Şu sıralar okuduğumuz, merhum M. Esad Çoşan (k.s.) Hazretleri'nin yaptığı çeşitli konferans, açılış ve kapanış konuşmaları ile ilgili yazılarından oluşturulmuş "Tarihî ve Tasavvufî Şahsiyetler" isimli eserden (ve okuyacak olur isek diğer eserlerinden) dikkatimizi celbeden bölümleri paylaşmak arzu ettik...
İstifade edilmesi dileği ile...
Anlamak Var, Anlamak Var!...
Geçenlerde Yunus'la ilgili bir konferans verdik. Ben iddia ediyorum. Yunus'u çok kimse anlamamıştır. Yunus Dîvanı'nı neşreden kimseler, Yunus Dîvanı'nın açıklamasını yapan kimselerin çoğu anlamamıştır. Misaller gösterebilirim...
Birisi Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i üzerinde doktora yapmış. Allah selamet versin, iyi bir insan. Sevgim, hürmetim var. Kitabını bana gönderdiler, ben fakültede hocayım. "Bunun hakkında bir rapor yaz." dediler. Oturdum. üç sayfalık bir rapor yazdım. "Ben bu şahıs güzel hazırlamış ama tezinin şuraları fazla tekrar. Tez bu kadar olmaz." dedim.
İngiliz'in birisi ötekisine uzun bir mektup yazmış. Özür dilemiş, "Kusura bakma! Vaktim az da mektubu uzun yazdım." demiş. Yanlış duymadınız. Kısa ve özlü yazmak için düşünmek lazım, zaman lazım. Bu kadar tez olmaz. Bu kadar tez, insanın tezi anlamadığına işarettir. Tez az olur. Aynştayn'ın izafiyet teorisi bir fasikülmüş. İnsan konsantre etmesini bilmeli, fazlalığını atabilmelidir.
"Şurasında anlamamış, burasında anlamamış" diye yazdım. Diyanet İşleri Başkanlığı kitabı basacak, benden rapor istemişti. Ben de, "Şu şartlarda basılır, şurasında anlamamış, şunun da düzeltilmesi lazım" dedim. Raporu müellife göndermişler. Müellif, "Vay ben bu konuda doktora yapmışım da bu şahıs bana, bunu anlamamış, demiş. Nasıl der?" diye bana dehşetli kızmış. Sonra tanıştık görüştük; o bizi tanıdı, biz onu tanıdık, aramız düzeldi. Neticede Diyanet İşleri Başkanlığı aramızı bozamadı. Ama Süleyman Çelebi'nin beyitlerini anlayamamış.
Faruk Kadri Timuraş edebiyatçıdır. Bir makalesinde;
"Ben hırsız kelimesinin etimolojisini çıkaramadım, anlayamadım." diyor. Dilcidir.
Faruk Kadri Timurtaş bizim Barbaros muhallebicisinin karşısında otururdu. Arada bizim camiye de gelirdi. Tanıdığımız bir kimseydi. Allah rahmet eylesin!
Hır, hırlı, hırsız. Çok basit. "Hayır" kelimesi İran'da "hır" okunur. Hırlı, "hayırlı"; hırsız, "hayırsız" demektir. "Bu adam hırsız çıktı." demek aslında hayırsız çıktı demektir. Sârik, çalan kimse mânasına hayırsız kelimesini kullanmışlar. Bizim ecdadımızın isimlendirmesi böyle. Mesela, çok afedersiniz, bugün, "yüznumaraya çıktı" diyoruz. Ne demek? 99'dan 100 numaraya mı? Yüz rakamıyla ne ilgisi var? Bu başka bir mâna. Eskiler de "helâya gitmek" demişler. Helâ, "boşluk, tenhalık" demektir. "Tenha yere gitti, abdest bozmaya gitti." diyor. Aslında abdest, namaz kılmak için alınan bir şeydir. Yani oraya gittiği zaman bu bozulduğu için "abdest bozmaya gitti" demiş, kibar söylemişler. Profesör ama "hırsız" kelimesinin etimolojisini düşünememiş, tartamamış. İnsan bazen düşünemiyor da sonra aklına geliyor. Bazen kelimelerin üzerinde düşünürken aklıma enterasan şeyler geliyor.
"Su uyur düşman uyumaz." Su uyuyor mu? Bu sözün mânası ne? Su bazen durgun olur, hiç rüzgar esmez, dal kıpırdamaz, böyle durgun olabilir. Buradaki su değil, "sü" dür. Sü eski Türkçe'de "asker" demektir. Sü uyur, ey komutan, sen savaşa gittiğin zaman öyle ordugâhta, kenarda, çadırda horul horul uyuma. Nöbetçi koy, uyanık ol. "Sü uyur düşman uyumaz." Düşman, insanın gafil zamanını arar. Dağın arkasına saklanır, senin uyuma zamanını kollar saldırır, baskın yapar. Sü uyur ama düşman uyumaz. Bu, "aman komutan tedbirini al" demektir. Sü'nün su olmayıp da sü olduğunu anlayınca mâna canlanıyor. Ama su dersen, bu suyun gözü neresi, uyuması ne zaman? Saat dokuzda mı uyur, altı da mı kalkar? İnsan meseleyi anlayamıyor.
Yunus'u herkes anlamıyor, anlatamıyor. Yunus gibi yaşamayan Yunus'un duygularını nasıl anlasın? Yunus'u anlamak için mutasavvıf olmak lazım. Yunus'un bildiği ilimleri öğrenmek lazım, Kur'an'ı, hadisi bilmek, İslâm kültürüne aşinâ olmak lazım. Türkçe'yi iyi bilmek lazım. Dervişliği bilmek lazım, dervişliğin içine girmek lazım, tekkeye hizmet etmiş olmak lazım. Anlamayanlar "Ben edebiyatçıyım" diye çıkıp Yunus'u anlatmaya kalkıyor, hata ediyor, yanlış şeyler söylüyor. Birisi kalkmış;
"Tasavvuf ayrı bir dindir." diyor. Hayır, hâşâ sümme hâşâ. Öyle şey olur mu? Tasavvuf, İslâm'ın özüdür, kendisidir, aslıdır, anlamıdır, mahiyetidir, ruhudur, canıdır. "Tasavvuf başka bir şey" diyor. Anlamamış, anlamaz. "Mutasavvıflar birliği anlamaz." Sen mutasavvıfların anladığı kadar birliğin onda birini anlasan mest olursun. Mutasavvıf birliği öyle bir anlıyor ki mest oluyor. İnsan kuru kuruya Yunus olmaz, Mevlânâ, Eşrefoğlu Rûmî, İsmail Hakkı olmaz.
İlm kân nebûd ze-hû bî-vâsıta
Ân nepâyed hem çû reng mâşıta
"İlim Allah'tan vasıtasız olarak insanın gönlüne güldür güldür aka aka gelmezse, devam etmez. Gelinin yüzüne sürdükleri allık ve boyalar gibi yıkandığı zaman akar gider." (Mevlânâ, Mesnevî, I, 276.) Gelin anasından babasından ayrılıyorum diye ağlar. Eyvah yanaktaki allıklar gözyaşıyla bozuldu. Yanağı kudretten allıklı olsaydı, ağladığı zaman tesir etmez, gitmezdi. İlim aslî olarak gelir, kökü sende olursa, devamı olursa, çamura düşmekle cevher kıymetten sakıt olmaz. Elmas yüzük yere düşer yine elmas yüzüktür. Altın para yere düşer yine altındır. Ama kalp olursa, bakırsa, mangırsa yemyeşil olur, ilk rengi kalmaz. İmalden çıktığı zaman pırıl pırıldır, toprağın altından çıktığı zaman halis olmadığı için kapkaradır, yemyeşildir. İlim de Allah'tan vasıtasız gelmeyince, o çoşkunluk ana kaynaktan gelmeyince insan sanatkâr olmaz. Lafla sanatkâr olunmaz. Niye yedi asırdır kolay kolay Yunus gibisi, Mevlânâ gibisi gelmiyor? Niye o kadar büyük kimse gelmiyor. Necip Fazıl Abdülhakim Arvâsî Efendi'ye intisap etmiştir de ondan çoşkundur. İnsanların ruhunu besleyen gıda olmazsa insanın ruhu cılız kalır. İnsan ruhunu besleyen de ilimdir, imandır, irfandır. İrfan mârifetullah demektir. İrfan mârifet kelimesinin müradifidir, aynıdır; aynı mânaya gelir. İnsan irfana sahip olmayınca olmaz. İşte Yunus Emre o çoşkunluğu, o hayatı yaşadıktan sonra o sözleri buldu ve öyle söyledi. O halde hayatı yaşamayan o sözleri anlayamaz. Frekanslar eşit olmayınca vericinin frekansında olmayan alıcı, vericini sinyallerini alamaz. Frekanslar aynı olacak ki öbür taraftaki cihaz tarafından alınabilsin. O bakımdan anlayamıyorlar.
Kaynak: M. Esad Çoşan, Tarihî ve Tasavvufî Şahsiyetler, s. 158-161.
Bahis: Tasavvufî Edebiyat...