VI- Yahya Kemal: Satıhta Çalkalanan Zarafet
Yahya Kemal... 1884 yılında bir Balkan şehri olan Üsküp’te doğmuş, “Rakofça kırlarının hür havasını almakla” ve “akıncı cedlerinin ihtirasını” duymakla geçen çocukluğunda, dindar bir hanım olan annesi ona “Muhammediyye” okumuş ve sık sık; “oğlum dünyada iki insanı sev: Peygamber Efendimizi, bir de Sultan Murad efendimizi.” diye nasihatlerde bulunmuştur. Bu manevî hava sebebiyle daha o yıllarda benliği şekillenmeye başlar.
Üsküp’te başlayıp, Selanik’te devam eden tahsil hayatı, İstanbul Vefa Lisesi’nde tamamlanıp, oradan 9 yıl aralıksız kalmak üzere 1903 yılında Paris’e gider; daha doğrusu kaçar. O dönemde az buçuk mürekkep yalayan hemen herkes gibi, Avrupa, şairimizin de gözünü büyülemiş, muhteşem bir rüyâ gibi benliğini sarsmıştır. Kendi toprağından kopuş ve “meyvesi fuhuş” olan medeniyet ağacının gölgesine sığınış...
Bu kaçış vesilesiyle Batıyı tanıyan ve “Siyasî İlimler Mektebi”ni bitiren Yahya Kemal, Paris’te kaldığı süre zarfında değişik fikir ve sanat akımlarının etkisinde kalarak inanç buhranları geçirmiş, sosyalizmden Turancılığa kadar, sonradan dönüp yüzüne bile bakmayacağı çeşitli oyuncaklarla avunmuş, nihayet tarihçi Albert Sorel’in öğrencisi olduktan sonra “tarih içinde Türklüğü aramak ve bulmak” hevesine kapılarak gerçek şahsiyetini kavuşmanın ilk adımlarını atmıştır. Bu adım adım öze dönüş yolculuğunda bir ara Yakup Kadri’yle birlikte "Nev Yunanîlik" macerası yaşadığı da unutulmasın.
Yurda döndükten sonra tarih öğretmenliği görevinde bulunmuş, (talebeleri arasında Büyük Doğu Mimarı’nın da bulunduğunu hatırlatalım), ayrıca medeniyet tarihi ve Batı edebiyatı tarihi kürsülerinde müderris olarak vazife yapmıştır.
Türk’ün madede kurtuluşunu sağlamasına mukabil, mânâ plânında büsbütün helak olmasına sebeb-sonuçları doğuran hareketi destekleyen yazılar yazmış; bu bahisteki iddiamızı doğrulayan en önemli vesikalardan birisi olan Lozan Andlaşması’nda, Lozan Konferansı Heyeti’ne seçilmiştir.
Nihayet –malûm bir şekilde- Cumhuriyet ilân edilir. Bu dönemden sonra siyasî mevzularda Yahya Kemal’in sustuğuna şahid oluyoruz. Yeni rejimle uyuşamayan Âkif, Mısır’a gider; Yahya Kemal ise susar, müsbet veya menfi hiçbir renk vermez, işin içinden birtakım nüktelerle sıyrılmayı kâr bilir. (İlgilenenlere Akademya Dergisi’nin 10. sayısında neşredilen “Yahya Kemal’e Farklı Bir Bakış” isimli kısa makalemizi tavsiye edebiliriz.) Yurdun değişik illerinde milletvekili görevinde bulunan Yahya Kemal’in suskunluğundan olsa gerek, sık sık Polonya, İspanya, Portekiz ve Pakistan gibi ülkelere elçi olarak atandığına ve çok sevdiği memleketinden ayrı bırakıldığına şahid oluyoruz.
1949 yılında emekli olan şairimizin ruhu, takvimler 01 Kasım 1958’i gösterirken, “limandan sessizce demir alan bir gemi” gibi asıl vatanına doğru süzülmüştür. Son sözü ise BÂKİ’nin meşhur bir gazelinde “Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız” mısra’ı olmuştur.
Milletinin dinini, tarihini, musikisini, mimarisini, velhasıl bütün değerlerini “olgun bir zevk” olarak nakışlandırmaya çabalayan Yahya Kemal’in şiirlerini, genellikle kullandığı dili esas alarak tasnif ederler:
a- Eski Türkçe ile Yazdıkları: Bunlar vefatından sonra “Eski Şiirin Rüzgârıyla” adlı bir kitabta toplanmış olup, adeta divan edebiyatına “sizin son büyük halkanız benim” diye selam gönderdiği şiirlerdir. Başka bir eserde toplanan rubaîleri de bu çerçevede değerlendirilebilir.
b- Yaşayan Türkçe ile Yazdıkları: "Kendi Gök Kubbemiz" adı altında toplanan bu şiirler, Yahya Kemal’i hâlâ Yahya Kemal yapan ve tazeliğini muhafaza ettiren çalışmalardır. Bunu demekle diğer şiirlerinin başarısız olduğunu değil, sadece bugünkü dili ve “idrakı iğdiş edilmiş” nesiller tarafından anlaşılmasının güç olduğunu kasdettiğimiz, elbette zeka sahibleri tarafından farkedilecektir.
Yahya Kemal sağlığında “kitaplık çapta” görünmeye yanaşmamış, bir şairin en önemli mükellefiyetlerinden birisi olan bu işten kaçmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz eserler vefatından sonra yayınlanmış ve bu kitablara, ölmeden önce seçtiği ve kendi el yazısıyla bir vesika olarak bıraktığı isimler verilmiştir.
Şiirlerinde müthiş bir mazi hasreti hissedilir. Ki bu, yaşadığı zamandaki içtimaî hayatın ve kültür atmosferinin onu doyurmadığına işaret sayılabilir. “Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle” uçar, akıncı cedleriyle akına çıkar. Bazen “zamanımızdan hicret edip”, İstanbul’u fethettiğimiz günlerde yaşar, “bazen Niğbolu’da, Varna’da, Kosova’dadır.” Onun maziye duyduğu bu büyük hasreti tenkid eden ve “Harabîsin, harâbati değilsin/ Gözün mazidedir, âti değilsin” diye hicvetmeye kalkan posa Türkçülüğünün tezgahtarı Osmanlı düşmanı, Ziya Gökalp’a verdiği güzel cevab, mazi ve istikbâl arasında kurduğu köprüyü göstermesi açısından dikkate değer:
"Ne harâbî, ne harabâtiyim
Kökü mazide olan âtiyim" (25)
Bu hoş cevab, onun tarih ve dünya görüşünün yanında, sanatı hakkında da kısmen fikir vermektedir. Çünkü şiirleri maziden devraldığı mirasın yeni bir anlayışla sentezinden oluşmuş ve ortaya orjinal bir “SES” çıkmıştır. Ama maalesef “ses” olarak... Yoksa muhteva ve “ruh çizgisi” olarak “kökü mazide olan âtiye” uzanamamıştır. Mazi bir sığınaktır onun için; istikbâle dönük bir dövüş malzemesi değil...
Tanpınar’a sorarsanız Yahya Kemal bizim klasiğimizdir: “Yahya Kemal’e klasik veya neoklasik deyişimizin sebebi, Tanzimat’tan beri gelen nesillerde olduğu gibi eski şiirden ayrılma, uzaklaşma imkânları arayacağı yerde, onun arasından, ona yaklaşma çareleri arayarak eserini vücuda getirmesinde, hattâ eski dilde yazdıklarında onu kendi bütünlüğünde yenilemesindedir. Garip şeydir ki, Yahya Kemal bunu, o kadar inkâr edilen nesri yenilemiştir. O KIRILAN ZİNCİRİ YENİDEN BAĞLAMASINI BİLİYORDU.” (26)
"Hakikaten Yahya Kemal’in şiirinin asıl aksiyonu da bu toplama ve bir araya getirme değil midir? Bu eserde sadece bugünkü vatan, dünkü İmparatolukla beraber değildir. Aynı zamanda cemiyetimizin, tarihin ve hâdiselerin böldüğü iki ayrı zaman ve ikiye bölünmüş dilde birleşir. Bazı gazellerde ve bilhassa rubaîlerin bazılarında Yahya Kemal dilin yüz senelik tecrübesi üzerinden atlayarak bugünkü Türkçe’yi doğrudan doğruya eskiden çekip çıkarır gibidir.” (27)
Yahya Kemal, Tanzimat neslinden kendi devrine kadar uzanan zaman dilimi içinde, şiirin meselelerine “saf şiir” kaygısıyla yaklaşan ilk Türk şairidir. Ondan evvelkiler şiirin parça mevzularıyla ilgilenmiş, parçadan bütüne varmaya çalışmışlardır. Kimisi şiirin muhtevasının ne olması gerektiğini tartışmış, kimisi vezin, kimisi lisân nazariyeleriyle vakit öldürmüştür. Şüphesiz, “muhteva”, “vezin”, “lisan” gibi unsurlardan bağımsız bir şiir olmaz; bunlar şiirin maddesidir. Ama şiir “şiir” olmadıktan sonra muhtevasının ne olduğu, hangi vezinle yazıldığı nasıl bir lisân telâkkisiyle hareket edildiği kimi ilgilendirir?
Yahya Kemal’e göre "Türk şiirinin ruhu çekilmiştir” ve ne olduysa bundan sonra olmuş, “lisân çürümüş, vezin bozulmuş, ahenk çetrefilleşmiştir.” Öyleyse Türk şairi için boş nazariyelerle zaman harcamak yerine Türk şiirne kaybolan ruhunu iade etmeye bakmalıdır. Divan ve halk edebiyatımız gücünü o ruhtan almaktaydı. Halbuki Tanzimat’tan günümüze: “Şair, şiiri ruhunda bulamadığı için, vezinden, kelimeden çıkarmağa çabalıyor; “Fikrimi anlatmak için kelime bulamıyorum; bu lisân çok dar!” diyor, kamûsun köşelerinde yeni kelimeler buluyor, bazan da uyduruyor: “Duyduğum âhenkleri ifâde etmek için bu vezinler çok katı!” diyor, vezni yumuşatmağa kalkışıyor, âhengi histen çıkaramadığı için vezinlerden çıkarıyor! Zannediyor ki, bu vezin, yağmuru, o vezin fırtınayı çok güzel ifâde eder. Hasılı şiir bir zaman sırf maneviyken, şimdi maddileşiyor.” (28)
Yahya Kemal, Tanzimat’tan sonra genellikle muhteva plânında aranan yeniliğe adeta bir reaksiyondur; divan şairlerimizin bazı mısra ve beyitlerinde yakaladığı o harikulâde “DERÛNÎ AHENGİN” bir reaksiyonu... Ruhlarda şiir zevkini uyandırmak ve “saf şiir”i duyurmak için kendi ifâdesiyle “kuğu nağmesi” gibi bir sesin peşinde koşmuştur hep. Belki bu “ses” kaygısı yüzünden, Büyük Doğu Mimarı’nın meâlen ifâde ettiği gibi “şiirinin muhteva tarafını zayıf bırakmıştır.”
İlk bölümde ifâde ettiğimiz gibi Âkif “söz” derdindedir, Yahya Kemal "ses"... Âkif, bu yönüyle Namık Kemal’le başlayan ve Tevfik Fikret’le devam eden bir zincirin halkasıdır. Yahya Kemal’in ise (Tanpınar’ın da ifâde ettiği gibi) bu şairlere olan borcu divan edebiyatına olan borcunun yanında “hemen hemen bir hiçtir.” Cemil Meriç, “Bu Ülke”sinde, “dahi hocasını iyi seçendir” der. Bir kefeye Namık Kemal ve Tevfik Fikret’i koyun, diğerine Bâki ve Nedim’i... Fark anlaşılacaktır...
Fakat unutulmasın: Yahya Kemal’in "Türk şiirinden çekildiğini” ileri sürdüğü ve kazandırmaya çalıştığı ruh, derûnî âhenkle sınırlı bir sesten ibarettir. Bize göre Yahya Kemal’in ruhtan yani "şiirin ruhu”ndan anladığı ve kasdettiği mânâ budur. Halbuki derûnî ahenk ve his köpürüşü işin “zevk” kısmına girer ve asıl ruh; “kütükle nakışı birbirine meczeden”, “duygunun düşünceden ve düşüncenin duygudan süzülmesi” halinde “unsurüstü mânâ”dır. Bunlar ise Yahya Kemal’in zayıf olduğu noktalar olup, daha sonra Büyük Doğu şiirinde tamlığa kavuşmuşlardır. Üstad’ın kaleminden:
"Yahya Kemal, etrafında kalabalık bir hayranlar zümresi, Sultanahmet bahçelerinde ve şadırvan karşılarında, herkese yeni bir dil, yeni bir (estetik), yeni bir nefes hâlinde görünen bir edâyı yaşatıyordu. Şarkı Yahya Kemal’den dinleyen, onu ilk defa anlamış, bir camie Yahya Kemal’le giren, onu ilk defa görmüş, tarihi ondan okuyan, onu ilk defa öğrenmiş sanılıyordu. Yahya Kemal cemiyetlerinde, böyle bir telkin ve sihir kabiliyetini yaşatıyordu. Fakat ne bir fikir, ne bir (sentez), ne bir (sistem)... İstanbul’un en iyi konuşanlarından biri farzedilen bir sanatkârın, sanat davası üzerinde, hikâyeden, nükteden, (paradoks)dan gayri bildirecek tek kelimesi olmamasına ne buyrulur?
Yahya Kemal şiirde, birinci unsur olan ruh ve fikirde değil, fakat ikinci unsur olan zevkte bir erginliktir.
Uzun yıllar içinde yuğrulduğu Paris’te, zevkini ferdi ve millî şartların örsünde döve döve inceltmiş, sonra vatanına dönmüş ve bütün mazi ile hali başka türlü görmeğe ve göstermeğe başlamıştır. Batıyla Doğu arasındaki dünya çarpışmasından, yavaş yavaş kandilleri sönmeye başlayan Şark kubbesinin bu acıklı kaderi, genç şairin içini ürpertilerle doldurmuş, o mahzun ve dilsiz serencamın kahramanı Şark, artık harap ve revnaksız sebilleri ve saraylarıyla, kalyonları ve akıncılarıyla, bahçeleri ve ziyafetleriyle bu teessür çekmecesini ağzına kadar doldurmuştur.
Yahya Kemal Garbı, (plastik) hadleri içinde kavrayabilmiş ve bu kavrayışla da, Şarkı, yine (plastik) hadler içinde yaşanmaya ve yaşatmaya başlamıştır.
Onun içindir ki, şiiri yine eşya ve hâdiseleri kavramakta (plastik) hadlerden ileriye varamamış, bir sanat dünyası bina edememiş, bir şahsiyet temeli atamamış ve büyük hiçliği yakalayacak bir ağ örememiştir.” (29)