Mehmet Âkif Ersoy

Başlatan: ToKSiN Tarih: 21.07.2005 15:52 Cevap: 66

TO
21.07.2005 15:52
#1

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

 

 

Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...

O, rûkü olmasa, dünyada eğilmez başlar,

Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor;

Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...

Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.

Herc u merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab...

Seni ancak ebediyyetler eder istiab.

"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,

Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;

Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,

Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...

Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

 

Mehmet Akif ERSOY

AH
21.07.2005 17:55
#2

S.a

Şiirin tam hali alttadır.

 

Çanakkale Şehitlerine

 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"

Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.

Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,

Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!

Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,

Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,

Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

 

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;

"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.

Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.

Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...

Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...

Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

 

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

TO
21.07.2005 22:17
#3

Alıntı yaptığım sitede yazmıyordu kısaltılmış olduğu. Şiiri de tam bilmediğim için. İlk defa tam kendimi vererek okumuştum.

 

Saol Ahmet abi düzeltiğin için hatayı.

 

Selametle...

SY
22.07.2005 10:38
#4

- Elinize sağlık, teşekkürler paylaşım için.

 

- Üstadın yüreğine sağlık böyle güzel şiirler yazdığı için.

AH
22.07.2005 10:46
#5

Şiirin öyküsüne göre Vatan Şairi Çanakkale'den gelen haberler sonucu böyle bir eseri olayları görmeden kilometrelerce uzaktan yazmıştır. Ama anlattıları yaşananlarla paralel. Olayları birebir yaşayan biri bu kadar güzel anlatamaz, tasvir edemez her halde. Bu şiirde tıpkı üstadın Sakarya şiiri gibi klasiktir.

 

En sevdiğim bölümü altta yazdığım mısradan başlayan veşiirin sonuna kadar devam eden bölümdür:

Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.

FE
23.07.2005 20:11
#6

Mehmet Akif Ersoy'un Hayatı (1877 - 1936)

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

İstiklâl Marşı şâiri. Asıl adı Mehmet Ragif olan Mehmet Akif 1877 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.

 

Zirâat nezâretinde baytar olarak vazife aldı. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da bulaşıcı hayvan hastalıkları tedâvisi için bir hayli dolaştı. Bu müddet zarfında halkla temasta bulundu. Âkif'in memuriyet hayatı 1893 yılında başlar ve 1913 târihine kadar devam eder.

 

Memuriyetinin yanında Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn'da edebiyat dersleri vermiştir.

 

1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedârı M. Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi.

 

Âkif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sâhasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine girişi daha fazla 1908'de İkinci Meşrutiyetin îlânıyla başlar. Bu târihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm'de yayınlanır.

 

1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı'nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti.

 

1926 yılından îtibâren Mısır Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükce Kur'ân-ı kerîm tercümesiyle de meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroza tutuldu. Önceleri hastalığının ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. Lübnan'a gitti. Ağustos 1936'da Antakya'ya geldi. Mısır'a hasta olarak döndü.

 

Hastalık onu harâb etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul'a geldi. Hastanede yattı, tedâvi gördü. Fakat hastalığın önüne geçilemedi. 27 Aralık 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığındadır.

 

Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da "Millî Şâir" ismini almıştır.

 

Şairin en büyük eseri Safahat genel adı altında toplanan şiirleri şu 7 kitaptan oluşmuştur:

 

1.Kitap: Safahat (1911)

 

2.Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912)

 

3. Kitap: Hakkın Sesleri (1913)

 

4. Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914)

 

5. Kitap: Hatıralar (1917)

 

6. Kitap: Asım (1924)

 

7. Kitap: Gölgeler (1933).

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Mehmet Akif Ersoy'un Şiirleri

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Ayrılık Hissi Nasıl Girdi Sizin Beyninize?

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Azmine Sarıl

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Bayram

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Bir Gece

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Birlik

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Birlik Bağı

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Bülbül

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Çanakkale Şehidlerine

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Canan Yurdu

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Cenk Marşı

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Durmayalım

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Edirne

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Eser

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Ey Yolcu

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Fatih Camii

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Fatih Kürsüsü’nden

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Gitme Ey Yolcu

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Hasta

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Hürriyet

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Hüsran

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Istigrâk

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> İstiklâl Marşı

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Kocakarı ile Ömer

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Korkma!

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Kosova

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Mahalle Kahvesi

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Meyhane

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Müslümanlık Nerde

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Necid Çöllerinde

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Oğlum, Bu Temenni Neye Benzer, Bana Bak

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Olmaz ya... Tabii...

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Resim İçin

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Ressam Haklı

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Sabah İskambil Atar Kahvede, Akşam Domine...

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Süleymaniye Kürsüsünden

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Şark

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Şehitler Abidesi İçin

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Tebrik

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Ümidin Her Zaman Haib

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Uyan

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahı?

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

>> Zulmü Alkışlayamam

 

--------------------------------------------------------------------------------

GA
18.01.2006 13:04
#7

Bu şiiri ben de çok severim,bir ara Safahattan bişeyler yazayım ben de,gerçekten çok güzel şiirler var.

Bem de şu mısrayı çok severim:

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

RA
23.02.2006 02:54
#8

çanakkalede oluyan bu kardeşiniz bu şiiri bilmese bir dakika tahammül edemez çeker giderdi

hakikaten Akif harikulade anlatmış

SE
20.06.2006 11:00
#9

Geçmişten adam hisse kaparmış...Ne

masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi

verdi?

''Tarih''i ''tekerrür'' diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi

 

MEHMET AKİF ERSOY

SE
23.06.2006 23:31
#10

"Hic bilenle bilmeyen bir olurmu?"

(Kuran-i Kerim)

 

Olmaz ya... Tabii... Biri insan, biri hayvan!

Oyleyse <<cehalet>> denilen yuz karasindan

 

Kurtulmaya azmatmeli bastan basa millet.

Kafi degilmi, yoksa bu son ders-i felaket?

 

Son ders-i felaket neye mal oldu? Dusunsen:

Beynin eriyip yas gibi damlardi gozunden!

 

"Son-ders-i felaket" ne demektir? Su demektir:

Gelmezse eger kendine millet, gidecektir!

 

Zira, yeni bir sadmeye(carpma) artik dayanilmaz;

Zira, bu sefer uyku olumdur, uyanilmaz!

 

Coskun, koca bir sel gibi, daim beseriyyet,

Mustakbele kosmakta verip seyrine siddet.

 

Daglar, ucurumlar, ona yol vermemek ister...

Lakin o, ne yuksek, ne de alcak demez orter!

 

Akvam(kavimler, milletler) o buyuk nehre katilmis birer irmak...

Elbet katilir... Hangisi ister geri kalmak?

 

Bizler ki bu muthis, bu muazzam cereyanla

Ugrasmaktayiz... Bak, ne kadar cilginiz anla!

 

Ugras bakalim, yoksa isin, hey saskin!

Kursun gibi sur'atli, denizler gibi taskin

 

Bir caglayanin menba-i dehhasina(gayet dehsetli) dogru

Tirmanmaya benzer, yuzerek, baska degil bu!

 

Ey katre-i avare(zavalli damla), bu cusun, bu hurusun

Ahengine uymazsan, emin ol, bogulursun!

 

Yillarca, asirlarca suren uykudan artik,

Silkin de muhitindeki zulmetleri yak, yik!

 

Bir baksana : gokler uyanik, yer uyaniktir;

Dunya uyanikken uyumak maskaraliktir!

 

Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...

Ey derd-i cehalet, sana dusmekte bu millet,

 

Bir hale getirdin ki, ne din kaldi, ne namus!

Ey sine-i islam'a coken kapkara kabus,

 

Ey hasm-i hakiki, seni oldurmeli evvel:

Sensin bize dusmanlari ustun cikartan el!

 

Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!

islam'i da <<batsin!>> diye tutmus yediyorsun!

 

Allahtan utan! bari birak dini elinden...

Gir les gibi topraklara kendin, gireceksen!

 

Lakin, ne demek bizleri Allah ile iskat(susturmak)?

Allahtan utanmak da olur, ilim ile... Heyhat!

IS
25.06.2006 00:07
#11

Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...

Ey derd-i cehalet, sana dusmekte bu millet,

 

dünyadaki en büyük sorun cehalet.yıllar önce söylenmiş mısralar bize yol göstermişken biz hala cehaletle uğraşıyoruz..

SE
07.08.2006 13:38
#12

Zulmü Alkışlayamam

 

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..

- Boğamazsın ki!

- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...

İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

 

MEHMET AKİF

CI
07.08.2006 22:44
#13

Ayrılık Hissi Nasıl Girdi Sizin Beyninize?

 

Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam,

Bağlamak lazım iken, anlamadım, anlıyamam,

 

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?

Fikr-i kavmıyyeti şeytan mı sokan zihninize?

 

 

 

Birbirinden muteferrik bu kadar akvamı,

Aynı milliyetin altında tutan islam'ı,

 

Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir.

Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir...

 

Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez..

Son siyasetse bu! Hiç böyle siyaset yürümez!

 

Sizi bir aile efradı yaratmış Yaradan;

Kaldırın ayrılık esbabını artık aradan.

 

Siz bu davada iken yoksa, iyazen-billah,

Ecnebiler olacak sahibi mülkün nagah.

 

Diye dursun atalar: 'Kal'a içinden alınır.'

Yok ki hiç bir kişiden... Millet-i merhume sağır!

 

Bir değil mahvedilen devlet-i islamiyye...

Girdiler aynı siyasetle bütün makbereye.

 

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukca yürekler, onu top sindiremez.

 

Bırakın eski hükümetleri meydandakiler

Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer.

 

işte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti!

işte Irak'ı da taksim ediyorlar şimdi.

 

30 Muharrem 1331

27 Kanunuevvel 1328

1913

 

Mehmet Akif Ersoy

 

 

 

işte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti!

işte Irak'ı da taksim ediyorlar şimdi.

 

 

ileri görüşlülük işte budur!..

SE
08.08.2006 00:24
#14

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukca yürekler, onu top sindiremez.

 

En güzel yeri bence burası

MR
09.08.2006 19:06
#15

esselamu aleyküm

 

 

İTİRAF

 

Safahat`ımda,evet,şi`r arayan hiç bulamaz;

Yalınız,bir yeri hakkında <Hazin işte bu!> der.

Küfe?Yok.Kahve?Hayır.Hasta?Değil.Hangisi ya?

Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-ü heder!

 

 

 

 

safahat(137)

GU
16.10.2006 18:00
#16

Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,

Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl...

Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl

Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;

Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

 

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,

Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,

0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu

Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.

Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;

Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

 

-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?

0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,

Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,

Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.

Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,

Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.

Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda;

Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,

Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?

Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?

Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!

Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;

Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!

Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,

Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,

SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.

Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın;

Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın!

Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! (*)

 

[safahât, Yedinci Kitap]

BD
18.03.2007 13:35
#17
Çanakkale Şehitlerine

 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"

Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.

Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,

Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!

Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,

Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,

Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

 

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;

"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.

Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.

Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...

Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...

Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

 

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

 

 

 

 

MİLLİ ŞAİRİMİZİN ÇANAKKALEYİ ANLATAN BU ŞİİRİNİ OKUMADAN GEÇMEYELİM, BU BİZİM MİLLİ-MANEVİ TOPARLAYICI BİR ŞİİRİMİZDİR. BUGÜN ZAFERİMİZİN YIL DÖNEMİ OLMASI HASEBİ İLE ....YAŞAYALIM VE YAŞATALIM...

AC
18.03.2007 14:20
#18

Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

 

O rükû olmasaydı eğilmezdi o başlar :rolleyes:

25.06.2007 22:57
#19

Geçen akşam eve geldim. Dediler:

-Seyfi Baba

Hastalanmış, yatıyormuş.

-Nesi varmış acaba?

-Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.

-Keşki ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah!

Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol...

Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol

Hem uzun, hem de bataktır...

-Daha a'lâ, kalınız:

Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.

 

 

 

Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;

Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde.

Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak,

"Gel!" diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.

Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,

Boğuyordum müteveffâyı bütün âferine.

Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,

Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!

Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,

Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!

Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;

Fenerim başladı etrâfını tektük hisse.

Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...

Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:

Kâh olur, kör gibi Çarpar sıvasız bir duvara;

Kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara;

Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;

Kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar;

 

Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;

Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;

Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan,

Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan

Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;

Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;

Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;

O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;

Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:

Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!

Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!

Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kâtil...

Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil

Bana göstermeli bir kerre... Niçin? Belli değil!

Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,

Hatm-i enfâs edivermez mi hemen "cız!" diyerek?

O zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkıyle

Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!

Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...

Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.

 

Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener

Geçiyor... Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,

Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten.

Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!

İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.

Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.

Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip

Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip

Açıversem... İyi amma kapı zâten aralık...

Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık

Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,

Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.

Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak

Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!

Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,

Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:

 

- Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!

Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.

Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...

Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.

Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...

Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

 

Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım

Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.

Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,

Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun körgözüne!

O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,

Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,

Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:

O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!

 

Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,

Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfı Baba.

-Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık, şunu, bir...

-Sen otur, ben ararım...

-Olsa içerdik, iyidir...

Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...

Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,

Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,

Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.

 

-Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?

Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.

-Mehmed Ağa'nın evi akmış. Onu aktarmak için

Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.

Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!

İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.

Hadi aktamıyayım... Kim getirir ekmeğimi?

Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?

Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:

Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!

Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;

Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.

Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman

Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman

Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç

Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç.

Ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;

Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!

-Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!

Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.

 

İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına...

Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,

Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!

Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.

Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,

Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.

Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;

Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!

O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:

Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!

 

 

Bu şiire ilk kez türkçe okul kitabımda rast gelmiştim. Şiir okumayı seven bir çocuk olarak bir çırpıda okuyuverdim. Çok ta hoşuma gitmişti.O eğitim yılı boyunca her kitabı açışımda okudum bu şiiri.

Ben de bu şiirin böyle küçük bir anısı var paylaşmak istedim.

 

Sevgilerimle.

BD
10.07.2007 00:03
#20

İSTİKLÂL MARŞI

 

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Çatma; kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl

Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...

Hakkıdır, hakka tapan, milletimin istiklâl

 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

 

Garbın afakini sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar,

Medeniyet! dediğin tek dişi kalmış canavar?

 

Arkadaş! yurduma alçakları uğratma, sakın.

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın.

Kim bilir belki yarın... belki yarından da yakın.

 

turk082kr8.gif

 

Bastığın yerleri «toprak!» diyerek geçme, tanı:

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şüheda, fışkıracak, toprağı sıksan şüheda!

Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

 

Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli,

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.

Bu ezanlar - ki şahadetleri dinin temeli-

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli,

 

 

O zaman vecdile bin secde eder - varsa - taşım.

Her cerihamdan, ilâhi boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır ruhu mücerret gibi yerden naşım;

O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır; hakka tapan, milletimin istiklâl.

DA
13.07.2007 15:51
#21

Medeniyet dediğin açmaksa bedeni;Desene hayvan senden daha MEDENİ

yilinkarikaturuta0.jpg

ZI
01.08.2007 21:26
#22

Müslüman her gencin -başta nefsim- Safahat kültürüne ve ruhuna sahip olması dileğiyle, en sevdiğim bölümlerden birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

"Her lahza boğuşmakla geçip devr-i hayatı,

Bir şey olacak gaye-i hüsranı: Mematı(Ölümü)!!!

VARLIKTAN onun inliyerek ölmek nasibi,

Bunlar işte beşerin en avare garibi!..."

 

M.Akifimiz bunu mülhidler için yazmış ama günümüz Müslümanlarını anlatıyor diye kendi adıma çok üzülüyorum, inşallah Hakkı hakkıyla idrak ederiz artık;VARLIK elbisesinden soyunarak..

.....

 

"Gözüm ki kana boyandı; şarabı neyleyeyim?

Ciğer ki odlara yandı; kebabı neyleyeyim!!!

Ne YAR'e yaradı cismim ne bana, bilmem hiç, İLAHİ:

Ben bu bir avuç türabı(toprağı) neyleyeyim!..."

....

 

Duygusuz olmak kadar dünyada lakin dert yok,

Öyle salgın ki mel'un kurtulan bir ferd yok!!!

Kendi sağlam;ruhu ölmüş,hissi ölmüş milletin,

İşte en korkuncu, hüsranın,helakın,haybetin!..

Ey ölüm renginde topraktan hayat ila edilen,

Bir yığın toprak da olsak,sade çiğnenmek neden!!!

 

Dilerim İslamlık ve dolayısıyla insanlık adına bişeyler yapanlardan oluruz...

31.08.2007 16:56
#23

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felahı!

Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!

"Yandık!" diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun

Esmezse eğer bir ilahi nefha, yakında,

Yâ Râb, o cehennemle bu tûfan arasında,

Toprak kesilip, kum kesilip Alem-i İslam;

Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm;

Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn'i,

En sonra, salîb ormanı görmek Haremeyn'i!...

Bin üç yüz otuz senedir, arz-ı Hicaz'ın

Âteşli muhîtindeki sûzişli niyazın

Emvâc-ı hurûş-âver olurken melekûta;

Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta?

Sönsün de, İlahi, şu yanan me'şal-i vahdet,

Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?

Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman

Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?

Enfâs-ı habîsiyle beş on rûh-i leîmin,

Solsun mu parlak yüzü Kur'ân-ı Hâkim'in?

İslam ayak altında sürünsün mü nihâyet?

Yâ Râb, bu ne hüsrandır, İlâhî, bu ne zillet?

Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?

Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!

Cânî geziyor dipdiri...Can vermede mâsûm!

Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?

Lâ yüs'el'e binlerce suâl olsa da kurban;

İnsan bu muammâlara dehşetle nigeh-ban!

 

Eyvâh! Beş on kâfirin îmânına kandık;

Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık!

Mâdâm ki, ey adl-i İlahi yakacaktın...

Yaksaydın a mel'unları...Tuttun bizi yaktın!

Küfrün o sefîl elleri âyâtını sildi:

Binlerce cevâmi' yıkılıp hâke serildi!

Kalmışsa eğer bir iki ma'bed, o da mürted:

Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!

Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,

Bir geryede bin ailenin mâtemi çağlar!

 

En kanlı şenâatle kovulmuş vatanından,

Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!

İslamı elinden tutacak, kaldıracak yok...

Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?

Ağzım kurusun...Yok musun ey adl-i İlahi!

 

(Safahat-Üçüncü Kitap)

10.09.2007 11:49
#24

ORDUNUN DUASI

Yılmam, ölümden, yaradan, askerim;

Orduma "Gazi" dedi Peygamberim.

Bir dileğim var, ölürüm isterim:

Yurduma tek düşman ayak basmasın!

 

Âmin! deyin hep birden yiğitler,

"Allahuekber!" gökten şehitler.

Âmin! âmin! Allahu Ekber!

 

Türk eriyiz, silsilemiz kahraman...

Müslümanız, Hakk'a tapan Müslüman.

Putları Allah tanıyanlar, aman,

Mescidimin boynuna çan asmasın.

 

Âmin! desin hep birden yiğitler,

"Allahu Ekber!" gökten şehitler,

Âmin! amin! Allahu Ekber!

 

Millet etti mi ordum sefer,

Kükremiş aslan kesilir her nefer.

Döktüğü kandan göğe vursun zafer,

Toprağa bir damlası boş akmasın.

 

Âmin! desin hep birden yiğitler,

"Allahu Ekber!" gökten şehitler,

Âmin! âmin! Allahu Ekber!

 

Ey ulu Peygamberimiz nerdesin?

Dinle minaremde öten gür sesin!

Gel, bana yâr ol ki cihan titresin.

Kimse dönüp süngüme yan bakmasın...

 

Âmin! desin hep birden yiğitler,

"Âllahu Ekber!" gökten şehitler,

Âmin! âmin! Allahu Ekber!

TA
12.09.2007 02:40
#25

Ne muthis siirler... Yarabbim Mekani cennet olsun

14.09.2007 22:12
#26

SECDE

Şühûdundan cüdâdır, çok zamanlar var ki, îmânım;

 

Bu vahdetzâra -guya!- geldim ammâ bin peşimanım:

 

Huzûr imkanı yok, dünyâyı etmiş cezben istîlâ;

 

Ne hüsrandır, İlâhî, ma'bedim, çepçevre, vâveylâ!

 

Derinlikler, kovuklar, kuytular, şellâleler, yarlar

 

Bulutlar, yıldırımlar, çöller, enginler, sular, karlar,

 

Güneşler, gölgeler, aylar, şafaklar... Hepsi çığlıkta;

 

Gelir tarrâkalar çaktıkça ecrâmın karanlıkta!

 

Sabâ dağlarda sûr üfler coşar vâdîde bin mahşer;

 

Denizler yükselir, seller döner, taşlar semâ' eyler.

 

Ufuklar çalkanır, kaynar ziya girdâbı göklerde;

 

Asırlar devrilir; çamlar, çınarlar,çırpınır yerde.

 

Bütün zerrâtı sun'un bir müebbet neşveden sarhoş;

 

Sağım sarhoş, solum sarhoş,İlâhî, ben ne yapsam boş!

 

Ömürlerdir, gözüm yollarda, hâlâ beklerim, hâlâ,

 

Şühûd imkanı yok, coştukça hilkatten bu vâveylâ.

 

Hayır! Bir başka rûh esmiş ki, akşam, sermediyette:

 

Uyandım, fecre baktım, titriyor par par meşiyyette:

 

O coşkun nâralar bî-tâb; o taşkın zerreler mahmûr;

 

O tûfanlardan ancak terliyor, maşrıkta tek bir nûr.

 

O gömgek kubbe, sinâ-rengi tutmuş, bir avuç toprak:

 

Işıklar püskürürken, şimdi haşyetlerle müstağrak!

 

O ecrâm, âh o gözler öyle fâniler ki Mevlâ'da,

 

Dönüp bir kerre olsun bakmıyorlar artık eb'âda.

 

Denizler, dalgalar, dağlar, ağaçlar, gölgeler dalgın...

 

İlâhî, ürperen tek gölge yok bağında âfâkın.

 

Sabâ durgun, sular durgun, gölün durgun hayâlinde,

 

Ne ma'nîdâr o gökler, kudretin bir vahyi halinde!

 

Bu vahdetzâra dün baktım: Ne meyhâneydi cûcacûş!

 

Bugün rindânı gördüm: Başka bir peymâneden bî-hûş.

 

Bütün dünya serilmiş sunduğun vahdet şarâbından;

 

Benim mest olmayan meczâbun, Allah'ım, benim meydan!

 

Bırak, hâsir kalan seyrinde mi'râcım devâm etsin;

 

Rükûum yerde titrerken, huşû'um arşı titretsin!

 

İlâhî! Serseri bir damlanım, yetmez mi hüsrânım?

 

Bırak, taşsın da coştursun şu vahdetzârı îmânım.

 

Bırak, hilkatte hiç ses yok, bırak, meczûbunun feryâd...

 

Bırak, tehlîlim artık dalgalansın herç-i-bâd-âbâd!

 

.................................................................

 

Kıyılmaz lâkin, Allah'ım, bu gaşyolmuş yatan vecde...

 

Bırak,"hilkaf"le olsun varlığım yek-pâre bir secde!

 

TU
16.09.2007 18:17
#27

DELİKANLI İNCİTME CEDDİNİ ALLAH'I SEVERSEN!

MİLYARLA ŞEHİDİN EBEDİ VARİSİSİN SEN!

 

..............

 

 

ALLAH'A DAYAN, SAY'E SARIL, HİKMETE RAM OL;

YOL VARSA BUDUR, BİLMİYORUM BAŞKA ÇIKAR YOL.

 

..............

 

 

ZEVKE DALMAK ŞÖYLE DURSUN, VAKTİMİZ YOK MATEME,

DAVRANIN, ZİRA GÜLÜNÇ OLDUK BÜTÜN BİR ALEME.

 

..............

 

 

ŞEHAMET DİNİ, GAYRET DİNİ ANCAK MÜSLÜMANLIKTIR,

HAKİKİ MÜSLÜMANLIK EN BÜYÜK KAHRAMANLIKTIR.

 

...............

 

 

NE İRFANDIR VEREN AHLAKA YÜKSEKLİK, NE VİCDANDIR,

FAZİLET HİSSİ İNSANLARDA, ALLAH KORKUSUNDANDIR.

 

................

 

 

HÜDA'YI KENDİNE KUL YAPTI, KENDİ OLDU HÜDA;

UTANMADAN DA BU İŞE TEVEKKÜL DİYOR HAA!

 

...............

 

 

DOĞRUDAN DOĞRUYA KUR'AN'DAN ALARAK İLHAMI,

ASRIN İDRAKİNE SÖYLETMELİYİZ İSLAM'I!!!

ZI
18.09.2007 18:24
#28

Şiirden önce Milli Şairimizin Hafız olduğu bilgisini sizlerle paylaşmak istedim. Ne muhteşem değil mi? Hayranım kendisine... Zaten çoğu şiirinde ya ayet meali geçiyor ya da şiirleri bir meal üzerine yazıyor.

 

... NECİD ÇÖLLERİNDE...

 

Yâ Nebi...

Şu halime bak

Nasil ki bağrı yanar gün kızınca sahranın,

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın.

Hârimi Pâkine can atmak istedim durdum,

Gerildi karşıma yıllarca ailem yurdum.

Tahammül et dediler, hangi bir zamana kadar,

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak,

Önümde durmadı artık ne hanuman ne ocak.

Yıkıldı hepsi, ben aştım diyar-i Sudan’ı,

Üç ay tihame deyip çiğnedim beyebanı.

Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada,

Yetişmeseydin eğer Ya Muhammed imdada.

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin,

Akarsular gibi çağlardı her tarafta sesin.

Iradem olduğu gündür Senin iradene râm,

Bir an olsun yollarda durmak bana oldu haram.

Bütün hayakil-i hilkat ile hasbihal ettim,

Leyâle derdimi döktüm, cibali söylettim.

Yanip tutusmadan yummadım gözümü,

Nücuma sor ki bu kirpikler uyku görmüs mü?

Azab-i Hecrine katlandım elli üç senedir,

Sonunda anlıma çarpan bu zalim örtü nedir?

Üç beş sineyi hicran içinde inleterek,

Çikan yüreklere husran mı, merhamet mı gerek.

Demir nikabını kaldir mezari pâkinden,

Bu hasta ruhumu artik, ayırma hakinden.

Nedir o meşale, nurun mu Ya Resullallah,

Sükûn içinde bir an geçti, sonra kısa bir âh....

ZI
18.09.2007 18:27
#29

Süleymaniye Kürsüsü Şiirinden seçmeler:

 

Yoklıyayım şimdi avamın da biraz,

Nedir efkarı dedim, hey gidi vurdum duymaz!

Öyle dalgın ki meğer surunu İsrafil'in ,

İşitip yattığı yerden azıcık silkinsin!

Yürüyor altı çürük toprağa gelmiş seyyar,

Bir mezarlık gibi: Her nasiye bir seng-i mezar! (Her alın bir mezar taşı)

Duymamış kaygı denen duyguyu vicdanında,

Okunur herbirinin çehre-i hüsranında:

Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim,

Serseri kevne gelenden beri serseri gezerim...

...

Sanıyorlar kafa ezmekle,beyin ezmekle

Fikr-i hürriyet ölür,Hey gidi şaşkın hazele!

Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak,

Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak!

Hangi masumun kanı olur bu dünyada heder,

Yoksa Kanun-u İlahi'yi de yırtar mı beşer!!!

...

 

 

(VE GEÇMİŞTE DE ,GÜNÜMÜZDE DE ÜLKEMİZDEKİ BÖLÜCÜLER AYNI,DEĞİŞMEMİŞ)

 

Türlü adlarla çıkan na-mütenahi gazete,

Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete!

Toprağı it yetiştirmek için gayet münbit,

Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it!

Yürüyor dine beş-on maskara alkışlanıyor!

Nesl-i hazır bunu hürriyeti vicdan sanıyor!!!

...

Din için, millet için iş görecek(!) alçağa bak!

Dini pamal edecek, milleti ruslaştıracak!

Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne,

Acırım tükrüğe billah tükürsem yüzüne...

....

 

Üdebanız* hele gayretle bayağı mahlukat!

Halkı irşad edecek,öyle mi bunlar? Heyhat!

Eski divanlarınız dolu oğlanla şarab,

Biradan, fahişeden başka nedir şi'r-i şebab!

Serseri: Hiçbirinin mesleği yok,meşrebi yok,

Filozof(!) hepsi fakat pek çoğunun mektebi yok!

...

Kudretim yetse eğer, on yedisinden yukarı,

Üdeba namına kim varsa huduttan dışarı,

Atarım taktırarak boynuna bah-namesini*,

Okuyan yaftayı elbette çıkarmaz sesini!...

...

* Edebi metin yazarı

* Kötü içerikli dergi ve mecmua

...

ZI
18.09.2007 18:30
#30

Diyeceksin ki: Asırlarca sefilane hayat,

Söndürür meyl-i mealiyi nihayet...Heyhat!

Göz yummakla kör olmaz,külün altında ateş,

Ne kadar kalsa bunalmaz, hele bir aç,hele eş!...

 

...

 

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,

Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak!

 

...

 

Dersen ki ufuklarda bir aydınlık uyansın,

Maziye ateş vermeli baştan başa yansın...

 

...

ED
01.11.2007 20:22
#31
Medeniyet dediğin açmaksa bedeni;Desene hayvan senden daha MEDENİ

yilinkarikaturuta0.jpg

 

Kardeşim resim süper olmuş yazıda tam

ED
01.11.2007 20:28
#32

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,

Bir hilal uğruna ya Rap ne güneşler batıyor.

Mehmet Akir Ersoy

ED
13.11.2007 20:55
#33

MEHMET AKİF ERSOY HAYATI

 

İstiklâl Marşımızın Şâiri Mehmed Âkif, büyük bir İslâm Şâiridir. O'na "Vatan Şairi" de diyebiliriz. Çünkü Âkif, Allah'a, Peygamber'e, Vatanı'na, Bayrağı'na ve Milleti'ne âşık bir vatanseverdi.

 

Mehmed Âkif, 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Tahir Efendi, Fatih müderris (profesör) lerindendi. Annesi Emine Şerife Hanım, Buharalı bir ailenin kızıydı. Âkif, ahlâkı ve inancı sağlam bir ailenin çocuğu olarak, aynı özellikleri taşıyan bir çevrede yetişti. Bu çevre İstanbul'un en dindar ve temiz semtlerinden biri olan Fatih'di.

Âkif, kitap ve defterle henüz dört yaşındayken tanıştı. Resmî öğrenimi ise Maarif Nezareti'ne (Millî Eğitim Bakanlığı) bağlı (ilk) okulla başladı. Bu okuldan sonra, Fatih Merkez Rüşdiyesi'ne (ortaokul) devam etti.

Rüştiye tahsili boyunca, babasından bilhassa lisan dersleri aldı. Arapça, Farsça ve Fransızca'yı edebiyatıyla beraber anlamaya başladı. Şiir sevgisi ve merakı da bu sıralarda uyandı.

 

Rüştiye'den sonra Mülkiye'ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) geçti. Mülkiye, o devrin en parlak öğrenim kurumu sayılıyordu. Âkif, Mülkiye'de okurken babası vefat etti, ayrıca evleri de bir yangında yok oldu. Maddî imkânsızlık yüzünden bu okulu yarıda bırakmak zorunda kalan Âkif, Baytar (Veteriner) okuluna kaydoldu. Bu yeni okulun mezunlarına daha iyi iş imkânları tanınıyordu. Baytar okulunu birincilikle bitiren Âkif, dört sene kadar Anadolu, Balkanlar, Arabistan ve Arnavutluk'ta dolaştı; mesleğiyle ilgili inceleme ve araştırmalarda bulundu. Gezdiği yerlerde halkla sıcak bir kaynaşma sağladı.

 

İstanbul'a döndüğü zaman, Halkalı Ziraat Okulu'nda kitabet (kompozisyon), Üniversite'de edebiyat dersleri verdi. Ayrıca Dârü'l-Edeb isimli okulda da öğretmenlik yaptı.

ED
13.11.2007 21:15
#34

ÂHİRET YOLU

 

Sokakta sâde bir "âmîn!" sadâsıdır gidiyor:

Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.

 

Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,

Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;

 

Denildi: "Fâtiha!'; âmîni kestiler bu sefer,

Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,

 

Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;

Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.

 

Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu,

Diyordu:

- Söyleyin Allâh için şu merhûmu,

 

Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar?

- İyi biliriz!

-Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz,

 

Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya?

- Evet!

- İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et...

 

- Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.

- Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!

 

Cemâatin yüreğinden kopup "helâl olsun!"

Nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn,

 

Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi.

İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi;

 

Baş örtüsüyle kadınlar gözüktü pencereden:

- Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen?

 

- Yıkıldı dostlar evim, barkım... Âh gitti kocam!..

- Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!

 

- Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,

Kızıp da "ey!" demiş insan değildi, hemşîre!

 

- Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...

- Babam ne oldu?

- Baban... Öldü.

- Etme Ayşe Hanım,

 

Bu söylenir mi ya? Hicrân olur zavallı kıza...

- Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...

 

Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...

Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,

 

Sevimli bir küçücek kız... Beşinde ancak var.

Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,

 

Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi.

Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.

 

Sefine pâre ki: sırtında mevc-i bî-hissin,

Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin,

 

Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;

Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana?

 

Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,

O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.

 

Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?

Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını?

 

Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,

Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.

 

Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:

Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.

 

O tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût,

Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût

 

İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;

Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor.

 

Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı?

Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:

 

Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi,

Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,

 

Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,

Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!

 

Ağır ağır gidiyorken cenâze kâfilesi,

Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi.

 

Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,

Açıldı dîde-i im'âna perde perde hayât.

 

Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;

Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!

 

Elinde yok halâs imkânı, mâdâme'l-hayât uğraş...

O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş!'

 

Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;

Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;

 

Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın;

Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın.

 

Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,

Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ'atler.

 

Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:

Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler!

 

Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan

Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el'ân

 

Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im'ân...

Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!

 

Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;

Müşeyyed bürc ü bârûlar düşer bir bir, bu taş hâlâ,

 

Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;

Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.

 

Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna

Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.

 

Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu;

Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.

 

Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,

Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,

 

Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur

Kabardı toprağın altında bir an, bir ur!

 

Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,

Dönün de arkadakinden sorun fecâ'atini·

 

Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak

İlel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!...

UF
25.01.2008 16:25
#35

Akif bize ''Asımın Nesli''ni bıraktı.

Bediüzzaman'ın karakterinin sudaki yansıması kadar benzeşen kişiliği onu yüceltmiştir...

''Allah bu millete birdaha istiklal marşı yazdırmasın'' demesi de kişiliğini ve barış sevgisini belirtiyor...

KO
25.01.2008 17:05
#36

Çanakkale,bir destan!Çanakkale bir ölüm-kalım mücadelesi..Çanakkale,bir deniz zaferi..Çanakkale,şehitler toprağı..Çanakkale,bir ittihata karşı tek yürek,tek bilek olunan iman dolu kalplerin zaferi...Cennet kokusunu taşıyan tomurcuklar,cennet bahçelerinden emanet goncalar ve cennet ferahlığı sunan gül demetleri:Çanakkale Şehitleri..Ruhları şad olsun...

AB
31.01.2008 22:26
#37

Atîyi karanlık görerek azmi bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.

Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle.

İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:

Ey dipdiri meyyit,” iki el bir baş içindir”,

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Atîyi karanlık görüvermekle apıştın?

Esbâbı elinden atarak ye’ se yapıştın?

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan

Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!

Herkes gibi dünyada henüz hakk-ı hayatın

Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdanını bağlar

Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…

En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!

Mâdâm ki alçaklığı bir ye’s ile şirkin,

Mâdâm ki ondan daha mel’un, daha çirkin

Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-ı îman,

Nevmîd olarak rahmet-i mev’ud-ı Hudâ’dan,

Hüsrâna rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;

Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

 

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…

Sesler de:” Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş!”

Lakin, hani, milyonları örten şu yığından,

Tek kol da “yapışsam…” demiyor bir tarafından!

Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…

Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

“İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!” deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.

 

(Safahat- 3. Kitap)

GE
23.03.2008 13:57
#38

Kocakarı ile Ömer

 

Üstad-ı necibim Ali Ekrem Bey'e

 

Yok ya Abbas'ı bilmeyen, kimdi?..

O sahabiyi dinleyin, şimdi:

 

"Bir karanlık geceydi pek de ayaz..

İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan geçmemişti çok da zaman,

Az ilerden yavaşça oldu iyan,

Zulmetin sînesinde ukde gibi,

Ansızın bir müheykel a'râbî!

Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,

Geliyor muttasıl mehîb mehîb.

Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;

Durmadan karşıdan selâmlaştık.

Düşünürken selâm alan sesini,

O heyûlâ uzandı tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?

- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?

- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...

Gel beraber, benimle, üç beş adım.

***

Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;

Uhrevî bir sükûn içinde civâr.

Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...

Şu yatan beldenin huzûruna bak!

O semâlar kadar yücelmiş alın,

Çakarak sînesinden âfâkın,

Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,

Necm-i sâhirde sanki bir hâle!

Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor bî-haber içerdekiler

Geçmedik en harâb bir yapıyı,

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medîne hâricine;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.

 

***

Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

"Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:

-Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...

Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.

Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.

-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?

-Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...

-O halde, neden

Biraz yemek komuyorsun?

-Yemek mi? Çömleği sen,

Tirit mi zannediyorsun? İçinde sâde su var

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.

-Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...

Tek erkeğin de mi yok?

-Hepsi öldü... Kimsem yok.

-Senin midir bu küçükler?

-Torunlarım.

-Ne de çok!

Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?

Ah!

Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!

Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...

Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!

-Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?

-Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?

Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;

Gelip de bir aramak yok mu?

-Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.

-Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?

Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?

Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?

İşitme sen de civârında inleyen elemi,

Medâne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...

Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!

 

Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,

Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;

- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,

Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!

Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:

O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!

"Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver... "

"Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"

Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!

Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,

Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..

Ömer vuruldu bu son sözle...

- Haklısın, teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.

***

Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;

Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.

Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.

Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,

Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!

Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;

Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.

Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.

Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.

- Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;

Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.

Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;

Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.

Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;

Dedim ki:

- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?

- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:

Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.

Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?

Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in

Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;

Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.

Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!

Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!

Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!

Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:

Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!

Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:

O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!

Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;

Ömer koğulmada her mâtemin civârından!

Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?

Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!

Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...

Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?

 

- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,

İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?

Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,

Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!

Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,

Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.

Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...

Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!

Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,

Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!

Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,

Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!

- Uzak mı yol? Daha çok var mı?

- Ancak üç beş adım.

Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:

Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;

Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!

Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:

- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.

Hemen çakılları çömlekten indirip attı,

Uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.

Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak

Hemen sönüp gidecek...

- Teyze, yok mu hiç yakacak?

Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;

Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.

Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;

Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,

Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;

İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!

Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;

Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!

 

Ocak tutuştu, yemek pişti;

- Var mı teyze kabın?

Getir de indirelim...

- Var büyükçe bir kap, alın.

Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!

Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl

Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;

Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.

Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...

Dedim:

- Sabâh oluyor kalkalım...

- Evet, haydi!

Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;

Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.

***

Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,

Biz de çıktık vedâ edip artık

Hiç görünmeksizin gelip geçene,

Doğru indik Halife'nin evine.

"Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."

Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.

Etti az sonra subh-i velveledar

Uyuyan şehri kamilen bidar

Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.

-Galiba, teyze, uykusuz kaldın!

İşte bağlanmak üzredir nafakan,

Alacaksın her ay gelip buradan.

Şimdi affeyledin değil mi beni?

-Böyle göster fakat adaletini.

RA
23.03.2008 17:15
#39

Bir baksana : gokler uyanik, yer uyaniktir;

Dunya uyanikken uyumak maskaraliktir!..........

BU
24.03.2008 11:53
#40

Bir yerde okumuştum:

 

"İstiklal Marşı'nı bizden biri yazmadı"' ve "Sen git kumda oyna" diye. Bu sözler Akif (rh.a) için kullanılmış. Sanırım bazı Halk Fırkalı mebuslar tarafından. Mehmet Akif Mısır'a hicret etmedi, ettirildi demek lazım aslında.

SE
29.03.2008 12:23
#41

PEK HAZİN BİR MEVLİD GECESİ

Yıllar geçiyor ki ya Muhammed,

Aylar bize hep muharrem oldu!

Akşam ne güneşli bir geceydi….

Eyvah!!! O da leyl-i matem oldu!

Alem bugün 350 milyon

Mazluma yaman bir alem oldu:

Çiğnendi Harim-i pak’i ser’in;

Namusa yabancı mahrem oldu!

Beynimde öten çanın sesinden

Binlerce minare ebkem oldu

Allah için ey Nebiyyi-i ma’sum,

İslamı bırakma böyle bikes

İslamı bırakma böyle mazlum…

 

(12 haziran 1913)

Ü.
14.04.2008 17:42
#42

Odama girdim; kapıyı kapadım; ağlamaya başladım:

O gün akşama kadar İslam'ın garibliğine,

müslümanların inhitâtına ağladım, ağladım... "

Sebîlürreşâd Şimal müslümanlarından Atâullah Behâeddin

 

Umar mıydın?

 

Görünmez âşinâ bir çehre olsun rehgüzârında;

Ne gurbettir çöken İslâm'a İslâm'ın diyârında?

Umar mıydın ki: Ma'betler, ibâdetler yetîm olsun?

Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?

Umar mıydın: Cemâ'at bekleyip durdukça minberler,

Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?

Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb?

Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb?

Umar mıydın: O, taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun,

Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun?

İşit: On dört asırlık bir cihânın inhidâmından,

Kopan ra'dın, ufuklar inliyor, hâlâ devâmından!

Civârın, manzarın, cevvin, muhîtin, her yerin mâtem;

Kulak ver: Çarpıyor bir mâtemin, kalbinde bin âlem!

Ne hüsrandır ki: Doldursun bugün tevhîdin enkâzı,

O, hâkinden nebîler fışkıran, iklîm-i feyyâzı!

Gezerken tavr-ı istîla alıp meydanda bin münker,

Şu milyonlarca îman "nehye kalkışsam" demez, ürker!

Ömürlerdir bir alçak zulme miskin inkıyâdından,

Silinmiş emr-i bi'l-ma'rûfun artık ismi yâdından.

Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde...

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

Vefâ yok ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl;

Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;

Nazarlardan taşan ma'nâ ibâdullâhı istihkâr.

Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:

Ne din kalmış, ne îman, din harâb, îman türâb olmuş!

Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl...

Bu izmihlâl-i ahlâki yürürken, durmaz istiklâl!

Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin;

Nihâyet, ye'se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin.

Samîmî yaşlarında coştu rûhum, herc ü merc oldu;

Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu.

Cemâ'at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla?

Çalışmak!.. Başka yol yok hem nasıl? Canlarla, başlarla.

Alınlar terlesin, derhal iner mev'ûd olan rahmet,

Nasıl hâsir kalır "tevfıki hakkettim" diyen millet?

İlâhî! Bir müeyyed bir kerim el yok mu, tutsun da,

Çıkarsın Şark'ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda?

 

 

İstanbul, 24 Teşrinievvel 1334 (1918)

 

Mehmet Akif ERSOY

SA
02.05.2008 16:14
#43

canan yurdu

 

Eyvah! sevgilininyurdu ıssız kalmış

Ayak bastığı heryer kırgın bir mezar olmuş

İçindeki ahenk uçmuş da

Ses seda kalmamış yuvada

Yer yer gömülü durur emeller

Sanki kıyamet gününü beklerler...

Ya rab! niye böyle bir yığın toprak

Olmuş yatıyor o temiz saha?

Ya rab! niçin o parıltı ortada yok?

Ya rab! niçin uzayıp gitmekte bu gölge?

Ya rab! sevgilinin yuvası üzerine

Gerilmiş bu kat kat aydınlık perdesinin anlamı ne?

 

Mehmet Akif Ersoy

NU
12.05.2008 20:53
#44

Mehmet Akifin en sevdiğim şiiri,,;

MÜSLÜMANLIK NERDE BİZDEN GEÇMİŞ İNSANLIK BİLE...

 

 

 

“Kim Müslümanların derdini kendine mâl

 

etmezse onlardan değildir” (Hadîs-i Şerif)

 

 

 

 

 

Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile...

 

Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!

 

Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;

 

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

 

İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana...

 

Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!

 

İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!

 

Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.

 

Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insâfınız:

 

Böyle kansız mıydı – Hâşâ – kahraman eslâfınız ?

 

Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?

 

Benzeyip şîrâzesiz bir mushafın eczâsına,

 

Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumâr?

 

Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar?

 

Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?

 

Böyle adet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?

 

 

 

 

 

Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!

 

Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!...

 

“His” denen devletliden olsaydı halkın behresi:

 

Pâyitahtından bugün taşmazdı sarhoş nâ’rası!

 

Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,

 

Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.

 

Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,

 

Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

 

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...

 

Hasmı, derken, çullanmışlar yutmadan son lokmayı!..

 

 

 

 

 

Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:

 

Hâlimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

 

Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!

 

Bir bakın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!

 

Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:

 

Vakit çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

 

Davranın haykırmadan nâkûs-ı izmihlâliniz...

 

Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zirâ haliniz:

 

Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!

 

Davranın, zîra gülünç olduk bütün bir âleme,

 

Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;

 

Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram!

 

Kahraman ecdâdımızdan sizde bir kan yok mudur?

 

Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!

AB
20.08.2008 20:57
#45

BÜLBÜL

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı;

Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl…

Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

Mutûtin hali “insaniyet”in timsalidir sandım;

Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,

Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,

O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:

Ki vâdiden bütün, yer yer eninler çağlayıp durdu.

Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:

Ağaçlar, taşlar ürpermişti, guya sûr-ı Mahşerdi!

 

-Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;

Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?

O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.

Bugün bir yemyeşil vadi, yarın bir kıpkızıl Gülşen,

Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinatın şen.

Hazansız bir zemin isterse, şâyet rûh-ı ser-bâzın,

Ufuklar, bud-ı mutlaklar bütün mâhkum-ı pervâzın.

Değil bir kayda, sığmazsın- kanatlandın mı- eb’ada;

Hayatın en muhayyel gâyedir ahrâra bu dünyâda.

Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perişandır?

Niçin bir damlacık göğsünde umman hurûşandır?

Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!

Teselliden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;

Bugün bir hânümansız serseriyim öz diyârımda!

Ne hüsrandır ki: şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,

Serâpa garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayalimden geçerken şimdi, fikrim hercümerc oldu,

Selâhaddîn-i Eyyûbi’lerin Fâtihlerin yurdu.

Ne zillettir ki: Nâkus inlesin beyni’nde Osman’ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzi serâb olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın mâbedinden Yıldırım Hân’ın;

Şenaatleri çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!

Ne haybettir ki: Vahdetgâhı dînin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslam’ın haremgâhında nâ-mahrem…

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

HA
23.10.2008 20:16
#46

Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu?

İlâhî, kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?

Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu?

Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir der sadâ yok mu?

 

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:

Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:

Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?

Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!..

Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan

Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?

Şu mezarlar ki, uzanmış gidiyor, ey yolcu,

Nereden başladı yükselmeye, bak, nerede ucu!

Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn...

Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!

Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:

Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar!

Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler!

Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler!

"Medeniyet" denilen vahşete lânet eder,

Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!

Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!

Nice başlar, nice kollar ki, cüdâ cisminden!

Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkât;

Sonra nâmusuna kurban edilen buna hayat!

Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!

Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!

Teki binlerce kesik gözdeye âid kümeler:

Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün enkaz-ı beşer!

Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,

Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!

İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,

Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!

Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük

Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!

 

Ey bu toprakta birer nâş-ı perişan bırakıp

Yükselen, mevkib-i ervâh!.. Sakın arza bakıp

Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...

Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!

Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!

Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!..

Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark'ın, tükürün!..

Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!

Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!

Tükürün Ehl-i Salîb'in o hayasız yüzüne!

Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!

Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:

Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!..

ME
02.01.2009 13:38
#47

UYAN

 

Baksana kim boynu bükük ağlayan.

Hakkı hayatındır senin ey müslüman,

Kurtar artık o biçareyi Allah için.

Artık ölüm uykularından uyan.

 

Bunca zamandır uyudun kanmadın,

Çekmediğin çile kalmadı, uslanmadın.

Çiğnediler yurdunu baştan başa.

Sen yine bir kere kımıldanmadın.

 

Ninni değil dinlediğin velvele,

Kükreyerek akmada müstakbele.

Bir ebedi sel ki zamandır adı,

Haydi katıl sen de o coşkun sele.

 

Karşı durulmaz cereyan sine-çak...

Varsa duranlar olur elbet helak.

Dalgaların anmadan seyrini,

Göz göre girdâba nedir inhimak?

 

Dehşeti maziyi getir yadına;

Kimse yetişmez yarın imdadına.

Merhametin yok diyelim nefsine;

Merhamet etmez misin evladına?

 

Ben onu dünyaya getirdim diye

Kalkışacaksın demek öldürmeye!

Sevk ediyormuş meğer insanları,

Hakkı-i übüvvet de bu caniliğe!

 

Doğru mudur ye's ile olmak tebah?

Yok mu gelip gayrete bir intibah?

Beklediğin subh-i kıyamet midir?

Gün batıyor sen arıyorsun tebah.!

 

Gözleri maziye bakan milletin,

Ömrü temadisi olur nakbetin.

Karşına müstakbeli dikmiş Hüdâ,

Görmeye lakin daha yok niyyetin.

 

Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldanmaya bir niyet et.

Korkuyorum, Garbın elinden yarın,

Kalmayacak çekmediğin mel'anet.

 

Hakk-ı hayatın daha çiğnenmeden,

Kan dökerek almalısın merd isen.

Çünkü bugün ortada hak sahibi,

Bir kişidir: "Hakkımı vermem" diyen.

TA
02.01.2009 20:03
#48

Esselamü Aleyküm.

 

Değerli Arkadaşlar,

Mehmet Akif denilince tabiki çok şey söylenebilir.

Bende Mehmet Akif denilince ilk aklıma gelen vede çok sevdiğim bir beyitini sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Allah'a dayan, Sa'ye sarıl, Hükmüne râm ol,

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

 

Selametle...

PO
01.08.2009 21:53
#49

aşağıdaki dizeleri büyük şairimize ithaf ediyorum

 

MEHMET AKİF’ in Münekkidi ile Hasbihal

 

 

Ağzı bozuk, çatal dilli, mahallenin maskarası

İlimden yoksun, edep fukarası, padişah soytarısı

 

Bunlara mı kaldı Ya Rab! savunmak Hamid’i 1

Doyurur işkembesini, mel’un sofralardan asrımın iti

 

Bunlar mı olacakmış Ya Rab! Asım’ın nesli

Akif’i dahi! ediyorken aforoz, namerdin dili

 

Nedir bu son asrın dillerdeki ululuk teranesi

Din ile oynayan cambazların siyaset kerhanesi

 

Padişahım! kimi yapar seni bir veli, yok canım! Ulu 2

Yanlış mı söyledik? o da Allah’ın bir kulu

 

Sözüm şudur ki; kul olmak gerek rabbe, insana değil

Kır kafandaki Hübel’leri rabbin önünde eğil

 

Bulmak istersen Rabbine giden doğru yolu

Olmayacaksın insanoğlunun önünde kapıkulu

 

Ateş taşıyan yok ocaktan, sadece karıştırmak külü

Yüklemiş sırtına hurafeler tarihini, asrımın düldülü

 

Tenkit etmek gerek lakin , bırakma insafı elden

Terakkidir meramını anlatmak ayrı telden

 

Akif tenkitte kaçırmış mıdır? Bilinmez! Kantarın topuzunu

Gel de eleştirme tarihten bi-haber asrımın öküzünü

 

Evet çakma şairiz* , ya senin Müslümanlığın ne ki?

Ana baba terbiyesinden yoksun itin teki

 

Hacıdan hocadan şeyhinden medet uman softa

‘bakın hele şu dinsize! ‘ hazırdır hemen yafta

 

Savaşır aklınca bin bir türlü dinsizle en ön safta

‘en büyük düşman nefsinizdir’ sözü gelmez hiç akla

 

El etek öpmekle sanır ki ‘yüceltmiştir imanını’

Farkında değil ki şirkin, kessen de akıtsan kanını

 

Asımın neslinde medet yalnızca Rab den umulur

Çakar aklın şimşekleri hurafeler gömülür

 

 

‘Ne zulmü alkışladı ne zalimi sevdi’ işte budur mertlik

Hayasız, küfürbaz yobaz nedir sende ki bu zıdlık?

 

Nerde ilmin, nerde fennin, ki tefekkür eyleyebilesin hakça

Sadece bir lüzumsuz övgü maziye elindeki geçerli akçe

 

‘Bizler kökleri mazide olan atileriz’ diyor Beyatlı 3

Miyop bakışlı, astigmat görüşlü haspa! bey çok haklı

 

Hani… dosdoğru alacak idik Kur’an dan ilhamı

Gel gör ki nesl-i Asımı, olmuş tarihinin hamalı

 

Hani… söyletecek idik asrın idrakine İslamı

Manadan bi-haber, ezberden okuyor Kelamı

 

‘Ezmanın tegayyürü ile ahkamın tegayyürü inkar olunamaz’ 4

Ferdaların hatrı için, dönüp tarihe sövülemez

 

Acı, tatlı, doğru, yanlış bizimdir bu mazi

Maharet; ders almaktır, yeniden inşadır enkazı

 

Nerde yirminci asrın ruhu, nerde Akif! nerde İkbal! 5

Uyan Müslüman uyan, yerle yeksan olacak istikbal

 

İstihza eder utanmadan garbı neymiş! Almaz imiş taharet

Bak bir sokağına İstanbul’un bir de garbın, getir nedamet

 

Medresenin yobazı, mekteplinin aymazı

Tenkit eder hakça, çıktığı kadar avazı

 

Ne tezi ne antitezi, çakmıştır idrake sentezi

Asrımın telakkisi, elindeki kuru bir fantezi

 

Şarap ile şerbet ile harcadık bunca asırları

Görmek istemedik garb’ın elindeki nasırları

 

Gelin, dinleyin, bakınız ne diyor Ege’nin Sultanı 6

Halveti dergahının mürşid-i al’a sı Kuşadalı7

 

Kesip atmak için irticayı, etmek için dini ıslahı

Yakıp yıkmıştır, ilkin tekkeyi sonra dergahı

 

Hocazadem, serzenişler denk, misliyle bizlerde muzdarip8

Değişen yalnızca zaman ve çehreler, ne garip!

 

Ey Asım’ın torunları! ilim meşalen olsun bu cihanda

Aklı birde katıksız nakli yar edin ki mesud olasın vatanında

 

 

 

1II. Ahbülhamit ilk 5 beyit Akif’in Abdülhamit’i tenkit etmesini tenkit edenlere ithaf olunur

2 II. Ahbülhamit

3 Yahya kemal beyatlı

4 mecelle Ahmet Cevdet paşa

5 Muhammed ikbal

6 Kuşadalı İbrahim halveti

7 Kuşadalı İbrahim halveti

8Mehmet Akif Ersoy

*şahsım

http://www.turksiiri.org/ayrinti.asp?id=68295

NF
21.09.2009 00:34
#50

LEYLA

 

"Barındırmaz mısın koynunda, ey toprak?" derim, "yer pek";

Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, "gök yüksek".

Bunaldım kendi kendimden, zamân ıssız, mekân ıssız;

Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!

Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın;

Düşer, hüsrâna, kalkar, ye'se çarpar serserî alnın!

Ocaksız, vâhalar, çöller; sağır, vâdîler, enginler;

Aran: Beynin döner boşlukta; haykır: Ses veren cinler!

Şu vîran kubbe, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr;

İlâhî, yok mu âfâkında bir ferdâya benzer nûr?

Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş Şark'ı istîla?

Değil canlar, cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ,

Ezer kâbûsu, üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;

Boğar girdâbı her devrinde milyarlarca sâmânı!

Asırlardır ki, İslâm'ın bu her gün çiğnenen yurdu,

Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferdâ-yı mev'ûdu!

O ferdâ, istemem, hiç doğmasın "ferdâ-yı mahşer"se...

Hayır, kudretli bir varlıkla mü'minler mübeşşerse;

Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?

Niçin serpilmesin, hâlâ, ufuklardan bir aydınlık?

O "aydınlık" ki, sönmek bilmeyen ümmîd-i işrâkı,

"Vücûdundan peşîman, ölmek ister" sandığın Şark'ı,

Füsünkâr iltimâ'âtıyle döndürmüş de şeydâya;

Sürükler, bunca yıllardır, o sevdâdan bu sevdâya.

 

Hayır! Şark'ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın,

Bütün dünyâda bir Leylâ'sı var: Âtîsi İslâm'ın.

Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak;

Bugün, yâdıyle müstağrak yarın, yâdında müstağrak!

Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!

Senin derdinle canlardan geçen Mecnun'la uğraşma!

Düşün: Bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,

Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?

Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?

Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi?

Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?

Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?

Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ,

Görün bir kerrecik, ye's etmeden Mecnûn'u istîlâ.

 

Niçin hilkat zemîninden henüz yüksekte pervâzın?

Şu topraklarda, şâyed, yoksa hiç imkân-ı i'zâzın,

Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır;

Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;

Ezanlar nevbetindir: İnletir eb'âdı haşyetten;

Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;

Cemâ'atler kölendiı: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;

Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!

Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,

Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.

W-
04.10.2009 22:06
#51

yine en sevdiklerimden

 

‘Ah o din nerde, o azmin, o sebatın dini

 

O yerin gökten inen dini, hayatın dini,

 

Bu nasıl dar, ne kadar basmakalıp bir görenek

 

Müslümanlık mı dedin? ...Tövbeler olsun,

 

ne demek!

 

Hani Kuran'daki ruhun şu heyûládaki izi

 

Nasıl İslám ile birleştiririz kendimizi'

W-
05.03.2010 23:27
#52

İhtiyar amcanı dinlermisin oğlum nevruz?

Ne büyük söyle ne çok söyle yiğit işte gerek.

Lafı bol karnı geniş soyları taklit etme;

Sözü sağlam özü sağlam adam ol, ırkına çek.

MU
06.03.2010 18:59
#53
Bu şiiri ben de çok severim,bir ara Safahattan bişeyler yazayım ben de,gerçekten çok güzel şiirler var.

Bem de şu mısrayı çok severim:

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

 

 

evet gerçektende güzel mısraymış..

MU
06.04.2010 12:47
#54

(Safahat'tan ilgimizi çekenler...)

 

TEVHÎD yâhud FERYÂD

 

...

Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî,

Kimden kime feryâd edelim söyle İlâhî!

...

 

Devâhî: Büyük belâlar, afetler, kazalar...

MU
06.04.2010 12:58
#55

SELMÂ

 

(Kızkardeşinin, henüz dört yaşında iken dünyaya gözlerini kapayan kızı için yazdığı şiirden bir bölüm...)

 

...

 

Bu hem kaçıncı felâket? Beşinci! Yâ Rabbi,

Tamam beşinci seferdir ki kız ölüm gerecek!

Bu son ümîdi de şâyed giderse dördü gibi,

Zavallı kendini vaktinden evvel öldürecek.

Çıkıp da gör hele bir kerre şimdi Selmâ'yı...

Ne hâle koydu felek, git de bak, o sîmâyı!

 

...

MU
06.04.2010 13:17
#56

MERHUM İBRÂHİM BEY

 

(Ziyadesi ile beraber fazilet sahibi birisi olarak tasvir ettiği Baytar Mektebi âlimlerinden İbrâhim Bey için yazdığı şiirinden bir bölüm...)

 

...

 

Demek, görünmeyeceksin ilel-ebed bana sen,

Demek, uzaktasın ey yâr-ı mihriban benden!

Hayâta sen beni rabteylemiş iken, şimdi

Aceb nasıl yaşarım söyle âh sensiz ben?

...

 

Ey yâr-i azîz-i gam-küsârım,

Mahvoldu Hudâ bilir karârım,

Sarsıldı olanca ıstırâbım;

Bî-zâr peyinde rûh-i zârım!

Gittin, beni kimsesiz bıraktın,

Yaktın beni hasretinle yaktın!

 

Gam-küsâr: Gam def'eden, teselli veren, dert ortağı, arkadaş...

Istıbâr: Sabretmek...

Pey: Ard, arka...

MU
06.04.2010 13:30
#57

AZİM

 

Sa'dî, o bizim Şark'ımızın rûh-ı kemâli,

Bir ders-i hakîkat veriyor, işte meâli:

 

"Vaktiyle beş on kâfile sahrâya düzüldük;

Gündüz yürüdük hep, gece bir menzile geldik.

 

Çok geçmedi, baktım, bir adam hâsir ü hâib

Koşmakta... Meğer eylemiş evlâdını gâib.

 

Bîçâre gidip haymelerin hepsine sormuş;

Bir taş bile görmüşse, hemen oğluna yormuş.

 

Avâre peder, nerde bulursun onu! derken...

Gördüm ki ciğer-pâresinin tutmuş elinden,

 

Lebrîz-i meserret geliyor bizlere doğru,

Taşmış da gözünden akıyor şimdi sürûru!

 

Yaklaştı şütürbâna nihayet, dedi yekten:

"Evlâdımı buldum... Nasıl amma? Onu bilsen...

 

Karşımda ne görsem, “O!” dedim geçmedim aslâ.

Aldatsa da tahmînimi binlerce heyûlâ,

 

Azmimde fütûr eylemedim, ye'si bıraktım...

Mâdâm ki dünyâdadır elbet bulacaktım...

 

Kumlarda yüzüp, zulmetin a'mâkına daldım;

Hep rûh kesildim... Ne boğuldum, ne bunaldım.

 

Tevfık-i İlâhî edip en sonra inâyet,

Gördüm gözümün nûrunu karşımda nihâyet. "

 

İm'ân ile baksak oluyor işte nümâyan,

Sa'dî bize göstermede bir meslek-i irfan:

 

Bir gâye-i maksûda şitâb eyleyen âdem,

Tutmuşsa bidâyette eğer azmini muhkem,

 

Er geç bulacak sa'y ile dil-hâhını elbet.

Zîrâ bu şuûunzâr-ı tecellîde, hakîkat,

 

Tevfik, taharrîye, taharrî ona âşık;

Azmin de emel lâzımıdır, gayr-ı müfârık.

 

Olsun da emel azm ü taharrîye mukârin;

Tevfik zuhûr eylemesin sonra... Ne mümkin!

 

Ba'zen iki üç haybet olur rehzen-i ümmîd...

İnsan o zaman etmelidir azmini-teşdîd.

 

Ye'sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen

Hüsrâna düşersin; Çıkamazsın ebediyyen!

 

Mahkûm olarak ye'se şu bîçâre peder de,

Evlâdını şâyed o karanlık gecelerde,

 

Vaz geçmiş olaydı aramaktan, ne bulurdu?

Elbet biri candan, biri cânandan olurdu.

 

Hâib: Mahrum, ümidsiz, kederli, me'yus, bi-behre olan...

Hâsir: Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse, kekeme insan, hasarete uğrayan, zarara, ziyana uğrayan, hasret çeken, meramına nail olamayan, yorulmuş, zayıf, eli boş, çaresiz...

Hayme: Çadır...

Lebrîz: Taşacak kadar, ağıza kadar, taşkın...

Meserret: Sevinç, şenlik, sürur...

Şütürbân: Deveci, deve çobanı...

Fütur: Yeis, ümidsizlik, usanç, zaaf, keder, gam, gevşeklik...

A'mak: Derinlikler...

Nümayan: Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan...

Şitab: Seğirtmek, koşmak. Çabukluk, acele etmek...

Dil-hah: Gönül talebi, gönül arzusu...

Şu'un: İşler, fiiller. Havadis.

Taharri: Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.

Müfarık: Ayrılan, ayrılmış. Müfarakat eden.

Mukarin: Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan.

Haybet: Mahrumiyyet. İsteğine erememek. Me'yus ve mahrum olmak.

Teşdid: Şiddetlendirme, sağlamlaştırma, kuvvet verme.

ON
24.04.2010 21:59
#58

1.Necip Fazıl

2.Mehmet Akif ....

HT
26.06.2010 15:32
#59

çanakkale şehitlerine şiirini ezberleyemediğim için edebiyattan kalmıştım hocaya hırstanda su gibi biliyorum şimdi bu şiiri

BI
29.06.2010 05:43
#60

Üstaddır. Bir numaradır. Yeganedir. Benzersizdir. Türk ve müslüman bir genç olmama -çok şükür- gurur vesilesidir. Neyzen Tevfik in kadim dostudur. Bizim gibi cahil gençlere üstadın kullandığı kelimeler çok ağır gelse de, onun gibiler yüz yılda bir zor gelir...

 

"Budur benim hayatta en beğendiğim meslek

Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek!"

HT
23.07.2010 19:52
#61
S.a

Şiirin tam hali alttadır.

 

Çanakkale Şehitlerine

 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"

Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.

Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,

Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!

Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,

Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,

Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

 

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;

"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.

Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.

Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...

Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...

Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

 

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

 

 

 

keşke şu şiiri ezberleme yeteneğim çok iyi olsaydı edebiyatım tam beş gelecekti :)

HA
27.08.2010 04:08
#62

HÜSRAN

 

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,

İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.

Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,

Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım

Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryâdımı artık boğarak, na´şını, tuttum,

Bin parça edip şi´rime gömdüm de bıraktım.

Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler "Safahât"ımdaki hüsran bile sessiz!

 

 

enînim : inleyişlerim

-K
05.02.2011 00:34
#63

bir zamanlar biz de millet,hem nasıl milletmişiz

gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!

 

bende bunu çok beğeniyorum...

BI
04.03.2011 16:51
#64

RESMİM İÇİN

 

Resmim İçin

 

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,

Günler şu heyûlâyı da, er geç, silecektir.

Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

 

Resmim İçin

 

Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;

Ölsen seni sırtında taşır toprağın altı.

Ey gölgeden ümmîd-i vefâ eyleyen insan!

Kaç gün seni hâtırlayacaktır şu karaltı?

 

Resmim İçin

 

Dış yüzüm öyle ağardıkça ağarmakta, fakat,

Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası!

Beni kendimden utandırdı, hakikat şimdi,

Bana hiç benzemeyen sûretimin manzarası!

 

Resmim İçin

 

Beni rahmetle anarsın ya, işitsen, birgün

Şu sağır kubbede, hâib, sesinin dindiğini!

Bu heyûlâya da bir kerrecik olsun bak ki,

Ebediyyen duyayım kabrime nur indiğini.

 

Kaynak: http://www.siraze.net/antoloji/mehmetakif/resmim.htm

 

Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'la Yapılan Son Röportaj:

 

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u ölümünün 67 yılında rahmetle anarken, şair ile vefatından önce yapılan son röportaj ortaya çıktı. İşte Üstat'ın Yedigün dergisinde 1936'da yayımlanan son ropörtajı:

Kaynak : yorumla.net - Linkleri Sadece Kayitli Uyelerimiz Gorebilir. Uye Olmak Icin Tiklayiniz...

M.Akif TBMM’nin kendisine verdiği 500 liralık büyük ödülü ret ederek kışın paltosuz bir şekilde vatanına hizmet etmiş gizli kahramanlarımızdandır. Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun.

 

Şair Temmuz 1936 yılında Yedigün dergisi adına muhabir –yazar Kandemir bey Taksim`deki Mısır apartmanında hasta yatağında yatan M.Akif Ersoy’u ile röportaj yapmak için merdivenlerden çıkarken M.Akif ile vefatından önceki son röportajı yapacağını bilmez.

 

69 yıl sonra bu röportajı arşivlerden bulup sizin için tekrar gün yüzene çıkartık.

 

Türk Edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Akif vatandan on bir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu.Fakat İstiklal Marşı’nın milli his,milli heyecan ve milli şiir yaratan bu büyük şairi akif yurda hasta döndü.Şimdi hastanede tedavi altındadır.Yedigün muharriri Akif’le konuştu.Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını,intibalarını topladı.

 

Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda,işte bembeyaz bir hastane odasının bembeyaz bir yatağında solgun,mecalsiz ve bitap yatıyor.Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze,bu gevşemiş,şarkmış çizgilere bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum,sonra yavaşça soruyorum

 

-Özledin mi bizi üstat ?

 

dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı hiç ses çıkarmasaydı bile,bu zehir gibi gülümseyişiyle her şeyi söylemiş olurdu.

 

Özlemek mi oğlum..Özlemek mi ?

 

Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra kesik kesik konuştu;

 

Mısır’dan üç gecede geldim. Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü..Orada on bir yıl kaldım ..fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım çıldırırdım…

 

-Hasret

 

Kupkuru dudaklarında kendi gibi solgun bir ses sızıyor;

 

-….Çok acı…

 

-Ya kavuşmanın sevinci ?

 

-Onu sorma oğlum…Onu ben kendi kendime bile soramıyorum..ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz yatağa düştüm.hiç bir şey göremedim.

 

-Ve kendi kendine söylüyor;

 

-Cennet gibi yurdumdayım ya..Çok şükür.

 

Hastalığı akla geliyor;

 

Karaciğerim, dalağım şişmiş..geldik, yattık burada .Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?

 

Eski hatıralarını deşiyorum.Milli Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımız hatırlıyorum.

 

Evet diyor.İstanbul’dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım.Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlayamadığım bir köye gittik, oradan’Cuma’yı tuttuk.O zaman Adapazarı’nda karışıklıklar vardı, kenarında geçtik, kah öküz arabalarıyla, kah beygirlerle lefke’ye geldik ve trenle Ankaraya ulaştık..

 

Ankara Yarabbi ne heyecanlı gün..Ya Sakarya günleri..fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışabilir miydi ? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz..Fakat imanımız büyüktü’

 

Yorgun ,susuyor..

 

-İstiklal marşı`nı nasıl yazdınız ?

 

Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor sesi birden canlanıyor;

 

-Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!...

 

Bu ümitle, imanla yazılır.O zamanı düşünün..İmanım olmasaydı yazabilir miydim.zaten ben,başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez.İçimde ne varsa,bütün duygularım yazılarımdadır..Şu var ki’İstiklal Marşı`nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır’

 

Ve gözleri, yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor.

 

Kim bilir belki yarın,belki yarından da yakın

 

-Ya büyük zafer üstadım..O anda ne duydunuz ?

 

Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiği bilinmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek;

 

-Ah diyor;

 

Ve bir lahza bırakıyor kendini bu essiz sevincin koynuna..Dalıyor

 

Ve ,sesini ta içiten dudaklarına dökülüşünü seziyorum;

 

-Allahım ne muazzam zaferdi o’ ortalık hercümerç oldu… Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini yumuyor.

 

-ve biz mest olduk !...

 

-O zaman bir şey yazmadınız mı ?

 

-Artık benim ne düşünecek,ne duyacak,ne yazacak hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı… Bizim dilimiz tutulmuştu.Ordu, bizzat yazıyordu.

 

Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir birde fasıla veriyorlar.Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor,şimdi ,o ağır ağrı çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor;

 

-Mısırda nasıl vakit geçirdiniz ?

 

-Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bi köşedir. Orada oturdum.

 

Zaten,tab’an münzevi bir adamım.gürültüyü sevmem.İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da darülfunun işi çıkıncaya kadar Helvan ‘da yaşadım.son zamanlarda kahireye indim.

 

-Sevdiniz mi mısır’ı ?

 

-Var güzel tarafları var.. Bilhassa kışın..hoş yazın da sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım.Orada sıcak da sürekli değişir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz..fakat bir yaz günü İstanbul… Bu doğup büyüdüğüm ,büyün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…

 

-Mısır’da neler yazdınız ?

 

Geçmişten adam hisse kaparmış..Ne masal şey!

 

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi ?

 

Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;

 

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi ?

 

Ve üstadın Helvan’sa yazdığı

 

‘Firavunla Yüz Yüze’s,nden şu son parçayı alıyorum;

 

Bileydim,ey koca Mısır’ın ilahi uryanı!

 

Mezara, heykele ait bütün bu velveleler

 

Bekan için mi hakikat ? Meramın oysa, heder;

 

Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli

 

Fakat bu hakı ne taştan, ne leşten istemeli!

 

-Kolay mı yazarsınız ?

 

dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek;

 

-hayır..diyor

 

Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor;

 

-Çok uğraşırım..Epeyi çalışırım..Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim..nihayet kağıt üzerine naklederken de hayli yorulurum..

 

-zevklerinizi sorabilir miyim üstadım ?

 

Hafifçe gülümsüyor.ve ‘ zevk’ diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor;

 

-Zevk mi.Benim zevklerim mi ? eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse..eh benim de zevklerim var demektir.

 

Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor.;

 

Siz yorulmayın..ben vereyim.

 

-Yiyemeyeceğim..

 

-Bir parça sütlaç..

 

-Mümkün değil..Rica ederim ısrar etmeyin..

 

ve bana dönüyor.

 

Eskiden beri yemekle başım hoş değildir..Sigara da içmem..

 

Şimdi doktorlar zorla ye deyip duruyorlar..zorla ne olur ki, yemek yenebilsin.

 

Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum.ve ayak üstünde soruyorum:

 

-Neler yazacaksınız?

 

-biraz kendime gelirsem,yazacak şeylerim hazır..

 

eliyle birkaç defa başına vuruyor.

 

-Var kafamda hazırlanmış mevzularım

 

-Ya en son yazınız ?

 

-Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi gölgem de upuzun,kumlarda duruyordu.Bu resmin altına şöyle yazmıştım;

 

Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok

 

Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak

 

Postu sermekse meramın yola, serdirmezler

 

Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak

 

Ve kupkuru kalın dudaklar birbirine yapışıyor…

 

Kaynak: http://www.yorumla.net/turk-tarihi/178194-milli-sairimiz-mehmet-akif-ersoyla-yapilan-son-roportaj.html

TH
04.03.2011 16:55
#65

istiklal_marsi.jpg

 

İşte yurdumun en güzel şiirlerinden biri tabikide İstiklal Marşı'mız.

SE
05.03.2011 00:59
#66

Bülbül

 

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:

Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

 

Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;

Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

 

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...

Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

 

Muhitin hali "insaniyet"in timsalidir sandım;

Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!

 

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,

Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.

 

O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:

Ki vadiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.

 

Ne muhrik nağmeler, ya Rab, ne mevcamevc demlerdi:

Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!

 

-Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.

Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?

 

O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,

Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!

 

Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,

Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!

 

Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,

Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.

 

Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada

Hayatın en muhayyel gayedir âhrara dünyada.

 

Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,

Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?

 

Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;

Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.

 

Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda

Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.

 

Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,

Seraba Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

 

Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,

Salahaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu.

 

Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!

 

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâb olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

 

Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;

Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!

 

Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!

 

Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

 

Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

 

Mehmet Akif Ersoy