duyuru

4. Nesir Yarışması

4. Ödüllü Nesir yarışmamız sona ermiştir. Ödüller: 1- Üstad Kitapları 2- Büyük Doğu Dergisi 3-Üstad Multimedia Arşivi Yarışmaya katılan yazıları okumak için TIKLAYINIZ. Devamını Oku »

okumasalonu

NFK Okuma Salonu’na Gönderdiğimiz Ayraç Ve Tablolar

Trabzon’daki Necip Fazıl Kısakürek Okuma Salonu’nun ismiyle daha fazla müsemma olması ve kitap okumak için salona gelen kitlenin Üstad’a daha fazla ilgi duyması için, sitemiz tarafından okuma salonunun duvarlarına asılmak üzere Üstad’ın Devamını Oku »

duyyuru

Sitemizin Yeni Bir Projesine Dair Duyuru

Üstad’ın daha fazla tanınması ve anlaşılması gayesiyle, Üstad’ı anma programlarında ve diğer dini, kültürel etkinliklerde ücretsiz olarak dağıtılacak 65-70 sayfa arası bir fasikül bastırmaya karar vermiş bulunmaktayız. Üstad’a dair hemen hemen her Devamını Oku »

ustad

Üstad Necip Fazıl Çeşitli Etkinliklerle Anıldı

20. Asır Türk şiirinin en önemli temsilcisi, fikir ve aksiyon adamı Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983′te aramızdan ayrılmıştı. Kısakürek, vefatının yıldönümünde tüm yurtta çeşitli etkinliklerle anıldı. Devamını Oku »

Fitne / Efendi Hazretleri’nin Rabıta-ı Şerife Kitabından

FİTNE

Fitnenin şeriat lügatinde, mânası, günahların neticesi olarak gelen musibetlerdir. Bunlar da iki kısımdır: Birisi, zalimin nefsine mahsus olanlar… Öldürme, zina, şarap içme vesaire gibi… Yani İlâhî yasaklardan birinin korunmaması yüzünden şahsa gelen belâ… Musibetlerin en hafifi budur.

Öbürü de bütün topluluğu kuşatan ve cemiyet plânına inen musibetler… Bu gibi, fitnesi çok ve sahası geniş musibetlerin zuhuruna meydan verilmemesi için bir âyet nazil olmuştur ki, meali şöyledir:

«? Kaçınız şu fitnelerden ki, musibeti yalnız kendinize hâs değildir ve kıyamete kadar devamdadır!»

Bu türlü fitnelerden başlıcası, topluluk halinde ilâhî yasaklardan biri çiğnenirken buna şahit olanların engel olmaya iktidarları varken ses çıkarmamaları, iktidarları yokken de kalbten olsun bir nefret ve mukavemet hissi duymamalarından doğar.

Bir başka saiki de, «emr-i bil maruf» denilen yapılması gerekli işleri hafife almak ve dinde caiz olmayan bir şeyi nefse uyarak ve nefsin istediği şekle dökerek caiz göstermeye yeltenmek ve bunu topluma sirayet ettirmektir.

İtikadı bozuk olanlara dalkavukluk etmekle bazen tepkisiz görünmek arasında şu fark vardır ki, dalkavukluk asla caiz değilken tepkisiz görünmek, yerine ve şekline göre haram, mekruh, icabında da farz, vacip ve sünnet olabilir.

Sadeleştiren: Üstad

Sıkıntıların Asıl Sebebi!…

Sıkıntıların asıl sebebi!..

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki:

Siz bu âleme, kendiliğinizden gelmediğiniz gibi, yine kendiniz de gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekâlar, kullandığınız eller ve ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün yerler, hülasa, ruh ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi ve hepsi, Allahü teâlânın mülkü ve mahlukudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemez, mülk edinemezsiniz! O, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir an gafil olmaz. Mülkünü kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz. Mesela, Ay’da ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi, yeryüzünde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Bundan dolayı, büyüklüğünden bir şey eksilmezdi. Bir hadis-i kudsi meali: (Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Rabbiniz, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.)

Ey taşkınlık içinde yüzen insan! Siz, ne hep, ne de hiçsiniz! İkisi arası bir şeysiniz. Evet siz, icat etmekten, her şeye hakim ve galip olmaktan, şüphesiz uzaksınız. Fakat, inkâr olunamayan bir hürriyet ve ihtiyarınız, sizi hakim kılan, bir arzu ve seçim hakkınız vardır. Siz, eşi ortağı bulunmayan bir hakim ve mutlak, başlı başına bir malik olan, Hak teâlânın emri altında, bazı vazifeler alan, birer görevlisiniz. Onun koyduğu ahkam ve nizam ile, Onun tayin ettiği mevkileriniz ve emanet olarak verdiği yetki nispetinde vazife yaparsınız. Amir ancak O, hakim yalnız O, malik yine Odur.

Sizin o kadar benimseyerek, hevesle atıldığınız maksatlar, giriştiğiniz mücadeleler, sarf ettiğiniz gayretler, duyduğunuz iftiharlar, kazandığınız başarılar, Onun için olmadıkça, hep boştur. Niçin, eşsiz hakim olan, Hak teâlânın emirlerine uymuyor, Onu mabut tanımıyorsunuz da, binlerce, hayal olan, mabutlar arkasında koşuyor, hepiniz sıkıntılar içinde boğuluyorsunuz? Her neye koşuyorsanız, sizi sürükleyen bir emel değil midir? Niçin o emeli Haktan başkasında arıyorsunuz?

Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, ne kadar bağlı kardeş olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden, Allah’ın merhameti, neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakka imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhameti ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de, hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise, hakkı tanımamanın ve haksızlık etmenin cezasıdır. Bu da, hukuku kendiniz kurmaya kalkışmanın, Hak teâlâ ile yarış edebilecek ortaklara tâbi olmanın, hasılı, halis tevhid ile, yalnız Hak teâlâya iman etmemenin neticesidir.

İnsanlığı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi şirktir. İlim ve fen, ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı, hep imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir.

Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ıstırap ve felaketten kurtulamaz. Hakkı tanımadıkça, Hakkı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe, insanlar, birbirini sevemez…

Bay Necip Fazıl’ı Üstadlaştıran Zat

Bay Necip Fazıl’ı üstadlaştıran zat
Ünlü şair Bay Necip Fazıl “hakikat”ten habersiz bohem bir yaşantı içinde debelenirken Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerini tanır. Artık hakikat kapısı aralanmış, bay Fazıl’ı üstada dönüştüren inkılap başlamıştır. Bize üstadı kazandıran Arvasi hazretlerini vefatının 65. yıldönümünde rahmetle anıyoruz.

1860 yılında Van’ın Başkale ilçesinde doğan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri uzun bir hizmet döneminin ardından 27 Kasım 1943′de Ankara’da vefat etti. Mezarı Bağlum semtindedir. Başta üstad Necip Fazıl Kısakürek olmak üzere birçok insanın hidayetine vesile olmuştur.

Necip Fazıl ve Abdülhakim Arvasi

Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ile bütünleşmesi büyük ıstırapların akabinde gerçekleşmiştir. Üstat, bir akşam çalıştığı bankadan çıkar Eminönü’nden vapura biner. Kendisine İslami telkinlerde bulunacak esrarengiz bir adamla karşılaşır. Yanına oturan adamla önce zahiri meseleleri konuşur. Necip Fazıl tasavvuftan sorunca adam Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz veren Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni işaret eder. Vapur Beylerbeyi’ne vardığında karşılıklı selamlaşıp ayrılırlar. O andan itibaren Necip Fazıl’ın zihninde hep fuhşun merkezi olan Beyoğlu’nda yalnız Cuma günleri vaaz veren Büyük Veli vardır. Kiminle konuşursa konuşsun hakikatte aklı hep Ağa Camii’ndedir.

Bir Cuma günüdür ve yanında arkadaşı ressam Abidin Dino vardır. Bulundukları apartman Ağa Camii’ne yalnız birkaç yüz metre mesafededir. Birden aklına içinde bulundukları günün Cuma olduğu gelir. Arkadaşına “Haydi davran gidiyoruz. Sana üstün haberciyi göstereceğim.” der.

Necip Fazıl, kendisiyle tanışmasını “O ve Ben” isimli eserinde şöyle anlatır;

“Cami… Girince sol tarafta, yerden bir iki basamak yüksekliğinde, balkonumsu bir yerde, sarıklı, beyaza yakın kır ve uzun sakallı bir zat… Önünde, kitabını koyduğu küçük bir yer masası… Etrafında, diz üstü veya bağdaş kurup oturmuş bir küme insan… Aralarına geçip oturduk. Son derece tesirli bir ses… Tane tane konuşuyor.

Ders bitince ön sırada oturan bir gencin yardımıyla kürsüden indiler. Etrafındakilere şefkatle baktılar. Potinlerimizi giyip kendilerini kapıda beklemeye başladık. Başlarını kaldırıp o anlatılmaz gözlerini üzerimize diktiler.

Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;

Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız!

Ben atıldım:

- Affınızı rica ederiz efendim; ellerinizden öpmek saadetine erebilir miyiz?

Uzandığım, esmer, zarif ve incecik parmaklı eli bir can kurtarana yapışırcasına kapıp öptüm.

- Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz, dediler; Gümüşsuyu’nda, ne zaman isterseniz buyurun.

Devlet !..

Evlerine çağrılıyorduk.

Sıcak bir ilkbahar günü… Kaşgari Dergahı… İkinci buluşma… İlk sualleri: Ne iş yaparsınız?

- Bir bankada çalışıyorum. Muharrir ve şairim… İsmim Necip Fazıl…

- Tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap oldu mu?

Bahriye mektebindeki hatıramı anlattım. Semeretü’l-Fuad ve Divan-ı Nakşi’yi söyledim. Son zamanlarda da, karıştırdığım Marifetname… Nakşi Divanı’nın kimin eseri olduğu sualine cevap veremedim.

İşte ateşten harflerle beynimi dağlayarak söyledikleri ilk fikir: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?”

Kaçta gitmiştik? Bilmiyorum! Öğle vaktimiydi, ikindi miydi? Bilmiyorum! Çıktığımız zaman akşam olmuş, karanlık bir seccade gibi Eyüp’ün üstüne atılmıştı.

Bana ilk günden son güne kadar: “Bizdensin!.. Seni mensup ve mahsuplarımızın arasına alıyoruz! Yola kabul edildin!” dediler.

Bir yakınının ifadesiyle bana, “Sen gemidesin! Ayak silmeye mahsus bir paspas olsan yine gemidesin! Seni bırakmazlar! Aldıklarını bir daha bırakmazlar.”

Sene 1943.. Ben gazetedeki fıkralarıma ve yüksek mimari şubesindeki derslerime devamdayım… Büyük Doğu’yu hazırlıyorum… Yoğunluk içerisinde Efendim’i göremiyorum…

Büyük Doğu çıktı. Eyüp’te bir kurban kesmek ve Efendim’in elini öpmek niyetindeyim.

Üstat bu niyetle yola koyulur, dergaha varır fakat Abdülhakim Efendi’yi bulamaz. “Polisler O’nu alıp merkez şubeye götürmüşlerdir. Merkez şubeye gider fakat kendileri ile görüşemez. Oradan İzmir’e nakledilirler. Ardından da Ankara… Ankara’da 19 gün hasta yatarlar. 1943 yılının bir cumartesi günü sabah namazı vakti son kelimesi “Allah” olduğu halde ruhunu teslim ediyorlar. Esrarengiz bir adamın delaletiyle Bağlum köyüne defn ediliyorlar.”

Necip Fazıl 1943 yılından sonra Abdülhakim Arvasi’nin ruhaniyetini her dem başucunda hisseder. Ona o derece bağlanmıştır ki değerini kıymetlendirirken şöyle der: “Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyonda birin eder? Seni Bağlum köyündeki, namsız ve nişansız çukurunda, bembeyaz ve taptaze kefene bürülü, esmer ve pembecik teninin hiçbir noktası tozlanmamış, derin gözlerin ebediyete çevrili, Allah’ı zikrederken görüyorum.”

Büyük Doğu’ya Doğru

Üstat, Abdülhakim Arvasi Hazretleri’yle tanışıncaya kadar aklın kalemiyle siyah yazılar yazardı. Zaman zaman Müslümanlar aleyhine de karalamalarda bulunurdu. O’nu tanıdıktan sonra kendisiyle birlikte şiir ve makaleleri de tövbe etti. Muarızları önceki şiirlerini kullanıp O’na zafiyet isnat etmek istediklerinde Üstat şöyle cevap vermiştir: “Geçmişi dürdüm çöp tenekesine attım. Çöpleri karıştırmak ise kedi ve köpeklerin işidir.”

Büyük Veli’nin aşk ocağında ruhu ve aklı yeniden şekillenen Necip Fazıl, ömrünü insanlara kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini anlatmaya, kendi tecrübe ve tefekkürünü de dikkate alarak bu büyük sualleri yanıtlamaya adadı.

İslam’a öylesine teslim oldu ki, O’na göre sanat ancak İslam’ın emrinde olması durumunda bir anlam ifade edebilecektir:

“Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış,

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış.”

(İnkişaf Dergisi)