Aşık

Başlatan: ayvaz Tarih: 22.01.2009 14:21 Cevap: 53

AY
22.01.2009 14:21
#1

başlamadan önce belirtmek isterim, katıldığım birçok forumdan kovuldum dikkat edin çünkü;

Haykırır nara vurur merdanedir

Can kayırmaz aşk-ı divanedir

Aşık Nasuhi

 

Akan göz yaşlarım yere düşerken

Tutunup rüzgara varın Gazzeye

Bulutun üstünden güneş aşarken

Ebem kuşağını sarın Gazzeye

 

Bir mazlum derdini döksün nereye

İlahi bir name yükselir göğe

Üstünde yavrular oynasın diye

Götürün gönlümü serin Gazzeye

 

Kurşunlar splanmış bir körpe cana

Yüzünü çevirmiş bizlerden yana

Derinden geliyor soluğu bana

Yorgun mu susuz mu sorun Gazzeye

 

Bir paslı bıçakla bağrımı yardım

Dinmez ağrıları üstüne sardım

Bülbülden ateşten yeni kopardım

Götürün bu gülü verin Gazzeye

 

Umutlar kör düğüm yatıyor yerde

Süngünün ucumu çare bu derde

Turnalar süzülün kalkın seherde

Varın gidin kanat gerin Gazzeye

 

Göz yaşı selinden seller utanmış

Sanırsın gök çökmüş yağmur boşanmış

Nur yüzlü Mehmedim silah kuşanmış

İnşallah varırı yarın Gazzeye

Aşık Nasuhi (Muhlis Aydın) (şiirin aslı Bosnaya.... bosnaya.... şeklindedir)

EH
22.01.2009 23:09
#2

Selamun Aleykum kardeşim, ben saz çalmayı bilmesemde aşık tarzı şiirler yazıyorum bir kaçını yazayım:

Ah bir inci boncuk olsam

Ak Gerdanda Ak Gerdanda

Üzülmeyin dostlar ölsem

Ak Gerdanda Ak Gerdanda

 

Güzel Allımın Gerdanı

Dökmüştüm yolunda kanı

Ah şu deli gönlüm hani?

Ak Gerdanda Ak Gerdanda

 

Allım temiz su misali

Yersede beni hoş dili

Çırayım kalbim fitili

Ak Gerdanda Ak Gerdanda

 

Gani Kerim yardım eyle

Düşmüşüm gönülsüz dile

Kuloğlanın sözü böyle

Ak Gerdanda Ak Gerdanda

 

Elbette tasavvufide yazıyoruzda dediğin gibi aşıkların tasavvufi konulardaki şiirleri keskindir, başıma iş gelir ama birini yazayım:

 

Aza-i Âdem(aleyhisselam)

28 harf

Sırrı Fahr'alem(aleyhisselam)

28 harf

 

Esrar-ı Kur'an

Duymuştur duyan

Sinde konuşan

28 harf

 

32ci

Vallah yalancı

Kuloğlan tacı

28 harf

 

Bu arada Halk aşıklığı nerden gelmiştir onu söyliyelim:Anadoluda 13-14. yylarda en kuvvetli tarikat olan Kalenderilerin(Aşıklar zömresi, Üstadın bir eserindede bahsedilir bu zatlardan kuddise sirrahum) saz şairlerinin Köy köy dolaşmasıdır.Zamanla talebeler aracılığıyla pirsiz zatlarda aşık olmuştur.Zaten aşık şiirini incelersek aynen kalenderi ilahileri gibi keskin olduğunu görürüz.Bu arada Osmanlı devletinin son zamanlarında başka tarikatların saz aşıklarıda olmuştur.Hatta şuan saz düşmanı bilinen Nakşibendiyye tarikatının Erzurumdaki tekkelerinin Saz aşıkları vardı(Aşık Muhibbi mesela) başka tarikatlardanda saz aşıklarına örnek gerekirse(Erzurumlu Emrah-Kadiri)Bu konu önemlidir aşıklık özüne indirilmelidir artık!Ne komunistlerindir, ne milliyetçilik tir(milliyetçiliğe asla lafım yok) maksadı, Maksadı AŞK yoludur!Erenler yoludur!Bade olayınıda İnşaallah-u Teala anlatırım çünkü bu olay gerçektir bizzat bu olayı gençliğinde yaşamış Evliya-i Kiram yolunun sevdalısı bir hocam var tüm şiirleri irticali,(6500 sahife)ki hala ilham geldiğinde yazmaktadır.Ben inanıyorumki Erenler Evliya-i Kiram yolunun Mü'min olduklarından beri sevdalısı olan Türklere Hakk Teala Azze ve Celle tarafından verilmiş bir lütuftur!

AY
22.01.2009 23:47
#3

Ben iyi bir okuyucuyum.

Evet bir badeden söz edilir.

Bende birkaç kez birşeylere tanık oldum.

 

Aşık Nasuhi'nin şiirlerini sizinle paylaşıcam.

 

 

 

Benim bildiğim Aşıklık Hoca Ahmed Yeseviyle başlar

"Yazısını yazsa her kim, nesir yazsın;

Nesirle yazarak maksada yetsin.

 

Aşk küpünden meyi bir damla tad.

Aşk küpünden kişi bir damla tadınca

Allah'ın vaslına bir yola batar...

 

halas ile aşkın badesini içip

Can ve gönülde Hayy zikrini deyin dostlar

 

Aşk sırrını beyan eylesem âşıklara,

Tâkat eylemeyip, başını alıp gider dostlar.

 

Münacat H.Ahmed yesevi"

 

Tabi kalıplar ve ölçüler daha sonra gelişmiştir.

Seninle inşeallah iyi anlaşırız . Şiirlerini buraya yaz hepsini defalarca okurum.büyüklere okuturum

AY
23.01.2009 22:11
#4

Hazreti Muhammed (S. A.), «Ah kardeşlerimi ne kadar özledim!» buyurdu. Sahabe: «Ey Allah resulü!» dediler. «Biz

kardeşlerini mi arzuladın?» «Hayır, sizler benim dostlanmsınız,» buyurdular. «Ama senin kardeşlerin, (senden önce) gelip

geçmiş peygamberlerdir ki onlar da şimdi dünyadan göçmüşlerdir,» dediler. Hazreti Peygamber, «Hayır, o kardeşlerimi de

istemiyorum, ancak benden sonra gelecek olan nazenin kulları (Allah velilerini) özledim,» buyurdular.

 

Selam

 

Senin ayrıldığın günden beri ağzımın tadı bozuldu

ve bu yüzden

Âlemin neresinde bir gönül derdi varsa

onları bir araya topladılar adına aşk dediler.

Temaşa mı arzu ediyorsun? Gel benim içimi seyret!

Allah’ı anan kimse, bu halin dışında değildir

Ola ki, o seni görür, onun gözüne ilişirsin

âcizlere duaya baş-lıyalım. Ta ki, ses çıkarmadan buna yanaşsınlar

Artık bunu sen ayıkla!

peşinde bütün varlığımı kaybettim

Şimdi, bu birbirini tutmayan sözler karşısında

Ey şah ayağının toprağı hakkı için!

Canım başım hakkı için

Allah için

Ey can bana bir görün bitmeden son nefesim,

İşimi çabuk bitir, artık kesilsin sesim!

Şems-i Tebrizi'nin Makalat adlı eserinde geçen kelime ve cümlelerden Bahadır GÖKKAYA tarafından derlenmiştir.

EH
24.01.2009 21:00
#5

Azda olsada şuandada badeli aşıklar var.Benim bir tanıdığım var mesela.Dini tasavvufi konularda yazıyor.Hepside irticali.Bade olayıda farklı farklıdır, bazen içtiği zaman bir bayana aşık olur bazen tasavvufi olarak coşar vs.Neyse Türk milleti İnşaallah-u Teala YOL'un kıymetini bilir....

AY
24.01.2009 23:17
#6

Gardaş ben badeye inanırım hemde tam anlatıldığı gibi. Ben Divanı Hikmeti çok okurum Bilmem buna can dayanır mı?

 

 

7. Hikmet

 

"Kul Hüvallâh, sübhânallâh"ı vird eylesem

 

Bir ve Var'ım cemalini görür müyûm?

 

Baştan ayağa hasretinde feryad eylesem,

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Ellibirde çöller gezip otlar yedim;

 

Dağlara çıkıp, tâat kılıp gözümü oydum;

 

Cemalini göremedim, candan doydum;

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Elliiki yaşta geçtim ev-barktan;

 

Ev-barkım ne görüne belki candan;

 

Baştan geçtim, candan geçtim, hem imandan;

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Elliüçte vahdet şarabından nasip eyledi;

 

Yoldan azan günahkar idim, yola saldı;

 

"Allah" dedim, "Lebbeyk!" diyerek elimi aldı

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Ellidörtte bedenlerimi ağlar eyledim

 

Mârifetin meydanında dolandım

 

İsmâil gibi aziz canımı kurban eyledim

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Ellibeşte cemal için dilenci oldum

 

Kavruldum, yandım, gül gibi ta ki yok oldum

 

Allah'â hamdolsun cemal arayıp eda oldum

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Ellialtı yaşa ulaştı dertli başım

 

Tevbe eyledim, akar mı ki gözden yaşım;

 

Erenlerden nasip almadan taş gönülüm

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Elliyedi yaşta ömrüm yel gibi geçti

 

Ey dostlar, amelsizim, başım kurudu

 

Allah â hamd olsun, pir-i kamil elimi tuttu

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Ellisekiz yaşa girdim, ben habersiz

 

Kahhar Malik'im nefsimi eyle zir ü zeber

 

Himmet versen, kötü nefsime vursam teber

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Ellidokuz yaşa ulaştım, feryad ve figan

 

Can verirken cananımı akla, getirmedim

 

Ne yüz ile sana söyleyeyim, eyle azâd;

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Gözümü yumup tâ açınca erişti altmış

 

Bel bağlayıp ben eylemedim bir iyi iş;

 

Gece gündüz gamsız yürüdüm ben, yaz ve kış;

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Altmışbirde pişmanım günahımdan

 

Ey dostlar, çok korkuyorum İlah'ımdan;

 

Candan geçip kurtuluş dileyim Allah'ımdan

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Altmışiki yaşta Allah ışık saldı;

 

Baştan ayağa gafletlerim yok eyledi

 

Canım, gönlüm, aklım, şuurum "Allah!" dedi

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Altmışüçte çağrı geldi; "Kul yere gir!.."

 

Hem canınım, cananınım, canını ver

 

‘Hu’ kılıcını ele alıp nefsini kır

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Kul Hoca Ahmed, nefsi teptim, nefsi teptim;

 

Ondan sonra cananımı arayıp buldum;

 

Ölmeden önce can vermenin derdini çektim

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

EH
24.01.2009 23:23
#7
Gardaş ben badeye inanırım hemde tam anlatıldığı gibi. Ben Divanı Hikmeti çok okurum Bilmem buna can dayanır mı?

 

 

7. Hikmet

 

"Kul Hüvallâh, sübhânallâh"ı vird eylesem

 

Bir ve Var'ım cemalini görür müyûm?

 

Baştan ayağa hasretinde feryad eylesem,

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Ellibirde çöller gezip otlar yedim;

 

Dağlara çıkıp, tâat kılıp gözümü oydum;

 

Cemalini göremedim, candan doydum;

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Elliiki yaşta geçtim ev-barktan;

 

Ev-barkım ne görüne belki candan;

 

Baştan geçtim, candan geçtim, hem imandan;

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Elliüçte vahdet şarabından nasip eyledi;

 

Yoldan azan günahkar idim, yola saldı;

 

"Allah" dedim, "Lebbeyk!" diyerek elimi aldı

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Ellidörtte bedenlerimi ağlar eyledim

 

Mârifetin meydanında dolandım

 

İsmâil gibi aziz canımı kurban eyledim

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Ellibeşte cemal için dilenci oldum

 

Kavruldum, yandım, gül gibi ta ki yok oldum

 

Allah'â hamdolsun cemal arayıp eda oldum

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Ellialtı yaşa ulaştı dertli başım

 

Tevbe eyledim, akar mı ki gözden yaşım;

 

Erenlerden nasip almadan taş gönülüm

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Elliyedi yaşta ömrüm yel gibi geçti

 

Ey dostlar, amelsizim, başım kurudu

 

Allah â hamd olsun, pir-i kamil elimi tuttu

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Ellisekiz yaşa girdim, ben habersiz

 

Kahhar Malik'im nefsimi eyle zir ü zeber

 

Himmet versen, kötü nefsime vursam teber

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Ellidokuz yaşa ulaştım, feryad ve figan

 

Can verirken cananımı akla, getirmedim

 

Ne yüz ile sana söyleyeyim, eyle azâd;

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Gözümü yumup tâ açınca erişti altmış

 

Bel bağlayıp ben eylemedim bir iyi iş;

 

Gece gündüz gamsız yürüdüm ben, yaz ve kış;

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Altmışbirde pişmanım günahımdan

 

Ey dostlar, çok korkuyorum İlah'ımdan;

 

Candan geçip kurtuluş dileyim Allah'ımdan

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Altmışiki yaşta Allah ışık saldı;

 

Baştan ayağa gafletlerim yok eyledi

 

Canım, gönlüm, aklım, şuurum "Allah!" dedi

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

 

Altmışüçte çağrı geldi; "Kul yere gir!.."

 

Hem canınım, cananınım, canını ver

 

‘Hu’ kılıcını ele alıp nefsini kır

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

 

Kul Hoca Ahmed, nefsi teptim, nefsi teptim;

 

Ondan sonra cananımı arayıp buldum;

 

Ölmeden önce can vermenin derdini çektim

 

Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

Ah eskilere özlemim arttı kardaş teber dedi ya Hazret Kuddise Sirruh acaba bizede belinde teberi Eba Muslimi Nacağı olan kolunda keşkülü olan bir zat el verir mi? :sticky:

EH
25.01.2009 18:09
#8

OSmanlı Zamanında yaşamış Rıfai tarikatı saz aşığı Sümmaniden(Rahımehullahi Teala):

Babi alişandır ârifi billah

Hakikaten doğru rahi gösterir

Arzi matlubati pendi bismillah

Mânâsında vechi mahi gösterir

 

Seyyidi Rufaî ey gavsi cihan

Evladi Resûldur, o zati Sultan

Himmeti hazırdır, her nutku burhan

Babındadır âdil şahı gösterir

 

Babında reistir şahi mürteza

İhzari bürhandır sevene seza

Böyle bir cilveye böyle bir naza

Harislere sürurgâhi gösterir

 

Feyzi tecellidir fehmetmez âlil

Âşık’ı billahtır maksudi celil

Bendeyi âşıkın rahında delil

İrşad eder hey ervahı gösterir

 

Can vereni o dildare yetirir

Çariyari şah haydare yetirir

Hak mahbubi dost muhtara yetirir

Muhtarından vachullahı gösterir

 

Mestü hayaran etmiş ol badi sâbâ

Ciğerin hun etmiş ser ali ebâ

Hâk’i Sanamer’li er Haci Baba

Himmetinden eyvallahı gösterir

 

Rahta âlem açar ehiya gibi

Arzda dalga vurur derya gibi

Sümmânî’nin çeşminde tütya gibi

Aradığım nişangâhı gösterir

 

 

Medeni ali ebâdır

Erkânı Hacı Babanın

Elçisi bâdi sâbâdır

Mihmanı Hacı Babanın

 

Hazreti Rufaîdir

Nazargâhı mir’ati

Bize şifadır sıatı

Her yanı Hacı Babanın

 

Bütün mü’minler gülüdür

Feyzi ile Beğtülüdür

Erbağının bülbülüdür

Gülşanı Hacı Babanın

 

Cümle uşşahın gülüdür

Tûr-i Sîna sümbülüdür

Kapında zaif kuludur

Sümmânî Hacı Babanın

EH
25.01.2009 18:16
#9

Badeli Aşık Mecazdan Hakiki yolcusu Erzurum Nakşi tekkelerine bağlı Saz Aşığı Muhibbi ve Hayatı(Bade Alması, Harbe girmesi vs.):

Muhibbî

 

Cahile eylesem dilden nasihat

Gûş verip birini tutmaz Efendi

Âşık olan söyler Hak kelâmını

Bir sözüne yalan katmaz Efendi

 

Artvin’in ve Doğu Anadolu’nun en kuvvetli saz şairlerinden birisi olan Âşık Muhibbî, 1823 (h. 1239) yılında Erkinis (Demirkent) köyünde doğdu. Erkinis o yıllarda Oltu sancağının Tavusker kazasına bağlı bir köydü. Muhibbî’nin babası Gencalioğullarından Ali adlı bir demirci ustasıdır. Asıl adı Kaya Salih olan Muhibbî, babasının demirci dükkânında çalışıp, ona yardım eder, ayrıca çobanlık da yapardı. Okuma-yazması yoktu.

 

 

16-17 yaşına geldiğinde işlediği bir suçtan dolayı sancak merkezi Oltu’da hapse atıldı. Hapiste yatarken, bir gece rüyasında pîrler elinden bade içerek köyünün imamı Sabit Hoca’nın güzel kızı Esmahan’a âşık oldu ve Muhibbî mahlasını aldı. Sabah yanına gelen gardiyana gece rüyasında âşık olduğunu anlatıp, şu şiiri okuyarak, kendisini Paşa’ya götürmesini rica etti:

 

Ah efendim vakıf olsan derdime

Ne hallere düştüğüme kanarsın

N’olur izin çıksın gidem yurduma

Âşıklığı kolay iş mi sanarsın?

 

Pîrler geldi güzel meclis kuruldu

Sevdanın zinciri bana vuruldu

Bir canan elinden bade verildi

Dediler üç sene müddet yanarsın

 

Sale’ydim Muhibbî oldum bu gece*

Bilmezdim, ders verdi üç derviş hoca

Öğrendim onlardan bir-iki hece

Dediler bülbül tek güle konarsın

 

Muhibbî’nin bu durumu ve Paşa ile görüşme, derdini anlatma isteği Paşa’ya iletildi; Paşa da Muhibbî’yi huzuruna çağırdı. Muhibbî’nin söylediği şiirleri beğenen Süleyman Paşa, kefil bulması şartıyla serbest bırakacağını söyleyince, Muhibbî de kefil bulamayacağını söyleyip, Paşa’nın kendisine kefil olmasını rica ettiği şu şiiri söyledi:

 

Şanlı Paşam beni azat eyledin

Senden razı olsun Cenab-ı Mevlâ

İzin vermez isen hizmet ver görem

Kefil bulmak zordur bu aciz kula

 

Yoktur bir tarafa gidecek yolum

Kimsem yoktur, sade Allah vekilim

Beni bağışlayan olsun kefilim

Umarım sizlerden bir yardım ola

 

Kul Muhibbî dua kılar her zaman

Yine hapise at, elinde ferman

Pîrler ile bade veren Esmahan

Beni bekler Paşam, bakmaz mı yola?

 

Paşa, Muhibbî’nin bu sözleri üzerine onun kefilsiz serbest bırakılmasını, ancak köydeki hasımları bir kötülük eder düşüncesiyle hemen köyüne gönderilmeyip, bir müddet yanında kalmasını istedi. Ayrıca Muhibbî’ye bir saz temin edip, bir saz ustasını da ona saz çalmayı öğretmekle görevlendirdi.

 

Bu arada Esmahan’ın babası Sabit Hoca ölmüş, Esmahan, annesi ve iki abisiyle kalmıştı.

 

Paşa, bir müddet sonra Muhibbî’ye izin verdi ve Muhibbî sazını omuzlayıp köyüne geldi. Epey zaman bu sırrını kimseye açmadı ama sonunda Esmahan’a âşık olduğu duyulup, köye yayıldı.

 

Muhibbî, bu köyden yetişen ilk âşıktı. Bu yüzden Muhibbî’nin saz çalıp, şiir-türkü söylemesi saza-söze meraklı köy halkının çok hoşuna gidiyordu. Köylü, Muhibbî’nin âşıklığını sınamak için Zelalet ve Ato Ustalarla karşılaşma yapmasını istediler. Zelalet Usta, Erzurum’lu bir kalaycı, Ato Usta ise Erzurum Ermenilerinden gezgin bir demirci idi. Bu ustalar her yıl köye gelir, bir müddet bu köyde çalışıp giderlerdi. İkisi de saz şairi olmayıp, ehl-i dil adamlardı. Bunlar Muhibbî’yi karşılarına alıp, soru sordular, imtihan ettiler. Bu imtihandan başarıyla çıkan Muhibbî’nin gerçek Hak âşığı olduğuna karar verdiler.

 

Esmahan’ın fakir bir âşıkla evlenmesine karşı çıkan abilerinin Esmahan’ı kendisine vermeyeceklerini anlayan Muhibbî, en sonunda Süleyman Paşa’ya gidip, ondan yardım istemeye karar verdi. Ve kalkıp Oltu’ya gitti. Paşa’nın huzuruna çıkıp, durumunu şu şiirle anlattı:

 

Sad rakipler meşveretin kurmuşlar

Yâri almak için benden efendim

Dolansam cihanı seyahat için

Görünür gözüme zindan efendim

 

Ağlayuben gözyaşımı silmişem

Etek öpüp hakipaya gelmişem

Adalet kânısın seni bilmişem

Umarım bir imdat senden efendim

 

Der Muhibbî ak üstünde kara yok

Rakiplerde bencileyin yara yok

Bakarım ki bu derdime çara yok

O zaman geçerim candan efendim

 

Paşa, bunun üzerine Muhibbî’ye yardım etti ve Oltu beylerinden Mehmet Beyi bu işi halletmesi için görevlendirdi. Mehmet Bey, Esmahan’ın abilerine ve büyüklerine haber yollayıp, bu işin tatlılıkla halledilmesini, Esmahan’ı Muhibbî ile evlendirmelerini söyleyince, kızın abileri yumuşadılar ve evlenmelerine razı oldular.

 

Muhibbî, evlendikten sonra para kazanmak için gurbete çıktı ve İstanbul’a gitti. Bir müddet burada kaldıktan sonra köyüne döndü. Birkaç yıl sonra Esmahan hastalandı ve bu hastalıktan kurtulamayarak Hakk’ın rahmetine kavuştu. Muhibbî, 26 yaşında iken Elmas ve Ayşe adlı iki kızıyla başbaşa kaldı. Bundan dört yıl sonra da 30 yaşında iken Kars’ta, Kırım Savaşı diye de bilinen 1853-1855 Osmanlı-Rus Savaşına katıldı. Bu savaş üzerine şu şiiri söyledi:*

 

 

Seferin ilk Cum’asında cengi meydan eyledik

Yaş döküben ol kâfirden sahrayı kan eyledik

Atuben çar köşemizden top ile kumbarayı

Titredi canlar cesette zikr-i Subhan eyledik

 

Gün ikindiye dek çektik mihnet-i cev-ü ceza

Nizamî’yle top beraber yetişti imdat biza(e)

Ya Muhammed çağrışuben sıdk ile kıldık gaza

Otuz iki kâfiri hâk ile yeksan eyledik

 

Hû çeküben emri Hakk’a cümlemiz olduk razı

Sakladı ol Girdigâr’ım cümle beladan bizi

Cem’ oldu asker-i İslâm vakit akşam namazı

Cümlemizden sekiz şehit Hakk’a kurban eyledik

 

Biri Arkunes’li Durak, ipti verdiler anı

Biri İriset’li Cemal, cennete gitti canı

Biri Kârşut’lu İsmail, kaşından aktı kanı

Kazamızdan beş tanesin daha revan eyledik (*)

 

Der Muhibbî kalan ile gidenimiz bilmedik

Türlü zahmet meşakatle bir gün olsun gülmedik

Her başa geleni gördük birin noksan kılmadık

Ceng-i meydan arasından böyle seyran eyledik.

 

 

Muhibbî, Artvin’in Hod (Maden) köyünden Âşık Şamilî’ye ve Yusufeli’nin İphan (İnanlı) köyünden Âşık Mahirî’ye ustalık etti. Şamilî ile birlikte sazı omuzunda, doğudaki birçok köy ve kasabayı gezdi. Şamilî ve Muhibbî birlikte, Ermeni âşık Coşkunî ile karşılaşmada bulundular. Muhibbî, bu karşılaşmada Coşkunî’nin karşısına önce çırağı olan Şamilî’yi çıkardı. Şamilî, yaşça Muhibbî’den büyük olduğu için herkes Şamilî’yi usta zannediyordu. Karşılaşmada Coşkunî’nin sorduğu bir soruyu Şamilî cevaplayamayınca, Coşkuni, Şamilî’ye sözle sataştı, hakaret ve küfür etti. Şamilî’de ustasının Muhibbî olduğunu söyleyerek yerini Muhibbî’ye bıraktı. Muhibbî, Coşkunî’nin bu sorusunu cevapladı ve bu sefer kendisi ona bir soru sordu. Coşkunî bu soruyu cevaplayamayınca Muhibbî de o kızgınlığıyla Coşkunî’ye ondan daha beter hakaret ve küfür edip, onu meclis önünde rezil-rüsva etti. Coşkunî gibi usta bir âşığı mat eden Muhibbî’nin şöhreti giderek yayılmaya başladı. Ayrıca İdrakî ve Elfazî adlı âşıklarla da karşılaşmalar yapıp, onları da mat etti. Muhibbî’nin sazlı-sözlü aşk ve macera hikâyeleri düzdüğü bilinse de bunlardan hiçbirisi tespit edilememiştir.

 

Muhibbî’nin gençlik yıllarında Yusufeli köylerini dolaştığı sırada rağbet gördüğü köyleri övdüğü, memnun kalmadığı köyleri ise yerdiği çok uzun bir destanı vardır. Fakat bu destan yazılı olarak günümüze ulaşmamıştır. Kimi dörtlükleri bilinmekle birlikte çoğu unutulmuştur. Zor köylü Âşık Keşfî, 13-14 yaşlarında iken şairliğe merak salmıştı. Erkinis’e gidip, Muhibbî’den bu destanını yazdırmasını istemiş, Muhibbî de kimi yerleri müstehcen olan, küfür ve hakaretler içeren bu destanını, kendinden sonra geriye kalmasını istemediği için yazdırmamış, onun yerine Hazret-i Adem’den beri gelmiş geçmiş peygamberleri anlatan 120 kıtalık bir destan yazdırmış. Fakat bu destanı da I. Dünya Savaşı sırasında Keşfî’nin kimi şiirleriyle beraber kaybolmuştur. Asıl adı Mustafa olan Keşfî, bu ziyareti sırasında Muhibbî’den kendisine bir mahlas takmasını ister, Muhibbî de onun şiire, şairliğe olan merakı nedeniyle “Keşfî” mahlasını takar.

 

Bir ara Erzurum tekkelerine devam edip, Nakşibendi tarîkatına girmiş, ömrünün son yıllarını sürekli ibadet etmekle geçirmişti.

 

Muhibbî, 1868 senesinde köyünde hasta olmuştu. Yatarken, deyişlerini ve yeniden söyleyeceği bazı parçaları bir araya yazdırmak için yanına bir okur-yazarın gelmesini arzu etmişse de o tarihte okur-yazar adam bulunmadığından bu isteği yerine getirilemedi. Hastalığı sırasında şairi ziyarete gelen Hers (Kirazalan) köylü Kâtip Hüseyin Efendi’nin, halen Hers köyünde saklanan mûtena bir cöngünde “Muhibbî’nin Âhir Tevarihi” başlıklı şu parçası, son dörtlüğüyle şairin doğum, şairliğe başlayış ve en son deyişi olduğunu tespit etmesi itibariyle çok değerlidir:

 

 

Nübüvvet nurudur var olan ezel

Onunla berabar havlette idim.

Balçıktan yarattı anları güzel

Âdem Havva ile cennette idim

 

Haçan ki olunduk cihana sürgün

Zâri firak ile kalmıştık ol gün

Lûtf erişti Haktan biz olduk memnun

Mabeynde gezerdim vahdette idim

 

Emir tebliğ oldu koptu tufan’ı

Nuh nebi ki oldu Âdem’i Sâni

En baş kaptan idim açtım yelkâni

Nebiler yanında hizmette idim.

 

İshak ile bir huzurda oturdum

İbrahim nebiyle ateşe girdim

Musa’y nice nice Tur’a götürdüm

Fahrî âlem ile hicrette idim.

 

Bin iki yüz otuz dokuzda geldim

Elli altısında bu bahra daldım

Seksen dört tarihte yadigâr kıldım

Muhibbî’yem gör ne devlette idim.

 

 

Bu hastalıktan kurtulamayan Muhibbî, 1868 yılı başında 46 yaşlarında iken Hakk’ın rahmetine kavuştu. O zamanki inanışa göre halk tarafından âşık mezarının bir şifa yeri telâkki edilmesi geleneğine karşı Muhibbî, mezarının muntazam bir şekilde yapılmamasını vasiyet etmişti. Bu nedenle Muhibbî, demircilikte çalıştığı dükkânın yanına defnedildi. Muhibbî’nin yattığı eski mezarlık Köy İhtiyar Kurulunun 1934 yılında aldığı kararla kaldırılmış ama Muhibbî’nin mezarına dokunulmamıştır. 1972 yılında köyün mezralarına gidecek olan yolun yapımı sırasında, Muhibbî’nin mezarı dönemeç yerinde, yüksekçe bir toprak üzerinde kaldı. Zamanla toprağın kayması sonucu yıkılma tehlikesi arzeden mezarına köylüsü M. Adil Özder sahip çıktı. Muhibbî’yi edebiyat dünyasına tanıtan, onun hakkında birçok makale ve üç kitap yazan Özder, köylülerle birlikte elbirliği ile Muhibbî’nin mezarını anıt mezar haline getirdiler. Mezarın mermer bloklarını, M. Adil Özder, Ankara’dan getirdi ve on günlük çalışma sonucu 27 Mayıs 1977 tarihinde anıt mezarın yapımı bitirildi...

 

Muhibbî, yaşadığı dönemin en usta âşıklarındandı. Hem kendi döneminde hem de kendinden sonraki dönemlerde pek çok âşığı etkiledi. Kuzeydoğu Anadolu’nun âşıklık geleneğinde kendisine önemli bir yer edindi.

 

Muhibbî’nin deyişleri kendi döneminde ve kendinden sonra dillerde dolaştı. Yurdun çeşitli illerine muhacir giden hemşehrileri, gittikleri yerlerde Muhibbî’nin, Keşfî’nin ve diğer Artvin’li şairlerin deyişlerini, türkülerini söylediler. Muhibbî’nin Yandı Ha Yandı redifli yanık türküsünü de söylediler. Sıdkî mahlaslı bir âşık da bu türküye nazîre yaptı. Sıdkî’nin bu nazîresi radyo repertuarına alındı ve bir zamanlar en meşhur türkülerden birisi oldu. Fakat türkünün asıl sahibi unutuldu. Bu türkü TRT radyo repertuarında tek dörtlük olarak şu biçimde kayıtlıdır: Türkünün adı: Hasretinden Ahından, Repertuar no: 2271, Yöre: Zile/Tokat, Kimden alındığı: Sadık Doğanay, Derleyen: – Doğan Kaya da bir makalesinde bu yanlışa işaret ederek, türkünün asıl sahibinin Muhibbî olduğunu belirmiştir. [2]

 

Türkünün aslı şu biçimdedir:

 

YANDI HA YANDI [3]

 

Nazlı yârin hasretinden derdinden

Alıştı* ciğerim yandı ha yandı

Ateş düştü onun rûy-u mahından

Titreşti bu canım yandı ha yandı

 

İnanmam dünyaya beni kandırmaz

Yanan yüreğime ahı kondurmaz

Yedi derya bağlasalar söndürmez

Cesette imkânım yandı ha yandı

 

Muhibbî çekerim derd-i verem ben

İsterim murada tezden erem ben

Aslı’ya canından yanan Kerem ben

İlik damar kanım yandı ha yandı.

 

Sıdkî’nin söylediği biçimi ise şöyledir:

 

 

Bir güzelin hasretinden ahından

Tutuştu her yanım yandı ha yandı

Âşık oldum onun mah cemâline

Aşkımdan her yanım yandı ha yandı

 

Benim derdim senin derdine paydır

Bir güzel sevmişem kaşları yaydır

Saatım gün geçer, her günüm aydır

Üç yüz altmış beş günüm de yandı ha yandı

 

Sıdkî’yam çekmişem gayet zarı ben

Dilerim ki muradıma erem ben

Bir hayırsız yâr elinde kaldım ben

Ağzımda dillerim yandı ha yandı.

 

 

 

 

 

KOŞMA [4]

 

Şükür olsun yaradana çok şükür

Sevdiğim oturmuş yolun üstüne

Yorulmuş, terlemiş elma yanağı

Sandım çise vurmuş gülün üstüne

 

Benden ne kaçarsın gül yüzlü şahım

Âsumana çıktı feryad ü âhım

Yeşil atlas giymiş kaddi surahım

Gümüş kemer kurmuş belin üstüne

 

Muhibbî der kuculacak çağıdır

Sandım koynun içi cennet bağıdır

Yel vurdukça sağa sola dağıdır

Sırma zilfi çifte halın üstüne.

 

 

BU SEVDA [5]

 

Dinleyin ahbaplar tarif edeyim

Yetmiş iki dertten baştır bu sevda

Yandırır odlara pervane gibi

Daim sönmez bir ataştır bu sevda

 

Felek hisar çekmiş yolum açılmaz

Bir bülbülüm gonca gülüm açılmaz

Felek kırdı kanat kolum açılmaz

Yazı gelmez yaman kıştır bu sevda

 

Muhibbî’nin elif kaddin dal eyler

Ağlatuben göz yaşını sel eyler

Hicran haddesinden çeker tel eyler

El sanar ki bir cümbüştür bu sevda. KOŞMA [6]

 

Cahile eylesem dilden nasihat

Gûş verip birini tutmaz Efendi

Âşık olan söyler Hak kelâmını

Bir sözüne yalan katmaz Efendi

 

Ezelden çektiğim ah ü zâr iken

Sinemizi yakan aşk-ı nâr iken

Başında pamuklu kavuk var iken

Şeytan kuru sazda yatmaz Efendi

 

Der Muhibbî aklın başına döşür (devşir)

Gûş et sözlerimi aklını şaşır

Kış günü tipide borada üşür

Terk edip bir yana gitmez Efendi.

 

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

* Sale, Salih adının köydeki söyleniş biçimidir.

 

* Bu şiiri, Tavusker nahiyesi köylerinde ele geçen bir cönkte yazılıdır. Erkinis köyünde de bazı kısımları bilinmektedir.

 

* Arkunes, İriset ve Kârşut, Tavusker nahiyesinin köylerindendir.

 

[2] D. Kaya; “Türkülerin Derlenmesinde, Kayda Geçirilmesinde ve İcra Edilmelerinde Yapılan Yanlışlıklar”, Folklor/Edebiyat, S. 2001/2, s. 53

 

[3] M. A. Özder; Yusufelili Muhibbî, s. 9-10. (Zor köylü Keşfî, Muhibbî’nin bu şiirine bir nazire yapmıştır).

 

* Alıştı: Tutuştu, yandı.

 

[4] M. A. Özder; Yusufelili Muhibbî, s. 10-11

 

[5] M. A. Özder; aynı eser, s. 11

 

[6] Erkinis’te, Muhibbî’nin de bulunduğu bir meclisteki sohbet sırasında bir vaiz (hoca) Muhibbî’ye, “Şeytan âşıkların sazının içine girer ve onları azdırır” deyince, Muhibbî de vaize bu şiirle cevap vermiş. (M.M. Çaldağ; “Şair-Saz-Vaiz Üstüne”, Türk Folklor Araştırmaları, S. 124, Kasım 1959).

ME
25.01.2009 18:28
#10

Konu, "Diğer Şairler" bölümüne taşınmıştır. Paylaşımınıza buradan devam edebilirsiniz.

 

Saygılarımla...

AY
25.01.2009 19:58
#11

92. Hikmet

 

Erenler cemal görür dervişler sohbetinde;

 

Erenler meclisinde, nur yağar sohbetinde.

 

Ne dilese o olur dervişler sohbetinde;

 

Her sırlar açık olur dervişler sohbetinde.

 

Her kim sohbete geldi, erenden pay aldı,

 

Yabancı geldi, biliş oldu dervişler sohbetinde.

 

Her kim sohbete geldi, gönlüne sır ulaştı,

 

Dostlar murad buldu dervişler sohbetinde.

 

Sıradan kişi gelse, seçkin olur; yıldız gelse, ay olur;

 

Bakır gelse altın olur dervişler sohbetinde.

 

Kibir ve hasedler ölür, içine sır dolar,

 

Göz açıp Hakk'ı görür dervişler sohbetinde.

 

Rasûl’e vahiy geldi, başından tâcını aldı,

 

Kalktı hizmetçilik yaptı dervişler sohbetinde.

 

Kul Hoca Ahmed sohbette, dem vurur münâcâtta,

 

Zihi hoş saadette dervişler sohbetinde.

Ahmed Yesevi

EH
25.01.2009 20:46
#12

Buda bu fakirden:(platonik....)

 

Sen bir aslan bense ceylan

Avla Beni Avla Beni

Sen Ateşsin bense sinek

Yak şu Teni Yak şu Teni

 

Ben değilimki münafık

Ta ezelden sana âşık

Olalı canım satılık

Al şu Beni Al şu Beni

 

Düşman alıp başım kesse

Bedenimi atlar ezse

Kan köpürüp yere düşse

Yazsın Seni Yazsın Seni

 

İki yıl evvel geldiler

Kefenli tenim aldılar

Ölmüştüm o gün bildiler

Derler Hani? Derler Hani?

 

Sevda siyah sanki gece

Okur yirmi sekiz hece(burda bir tasavvufi konuyu işledim)

Düğümlendim uctan uca

Çözsen Beni Çözsen Beni

 

Geceyim benzersin aya

Kırkbin yaramı sen saya

Gerdanına inci diye

Dizsen Beni Dizsen Beni

 

Yediyüz ellinci günüm

Bu kadar gündür ölüyüm

Kerem der sökük halliyim

Diksen Beni Diksen Beni

AY
25.01.2009 22:00
#13

Maşalah suphanallah....

 

ehl-i_ kalender gardaşım bilmem bunu daha önce okumuşmuydun. Ben defalerca okudum yine okurun . Biraz uzun ama badeli Aşık Nihani ile Sümmani babanın bu karşılaşması çok etkileyici.

 

ÂŞIK SÜMMANÎ İLE TANIŞMA

 

Âşık Sümmanî'nin, Nihânî ile buluşmayı kararlaştırdığı yer; eskiden Türk-Rus sınırını ayıran askeri bir kışlaydı. Sümmanî buraya, halasının oğlu Ahmet onbaşı ile gelmişti. Yanlız, Göreşken'den gelenlere Bardız'da bulunan Rus Karakol kumandanlığı henüz sınırı geçme müsadesi vermediğinden Bardız'da bekletiliyordu. Durumdan haberdar edilen Türk sınır karakol komutanı Yzb. Salih Efendi, Rus komutanına yazmış olduğu bir mektupta; sınırı geçmek isteyenlere acele izin verilmesini istedi. Mektubu götüren posta olumlu cevabı alınca çabuk döndü.

 

Bardız tarafından gelenler, sınırdaki Türk askerleri tarafından birer birer Bardız Çayı'nın karşı tarafına geçirildi. Mustafa 250'den çok sivil ve asker arasında kışlanın büyük odasının dış tarafındaki pencerenin önünde uzun boylu, gök gözlü, sarı benizli, kül yüzlü gördüğü kişinin Âşık Sümmanî olduğunu anlamada gecikmedi. Koşup; hemen elini öptü, Sümmanî'de O'nun gözlerinden öptü ve kolundan tutup sağ yanına oturttu.

 

Eş-dost, konu komşu uzun süre birbirlerine hasret kalmıştı. Kucaklaşıp, has-retlik giderdiler. Salih Efendinin daha sabrı kalmamıştı. Hemen ayağa kalktı ve Sümmanî Baba'ya:

 

- "Âşık Baba, biliyormusun bu kadar asker ve sivil niçin bugün yollara dökülüp tâ buralara gelmiş, hiç sordun mu?" deyince, Sümmanî gözucuyla orada bulunanları şöyle bir süzdükten sonra:

 

- "Ey Cemâat! Gördüğünüz bu çocuk, bir aya yakın zamandır bilinmez bir hale giriftâr olmuş. Çocuğun yakınları haber saldılar, biz de kalkıp tâ buralara geldik." Usta henüz sözünü bitirmemişti ki Salih Efendi söze karıştı:

 

- "Evet usta; çocuğun sahipleri şu an ağlaya sızlaya yardımlarınızı bekler. Çocuğa derdini saz ile mi, yoksa söz ile mi soracaksın; sor da bizleri daha fazla merâklandırma" deyip meclisi açtı. Âşık Sümmanî, sofusu Ahmet onbaşı'ya dönerek:

 

- "Haydi! Ahmet sazı indir de muhabbet başlasın" dedi. Ahmet Onbaşı, söğüdün dalına astığı sazı uzanıp aldı ve kılıfından çıkarıp ustaya uzattı. Sümmanî, sazına düzen verince, Nihânî'ye döndü:

 

- "Oğlum, burası irfân meclisidir. Şimdi ben ilerden gidecem, sen de sözlerimi birer birer nâzire ederek girmiş olduğum kapıdan çıkacaksın; yoksa kabul etmem" dedi.

 

Sayfa Başına Dön

BİRİNCİ FASIL

 

Âşık Sümmanî bir söğüt ağacına yaslanmış; sazın tellerinde sesini ve gönlünü ayarlıyordu. Nihânî ise henüz saz çalmasını bilmiyordu. Seyirciler durumu bildiğinden, Nihânî'nin eline saz yerine bir söğüt çubuğu tutuşturdular. Derinden bir âh çeken usta âşık Nihânî'den şunları sordu:

 

Sümmanî

 

Dinle oğul dinle gûş ver bu söze

Söyle bir esrara erebildin mi

En evvel kim geldi göründü gözen

El bağlûp dîvâna durabildim mi

 

Nihânî

 

Bin üç yüz on sekiz tarih bu müddet

Bir derin esrara erenlerdeniz

Geldi selam verdi "üç tek dervişân"

El bağlup dîvâna duranlardanız

 

Sümmanî

 

Esrârın gizli mi yoksa aşikâr

Söyle hangi yola olmuşsan tayyar

Giyimleri nasıl elinde ne var

Acaba rû-be-rû görebildin mi.

 

Nihânî

 

Misk ü anber gibi geldi rayhası

Beyaz yeşil taçtır boydan libası

Herkesin elinde var aşkın tası

Huzuruna boyun buranlardanız

 

Sümmanî

 

Söyle kim aşkına verdiler bâde

Kime âşık oldun sevdiğin nerde

Nice yıl kestiler miiddet ü vade

Acap ikrârında durabildin mi

 

Nihânî

 

"Mehrûban" aşkına verdiler bâde

Şehr ü Afganistan mekânı orda

Kavuşmamız güçtür dar u dünyada

Ahd u ikrârında duranlardanız

 

Sümmanî

 

Neler geçti Kul Sümman'ın haşına

Sen de mi kavruldun aşk ateşine

Sevdâ temrenim mermer taşına

Sen de benim gibi vurabildin mi

 

Nihânî

 

Ne sorarsın Kul Nihân'ın işini

Seyretsene gözden akan yaşını

Aşkın temreniyle mermer taşını

Çalıp baştan başa yaranlardanız

 

Nihânî, Sümmanî'nin suallerine beklenenden güzel cevaplar vermişdi ancak, usta bu cevapları yeterli görmemiş olacak ki; Nihânî'ye doğru başını sallayıp:

 

- "Sevdâ temreniyle mermer taşını yarmak: öyle olmaz, böyle olur" dedi ve makamını değiştirdi. Mızrabını, dertli dertli sazın tellerinde gezdiren usta âşık: aşk dolu gözlerle Nihânî'ye:

 

- "Şimdi daha dikkatli ol. Seninle arslanlar gibi güreşeceğim. Ciğerine el salıp, madenini yoklayacağım; bakalım madenin nicedir" der demez Nihânî'yi imtihan etmeye başladı.

 

Sayfa Başına Dön

NİHÂNÎ, NARMANLI ÂŞIK SÜMMANİ TARAFINDAN İMTİHANA ÇEKİLİYOR (İKİNCİ FASIL)

 

Sümmani

 

Dinle oğul dinle iş bu muhalî

Erbâb ı sarrafa sarf eyle lâli,

Söyle nerden gider göklerin yolu

Araki bulasın Âşık Nihânî

 

Nihânî

 

Ba' i Bismillah'dır dersimin başı

Deryâya tay oldu çeşmimin yaşı

Ibtî gökler yolu "Mualla taşı"

Arar da bulurum Baha Sümmânî

 

Sümmani

 

Sorduğum suâlden aldım iş'ârı

Yetkin çıbanıma vurdun neşteri

Söyle ne hikmet var taştan yukarı

Ara ki bulasın Âşık Nihânî

 

Nihânî

 

Yine nusret vere ol gâni Yezdan

Elimden ne gelir, Mevlâ'dan ihsân

O taştan yukarı var bir merdiven

Arar da bulurum Âşık Sümmanî

 

Sümmani

 

Merdiveni dedin sol ile sağı

Aslı nedir, hangi çamın budağı

Söyle merdivenin var kaç ayağı

Ara ki bulasın Âşık Nihânî

 

Nihânî

 

Lâ'l i zebercedden değildir budak

Ne güzel hâlk etmiş halkeden Hâllâk

Merdivende "onsekizbin" basamak

Arar da bulurum Âşık Sümmani

 

Sümmani

 

Hissettim evladım görgünüz tamdır

Kerem ü Mevlâ'dan lütf ü ihsândır

Merdiven başında oturan kimdir

Ara ki bulasın Âşık Nihânî

 

Nihânî

 

Derûnumda virdim kadir ilâhi

Zikf' ile devr ettim; haftayı, mâhı

Merdiven başında Adem'in ruhî

Arar da bulurum Âşık Sümmani

 

Sümmani

 

Sümman'ın sorduğu kelâmdır dürdür

Buna cevâb vermek polatdan zordur

Ruh Adem'in amma neye memurdur

Ara ki bulasın oğul Nihânî

 

Nihânî

 

Der Nihânî; didelerim nem eder

Baba evladıyla ne hengâm eder

Toplar ervahları sûre cem eder

Arar da bulurum Baba Sümmani..

 

Soru ve cevapların birbirini takip ettiği bu ikinci fasıl sonunda dinleyiciler:

 

- "Mâ-şâ-Allah, bârek-Allah yavrum sana" deyip kalkıp Nihânî'nin gözlerinden öptüler. Ne var ki her imtihanın sonunda Sümmani:

 

- "Oğlum Nihânî, şimdi daha dikkatli ol; Çetin bir tekellüm faslı açacağım. Yine birer birer cevabını beklerim" deyip dil kılıcını çektiği gibi meydana giriyordu.

 

Sayfa Başına Dön

ÜÇÜNCÜ FASIL

 

Sümmani

 

E-s-salâ evladım gel gir meydana

Şây eyle hünerin ehl i ihvâna

Her ne sorar isem cevâb ver bana

Gel şu "çıktı girmez" yoldan haber ver

 

Nihânî

 

Bizefırsat vere ol gânî Yezdân

Girmişem meydana çıkmam aradan

Beni insan zuhûr etti anadan "

Çıktı girmez" yol da budur al haber

 

Sümmani

 

Ehl i demin deryâlarda dengi var

Pehlevânın; sefînesi, sengi var

Tekellümün; başka başka rengi var

Sonra "girdi çıkmaz" yoldan haber ver.

 

Nihânî

 

Bin çetine koşsan, gelmem hiddete

Taş, demir dayanmaz kuvvet, kudrete

Nalınlara sebep; Idris Cennete

"Girdi çıkmaz" yol da budur al haber

 

Sümmani

 

Hakk'ın hikmetine akıl mı erer

Baga bâğbân olan, bağını derer

Suâlime nazre ver; birer, birer

Yine "girdi çıkmaz" yoldan haber ver.

 

Nihânî

 

Bu suâle cevâb vermem mi nası

Pir elinden içtim kadeh i tası

Ezazil boynuna lâ'net halkası

"Girdi çıkmaz" yol da budur al haber

 

Sümmani

 

Der Sümmam; âşkın bahrına daldı

Karşıda hasmını hayale saldı

Gayret et; suâlin birisi kaldı

Yine "girdi çıkmaz" yoldan haber ver

 

Nihânî

 

Ayrılmaz Nihânî edeb erkândan

Yaradanım bizi hıfs ede andan

Şeytan merdûd oldu, çıktı îmândan

"Çıktı girmez" yol da budur al haber

 

Bu fasıl sonunda Sümmani ve mecliste bulunanlar Nihânî'nin "bâdeli" bir âşık olduğunu anlayıp, tasdik ettiler.

 

Âşıkların söyleşileri bir ara durmuştu. İşgâl bölgesinden gelenler ile Türk bölgesinden gelenler birbirlerinden hısım ve akrabalarını, konu komşularını sorup soruşturdular. İşgâl bölgesindekiler, Ermeni ve Rumlardan gördükleri zulum ve işkencelerden yakındılar. Sohbet, gittikçe koyu bir hal alıyordu. Bunu fırsat bilen Ahmet onbaşı, Nihânî'yi bir köşeye çekerek O'na:

 

- "Nihânî, daha ne duruyorsun, fırsat sende. Şu ana kadar Sümmani ilerden gitti, sen cevap verdin. Bilesin ki, cevap vermek suâl sormaktan zordur. Sümmani bunu bildiğinden sana öne geçme fırsatı tanımıyor. Bunca yıl onunla dolaşırım, artık ihtiyar oldu. Ne satacak malı, ne de gurbet gezecek hâli kaldı. Şu andan itibaren senin dalındayım. Haydi Nihânî durma!..." deyip genç âşığı ayartıyordu.

 

Nihânî, muammalara yüzünün akı ile cevaplar verdi ancak muamma sorma sırası kendisine geldiğinde Sümmani Baba buna müsade etmedi. Oysa ki genç âşık hünerini göstermek için fırsat bekliyordu.

 

Köşede yapılan fiskoslar ustanın kulağına gitmişti. Usta, Ahmet onbaşıya doğru başını sallayıp kızıyordu. Toy aşığın, manalı, manalı kendisine doğru baktığını gören Sümmani Usta; O'na nasihat tarzında bir kapı açıp şöyle seslendi:

 

Sümmani

 

Gûş ver oğul ehl i hâlin sözüne,

Şân alır âlemde şöhretlenirsin

Sakın benlik etme özü özüne

Bilirem gün-be-gün kuvvetlenirsin

 

Nihânî

 

Ben bu yolun hangisine varayım

Herzaman ilerden gâyretlenirsin

Eylen üç-beş kelâm ben de sorayım

Kimin telâşına hiddetlenirsin

 

Sümmani

 

Dil verenler, yüzü ağın değildir

O, benden çok sana yakın değildir

Bana sûal sormak çağın değildir

Sonra izin alır ruhsatlanırsın

 

Nihânî

 

Mânâlı kelâmı sormaktır işin

Her ne yana gitsen bırakmam peşin

Hile olduğundan dökülmüş dişin

An için gün-be-gün hoyratlanırsın

 

Sümmani

 

Sitemli sözlerin bağrımı dağlar

Giymiş cenk aletin kisbetin yağlar

Sana da mülk olmaz bu tıfıl çağlar

Bir gün olur sen de ibretlenirsin

 

Nihânî

 

Sen ki peder nüfûz kırmız evlâdın

Zülalden şirindir lezzet ü tadın

Dördüncü Orduda meşhûrdur adın

Her bir tekellümde lezzetlenirsin

 

Sümmani

 

Şeydâ bülbül gibi gülün çoğalır

Işkınlar çar yanın dalın çoğalır

Zu-l kadr i gevherin la'lın çoğalır

Mezet i meydanda lezzetlenirsin

 

Nihânî

 

Sen evlâd diyende ben diyem peder

Nihânî'ye böyle tecelli kader

Korkam "Bedehşanlı" senden el çeker

Narmanda kim ile halvetlenirsin

 

Sümmani

 

Der Sümman ararım dil bîçaremi

Kime tarif edem baht ı karemi

Aman oğul aman açma yaramı

Seni söylettikçe âfatlanırsın

 

Sümmani Baba; gün görmüş, devran sürmüş usta bir âşıktı. Gençliğinde hiç bir âşık onunla ciddi olarak boy ölçüşemedi. Şu an ise, ihtiyar olmuştu. Saçları ağarmış, beli bükülmüş, dişlerinin çoğu da dökülmüştü. Nihânî, muamma sorma fırsatı vermediği için Sümmani ustayı hile yapmakla suçluyor, dişlerinin dökülmesini de sözde bu özelliğine bağlıyordu.

 

Nihânî, mesleğe ilk adımını atmış fakat daha yol, töre nedir bilmiyordu. Sümmani Usta, genç âşığın edebe aykın davranacağından endişe ettiği için tekellümde öne geçme müsadesi vermemişti, yoksa Nihânî'den korktuğundan filan değil... Sümmani Baba, Nihânî'nin gönlünü almak için bazı nasihatlarda bulundu.

 

Tekellüm fâslı bitmişti. Âşık Sümmanî cemaate dönerek:

 

- "Ey cemâat! Gördüğünüz gibi bu çocuk da tıpkı benim gibi 'erenler' elinden bâde içip; bir âşık ateşine giriftâr olmuş. Şu an; benim para kazanacak, bunun da dost edinecek zamanıdır. Mâdemki ilk defa beni usta bildi; O'nu yanlız bırakmak bize yakışmaz. Mesleğin töresini, yol ve erkânını öğretmek için bir müddet onunla dolaşacağım" dedi.

 

Gençler, söğüt ağaçları altında yer sofralarını hazırlamışlardı. Birlikte yemek yenip, çay içtiler. Güneş dağların ardına çekilirken dinleyiciler de köylerinin yolunu tuttular.

 

Recep Usta, Sümmani ile Ahmet Onbaşıyı davet edip, Göreşken'e getirdi. Burada iki hafta kadar alıkonan misafirler izzet ikram gördüler. Âşıkların köye gelişiyle o yıl, ilkbahar daha bir anlam kazandı. Şerif Ağa'nın konağında her akşam "Meclis" yapılıyordu. Halkın uzun zamandan beri gönülleri kararmıştı. Âşık sohbetleriyle; halkın yüzüne renk, gözlerine yaş geldi. Halkın gönül bahçeleri bu sayede yeniden uyanıverdi.

EH
25.01.2009 23:28
#14

Kardaş gördüğün gibi bizim zahiri sapıkların dediği gibi değil Bir bayana olan aşk.O da İlahi.Bana bir tarikattan olan bir amca arada sadece perde var demişti....

AS
26.01.2009 03:01
#15

selamun aleykum,

 

ben su nihani ile summaninin atisma kismini okudum,gercekten cok guzel,anladigim kadariyla!

fakar su badeli asik olayi nedir,kendi aranizda anlasiyorsunuzda birazda bizlere anlatirmisiniz?,sadece iltifat vari bir sozmu yoksa varmidir bir hikayesi.

 

selametle

AY
26.01.2009 11:39
#16

asil_dusunce ,Evet benim bildiğim bir hikaye var. Ama anlatmaya kalkarsam yanlış anlaşılır diye çekinirim. Bu Allahın bir lutfu dilediğine verir. Biri bülbül olur öter biri gül olur susar . Gülü bülbülden bilirler . Yani ben anlatamıyorum karışık iş. Hakkını helal et.

AS
26.01.2009 16:03
#17

selamun aleykum,

 

helal olsun kardesim,ne demek,ben insallah vaktim oldugun da kendim biraz egilmeye calisacam konuya.

bu ustalar ve daha niceleri bizim oralardan,hal boyle olunca bilmemekte sanki biraz ayip oluyor.neyse kardesim aeo.

 

selametle

AY
26.01.2009 20:47
#18

LARİ CAMİSİ

 

Delik deşik bir hatıra

Eski güzel yapıdan;

Ayıramaz gelip geçenler,

Pencereyi kapıdan!

Merak edip sorarsanız,

Adı, “Lari Camisi”…

Görünür kubbesinin arkasından

Gökyüzünün mavisi.

 

Belli: ağlamış yazılar,

Sağnakta…

Ki çoğu, hala,

Ağlamakta!

Şu sütun, vaktiyle,

Mermer gövdesi, tunç kispetiyle

Çıkarken “Kırkpınar”a,

Şimdi devrilmiş kenara!

 

Dolu vurmuş kubbe,

Çicekbozuğu duvar…

Yıkılan taşlar,

Dizini ovar

 

Fırtına, alemden yakalamış,

Zelzele temelden,

Yetişin dostlar: gidiyor

Lari Camisi elden!

 

Selimiye’nin Muradiye’nin

Kitapta yeri var…

Onu kim arar,

Kim sorar!

 

Kalk, Lari Çelebi, mezardan;

Çıkagel ”Merhaba!” diye

Ve sor: “Benim bir camim vardı…

Nerede acaba?” diye!

 

Umudu kesmiş, yazık,

Hayatından hekimler…

Değişmez cemaati, artık,

Yoksullar, yetimler!

 

Buradan çeşmesi dinlesin;

Ordan ırmağı, deresi;

Elini kulağına koymuş

Kırık şerefesi,

Kendi selasını kendi verir

Lari Minaresi!

 

A.N. Asya

AY
27.01.2009 15:34
#19

Gülnar bu yerlerden gitti gideli

Çiçekten çiçeğe gam taşır yeli

Bulutlar toprağa küstü küseli

Nazlı nazlı yağar kar bu dereye

 

Yaylanın nefesi kuşburnu kokar

Hayta paharından ,gözyaşı akar

Bir eli boncuklu tandırı yakar

Vurur yanağından nur bu dereye

Aşık Nasuhi

 

 

 

Gün ortası ışıl ışıl olsada

Karanlık saçından akar bu kızın

Bülbül gülü bin zahmetle bulsada

Alır yakasına takar bu kızın

 

Göz çatlıyor bakamıyor yakından

“kara kılçık” kaşlar, sıyrılmış kından

Çöl tutuşur gölgesinin aşkından

Duruşu deryayı yakar bu kızın

 

Arı konar gönlündeki sevince

Toplar bal özünü inceden ince

Siyah zülfü gül yüzüne değince

Yanağında şimşek çakar bu kızın

 

Gül soldurur gül yanağa takarsa

Koç ağlatır ele kına yakarsa

Nehrin kıyısından suya balarsa

Şelvesi kaleye çıkar bu kızın

Aşık Nasuhi

 

Kadir mevlam şu gönlümü hoş eyle

Ya sabır ver ya bağrımı taş eyle

Ya bir çift kanat ver yada kuş eyle

Tez yetişek dost bağında talan var

Aşık Sümmani Baba

AY
28.01.2009 00:36
#20

Kazak Edebiyatı

 

Magcan Cumabayev (1893-1938), Kazak bozkırlarında ortaya çıkan millî uyanışa, millîleşme çabalarına ve kurtuluş mücadelesine kuvvet veren aydın, yazar ve şâirler arasında Magcan Cumabayev (1893-1938), Sultan Mahmut Toraygır (1893-1920), Jüsipbek Aymavıt (1889-1931) ve Şahkerim Kudayberdi gibi kişilerin de Kazaklar nezdinde önemli bir yeri vardır.

 

Yukarıda saydığımız Kazak aydınlarının arasında bulunan Magcan Cumabayev, önemli bir sîmadır. Cumabayev, İstanbul’da yeni usûle göre eğitim veren bir Çala medresesinde okudu ve bu yerde Arapça, Farsça ve Çağatay Türkçesini öğrendi. İlk şiir denemelerini burada yaptı. Daha sonra Kazan’a gitti ve burada da başka bir medreseye devam etti. Şolpan adındaki ilk şiir kitabı Kazan’da basıldı. Mir Jakup Dulatulı ile tanıştıktan sonra Kazak kültürünün yaygınlaşması için çalışmalara başladı. Rusça da öğrendi. Diğer milliyetçi Kazak aydınları ile beraber Alaş hareketine katıldı. Büyük bir Türk milliyetçisi olan Cumabayev, Kazakların ve bütün Türkistan’ın millî şâiridir. Şiirlerinde Türk topluluklarının o dönemdeki dağınıklığından, yabancı işgali altında yaşamak zorunda kalışlarından ve bundan dolayı duyulan ezikliklerden bahseder. Kün men Tün (Gece ile Gündüz), Alıstagı Bagrıma (Uzaktaki Kardeşime), Türkistan, Oral, Aksak Temir Sözü (Aksak Timur Sözü), Künşıgıs (Doğu), Ot (Ateş) gibi şiirleri bulunmaktadır.

 

Alısta avır azap çekken bavrım,

Kuvargan beyçeşektey kepken bavrım,

Kamagan kalın cavdın artasında,

Köp kılıp közdin casın tökken bavrım

 

“Uzakta çok azap çeken kardeşim,

Solmuş lâle gibi olmuş kardeşim,

Kalabalık düşman kuşatması altında

Göl gibi gözyaşı döken kardeşim!”

 

(Magcan Cumabayev, Türkler, cilt:19.)

 

 

UZAKTAKİ KARDEŞİME

 

Uzakta ağır azap çeken kardeşim!

Kurumuş lale gibi çöken kardeşim!

Etrafını sarmış düşman ortasında

Göl kılıp göz yaşını döken kardeşim!

 

Önünü ağır kaygı örtmüş kardeşim!

Ömrünce yaddan cefa görmüş kardeşim!

Hor bakan,yüreği taş,kötü düşman

Diri diri derini soymuş kardeşim!...

 

Ey pirim!Değil miydi Altın ALTAY

Anamız bizim?Bizlerse birer tay,

Bağrında,yürüme dik mi serazat?

Yüzümüz değil miydi ışık saçan ay?

 

Alaca altın aşık atışmadık mı?

Tepişip bir döşekte yatışmadık mı?

Anamız olan ALTAY'ın ak sütünden

Beraber emip beraber tatışmadık mı?

 

Akmadı mı bizim için dupduru bulak,

Şarıldayıp şarıl şarıl dağdan inerek?

Hazırdı uçan kuş,kopan yel gibi

Dilesek bir bir atlar,tıpkı burak!

 

ALTAY'ın altın günü nazlanarak

Gelende,sen pars gibi bir er olarak,

Akdeniz,Karaden iz ötelerine,

Kardeşim,gittin beni bırakarak!...

 

Ben kaldım yavru balaban,kanat açamam,

Uçam diye davramsam bir türlü uçamam,

Yön bulduran,yol gösteren can kalmadı;

Yavuz düşman koyar mı şimdi beni vurmadan?

 

Kurşunlar genç yüreğime saplandı,

Günahsız taze kanım su gibi aktı;

Kansız kalıp,kuruyup bayıldım,

Karanlık mahbese sıkıca kapattı.

 

Görmüyorum artık gece gezdiğimiz kırı,ovayı,

Gündüz güneşi,gece gümüş nurlu ayı;

Nazlı nazlı ipek kundaklara sarmalayıp

Bizi büyüten altın ANAM ALTAY'ı

 

Ey pirim!Ayrıldık mı ulu bütünden?

Dağılmayıp yılmayan yağan oklardan

Türk'ün pars gibi yüreği varken

Gerçekten korkak kul mu olduk sinip düşmandan?

 

Kudretli olmak isteyen Türk'ün canı

Gerçekten bitap düşüp kalmadı mı hali?

Yürekteki ateş söndü mü,kurudu mu

DAMARINDA KAYNAYAN ATALAR KANI?

 

Kardeşim!Sen o yanda,ben bu yanda,

Kaygıdan kan yutuyoruz,bizim adımıza

Layık mı kul olup durmak,gel gidelim

ALTAY'A ATADAN MİRAS ALTIN TAHTA.

 

MAĞCAN CUMABAY

 

 

CEVAP

Anadolu Türkleri adına Feyzullah Budak'tan Mağjan'a cevap

 

 

Uzaktan azabımı bilen kardeşim

Sevgisiyle gözyaşımı silen kardeşim

Özü amansız düşman ortasında

Gönlünü derdime bölen kardeşim

 

Ağır kaygılarla doldum kardeşim.

Kuruyup lale gibi soldum kardeşim.

Taş yürekli düşmanı sen hep bilirdin.

Ben şimdi haberdar oldum kardeşim.

 

Ortak anamız idi, Altın Altay

O bir Tulpar idi, bizler birer tay

Bağrında şimşek gibi çakardık

Karşımızda sönük kalırdı, gün ve ay.

 

Alaca altın aşık atıştık elbet

Tepişip bir döşekte yatıştık elbet

Altay gibi bir ananın ak sütünden

Beraber emip, beraber tadıştık elbet.

 

Bizim için dupduru bulaklar aktı.

El attığımız yerde şimşekler çaktı.

Emrimizdeydi uçan kuş ve kopan yeller

Bindiğimiz atlar tıpkı buraktı.

 

Bir gün ortak hayatın süresi doldu.

Tanrı emriyle sefer mukadder oldu.

Bedenim Akdeniz-Karadeniz arkasında

Yüreğim Altın Altay’da kaldı.

 

Bilirim öksüz kalıp kanat açamadığın

Uçmaya davransan da uçamadığın

Yön bulduran, yol gösteren can olmayınca

Düşman kurşunlarından kaçamadığın.

 

Sana değen kurşun, bana saplandı

Günahsız kanımız birlikte aktı

Toprağa düşen kan, onu yurt kılar

Bizi ayrılıp, bölünmek yaktı.

 

Ben de hasretim, gezdiğimiz ovaya

Gündüz güneşe, gece gümüş nurlu aya

Bizi ipek kundaklara sarmalayıp

Bağrında büyüten anamız Altay’a.

 

Ulu bütünden ayrılıp uzağa düştük

Tarih kazanında yıllarca piştik

Dağılıp yılmadık, yağan oklardan

Yiğitlik suyunu biz özünden içtik.

 

Kudrete hamle eden Türk canı

Ne hasta düştü, ne de tükendi hali

Sönmedi yüreklerdeki ateş

Kurumadı damardaki atalar kanı.

 

Kardeşim, sen o yanda, ben bu yanda

Kudret doğmaz ayrı ayrı yatanda

Gücü-kuvveti toplamak gerek

Atalardan miras ortak vatanda.

 

FEYZULLAH BUDAK

AY
28.01.2009 11:59
#21

KARANĞILIK KOYUVLANIP KELEDİ

 

Karanğılık koyuvlanıp keledi

Peç içinde çok akırın sönedi

Kızık körip canımdaki cas bala

Söngen çoktı üredi de, küledi.

 

Çok üstinen kiçkene uçkın uçtı da

Bir azırak çok kızara tüsti de

Derev sönip, tezrek külge aynaldı

Astındağı ıstık küldi kuçtı da.

 

Peç içinde çok akırın sönedi

Söngen çoktı ürip bala küledi

Oy bastı ma? Elde közim taldı ma?

Mölt-mölt etip, közime cas keledi...

 

***

KARANLIKLAR KOYULANIP GELİYOR

 

Karanlıklar koyulanıp geliyor

Soba içinde kor yavaş yavaş sönüyor

İlginç görüp yanımdaki genç çocuk

Sönen koru üflüyor da gülüyor.

 

Kor üstünden küçük bir kıvılcım uçtu da

Bir azıcık kor kızarır gibi oldu da

Derhal sönüp, hemen küle dönüştü

Altındaki sıcak külü sardı da.

 

Soba içinde kor yavaş yavaş sönüyor

Sönen koru üfleyip çocuk gülüyor

Efkar mı bastı, yoksa gözüm mü daldı?

Damla damla akıp, gözüme yaş geliyor...

Magcan Cumabayev

AY
28.01.2009 12:12
#22

1937 yılında tutuklanarak 19 Mart 1938’de Stalin cellatları tarafından kurşuna dizilir.

 

Sür Atını Sersembay

 

Sür atını Sersembay

 

Daha horoz ötmeden

 

Altın şafak sökmeden

 

Yaylalara çıkalım

 

Deh deh deh

 

Olmaz olsun bu mektep

 

Çektiğim bu yüzden hep

 

Sür atını Sersembay

 

 

 

Geri dönüp bak hele

 

Gözleri alev alev

 

Gördüğün o devler ev

 

Atmosferi toz duman

 

Burada geçmez zaman

 

Şehir yedi başlı dev

 

Sür atını Sersembay

 

 

 

Uğul uğul uğuldar

 

Yayılır pis kokular

 

Şaşırdım vay anam vay

 

Geri dönüp nidelim

 

Köyümüze gidelim

 

Sür atını Sersembay

 

 

 

Uçarı mı uçarı

 

Utanmaz kadınları

 

Kırıtarak gerinir

 

Yüzlerinin nuru yok

 

Gözlerinin feri yok

 

Erkekleri cin, peri

 

Sür atını Sersembay

 

 

 

Ateşli bir yürek yok

 

Seksten gayrı erek yok

 

Homurdanan domuzlar

 

Bunları gece kuzlar

 

Sefillerin cenneti

 

Pis kokulu dehlizler

 

Sür atını Sersembay

 

 

 

Gökyüzü yıldız kaynar

 

Göğü görmez kör onlar

 

Bakıp gülümsüyor ay

 

Bunaldım bu şehirde

 

Sonsuz kırlarım nerde

 

Sür atını Sersembay

 

 

 

Sersembay, hey Sersembay

 

Uyku sırası mı ay!

 

Somurtup durma öyle

 

Hadi bir türkü söyle

 

Köyden duyulsun ünün

 

Artık çilem doldu say

 

Sür atını Sersembay

 

 

 

Sarı Arka yaylağı

 

Yeşil cennet otağı

 

Bir uzanıp yatayım

 

Onun ipek yelini

 

Âbı kevser gölünü

 

Ben nasıl unutayım

 

 

 

Şehir benim neyime

 

Hasret kaldım köyüme

 

Söylesene Ağatay

 

Geri dönüp nidelim

 

Obamıza gidelim

 

Sür atını Sersembay

 

 

Magcan Cumabayev

AY
28.01.2009 12:28
#23

Bağrı yanık Türkiyeli gardaşım

Bilmirmisen Türkistanlın ne çekir

Bağrı kara gözü kara dindaşım

Bilmirmisen Türkistanlın ne çekir

 

Doğmuşum atmışlar bir zindan yere

Vatan nere sıla nere yurt nere

Ana sütü emmemişim birkere

Bilmirmisen Türkistanlın ne çekir

 

Gardaşım çığlığım duymirmisen

Sen Allah yoluna ölmir misen

Yoksa bizi gardaş saymirmisen

Bilmirmisen Türkistanlın ne çekir

 

Ezen dinlir namazına gidirsen

Mene ezen namaz yasak bilmirsen

Sen bir hürsen men esirem görmirsen

Bilmirmisen Türkistanlın ne çekir

 

Sana ninni söylirem silah sesinden

Ayrılmirsen anneciğin dizinden

Men esirem gan geliyor gözümden

Bilmirmisen Türkistanlın ne çekir

Yazarını bilmiyorum Doğu Türkistandan biryerlerden…

 

Coştun yine deli gönül , sular gibi çağlar mısın

Aktın Yine kanlı yaşım ,yollarımı bağlar mısın

Yunus Emre

EH
28.01.2009 16:28
#24

Aşık Veyselden:

Koyu yazdığım yerler çok derin manalar içeriyor çoğu tasavvufi manalar(İnşaallah-u Teala bir başka zaman açıklarız bu manları)

 

Güzelliğin on par'etmez

Bu bendeki aşk'olmasa

Eğlenecek yer bulaman

Göynümdeki köşk'olmasa

 

Tabirin sığmaz kaleme

Derd-i dermânsın yarama

İsmin yayılmaz âleme

Aşıklarda meşk'olmasa

 

Kim okurdu kim yazardı

Bu düğümü kim çözerdi

Goyun gurd'ile gezerdi

Fikir başka başk'olmasa

 

Güzel yüzün görülmezdi

Bu aşk bende DİRİLMEZDİ(burada çok derin bir şeye vurgu yapmış)

Güle kıymet verilmezdi

Aşık ve Maşuk'olmasa

 

Senden aldım bu feryâdı

Bu imiş dünyanın tadı

Anılmazdı Veysel Adı

O sana âşık'olmasa

AY
28.01.2009 17:40
#25

Bir gececik uyuma ,ne olur.

Ayrılık kapısını çalma bir gecelik.

Bir gececik dostların gönlü olsun

Ne olur sabahı et bir gececik

 

Bir gececik gözlerimiz seninle aydın olsun

Kör olsun şeytan birgececik

Dünyayı güzel kokular sarsın bütün.

Karanlıklardan ışıklar aksın ovalara.

Sofradakiler dirilsin bir gececik

 

Bir gececik uyuma ne olur

Ayrılık kapısını çalma bir gececik

Bir gececik ata bin,meydana gel.

Gönüller bir gececik rahat olsun

Göğüsler meydana dönsün bir gececik

 

Yeniler giyinelim biz kulların

Musa gibi sen bir sopa al eline.

Sopa bir anda elinde yılan olsun

Süleyman gibi sen karıncaların yanına var.

Karıncalar bir anda birer Süleyman olsun

 

Ne olur,bir gececik kapısını çalma ayrılığın

Mevlana Celaleddin Rum

AY
28.01.2009 17:40
#26

ALLAHIM BU VUSLATI HİCRAN ETME

 

Allahım bu vuslatı hicran etme

Aşkın sarhoşlarını nalan etme

 

Sevgi bahçesini yemyeşil bırak

Bu mestlere bahçelere kasdetme

 

Dalı yaprağı vurma hazan gibi

Halkını başı dönmüş zelil etme

 

Kuşunun yuvasının ağacını

Yıkma da kuşlarını perran etme

 

Kumunu ve mumunu karıştırma

Düşmanları kör et de şadan etme

 

Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır

Onların işlerini asan etme

 

İkbal kıblesi yalnız bu halkadır

Umut kabesin öyle viran etme

 

Bu çadır iplerini öyle katma

Çadır senindir eya sultan etme

 

Yok dünyada hicrandan daha acı

Ne istiyorsan et de onu etme

 

Mevlana Celaleddin Rumi

AY
28.01.2009 17:42
#27

Demedim mi?

 

Oraya gitme demedim mi sana,

seni yalnız ben tanırım demedim mi?

Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im?

 

Bir gün kızsan bana,

alsan başını,

yüz bin yıllık yere gitsen,

dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?

 

Demedim mi şu görünene razı olma,

demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl,

onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?

 

Ben bir denizim demedim mi sana?

Sen bir balıksın demedim mi?

Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,

senin duru denizin ben'im demedim mi?

 

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?

Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im,

senin kolun kanadın ben'im demedim mi?

 

Demedim mi yolunu vururlar senin,

demedim mi soğuturlar seni.

Oysa senin ateşin ben'im,

sıcaklığın ben'im demedim mi?

 

Türlü şeyler derler sana demedim mi?

Kötü huylar edinirsin demedim mi?

Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?

Yani beni kaybedersin demedim mi?

 

Söyle, bunları sana hep demedim mi?

 

Mevlana Celaleddin Rumi

EH
28.01.2009 20:11
#28

Seyyid İmadeddin Nesimi Kuddise Sirruhdan:

 

Bugün ben pîrime vardım, Pîrin cemâli güldür gül!

Oturmuş taht-ı revânına, taht-ı revânı güldür gül!

 

Gül alırlar gül satarlar, gülden demet kurarlar

Gülü gül ile tartarlar Bend-i pınarı güldür gül!

 

Ak gül ile kırmızı gül, çift yetişmiş bir bahçede

Bakışırlar hâre karşı, Hârı, ezhârı güldür gül!

 

Gel ha Seyyid Nesimi Dost nefesi güldür gül!

Şu öten garip bülbülün, derd-i figânı güldür gül!

EH
29.01.2009 18:29
#29

-Bu fakirden:

 

Bâbâgâna bendeyim

Sanman beni bendeyim

İstemem asla ey Dost

Bir kerecik 'ben'deyim

AY
29.01.2009 23:39
#30

Ben Osmanlı'yım

 

Dinle evlat, sana bir çift söyleyecek sözüm var.

Beni bilmek ister isen, Hakk'a bağlı özüm var

Neslim bana bühtan etmiş, yüreğimde sızım var

 

Bu sayfalar tanır beni, ha bu kitaplar tanır.

Şanlı tarih dile gelse, bütün dünya utanır.

 

İlim, irfan, medeniyet yaymak için büyüdüm.

Kuru kavga için değil, hizmet için yürüdüm.

Bir küçücük beylik idim, üç kıtayı bürüdüm.

 

Bu tepeler tanır beni, ha bu ufuklar tanır.

Şarktan güneş doğduğunda, gölgem garba uzanır.

 

Mazlumların gözyaşlarını şefkat ile silmişim.

Vatan, namus, din ve devlet kıymeti bilmişim

Irzıma göz dikenlerin haklarından gelmişim.

 

Bu hisarlar tanır beni, ha bu kal'alar tanır.

Nal sesimi işitenler, kıyamet koptu sanır!

Gürbüz Azak

AY
30.01.2009 00:05
#31

Bir Yiğit Benim Diyende

Bir yiğit, 'benim' diyende

Kaynayıp da coşmamalı

İşin icrasın bilmeyen

Hiç haddinden aşmamalı

 

Kalmadı beyler, malımdan

Kimse bilmez ahvalımdan

Güzelleri illerinden

Almayınca gelmemeli

 

Köroğlu der: koçyiğitler

Hazırlansın arap atlar

Sandığa giren yiğitler

Bu sandıktan çıkmamalı

 

 

Köroğlu

AY
30.01.2009 00:07
#32

Yürün aslanlarım savaş edelim

Buna kavga derler bey ne paşa ne

Haykırıp haykırıp kelle keselim

Seyreyleyin eli ayağı şaşana

 

Yürü beyler cenge harbi çalınır

İyi kötü bu meydanda bilinir

Kılıç değer adam iki bölünür

Nusret bizim beyler neci paşa ne

 

Gürzün kösteğini kola takmalı

Arap atı sağa sola yıkmalı

Kargılar mızraklar birden kalkmalı

Fırsat vermen Arap atlar kaçana

 

Köroğlu der durun edek cengimiz

Bundan belli olsun yiğit hangimiz

Üç saat sürmeli burda hengimiz

Tarih yazın şu dağlara nişane

 

Köroğlu

AY
30.01.2009 00:08
#33

Yiğitler Silkinip Ata Binende

Derelerde Bozkurtlara Ün Olur

Yiğit Olan Döne Döne Döğüşür

Kötüler Kavgadan Kaçar Hun Olur

 

Bir Yiğit Cidasın Almış Eline

Serini Koymuştur Yiğit Yoluna

Kalkan Paralana Zırhlar Deline

Kanlı Gömlek Koç Yiğide Don Olur

 

Bir Yiğit Cidasın Almış Atıyor

Ağ Elleri Kızıl Kana Batıyor

Bir Kötü Kavgadan Dönmüş Kaçıyor

Kaçma Kötü Kaçma Şimdi Dön Olur

 

Köroğlu Çağırır Figan Ağıtlar

İman Ehli Birbirlerini Öğütler

Boydan Boya Demir Donlu Yiğitler

Vurur Cidasını Kahraman Olur

Köroğlu

AY
02.02.2009 17:33
#34

Bir şîrîn hikâyet geldi hatıra

Om vasfetmenin geldi zamanı

Şehiryutan-zâde Hüseyin Yaver

Kalos Ağa ile kavga destanı

 

Komisyon meclisi nüfus yazarken

Divân-ı devlete defter düzerken

Kasabayı köyü kendi gezerken

Hığm'da kurdular kalem dîvânı

 

Esmaya vurdukça defter kitabet

Kalos etvâr aldı her gün her saat

Sedir baş olmayı eyledi âdet

Danışmağa durdu yahşi yamanı

 

 

Ukbe kadı gibi çoğa az dedi

Öküze keçi tavuğa kaz dedi

Dasni guros dasni diga yaz dedi

Hüseyin Yaver'in sıkıldı canı

 

Dedi ulan Kalos küfrü bezetme

Her mekânda sedir başı gözetme

Bir söyle bir dinle ürme uzatma

Kalkar güldürürüm dostu düşmanı

 

Bugün dem vaktidir mestâne çoktur

Sana danışmanın zamanı yoktur

Yakın bir haşredek mesnedin b.ktur

Senin'çûn taşırım kılıç kalkanı

 

Kalos'un gözleri dönmeye durdu

Şâfi iti gibi azdı kudurdu

Dedi devlet bize bir nizâm

kurdu İslâm'dan ayırmaz Hrıstiyân'ı

 

Hüseyin der dostum bûnyâd eylese

Günde yüz bin kanun icâd eylese

Toptan bu cihanı âbâd eylese

Size üçün biri olur ihsanı

 

Sazendeler mey dîvânı kursalar

Mestâneler bu dîvânda dursalar

Senin öz vatanın benden sorsalar

Meydân başı bir de kasap dükkânı

 

Kalos dedi ulan Nahcivân kurdu

Devlet maskarası millet züğürdü

Kasap dükkânında beni kim gördü

Sen gibi gözetmem yağlı yavanı

 

Hüseyin Yâver'in teprendi saçı

Kattı karıştırdı haçı haracı

Elin attı raftan kaptı kırbacı

Kalos'un dalında saydı doksanı

 

Yekten kıyam etti meclis çerisi

Hüseyin Yaveri tuttu birisi

O zaman Kalos'un koptu gerisi

Ermenice saydı yüz bin ruhbanı

 

Kalos düşer makatlara sarılır

Hüseyin Yâver'e şahlar darılır

Yine haykırdıkça yerler yarılır

Kesti selâmlığı kapıdan yanı

 

Kalos selâmlıkta ekin biçerdi

Hay ettikçe ardın önün açardı

Kalos makatları atlar geçerdi

Çulfa taşı gibi o yan bu yanı

 

Ahâli döküldü geldi hurüşa

Gördüler Kalos'u vurur diş dişe

Bir sıçan deliği beş bin kuruşa

Haraç mezattadır Kalos'un canı

 

Çoklara söyledi bizi barıştır

Nemi alırsan al burdan savuştur

Bugün beni Kisanta'ya kavuştur

Hizmet gören bir lira-yı Osmanî

 

 

Hüseyin der sanma gamın çekerim

Keçevi'de kızıl kanın dökerim

Kalos senin bin Şeddad'ın s...erim

Bir de höllük koyup çaput saranı

 

Komisyon meclisi baktı durdular

Hüseyin Yaveri sarhoş gördüler

Mestane yazdılar karâr verdiler

Gerek hûb nevreste pîr û civanı

 

Kalos'un fıkrası buldu nihayet

Yüz bin asvas dedi kıldı şikâyet

Celalî şeydâya bir bir hikâyet

Kılın başımıza kopan tufanı

Bayburtlu Celali Baba

AY
02.02.2009 17:46
#35

BATAKÇI DESTANI

 

Gene bir serencâm vadigânm var

Dayan bu sözüme kara batakçı

Harabat ehline yadigârım var

Her mecliste benden ara batakçı

 

Kahveci kahveyi tatar be-tatar

Ocakta geç olur mangalda kotar

Taze tiryakidir sonra göt atar

Alır serper çâr divâra batakçı

 

Ekser batakçılar dilbaz olurlar

Başı dazdaz gözü çarpaz olurlar

Nerde sefil varsa arar bulurlar

Bu ne insaf bu ne hâldir batakçı

 

Nasıl aldın ise getir ver anı

Sana derim ey Bektaş'ın zıranı

Göbeğim keseni höllük koyanı

Veririm mezada sonra batakçı

 

Günde bin savaşı Kerbelâ'sı var

Cebel-i Billah'ta bir tarlası var

Kırk dokuz borçluya havalesi var

Bu ne insaf bu ne para batakçı

 

Erzincanlı der ki geldin otuydun

Gaybıttın gıybıttın çaydın götüydün

Gaydaşlık olalı beni batıydın

İste bakam aypalara batakçı

 

Laz da der ki ulan Ahmet varalım

Vermez ise faizini koyalım

Kardaşlığımızdır mühlet verelim

Belki kazana da vere batakçı

 

Erzurumlu der ki dadaş gelirih

Aldıhsa veririh gene alırıh

Biz bu ahşam ezemgilde galırıh

Dolana bir hana gire batakçı

 

Acemse der ele hardan gelipsin

Gelip menim öz metaım alıpsın

Ele her tarafın açık kalıpsın

Çöreğin dizinde dura batakçı

 

Şüphelidir batakçının imâm Üç

beş gün dediği bulur harmanı

Arpanın gözüne verir samanı

Emânettir yere sürme batakçı

 

Düğünde bayramda geyinir alı

Veresiye almış gene bu malı

Ali'nin külahı Veli'nin şalı

Emânettir sürme yere batakçı

 

El malıyla girdin eyledin gerdek

Verip kurtulsana sütsüz pezevenk

Her nerde işitsen bir ulu dernek

At sürersin o pazara batakçı

 

Batakçının nallarını bana sor

Bir fincan kahveden eder anafor

Doksan dokuz pata ile yanaşır

Veresiye tacirlere batakçı

 

Kimsede beş kuruş görse yapışır

Uyuz itler gibi alır kapışır Ver

deyince basar çifte tepişir

Atar imânını nâra batakçı

 

Günde bin kavgası Kerbelâ'sı var

Cebel-i Billâh'ta bir tarlası var

Kırk dokuz borçluya havalesi var

Mori insaf bu ne para batakçı

 

Eğer Ermeniyse söylerdi foh di

İnci gıdaskoran das gurus kokti

Tızazcı darasta yine kirohti

Muritkunim ur gerdara batakçı

 

Eğer Rum ise der garmidi bibas

İnende guruşun zomadi bicas

Vermes paralan gamidi manas

Gidiyorsun gene nere batakçı

 

Okudum vasfını çektim beyaza

Dağıtsınlar Seki Şirvan Şiraz'a

Altmış para verse peşin kiraza

Tövbe çeker yetmiş kere batakçı

 

Uzatma Celâli serencâm çoktur

Mahşere kalırsa işi bozuktur

Katile mürüvvet borçluya yoktur

Ara bul başına çâre batakçı

Bayburtlu Celali Baba

AY
02.02.2009 23:48
#36

Usandım sâkî canımdan o cânânı usandırdım

Cihan bağında bülbülüm gülistanı usandırdım

 

Açılmaz baht-ı siyahım tecellî bu kader böyle

Kime kim merhaba dedim o gün anı usandırdım

 

Hârâbat camı nûş ettim harâb ettim harâb oldum

Eyvah kılmadan cesed câm usandırdım

 

Ezel kâtibleri âciz kalıptır arz-ı hâlimden

Kitabet koymadım gezdim her inşânı usandırdım

 

Cefâ vü cevr elinden yahu billah çok divân gördüm

Sadâret sahibi taht-ı Süleyman'ı usandırdım

 

Dilim zahmmda al kanını gören ifratın el çekti

Bulunmaz merhemi ben dest-i Lokmân'ı usandırdım

 

Okunmaz nazmım eş'ârım halayık destine verdim

Gedâ vü bây u sultân gerek hanı usandırdım

 

Sanıram âb-ı çeşmimdir seng-i sahrayı kandıran

Ne hâldir büsbütün âlem û cihanı usandırdım

 

Şikâyet kıldı gök ehli Celâli âh u zarımdan

Melâik zümresi dergâh u dîvânı usandırdım

 

Celali Baba Divani

 

Kaynak:www.reyhangulleri.de

AY
03.02.2009 00:04
#37

Seni gören aklı zây'olur

 

Seni gören aklı zây'olur

elbet Servi serin halka saye bağlamış

Ne boyda ser çektin ey servi kâmet

Elif zülfün serin bâ'ya bağlamış

 

Yanağın Tebârek Kasem süresi

Er-Rahmân okunur cismin turas

"Alleme'l-esmâ'da ismin süresi

İki "mim" bir "dal"ı "hâ'ya bağlamış

 

Celâli sâildir kapında dilber

Hüsnün pertevinden bir buse ister

Dediler muteber bir delil göster

Dedim hüccet "Ve'd-duhâ"ya bağlamış

 

Bayburtlu Celali Baba

AY
03.02.2009 19:12
#38

AY-GÖNDESTANI

 

Ay ile gün dil çengine durdular

Güneş der ki ben veririm ziyayı

On iki kuleden tîg gösterende

Hep garrâ eylerim kamu dünyâyı

 

Ay der ki gel canım düşme inada

Üstümüzde hâzır nazır ol Huda

Çırâğımsın benden geldin âbâda

Böyle benlik ile görme dâvayı

 

Güneş der ki edeb erkânın tanı

Ne güne çırak ettin sen beni

Gel bakam şahidin isbâtın hani

Beyhude kendine verme payeyi

 

Ay der ki ol Hakk'ın fermam geldi

Cebrail kanadıyla alnımı sildi

Nice bin hezârân nurumdan aldı

Bakmaz mısın yüzümdeki karaya

 

 

Güneş der ki sende çarhın durağı

Boynumdan kesilmez torbanın bağı

Her bir şer işlerin sensin yatağı

Zulmetin tûfânı alır semân

 

Ay der ki neşterin suçu bendedir

Üçlerin Beşlerin vechi bendedir

Beş vakit namazın üçü bendedir

Zâhidler cehr ile okur imlâyı

 

Gün der ki alâmet hep sende olur

Sofular aldanır zikrinden kalır

Abdestli yollarım cenabet gelir

Nice bir edersin sen bu rüsvâyı

 

Ay der ki bu hüner sende var mıdır

Adet midir töhmet midir âr mıdır

Mevlâ'nın emridir ayıp kâr mıdır

Kavuşturanı o Mecnün'a Leylâ'yı

 

Güneş der ki ben binende atımı

Zer dağıtıp sevindireni yetimi

Yetmiş iki millet söyler medhimi

Lâhorî şal kuşatıram semâyı

 

Ay der ki şol şehr-i sıyâm bendedir

On bir ay içinde sultân bendedir

Leyl-i Kadir aziz bayram bendedir

Hakk'a tâlib olan verir salayı

 

Güneş der ki ben kılanda işaret

Gün-be-gûn kemâle gelir nebatat

Cümle çiçeklere verir nezâket

Al yeşile gark eylerim sahrayı

 

Ay der ki bendedir gaflet bârları

Dünyâya taptırmam tamahkârları

Mehenge vururam cevherdârları

Fark ederim şem'a yanan şeydâyı

 

Güneş der ki ben sahrada bir gülüm

Gül dalında öten şakır bülbülüm

Senin gibi hiç hilebaz değilim

Mansıba vetirem yoksulu bayı

 

Ay der ki elverir bu cevr ü cefâ

Bende doğdu Fahr-i Alem Mustafâ

Edeb elde iken geri dur yoksa

Kurarım başına ceng ü kavgayı

 

Güneş der ki çâr yanım yay ile oktur

Kargı mızrak süngü sancağım çoktur

Cihanı dolansan siperim yoktur

Getirem başına türlü belâyı

 

Ay der ki bu kadar varma ileri

Beş yüz bin ordu yıldız askeri

Dâmânımdan gösteririm neşteri

Kanın bulandırır yedi deryayı

 

Güneş der ki tığlarım burca düzülür

Askerin hıradır tutmaz ezilir

Su görünür teyemmümler bozulur

Sana öğretirim "lâ"yı "illâ"yı

 

Ay der ki imdadım yetirir Allah

Ölünceye kadar çalarım billah

Usta çırağına etmez eyvallah

Sana ben vermişim rütbe payeyi

 

Gün der ki "es-sulhü seyyidi'l-ahkâm"

Ne sensiz ne bensiz olur subh ü şâm

Sana baş eymezdim hasıl-ı kelâm

Pek yüce kapıya kıldın şekvayı

 

Ay der ki deveden büyük fil vardır

Bizleri halkeden Ganî Settâr'dır

Aslımız kardaştır nurumuz birdir

İnanmazsan yoklatalım künyeyi

 

 

Gün der ki bilmedim gel barışalım

Ay der ki efendim helâllaşalım

Gün der ki hâl hatır sor konuşahm

Ay der ki edelim hamd ü senayı

 

Hamdülillah sana ey Ganî Sübhân

Ay ile gün barıştılar bî-gümân

Dîdârın arzular Celâli üryan

İster bu derdine senden devayı

 

Bayburtlu Celali Baba

EH
03.02.2009 21:28
#39

Akhi Celaili Baba anlaşılmaz bir kitapmış, tanımıyorum kendilerini.Hayatını koyarsan sevinirim.

AY
04.02.2009 18:54
#40

TERZİ BABA DESTANI

 

 

 

Erzincanda yetişen, bir büyük evliyâdır.

Ledünnî ilimlerde, o, geniş bir deryâdır.

 

Dünyâya, zerre kadar hiç etmezdi muhabbet.

Bilâkis Âhirete ederdi fazla rağbet.

 

Anne ve babasının isteği üzerine,

Küçükken başlamıştı, Terzilik mesleğine.

 

Her iyne batırışta, zikrederdi Rabbini.

Zîrâ "Allah sevgisi", doldurmuştu kalbini.

 

İyneyi çekerken de, Allah derdi o yine.

Zîrâ Ondan gayrisi, hiç gelmezdi kalbine.

 

Halîm ve selîm olup, mütevâzı idi pek.

Hâlini, insanlardan gizler idi mübârek.

 

Fakîrleri çok sever, bunu belli ederdi.

(Onlarla oturmaktan hoşlanıyorum) derdi.

 

Bir fakîr seyyâh geldi Erzincan'a bir zaman.

Üstündeki paltosu, görünmezdi yamadan.

 

Eski ve yırtık olup, sökülmüştü her yeri.

Onu diktirmek için, gezdi çok terzileri.

 

Ve lâkin hiç birisi, dikmedi paltosunu.

Hattâ eline bile almadı kimse onu.

 

O zavallı fakîre, hiç kıymet vermiyerek,

Savdılar başlarından, hem de alay ederek.

 

Dediler ki: (Şurada, git bul Terzi Baba'yı.

O diker üstündeki bu pejmürde abâyı.

 

Bizim, böyle işleri, vaktimiz yok yapmaya.

Götür, bunu o yapsın, gelme artık buraya.)

 

Zavallı fakîr yolcu, buldu Terzi Babayı.

Dedi: (Diker misiniz, şu çok eski abâyı?)

 

Terzi Baba, dükkânda ona yer göstererek,

Oturttu önce onu, iltifâtlar ederek.

 

Sonra da buyurdu ki: (Bırak onu sen bana.

İnşallah tâmirini bitiririm yârına.)

 

O gün onu yıkayıp, temizledi en evvel.

Sonra, söküklerini tâmir etti mükemmel.

 

Ertesi gün o fakîr, geldiğinde dükkâna,

(Paltonuz hazır) deyip, kalktı ve verdi ona.

 

Lâkin öyle bir hâle getirmişti ki onu,

Fakîr, tanıyamadı hiç kendi paltosunu.

 

Zîrâ baktı, yıkanmış, temizlenip dikilmiş.

Yepyeni gördü onu, sanki hiç giyilmemiş.

 

Çok sevinip, şükretti Allahü teâlâya.

(Borcum ne kadar?) diye, sordu Terzi Baba'ya.

 

Buyurdu ki: (Borcun yok, âfiyetle giy onu.

Zîrâ ben, Allah için diktim senin paltonu.)

 

Öyle memnun oldu ki, onun bu sözlerinden,

Elinde olmıyarak, yaş aktı gözlerinden.

 

Ellerini açarak, dedi ki: (Yâ ilâhi!

Evliyâ kullarından, eyle sen bunu dahî.)

 

Onun bu duâsını, Rabbimiz etti kabûl.

Sonradan Terzi Baba oldu bir "Evliyâ" kul.

 

Abdüllatif Uyan

AY
05.02.2009 12:40
#41

Metaımdan alan gelsin

 

Metaımdan alan gelsin

Ben dervişân irisiyem

Derûnundan tefsir kılın

Ben sırf kulun perîsiyem

 

Dilbere vurgun değilem

Her söze durgun değilem

Usanmış yorgun değilem

Ehl-i diller çağrısıyam

 

Gelen seyrâna getirsin

Alan irfana götürsün

Bulan kurbâna yetirsin

Halîlullâh sürüsüyem

 

Celâli derler dîvâne

Aşk ile geldim cihâna

Bin bir isimli Sübhân'a

Hû çekmenin borçlusuyam

Bayburtlu Celali Baba

AY
05.02.2009 12:42
#42

Kâtip bir nâme yaz o bî-vefâya

 

Kâtip bir nâme yaz o bî-vefâya

Bülbülün hâlini gülzâre sorsun

Nûş etsin şebnemin "Kâlu belâ"dan

"Ene'1-Hak" sırnnı o yâre sorsun

 

Hakikat bahrine keştibân olsun

Mekteb-i irfanda ârifân olsun

İki şâh beyninde tercüman olsun

Arasın derdine bir çâre sorsun

 

Celâli rümûzu bâ'dan arasın

Üç harf ile beş noktadan arasın

Okusun da muammadan arasın

Perdeyi kaldırsın dildâre sorsun

Bayburtlu Celali Baba

AY
05.02.2009 21:42
#43

Yarı aydınlıklar ki sahipsiz

Ve mavi serçeler sabahtan erken

Çocuğum şarkı söyle sokaklarda

Sesin güzelliğini kaybetmeden

 

Kapılar açılır ardına kadar

Kuşlar uçar hatıralar içinde

Çocuğum bol bol masal dinle

Henüz inanırken

 

En uzak gemilerini korsanların

Seyretmek yıldızların silinmesini

Çocuğum sor neden akşam oluyor

Ayıplamaz kimse seni

 

Bazı sahillerin serinliği

Ve unutulmayan ilk demet

Çocuğum sana yalvarıyorum

Ellerin çirkinleşmeden dua et

F. Hüsnü DAĞLARCA

AY
05.02.2009 21:45
#44

Kurt kurmuş bir su

Başında pusu

Gel gitme kuzu

Bir gizli emel

Çağırıyor gel

İtiyor bir el

 

A Kutsi TECER

AY
05.02.2009 21:46
#45

YANLIZLIĞIM

Sessiz gecelerin, tadı senmişsin

Al beni göğsüne, sar yalnızlığım

Saati, haftayı, ayı yenmişsin

Ömrüm bile sana, dar yalnızlığım

 

Her gün görünürsün, başka biçimde

Bendeki huzurun, benzeri kimde ?

Sıcak sıcak kıvrılırsın içimde

Bende dolmaz yerin, var yalnızlığım

 

Dertliyim, mutluyum , senin yanında

Gece yarısında , sabah tanında

Sende alışırsın belki sonunda

Artık bana oldun, yar yalnızlığım

Yunus AYDIN

AY
05.02.2009 21:47
#46

MEN VE BAŞKALAR (Özbek kızı ağzından)

Külgen başkalardır, jığlağan men men

Oynağan başkalar , inlegen men men

Erk erteklerini esikten başka

Kulluk koşugını tınlagan men men

 

Başkada kanat var gökte uçadır

Şahlara konadır, bagda yayraydır

Sözleri sedeftek tuvası neydek

Küyini her yerde elge soraydı

 

Bendede kanat var lakin bağlangan

Bağ yokdır, şah yokdır, kalın devar bar

Sözleri sedeftek tuvası neydek

Köyüm var onıda davarlar tınlar

 

Erkin başkalardır komarğan men men

Hayvan katarıda sanalğan men men

Abdulhamit Süleyman Çolpan

AY
06.02.2009 15:44
#47

Beni kınamayın Hakk'ı sevenler

 

Beni kınamayın Hakk'ı sevenler

Rüzgâr esmeyince dal ırganır mı

Küllî boş değildir aşka düşenler

Katre düşmeyince sel uyanır mı

 

Dil meftun olmazsa âşık yârine

Yanar mı pervane şem'in nârına

Ah u zâr çekmese Hak dîdârına

Uyanıp hâbından su dolanır mı

 

Öyle bir Leylâ'ya Mecnûn'um billâh

İsminde okunur harf-i Bismillah

Tutuştu her yanım hasbeten-li'llâh

Mevlâ'yı zikreden kul kınanır mı

 

Nice birâlemin Perverdigârı

Mevlâm her kuluna vermez bu kârı

Gûn-be-gün artıyor bülbülün zârı

Goncasız gülşene gül yamanır mı

 

Buldu Celâl'ı'yi Kırklar Yediler

Erkânı öğretip hizmet verdiler

Haşre dek bu çarhı çevir dediler

Sormadım ki buna kol dayanır mı

Bayburtlu Celali Baba

EH
06.02.2009 17:30
#48

Aşık Kağızmanlı Hıfizinin hikayesi ve ünlü ağıdı(şuan bu ağıdı dinlemekteyim ciğerim parçalanıyor)

Sefil Baykuş Türküsü

 

Sefil baykuş ne yatarsın bu yerde

Yok mudur vatanın illerin hani

 

Hani ya! Bülbül gibi şakıyan; aşkı gözlerden okuyan dillerin hani?.. Hey gidi onbeş yaşın Suna'sı hey ! . Toprağa girecek yaş mı bu ! ..

 

Varıp türküye sorsan "Ey türkü nedir bu Sefil Baykuş öyküsü... neyin nesi bu Suna kız". Türkü dillenir. Öyküler meseleyi.

 

Recep derler bir genç vardı, Kars'ın Kağızman'ında Recep'in babası Ağa Dede adlı bir rençberdi. Oğlunun okuma-yazma yaşına gelince, Hafız Lütfi Efendi'ye yolladı onu. Eskiden nerde şimdiki okullar. Varsa yoksa medreseler. İşte Recep'te gözlerini Hafız Lütfi Efendi'nin medresesinde açtı çevreye.. Sesi güzel olduğu için de hocası onu çok seviyordu. Recep oniki yaşına gelince, medresede ders vermeye başladı. İyi, hoş ama, Yaşının da ergenliğe geçiş dönemi: Öğrenciler arasında kızlar da var. Hele bunlar arasında emmisinin kızı Suna var ki, bir içim su.. Suna da onun yaşlarında, çocuk daha. Ama, Recep'in ilgisini anlıyor. İçten içten de boş değil Recep'e. Recep derseniz günden güne tutuluyor Suna'ya. Uykuları kaçar oluyor, rahat, huzur hak getire. Medreseyi terkedip, dağlara düşüyor. Elinde sazı, çalıp; söylüyor. Yaktığı türküler de hep Suna'nın üstüne. derken, mesele Recep'in babasının kulağına gidiyor. Babası olgun adam..Varıp Sunâ nın babasına açıyor konuyu. "Valla kardeş durum böyleyken böyle bizim oğlan deli divana. Dağlara düştü. Suna der de başka birşey demez.... Allah kısmet etmişse, baş-göz edelim çocukları. Elin akıllısından, bizim delimiz iyidir" diyor.

 

Suna'nın babası dinliyor kardeşini. Sonra da: "İyi ya kardaşım. Anşa evdeyken, Suna'yı nasıl veririm. Elalem ne der. Büyüğü dururken, küçüğünü verdi. Törelere karşı geldi demezler mi? Suna olacağına, Anşa olsun" der. Recep'in babası ilkin hık-mık eder, sonra da: "Gençtir. Çabuk unutur. EI kızı geleceğine, Anşa olsun" der. Eee devir eski devir, töreler baskırı. Emmioğlu, emmikızıyla evlenecek. Onunda ilkin büyüğü gelin olacak. Kim ne der. Haber Recep'in kulağına gelince, vurulmuşa döner... Ama, ağzını açıp da babasının kararına karşı gelmek ne haddine, boynunu büküp oturur. Suna derseniz, olanlardan habersiz. Ona kalsa, ömür boyu bekleyecek Recep'i. "Anşa evlenir giderse sıra bana gelir. Bende Recep'e varırım" hesap ediyor Suna. Ama, iş açığa çıkıp durumu öğrenince iki göıü, iki çeşme Suna'nın. Ağlamak için kenar köşe anyor. Sonra da iki elinin arasına alıyor başını. Haykıra haykıra ağlıyor. Başka da birşey gelmiyor elinden. "Hayır Recep beni istiyor, ben de Recep'i" dese, kim dinler. Üstelik elaleme rezil olur. Babasının anasının da yüzüne bakamaz. Boynunu büküp bekliyor.

 

Uzun sözün kısası, Recep'le Anşa'nın düğünü yapılıyor. Başgöz olup çekiliyorlar evlerine. Ama, nerde Suna; nerde Anşa. Recep'in gönlü illaki Suna diyor. Kimseye belli etmek istemiyor. İçini türkülerle döküyor, dertli dertli çalıp, türküler yakıyor Suna'ya. Gece gündüz demeyip, dağ-bayır; ova yayla dolaşıp duruyor. Medreseyi de, hafızlığı da bırakıyor... Bir tek "Hıfzı" takma adı kalıyor hafızlığından. Türküleri de dilden dile dolaşmaya başlıyor. Duyan duymayana; bilen bilmeyene söylüyor.~Kağızman'lı Hıfzı'nın türkülerini.

 

Suna derseniz içine kapanık. Arada bir ablasına gittiğinde görüyor Hıfzı'yı. O kadar!.. Onda da dertlenip dönüyor eve. İçine atıyor hep. Hıfzı, Suna'yı alsa kaçsa; töreler! hlâki babasının, emmisinin şerefi. Bakıyor oluru yok, Sunâ sız yaşamak zor, çareyi gurbette anyor. "Alır başımı giderim. Olaki unuturum. Gözden ırak olan, gönülden de olurmuş" diye teselliyi gurbette aramaya çıkıyor. Babasına da geçimi sebep gösteriyor. "Baba bu geçimle iki ay baş edemez. Ben Anşa'yı alıp gurbete gidiyorum. Üç-beş kuruş biriktirir döneriz" diyor. Babası karşı koymak istiyorsa da Hıfzı kararlı. Çok geçmeden de yükünü sırtlayıp, yollara düşüyor. Şura senin, bura benim. Vara vara Çukurova'ya varıyorlar. Toprağı bereketlidir Çukurova'nın diye duymuştur. Gidip bir çiftliğe yerleşiyorlar. Ufak tefek işlerine bakıyorlar çiftliğin. Kendisi at arabasını süriiyor. Tarlaya gidip geliyor. Ekim dikimle uğraşıyor. Anşa da, çiftlikte yemek yapıyor, ortalığı temizliyor. İnek sağıyor. Geçinip gidiyorlar. İyi. Hoş. Ama, Suna aklından çıkmıyor Hıfzı'nın. Unuturum diye çıktığı gurbet, daha çok yakıyor içini. Rüyalarına giriyor Suna. Derdini bir tek kavalına anlatıyor. Anşa hiç bir şey anlamıyor. Ağzını açıp iki çift laf etmiyor zaten Hıfzı'yla. İki yabancı gibiler evde. Bunlar böyleyken, acaba Suna ne yapar? Suna ne durumdadır? Haberi Suna'dan verek.

 

Hıfzı Kağızman'dan çıkıp gurbet yoluna düşünce, Suna'nın içini de kurt kemirmeye başladı. Eriyip akmaya başladı Suna. Yanaklarındaki on beş yaşın pembeliği, yerini, limon rengine bıraktı yavaş yavaş. Sararıp soldu Suna. İlaçtı yatırdı boş!. . Kimse çare olamadı Suna'nın derdine. Bir de şu var; yaşlılardan bazısı ancak evlenirse iyileşir bu, diyor. İsteyeni de çok Suna'nın. Babası uygun birini kestirip, işini bitirdi. Kimse de Sunâ ya bir şey sormadı. Bir yandan, sırtı kesiliyor, düğün hazırlığı yapılıyor; öteki yandan derdine çare aranıyor Suna'nın. Küt küt öksürüyor, soğuk soğuk terliyor Suna. Kimsenin olmadığı yerlere çekilip için için de ağlıyor. O kadar. Bir tek rüyalarda teselli buluyor. Rüyalarında Hıfzı'yı görüyor hep. Kuş olup uçuyor Hıfzı. Gelip evin bahçesine konuyor. Sonra kocaman kanatlarını vurup iniyor aşağı kaptığı gibi havalara uçuyor Suna'yı. Suna da kollarını kanat gibi çarpıyor. O da Hıfzı'yla uçuyor. Dağları ovaları geçip, gözden kayboluyorlar. Sonra ılık bir ter basıyor yeniden. Açıyor gözlerini ağlıyor ağlıyor.

 

Uzun sözün kısası; ince hastalık yakıp kavuruyor Suna'yı.. Gün güne de eriyip akıyor. Bir deri, bir kemik kalıyor... Öte yandan düğün günü de gelip çatıyor... Bir yanda saz söz; bir yanda davul zurna. Yeniyor içiliyor. Buz gibi şerbetler dağıtılıyor... Gelinlik elbisesi de çok yakışıyor Suna'ya. Düğünün ikinci gecesinde Suna yataklarda.. Bakıyorlar olacak gibi değil, erteliyorlar düğünü. Suna'nın son yatağa düşüşü oluyor bu. Bir daha çıkamıyor yataktan. Hıfzı'nın adını sayıklaya sayıklaya, son nefesini veriyor. Evin şenliği, yasa dönüyor. Gelinlik elbiseleriyle koyuyorlar mezara Suna'yı. Başına da "Murad almamış gelin" diye yazıyorlar.

 

Suna'nın son nefesini verdiği gece, Hıfzı sabaha kadar uyuyamıyor. Kan ter içinde dönüp duruyor yatağında. Gözlerinde Suna'nın hayali. "tez gel" diye yalvarıyor. Gözlerini kapasa, rüyasında Suna. Sabahı iple çekiyor Hıfzı. Sabahın erkeninde kalkıp, Anşa'ya: "Tez hazırlan memlekete döneceğiz. Zaten gurbetin hayrı yok. Elimiz görüyor, cebimiz görmüyor. Hasretlik de cabası". Varıp çiftlik sahibine anlatıyor durumu. Tez elden yola çıkıyorlar. Şura senin; bura benim. Günlerce yol tepip, ulaşıyorlar Kağızman'a. Tez varıp Suna'yı soruyor Hıfzı. Ağlayarak durumu anlatıyorlar... Olduğu yere yıkılıyor Hıfzı. Başı ellerinin arasında, saatlerce ağlıyor. Sonra sazını alıp, Suna'nın mezarına gidiyor. Mezar taşına bir baykuş konmuş, figan etmektedir. Bir kenara da Hıfzı çekilir.... Vurur sazın tellerine.

 

Sefil baykuş ne gezersin bu yerde

Yok mudur vatanın illerin hani

Küsmüş müsün selamımı almazsın

Şeyda bülbül gibi dillerin hani

 

Ecel tuzağını açamaz mısın

Açıp da içinden kaçamaz mısın

Azat eyleseler uçamaz mısın

Kırık mı kanadın kolların hani

 

Aç mısın, yok mudur ekmeğin aşın

Odan ne karanlık, yok mu ataşın

Hanidir güveyin, hani yoldaşın

Hani kapın bacan, yolların hani

 

Kara yerde mor menevşe biter mi

Yaz baharda ishak kuşu öter mi

Bahçede alışan, çölde yatar mı

Uyan garip bülbül güllerin hani

 

Burda yorgan döşek, yastık var mıdır

Bu geniş dünyada yerin dar mıdır

Dalın tahta duvar, önün yar mıdır

Yeşil başlı Suna'm güllerin hani

 

Körpe maral idin dağlarımızda

Dolanırdın solu sağlarımızda

Taze fidan idin bağlarımızda

Felek mi budadı dalların hani

 

Düğününde acı şerbet içildi

Gelinlik esvabın dar mı biçildi

İlikle düğmele göğsün açıldı

N'oldu kemer-beste belleri hani

 

Alışmış kaşların var mı karası

Ala idi gözlerinin binası

Kocaldın mı on beş yaşın Suna'sı

Yok mudur takatin, hallerin hani

 

Aç kapıyı emmim kızı gireyim

Hasta mısın halin sual edeyim

Susuz değil misin bir su vereyim

Çaylarda çalkanan seslerin hani

 

Yatarsın gaflette gamsız kaygusuz

Ninni balam ninni kalma uykusuz

Hem garip hem çıplak, hem aç hem susuz

Felek fukarası malların hani

 

Her gelip geçtikçe selam vereyim

Nişangah taşına yüzler süreyim

Kaldır nikabını yüzün göreyim

Ne çok sararmışsın alların hani

 

Civan da canına böyle kıyar mı

Hasta başın taş yastığa koyar mı

Ergen kıza beyaz bezler uyar mı

Al giy allı, balam şalların hani

 

Daha seyrangaha çıkarmaz mısın

Çıkıp da dağlara bakamaz mısın

Kaldırsam ayağa, kalkamaz mısın

Ver bana tutayım ellerin hani

 

Bir kuzu koyundan, ayrı ki durdu

Yemez mi dağların kuşiyle kurdu

Katardan ayrıldın, şahin mi vurdu

Turnam, teleklerin tellerin hani

 

Sen de Hıfzı gibi tezden uyandın

Uyandın da taş yastığa dayandın

Aslı hanım gibi kavruldun yandım

Yeller mi savurdu, küllerin hani

AY
06.02.2009 18:18
#49

Vay benim gardaşım ne güzel bir yazı yazmışsın buraya . Allah razı olsun . Bir yakınımda daha yeni, dün ,bu şiiri sorup duruyordu bana . İnternetten bul diye. Biraz bişe biliyor gerisi yok. Dur onada okutayım bakayım bunu mu sormuş.

EH
06.02.2009 21:04
#50

Bunun türkü halide var ilk dinlediğimde ağlamıştım Allahım ne zor birşey aşık olduğun kişi gencecik yaşta ölüyor vede mezarının başına baykuş konuyor suan bunun türkü halini dinliyorum gözüm Vallahi ıslak şuan....

 

http://www.youtube.com/watch?v=bMYV5Pvne5E

PE
18.02.2010 17:06
#51

Paylaşımlarımı bu şekilde yapsam nasıl olur acaba.

ASIKNASUHI.jpg

Sır sanattır kırk kanattır

PE
18.02.2010 21:40
#52

mitajanı dostum bu sunumla uğraşıyordum kusura bakma cevap veremedim. Allah'a emanet ol

SiVAS.jpg

MI
19.02.2010 11:25
#53
mitajanı dostum bu sunumla uğraşıyordum kusura bakma cevap veremedim. Allah'a emanet ol

 

Ne demek kanka.. Pehlivan dedik Basmacı çıktı içinden. Sen de az ajan değilsin haa.. Daha bi teknolojik olmuşsun. Sunum munum... Hadi gene iyisin..