Bu da bir diğer görüş :
ÖMER HAYYAM’I NASIL BİLİRDİNİZ?
Ömer Hayyam, Sultan Sencer’i tedavi edecebilecek derecede iyi bir hekimdi. Aynı zamanda, Melikşah oğlu Gıyaseddin’in tahsis ettiği büyük maddî destekle, Doğu’da büyük bir hikmet evi kurulmasının hazırlığı içindeydi ki, hadiseler buna müsa’de etmedi. Eğer bütün bu maddî ve manevî servetlerini yele savurup, meyhaneden ve batakhaneden bahseden mısralar söylemişse, bundan ayyaşlara ne?
Cumhuriyet Türkiye’sinde Ömer Hayyam, “esafil-i Şark”ın sembolüdür; Beyoğlu’nun arka sokaklarıdır; 70’lerin ve 80’lerin Orhan Gencebay’ı neyse, onun gibi bir şeydir. Nerede alkolizm, orada Ömer Hayyam ve nerede Ömer Hayyam orada alkolizm!..
Fakat kazın ayağı öyle mi? Doğrusu, gerçek “tecessüs-ilmî merak” sahiblerini bekleyen bir husus...
Gerçekten de, bugün Ömer Hayyam’a atfedilen rubailerin çoğu, keskin bir inançsızlık, maddecilik ve içkicilik kokusu taşıyor. Ruhun ölmezliğine (öbür dünyaya) inanmadığı ve cismanî ölümü nihaî son kabul ettiği için, insanlığı kafa çekmeye ve gününü gün etmeye davet ediyor. “Dün”ü olmayan, “yarın”ı olmayan, tam bir “esafil-i Şark” resmi! (Rüşdü Şardağ’lar buna bayılır.)
Oysa, bu rubailerin çoğunun Ömer Hayyam’a değil de, “Baba Ebdal Kâşî” adlı, sözkonusu düşüncelere lâyık birine aid olduğu, akademik seviyede isbatlanmış bulunuyor. Yine “Ömer Hayyam” imzâsının içyüzüne indikçe, bir kısmı sefih ve rezil, bir kısmı da aziz ve ârif, şu isimlerle karşılaşıyorsunuz; Fahr-i Razî, Ubeyd-i Zâkânî, Ebu Said Eb’ul-Hayr, Fahrüddin-i Irakî, Hakim Sinayî, Hace Abdullah-ı Ensarî, Mecd-i Hemger, İmad Fakih, Selman Savecî, Zahir Faryabî, Kemal İsfahanî, Evhadî, Evhadüddin Kirmanî, Şeyh Sincan, Mevlânâ Celaleddin ve Sadi-i Şirazî...
Yani tıpkı Hacı Bektaş menkıbeleri, Nasreddin Hoca fıkraları, hattâ Yûnus Emre şiirleri gibi, Ömer Hayyam’a atfedilen rubaîlerin çoğunun da, esasen ona aid olmadığı, ama kirli emel sahibleri tarafından güyâ onunmuş gibi söylendiği, yahut bir başka kıymetli eserle karıştırıldığı görülüyor. Nitekim Yûnus Emre şiirlerinin bazılarının, hem de bizzat Şah İsmail tarafından tahrif edildiği, bugün Türkiye’de değil de, Batılı Türkiyatçılar nezdinde bilinir.
Öyleyse, bu bozgunculuktan kendimizi nasıl kurtarabilir, Ömer Hayyam’ı nerede arayabilir, hakikati hangi yönden umabiliriz? Şu var ki, Ömer Hayyam’a atfedilen rubaîlerin hepsi aynı meyhane düşkünlüğünün izini taşısa ve üzerinde ona aid olduğuna dair hiçbir şaibe bulunmasa, bizim için tamamen entipüften şeyler olurdu. Maksad kafa çekmek olduktan sonra, tef de çalsan bir, keman da... Fakat bir deniz gibi, hangi suyun nereden geldiği anlaşılmaz tarih sahnesi, yanına yaklaştıkça, bize görünenlerin arkasında bambaşka hakikatler seyrettiriyor.
Şükür ki, kavmimizin tarihî önderleri, dünyayı kavrayışta gurur verici bir basiret mirası bıraktılar. Emevîler, Cahiliyye âdetlerini hortlatır gibi olmuş, bunun üzerine Ümmet’in tüm unsurları biraraya gelerek, Hilâfet makamını Abbasîlere emanet etmişlerdi. Ancak Fatımî ve Batınîler bunu tanımıyor, Bizanslılarla elbirliği ederek, Hilafet makamına kendileri geçmek istiyorlardı. O sırada Doğu’dan Selçuklular zuhûr etti. Başka türlü de davranabilecekken, olanca gerçeği bir bakışta kavrayıcı ferasetin, kendileri yönünden ilk örneğini verdiler: Derhâl Bağdad’a yürüdüler, yağmalanmış şehri zorbaların elinden kurtarıp, Abbasî Halifeler’inin haysiyetini iade ederek, kendileri hiçbir şeytanî hırsa kapılmaksızın hemen Bizans üstüne yürüdüler.
İşte, İmam-ı Gazalî ve Ömer Hayyam, bu yürüyüş içinde belirdiler. İkisi de çağdaş, dediklerine göre “hemdem-arkadaş” idiler. Siyaset meydanındaki dış ve iç fitneler gibi, onlar da ma’rifet meydanının fesadları ile yüzyüze geldiler. Ömer Hayyam, hikmet kaleminde ilk gıdâsını İbn-i Sinâ’dan almıştı. İbn-i Sina’nın “Gökte felekler vardır, feleklerin ötesinde ise hiçbir şey yoktur” sözü, onun ilk gerçeğiydi. Fakat İmam-ı Gazalî’den sonra, filozofların tahtı, depreme tutulmuş gibiydi; Ömer Hayyam da, onların bozguncu te’sirlerini kusarcasına bir fikir inkılâbına uğramış, bir yol ayrımına gelmişçesine, şunları söyler:
-“Şu zamanda akıldan, fikirden fayda yok –Akılsızdan başkası zamanın yemişini yiyemiyor- Bu zamanda ilâhî rızâyı aramak-Yahut rahatı seçip kadehe el atmak gerek.”
Buradan anlaşılacağı gibi, onun meyhaneyi öven mısrâları, düşkünlerin zannettiğinin aksine, Allah’a isyan değil, felsefeye isyan; onun, herşeyin akılla bilenebileceği yoğun propagandasına rağmen hiçbir şeyi bilemeyişi ve bildiremeyişine karşı bir tuğyan gibidir!.. Sanki, o bize başka bir şey anlatmak istiyor!..
İmam-ı Gazalî’yi, Alparslan veziri, Melikşah veziri Nizamülmülk için “Nizamiye Medreseleri”nin fikrî temelini oluşturdu, böylece felsefî cereyanın yolunu kesip, Şeriat ve tasavvuf disiplinlerinin halk arasında kökleşmesine zemin hazırladı, diye suçlandırırlar bugün. Halbuki aynı İmam-ı Gazalî’nin fikirde gösterdiği “zamanını aşkın” kudretin, Batı’da fikri Kilise cenderelerinden kurtaran başlıca te’sir olduğu pek konuşulmaz. Hiç İmam-ı Gazalî olmasaydı, Dekart olabilir miydi, “Düşünüyorum, öyleyse varım!” diyebilir miydi?”
Ömer Hayyam’ı da, tarihin bu çizgileri içinde görmek ve konuşmak lâzım. Onun meyhane düşkünlüğünü en çok abartanların başında, aynı zamanda Kürtlerden “İslâmdışı yeni bir millet” yapma dâvâsının mimarlarından, (Rus) Minorski gelir. Bizim çilingir sofrasında Cumhuriyet sevicilerimiz, bu mânâya bayılmışlar, âdeta Ömer Hayyam’dan başka hiçbir Doğulu’nun adını anmamışlardır. Dediğimiz gibi, Ömer Hayyam’a isnad edilen rubaîlerin pekçoğu ona aid değil ve ona aid olanları da, üstün şair kumaşı önünde te’vil edilebilir, yahut keyfiyeti Allah’a havale edilmesi gereken şeylerdir.
-“Ey kazâ ve kader çevgâniyle top gibi yuvarlanan –Sola dön, sağa yürü, ama hiçbir şey deme -Seni bu yuvarlanışa atan El yok mu? –Ne olacağını ancak O bilir, O bilir, O bilir, O!”
Bize hecelemek gereken bu mânâdır... Tarihte, her nerede filozof ve râhibden (şaman) bir eser görülmüşse orada, insanlık adına en büyük kayıbların ve ayıbların davulu döğüldüğünü duyabilirsiniz. Filozof, kendince mantık yürütücüdür; İblis gibi, “O benden daha aşağı rütbeden, nasıl olur da ben ona boyun eğerim?” deyicidir. Rahib ise daima vicdana bir kilit vurucu, inanç üzerinde bir “oligarşi-zümre tahakkümü” ve resmiyet boyunduruğudur. Selçuklular, bu kösteklerin hiçbirine takılmadıkları için, bugün baktıkça, göğsümüzü kabartıyorlar.
Ömer Hayyam, çocukluğunda Sultan Sencer’i tedavi edebilecek derecede iyi bir hekimdi. Aynı zamanda, Melikşah oğlu Gıyaseddin’in tahsis ettiği büyük maddî destekle, Doğu’da büyük bir “hikmet evi” kurulmasının hazırlığı içindeydi ki, hâdiseler buna müs’ade etmedi. Aklî ve naklî ilimlerde zamanının seçkinlerindendi. Eğer bütün bu maddî ve manevî servetlerini yele savurup meyhaneden ve batakhaneden bahseden mısrâlar söylemişse, bundan ayyaşlara ne? Onlar, Ömer Hayyam olmasa da, yollarında gideceklerdir; fakat şöyle bir duyguya hiçbir zaman eremeyeceklerdir:
“-Kulağın varsa bir öğüt vereyim de dinle –Allah için olsun, riyâ libasına bürünme -Dünya bir nefestir, âhiret daimî –Bir nefesçik ân için, ebedî mülkü satıp gitme!”
(Vakit Kültür Sanat 29 Haziran 04)
-Fikrin F'si-