Arkadaşlarına yazmış oldukları mektublardan birisini takdim ediyorum....
15. MEKTÛB
Allahu Teala Zülcelâl Velikrâm’a hamd olsun.O’nun Peygamberi, Habîb-i Kirâm Muhammed Mustafa’ya salât ve selâm olsun.
Hakk yolunun tâlibi kardeşim;
“ Bu yol sıkıntılarla dolu, taşlı, kaygan virajlarla gider zirveye…Daracık patika, sağlı sollu uçurumlarla çevrilmiş.” sözümüzü hatırlatarak, sıkıntıda olduğunu îmâ etmişsin. Hatırıma bir Âyet-i Kerîme geldi. Meâlen onu sana yazayım da, hakikatte sıkıntımızın seviyesini tesbit edelim: “ Sizden önce gelenlerin durumu, sizin de başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve müminler ;Allah’ın yardımı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz çok yakındır.”1
Evet, Âyet-i Celîle, Peygamber ve ashâbının halini anlattıktan sonra, vaadini yapıyor. O Peygamber ki, cümle varlık O’nun hürmetine yaratılmış. Cennet, Cehennem, Sırat, Arş, Kürsî, Kalem; hasılı tüm “var” dairesine giren her şey, O’na nisbetle var olmuştur. İşte, O, Mahbûb Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz sıkıntı, darlık ve zorluktan neredeyse “ye’se-ümitsizliğe” düşerken, Rabbu Teala Tekaddes Hazretleri Cibrîl-i Emîn’le bu vaadi getiriyor da, Efendimiz rahatlıyorlar. O’nun ve arkadaşlarının sıkıntılarını Siyer ve Tabakât âlimleri bize nakletmişlerdir. Vallâhül Azîm bu nakillerden sadece birini yazmaya benim ciğerim dayanmaz. Onlar açlık, susuzluk, iftira, uykusuzluk, korku, hastalık, hasret, gurbet hasılı tüm ızdırâbdan geçtiler. Hangi birimiz kızgın kumlar üstünde, yakıcı güneş altında günlerce yatırılıp, susuzluktan ciğeri kavrulmuş bir şekilde, kırbaç yiyerek “Ehad, Ehad, Ehad” diyebiliriz? Bilâl-Rabbım ondan razı olsun-köle olmasına rağmen, dünyevî hiçbir varlığa sahip değilken, müşriklerce mal, makâm ve en mühimi, hürriyet teklifine kayıtsız kalmış, Muhammedî yola talîb olmuştur.
Tele- mesajında, bu yolun ne olduğunu sormuş, o yolda olup olmadığını dahi bilmediğini söylemişsin. Bu, şu mânâya geliyor: “Sıkıntı çekiyorum, daha çok gariblik, yalnızlık, bir şey yapma halinde, serhoş gibiyim. Boş vermiş de değilim. Ama kararlı da değilim” Bir tür rehâvet, bir tür garâbet haliyle hallenmişsin. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin bir Hadîs-i Şerîfini nakledip, Ona binâen, sana bir şeyler hatırlatayım dilersen. “Yapılan her amel için bir aşk, bir şevk ve rağbet vardır. Her şevk ve rağbet için de sonunda bir gevşeklik olur. Kimin gevşemesi bir sünnetimden diğer bir sünnetime doğru ise, gerçekten o, iki dünya saâdetine kavuşma yolunu tutmuştur. Kimin de gevşemesi bundan başka şeye ise, hakikaten o, helak olmuştur.”
İslâm ve îman hakikatiyle tanıştığın o ilk günleri gönlünden bir geçir istersen. O zamanki aşkı, şevki, susamışlığı ve teslimiyeti Hadîs-i Şerîfle bir mukayese et. Hadîs-i Şerîfin ihbârı ve ihtârına ne kadar da uyuyor değil mi? Evet, Hâşimî Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm mutlak doğruyu söylüyor. O Muhbir-i Sâdık, Muhtâr-ı Şefîk, Mahbûb-ı Refîk, Mahmûd-ı A’lâ’dır. O, bin dört yüz yıl önce bu mübarek sözü sarf etmiş ve bu söz benim gibi bir nâdân, bir gafilin gönlünde hakikatini bulmuştur. Bu söz, bedenimin rehâvetine, gönlümün gafletine, zihnimin dağınık ve donmuşluğuna, nefsimin serseriliğine elektroşok etkisi yaptı. İnşâallah bedenim rehavetten ameliyete, gönlüm gafletten uyanışa, zihnim dağınık ve donukluktan tekbîre, nefsim serserilikten (başı boşluktan) serdestliğe (başı bağlılığa) geçer. Bu geçişle Muhammedî Yolun yolcusu olmaya azmeder. O yol ki, talib ve takibçilerini dünya ve âhiret mutluluğuna erdirir. O yol ki, bütün yaradılmışların sevgisini kazandırır.O yol ki, kalb onunla sükûn bulur, nefs onunla tatmin olur, akıl onunla sâlim olur, ruh onunla kaim olur.
Muhammedî Yol, Sünnet ve Cemâat üzere kurulmuş Sırât-ı Müstakîm’dir. Vahiyle gelen hakikatin, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz ve arkadaşlarına-Rabbım hepsinden Razı olsun- hayata yansıması, hayat bulmasıdır. Vahiy, insanla birlikte kainâtı yoktan var eden Hâlık-ı Zülcelâl’in, kendisiyle birlikte kâinatı tahrif eden insana, tahrîbi terk etmesi, takdîre tâbi olması için, bir elçi vesilesiyle gönderdiği beyannâmedir. Vahiysiz bütün gerçekler halisünasyondan-göz yanılmasından-ibarettir. İnsanın kendi kimliğini bulması, kimliğine uygun kişilik sergilemesi, ancak Vahiy yardımıyla mümkündür. Vahye muhatab olmayan göz;kör, kulak;sağırdır. Vahiysiz bütün akıllar şaşkın, bedenler leştir. Filozof, bilim adamları, Vahiysiz insanı tarif ederken, hep hayvana nisbet ederek tarif etmişlerdir. Kimi “Düşünen hayvan” kimi “Konuşan hayvan” kimi “Gülen hayvan”…demiştir. Bu gün dahi, insan tarif edilirken psikologlar “organizma” tabirini kullanıyor. Hasılı, Vahiy zaviyesinden bakılmadığı sürece, kör bir karanlık, Vahiy ekseninde yaşanmadığında, gayri ritmik bir debelenmeden başka bir şey görmez insan. İnsanın gerçek hakikati Vahiyde, gerçek hayatı dahi Vahiydedir. Vahyi mutlak idrak muhâldir; lakin Vahye muhatab olmuş Zât-ı Mükerrem’i taklidle mümkündür. Bir şey, yaşandığı sürece gerçekliğini bulur. Vahye dayalı taklid dahi yaşandığında anlaşılır. Kimi cahillerin yalnızca Vahyin, içinde mahfuz olduğu Mushaf-ı Şerîf’i örnek, önder almaları, gerçekte câhilâne birer cüret, edebsiz şirrettir. Edebsiz şirret nasıl olur deme, şirretin dahi bazı sınırı, edebi vardır, ama böyle bir fikir sınırsız bir şirrettir.
Muhammedî Yol; Hazret-i Âdem Aleyhisselam’la başlayıp, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’le son bulan Vahiy yoludur. Sıddîklar, şehîdler, sâlihler, arifler güzergahıdır. Bu yol, ilim ehlince ma’lûm, irfan ehlince “Ma’rûf” olan yoldur. Bu yol çöl, kurak olan dünyadan cennete açılan bir koridor, Firdevs’e giden yeşil patikadır. Bizden önceki yüzyılda yaşayan ümmete felsefi doktrinler ve ideolojiler enjekte edilmiş, insanlar ideolojilerin bataklığında kuruyup gitmişti. Çok az da olsa yeşil kalma mücadelesi verenler olmuştur. O yeşil kalanlar sebebiyle Su bize ulaştı, Elhamdülillah. Bugün ideoloji dönemi bitmiş, tekrar dinin hakikati ortaya çıkmıştır. Bâtıl dinlerin Hakk din olan İslam’a taarruzu başlamıştır. Üçüncü dünya ülkeleri, terörist ülkeler diye lanse edilen elbette ki Müslümanların yaşadığı coğrafyalardır. Bu coğrafyalar ne zaman ki Vahiy zaviyesinde kendi benliklerini bulup, o zaviyeden kişiliklerini diriltirlerse, ümmet şuuruna varırlar. Aksine, bugün olduğu gibi, yarın da “Köle İsavra” olurlar uygar “Gestapo şeflerine…”
Bugün, ümmet içinde “Müslümanım” kimliği yetmiyormuş gibi “Neci’sin, hangi grup veya cemaattansın?” gibi gafilane kimlik soruşturması yapılıyor. Sebeb gayet açık. Ümmet şuurunu millet gururu(faşizm)potasında eritemeyen müşrik, münkir zihniyet, grup kafiyesinde kaynatacaktır. Vallâhül Azîm Basra’ da gözünü kaybeden, Grozni’de evi yıkılan, Üsküb’de ismi değiştirilen, Filistin’de kolu kırılan, Somali’de aç kalan bir Müslüman’a yanmayan yürek Müslüman değildir. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin “Mü’min mü’minin kardeşidir” hitabına muhatab değildir.
Kardeşim;
Şucu, bucu gibi ahmakça bir kimliğe değil, Muhammedî Yol’un takibçisi olmuş bir kişiliğe tâlib olalım. Sünnet ve Cemâat bilinciyle bilenelim. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz ve arkadaşlarının-Rabbım hepsinden Razı olsun-yaşadığı hayat içinde kendi hayatımızı bulalım. Onların bakışı, tadışı, dokunuşu, sezişi hasılı her hareketlerinde, kendi benimize model çıkaralım. Evet, bu sözle hallenmekte bütün mesele. Ama, şu hakikat de var ki, “Cemâat rahmettir” İhbâr-ı Nebî’sini idrâk edelim. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin bu ihbârı bir grup şuurlanması değil, bilakis ümmet şuurlanmasıdır. Bu Hadîs-i Şerîf’teki, Elhamdülillah Müslümanım ve başka hiçbir grubun taltif ve etiketine ihtiyacım yok” demelidir. Ehl-i Sünnet Vel-Cemâat, şu an mevcut olan cemâat yapısı ve anlayışı değil, çokluk ifade eden ümmet şuurunun ifadesidir. Ferdiyetin ancak içtimâiyatla ortaya çıkabileceğini, fert- toplum ilişkisinin kenetlenmesi gerektiğini haber veriyor bu Hadîs-i Şerîf.
Toplum içinde ferd, orman içindeki ağaç gibidir. Ağacın cinsi ne olursa olsun, orman içinde o ağaç, olgun bir bünyeye kavuşur. Yağmur, ormana belli bir ölçüde yağarken, yalnızca bir ağaca orman nisbetinde yağmaz. Yalnız bir ağaç her ne kadar özgür görünse de, gerçekte yalnız ve tehlikelere karşı daha çok zayıf ve müdafaasızdır. Toprak ve gökyüzü ağaca lüzumlu olan her şeyi ormanlık alanda başka, kıraç alanda başka sunar. Ormanlık alanda ağacın altı ve üstü daima nemli iken, kıraç alanda ise kurudur. İşte, ferd ve ümmet, cemâat ve kişi ilişkisini bu nisbetle anlamak gerekir. Zaten, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, ümmeti bir “yeşil ekine” benzetmektedir. Cemâatin Rahmet olmasındaki hakikati bu çerçevede anlamak lazımdır. Aksine, şu anda olduğu gibi, çirkin bir bid’atın içine girilmiş olur. Günümüzdeki cemâat anlayışı, yapısı ve işleyişi itibarıyla bid’at olup, Rahmetten ziyade azâba müstahaktır. Ashâb-ı Kirâm-Rıdvanullâhi Teâlâ aleyhim ecmaîn-İslam’ı anlama, yaşama ve yaşatma şekliyle günümüz cemâati mukayese edildiğinde, mevzu daha iyi anlaşılır zannederim. Efendim’e yazdığım dilekçeden birkaç mısra;
Güneş, yıldız semadadır
Karanlıklar var efendim.
Ümmet ezâ, cefâdadır
Dünya zindan, dar efendim
İlim sahte, amel riyâ
Lafta ukbâ, hâlde dünya
İhlâs marka, takvâ rüya
Îmân, ince zar efendim
Şuculuk buculuk, İslamî idrak nisbetinde zoraki oluşmuş bir benlik hegemonyasıdır. Hegemonyası diyorum, zîra “Âlim”, “Şeyh”, “Pîr”, “Üstâd”, “Velî” gibi daha bir çok sıfat, yafta ve etiketlerle kişilerin kendi zevk, şevk ve idrâklerini kişilere yansıtarak oluşturdukları bir yığındır şimdiki cemâat ve gruplar.
Günümüzde herhangi bir cemâatten bir kişiyi ele alırsak, şöyle bir manzarayla karşılaşırız. O kişi, o cemâatin şahsiyetini bütünüyle yansıtıyor. Mürşid,yahud hocaefendilerini, o kişiye bakıp da tanımak kolaydır. İki ayrı, fakat temel, yön ve gâyeleri bir olan cemâati düşünelim. Bunlar arasındaki nefs, beden, akıl, kalb farklılığını çok net bir şekilde görürüz. Cemâatleşmenin çirkin bir bid’at olduğu buradan belli. Ayrıca her cemâat, İslamî idrâk noktasında, bütün hasenelerin kendilerinde bulunduğunu vehmederek, diğer cemâatlere karşı en azından bir küçümseme göstererek, ayrılık ve aykırılığı daha da derinleştirmektedir. Bu da, cemâat liderinin idrâk, iz’ân ve ifşâsından ileri geliyor
.
Cemâat ve cemâatleşme, bid’attir. Ehl-i Sünnet Velcemâat anlayışındaki “Cemâat” cemâatleşmeyi öngörmüyor, aksine reddediyor. Buradaki cemâatten kasıd, Ashâb-ı Kirâm – Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn- dır. Bir benzetişle, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Güneş, arkadaşları-Rabbım hepsinden Razı olsun- Yıldızdır. Ehl-i Sünnet Velcemâat, anlayış ve yaşayış olarak Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz ve arkadaşları olarak telakki edilmelidir.
Cemâat, şimdiki yapısıyla formal bir yapıya bürünüp, sınırlı bir şeye hitâb ettiği, hitâb ettiği şeyle sınırlı kaldığı, ayrı bir “din” hüviyetine bürünmüş durumdadır. Kişi, cemâatinin başında bulunduğu şahsı zikrettiği kadar Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizi zikretmiyor. Çoklarında duyduğum, gördüğüm gâfilâne şu sözler hiç de rahmetle yorumlanamaz. “Şeyhim bilir.” “Sultanım dilerse.” “Hoca Efendi şöyle buyuruyor.” “Üstâd ölüm anında yanımızda olacak.”… Bu hezeyanlar birer itikad mesâbesine gelmiş durumda. Âhir zamanda, Muhammedî Yolu açmak için geleceği haber verilen Muhammed Mehdî Aleyhisselâm, evvela bu cemâat formatlarını yırtacaktır. Garibdir ki her cemaat, Mehdî Aleyhisselâm’ı dahi kendi inhisârına almış durumda.
Kardeşim;
Mektûbun başında naklettiğim Hadîs-i Şerîf’te “…Kimin gevşemesi bir sünnetimden diğer sünnetime doğru ise gerçekten o, hidâyet üzeredir…” buyuruluyor. Şu an unutulmuş, âtıl olmuş, yalnız kitabda kalmış iki sünnetle Muhammedî Yolda ilerleyelim inşâallâh. Bu iki sünnet Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin hiç terk etmediği, Sahâbe-i Kirâm’ın da devam ettiği, ferdî ve içtimaî ahengin mîzânı olan sünnetlerdir. Bunların, yaşandığı sürece hakikatları daha iyi anlaşılır. Bu iki sünnet istihâre ve istişâredir.
İstihâre, yapılmak istenen herhangi bir işin, hayırlı olup olmadığını, Fâil-i Teâlâ Tekaddes Hazretlerine arz etmektir. Bu arz ediş, şu şekilde olur: Yatmadan önce, iki rekat namaz kılınır ki, ismi istihâre namazıdır. Sonra hiçbir şey yemeden, içmeden, kimseyle konuşmadan yatılır. Rüyada görülen renkler ve işaretlere binaen, işin hayırlı olup olmadığı anlaşılır. İlk gün, belki görülmez ama , yedi gün boyunca devam edilirse, inşâallâh bir şey görülür.
Namazın birinci rekatinde Fâtiha-yı Şerîfe’den sonra, zammı sûre olarak Kâfirûn, ikinci rekâtinda ise, İhlâs Sûresi okunur. Namaz bitiminde duâ edilir. Yapılacak işin ne olup olmadığı bildirilir.
Fatihadan sonra “Kâfirûn” ve “İhlâs” sûrelerinin okunmasındaki hikmet, kalbin mutlak bir safvete ulaşıp, mutmain olmasıdır. Kâfirûn sûresi, kalbdeki bütün putları nefyedip, Vâhid-i Teâlâyı birliyor. İhlâs ise, mutlak bir samimiyete vardırıyor. Gerçekte kalb ve düşünce bütün hayal ve isteklerden uzaklaşınca özgürlüğe, ferdiyete kavuşuyor. Özgür olan kalb, Yaradıcısıyla hicâbsız, vâsıtasız olarak ilişki-râbıta- kuruyor. Mâlumdur ki tahiyyâtlar, Rabbu Teâlâ’ya râbıtadır. Bundan dolayı Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz “Namaz mü’minin mirâcıdır” diye buyurmuşlardır. Bütün mesele, istihâre namazındaki bu samimiyeti yakalayabilmekte. Ondan sonrası gerçek hürriyet ve kulluk…
Unutulan ikinci sünnet ise, istişâredir. Bu da, yapılacak herhangi bir işi, güvendiği, inandığı birisine arzedip, görüşünü almaktır. Dikkat edilirse istihârede işi Hâlık-ı Teâlâ Zülcelâl Velikrâm’a arz etmek vardı, istişârede ise, O’nun kuluna arz etmek var. Bu, sadece bir kişi değil birkaç kişi olursa daha uygundur. Rabbım Kelâm-ı Mecîdi’nde mü’minlerin halini şu Âyet-i Celîle ile duyuruyor. “Onların işleri, aralarında Şûrâ iledir.”2
İstihârede bir ferdiyet, bir özgürlük varken, istişârede ise bir cemiyet, cemiyet içinde filizlenen bir şahsiyet vardır. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, Uhud Harbine çıkmadan evvel istihâre etmiş, istihârede şehirde kalıp müdâfaa savaşı yapmayı görmüştü. Ashâb-ı Kirâm’la istişâre yapınca, istişârede meydan ve taarruz savaşına karar vermiş. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, sonucu bilse de istişâreye uymuştur. Daha önce bahsedildiği gibi, ağaç-orman, cemâat-rahmet ilişkisine bu zaviyeden bakılırsa ferd ve ümmet hakikati ortaya çıkar. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin bir Kavl-i Şerîfiyle inşâallâh, mektûbu bitirelim. “İstihâre eden mahrum kalmaz, istişâre eden pişman olmaz, iktisâd eden, geçim sıkıntısı çekmez.”
Söylenecek bir söz kaldı. İstihâre kalbe, istişâre akla, iktisâd da nefse hitâb eder. Mahrûmiyet, nedâmet ve sıkıntı biterse, beden kemâle ermez mi? Rabbim Yâr ve Yardımcımız olsun.
11 Nisan 2003
9 Safer 1424 / Belek