(Sâmiha Ayverdi'nin kaleme aldığı mensur şiir türünde bir eser olan) Yusufcuk'ta Geçen Bazı Tasavvufî Mazmun ve Temalar Üzerine (Sadık Yalsızuçanların bir yazısı)
Bir veliye tasavvuf nedir diye sorduklarında, ‘Allah’ın seni sende öldürüp, Kendinde ebediyyen diri kılmasıdır’ der. Böylesi çetin bir meseleye dair konuşmaya başlıyoruz. Üstelik modern zamanlarda bütünüyle yitirdiğimiz bir halden, söze dönüşmesi en müşkil işten söz ediyoruz. Bir halk şairi, ‘aşıklık ne müşkil haldir’ derken bunu ima eder. İşte anlam dünyası tamamen değişmiş bir söz daha : aşk. Şeyh-i Ekber’in Füsus’un son fassında beyan buyurduğu üzre, aşk, parçanın bütüne olan iştiyakıdır. Ki bütün aşklar aslında varlığın Vareden’e olan şevkindendir. Mecazi hakiki, yönü sapmış veya sahih hangi muhabbet olursa olsun İlahi aşk cümlesindendir. Hatta Şeyh, kadının erkeğe düşkünlüğünü de, insanın kendi yurduna olan vurgunluğu olarak tevil eder. Bir sözcük daha : te’vil. Bugün bizim için manası değişmiş, farklılaşmış, anlamsal zemini yitmiş veya bizde ne tecelli ne inkişaf olarak belirmeyen bu kelimelerle konuşurken ne kadar çaresiz olduğumuzu bir kez daha ifade edelim.
Tasavvuf için dinin batıni boyutudur dense yanlış olmaz. Ya da en kapsayıcı ve sarih tanım budur diyebiliriz. Bu anlamda örneğin ‘La Mevcude illa Hu’ (O’ndan başka bir şey yoktur/Sadece O vardır- ki böylesi bir Resul haberinden de söz edilir : Başlangıçta O vardı ve O’nunla birlikte bir şey yoktu. Bu bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Yani vücud-ı hakiki O’nundur, O’ndan gayrıya mevcud denmesi gizli bir şirki ima etmektedir.) fikrini, ‘La ilahe İllallah’ ın batıni bir okuması olarak düşünebiliriz.
Tasavvuf bütün semavi dinlerin batıni boyutunu ifade eder. Zaten bir kavle göre Allah’ın yarattığı ilk varlık, Nur-ı Muhammedi’dir. Arifler buna kainatın yaratıcı ilkesi derler. Hakikat-ı Muhammediye, varlığın yazıldığı mürekkeptir. Bir başka kavle göre de ‘Allah’ın yarattığı ilk şey kalem ve nur’dur. Kalem varlıkların yazıldığı kudret kalemidir. Hokka Nun’dur ki Kün lafzının son harfidir. Hokkanın mürekkebi ise Nur-ı Muhammedi’dir. Bir haberde Resul, ‘Adem henüz su ile balçık arasındayken Ben peygamber idim’ buyurur. O halde tüm semavi haberlerin cevamiü’l-kelim sıfatıyla Resul’ü, Muhammed’dir (sav). Zaten kelamların incisi olan Fatiha’yı getirmesiyle hem sözün nihayetini hem de bütün sözlerin hülasasını ifade etmiştir. Fatiha fetheden demektir. Kitap onunla açılır, İlahi Hakikat’in kapısı odur. Ümmü’l-Kuran’dır, Fatihatü’l-Kuran’dır. O halde söz O’dur. O’ndan beslenen söz de O’nun gibi İlahi Hakikat’le aramızdaki perdeleri saydamlaştırma yönünde bir işleve sahip olabilir. Ama biz tasavvufi edebiyat derken İbn Farıd’ın şiirlerini kastederiz. Sekiz on gün süren cezbelerinden sonra kendisine döndüğünde söylediği şiirlerden. Ki onları da modern insanın deşifre etmesi imkansızdır. Bu konuda oryantalistlerin acz içerisinde olduklarını yine kimi oryantalistler söylerler. Çünkü İbn Farıd gibi ariflerin şiirleri, melekut alemindeki müşahadelerinden ibarettir. Sekizyüz civarında eser kaleme almış olan Hz. Şeyh-i Ekber, Fütuhat’ta, ‘Benim bütün eserlerim binlerce müşahedatımdan sadece bir tanesidir.’ der.
Tasavvufi eser derken böylesi bir alana girmiş oluyoruz. Keza Hz. Mevlana’nın, Niyazi-i Mısri’nin, Şeyh Bedreddin’in, Yesevi’nin, Yunus Emre hazretlerinin, Şeyh Galib’in sözlerinden bahsediyoruz. Bunlar alem-i manaya ait hakikatlerin dünya diline dökülmesidir ki onların adeta muamma gibi konuşmalarının sırrı budur. ‘Mantıku’t-Tayr’ın lugat-ı mutlakından söyleriz’ diyor şair, kimse anlamaz bizi bizler muamma olmuşuz. Bu gerçekte dilsiz kulaksız sözdür. O halde ona kulak verenin de canıyla dinlemesi gerektir. Can kulağıyla dinlenmesi halinde anlam sırlarını açan bu sözün modern zamanlardaki metinlerde ne kadar dile geldiğini takdir etmek bize düşmez. Mantıku’t-Tayr müellifi imla-yı İlahi ile yazmaktadır. O’nun bütün sözleri Kuran’ın hazinelerinden gelir. Arş’ın altındaki büyük hazinelerden. O kapının kimlere açılacağı ise kimsenin malumu değildir. Modern ateşlerin ortasında yanmaksızın yaşayabilen bir aziz şaire de açılabilir.
Sufi sözcüğünün kökenine ilişkin çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlar arasında en makbulü, Beni’s-Suffe kabilesiyle ilgili olanıdır. Kendilerini Kabe’nin korunmasına adamış olan bu kabile, henüz Kur’an inmeden önce, Kabe’nin temizlik ve güvenliğini bir tür ibadet biçiminde gerçekleştiriyorlardı. Suf, Arapçada yün anlamına gelirdi ve bu kabile bağlıları yünden yapılmış sade bir aba giyerlerdi. İslamla tanıştıktan sonra Kabe’yle ilgili duyarlıkları devam eden ve sufiler gibi yaşayan bu insanlara izafeten dervişlere sufi adı verildi. Bir başka görüşe göre, marifet ilminin sultanlarından olan Hz. Ali, tasavvufi geleneğin Hz. Peygamber’e bağlı öncü adı idi. Nitekim arifler ve sufiler arasında, kendisini Hz. Ali’ye neseben veya manen bağlayanlar çoktur. Sufilere göre, Kuran ayetleri ve Peygamber sözleri, çeşitli anlam katlarına sahiptir. Herkes, Kuran ve hadisin içerdiği bu anlam düzeylerine nüfuz edemez. Zahir ehli, bu iddiayı reddeder. Oysa, ariflerin ortak kanaatine göre, sözgelimi Kuran’ın yedi anlam katı mevcuttur. Yedinci anlam düzeyi sadece Allah’ın ilmindedir, ama diğer katlara, insan ulaşabilir. Bunun yolu ise, yine Kuran’ın ve Hz. Peygamber’in emrettiği nefsle mücahade, riyazet ve tezkiye ile açılır. (Hatta bazı sufiler Kuran’ın mana denizinin dibinin olmadığını belirterek, ‘denizler mürekkep ağaçlar kalem olsa Rabbinin ayetleri yazmakla tükenmezdi' ayetini de bu anlamda yorumlarlar. Hz. Mevlana’nın, ‘üzüm sarhoşluğu değil bizim sarhoşluğumuz, bizim sarhoşluğumuzun sonu yok' beyti de bunu ima ediyor olabilir.) Tevil ya da tefsir, manevi bir mertebe, bir makam gerektirir. Allah kelamının batıni zenginliklerine ulaşabilmek için, insanın manevi bir gezi (seyr-i süluk) gerçekleştirmiş olması gerekir. İnsandan amaç, halifedir, bu ise, insan-ı kamildir. Buna, kimi arifler, abd-i külli de derler. İnsan-ı kamil, kainatın minyatür halidir. Onda, İlahi isimlerin tümü tecelli eder. Bir başka kavle göre, insan-ı kamil, Kuran’dır, Kuran’ın kardeşidir. Kamil insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, O’nun mahlukatına merhamet ve şefkatle muamele eder; Allah’tan rahmet alır, varlıklara merhamet verir, yeryüzünü korur, Allah’ın gerçek bir halifesidir. Şeyh-i Ekber’e göre, yeryüzündeki tüm varlıklar, insan-ı kamilin parçalarıdır. İnsanın, bu mertebeye ulaşabilmesi için manevi bir seyahat, bir miraç yaşaması gerekir. Bu gezinin başlangıcını zühd oluşturur. ‘Kötülüğü emreden nefs’in tezkiyesi, ancak sürekli ve duyarlı bir ibadetle gerçekleşebilir. Bu bakımdan İslam’ın başlangıç günlerinden itibaren, mükemmel bir model olarak Hz. Muhammed’in (sav) zühd ve takvası, nefsle mücahade yöntemleri, tevekkülü, başkasının derdiyle dertlenmesi, sürekli Rabbinin huzurunda bulunmanın gerektirdiği adap ve esaslar, sonraki yüzyıllarda oldukça sadık izleyiciler bulmuştur. Özellikle bir ilim ve belağat merkezi olan Basra ve Kufe, aynı zamanda zühd hareketinin de bereketli bir çevresine tanıklık eder. İnsanın kul olarak alçakgönüllü bir hayat sürmesi, eylem ve düşüncelerinde tam bir uyum içinde olması, sabır ve şükür ehli bulunması, bir bakıma, kamil bir veli ve nebi olarak Hz. Peygamber’in bıraktığı mirasa varislik edenleri işaret eder. Bunlar, ‘Allah dostu/veli’ olarak anılmışlardır ki, en yetkin örneklerine sahabiler arasında tanık oluruz. Adı aynı zamanda manevi bir makama özel isim olmuş olan Üveysü’l-Karani, bunların en kamil örneklerindendir. O, bir anlamda, kendisini insanlardan yitirmesiyle, sonradan Melametiyye biçiminde adlandırılacak olan bir damara da kaynaklık eder. Arif ya da sufi, hangi isimle anılırsa anılsın, bu samimi mümin, kendisine Hz. Peygamber’in yaşamını örnek edinir. O, daima, Allah’ın külli iradesine bağlı, nefsin tutku ve arzularından arınmış, marifet ve tefekkür dolu bir hayatın sahibidir. Sufi, bu uhrevi ilkeleri esas alarak yola koyulur. Nefsini tezkiye edene ve marifet nurlarına müheyya bir hale gelene kadar bu yolda yürür. Bu yolun nihayeti yoktur. Gerçi arifler, ‘tevhid’ makamının, manevi seyahatte, varılabilecek en üst düzey olduğunu söylerler ama, Allah’ın mutlak ve sonsuz varlığında tam olarak gaybubet etmenin nihayeti olamaz. Erken dönem zahitlerinin ilginç bir örneği olarak görülebilecek olan Hasan el-Basri’nin şu ifadeleri, sufiyi bize net bir biçimde tanımlar niteliktedir: ‘Bu dünyanın tüm çekiciliklerine dikkat et. Bir yılan gibi dokunuşta yumuşak, ama zehri öldürücüdür. Onda bir zevk buldun ise, hemen terket, çünkü, ondan çok azı, sana yol arkadaşlığı edecektir. Dünyanın hali birdenbire değişir. Sen, değişene, kalıcı olmayana, sana sadık yoldaşlık etmeyene sakın kalbini bağlama.’ Bir anlamda zühdü de tanımlayan bu ifadeler, O’nun bir mektubundan alınmıştır. Basra, Hasan gibi daha pek çok zahide ev sahipliği yapmıştır. Fakr ve istiğna vadisinin yıldızlarından biri olan Rabiatu’l-Adeviyye bunlardandır. Keza erken dönemin iki önemli velisini, Cüneyd-i Bağdadi ile Hallac-ı Mansur’u anmamız gerekmektedir. El-Muhasibi’nin öğrencisi olan Cüneyd-i Bağdadi, ‘Yolun Şeyhi’ olarak da anılır ve nazari tasavvuf tarihi açısından önemle kaydedilmesi gereken bir kişiliktir. ‘Allah’ın seni sende öldürüp, Kendinde diri kılması’ tanımı, özü itibariyle, tevhidin, ‘Ezeli ve Ebedi olanın, zamanda başlangıcı olandan, yani faniden ayrılması’ ilkesine dayanır. Kuran, bize, ‘her şey yok olucudur, (O’na bakan/O’nun vechi) müstesna’ der. Bu, esasında, ‘varlığın birliği’ ilkesinin de kaynağını oluşturur. Sufiler, varlık ünvanını Cenab-ı Hakk’a layık görür, varolana bir unvan olarak yakıştırmazlar. Varolan, gerçekte Esma ve Sıfat’ın tecellisidir. Bu, bir görünüm, bir belirmedir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Dalga, denizden ayrı bir varlık değildir, onun bir halidir. Tüm yaratılmışlar da, Allah’ın mutlak varlığından ‘taşan’ bir haldir. Bu anlamda, varolanların, Allah’ın Esma ve Sıfat’ının tecellisi olduğu söylenir. Tecelli ile aynı kökten gelen bir sözcük olarak ‘cilve’nin anlamı, ‘gerdek gecesi, gelinin, yüzünü açması’dır. Bu, bize, varlığın, Allah’ın ‘açılması’ olduğunu ihsas eder. Esma ve Sıfat’ın tecellisi, bir bakıma, varlığın açılmasıyla, yani cilvesiyle gerçekleşmektedir. Bu ise, kaf ve nun arasında ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden kimi arifler varlığın hazinelerinin anahtarının, ‘kaf ile nun arasında’ olduğunu belirtirler. Yani ‘kün’ emriyle varlığın arketipleri yaratılmaktadır-ki bunlara ayan-ı sabite denir- bu, zaman ve mekan ötesi bir varlık alanını işaret eder. Varlığın harici vücut giymesi ise, Esma ve Sıfat’ın tecellisiyle gerçekleşir. Varlığın vücuda gelmesi sürecinde görev alan ‘sebepler’in, tenteneli bir perde olduğunu belirten Bediüzzaman, diğer arif-i billahlar gibi, Allah’ın, Kendisiyle varlık arasına yetmişbin zulmani ve nurani perde koyduğunu söyler. İbn Arabi hazretlerine göre, bu perdeler, nebilerin ve velilerin gözlerinden giderilmiştir. Hz. Ali’ye izafe edilen bir söz şöyledir: ‘Perde-yi gayb açılsa, yakinim ziyadeleşmeyecek.’ Sufilerin, marifet ilminin kapısı olarak gördükleri Hz. Ali, bu sözüyle, gözünden bu perdelerin giderilmiş olduğunu örtük biçimde ifade etmektedir. İlahi aşk şarabıyla sarhoş olanların en üstünü olan Hallac-ı Mansur, çağdaşı Cüneyd-i Bağdadi gibi, kalbine inen marifet nurlarını ‘şeriat’ın mizanıyla tartma konusunda, meleke sahibi olmadığından, ‘fanilerin elleriyle kirletebildikleri evi’ni, yani bedenini, bu uğurda kurban vermiştir. Kendisini öldürenlerin, ‘Ene’l-Hak’ deme, ‘Hüve’l-Hak’ de, kurtul, sözüne, ‘ben zaten öyle diyorum, ama siz O’nun gaib olduğunu söylüyorsunuz’ diye cevap verir. Bu söz, Allah ile varlık arasında tenteneli bir perde olan mahlukatı, tümüyle aradan çıkarma eğiliminin üst düzeyde bir ifadesi olmaktadır. Çünkü, Hallac-ı Mansur benzeri sufiler, varolanın rüyeti, Hakk’ın rüyetidir, diye düşünürler. Varoluş tılsımını çözmede, Hallac, çağdaşı ve halefi sufiler kadar ‘şanslı’ olmamasına rağmen, bu köktenci tutumu, sufi geleneğin sınırlarını genleştirmeye de yardımcı olmuştur, denilebilir.
Devam edecek...