Jump to content

BDG

Yeniçeri

Recommended Posts

Bu başlıkta üstadın "Yeniçeri" adlı kitabından düzenli şekilde iktibaslar yapacağız. Üstadın bu önemli eserini böylece istifadenize sunmuş olacağız.

 

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

BAŞLARKEN

Bu eser, sadece Yeniçeriyi anlatmak için yazılmıs değildir. Bu eser, en fakir bedahet duygusunun bile kestirebileceği sekilde, tarihimizdeki Yeniçeri rezalet ve fecaatlerinin satıh üstü hikâyesi olarak kaleme alınmıs bulunmaktan uzaktır.

Bu eser, dünyada ilk teskilâtlı, mesleki orduyu temsil eden Yeniçerilerin ise nereden baslayıp işi nerede bitirdiğini göstermek ve bunun ruhî ve içtimai müessirlerini çerçevelemek gayesiyle yazıldı.

Bu müessir, İman ve İslâm nurunun gönüllerde sararıp solması, İman ve islâm vecd ve askının uçup

gitmesi, İman ve İslâm ruh ve ahlâkının porsuyup kurumasından ibaret; ve Yeniçeri, bu korkunç tecelliyi göstermekte sadece bir vesile...

Bir devirde, kal'anın tepesinde, basını kestiği prensin mızrak ucunda kafasını teshir ederek "İste

verdiği sözü tutmıyan beyin akıbeti!" diye bağıracak ve üzümünü yediği asmaların dibine parasını bırakacak kadar devlet gaye ve ahlâkına bağlı Yeniçeri, daha sonra Halife ve Padisahına hamam oğlanlarına mahsus muameleyi yaparken namütenahi, ulviyetten namütenahi süfliyete düsmekte ve

bu halini sadece İslâm nurunu kaybetmis bulunmaktan almaktadır.

Türk'ün bütün millî düsmanlarından beter ve senaat çapında bir tasallutla, öz vatanını isgal altında

tutan, sınırların kaçağı ve kendi yurdunun alçağı Yeniçeri, bu millete, hemen her devrin en büyük

ibret ve dikkat dersini ihtar etmek mevkiindedir.

 

N. F. K.

 

 

* * *

 

BİRİNCİ FASIL

 

GENÇ OSMAN

 

SARAY

 

Topkapı Sarayında, Harem Dairesinin padişahlara mahsus istirahat odalarından birinde, heybetli bir delikanlı... İlk bakışta yirmisini astığı hissini veriyor; halbuki sadece onsekizinde... Kollarını

 

çaprazvâri göğsünde kavuşturmuş, heykel gibi dimdik, ayakta... Odanın oymalı ve kakmalı

 

nakışlarla süslü kapısına bakıyor.

 

Sabırsızlıkla birini beklediği belli...

 

Pehlivan yapılı bir vücut... Uzunca bir boy ve ince kolluğunun üstüne sızmış sert adaleler... Uzun ve gür kirpikli, açık elâ, iri, derin, dibinden gizli bir hüzün cereyanı geçen gözleri var... Genişçe bir

 

alın ve ortası hafif kabarık, son derece vezinli bir burun... Ya dudakları?... Ahenkli kavislerin

 

çizdiği asalet ve zarafet arması...

 

İlk görenin vereceği hüküm:

 

— Erkek güzeli dediğin bu kadar olur!

 

Basında, sorguçlu, yüksek ve ince bir kavuk; ve bir ipekli mintanla şalvardan ibaret, gayet sade bir

 

kılık...

 

Bu, halkın «Genç Osman» diye andığı onaltıncı Osmanlı Padişahı İkinci Osman'dır.

 

Evet, gözleri kapıda, sabırsızlıkla birini bekliyor.

 

Dışarıdan, telâşlı ökçe sesleri içinde bir kadın nidası:

 

— Osmanım, arslanım!

 

Kapı açıldı ve içeriye Valide Sultan, Mâh - Fi-ruz Kadmefendi girdi. Geçkince yası içinde,

 

çürümeye başlamanın sınır noktasında, birkaç yerinden çatlamış, balları akan bir incir hali... Ötesi

 

ihtiyarlık olan olgunluğun son haddinde Valide Sultan...

 

Delikanlı Padişah, annesini görünce, sinirlendiğini belli eden bir eda ile kaslarını çattı:

 

— Sabahın bu saatinde isin ne burada, valide, dedi; ben su anda Hoca Ömer Efendiyi bekliyorum!

 

Valide Sultan kararlı:

 

— Onu beklediğini biliyorum! Ama benim sana önceden söyliyeceğim bir çift söz var... Hoca

 

Ömer Efendiyle konuşmalarında da sana dayanak olur bu bir çift söz...

 

— Söyle!..

 

— Gece yine tebdil gezmişsin!.. Galata meyhanelerini basmıs, birkaç yeniçeriyi oralarda

 

boğdurmuş, birkaçını da tas gemisine ve denize attırmışsın!.. Hatta birini elinle öldürmüşsün!..

 

Genç Osman'ın kaslarında âni bir öfke düğümü:

 

— Bunları kim haber verdi sana?

 

— Yerin kulağı olduğunu bilmez misin? Hem böyle bir sey olur da bütün Đstanbul duymaz olur

 

mu?

 

— Bu kadar çabuk?

 

— Ne farkeder?

 

— Yoksa benim arkama hafiyeler mi salıyorsun?

 

— Hayır; halkın görüp işittiğini ilk haber alan ben olmak istiyorum!

 

— Neymiş söyleyeceğin bir çift söz? Ona gelelim!..

 

Valide Sultan, canını dişine takmış bir tavırla, çığlık koparırcasına atıldı:

 

— Osmanım, arslanım! Ocaklı kullarını böyle ezme! Sana sevgi ve bağlılıklarım örseleme! Bir

 

fitneden, ayaklanmadan sakın! Bu genç yasında kendini padişahlıktan, beni de padişah analığından

 

yoksun bırakma! Bilmiyor musun yeniçerilerin dillerindeki pelesengi: «Osmanoğulları taht'a

 

geçemez; meğer ki, kılıçlarımızın altından geçe!»

 

Genç Osman, birden, öfkesini zaptetme ve sakin görünme gayretinde... Sesi müthiş, fakat pest

 

perdeden:

 

— Sen çekil valide, simdi buraya erkekler gelecek. Keyfine rahatına bak!.. Devlet isleri nene gerek

 

senin?..

 

Valide Sultan, pırlantalı elini ağzına götürmüş, oğlunun ilk defa gösterdiği, Valide Sultan nüfuzunu

 

Köstekleyici celâdet ve şahsiyetten hayrette, hattâ dehşette, geri çekilerek dönüp çıktı.

 

Valide Sultan dönüp çıkarken, topuklarına doğru sarkan, çift örgülü açık kumral saçları oğlunun

 

gözünden kaçmamıştır.

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Mesele

 

Sabah güneşinin ışıkları, odanın yüksek penceresinden süzülüp, içinde minicik toz zerreleri kaynaşan bir huzme şeklinde, çinili duvarın renk renk menevişlerini aydınlatmakta...

 

Genç Osman, yukarıdan aşağıya doğru düşen ışık sütununu arkasına almış, hâlâ dimdik, fakat sırtına kurşundan büyük binmiş gibi ağır düşünceler altında ezgin...

 

Genç Osman, sırtı atlas kaplı sedirin arkalığına dayalı, karşısında el-pençe divan duran Hoca Ömer Efendiye seslendi:

 

- Otur hocam, karşımdaki mindere geç, otur! Seni sabahın bu erken saatinde rahatsız ettiğim için de kusurumu bağışla! Otur!

 

Padişah hocası Ömer Efendi, derin bir saygı tavriyle emri yerine getirdi, karşı mindere çekilip hafifçe ilişti.

 

Padişah hemen sözü açtı:

 

-Bütün gece gözlerime uyku girmedi, hocam, sabah namazına kadar hep aynı şeyi düşündüm: Ne olacak şu Yeniçerilerle halimiz?

 

Hoca Ömer Efendi, elleri dizlerinde, yavaşça eğildi:

 

-Bu husustaki fikirlerim Efendimizce malûmdur.

 

-Valide Sultana kadar herkes bana engel olmaya bakıyor! Adamlarımı avlıyorlar, arkama adam mı takıyorlar, ne?.. Her an, "bakalım Yeniçeriye daha ne yapacak?" gibilerinden hareketlerimi kolluyorlar! Sonra da aynı günün şafağında karşıma çıkıp "Aman etme, aman yapma!" diye ayak diremeye kalkıyorlar! Paşalar, ağalar da aynı fikirde... Ağzı kilitli halktan ve senden başka beni doğrulayan yok!

 

Genç Osman derin bir göğüs geçirip devam etti:

 

-Gece, arkamda birkaç Bostancı, şehre yine tebdil çıktım. Galata taraflarında bazı meyhaneleri bastım. Oralarda herkes küçük dilini yutmuş, yalnız Yeniçerilerin naraları yükseliyordu. Millete, devlete küfür, ırza, namusa sövme, mala, cana saldırma; daha neler neler! Gelsin içki, gitsin esrar!..

 

-Halkın Yeniçeriye karşı ne mal, ne can, ne ırz emniyeti kaldı; Sultanım!

 

Genç Osman sedirden zıplarcasına doğruldu:

 

-Halbuki bunlar halkın malını, canını, ırzını korumaya memur asker... Asker bu demek değil mi, hocam?

 

Hoca Ömer Efendi başını büsbütün eğerek ıstırapla sustu. Genç Osman'ın açık elâ, iri, derin gözlerinde şimşekler çakıyor.

 

-Önüme geleni oracıkta boğdurdum. Kimini zindana, kimini de Taş Gemisine attırdım. Ama bu kadariyle temizlenmiyor ki, iş!..

 

Yavaşça doğrulan Hoca Ömer Efendide, artık büyük ve nâzik ânın geldiğini kestiren bir edâ:

 

-Sultanım, temizlenmek şöyle dursun, büsbütün kirleniyor! Büsbütün azıyorlar ve Sultanıma diş biliyorlar! Arpalıkları kesilen hocalar da peşlerinde... Kötülük, kötüler, bir, iki, on bin değil ki, birkaçını öldürmekle, boğdurmakla, Taş Gemisine atmakla iş bitsin!.

 

Hoca Ömer Efendi sustu, Padişahın sesi gürledi:

 

-Devam et, Hoca!

 

-Çıban bürümüş, baştan ayağa, cerahat kaplı bir vücud, birkaç küçük sivilceyi sıkmak ve kanatmakla temizlenemez. Hastalığı bütün bütün azdırmaktan, şahlandırmaktan başka ele ne geçer? Başka bir yol düşünmek gerek.

 

Genç Osman yerinden fırladı, ayağa kalktı. Hoca Ömer Efendiyi gözleriyle hançerlercesine bağırdı:

 

-Ne demek istiyorsun? Açık söyle Hoca, neymiş o başka yol?

 

Hoca Ömer Efendi, Topkapı Sarayında, Harem dairesinin padişahlara mahsus istirahat odalarından birinde, kubbeyi ürpertilere boğan cevabını tane tane verdi:

 

-Yeniçeri ocağını yıkmak, kökünden kazımak, yele vermek, arsasını dümdüz etmek, sonra o arsaya yepyeni bir bina çıkmak, yepyeni bir asker tertiplemek lazım, Sultanım!..

 

Genç Osman, Hoca Ömer Efendiyi uzun uzun süzdükten sonra, onu, sedirde yanına oturttu. Öğle vaktine kadar konuştular. Hoca Ömer Efendi ayrılırken sağ elini göğsüne sokup oradan, boru biçiminde ve ortasından fiyonglanmış bir tomar kâğıt çıkarıp yerlere kadar eğildi:

 

-Kulunuza, büyük cedleri Orhan Gazi'den başlayarak bugüne kadar, Yeniçerinin gelişi üzerinde yazılı bilgi emretmiştiniz. Devir devir bütün faziletleri, sadakatleri, denaetleri ve hikayeleriyle Yeniçeriye ait bir tarih tomarı. Buyursunlar Sultanım! Genç Osman bu tomarı, elini yakacakmış gibi bir korku içinde aldı.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Bektaşilik

 

Başlangıçta, Allaha erdirici hak yollardan biri olarak kurulup birkaç kuşak sonra bozulan, derken ruhları zehirleyici bir nefsâniyet ve dalâlet mihrakı haline gelen Bektaşilikle, Yeniçeriliğin gidişi, sağlı sollu iki araba tekerleği muvazisine eştir.

 

Orhan Gazi zamanında, derin ve gerçek velî Hacı Bektaş tarafından azizleştirilen Yeniçeri, ilk bozuluşu Fatih Sultan Mehmed çağında başladığı halde, Kanuni devri sonuna kadar, devletin iman ve ruh, yani dimağ emrinde sert yumruğu olmakta devam etmiş; sonra bu sert yumruk imân ve ruh merkezleriyle, yani dimağla alâkasını kesmiş ve bağlı olduğu vücudun kafatasını parçalayarak beynini ezmek rolüne geçmiştir.

 

Devletin Tanzimata kadar beş asrı aşkın hayatında Yeniçeri, iki asırlık bir süre içinde ideâl asker... Ondan sonraki üç asırda da devlet yıkıcısı. Bektaşilik de aynı muvaziler boyunca, evvela din aydınlatıcısı, peşinden Şeriat karartıcısıdır.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

İlk Teşekkül

 

Her şey, zaman ve mekânı zabt ve feth etmek kudretinde büyük bir fikir adamıyla, devlet adamının içice vücut bulmamasından ve bilhassa Türk Cemiyetinin üstün tefekkürden yana yoksun kalmasından...

 

Böyleyken, Yeniçerilik Avrupada ilk askeri teşkilât olmak şerefine de mâliktir. Fransa Kralı VII. Şarl, ancak onbeşinci asrın ortalarında (Francs-Archers) adiyle okçu- piyade birliklerini ayrı bir sınıf olarak teşkil etmişti ki, Yeniçeriliğin meydana getirilmesinden tam 122 yıl sonra...

 

Ondördüncü asrın başlarında ve bütün dünyada ilk olarak teşkilâtlandırılan ve ilk zamanlarında akşam namazlarından sonra kışla imamının karşısında kendisine ruh ve ahlâk üflenen Yeniçeri, cemiyetiyle beraber vecd ve aşkını kaybetmeseydi de, yeni zaman ve mekânın verimlerini din emri ve kendi öz malı bilip benimseyebilse ve büyük aksiyonunu sürdürebilseydi -biraz evvelki dikkatimize ek olarak bildirelim-bugün topyekûn İslâmın ve Türkündü.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Devlet politikasını ve hayat gayesini İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem gibi ulvi bir anlayış çerçevesinde belirleyen Osmanlı Devleti için, hiç şüphesiz bu gayeye ulaşmada en ehemmiyetli ve müstesna vasıta ordu idi. Gerçek ruh gıdası olan İslam’ın en safiyane iklimlerinden devşirilerek ruhu şekillendirilen Yeniçeri, tohumun hayat kayağı olan özsuyundan mahrum kalması gibi ruh gıdasından mahrum kalmaya başlayınca, Allah aşkına kaldırılan kılıçlar gitmiş, nefs ve hırs için girişilen menfur icraatler başlamıştır. Nerede ki Allah'ın rızasını amaç edinme yoktur, oradan bereket, ülfet, asliyet, ulvîyet, medeniyet, muvaffakiyet kaçmaya mecburdur. Koca bir devletin batışının ana sebebi bu uhrevî zeminin zedelenmesinden kaynaklanmıştır.

 

Üstad bu kitabında Yeniçeri'nin gidişatını anlatırken dönemin padişahlarına ve olaylara da değiniyor. Tarih çok hassas bir saha olduğundan, Üstadın tarih hususunda değindiği meseleleri arşiv ışığında araştırma yapan tarihçilerin kitaplarından da okumak lazım. Padişahların içki içmesi, harem, padişah eşleri ve anneleri, kardeş katli gibi meseleleri anlatırken Üstad'ın bazı hatalı kaynakları almış olabileceğini düşünüyorum. Bu meselelerin başka tarih kitaplarıyla birlikte mukayeseli olarak okunması daha iyi olacaktır.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

İlk Örnek

 

Şimdi Yeniçeriyi mânası ve maddesiyle başından ele alarak hızlı şimşek aydınlıkları içinde takip edebiliriz.

 

Evvelce işaret ettiğimiz gibi, Hacı Bektaş Velî'nin ruh ve mâna aşıladığı Yeniçeri, temel harcındaki çürük ve yabancı kan felâketine rağmen, o devirde dipdiri ve sapasağlam Türk ruhundan aldığı kuvvet sayesinde hemen bir saadet unsuru haline gelir; ve bu hâl, cemiyetin İslâm vecd ve aşkını sürdürdüğü merhale boyunca devam eder. Türk cemiyetinde zaaf eserleri başladığı hengâmelerde de ilk belirti, bellibaşlı uzuvlar üstünde tecelli edici hastalıklar gibi, tezahür çerçevesini daima Yeniçeride bulur.

 

İlk Yeniçeri, gayesini, dâvasını, ahlâkını, nizamını, vücut hikmetini tam kavramış ve bu ölçülere gönülden bağlanmış bir saffet örneğidir. Öyle ki, dalkılıç olarak burçlarına tırmandığı kalenin tepesinde, ahdine hiyanet etmiş Prensin kafasını kesip mızrağına yerleştirir ve mızrağı havaya kaldırıp nida eder:

 

-İşte, İslâm padişahına verdiği sözü tutmayan kâfir beyi! İşte, böylelerini bekleyen âkibet!

 

Bu levhada, şuur ve ahlâkın, içice en mükemmel tecellisine şahidiz.

 

Osmanlı devletinin kuruluşundan öteye ikibuçuk asır devam eden vecd ve aşk çığırına bağlı Yeniçeri, Kosova'da, Niğbolu'da, İstanbul'un fethinde, Çaldıran'da, Mohaç'ta, Viyana önlerinde yazdığı şehnamelerle insanlık tarihinin ruh ve madde bakımlarından en üstün ve en ulvî askeridir. Sonra da aynı bakımlardan, yine insanlık tarihinin en alçak ve sefil askeri olacaktır.

 

Onun üstünlük ve ulvîlik devresine ait destanlar, mevzuumuzun dışında... Ulvîliklerin ulvîliğinden, süflîliklerin süflîliğine düşebilmenin belirttiği, insan idrakini yakıcı, muhal çapında vakıayı sadece kötülük planında ele alırken, ilk evreye ait kısa bir nisbet unsuru göstermekle kalıyoruz.

 

Hızını Sultan Osman, Orhan ve Murad'dan alan Türk devlet ve cemiyeti, ilk buhranını Yıldırım Bayezid devrinde kaydeder. Niğbolu kahramanı koca Yıldırım, ne hazindir ki, devlet reisliği planında ilk bozulma örneğidir. Babasının naaşı soğumadan öldürdüğü şehzadeyle, sarayda kardeş katilliğini yaygınlaştırırken, yabancı kadın alarak hanedan kanına ilk zehirleyici kanı aşılayan, ilk defa içki içen ve kılığından edasına ve deli saçması fermanlarına kadar kör bir azamet tavrı takınan, hep o... Yıldırım Bayezid zamanında, bütün bir meziyet ve fazilet ve redaet yemişleri tomurcuklanmaya başlamıştır.

 

Yıldırım'in bu tezatlı hâli, şevk ve hayatiyetinin en verimli anlarını yaşayan Türk cemiyetini, az kaldı kökünden kazıyıp yokluk kuyusuna atıyordu. Timurlenk karşısındaki bozgun ve ondan sonra devletin kapaklanması, yıkılması ve "Fetret Devri"nin açılması, ancak bu hâl ile izah edilebilir ve Padişahın bahtsızlığına yorulamaz.

 

Ancak, kötülük sadece devlet reisi ve fert planında kaldığı, cemiyet ise henüz saffetini muhafaza ettiği için yıkım gerçekleşemedi, tam bir çöküşe dönemedi ve taptaze Türk cemiyeti, biraz sonra içinden Fatih'leri, Yavuz'ları fışkırtmak üzere ayağa kalkmayı bildi.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Mabeyn Dehası

 

Nihayet hekimbaşının rejisörlük dehası imdada yetişiyor. Padişahın cesedini giyindiriyorlar, başına haşmetli kavuğunu oturtuyorlar ve onu tahtına yerleştiriyorlar. Zabitlerden bir heyet, loş, hatta karanlık hâle getirilmiş salona girip tahtın karşısında diziliyorlar. Tahtın arkasına bir kuklacı geçiriyorlar. Kuklacı, Padişahın sağ eliyle başını hareket ettirince zabitler bu hareketi «selam-ı şahane» sanarak yerlere kadar eğiliyorlar, «Efendimiz meğer sağmış!» diye çıkıp gidiyorlar.

 

Hazin komedya!

 

Tarihimizde Yeniçeri direnişinin ilki budur.

 

İkinci tezahür, Sultan Murad'la oğlu Fatih Sultan Mehmed arasında tahtı alıp vermeler, birbirlerine devretmeler sırasında... İkinci Murad, ikinci defa oğlunu taht'a geçirip Manisa'ya gittiği zaman, Yeniçeriler, Edirne'de, ya elleriyle çıkardıkları, yahut kendi kendisine çıkan büyük bir yangını vesile ederek ayaklandılar.

 

«-Terakki isteriz!»

 

'Terakki' bir nevi ihsan mânasına ek ücret...

 

Zorbalara yarımşar akse 'terakki' verilip ayaklanmanın önüne geçiliyor.

 

Asıl terakki Yeniçerinin içine düşen mikroptadır ve kötülük gittikçe gelişmekte...

 

Fatih Sultan Mehmed çocuk yaşında olduğu ve fenalık devletin zaafından faydalanmak yoluyla baş kaldırmaya doğru gittiği için, bu hâle, demirden bir pençeyle ordunun tepesine inmek yerine hükümdar değiştirmekten başka çare bulamıyorlar.

 

Sultan Murad'a;

 

-Gel tahtına geç! Oğlun çocuk ve henüz devlet idaresine güçsüz!

 

Demekle yetiniyorlar.

 

Fatih'in Karaman seferinden Bursa'ya dönüşünde daha edepsiz bir direnme oldu.

 

Yeniçeriler:

 

-Culûs bahşişi isteriz!

 

Diye bağırdılar.

 

Ve bu hareketlerini toplu halde, Padişah huzurunda ve o kadar rezilce yaptılar ki, ya üzerlerine silahla varmak, yahut istediklerine boyun eğmekten başka çare kalmadı. Birinciyi yerine getiremeyince ikinciyi kabul etmek zorunda kaldılar. Yeniçerilere 10 kese akçe dağıtıldı. Fakat hâdise genç Padişah ile vezirlerine çok giran geldi. Bahşiş dağıtıldıktan sonra Yeniçeri Ağası Kazancı Toğan Bey'le öbür ileri gelenler «Huzur-u Hümâyun»da kamçiyle döğülüp ordudan kovuldular.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Üstadın bu eserini okuduktan sonra, biraz afalladım açıkçası ...Yeniçerinin bozulduğunu tamam biliyorduk sağolsun iyi bir tarih hocamız vardı ama bu kadar yozlaşıp devleti padişahları ayaklar altına aldığını tahmin edemiyordum...Tabi üstadın da belirttiği gibi o manevi, yeniçeriyi yeniçeri yapan , zaferler kazanmasında büyük rolü olan ruh bozulunca , hedef de menzilinden saptı, başka taraflara yöneldi...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Fatih Devri

 

Bu âni devlet tepkisi üzerine Yeniçeriler afalladı; çıt çıkaramadılar. Şiddet hemen sindirici tesirini göstermişti. Fatih Sultan Mehmed bu kadariyle de yetinmedi ve «Kapıkulu» dedikleri hassa askerinden 7000 neferi Yeniçerelere katarak çürümeye başlayan bünyeyi bir müddet için ıslah etmeye ve Yeniçerileri boyunduruk altına almaya çalıştı. Bunda da biraz muvaffak oldu. Fakat kan kanseri dışarıdan temiz kan vermekle iyi edilebilir mi ki? Eğer bu şiddet hamlesi o zaman köklere kadar inmeyi bilseydi, evvelce kaydettiğimiz gibi, tarihimizin seyri bambaşka olurdu. Doktorların (palyatif) ismini verdikleri mevziî ve erteleyici deva şekillerinden biriydi Fatih'in tedbirleri... Basit bir yama... Kumaşı nesiç nesiç elden geçirmek ve usta bir dokuyucu elinde yepyeni ve sapasağlam bir örgüye, ruha kavuşturmak lazımdır.

 

"Mufassal" isimli tarihte şu satırları görüyoruz: "Yeniçeri için böyle bir te'dibe (edebe davet etmeye) ihtiyaç gösteren şey, yalnız şu bahşiş arsızlığından ibaret zannolunmamalıdır. Varna muharebesi henüz birkaç senelik vak'a olup, o muharebede bulunanlardan bazılarının göstermiş oldukları alçaklık Sultan Murad'ı fena halde gazaplandırmış ve o alçakları karı kıyafetinde sokaklarda dolaştırmak gibi terziliye (rezil edici muameleye) tertip eyledikleri halde mücerret edilen ricalar üzerine vaz geçmiş idi. Halbuki işin bundan daha evvelini (evveli) vardır. Ankara vak'asından sonra Fetret'in uzayıp gitmesine sebep bu değil midir? Kâh bir şehzadeyi, kâh bir diğerini iltizam ile (tutmakla) Yeniçeriler, mülkün selâmetini değil, kendi çıkarlarını aramaya başlamışlar idi. Binaenaleyh Hazret-i Fatih'in bu te'dibi pek becâ (yerinde) oldu ise de, ne çâre ki, her cülusta bahşiş arsızlığı dahi Yeniçeri için bir âdet-i kat'iyye (kesin âdet) oldu, kaldı..."

 

Görülüyor ki, Varna muharebesinde tek başına Padişahın canını kurtaracak ve düşman başbuğunun kafasını kesip mızrağına takacak, sonra onu düşman saflarına göstererek panik doğurtacak kadar kahramanlık ve fedakârlıkta ileri giden Yeniçeri, aynı zamanda alçaklıkların da en korkuncuna düşmüş, olmayacak yerde sancağını ve mukaddesatını düşmanına teslim edercesine kaçaklık levhalarını göstermiştir. O halde, ufak - tefek başlangıçlardan sonra Yeniçeriliğin ilk ve büyük çürüyüş tezahürünü Varna muharebesinde kabul edebiliriz. Altı üstüne gelmeye başlayan bir bünyenin ulvîlikle birlikte öyle bir süflîlik tezahürü ki, her iki kutbu daha dört padişah süresince atbaşı götürüp nihayet ikincisini hakim kılacak ve ulvîlikten kendisinde zerrecik bile kalmayacaktır.

 

"Mufassal" isimli tarih, Yeniçerinin ruhuna düşen fesad ukdesini "Fetret Devri"nde ve Şehzadeler arası taraf tutarak ve politika yaparak meydana gelmiş göstermekle, asıl müessiri Timurlenk önünde Yıldırım Beyazid bozgununa bağlıyor demektir.

 

Her ne müessire bağlanırsa bağlansın; kötülük İkinci Murad ve Fatih devrinde deri üstüne çıkmaya başlamış ve Şarkî Roma İmparatorluğunun büyük fatihi, ne yazıktır ki, kendi öz askerini tam fethedememiştir!

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Bir de kitabı okurken temel düşüncem; tarih anlayışımız Necip Fazılla müşterek bir noktada buluşmuyor

 

Evet, aslında iyi bir konuya temas etmişsiniz. Meselelere bakarken ''nereden ve nasıl bakıldığı'' esasdır. Zaten tarih ilminde müştereklikten ziyade; yorum/görüş belirtme durumu vardır. Tarih nesnel bir mesele diyebilir miyiz, bilmiyorum? Fakat herkes kendi birikimini, belgesini, arşivini, kaynağını veya müşahadesini ayrı ayrı ortaya koyuyor. Bir tarihçinin kesin budur dediğine, başka bir tarihçi olmayada bilir diyor.

 

Tarih olanı/sunulanı olduğu gibi kabul etmek olamaz. Araştırma, bilgi ve yorum merkezli olmaktır, tarihle ilgilenmek. Zaten Üstad bir tarihçi/tarih ilimci değildir; Naima'dan, Ahmet Cevdet Paşa'dan, Hammer'den istifade etmiştir/etmeye mecburdur. Bunu bazı kitaplarında da dile getiriyor. (Naima'dan falan)

 

Üstad fikir, duygu ve aksiyonunu katarak yazmıştır tarih muhtevalı eserlerini, akademik dille değil. İşte bu sebeble; müşterek bir bakış açınız olmayabilir. Lakin görüyoruz ki; son dönemdeki kayda değer tarihçilerimiz de Yeniçeri, Abdülhamid Han, Sultan Vahdettin gibi ihtilaflı mevzularda müspet fikirler ortaya koymuşlardır.

 

Tıpkı İlber Ortaylı'nın: Vahdettin istese krallar gibi yaşardı Avrupa'da, ama o bunu tercih etmedi. Çünkü onurlu/gururlu bir insandı diyor. Yine Abdülhamid Han'ın yaptıklarının ve yapmak istediklerinin tarihi kıymet payını veriyor, onun siyasi bir manevracı olduğunu söylüyor bize kitaplarında.

 

Aslında müştereklikten kasıt; yukarda dediğim gibi: Hissi ve fikri farklılıktan/bakıştan kaynaklanıyor. Fakat bu demek değildir ki; Üstad tarih bilgisinden yoksundur, karartmadır. O, Kanuni sonrası aşksız/şevksiz/pusulasız bir harekete dönüşen Yeniçeri'lerin, daha sonra kökten başkaldırmacı bir güruha dönüştüğünü söylüyor-dur sanırım. Buda pek çoğumuzun mutabık kaldığı tarihi kırılmalardan birisidir.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Evet, aslında iyi bir konuya temas etmişsiniz. Meselelere bakarken ''nereden ve nasıl bakıldığı'' esasdır. Zaten tarih ilminde müştereklikten ziyade; yorum/görüş belirtme durumu vardır. Tarih nesnel bir mesele diyebilir miyiz, bilmiyorum? Fakat herkes kendi birikimini, belgesini, arşivini, kaynağını veya müşahadesini ayrı ayrı ortaya koyuyor. Bir tarihçinin kesin budur dediğine, başka bir tarihçi olmayada bilir diyor.

 

Tarih olanı/sunulanı olduğu gibi kabul etmek olamaz. Araştırma, bilgi ve yorum merkezli olmaktır, tarihle ilgilenmek. Zaten Üstad bir tarihçi/tarih ilimci değildir; Naima'dan, Ahmet Cevdet Paşa'dan, Hammer'den istifade etmiştir/etmeye mecburdur. Bunu bazı kitaplarında da dile getiriyor. (Naima'dan falan)

 

Üstad fikir, duygu ve aksiyonunu katarak yazmıştır tarih muhtevalı eserlerini, akademik dille değil. İşte bu sebeble; müşterek bir bakış açınız olmayabilir. Lakin görüyoruz ki; son dönemdeki kayda değer tarihçilerimiz de Yeniçeri, Abdülhamid Han, Sultan Vahdettin gibi ihtilaflı mevzularda müspet fikirler ortaya koymuşlardır.

 

Tıpkı İlber Ortaylı'nın: Vahdettin istese krallar gibi yaşardı Avrupa'da, ama o bunu tercih etmedi. Çünkü onurlu/gurulu bir insandı diyor. Yine Abdülhamid Han'ın yaptıklarının ve yapmak istediklerinin tarihi kıymet payını veriyor, onun siyasi bir manevracı olduğunu söylüyor bize kitaplarında.

 

Aslında müştereklikten kasıt; yukarda dediğim gibi: Hissi ve fikri farklılıktan/bakıştan kaynaklanıyor. Fakat bu demek değildir ki; Üstad tarih bilgisinden yoksundur, karartmadır. O, Kanuni sonrası aşksız/şevksiz/pusulasız bir harekete dönüşen Yeniçeri'lerin, daha sonra kökten başkaldırmacı bir güruha dönüştüğünü söylüyor-dur sanırım. Buda pek çoğumuzun mutabık kaldığı tarihi kırılmalardan birisidir.

 

 

Siz de güzel bir yere parmak bastınız.Şöyle ki; Tarih ilmi -kanaatimce- bir fizik, bir matematik gibi rasyonel bir tavrı yoktur. Realiteyi alır keser, biçer tarihçi de buna birşeyler katarak toplumun önüne sürer. Sizin de ifade ettiğinizi ben bir adım öteye götüreyim, tarih ilminde 'sebebler sonuçlar' silsilesinde kesinlik yoktur..

MEsela "Devlet-i Ali niye yıkıldı?" desem, zaviyesine göre yorumlar gelir hatta bir taraf yıkılmaması gerekir derken diğer cenahsa yıkılmak zorundaydı bile diyebilir.

 

Diğer mesele de ben üstadın mesnedine değil o malumatlar dizisinden yola çıkarak vardığı kanılar da müşterek değiliz dedim. Şöyle de diyebiliriz yeniçerilerle ilgili kesin hükümler içeren cümlelerden kaçınmak gibi..

 

Aslında benim tarihe bakışımı örneklemesi için(siz kullandığınızdan ötürü): Abdülhamid Han ile ilgili okuduğum ,hatta çapraz okuma da diyebiliriz, kitaplar makaleler sonuçu oluşan kanı farz-ı muhal Necip Fazıl ın Abdülhamid le alakalı olup menfi bir duruş sergilediği bir kitabını okuduktan sonra öğrendiklerimi tarih anlayışımından süzgeç gibi geçirir bahsettiğim kanıyala test ederim..(tersini de düşünmek fikir zenginliği açısında evladır)

 

"O, Kanuni sonrası aşksız/şevksiz/pusulasız bir harekete dönüşen Yeniçeri'lerin, daha sonra kökten başkaldırmacı bir güruha dönüştüğünü söylüyor-dur sanırım."

 

bu cümlede mesela benim açımdan tahlil edilmesi gerek yönleri var; eger böyle bir tespit yapıp bırakırsak bize bence faydası olmaz. "evveliye ahiriyle kişileriyle sebebleriyle sonuçlarıyla vb"

 

Şöyle bir örnekte umarım kendimi ifade etmekte yardımcı olur;

Kuruluş, yükseliş, gibi devirlere inanmıyorum. Toprak eksenli değil medeniyet eksenli bir tarih anlayışımızın olmasın gerektiğini düşünüyorum millet olarak..

 

Not: Abdülhamid, VAhdettin gibi hakanlara karşı deruni bir saygım vardır bunu da belirtmekte fayda görüyorum.

 

Umarım yanlış anlaşılmamışımdır.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Kuruluş, yükseliş gibi devirlere inanmıyorum derken; inanılmaması gereken bir durumu dile getirmişsiniz. Bu meseleyle alakalı Halil İnalcık Hoca'nın bir sözü var:

 

''Osmanlı'yı kuruluş, yükseliş, gerileme gibi tanımlamaktan/değerlendirmekten vazgeçmelidir tarihçilerimiz. Onu bir bütün olara ele almak durumundayız, mecburiyetindeyiz''

 

İşte böyle bir sıkıntı var bizde; şöyle kurulduk, şöyle yükseldik derken her şey iyi, güzel, destansı. Duraklama ve gerileme dediğimiz tarih dilimlerine geldiğimizde; kötü, berbat, değersiz bilmem ne.

 

Osmanlı'yı toprak fethedici bir kuru devlet anlayışından ayrı tutup; ona evrensel bir oluşum, devletler üstü bir yapı, insan eksenli bir değer gözüyle bakmalıyız. Çünkü onun başlattığı medeniyet yürüyüşü, sekteye uğratılmıştır.

 

Velhasıl; tarih bilincinde olmak lazım. Bu bilinç yarım yırtık değil, bütünüyle olmalı derim.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Kuruluş, yükseliş gibi devirlere inanmıyorum derken; inanılmaması gereken bir durumu dile getirmişsiniz. Bu meseleyle alakalı Halil İnalcık Hoca'nın bir sözü var:

 

''Osmanlı'yı kuruluş, yükseliş, gerileme gibi tanımlamaktan/değerlendirmekten vazgeçmelidir tarihçilerimiz. Onu bir bütün olara ele almak durumundayız, mecburiyetindeyiz''

 

İşte böyle bir sıkıntı var bizde; şöyle kurulduk, şöyle yükseldik derken her şey iyi, güzel, destansı. Duraklama ve gerileme dediğimiz tarih dilimlerine geldiğimizde; kötü, berbat, değersiz bilmem ne.

 

Osmanlı'yı toprak fethedici bir kuru devlet anlayışından ayrı tutup; ona evrensel bir oluşum, devletler üstü bir yapı, insan eksenli bir değer gözüyle bakmalıyız. Çünkü onun başlattığı medeniyet yürüyüşü, sekteye uğratılmıştır.

 

Velhasıl; tarih bilincinde olmak lazım. Bu bilinç yarım yırtık değil, bütünüyle olmalı derim.

 

 

Çok kelam edilir bu mesele hakkında hatta halkayı geniş tutalım Türk Tarihini de diyebiliriz.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Çok kelam edilir bu mesele hakkında hatta halkayı geniş tutalım Türk Tarihini de diyebiliriz.

 

Bu meselede farklı düşünüyoruz sanırım. Osmanlı'yı bu tarihin içine dahil edebilir miyiz, orası tartışılır. Orta Asya devletleri, Türk'ler tarafından kurulan İslam devletleri (Karahanlı, Ihşitler, Tolunoğulları v.b.) ve belki birazda Büyük Selçuklu diyebiliriz. Fakat Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Devletini diğer Türk devletlerinden ayıran ciddi farklılıklar vardı. Yönetim, halk, kültür vs. gibi unsurlar diyebiliriz. Bilhassa Devlet-i Ali'yi Türk tarihi kalıbında tutmak/telakki etmek bana pek mantıklı gelmiyor.

 

Mesala İslam sonrası Türk devletlerinde yönetim/saray dili, halk dili ve edebiyat/yazışma dili farklıydı. Saray Türkçe konuşurken halk Arapça, yazışma/edebiyat dili ise Farşça olabiliyordu. Yahut tam tersi. Mısır ve çevresinde kurulan devletler gibi.

 

Yunan, Bizans, Pers tarihi/medeniyeti gibi bir durum bu; Osmanlı medeniyeti. Pek çok tarihi, kültürü, değeri içinde barındıran bir medeniyet.

 

Belkide ben başka bir konuyu dile getirdim. Sizin dediğinizse; daha geniş ve daha kapsamlı bakmak meseleye.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

selamün aleyküm

şu an üstadın yeni çeri kitabını okuyorum okudukça midem kalkıyor bu yeniçeri denen güruh yüz yıllar öncesinden yaptıklarıyla günümüze kara bir leke olarak düşmüştür. genç osmana yaptıkları bir kenara halka reva gördükleri türlü zulüm göz ardı edilecek gibi değil.

üstad benim tarihe bakış açımı değiştirdi. ben bu güruhun bu kadar düşebileceğini tahmin edemezdim inanılmaz büyük bir çiban gibi büyüdü büyüdü ve sonunda tüm imparatorluğun temelini sarsarak tarih sahnesinden çekildi.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Biraz geç oldu..Selamlar Büyükdoğu..

 

"Çok kelam edilir bu mesele hakkında hatta halkayı geniş tutalım Türk Tarihini de diyebiliriz."

 

bu sözümü biraz yanlış anladın galiba ben devlet terakkisi için söylemiştim; benim nazarımda yıkılan devlet yoktur sadece isim değişikliği olmuştur ben Türk Tarihine bir bütün olarak bakarım ona göre mütalaa ederim..

 

"Bu meselede farklı düşünüyoruz sanırım. Osmanlı'yı bu tarihin içine dahil edebilir miyiz, orası tartışılır. Orta Asya devletleri, Türk'ler tarafından kurulan İslam devletleri (Karahanlı, Ihşitler, Tolunoğulları v.b.) ve belki birazda Büyük Selçuklu diyebiliriz. Fakat Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Devletini diğer Türk devletlerinden ayıran ciddi farklılıklar vardı. Yönetim, halk, kültür vs. gibi unsurlar diyebiliriz. Bilhassa Devlet-i Ali'yi Türk tarihi kalıbında tutmak/telakki etmek bana pek mantıklı gelmiyor"

 

Eğer vaktin olursa Osman Turan Hocanın "Türk Cihan HAkimiyeti Mefkuresi" kitabını okumanı tavsiye ederim..

 

"Yunan, Bizans, Pers tarihi/medeniyeti gibi bir durum bu; Osmanlı medeniyeti. Pek çok tarihi, kültürü, değeri içinde barındıran bir medeniyet."

 

Bu konuda hemfikiriz. Grek Kültürü de var, Kafkas Kültürü de. Asıl olan bunları bir potada eritebilmek, işte o zaman millet olma, devlet kurma, medeniyet oluşturma merhalesi başlar..

 

 

Bu arada A.S Yunuscoskun

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Aleykumselam Rindlerin Doğumu kardeş. (kısa bir adın yok mu yahu smile.gif)

 

Şimdi biraz anlaşıldı-k sanırım; benim ''Türk Tarihinden'' anladığım farklı bir durummuş. Kültür/devlet/medeniyet bağlamında aynı düşündüğümüzden şüphem yok. Osmanlı bir bütündü; birleştirici ve çeşitlilikçi bir oluşumdu. İşte onun medeniyet yürüyüşü benimsenir ve uygulanırsa dünya yeni bir düzen alabilir.

 

Ben tarihçi ve tarih öğrencisi değilim. Zaman zaman eksik, yetersiz ve dağınık konuşuyor olabilirim. Fakat tarihi okuyan, anlayan, bilen, yorumlayan birisi olarak görüyorum kendimi. Tarihe tapmadan, toz pembe ve ütopik söylemlere kaçmadan. Umarım anlaşılmışımdır/anlatabilmişimdir.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Selamlar büyükdoğu kardeş..

 

R.D diyebilirsin.. :)

Keyifli ve seviyeli bir muhabbet oldu..

Başka bir başlıkta kapışmak dileğiyle :)

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

İnşallah diyelim R.D kardeş. Fakat sitemizin tarihle alakalı üyelerini ve tarih öğrencilerinin de katılımını ümit ederek. Katılımı yüksek tutarsak; daha faydalı olacağı ve herkesin birbirinden istifade edeceği kanısındayım.

 

Muhabbetle, eyvallah.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Bir Nazar;

Üstadın tarihe bakışını ihtiva eden kitap -hususiyle askeri saha- akıcı bir üsluba sahıptır, lakin

tarihçi gözüyle değil fikir adamı çercevesinde kaleme alınmıştır. Bir de kitabı okurken temel düşüncem; tarih anlayışımız Necip Fazılla müşterek bir noktada buluşmuyor

 

• Tarihi, hikmet yönünden ele alan, onu, kafasındaki tezatsız ve her örgüsü tamam bir dünya görüşüne nispet eder. İlim gözüyle yuğuran, vakıaları sağlam bir (analiz) ve (sentez) halinde umumi kıymet hükümlerine bağlar. Teknik bakımından inceleyen de, sadece malzeme ve ham madde verir ve gerisi için tasa çekmez.

 

• Bu üç faaliyet nevinin sahiplerinden birincisi, cemiyet hamurkârı büyük fikirci, ikincisi tarihi kendi içinde ve zamanının anlayışına göre muhasebe eden meslekî ilimci, üçüncüsü de bu rizikolu ve belâlı işlerden kaçınıp, yalnız dış şekil bakımından "doğru" ve "yanlış" ölçüsüyle hareket eden ve mansaptan evvel menbaı tutmaya bakan kuru müşahedeci... Herbirinin ayrı ayrı hakları olan bu üç sınıf iş sahibinden ilki, dünya çapında tefsirci ressam, öbürü sınırlı görüş peşinde usta fırça sahibi, daha öbürü de düpedüz fotoğrafçı... İlkinde hikmet kanatlı büyük ruh, öbüründe mevzuuyla kayıtlı mahallî idrak, daha öbüründe de dış hakikat kaygılı yavan akıl iş görür. Birinciye azametli hamle, ikinciye şerefli vazife, üçüncüye de tarafsız ihtiyat düşer; ve büyük sorumluluk, şüphesiz birinciden başlar.

 

Üstad yukarıda tarih anlayışını özetle bu şekilde ortaya koymuştur. Buradan yola çıkarak, tarih vakıaları olduğu gibi kopyalayıp anlatmak değil. Vakıaları cins kafa mütalaalarıyla dimağa nakşetmektir. Sizin tarih anlayışınızla Üstad'ın tarih anlayışı neden uyuşmadığı belli... Kopyeci tarih için yazılmış nice kaynak var. Akıcı üslup için bazı tarihî romanları okumak daha efdaldir. Sadece akıcı üslubun kıymeti yoktur. Sizin istediğiniz tarih, akıcı üslup ile yazılan ve 'fotoğrafçı' hamleleriyle dizilen manzumeler.

 

Bizim tarih anlayışımızın üstad ile müşterek noktada buluşmuyormuşmuş. Sizin tarih anlayışınız nedir? Müşterek nokta neresidir? Kurduğunuz cümle 'çamur atıp kaçmaya benziyor.'

 

Siz de güzel bir yere parmak bastınız.Şöyle ki; Tarih ilmi -kanaatimce- bir fizik, bir matematik gibi rasyonel bir tavrı yoktur. Realiteyi alır keser, biçer tarihçi de buna birşeyler katarak toplumun önüne sürer. Sizin de ifade ettiğinizi ben bir adım öteye götüreyim, tarih ilminde 'sebebler sonuçlar' silsilesinde kesinlik yoktur..

MEsela "Devlet-i Ali niye yıkıldı?" desem, zaviyesine göre yorumlar gelir hatta bir taraf yıkılmaması gerekir derken diğer cenahsa yıkılmak zorundaydı bile diyebilir.

 

Diğer mesele de ben üstadın mesnedine değil o malumatlar dizisinden yola çıkarak vardığı kanılar da müşterek değiliz dedim. Şöyle de diyebiliriz yeniçerilerle ilgili kesin hükümler içeren cümlelerden kaçınmak gibi..

 

Aslında benim tarihe bakışımı örneklemesi için(siz kullandığınızdan ötürü): Abdülhamid Han ile ilgili okuduğum ,hatta çapraz okuma da diyebiliriz, kitaplar makaleler sonuçu oluşan kanı farz-ı muhal Necip Fazıl ın Abdülhamid le alakalı olup menfi bir duruş sergilediği bir kitabını okuduktan sonra öğrendiklerimi tarih anlayışımından süzgeç gibi geçirir bahsettiğim kanıyala test ederim..(tersini de düşünmek fikir zenginliği açısında evladır)

 

"O, Kanuni sonrası aşksız/şevksiz/pusulasız bir harekete dönüşen Yeniçeri'lerin, daha sonra kökten başkaldırmacı bir güruha dönüştüğünü söylüyor-dur sanırım."

 

bu cümlede mesela benim açımdan tahlil edilmesi gerek yönleri var; eger böyle bir tespit yapıp bırakırsak bize bence faydası olmaz. "evveliye ahiriyle kişileriyle sebebleriyle sonuçlarıyla vb"

 

Şöyle bir örnekte umarım kendimi ifade etmekte yardımcı olur;

Kuruluş, yükseliş, gibi devirlere inanmıyorum. Toprak eksenli değil medeniyet eksenli bir tarih anlayışımızın olmasın gerektiğini düşünüyorum millet olarak..

 

Not: Abdülhamid, VAhdettin gibi hakanlara karşı deruni bir saygım vardır bunu da belirtmekte fayda görüyorum.

 

Umarım yanlış anlaşılmamışımdır.

Bana bir tarihçi söyleyin ki malûmatsız tarih kitabı yazsın. Sanki bunu yapmayan şahıslar varmış ve Üstad onlardan biri olamamış nev'inden cümleler hakikati yansıtmıyor.

 

Her zaman her yerde tek doğru vardır. Bazı doğrular ya aynı yere varır ya da büsbütün ayrılığa... Sebepler ortada sonuç ortada. Hükümsüzlük varsa elde malûmat eksiktir. Umumî kıymeti bağlamak yukarıda belirtilen birinci cins tarihçilere düşer.

 

Üstad, yükselişi toprağa bağlamamıştır. Bu 'Ulu Hakan' adlı kitabında açıkça anlaşılır. Bir konferansında toprakta şu kadar manada bu kadar yol aldık diye kendisine has mukayesi vardır. Sizin yazdığınız son cümlelerden 'Üstad'ın tarih anlayışı bu değildir, benim ki doğrudur' manası çıkıyor. Sizin yazdıklarınız satıhta kalan derinliğe nüfuz edemeyen ve bildikleri eleştirdiği mevzuu hakkında bilmediklerinden daha fazla olan mütalaaların tezahürü. 'Umarım yanlış anlaşılmamışım' demişsiniz. Biz yanlış anlamayız, yazılanı anlarız.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

"Bizim tarih anlayışımızın üstad ile müşterek noktada buluşmuyormuşmuş. Sizin tarih anlayışınız nedir? Müşterek nokta neresidir? Kurduğunuz cümle 'çamur atıp kaçmaya benziyor.'"

 

Öncelikle kelime seçimi için teşekkürler..Su-i zannın için de..

 

"Üstad yukarıda tarih anlayışını özetle bu şekilde ortaya koymuştur. Buradan yola çıkarak, tarih vakıaları olduğu gibi kopyalayıp anlatmak değil. Vakıaları cins kafa mütalaalarıyla dimağa nakşetmektir. Sizin tarih anlayışınızla Üstad'ın tarih anlayışı neden uyuşmadığı belli... Kopyeci tarih için yazılmış nice kaynak var. Akıcı üslup için bazı tarihî romanları okumak daha efdaldir. Sadece akıcı üslubun kıymeti yoktur. Sizin istediğiniz tarih, akıcı üslup ile yazılan ve 'fotoğrafçı' hamleleriyle dizilen manzumeler."

 

Demek benim okuduğum kitapları benden iyi biliyorsun sana zahmet bir önce okuduğum kitabın ismini alabilir miyim? -yavuz bahadıroğlu mu diyeceksin artık neyse- -şu da var tarihi romanları pek sevemem-

 

"Üstad, yükselişi toprağa bağlamamıştır. Bu 'Ulu Hakan' adlı kitabında açıkça anlaşılır. Bir konferansında toprakta şu kadar manada bu kadar yol aldık diye kendisine has mukayesi vardır. Sizin yazdığınız son cümlelerden 'Üstad'ın tarih anlayışı bu değildir, benim ki doğrudur' manası çıkıyor."

 

Arkadaşım ben bu lafı kendimi ifade etmek için kullandım Üstad kullandı demedim yazdıklarımı dikkatli okursan sevinirim."O" manayı nasıl cıkardım merak ediyorum doğrusu..

Fark etmedin galiba eleştirindiğin noktaya kendin düşüyorsun..

 

"Sizin yazdıklarınız satıhta kalan derinliğe nüfuz edemeyen ve bildikleri eleştirdiği mevzuu hakkında bilmediklerinden daha fazla olan mütalaaların tezahürü"

 

Hiç değilse hakikatı arama peşinde emekliyorum -sana göre-.. Ne kadar bilgim olduğu aldığına göre elindeki ölçü birimi nedir acaba? yahut öyle bir keşif var mıydı?

 

"'Umarım yanlış anlaşılmamışım' demişsiniz. Biz yanlış anlamayız, yazılanı anlarız. "

 

Yazıklarımı yanlış anladığını yukarıda yazdım demek ki bu da benım senedim olur..

 

Lüften bu sefer yanlış anlama bari..

 

Eleştirmek için eleştirmişsin yazık kullandığın kelimelerden takındın halet-i ruhiyeden belli, sağlık olsun.

Tanımadan yorum yapmak bu olsa gerek verdiğin örnekler için teşekkürler

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
"Bizim tarih anlayışımızın üstad ile müşterek noktada buluşmuyormuşmuş. Sizin tarih anlayışınız nedir? Müşterek nokta neresidir? Kurduğunuz cümle 'çamur atıp kaçmaya benziyor.'"

 

Öncelikle kelime seçimi için teşekkürler..Su-i zannın için de..

 

"Üstad yukarıda tarih anlayışını özetle bu şekilde ortaya koymuştur. Buradan yola çıkarak, tarih vakıaları olduğu gibi kopyalayıp anlatmak değil. Vakıaları cins kafa mütalaalarıyla dimağa nakşetmektir. Sizin tarih anlayışınızla Üstad'ın tarih anlayışı neden uyuşmadığı belli... Kopyeci tarih için yazılmış nice kaynak var. Akıcı üslup için bazı tarihî romanları okumak daha efdaldir. Sadece akıcı üslubun kıymeti yoktur. Sizin istediğiniz tarih, akıcı üslup ile yazılan ve 'fotoğrafçı' hamleleriyle dizilen manzumeler."

 

Demek benim okuduğum kitapları benden iyi biliyorsun sana zahmet bir önce okuduğum kitabın ismini alabilir miyim? -yavuz bahadıroğlu mu diyeceksin artık neyse- -şu da var tarihi romanları pek sevemem-

 

"Üstad, yükselişi toprağa bağlamamıştır. Bu 'Ulu Hakan' adlı kitabında açıkça anlaşılır. Bir konferansında toprakta şu kadar manada bu kadar yol aldık diye kendisine has mukayesi vardır. Sizin yazdığınız son cümlelerden 'Üstad'ın tarih anlayışı bu değildir, benim ki doğrudur' manası çıkıyor."

 

Arkadaşım ben bu lafı kendimi ifade etmek için kullandım Üstad kullandı demedim yazdıklarımı dikkatli okursan sevinirim."O" manayı nasıl cıkardım merak ediyorum doğrusu..

Fark etmedin galiba eleştirindiğin noktaya kendin düşüyorsun..

 

"Sizin yazdıklarınız satıhta kalan derinliğe nüfuz edemeyen ve bildikleri eleştirdiği mevzuu hakkında bilmediklerinden daha fazla olan mütalaaların tezahürü"

 

Hiç değilse hakikatı arama peşinde emekliyorum -sana göre-.. Ne kadar bilgim olduğu aldığına göre elindeki ölçü birimi nedir acaba? yahut öyle bir keşif var mıydı?

 

"'Umarım yanlış anlaşılmamışım' demişsiniz. Biz yanlış anlamayız, yazılanı anlarız. "

 

Yazıklarımı yanlış anladığını yukarıda yazdım demek ki bu da benım senedim olur..

 

Lüften bu sefer yanlış anlama bari..

 

Eleştirmek için eleştirmişsin yazık kullandığın kelimelerden takındın halet-i ruhiyeden belli, sağlık olsun.

Tanımadan yorum yapmak bu olsa gerek verdiğin örnekler için teşekkürler

 

'Sui zan' diye meseleyi şahsileştirmeyin, lütfen. Üstad ile uyuşmayan tarih anlayışınız ne? Müşterek nokta neresi? Bunların cevabını bekliyorum.

 

Fikrî ve tarihî vesikalarla ahenki kuran tarihçiyi benimsemediğiniz hakkında yorum yapmışken, benim okuduğum kitapları nereden biliyorsun gibi hezeyanlarla mesele yine şahsileşiyor.

 

Üstad'ı eleştirdiğiniz cümlelerden ölçme aletine gerek kalmadan (!) hüküm belirttim. Ne kadar bilgili bir insan olduğunuzu bilemeyiz, yalnız bu hususta yaptığınız mukayeseler, bu hususla alakalı bilgilerinizi gösteriyor. Büyük Doğu Üstad'ın fikrini söylemiş siz onu orada kendi açınızdan tahlil etmişsiniz. Ve oradan sanki Üstad farklı şey söylüyormuş gibi 'Sadece toprakla devlet büyümez' hükmünü koymuşsunuz.

 

Üstad ile tarih anlayışımız örtüşmüyor deyip, sebebini belirtmeyince ve bir başka yerdede yine Üstad'ın o hususta ki fikri hakkında yanlış hüküm belirtince ister istemez eleştiriyorum.

 

Meselenin düğüm noktası şurası, Üstad ile müşterek olmayan tarih anlayışınız nedir? Bunu açıklayın, ya sizin fikrinizdir deyip geçeriz yada gerekirse cevap veririz. Meselenin çözümü bu kadar basit ve kolay.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Daha evvel de demiştim: Tarihe ve tarihi olaylara bakışta/analizde hissiyatın etkisi vardır. Bu ince farklılık bizim için bir eksiklik ya da çatışma getirmez. Tam aksine tarihimize ve tarihi olaylara yaklaşımlarımızı daha da belirginleştirir.

 

Fakat aynı hissiyatın, bizleri gerçeklikten alıkoymasına da izin vermemeliyiz.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Genç Arkadaşım

 

Uslub sahibi olman gerek ki fikirlerini daha iyi anlatabilesin en başta sorman gerekeni en sonda sormuşsun..

 

"Bizim tarih anlayışımızın üstad ile müşterek noktada buluşmuyormuşmuş. Sizin tarih anlayışınız nedir? Müşterek nokta neresidir? Kurduğunuz cümle 'çamur atıp kaçmaya benziyor.'"

 

Sence bu nedir meseleyi şahsileştirmek mi nedir? Kendinle çelişme lütfen.

 

ikincisi tarihi romana gönderme yaparken ne demek istediğimi anlamamışsın. Genç arkadaş, edindiğin intibaya

vurgu yapıyorum.

 

"Şöyle bir örnekte umarım kendimi ifade etmekte yardımcı olur;

Kuruluş, yükseliş, gibi devirlere inanmıyorum. Toprak eksenli değil medeniyet eksenli bir tarih anlayışımızın olmasın gerektiğini düşünüyorum millet olarak.."

 

Arkadaşım yazdıklarımı iyi okumuyorsun galiba buradan Necip Fazıl ın tarihi telakkisi nasıl çıkardın acaba?

Umumi bir hükümü nasıl dar kalıplara sokuyorsun..(başa dönmemek için yazıyorum tekrar)

 

 

"Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre... Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet... İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet.......""

 

Örnek mi istiyorsun, yukarıda yazdıklarım. Ben bu yorum katılmıyorum dikkat edersen yorum diyorum -hüküm çıkaramayacagımız için sen çıkarırsan bilemiyorum-

 

Ben de sana bir soru sorayım o zaman Tarih telakkin var anladığım Üstad dan farklı bir düşüncen mevcud mu acaba -örneklerle izah edebilirsin- yoksa ... (burası sana ait istediğin gibi doludurabilirsin).

 

 

"Üstad ile tarih anlayışımız örtüşmüyor deyip, sebebini belirtmeyince ve bir başka yerdede yine Üstad'ın o hususta ki fikri hakkında yanlış hüküm belirtince ister istemez eleştiriyorum."

 

değerli kardeşim ben sana eleştirme mi dedim, kullandığın uslubdan yaptığın analize kadar, sürçlerini gördüm.

Mesela sana bir açılım yapayım müşterek nokta, 100 de 100 her fikirde mutabıkız anlamına gelıyor..

 

Bİr de ufacık bir tavsiye sana "Devler Konuşuyor" adlı ktiabı bir yerden bulursan okumanı isterim NEcip Fazıl ın tarih anlayışı bir de sohbet havasında dinle ne demek istediğimi daha rahat anlayacaksın..

 

"Meselenin çözümü bu kadar basit ve kolay. "

 

Herşey gördündüğü gibi basit ve kolay değildir...

Share this post


Link to post
Share on other sites
 
Genç Arkadaşım

 

Uslub sahibi olman gerek ki fikirlerini daha iyi anlatabilesin en başta sorman gerekeni en sonda sormuşsun..

 

"Bizim tarih anlayışımızın üstad ile müşterek noktada buluşmuyormuşmuş. Sizin tarih anlayışınız nedir? Müşterek nokta neresidir? Kurduğunuz cümle 'çamur atıp kaçmaya benziyor.'"

 

Sence bu nedir meseleyi şahsileştirmek mi nedir? Kendinle çelişme lütfen.

 

ikincisi tarihi romana gönderme yaparken ne demek istediğimi anlamamışsın. Genç arkadaş, edindiğin intibaya

vurgu yapıyorum.

 

"Şöyle bir örnekte umarım kendimi ifade etmekte yardımcı olur;

Kuruluş, yükseliş, gibi devirlere inanmıyorum. Toprak eksenli değil medeniyet eksenli bir tarih anlayışımızın olmasın gerektiğini düşünüyorum millet olarak.."

 

Arkadaşım yazdıklarımı iyi okumuyorsun galiba buradan Necip Fazıl ın tarihi telakkisi nasıl çıkardın acaba?

Umumi bir hükümü nasıl dar kalıplara sokuyorsun..(başa dönmemek için yazıyorum tekrar)

 

 

"Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre... Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet... İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet.......""

 

Örnek mi istiyorsun, yukarıda yazdıklarım. Ben bu yorum katılmıyorum dikkat edersen yorum diyorum -hüküm çıkaramayacagımız için sen çıkarırsan bilemiyorum-

 

Ben de sana bir soru sorayım o zaman Tarih telakkin var anladığım Üstad dan farklı bir düşüncen mevcud mu acaba -örneklerle izah edebilirsin- yoksa ... (burası sana ait istediğin gibi doludurabilirsin).

 

 

"Üstad ile tarih anlayışımız örtüşmüyor deyip, sebebini belirtmeyince ve bir başka yerdede yine Üstad'ın o hususta ki fikri hakkında yanlış hüküm belirtince ister istemez eleştiriyorum."

 

değerli kardeşim ben sana eleştirme mi dedim, kullandığın uslubdan yaptığın analize kadar, sürçlerini gördüm.

Mesela sana bir açılım yapayım müşterek nokta, 100 de 100 her fikirde mutabıkız anlamına gelıyor..

 

Bİr de ufacık bir tavsiye sana "Devler Konuşuyor" adlı ktiabı bir yerden bulursan okumanı isterim NEcip Fazıl ın tarih anlayışı bir de sohbet havasında dinle ne demek istediğimi daha rahat anlayacaksın..

 

"Meselenin çözümü bu kadar basit ve kolay. "

 

Herşey gördündüğü gibi basit ve kolay değildir...

 

O soruyu başa koysaydım uslup sahibi olacakmışım. Sona koyduğum için olamamışım.

 

Üstad ile tarih anlayışınız müşterek noktada niçin buluşmadığını sordum. Bu soruyla meselenin şahsileştirlmesiyle ne alakası var?

 

Bir yoruma katılmıyorsanız bunun sebebi olmalıdır. Bu sebeblerde hükümleri teşkil eder. Bizde bu sebebleri soruyoruz. Yorum yapınca illa hüküm çıkarılmaz diye bir kaide mi var?

 

Siz analizlerimde ve üslûbumda sürçlerimi görmüşsünüz. Ben menfi birşey görünce herşeyiyle açıklıyorum. Siz kayılmıyorum diyerek yorum yapıyor ve hüküm koymuyorsunuz.

 

Umumi bir görüşü dar kalıplara soktuğumu düşünmüyorum. O görüşün oraya nasıl yansıdığını belirttim.

 

Elbette bir tarih anlayışım var. Bu tarih anlayışım Üstad ile çelişmiyor.

 

"Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre... Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet... İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet.......""

 

Buna katılmadığınızı belirtmişsiniz. Bu toprak eksenli bir görüş değil. Osmanlı tarihinin devreleriyle alakalı bir görüş. Osmanlı'nın tarihi devreleri tamamiyle toprak eksenli devrelere bölünmemiştir.

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...

×
  • Create New...