peşinden yürüdüğüm çarşaflının, hiç tanımadığım bir teyze olduğunu farketmemle başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş, kaybolmak korkusuyla pazarı bir aşağı bir yukarı voltalamışımdır.. Teyzelere anons: sahip çıkın bacım çocuğunuza!

 

Kurcaladıkça neler çıkıyor..

 

Hayır yazmadan edemeyeceğim..

 

Bir başka komşu çocuğu.. Neymiş bu sizin ev de demeyin, malum, evde bilgisayar olunca neticesi böyle oluyor.. Yine günlerden bir gün, FİFA oynarken futbolcu isimlerini ve yaptıkları manevraarı büyük bir heyecanla sayarak kendi spikerliğini üstlenmiş evsahibi abisini pür dikkat dinleyen ve seyreden bizim komşu çocuğu, bir müddet sonra meydana gelen kısa bir sükuttan istifadeyle bombayı patlatıyor:

 

-"Nerde o b.klu oyuncu?"

 

(Bilmem hangi yabancı takımın yıldız oyuncusu Kaka'yı kastediyor kardeşimiz)

 

Evdeki kahkahayı siz tahmin ediniz.. :)

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Genelde pazar günleri klasiği olan banyo. Annemin bizleri sıraya koyup, banyo kazanına odunu ver ha ver yaparak ateşi körüklemesi, leğenin ya da bizim oraların deyimiyle teştin içinde bizi yıkaması, ev sobalı olduğundan hemen sarıp koşun sobanın yanına demesi, sonra başımızda bit var mı yok mu diye analiz yapması çocukluğumun güzel hatıralarından birisidir.

 

Kola kutusu, cam şişe, bakır, demir toplayıp hurdacıya satmak. İmece usulü aldığımız plastik topun patlaması sonucu gözyaşlarına boğulmak, sınıfta muz yiyen birisini gördüğümde "bunlar bayağı zengin, biz değiliz" demek, kurşunkalemimi neredeyse görünmez hale gelene kadar açmak.

 

Benim gizlice aşık olduğum kızın bana da gizlice aşık olduğunu öğrenmek, annemin onun annesine "bizim oğlan size çok gidip geliyor, sizi seviyor teyzesi, sizin kızı bizim oğlana mı alsak" demesi.

 

Bir mıh gibi, punto gibi, zımba gibi işlenmiş hatıralar, hayatlardı bunlar.

 

Güzelim ülkemde çocuk olmak bile büyük sorumluluktu, uğraştı bence.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...