Site icon N-F-K.com

Mehmet Kısakürek İle Röportaj

Kısakürek ölmeseydi hapse girecekmiş

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in en büyük oğlu babasıyla ilgili bilinmeyenleri anlattı

Annem babamın odasına girdi; ‘nedir bu haliniz’ dedi. Babam; ‘hapse girebilirim’ dedi. Annem; ‘Girin’. Babam; ‘Ama hapiste ölebilirim’ dedi, annem de; ‘ölün’ dedi. ‘Böyle bir kitap yüzünden hapse girmeniz bile sizin ebedi kurtuluşunuzdur’ diye cevap verdi.

Boşluğu doldurulamayan Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in en büyük oğlu, Mehmet Kısakürek. Büyük Doğu Projesi babasının bıraktığı vasiyetin tecellisi. Son nefesine kadar başucunda olan Mehmet Kısakürek, babası hasta olduğu zamanlarda onun kâtipliğini yapmış. Kendinde var olan derya gibi birikimini oğluna anlatarak aktarmış böylece. Babasına öyle sahip çıkmış ki onun ismini korumak için kendine ait kitap bile yazmamış. Hayran olduğu kişi onun babası. Bir dönem ‘Üstad’ diye hitap etse de, o da ortak Necip Fazıl’a ‘baba’ diyor. Evin duvarlarını süsleyen fotoğrafları ve kalan eşyalarıyla özlemle yaşamaya devam ediyor.

1943 yılında doğdunuz, Büyük Doğu aynı senede kuruluyor ve babanızın ilk hapsi aynı döneme denk geliyor. Babanızın size olan düşkünlüğünün küçükken yanınızda olamamasının bir etkisi var mı?

Düşkünlük tabiri yanlış. Çünkü babamın diğer çocuklarıyla da bağı aynı derecede güçlüydü. Ama tabi bu ilk evlât olmanın cilvesi olsa gerek…

Ama cezaevinden sadece size şiir yazdı başka çocuklarına değil…

Hepsine ayrı ayrı şiir mi yazması gerekirdi? Ben orada bir sembolüm. Tabi bir sembol olmamın şerefi tamamen bana ait.

Neyin sembolü?

Babamın kendi fikir dünyasında idealize ettiği gencin… Buradaki yanlış anlaşılma, geçmişte başıma çok dert açmıştır. ‘Üstad o şiiri bize yazdı sen bir sembolden ibaretsin’ tarzı yazılar yazdılar. “Sembol”cüğün liyakat payını hep görmezden geldiler. Yani; bir evlat olmaktan ötedeki şerefi… Bense hep ‘Zindandan Mehmed’e’ mektuptaki Mehmet olarak kalmaktan başka bir gayret göstermedim.

Tam olarak nasıl bir gayretti bu?

Adımın başına başka bir sıfat eklemekten kaçındım. Sadece şiirdeki “Mehmed”olarak kalmak istedim. İsmimin başına takılacak olan herhangi bir sıfat bu şerefe ne katar?

O yüzden mi hiç yazı yazmadınız?

Olabilir. Ama sadece yazmak değil bahsettiğim. Günümüzde geçer birçok sıfat var ya … Yazar, profesör, siyasetçi gibi… Ben hepsinden kaçındım.

Kendinize zorunlu bir otokontrol oluşturdunuz yani…

Bu bende psikolojik bir ukde ve düğümdür. Ama önce babamın anlaşılmasını istiyorum. Bir pasta düşünün, onun kreması pastadan sonra gelir. Benim hatıralarımın ve yazacaklarımın bir garnitürden öteye kıymet taşımayacağını düşünüyorum. En yakın çevremin bile “yaz” demesine rağmen hep gecikiyorum, geciktiriyorum.

Babanıza en yakın hayatına tanıklık etmiş kişi sizsiniz. Hiç mi yazmadınız…

Belki yayınlamak istemiyorum. O konuda da kararsızım. Belki artık zamanı gelmiştir bilmiyorum.

Siz de vasiyeti yerine getiriyorsunuz…

Evet. Babamın iki vasiyeti var biri herkesin bildiği evlatlarını da içine alan, diğeri ise özel. Büyük Doğu Yayınevi bana veraset yoluyla geçmiş değildir, vefatından on yıl önce babamın talimatıyla benim adıma kurulmuştur. Bu benim için bir vazifedir. Vefatından bir kaç dakika önce: ‘Eserlerime dikkat et özellikle şiirlerime. Yoksa hakkımı helal etmem’ demişti. Üzerimdeki manevi yükü hayal edebiliyor musunuz?

NECİP FAZIL’IN OĞLU OLMANIN BEDELİNİ ÖDETTİLER

Ölene kadar yanındaydınız. Baba oğul ilişkiniz nasıldı?

Kalbimin içinde hissettim. Ondan ayrı evde de otursam, evinin hemen yanındaki küçük bir kulübede yaşadım. Öyle anlarına tanık oldum ki… Mesela; bir gün çok hastaydı ama gazeteye yazı yetiştirmesi gerekiyordu. Bana bir kağıt kalem alıp, söylediklerini yazmamı söyledi. Yazı bitikten sonra baktı ve bana; ‘Üslubumu çok iyi kavramışsın aferin’ dedi. O aferin birdenbire son derecede kaliteli ve seviyeli bir noktadan kültür hayatımın başlangıcı oldu. O günden sonra, birçok yazı hatta eser onun beyninden benim kalemime aktı. Bu suretle vücud buldu.

Düşünce adamıyla birlikte olmak… Necip Fazıl’dan size neler geçti?

Çok şey geçti. Tabii ki hacmim kadar. Dahiler vardır. Bir de onların da üstü. Yani, marazi zeka dediğimiz kendine zarar verecek çaptaki zeka… Bu zeka, dünyada çok az insana nasip olmuştur, bunlardan biri de babamdır. Yani o bir deryaysa, ben ondan bir maşrapa kadar birşey almışımdır.

Tevazu mu bu?

Hayır gerçek. Tevazu göstermeyeceğim noktalar da olabilir. Her büyük adamın oğlu da öyle olacak diye bir kural yok. Ama şunu söyleyeyim. Hiç bir cins attan bir eşeğin çıktığı da görülmemiştir.

Bize biraz da Necip Fazıl’ın oğlu olmanın bedellerinden bahsedin…

Bedel kelimesi bana ters geliyor. Bence insanlar bedel ödemezler. İçinde bulundukları toplum durum ve pozisyonlarına göre onlara bir bedel ödetir. Bana çok ödetmiştir. Siz hiç küçücük bir çocuğu, ilkokul yıllarında, karlı bir havada, okulun kara taşlı buz gibi holünde, metal bir büstün gözlerinin içine bakarak, hazır ol duruşunda tam ellibeş dakika bekletmek gibi bir ceza duydunuz mu? Ben duymadım, gördüm. Aynada gördüm… Bu benim için bir bedel değil, bedava tarafından devşirdiğim şereflerden biridir.

Ömrünün bir kısmı hapislerde geçen bir baba, anne, kardeşleriniz… Nasıl bir hayattı sizinki?

Şiir gibi bir hayat… Çok sert ve ani inişleri çıkışları oldu. Bizim yerimizde başkaları olsaydı bu iniş çıkışlarda çarpılır, bir psikopat olurdu. Mesela; Bağdat Caddesi … Kadınlar köpek gezdirir, züppeler gezinirken ben orada ata bindim. Gün geldi, kardeşim Ömer ile okula giderken altı delik ayakkabılarımızın içine karton koyduk. Fakirlik edebiyatı gibi gelmesin ama kara üzümle beyaz peynir yedik. İşte böyle sert kontrastlar içinde yaşadık.

Peki ya anneniz…

Annem mühim bir insandı. Kahraman ruhlu biri… Babam gibi tahammülü zor bir insanla arasındaki uyum görülmemiş bir şeydi. Babamın zekasının müracaat ettiği tek kapı annemin hisleriydi. Zaman zaman sesini yükselterek kendisine döndürdüğü vakidir. Babam vefatından önce masasını derleyip toplamıştı. “Polisler gelmek üzere” diye. Ölmeseydi hapse girecekti. Annem odasına girdi; ‘nedir bu haliniz’ dedi. Babam; ‘her an hapse girebilirim’ diye cevap verdi. Annem; ‘Girin’ der demez, babam; ‘Ama hapiste ölebilirim’ diye mırıldandı. Annemin karşılığı ne oldu dersiniz: “Ölün! Gerekirse ölün! Böyle bir eser yüzünden hapse girmeniz bile ebedi kurtuluşunuzdur”. Sonra babam masasında tekrar yazmaya devam etti.

Babanızın hakkının yendiğini düşündünüz mü?

Hakkının külliyen yendiğini düşünüyorum. Çünkü en hakkı yenen insan meramı anlaşılamayan insandır. Bir çok şiirinin bile hala anlaşılamadığını düşünüyorum. Mutlaka milletçe aynaya bakmalıyız.

BABAMI ANLAYAMADILAR

Haksızlık mıdır bu?

Zulüm gördüğü yılları saymazsak bu haksızlık değil. Çünkü haksızlık bile bile yapılır. Bu ise şuurlu yapılmış birşey değil. Anlayamadılar. Bir türlü anlayamadılar. Hayatı hapislerde geçmiştir.

Sizin tavrınız nasıl oldu bu duruma?

Gençlik dönemimde babam ile ilgili münasebetsiz ifadeler kullanıldığında sert bir biçimde reaksiyon gösterirdim. Haydar Paşa Lisesi’nde hiç unutmuyorum. Bir kurmay albay askerlik dersine girdi ve birden bire babamdan bahsetmeye başladı. İhtilal yıllarıydı. Kalktım ayağa ve kapıyı hızlıca çarpıp çıktım. Yirmi gün uzaklaştırma verdiler.

Dışarıya karşı bir sert duruşunuz var… Hangi sebeple?

Kimsenin hayal edemeyeceği bir hayat yaşadığımızı düşünüyorum. Müthiş estetik tat alışlarımız oldu. Böyle bir hayattan süzülüp bu günlere gelmiş bir insan olarak, kolay kolay fikirde, sanatta, estetikte, siyasette, şunda bunda, böyle bir insanın oğlu olmaktan öteye hiçbir etiket taşımama rağmen kimseyi kolay kolay beğenmemek gibi bir hakkım yok mudur?

Neden olsun?

Çünkü elimde Necip Fazıl ve onunla birlikte yaşadığım şiir gibi bir hayat var… Buna bir ölçü, bir referans da diyebiliriz.

Bu ironik durum hayatınıza nasıl yansıdı peki?

Bu durum muazzam bir yalnızlığı çağırıyor. Kendi varlığınızla tek başına hiç bir kıymet belirtememenize rağmen, kimseyi de beğenmemek durumuyla karşı karşıyasınız. Yalnız yaşamak mecburiyetinde kalıyorsunuz. Hatta öyle ki sadece aileniz ve kedilerinizle..

Babanız öldükten sonra nasıl bir hayat karşıladı sizi? Daha mı acımasızdı?

Babamın vefatından sonra beni çok üzdüler. Üstad dedikleri insana ve ailesine karşı duydukları gizli kompleksten ileri geliyor. Birşey uymuyor ama ne? Üstad neden mehter marşı değilde, opera dinliyor? Bu kompleksi hissettiğimde bunu kırmak için çok uğraştım ama başaramadım. Bu insanlar zamanın çarkları içinde eridi yok oldu işte.

Kim onlar?

Kim diye somutlaştırmayalım. Uzun süre bu insanlar bize kastederek şunu söylediler; ‘Üstad kimsenin tasarrufunda değildir’. Tabii ki değildir. Ama biz onun tasarrufu altında yaşayan insanlarız. Bizim vefatından sonra ne yapmak istediğimizi de anlayamadılar. Hakkımda yazılar yazdılar. Hatta birinde ağladığımı hatırlıyorum.

Hangisi?

Tevfik Fikret’in oğlu ile Üstad dedikleri Necip Fazıl’ın oğlunu bir arada değerlendirecek kadar seviyesiz noktalara indiler. Çok üzdüler. Annem de babama yaptığı gibi; ‘üzülme dedi sen de kim oluyorsun babana az mı çektirdiler.’ Ben de onun sözü üzerine toparlanıp işe gittiğimi hatırlıyorum.

Babam solcuların sandığı gibi de değildi

Necip Fazıl’ın otuz yaşından öncesi ve sonrası var. Bir değişim yaşadı…

Necip Fazıl’ın hayatında hiç bir fikri değişiklik olmadı. Doğumundan otuz yaşına kadar deli dolu akan bir nehir gibidir. 34 yaşında mecrasını bulmuştur. Bir zamanların sol kesimi, Necip Fazıl’ın otuz yaşından önceki hayatını sonraki hayatının tam tersi inançsız bir hayat olduğunu düşünüyorlardı. Asla !

Siz bu değişimde fikir ayrılığı hiç mi yaşamadınız?

Asla! Üstelik ben kimim ki? Eğer bir fikir ayrılığı yaşamış olsaydık şu anda benimle konuşuyor olmayacaktınız.

Yani…

Çünkü çoktan reddedilmiş olacaktım.

Nazım Hikmet, Necip Fazıl kamplaşmalarında ne değişti bugün?

Çok şey değişti. Buzlar eridi, sular coştu. Nazım’ı bilmem ama bizde böyle… Babam dar kafalı dar bir zümrenin idrakine sığabilir mi ki, böyle olmasın?

Necip Fazıl bir yandan babanız bir yandan da hayran olduğunuz fikir adamı. Siz babanıza ne diye hitap ederdiniz?

Başlarda herkes gibi bende üstad diyordum ama samimiyetinden şüphe duyduğum insanlarla aynı dilde konuşmak istemedim. Şimdi çocukluk günlerimde olduğu gibi yine ‘baba’ diyorum.

Peki öz eleştiri yaparsanız. Sizin de hatalarınız olmuş mudur?

Tabi. Makam sahibi olan bazı insanların babama bir vefa borcu olduğunu düşünmem, tek mi bilemem ama bu en büyük hatam… Ankara’ya gittim. Hayallere kapıldım. Hepsi büyük hayal kırıklıklarıdır.

26 yıldır babanız için Büyük Doğu Yayınevi’ni devam ettirip, kitaplar çıkardınız. Peki kendiniz için ne yaptınız?

Babamı konuşurken burada özbenliğimin önemli olduğunu sanmıyorum. Kendim için çok şey yaptım. Nefes aldım, nefes verdim. Yani yaşadım.

Necip Fazıl’ın çocukları…

Biz beş kardeştik. Kardeşim Ömer ve küçük kız kardeşim vefat etti. Bu dünyada üç kardeş kaldık. Babamın ölümünden sonra bir perde kapandı ikinci perde açıldı. Birbirimize daha da bağlandık. Aynı yerde oturuyoruz.

Diğer kardeşleriniz? onlar ne yapıyorlar?

Dedim ya; bir aradayız. Evde de, iş yerinde de aynı çatı altındayız. Hem maddi hem de manevi bir çatı…

Özal babama ‘fikirlerinize muhtacız’ diye geliyordu

26 yıl içinde ne değişti?

Çok şey değişti, bahsettiğim bu insanlar eridiler yok oldular.

Necip Fazıl Turgut Özal’a tavsiye mektubu yazmış. O dönemde Turgut Bey’le yakınlığı nasıldı?

Turgut Bey evimize gider gelirdi. Parti kurduktan sonra fikir almak için geldi. Turgut Bey’in yardımcısı da söylenilenleri not almıştı. Ama o parti kurduktan sonra az görüşebildi. Turgut Bey de; ‘üstadım sizin fikirlerinize muhtacız’, diyerek defalarca geldi gitti. Aldığı fikirlerin büyük çoğunluğunu benimsediğini ve kullandığını düşünüyorum.

Babanız’ın Süleyman Demirel, Alpaslan Türkeş, Necmettin Erbakan ile birlikte çekilmiş fotoğrafları var. Araları iyi miydi?

Hayır değildi. O fotoğraflara aldanmamak lazım. Babam hiç bir siyasi kadro tarafından istihdam edilemedi. Gerekirse istihdam etmek için onlarla görüşürdü. Bunun için zaman zaman bu insanlarla bir araya gelirdi. Saydığınız isimlerin hepsi buna dahil. Büyük Doğu öyle bir fikir ocağıdır ki o paspasa ayağı deymemiş şimdiki siyasilerin içinde pek az insan mevcuttur.

Ne zamana kadar?

26 Mayıs 1983’e kadar. Yani babamın öldüğü tarihe kadar. Ondan sonra kime niçin bir alaka göstersinler ki. Onları mazur görüyorum.

Bugünün siyasetçileri için konuşursak durum nedir?

Durum daha farklı tabi ama bir hal hatır sormalarını isterdim. Bu benim hassasiyetim. Bizim iktidar mevkiindeki kadrolardan ilgi beklemek hakkımız.

Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkiniz nasıl oldu?

Bizim taleplerimiz hiç bir zaman şahsi menfaate dayalı olmamıştır. Şu anda şükür ki dünyada bize ait tek çatı bile yoktur. Sizinle konuştuğumuz mekan kiradır. Bizim madde ve parayla sanıldığı gibi bir ilişkimiz yok. Sayın başbakanımızdan bu güne kadar iki talebim oldu. İlki bir mezar talebiydi. Eyüp’te babamın kabri yanında bana ve aileme yer tahsisi. Bize bunu temin ettiler. İkinci ise elimizde bulunan doküman, bilgi özel eşyaların kamuya mal edilmesi için bir müze tahsisi. Ama olmadı. Beş yıldır bekliyorum.

Sizin Abdullah Gül için yazdığınız bir yazınız var…

Hayır, o bir müsveddeydi. Abdullah Gül bizim için “Acaba büyük doğu ve Kısakürek ailesinin halleri nice?” diye sormuş. Merak etmesinler halimiz ölmeyecek kadar iyi. Geçen yıl, lutfettiler bizi köşke davet ettiler. Sohbet ettik. Dikkat ederseniz cumhurbaşkanımızın yüzünde mütemadiyen gülen bir ifade var. Çankaya’nın imajı da malum. Köşkün geleneksel buzlarının bu gülüşle eridiğini hissettim. Bu çok hoşuma gitti ve yazmayı düşündüm.

Kaynak: Yeni Şafak Gazetesi

Exit mobile version